Posts Tagged Mehmet Baransu

BARANSU’NUN İKİNCİ BAVULU

2004 tarihli MGK belgesi, Mehmet Baransu’nun birinci bavulunda vardı ve Ergenekon iddianamesine de girmişti. 5 yıl sonra Cemaat’in AKP’ye karşı bir silahı olarak yeniden bavuldan çıktı.

Fakat önemle belirtelim. O bavuldaki belgelerin büyük çoğunluğu sahteydi. İçlerinden doğru olanlarını fakat suç teşkil etmeyenlerini kamuoyunu ikna edebilmek için kullanmış, asıl sahte olanlarıyla da TSK’ye tertip uygulamışlardı.

Ancak artık önemli bir saptama yapmalıyız. Baransu’nun ikinci bir bavulu daha var. Bugün bu bavulun peşine düşeceğiz.

BAVULUN KAYNAĞI: EMNİYET İSTİHBARAT

Baransu’nun ikinci bavulundaki belgelerin çoğu, birincisinin tersine gerçek. Belgelerin kaynağı ise Emniyet İstihbarat Dairesi. Şamil Tayyar’ın “Emniyet’i Cemaat’e bağlamıştık” itirafı sadece bir gerçeği ifşa etmiyor fakat aynı zamanda kaynağı orası olan ikinci bir bavula işaret ediyor.

Bavulun içi Cemaat’in Emniyet’e en hâkim olduğu yıllarda, yani 2007-2010 yılları arasında doldu. Ancak 2004-2007 tarihli belgeler de var.

Bavuldaki belgelerin büyük kısmı AKP ile ilgili. Erdoğan ve ekibi bu gerçeği biliyor. AKP o nedenle bavula henüz girmeyen belgeleri kurtarabilmek için birkaç kez Emniyet İstihbarat Dairesi’ne operasyon yaptı. Fakat Erdoğan’ın adamlarından daha deneyimli olan Cemaat kadroları, İstihbarat Dairesi’nin arşivini kopyaladı!

İSVİÇRE’DEKİ 8 HESAP

Peki, Mehmet Baransu’nun ikinci bavulunda neler var? Aslında Baransu zaman zaman küçük işaretler vererek bavulun içeriğini anlatmış oldu. Anımsayalım:

Tarih 19 Aralık 2011. Mehmet Baransu Taraf’taki köşesinde, satır arasında dikkat çeken bir mesaj veriyordu: “Parantezi kapatırken, AK Partili bir ismin 2004 yılında İsviçre’ye neden gittiğini, gelirken yanında bulunan valizde kaç milyon dolar olduğunu, bu paranın Türkiye’ye neden getirildiğini de doğrusu merak ediyorum.”

Baransu’nun mesajı Erdoğan’aydı.  Zira yıllar sonra Wikileaks belgelerinde de ortaya çıktığı üzere CIA konuyu biliyordu ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi Eric Edelman 30 Aralık 2004 tarihli kriptoda şöyle yazmıştı: “İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var.”

Gazeteci Hayrullah Mahmut da bu bilgiye bir yıl sonra ulaşmış ve internette paylaşmıştı. O dönemde Ulusal Kanal Haber Müdürü olduğum için, o e-posta bana da gelmişti. Ben de o e-postayı 30 Ocak 2006 günü Ulusal Kanal ve Aydınlık yöneticileri ile birlikte Doğu Perinçek’e yolladım.

Doğu Perinçek de, Hayrullah Mahmut imzalı e-postada yer alan bu bilgiyi 3 Aralık 2010’da Ergenekon davasında açıkladı.

DERSHANELERİ KURTARABİLECEK BELGELER!

Mehmet Baransu’nun bavulunda sadece İsviçre hesapları ya da sadece AKP’li isimlerin para konuları yok elbette.

Baransu bavulunda başka neler olduğuna, sosyal medyada zaman zaman işaret ediyor. Kişisel kavgaları sırasında zaman zaman o belgelerin ucunu gösteriyor, hasımlarına ince ince mesajlar veriyor.

AKP ile Cemaat’in kıyasıya çarpıştığı bu süreçte bavuldaki o belgeler tek tek dökülecek. Zaten Baransu da 2004 tarihli MGK belgesi sonrası şöyle demişti: “Bu klasördeki belge. Daha bavulu açmadım.”

Bakalım bavuldan çıkacak belgeler dershaneleri kurtarabilecek mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Aralık 2013

, ,

Yorum bırakın

MGK BELGESİNİN ŞİFRELERİ

AKP-Cemaat çarpışmasında kullanılan son silah 2004 tarihli MGK belgesi oldu. Mehmet Baransu’nun 28 Kasım’da Taraf’ın sürmanşetinde yayımladığı ve altında TSK ile birlikte Başbakan Erdoğan ve ekibinin imzaları olan bu belgeyle Cemaat, önemli bir hamle yapmış oldu.

Peki, hem Baransu’nun birinci bavulunda bulunan hem de Ergenekon iddianamesine giren bu belge ne anlama gelmektedir? Bu belgeyle kime, ne mesaj verilmek istenmiştir? Sonuçlar ne olur? Gelin bu sorulara yanıt arayalım:

CEMAAT: GERİ ADIM ATMAM

1) İsrail’i kışkırtmak üzere Mavi Marmara seferinin tezgâhlandığı sürece Fethullah Gülen’in itiraz etmesiyle, AKP-Cemaat çekişmesi ilk kez su yüzüne çıkmıştı. O gün bugündür taraflar kâh saldırı kâh savunma hamleleri yaparak sürekli çatışmaktadırlar.

Son olarak 2004 tarihli MGK belgesinin Erdoğan’a karşı kullanılmasıyla birlikte, Cemaat hükümetin saldırıları karşısında geri adım atmayacağını ve en önemsediği dershane mevzisini teslim etmeyeceğini ilan etmiş oldu.

2) Cemaat bu belgeyle, bir hafta önce kendisine yöneltilen “oy yüzden ne kadar” mesajına yanıt vermiş oldu. Cemaat belgeyle AKP’nin tabanına “Erdoğan bizi bitirmek için daha 2004’te askerle birlikte hareket etmiş” diye seslenerek, Erdoğan’a “tabanını aleyhine yönlendirebileceğim silahlarım var” mesajı vermiş oldu.

TERTİP ÇÖKTÜ, TERTİPÇİLER BİRBİRİNE GİRDİ

3) 2004 tarihli MGK belgesi sonucu itibariyle kopuşu, 9 yıl önceki varlığıyla da birlikteliği ifade eder. Açıklayalım:

Belgenin bugün silah gibi çekilmesi, AKP ile Cemaat’in koptuğunu, AKP Koalisyonunun dağıldığını resmeder. Fakat aynı zamanda, 9 yıl önceki varlığıyla, Erdoğan ile Gülen’in aynı tertiplerde, birlikte yer aldığını gösterir. Nitekim AKP’li Şamil Tayyar, Mehmet Baransu’ya sosyal medyada yanıt verirken, belge imzalandıktan sonra Emniyet’in Cemaat’e bağlandığını itiraf etti.

Bu itirafın anlamı açık: Erdoğan MGK’nin “Gülencilikle mücadele” kararına imza attı ama MGK’ye (TSK’ye) karşı Gülen’le ortak hareket etti. TSK’ye karşı Cemaat’in Emniyet içindeki kadrolarına dayandı. Dahası Emniyet’i ve Yargı’yı Cemaat’in kullanımına açtı.

Bugün Erdoğan’ın Ergenekon tertibinde topu Cemaat’e, Gülen’in de AKP’ye atması bir bozgun ifadesidir. Fakat aynı zamanda suç ortaklığının göstergesidir. Erdoğan ve Gülen, ABD’nin belirlediği yol haritasına uygun olarak Kemalist devrime, milliciliğe, TSK’ye ve milli kuvvetlere karşı birlikte çarpışmışlardır.

Ama bu belge, artık tertibin altında kalacaklarının da işaretidir!

ARSLANLI YOL’UN BİRİNCİ ZAFERİ

4) 2004 tarihli MGK belgesinin ve altında Erdoğan ile hükümetin ağır toplarının imzalarının bulunması, Ergenekon iddianamesinin ana fikrini, ruhunu çökertmiştir!

Erdoğancıların dün Baransu’nun bavulundan çıkana “delil” bugün ise “suç” demesi, davanın tüm maddi zeminini ortadan kaldırmıştır.

Kamu, Ergenekon davasının tümden düşmesi için baskı oluşturmalıdır.

5) Tertipçilerin dün TSK’ye karşı kullandığı bir belgeyi bugün birbirlerine karşı kullanmak zorunda kalması, çok önemli bir gerçeğe, Türkiye’nin içine girdiği yeni sürece, devrimci eğilime, yeni siyasal tabloya, somutlarsak Arslanlı Yol’a işaret etmektedir.

Haziran Halk Hareketi, sadece Erdoğan’ın oturduğu koltuğu sallamamış, devrimin üzerine inşa etmeye çalıştıkları karşı devrimi de sarsmıştır. Kavga, panik, telaş en çok güç kayıplarında, siyasal bakımdan inişe geçildiğinde ortaya çıkar. Böyle zamanlarda koalisyonlar dağılır, koalisyonun unsurları kazandıkları mevzileri korumak adına birbirleriyle çatışırlar.

Yaşananlar, aslında Arslanlı Yol’un birinci zaferidir. Fakat belirtmeliyiz: Bu daha başlangıç!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Aralık 2013

, ,

Yorum bırakın

YA ERGENEON OLMASAYDI?

Bugün tarihi bir gün.

Birinci önemi şundan: 2001’de başlayan ve 2007’de uygulanan Ergenekon tertibinde kritik bir dönemece gelindi. Özel Görevli Mahkeme kararını verecek.

İkinci önemi şundan: Türk milleti 5 Ağustos’ta Silivri’de kendi kararını ilan edecek!

Bugün siz bu satırları okurken, Özel Görevli Mahkeme ile Türk milletinin kararı tarih önünde mücadele ediyor olacak! O mücadeleyi daha sonra yazacağız.

Gelin bugün şu soruya dayanarak tersine bir tarih okuması yapalım: “Ya Ergenekon davası olmasaydı, bugün kim nerede olurdu? Bu tertip uygulanmasa Türkiye nerede olurdu?”

ERDOĞAN TORUN BÜYÜTÜRDÜ

1. AKP Hükümeti’nin 11 yılı olmazdı! Bu partiyi Cumhuriyet karşıtı odak ilan edebilen Anayasa Mahkemesi, korkmadan gereğini de yapabilirdi! Kapatılmış ve yöneticileri bu kapatma kararı nedeniyle siyasetten men edilmiş AKP, yeniden iktidar olamazdı.

Abdullah Gül diye bir Cumhurbaşkanı, Cemil Çiçek diye bir Meclis Başkanı olamazdı. Recep Tayyip Erdoğan torun büyütüyor olurdu. Üstelik daha mutlu ve stressiz olurdu; Haziran ateşine düşmez, Eylül sendromu yaşamazdı.

Kemal Kılıçdaroğlu, belki en fazla bir dönem daha CHP’nin grup başkanvekili olur fakat asla genel başkan olamazdı.

MHP Washington icazetli iktidarlara gizli ortak olan Devlet Bahçeli’den kurtulur, ülkücüler kan ağlamazdı.

Baraj düşmüş, Meclis milletin tercihini daha doğru yansıtmış olurdu. Meclis’e girmiş ve grup kurmuş İşçi Partisi özellikle dış politikada Türkiye’nin önüne bölgenin yüzünü güldürecek programlar getirirdi. Doğu Perinçek’li, Ferit İlsever’li, Mehmet Bedri Gültekin’li, Erkan Önsel’li bir meclis, Atatürk’ün meclisi gibi olurdu.

Yalçın Küçük Meclis’e girmez, dışarıdan muhalefet ederdi.

2. Türk Silahlı Kuvvetleri tarihinde Org. Necdet Özel diye bir Genelkurmay Başkanı olmazdı. Korgeneral Salih Zeki Çolak, 2019’da Genelkurmay Başkanı olsun diye orgeneral yapılmazdı. Kuvvet komutanları, ordu komutanları, kolordu komutanları hep farklı isimler olurdu.

Yaşar Büyükanıt askeri lojmanlarda daha rahat dolaşırdı ama Hilmi Özkök için hiçbir şey değişmezdi!

YİĞİT BULUT’A DANIŞAN OLMAZDI

3. Gazeteler el değiştirmez, bugün işsiz kalan pek çok gazeteci işini korurdu. Yiğit Bulut Başbakan danışmanı olamazdı. Mehmet Ocaktan TMSF’nin el koyduğu bir gazeteye Genel Yayın Yönetmeni olamazdı. Rasim Ozan Kütahyalı ve Nagehan Alçı köşe yazarı olamazdı. Emre Uslu ve Mehmet Baransu önüne gelen meslektaşına “artistlik” yapamazdı, haddini bilirdi. Ahmet Kekeç ve Salih Tuna yine yazardı ama edepli yazardı.

Turan Özlü Ulusal Kanal’ın Genel Yayın Yönetmeni, Deniz Yıldırım Aydınlık Genel Yayın Yönetmeni görevlerini sürdürürdü. Yerlerine aşama aşama gelen TGB’nin başkanları Adnan Türkkan ve İlker Yücel, belki de hiç yayıncı olmaz ve tarihe geçecek kitle önderleri olurlardı. Hikmet Çiçek usta gazeteci olarak kimleri kimleri yetiştirirdi. Tuncay Özkan televizyonu elinden çıkarmak zorunda kalmaz, Mustafa Balbay’ın bulunduğu Cumhuriyet daha az savrulurdu. Soner Yalçın pazarları tam sayfa yazmayı sürdürürdü.

4.  Mehmet Haberal uluslararası ününü pekiştirecek ameliyatlara imza atar, Fatih Hilmioğlu YÖK Başkanı olurdu. Mehmet Perinçek Türk tezlerini dünyada en iyi savunan tarihçi olurdu.

Üniversiteler polisin karakolu olamazdı, bilim adamları bilim ölçütlerine göre belirlenirdi, özerk üniversiteler henüz tam kurulamadıysa da yaklaşılmış olurdu. Öğrencilerin üniversitelerde söz hakkı, hatta kim bilir oy hakkı bile olurdu.

Cumhuriyet devrimlerini savunan ve Anayasa’yı uygulayan Rennan Pekünlü’ye değil ceza verilmesi, dava bile açılamazdı. “Kızlı erkekli merdivenlerden iniyorlar” diyen bir il milli eğitim müdürü olamazdı. “Hamilelerin sokakta dolaşması terbiyesizliktir” diyen biri illaki yine olur ama bunu asla ekranlarda söyleyemezdi.

ÖCALAN EŞ BAŞBAKAN OLAMAZDI

5. Hakan Fidan Yenimahalle’nin önünden bile geçemez ve PKK ile Erdoğan adına anlaşmalar yapamazdı. Öcalan “eş başbakan” ya da “başbakan yardımcısı” olamaz, efendi efendi cezasını çekerdi.

PKK Güneydoğu’da otorite olamaz, Barzanistan serpilemez ve yeni bir kukla devletçik Suriye’nin kuzeyinde filizlenemezdi.

6. Hayatımızda Çalık, Sancak, Tamince, Gür isimleri olmazdı. Mücahitler mücahit kalırdı! Sokaklardaki 4×4 görgüsüzlüğü bu denli olmazdı. Zengin daha zengin, fakir daha fakir olmazdı. Milyarder sayımızla övünmezdik.

7. Türk-İş işçi sendikası olmayı sürdürürdü. TMMOB iktidar baskısı altında kalmazdı. “Yetmez ama evetçilik” diye kavram oluşmazdı.

8. Cumhuriyetin bütün kaleleri tek tek zapt edilmezdi ve Cumhuriyet yıkılmazdı.

Siz de bu satırları okuduğunuz şu 5 Ağustos günü Cumhuriyeti yeniden inşa etmek üzere seferber olmazdınız.

Ama oldu! ABD ve AKP tüm bunları dün başardı.

Ama bugün sıra sizde, bizde, hepimizde…

Türkiye’yi yeniden kurmak ve kurtarmak için görev başındayız! 5 Ağustos’ta başladık…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Ağustos 2013

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İSVİÇRE HESAPLARI İSTİFA GEİTRDİ

Bazı siyasetçilerin İsviçre hesapları nedeniyle çalkalanan Fransa’da ilk istifa geldi.

Madiapart internet sitesinin editörü Edvy Plenel önce Bütçe Bakanı Jerome Cahuzak’ın İsviçre’de hesabı olduğunu yazdı. Bakan dört ay boyunca bu iddiayı yalanladı.

Ardından savcılık bu hesabın ortaya çıkarılması için girişim başlattı. Bütçe Bakanı Cahuzak bunun üzerine 1992 yılında açtığı 600 bin avroluk bir hesabı olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Ancak ortaya çıktı ki, Cahuzak 600 bin avro değil, örneğin 2009’da bu hesaba tam 15 milyon avro aktarmıştı. Fransa Bütçe Bakanı bu gerçek üzerine istifa etmek zorunda kaldı.

Edvy Plenel, şimdi de Dışişleri Bakanı Laurent Fabius’un İsviçre’de gizli bir hesabı olduğunu iddia etti. Fabius tıpkı Cahuzak gibi iddiayı yalanlıyor. Ancak Fransızlar Cahuzak’tan sonra kabinede ikinci bir “yalancı bakan” bulunduğundan eminler! Bakalım Fabius ne zaman istifa etmek zorunda kalacak?

ERDOĞAN’IN İSVİÇRE HESAPLARI

İsviçre’de gizli hesap konusu haliyle Türkiye’deki bir iddiayı da yeniden gündeme getirdi: Erdoğan’ın 8 hesabı.

1. Doğu Perinçek, Hayrullah Mahmut imzalı bir e-postada yer alan bu iddiayı 3 Aralık 2010’da Ergenekon davasında açıkladı: 2005 yılının ilk çeyreğinde ABD Büyükelçisi Eric EdelmanTayyip Erdoğan ile görüşür. Edelman, Erdoğan’ın önüne, İsviçre’deki sırdaş hesabıyla ilgili dosyayı atar ve İncirlik üssü, Kıbrıs, Kuzey Irak, Afganistan ve Kürt sorunu konularında ABD’nin isteklerini yapması karşılığında, dosyayı gizli tutacaklarını söyler.

2. Daha sonra ortaya çıkan Wikileaks belgeleri iddiayı doğrular niteliktedir. Örneğin Eric Edelman 30 Aralık 2004 tarihli kriptoda şunu yazmıştı: “İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var.”

ABD Büyükelçisi, bu bilgiyi önce Washington’a geçmiş, yaklaşık üç ay sonra da ülkesinin çıkarlarını AKP’ye uygulatmak için Erdoğan’ın önüne getirmiştir. Gazeteci Hayrullah Mahmut da, bu bilgiye yaklaşık bir yıl sonra ulaşmış ve internette duyurmuştur.

MİT: 8 HESAPTA 800 MİLYON DOLAR

3. Konu daha sonra, Silivri Cezaevi’nde hayatını kaybeden MİT’çi Kâşif Kozinoğlu’nun Aydınlık’a açıklamalarıyla de gündeme gelmişti. Kozinoğlu, Başbakan Erdoğan’ın İsviçre bankalarındaki 8 ayrı hesapta yaklaşık 800 milyon dolar parası olduğunu açıkladı. (Aydınlık, 19 Kasım 2011)

Kozinoğlu, bu bilgiyi, Alman istihbarat örgütü BND’nin de 30 milyon avro karşılığında temin ettiğini ifade etti. Almanya’nın belge ve bilgileri Eyşan Adalarındaki İsviçre Bankası müdürü üzerinden elde ettiğini belirten Kozinoğlu, Berlin’in belgeleri Erdoğan’a karşı koz olarak kullandığını vurguladı.

Kâşif KozinoğluErdoğan’ın İsviçre bankalarındaki gizli hesaplarıyla ilgili bilgileri CIA’ya da Bülent Arınç’ın verdiğini söyledi.

ZÜRİH’E HANGİ BAKAN GİTTİ?

4. Mehmet Baransu, adresine özel mesajlar veren bir yazısında şöyle diyordu: “Parantezi kapatırken, AK Partili bir ismin 2004 yılında İsviçre’ye neden gittiğini, gelirken yanında bulunan valizde kaç milyon dolar olduğunu, bu paranın Türkiye’ye neden getirildiğini de doğrusu merak ediyorum.” (Taraf, 19 Aralık 2011)

Kendisine bavulla teslim edilen belgeleri yıllardır konuşulan Baransu’nun nedense bu iddiası hiç konuşulmadı! Ancak İsviçre-Zürih’e giden bu bakanı Fatih Altaylı da biliyordu.

5. Fatih Altaylı yıllar önce Hürriyet’teki köşesinde “Bir bakan niye gizlice Zürih’e uçar?” başlıklı bir yazı kaleme almıştı: “THY’nin Ankara’dan Münih’e haftada iki gün ‘direkt’ seferi olduğu halde, halen Bakanlık koltuğunda oturan bir bakanımız geçtiğimiz nisan ayında ‘farklı’ bir yol izleyerek Münih’e gider. Bakanımız, Münih’e gitmek için 21 Nisan günü Lufthansa’nın LH 3361 sayılı seferine biner. Oradan da yine Lufthansa ile Zürih’e geçer. Zürih’te kimsenin ne olduğunu bilmediği bir ‘İşini halleder’ ve 23 Nisan günü yine aynı yolu izleyerek Münih’e, Münih’ten de Lufthansa’nın 3362 numaralı seferiyle Ankara’ya döner. Konuştuğum ilgililer, Bakan’ın Lufthansa’yı ‘gizlilik’ kaygısıyla tercih etmiş olabileceğini, Ankara’daki VIP’in kullanıldığı durumlarda THY dışındaki uçakların kayıtlarının tutulmadığını söylediler.” (Hürriyet, 7 Aralık 2004)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Nisan 2013

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

BÖCEK SAVAŞLARI

Başbakan Erdoğan’ın bir yıl önce bulunan böcekleri ansızın konu edinerek “dinlendiğini” ilan etmesi AKP-Cemaat savaşında yeni bir aşamaya işaret ediyor. Bu tür “böcek savaşlarını” doğru okuyabilmek ve analiz edebilmek, öncelikle tüm olguları masaya yatırmaktan geçiyor. İşte -yerimiz yettiği ölçüde- bu savaşta yaşananlar:

1. Fethullah Gülen, İsrail’le Mavi Marmara krizi sonrasında “İsrail’in onayı olmadan hareket edilmesini otoriteye başkaldırı” olarak niteledi ve İHH üzerinden AKP’yi eleştirdi

2. İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, 1 Ağustos 2010’da “İran destekçisi bir adam Türkiye MOSSAD’ının başına atandı. Onların elinde önemli miktarda sırrımız var” diyerek Hakan Fidan’ı hedef aldı.

3. Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak PKK ile masaya oturan Hakan Fidan’ın Oslo’daki görüşme ses kaydı internete düştü. Hem MİT hem de PKK, görüşmeyi sızdırmadığını açıkladı!

4. AKP, 12 Haziran 2011 seçimlerinden hemen önce Ergenekon soruşturmasının savcısı Zekeriya Öz ile polisi Ali Fuat Yılmazer’i görevden aldı. Zaman karara sert tepki gösterdi. (AKP bilahare Tufan Ergüder’i de, Hakkâri Emniyet Müdürü yaparak sürgüne gönderdi!)

5. Seçimlerden hemen sonra cemaatin sözcüsü Hüseyin GülerceErdoğan’ın ustalık döneminde iki sınavı olduğunu söyledi. Biri bakanlar kurulunun oluşturulması, diğeri de YAŞ süreciydi.

6. Erdoğan’ın İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ı terörle mücadeleden sorumlu başbakan yardımcısı ve ikinci adam yapması, cemaatin tepkisini çekti. Emre Uslu ve Mehmet Baransu gibi yazarlar, hemen her konuda Atalay’ı hedef aldılar, istifasını istediler! İkiliye göre Atalay, Ergenekon soruşturmasını sekteye uğratıyordu!

7. Zaman gazetesi bu süreçte Usta’yı açıkça hedef almaya başladı. Ali Ünal, “Ustalık dönemi ile ilgili üç endişe” başlıklı yazısında Erdoğan’ı “kendini beğenmişlikle” suçladı, böyle giderse hezimete uğrayacağını ima etti. Ardından Zaman yazarı Bülent Korucu da yine Erdoğan’ı hedef alan yazılar kaleme aldı.

8. Zaman gazetesi 23 Kasım 2011 günü Fethullah Gülen’in Sızıntı’daki bir yazısını yayımladı. 2005 tarihli yazıdaki “kibirli hasta” mesajı yerine ulaştı!

9. Şamil Tayyar’ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yazdığı mektupla ortaya çıkan şike yasası kavgasında, cemaat Gül’den yana tavır aldı.

10. Fethullah Gülen, Erdoğan’ın hamleleri karşısında cemaate “Bir kere daha kefeni yırtıp, bir kere daha yeniden gömlek giyin” mesajı verdi.

11. Uludere’de 34 yurttaşımızın bombalanması olayında Cemaat yazarları istihbaratın kaynağının MİT olduğunu yazarak, kurumu hedef alan bir yayın çizgisi izledi.

12. Cemaat, 7 Şubat 2011’de, Oslo görüşmesi ve KCK davası üzerinden Hakan Fidan ile üst düzey MİT yöneticilerini sorgulamaya çalıştı. Erdoğan’ın ameliyat dönemine denk getirilen bu operasyon, karşı operasyonla ve çıkarılan bir yasayla durduruldu.

13. Erdoğan, bu operasyonun ameliyat sürecine denk getirilmesinden şüphelenerek MİT’e ev, araç ve ofislerinde böcek arattı. Erdoğan’ın bugün olduğunu açıkladığı böcekler işte o aramada bulundu.

14. Erdoğan, Başbakanlık korumalarının tümünü birden değiştirdi. Yeni korumalar ile eşyalarını toplayan eski korumalar arasında silah çekmeye kadar varan gerilim yaşandı!

15. Cemaat yazarları bir kez deBaşkanlık Sistemi üzerinden Erdoğan’ı hedef aldılar. Bu dönemde İhsan Dağı gibi yazarların, Erdoğan’ın sık sık referans aldığı Necip Fazıl’ın 12 Eylülcülüğüne gönderme yapması anlamlıydı.

16. Erdoğan Eylül 2012’de dershaneleri kapatma kararı aldı. Dershaneler, Cemaatin en önemli siyasal ve ekonomik faaliyet alanıydı. KPSS başta olmak üzere tüm sınavlarda kopya skandallarının ortaya çıkması, hatta son iki dönemde polis okulu sınav sorularının cemaate verilmemesi de bu savaşın parçasıydı.

17. Cemaat yazarları, dershanelerini kapatma kararı alan Erdoğan’ı “28 Şubat generallerine” benzeten yazılarla hedef aldı. Kimi cemaat yazarları da 4+4+4 sistemi tartışmaları üzerinden karşı atağa geçip, AKP’nin okulları olarak değerlendirilen İmam Hatip’lerin kapatılmasını savundu.

18. Taraf, bertaraf oldu!

19. Cemaat yazarları son günlerde sık sık Erdoğan’ın “tiranlaştığına” vurgu yapan eleştirilerde bulunuyorlar; AKP’nin İslamcılık ile demokrasi sentezinden totalitarizme yakın bir post-otoriterliğin çıktığını savunuyorlar.

ÇÜRÜMENİN GÖSTERGESİ

Böcek savaşları kuşkusuz stratejik piyonluğun sonucudur. ABD’deki iç çarpışmadan ve ABD ile İsrail arasındaki kimi çelişmelerden kaynaklanan bu böcek savaşları, bir yandan çürümenin ve karanlığın göstergesidir fakat diğer yandan da aydınlık yarınların işaretidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

EL ARABIYA’NIN KAYNAĞI BARANSU MU?

Suudi Arabistan-Katar-Türkiye yerel destekli Atlantik baskısının sonuç vermediği Suriye’ye yönelik yeni kışkırtmalar tezgâhlanıyor. Bu kışkırtmalarda El Arabiya televizyonu ile Anadolu Ajansı’nın rol aldığını görüyoruz.

1) Dubai merkezli Suudi televizyonu El Arabiya, Suriye’de düşen Türk F4 uçağıyla ilgili bir haberle Türk kamuoyunu Şam’a kışkırtmaya çalıştı. El Arabiya, özetle F4 pilotlarının sağ ele geçirildiğini, Lazkiye’ye götürülüp sorgulandığını, sonra da uçağın düştüğü bölgeye götürülüp denizin dibine yerleştirildiğini, Şam’ın tüm bunları Rusya’nın direktifiyle yaptığını iddia etti.

El Arabiya’nın iddiasını dayandırdığı her iki belge de, üslubundan mührüne kadar sahteliği sırıtan cinstendi… Öyle ki, birkaç çapsız yandaştan ötesini harekete geçirmeye bile yetmedi.

Haliyle Rusya habere sert tepki gösterdi ve iddiaları hayal ürünü olarak niteledi.

Ankara da iddialara sahip çıkamadı. ABD bile haberi “komplo” olarak niteledi. ABD Dışişleri sözcüsü Victoria Nuland “Bizim kanallarımızda hiç bu yönde bilgiler görmedim. Büyük bir komplo teorisi gibi görünüyor.” diyerek El Arabiya’nın kışkırtmasını sahiplenemedi.

İlginçtir, bu kışkırtma haberi El Arabiya’dan önce, Mehmet Baransu gündeme getirmişti. Baransu, 23 Temmuz tarihli ve “Pilotlar sonradan mı öldürüldü” başlıklı Taraf’taki yazısında Suriyeli muhalifleri kaynak göstererek El Arabiya’nın şimdi yaptığı haberi duyuruyordu.

2) Anadolu Ajansı, “Mısır, Suriye’ye Arap askeri müdahalesini destekliyor” diye bir haber yaptı önceki gün… Anadolu Ajansı’nın haberine göre açıklamanın sahibi, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin danışmanı Seyf Abdülfettah’tı.

Abdülfettah kendisine dayandırılan haberi sert bir şekilde yalanladı. Seyf Abdulfettah, “Ben danışman olmadan önce bir üniversite hocasıyım ve söylediğim sözlerin saygınlığına inanırım, sınırlarımı aşmam” dedi ve Anadolu Ajansı tarafından yayımlanan haberin Mısır’ın yüksek çıkarlarına ve ulusal güvenliğine darbe vurmayı amaçladığını belirtti.

HEDEF DÖRTLÜ KOMİSYON

Kuşkusuz bu iki haber de Şam kayasına çarpan kuvvetlerin “yeni bir hamle” arayışıdır.

Arayışın çapsızlığı ise çaresizliklerindendir. Artık böylesi kışkırtıcı haberlerin yaratacağı etkiden bile medet ummaktadırlar.

Sadece Ankara’yı değil, Kahire’yi de kışkırtmaya çalışmaları anlamlıdır. Zira Ankara ve Kahire’yi ilgilendiren en öncelikli konu Suriye’dir ve iki ülke de İran ve Suudi Arabistan’la birlikte “Dörtlü Komisyon” isimli yeni bir platformda bir araya gelmişlerdir.

Bu iki kışkırtıcı haberin de bu komisyonun çalışmasını baltalamayı hedef aldığı ortadadır.

Her ne kadar değerli Hasan Bögün, bu komisyonun her şeyden önce Türkiye’ye Suriye sahnesinden çekilme fırsatı doğuracağı fikrimize katılmasa da, gelişmeler bizi doğrulmaktadır.

Nitekim Dörtlü Komsiyon’un 26 Eylül’de yapılması gereken üçüncü toplantısı ABD’nin Suudi Arabistan üzerinden yaptığı müdahaleyle belirsiz bir takvime ertelenmiştir.

İlk toplantısı Dışişleri Bakan Yardımcıları seviyesinde, ikinci toplantısı ise Dışişleri Bakanları seviyesinde yapılan Dörtlü Komisyon toplantıları, mazeret bildiren Suudi Arabistan’sız yapılmıştı. Ancak daha fazla ilerletilemedi…

Zira Washington açısından en kabul edilemez durum Ankara ve Tahan’ın aynı masaya oturmasıydı…

Bunu bilen İran en başından beri Türkiye’ye şu teklifi yapıyordu: “Siz muhaliflerle, biz de yönetimle yakınız. İki tarafı da ancak biz bir araya getirir ve bu meseleyi bölge yararına çözeriz.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ekim 2012

, , ,

Yorum bırakın

HİLMİ ÖZKÖK’ÜN KASETİ

Balyoz kararı sonrası konuşan Hilmi Özkök, yargılamanın adil yapıldığını, cezaların ağır olsa da kanunun gereği olduğunu, mahkemenin titiz davrandığını ve karara şaşırmadığını belirtti.

Özkök’in dört gazeteye manşet olan sözlerine göre, darbeciler adilane bir şekilde yargılanmıştı; üstelik karar bu işlere yeltenecekler için de derslerle doluydu.

Bu sözlere bakılırsa, “Özkök olmasaydı, darbe yapacaklardı”, “Özkök ve Yalman darbeyi önledi” diyenler haklıydı.

Oysa Avukat Celal Ülgen, Ergenekon davasında 3 Ağustos 2012 günü tanık olarak dinlenen Hilmi Özkök’e “Genelkurmay Başkanlığı görevinizde bir darbe girişimine tanıklık ettiniz mi, böyle bir duyum aldınız mı?” diye sormuş, Özkök, gayet açık bir şekilde “hayır” demişti.

Daha 1,5 ay önce Genelkurmay Başkanlığı döneminde “darbe girişimine tanıklık etmediğini, bu yönde bir duyum almadığını” söyleyen Özkök, 1,5 ay sonra “darbecilerin” yargılanmasını nasıl adil bulmuştur, verilen karara neden şaşırmamıştır?

Bu tuhaflığın sebebi nedir?

BARANSU YALANLANMADI

Balyoz tertibinde bavuluyla yer alan Mehmet Baransu, 16 Mart 2012 akşamı Karadeniz TV’de yayımlanan Hulki Cevizoğlu’nun “gazeteciliğin sınırları” konulu programında şu sözleri dile getirdi:

Hilmi Özkök’ün darbelere nasıl karşı çıktığı ortaya çıkacak. Bugün kıymeti bilinmiyor ama ileride heykeli dikilecek. Hilmi Özkök’ün bugün konuşamamasının iki nedeni var. Birincisi darbe yapacak olanlara karşı durması, ama gereğini yapamaması. Bir de, aldığı devlet terbiyesi ile ‘darbe ne var, ne yok’ diyor. Gizli ses kayıtlarına göre, darbeden haberi olduğu ortaya çıkacak, darbe var derse…” (Yeni Çağ, 18 Mart 2012)

Baransu, çok açıkça Hilmi Özkök’ün de kaseti olduğunu, “gizli ses kayıtlarına göre” diyerek o kasetten bizzat haberi olduğunu söylüyordu…

Nedense bu kaset olayının pek üstünde durulmadı. Tıpkı Baransu’nun “2004’de İsviçre’den para dolu bavulla dönen AK Partili…” diyerek yine bir “sırrı” ifşa etmesinde olduğu gibi, muhatapları sessizliği seçtiler.

DÖRT KRİTİK TARİH

Üzerinden aylar geçmesine rağmen Özkök’ün Baransu’yu yalanlamaması, kasetin varlığını doğrulamaktadır.

Bu durumda akıllara şu iki soru gelmektedir: Kaset ya da kasetler kimdedir? Kasetlerle hangi konular çözülmüştür?

Bu sorulara yanıt ararken üzerinde durmamızı gerektiren dört kritik tarih vardır:

1) ABD’nin Ankara Büyükelçilik Müsteşarı Robert Deutsch, 10 Aralık 2002’de Washington’a gönderdiği kriptoda, Hilmi Ökzök’ün Genelkurmay Başkanlığı’nı AKP-Ordu ilişkisi açısından bir şans olarak gördüğünü belirtiyor.

2) CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey, 25 Mart 2003’te “AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafesledik” diyor.

3) ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson, 18 Nisan 2003’te Washington’a gönderdiği kriptoda Türk Ordusu’nda üç kanat bulunduğunu; bunların Atlantikçi, Milliyetçi ve Avrasyacılar olduğunu belirtiyor.

4) ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson, 6 Haziran 2003’te Washington’a gönderdiği kriptoda, Hilmi Özkök’e karşı olan 7 generali belirliyor: “Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman, Jandarma Komutanı Org. Şener Eruygur, Birinci Ordu Komutanı Org. Çetin Doğan, İkinci Ordu Komutanı Org. Fevzi Türkeri, Ege Ordu Komutanı Org. Hurşit Tolon ve MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç. Yaşar Büyükanıt’ın ise ikili oynadığı söyleniyor.”

Bu dört kritik tarihin çevresinde gelişen olayları da anımsayalım: Siyasi yasaklı Tayyip Erdoğan, Hilmi Özkök’le görüşebilmek için ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e mektup yazarak ricacı oldu; ABD, 1 Mart tezkeresinin reddedilmesini Özkök’ün liderlik yapamamasına ve altını ikna edememesine bağladı; ABD, Kuzey Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirdi; MİT’in “Ergenekon şeması” Genelkurmay Başkanlığı’na sunuldu.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Eylül 2012

, , , ,

Yorum bırakın

YÜZYILIN İFTİRASI

Hasdal zindanında yatan Balyoz sanığı Deniz Kurmay Kıdemli Albay Ümit Metin, bir dosya yollamış. İstanbul dışında yaşadığım için dosyaya bir ay gecikmeli ulaştım; kendisinden özür diliyoruz.

Onurlu TSK mensubu Albay Metin, dosyasında özetle Türk Ordusu’na yöneltilen ve kendisinin “yüzyılın iftirası” olarak isimlendirdiği iddiaları çürütüyor tek tek. Özetliyoruz:

OLMAYAN VAKIF, DERNEK VE KURULUŞLAR

1.) 2003 yılında hazırlandığı söylenen listede bazı askerler piyade ve idari sınıfta gözüküyor. Oysa o askerler bu sınıfa 2007 yılında geçtiler. Listenin hazırlandığı tarihte istihbarat sınıfındaydılar!

2.) Listede Alb. A. Durhan’ın görev yeri CC-MAR NAPLES olarak gözüküyor. Oysa NATO’daki o görev yeri, 1 Temmuz 2004’ten sonra oluştu. Görev yerinin ismi, listenin hazırlandığı tarihte NAVSOUTH idi.

3.) 5-7 Kasım 2002 tarihinde Yassıada ve İmralı’da keşif görevi verildiği belirtilen 6 adet hücumbot böyle bir görev icra etmemiştir. Hatta listede isimleri yazılan bu hücumbotlardan Karayel, o tarihte İstanbul Tersanesi’nde onarımdadır.

4.) 3 Ocak 2003 tarihinde 8 askerin Yunanistan’la ilgili bir toplantı yaptığı yazılmaktadır. Adı geçen subaylardan dördü o tarih ve saatte, Doğu Akdeniz’de bir tatbikattadır.

5.) Sözde deliller içinde yer alan bir belgede “üniversite mensubu” görünen 279 öğrenci, o tarihte ya çoktan okulu bitirmiş ya da üniversiteye daha başlamamıştır. Listedeki 69 kişi belirtilen siyasi partinin üyesi değildir. Var olduğu ileri sürülen dershane ve yurtlardan 56’sı yoktur! Var olduğu ileri sürülen vakıflardan 8’i yoktur! Çeşitli şirketlerde çalıştığı ileri sürülenlerden 130’unun o şirketlerle bir ilgisi yoktur, sonrasında da olmamıştır! Çeşitli kamu kurumlarında çalıştığı belirtilenlerden 10’unun böyle bir kaydı yoktur! Var olduğu ileri sürülen kurs, dernek, sinagog, kilise ve ilaç deposundan 22’si o tarihte yoktur! (TSK’nin, yurt çapında yaygın olan bu tür bilgilere erişim imkânı yoktur, Emniyet’in vardır!)

WORD DOSYASI, WORLD DOSYASI OLMUŞ!

6.) Oraj Planı’na göre Ahmet Dikmen, 2 Ocak 2003’te kurye olarak görevlidir. Oysa gerçekte kurye görevi 9 Şubat 2002 tarihine, yani 38 gün sonraya tarihlidir. Pratikte bu kadar önceden ne kurye kimliği, ne de gönderisi yapılacak evrak bilinebilir.

Ahmet Dikmen’in görevlendirildiği iddia edilen bu belgenin, bilgisayarda Sinan Topuz tarafından yazıldığı iddia ediliyor. Oysa Sinan Topuz o tarihte gemisiyle Girit adası kuzeyinde seyir halindedir. Denizdeki gemiden karayla irtibatlı bir interneti mevcut değildir!

Bu sözde delilin doküman tipi “word” değil “world” olarak kayıtlı! Bu bile tek başına belge imal edildiğinin ve sahtekârlığın somut kanıtıdır.

7.) Mehmet Baransu’nun bavulundan çıkan ve el konulacak araç çizelgesinin yer aldığı CD, güya Süha Tanyeri tarafından 4 Mart 2003’te kaydedilmiş! Ancak Balyozcuların Bursa’da el koyacağı iddia edilen ve çizelgede yer alan 16 BEB 33 Bursa plakalı araç, Bursa’ya o tarihten 3 yıl sonra, 13 Nisan 2006’da geliyor. Bu araç o tarihte İzmir’de ve plakası 35 AR 6132. O aracın 3 yıl önceden el değiştireceği ve bu plakayı alacağı öngörülemez!

8.) 2002 ve 2003’te hazırlandığı iddia edilen karargâh belgeleri, 2008’de yayımlanan yönergeye uygun olarak yazılmış! 6 yıl sonra yürürlüğe girecek yönergede belirtilen esaslar, 6 yıl önce nasıl öngörülüp de uygulanabilir?

9.) Oluşturulmuş listelerde yer alan personelin bir kısmının rütbesi ve görev yeri yanlıştır.

10.) Belgeleri yazdığı iddia edilen personelin bir kısmı o tarihte seyirde ya da yurtdışındadır.

CAMİ BOMBALAMA YALANININ İSPATI

Albay Ümit Metin’in saptadığı sahtekârlıklar bu köşeye sığmayacak kadar çok. Burada kesiyoruz. Subayları en çok rahatsız eden “Fatih ve Beyazıt camilerini bombalayacaklardı” iddiasına dair sahtekârlıkların kanıtlarıyla bitiriyoruz bugün bu köşeyi…

11.) İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 2003 tarihli Sakal ve Çarşaf Eylem Planları’nda adı geçen Darrüşşafaka ve Manyasızade caddeleri ile İsmailağa sokağı isimlerini 2006 yılında; Karadeniz ve Akdeniz caddeleri, Vatan sokağı ile Atatürk Bulvarı isimlerini ise 2007 yılında 1082 ve 1252 sayılı meclis kararları ile vermiştir!

Bu planlarda adı geçen Eminönü-Vezneciler tramvay hattı, Taksim-Vezneciler-Edirnekapı belediye otobüs hattı, Sahaflar çarşısı çevresindeki ara sokaklarda açık halk pazarları ile caddenin Beyazıt Camii tarafındaki belediye otobüs durakları Sakal ve Çarşaf Eylem Planı’nın hazırlandığı 2003 yılında bulunmuyor!

Bu Eylem Planları’nda kullanılacağı söylenilen “emniyetli cep telefonları” ise Türkiye’de 2008 yılından sonra kullanılmaya başlandı.

Sakal ve Çarşaf Eylem Planı’nın 5-7 Mart 2003 tarihli plan seminerinde ele alındığı iddia edilmektedir. Oysa Sakal ve Çarşaf Eylem Planı’na göre Fatih ve Beyazıt Camii’leri 28 Şubat 2003’te bombalanacaktır!? Yani planın ele alındığı seminerden 10 gün önce!?

BİNYILIN MEYDAN OKUMASI VE YÜZYILIN İFTİRASI

ABD, Türk Ordusu’nu hedef aldığı askeri tatbikatına “binyılın meydan okuması” ismini vermişti.

Ergenekon tertibinin de sahibi olan ABD, NATO’daki müttefiki Türk subaylarına Kuzey Irak’ta çuval geçirmiş, İstanbul’da da “yüzyılın iftirası”nı atmıştır!

Türk Ordusu esaretten kurtulabilmek için önce bu gerçeği saptamalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Nisan 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

SONER YALÇIN MI, BARANSU MU GAZETECİ?

Ruslar, olağanüstü dönemlerde yazılan, baskıdan-sansürden kaçabilmek için gizlice basılıp, gizlice dağıtılan kitaplara Samizdat derlermiş. Soner Yalçın da “kitabın bombadan daha tehlikeli” ilan edildiği günümüz “ileri demokrasisinde”, bir Samizdat yazdı.

Silivri’deki olağanüstü şartlarda yazılan ve Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan “Samizdat – Hakikatlere dayanacak gücünüz var mı?”, bir yönüyle 25 yıllık bir mesleki tutkunun, başka tutkular nedeniyle bu mesleği yapanlarla hesaplaşmasıdır.

MEHMET BARANSU’NUN İDDİASI

Taraf’ın bavullu gazetecisi Mehmet Baransu, Odatv’ye operasyondan kısa bir süre önce twitter’da şöyle bir mesaj atar: “2011’de gazeteciliği ya Soner Yalçın ya da ben bırakacağım.”

Bu mesajdan kısa bir süre sonra tutuklanan Soner Yalçın, fiilen gazeteciliği bırakmak durumunda kaldı. Peki, Mehmet Baransu nasıl sürdürdü gazeteciliği?

POLİS HABER MERKEZİ

İşçi Partisi Genel Merkezi’ne 21 Mart 2008 günü düzenlenen polis baskınında “ele geçirilen” 4 CD’den birinde, güya dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’la ilgili bilgiler vardı. Baransu’nun Taraf gazetesi, 28 Mart 2008’de şu manşeti attı: “Büyükanıt hedefti.

İşçi Partisi bu yalan nedeniyle haberi yazan Mehmet Baransu’ya dava açtı. Baransu 6 Mart 2009’da İstanbul 2. Asliye Mahkemesi’ndeki şöyle savundu kendisini: “Polisten alıp yazdım.”

TARAF’IN YARGITAY KROKİSİ

İşçi Partisi’ne yapılan polis baskınında “ele geçirilen” bir CD’de güya Yargıtay krokisi bulundu.

24 Mart 2008 günü Taraf’ın manşetine göre “kroki”, Yargıtay üyelerine karşı düzenlenecek “suikastın” en önemli kanıtıydı!

Oysa Ergenekon soruşturmasının sanıklarından Doç. Dr. Ümit Sayın, bu krokinin 22 Şubat 2008’de, yani İşçi Partisi’ne polis baskınından bir ay önce, gözaltındayken sorgu yapan polisler tarafından kendisine gösterildiğini ve sorular sorulduğunu belirtti.

Daha da vahimi İşçi Partisi’nde bulunduğu iddia edilen bu krokinin, baskından önce, 13 Mart 2008 tarihinde Taraf gazetesi Ankara Bürosundan Taraf gazetesi İstanbul bürosuna fakslandığı ortaya çıktı!

BARANSU’NUN KROKİSİ

Ergenekon’un silahlarının gömülü olduğu iddia edilen yerlerde yapılan kazıları anımsarsınız…

Örneğin polisler, bir ihbarcının tarifine uygun bir krokiyle Poyrazköy’de arama yaptılar. Oysa duruşmada polisler ellerinde bir kroki olmadığını söylediler. Fakat aramaya eşlik etmek için görev alan SAT personeli, bu krokiyi polisin elinde gördüğünü mahkemede açıkladı.

Söz konusu kroki dava dosyasında yoktu, ama 11 Kasım 2009’da Taraf gazetesinde ve Mehmet Baransu’nun Karargâh isimli kitabının 226. sayfasında vardı!

GAZETECİLİĞİ KİM BIRAKTI?

Mehmet Baransu’nun ve Taraf’ın haberciliğine dair daha pek çok şey okuyacaksınız Soner Yalçın’ın Samizdat’ında…

Örnekleri burada keselim ve Baransu’nun twitter’daki iddiasını yeniden anımsatalım: “2011’de gazeteciliği ya Soner Yalçın ya da ben bırakacağım.”

Biz de soralım o zaman: Gazeteciliği Soner Yalçın mı bıraktı, yoksa Mehmet Baransu mu? Ya da aslında Baransu hiç meslektaşımız olmadı mı?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Nisan 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

HİLMİ ÖZKÖK’ÜN KASETİ KİMDE?

Yoğun gündem nedeniyle bir türlü yazamadık. 16 Mart akşamı Karadeniz TV’de Hulki Cevizoğlu’nun programına Arslan Bulut ve Barış Yarkadaş’la birlikte, Mehmet Baransu da katıldı. Baransu, “gazeteciliğin sınırları” konulu programda, sınırı geçti ve çok önemli itiraflarda bulundu.

İtiraf dediysek, “pişman oldu, açık açık her şeyi anlattı” anlamında değil elbette… Ancak “çapıyla orantısız güce sahip olanlarda” görülen bir hastalığa yakalanarak, aklına her geleni söyledi Baransu:

ÖZKÖK NASIL HİZAYA SOKULDU

1.) Mehmet Baransu, eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök’ü överken, laf kalabalığı içinde, onun da kaseti olduğunu ilan etmiş oldu:

Hilmi Özkök’ün darbelere nasıl karşı çıktığı ortaya çıkacak. Bugün kıymeti bilinmiyor ama ileride heykeli dikilecek. Hilmi Özkök’ün bugün konuşamamasının iki nedeni var. Birincisi darbe yapacak olanlara karşı durması, ama gereğini yapamaması. Bir de, aldığı devlet terbiyesi ile ‘darbe ne var, ne yok’ diyor. Gizli ses kayıtlarına göre, darbeden haberi olduğu ortaya çıkacak, darbe var derse.” (Yeni Çağ, 18 Mart 2012)

Umarız, bu ifşaattan en çok Tayyip Erdoğan ders çıkarır ve İşçi Partisi’nin “kasetli siyaset” konusundaki uyarılarını artık anlar! Çünkü “o merkez” sadece karşıtlarını değil, taşeronlarını da, hizadan çıkmasınlar diye izliyor, görüntülüyor…

KARŞI-DARBE OFİSİ

2.) Mehmet Baransu, “O merkez” dediğimiz adresi de aslında itiraf ediyor. Baransu, “Başbakanlıkta karşı darbe ofisi kurulduğunu” belirtiyor!

Ancak belirttiği yer  “karşı-darbe ofisi” değil, “asıl-darbe” ofisidir, Ergenekon tertibinin merkezi olan karargâhtır ve Başbakanlıkta değil, TBMM’ye yürüme mesafesindedir!

Nitekim Baransu, “Komutanlar eğer ‘saat 9’da darbe yapıyoruz’ deseydi, saat 9 olmadan öldürüleceklerdi. Evlerinden karargâha varamayacaklardı.” diyerek, Başbakanlıktaki ofisi de aşan bir suça işaret etmektedir. (Yeni Çağ, 18 Mart 2012)

TSK’YA DARBENİN NEDENİ

3.) Mehmet Baransu, aslında Ergenekon operasyonunun gerçek nedenini de itiraf ediyor:

Yapılanlar cemaat operasyonu değil. İçinde MİT var, devlet var, asker var. Ve hatta Dışişleri Bakanlığı var. Operasyonların arka planında devletin 2023 vizyonu var. Ekonomik olarak yapılmak istenen atılımın önünde Kürt sorunu ve derin devletin engel olduğu görüldü.”

Baransu birincisi, operasyonun gerçek sahibinin ABD olduğunu; cemaat, MİT, devlet, asker ve dışişleri de dâhil tüm kurumlardaki elemanlarıyla bu operasyonu yaptığını belirtmiş oluyor.

Baransu ikincisi, operasyonun “ekonomik atılım” için yapıldığını söylüyor. Tıpkı 12 Eylül’ün, aslında Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisine geçirmek için alınan 24 Ocak kararlarını uygulamak için yapıldığı gibi…

AKP’DEN KURTULMAK, NATO’DAN ÇIKMAK

Nitekim AKP’yle bugün hangi ekonomik atılımın yapıldığı ortadadır. Eğitimden sağlığa ne varsa özelleştirilmiş, neredeyse tüm gelir getirici kurumlar satılmış; sıcak para komisyonculuğu, borsa vurgunculuğu, hortumculuk ve tarikat rantçılığının ekonomiye hâkim olduğu ve Soros’un belirttiği “Türkiye’nin en iyi ihraç malı, ordusudur” noktasına gelmiş durumdayız.

Mehmetçik Somali’den Kosova’ya, Lübnan’dan Afganistan’a kadar pek çok yerde “ihraç malı” olarak kullanılmaktadır! Türk Ordusu Libya’dan sonra Suriye görevine zorlanmaktadır!

Erdoğan daha birkaç gün önce “ihracatımızı arttırmak, dış ticaretimizi büyütmek için NATO görevlerine devam” mesajını, işte bu “ekonomik atılım” için vermiştir!

Dolayısıyla bu cendereden nasıl çıkılacağını da tersinden belirtmiştir: AKP’den kurtulmak, NATO’dan çıkmak…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Mart 2012

, ,

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: