Archive for category CGTN Türk
Ukrayna’nın NATO üyeliği sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 15/02/2022
Tekrar pahasına, girişi bir kez daha şu gerçekle yapalım: Yaşanan Ukrayna-Rusya krizi değil, ABD-Rusya krizidir; ABD’nin NATO’yu Rusya sınırlarına genişletmeye çalışma sorunudur.
Moskova, çok açık bir şekilde “Ukrayna’ya NATO üyeliği vaadinden vazgeçilmesini” istiyor. Bu, tansiyonu hızla düşüreceği gibi, daha geniş bir düzlemde, Avrupa’nın güvenliği konusuna da önemli katkı yapacaktır.
NATO’NUN DOĞU’YA GENİŞLEME SORUNU
SSCB’nin dağılmasının ve Varşova Paktı’nın ortadan kalkmasının ardından, ABD elbette NATO’yu dağıtmadı! Hatta Moskova’ya verdiği söze rağmen, NATO’yu genişletmeyi sürdürdü. Üstelik ABD açıkça SSCB’yi kuşatan hattı daha da daraltmayı önüne hedef koydu:
İlk etapta, 1999 yılında Varşova Paktı’nın üyelerini, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’yı NATO’ya katarak doğuya-Rusya’ya doğru genişledi.
İkinci etapta, 2004’te hem Varşova Paktı üyelerini ama daha önemlisi eski SSCB ülkelerini; Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya’yı NATO’ya üye yaparak, iyice Rusya’ya doğru yaklaştı.
ABD’nin üçüncü etaptaki hedefi de Rusya’nın en önemli komşusu Ukrayna ile Kafkasya’daki kilit ülke Gürcistan’ı NATO’ya üye yaparak, Rusya sınırına yerleşmekti. (Bu etapta Arnavutluk, Hırvatistan, Karadağ, Kuzey Makedonya NATO’ya üye oldular.)
İşte meselenin esası ABD’nin bu yayılmacı ve saldırgan stratejisidir.
ALMANYA UKRAYNA’NIN NATO ÜYELİĞİNE SOĞUK
Ukrayna’nın NATO üyeliğini, kağıt üzerinde hemen her NATO üyesi desteklemesine rağmen, gerçekte sadece ABD, İngiltere ve bazı Baltık ülkeleri destekliyor. Almanya ve Fransa’nın bu konuya çok sıcak bakmadığı ortada.
Konu, Almanya Başbakanı Scholz ile Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenskiy’nin ortak basın toplantısında da gündeme geldi. Zelenskiy NATO üyesi olmak istediklerini yineledi. Scholz ise Ukrayna’nın NATO üyeliği konusunun şu anda gündemde olmadığını vurguladı (Deniz Berktay, Cumhuriyet, 15.2.2022).
Zelenskiy’nin şu sözleri ise Ukrayna açısından NATO üyeliği konusunda tablonun pek de aydınlık olmadığına işaret ediyordu: “Maalesef bu konuya netlik getiremiyorum. Çünkü maalesef her şey Ukrayna’ya bağlı değil. Ukrayna’nın AB’ye, sınırlarını güçlendirmeye, ittifakın geleceğine, hedeflerimize ilişkin taleplerini çok iyi biliyorsunuz. Bunun ülkemizin isteği olması ve ülkemizin doğusunda savaşın yaşanması dışında, NATO üyeliğini, güvenliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü sağlamak için istiyoruz. Bu, Ukrayna Anayasasında belirtildi.”
Rusya’nın da bu konuda geri adım atmayacağı görülüyor; zira Moskova, kendi güvenliği açısından Ukrayna’nın NATO üyeliğini kırmızı çizgi görüyor. Batı’ya, ama özellikle Almanya-Fransa merkezli Avrupa’ya da şu mesajı veriyor: Rusya’nın güvenliği pahasına bir Avrupa güvenliği mümkün değil!
NATO İÇİNDE UKRAYNA KIRILMASI
Ukrayna’nın komşusuyla sınır ve toprak sorunu sürdüğü müddetçe NATO’ya üye olması olası değil.
Bu durum, NATO içinde hem Ukrayna’nın üyeliğine destek konusunu ama ondan daha önemlisi, ABD’nin NATO’yu Rusya’ya karşı Ukrayna cephesine sürebilme hedefini zayıflatıyor. (Kaldı ki NATO üyelerinin, NATO üyesi olmayan Ukrayna’ya savunma desteği verme yükümlülüğü elbette yok.)
Nitekim Biden bunu başaramadığını gördü ve “NATO içinde bu konuda farklılıklar var” dedi. Ki konu farklılıklardan öteydi. Örneğin NATO üyesi Hırvatistan, bir savaş halinde askerlerini NATO’dan çekeceğini ilan etti. Dolayısıyla Biden yönetimi, Rusya’ya karşı Ukrayna cephesine AB’yi de NATO’yu de süremez hale geldi.
UKRAYNA İÇİNDE NATO ÜYELİĞİ ÇATLAĞI
Aslında Ukrayna içinde de NATO üyeliği konusu bir “ulusal hedef” niteliği taşımıyor. Tersine bir kesim, Rusya’yla sürekli kriz halinde yaşamanın gerekçesi olacak NATO üyeliğine soğuk bakıyor.
Ukrayna içinde bu konuda bir çatlak olduğuna işaret eden en önemli işaret, Ukrayna’nın İngiltere Büyükelçisi Vadim Pristayko’nun çıkışıydı. Pristayko, Kiev’in NATO’ya katılma girişimlerini yeniden değerlendireceğini açıkladı. Kiev yönetimi büyükelçiden bu sözlere bir açıklık getirmesini istedi.
Pristayko bir süre sonra yaptığı yeni açıklamada, NATO üyeliğine dair sözlerinin yanlış anlaşıldığını belirtti. Fakat yanlış anlamaya işaret ederken bile, başka ödünler vermeye hazır olduklarını ifade etti.
Pristayko, BBC’ye yaptığı açıklamada, “Şu anda NATO üyesi değiliz ve savaştan kaçınmak için birçok ödün vermeye hazırız, Ruslarla görüşmelerde de bunu yapıyoruz. Bunun NATO’yla bir ilgisi yok, üyelik başvurusu anayasada mevcut.” (14.2.2022).
Kremlin, Pristayko’nun çıkışının, Kiev’in kavramsal dış politik bakışını taşımadığını belirtti. Fakat Kremlim Sözcüsü Peskov ekledi: “Hiç şüphesiz, Ukrayna’nın NATO üyeliği fikrinden kayıt altına alınmış, teyit edilmiş bir şekilde vazgeçmesi, Rusya’nın çekinceleri için daha anlamlı bir yanıt hazırlanmasını sağlayacak bir adım olurdu.”
Kısacası, sadece Ukrayna’yı değil, Karadeniz üzerinden ülkemizi de, bir bütün olarak Avrupa’yı da, yansımaları ile tüm dünyayı da etkileyen Ukrayna krizinin merkezindeki NATO üyeliği sorunu konusundaki son tablo böyle…
Ukrayna’nın NATO üyeliği sorununun ortadan kalkması, en çok sürekli savaş iklimi altında yaşamak zorunda bırakılan Ukrayna halkını mutlu edecektir….
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Şubat 2022
ABD emperyalizmine karşı ‘Büyük Avrasya Ortaklığı’
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 08/02/2022
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD’nin Avrupa’da savaş kışkırtıcılığını yükselttiği şartlarda, tarihi bir ortak bildiriye imza attılar.
“Yeni Bir Döneme Giren Uluslararası İlişkiler ve Sürdürülebilir Küresel Kalkınma Hakkında Rusya Federasyonu’nun ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin Ortak Bildirisi” başlıklı bildiriyi, imzalandığı gün Cumhuriyet gazetesinde ayrıntılı inceledim.
“Yeni dünya düzeni bildirisi” diye nitelediğim tarihi bildirinin hedefini ve mesajlarını biraz daha açacak olursak:
YENİ DÖNEM, YENİ GÜÇ DAĞILIMI, YENİ DÜZEN
– İki ülke, uluslararası ilişkilerde yeni bir dönemin başladığını, yeni güç dağılımının oluştuğunu, bu nedenle uluslararası toplumun kalkınma hedefli yeni bir uluslararası düzen talep ettiğini saptıyor.
– İki ülke, “BM’nin uluslararası ilişkilerde merkezi koordinasyon rolü oynadığı uluslararası sistemi kararlılıkla sürdürme” hedefiyle, “güçlü BM” mesajı veriyor.
– NATO’nun daha fazla genişlemesine karşı çıkan iki ülke, çok kutupluluğun ilerletilmesini hedefliyor ve yeni tip bir uluslararası ilişkiler inşa edilmesi için çalışacaklarını ilan ediyor. İki ülke ABD’nin Asya-Pasifik’i hedef alan AUKUS tipi yeni ittifakına karşı çıkıyor.
– İki ülke, aralarındaki ilişkilerin, Soğuk Savaş döneminin askeri-politik ittifaklarından daha üstün olduğunu ilan ediyor.
– İki ülke, Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ne paralel ve eşgüdümlü olarak Büyük Avrasya Ortaklığını inşa etmeye odaklandıklarını belirtiyor.
– İki ülke, Rusya’nın güvenlik garantisi istemesinin, Avrupa’nın da güvenliği anlamına geldiğine işaret ediyor. Çin, Rusya’nın güvenlik garantisi taleplerine, Rusya da “tek Çin” politikasına tam destek veriyor.
– İki ülke ABD’nin renkli devrim/darbe girişimlerine karşı çıktığını belirterek, bu alanda işbirliği yapacaklarını ilan ediyor. Ayrıca iki ülke terörle mücadelede ortaklıklarını geliştireceklerini belirtiyor.
– İki ülke, ABD’nin yaptırımlarına karşı çıktıklarını kaydederek, ekonomik eşitsizliğe karşı ortak mücadele edeceklerini vurguluyor.
ABD’NİN “GENİŞ BATI” HEDEFİ ÇUVALLADI
Böylece Çin ve Rusya, ABD emperyalizmine karşı Büyük Avrasya Ortaklığı inşa ederek, birlikte mücadele edeceklerini ortaya koyuyor. Bu da hegemonyası zayıflayan ABD için iki nedenle büyük darbe anlamına geliyor: Birincisi ABD Rusya ile Çin’i ayrıştırmayı başaramadı, ikincisi de Çin-Rusya ortaklığına karşı AB’yi bir bütün olarak yanına çekemedi.
Aslında ABD’nin 21. yüzyıla girmeden önceki “büyük stratejisi”, er geç hesaplaşacağını gördüğü Çin’e karşı “Geniş Batı” inşa etmekti. Geni Batı, ABD, AB ve Rusya’nın toplamıydı.
Yeltsin döneminde “Geniş Batı” için adımlar da atıldı. Ancak Putin dönemiyle birlikte ABD açısından işler değişti. Çünkü Kremlin, ABD emperyalizminin Doğu’ya genişleme hedefinin, asıl kendisini hedef aldığını saptıyor ve bu gerçeğe göre yeni strateji oluşturuyordu.
ABD’NİN ÇİN-RUSYA KARŞITI STRATEJİSİ
Rusya, adım adım Çin’le ittifaka yöneldi. Durum öyle bir notaya geldi ki, Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımda da incelediğim gibi ABD Kongresi’nde Çin ve Rusya’nın “hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleştiği” saptandı.
İşte ABD bu gerçek karşısında “büyük stratejisini” güncelledi: Çin ve Rusya’ya karşı AB ve Hindistan’la cephe oluşturacaktı. Çünkü Avrasya’nın bu iki büyük ülkesine karşı ABD emperyalizminin tek başına, ya da Asya-Pasifik’teki küçük ortaklarıyla (Japonya, Güney Kore vb.) beraber karşı koyabilmesi mümkün değildi. Hem AB’yi yanına almalı ama hem de yükselen bir başka büyük Asya devini, Hindistan’ı cepheye ikna etmeliydi.
Birkaç yıldır yaşananlar, işte bu büyük stratejinin içindedir. ABD’nin Anglo-Sakson ittifaklar oluşturmasından Doğu Avrupa’da Ukrayna merkezli savaş kışkırtıcılığına kadar pek çok hamlesi, büyük stratejisinin alt stratejileri ve taktik hamleleridir.
AVRUPA BÖLÜNDÜ
Ancak bu hamlelerin işe yaramadığı görülüyor. ABD’nin “Rusya tehdidi” üzerinden AB’yi kendi stratejisine eklemleme çabası sonuç getirmedi. Tersine Avrupa’yı böldü.
Almanya-Fransa ekseni, ABD’nin savaş kışkırtıcılığına karşı konumlanıyor. Avrupa’nın bu iki büyük kuvvetine İtalya da katılıyor. Üç ülke hem mesajlarıyla hem de uygulamalarıyla ABD’nin savaş kışkırtıcılığına karşı pozisyon alıyor.
Diğer yandan İngiltere ve Polonya, Ukrayna’yla Avrupa içinde bir “küçük ittifak” kuruyor. Ancak Avrupa’nın bir bütün halinde ABD’nin safında Rusya’ya karşı cephe açmadığı şartlarda, “küçük ittifakın” yapabileceği bir şey yok.
ÇİN-RUSYA İTTİFAKI PEKİŞİYOR, ABD’NİN İTTİFAKLARI ZAYIFLIYOR
Bir genel toplam yaparsak: Artık yeni bir dünya kuruluyor. Bu yeni dünyanın beş büyük merkezi var: ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan. Bu beş merkezin kendi aralarındaki ittifaklar ve de rekabetler, nasıl bir yeni düzen inşa edileceğini belirleyecek. 21. Yüzyılın ikinci çeyreği, işte o hedefin gereği küresel güç mücadeleleriyle sürecek.
Tablonun Çin ve Rusya’nın lehine, ABD’nin aleyhine geliştiği görülüyor. Zira Çin ve Rusya, yukarıda özetlediğimiz ortak bildirilerinde görüldüğü gibi çok sağlam bir ittifak kurarken, ABD tersine Soğuk Savaş’tan kalma Transatlantik İttifakı’ndan çok şey yitirmiş görünüyor. Dahası, AB, gittikçe ABD’den “stratejik özerklik” ilan etmeye ilerliyor.
Hindistan ise bu beş merkezin en zayıfı olarak, kendi gelişimini sürdürebilmek için denge siyaseti izliyor. Bir yandan Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi yapılar içinde, bir yandan da ABD’nin Asya-Pasifik’te inşa ettiği QUAD (ABD, Avustralya, Japonya, Hindistan) ittifakı içinde yer alıyor.
Bitirirken belirtelim: Türkiye başta tüm gelişmekte olan ülkeler, kurulmakta olan bu yeni dünya gerçeğine göre konumlanmalıdır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Şubat 2022
ABD’nin Katar planı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 01/02/2022
ABD Başkanı Joe Biden, Katar Emiri Temim bin Hamed El Sani’yi Beyaz Saray’da ağırladı. İkilinin ajandasında iki temel konu vardı: Küresel enerji kaynakları ve Afganistan.
Her iki konuda da Beyaz Saray buluşması öncesinde önemli gelişmeler olmuştu. O nedenle Biden-El Sani görüşmesi, Ukrayna krizinin ortasında, kritik öneme sahipti.
Öyle ki ABD Başkanı Joe Biden, o önemi, görüşme öncesi ortak basın açıklamasında bir müjdeyle ilan etti: Biden, ABD’nin Katar’ı NATO dışı önemli müttefik olarak belirleyeceklerini dünyaya duyurdu. Neden mi? İnceleyelim…
KABİL HAVALİMANI’NDA ANLAŞMA
Beyaz Saray’daki buluşmadan önce Afganistan konusunda önemli gelişme yaşandı.
Önce Reuters duyurdu: Diplomatik kaynaklara göre Türkiye ile Katar arasında Kabil Havalimanı’nda güvenliğin sağlanması konusunda mutabakat sağlanmıştı (20.1.2022).
Ardından bir hafta sonra Katar Dışişleri Bakanlığı anlaşmaya varıldığını belirten bir açıklama yayımladı: Katar’ın başkenti Doha’da yapılan toplantılardan anlaşma çıkmıştı. Katar, Türkiye ve Taliban geçici hükümeti heyetlerinin Kabil Havalimanı’nın nasıl yönetileceği ve işletileceği konusunda bir dizi temel konu üzerinde anlaşmaya varmıştı (28.1.2022).
Kısacası, aylardır süren ABD talepli bu görüşmelerde ilerleme sağlanmıştı.
Biden ile Erdoğan arasındaki 14 Haziran 2021 tarihli görüşmede, genel mutabakata varılan konulardan biri de Afganistan’dı. ABD’nin çekilmeyi sonuçlandırmaya hazırlandığı şartlarda, Türkiye Kabil Havalimanı’nın güvenliğini üstlenecekti.
Ancak Taliban’ın Türk askeri varlığını kabul etmemesi nedeniyle bu proje hayata geçmedi. Bunun üzerine Washington-Ankara hattında asker yerine güvenlik şirketi yolu üzerinde duruldu. O da kabul görmeyince Katar formülü devreye sokuldu.
Ve aylardır Türkiye-Katar-Taliban üçgeninde havalimanı konusunda görüşmeler yapılıyordu.
ABD’NİN RUS GAZI RAHATSIZLIĞI
Bu süreçte dikkat çeken bir diğer gelişme ise ABD’nin Katar’la yatığı doğalgaz görüşmesiydi (26.1.2022). Washington, önemli bir enerji tedarikçisi olan Katar’ın sıvılaştırılmış doğalgazını (LNG) Avrupa’ya nakletme projesini hayata geçirmeye çalışıyor.
Avrupa’nın doğalgazının üçte birini Rusya sağlıyor. Washington, uzun süredir bu oranı düşürmeye çalışıyor. Çünkü ABD’ye göre Rusya enerji tedarikinde ne kadar belirleyici rol oynarsa, bu Rusya-Avrupa ilişkilerine o kadar olumlu yansır. ABD ise Avrupa’nın Rusya’yla ilişkilerini geliştirmesini değil, tersine Doğu Avrupa’da bu ülkeyle cepheleşmesini istiyor. Washington yönetimi o nedenle Avrupa’ya bir yandan LNG takviye etmeye, diğer yandan alternatif doğalgaz sağlamaya çalışıyor.
2019 yılında sertleşen Doğu Akdeniz mücadelesinin nedenlerinden biri de işte buydu. ABD Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya taşıyarak Rusya’ya alternatif oluşturabileceğini düşündü. Hatta Doğu Akdeniz gazına takviye olarak Körfez gazını da İsrail üzerinden aktaracaktı. Ancak maliyeti 10 milyar avroyu bulacak East Med, yani Kıbrıs-Girit-Yunanistan boru hattı projesi, ekonomik ve gerçekçi değildi. O nedenle geçen haftalarda ABD bu projeye desteğini çektiğini Atina’ya bir mektupla bildirdi. Karşılığında Türkiye güzergahı yeniden olasılık haline geldi. Bu bağlamda Türkiye ile İsrail arasında normalleşme girişimleri başlatıldı.
ABD KATAR GAZINI AVRUPA’YA TAŞIMAK İSTİYOR
ABD’nin Ukrayna’da gerilimi artırdığı ve Avrupa’yı Rusya karşıtlığına zorlamaya çalıştığı şartlarda, Almanya başta Avrupa ülkeleri için en önemli sorun elbette doğalgaz. Kaldı ki Ukrayna’yı baypas eden Rusya ile Almanya arasındaki Kuzey Akım 2 projesi, ABD’nin karşı çıktığı, yaptırımlarla tehdit ettiği bir projeydi ancak önleyemedi.
ABD açısından Ukrayna krizi, aynı zamanda Kuzey Akım 2’nin hayata geçmesini önleyecek, en azından erteleyecek bir konudur. Peki kriz daha da derinleşir ve Avrupa enerjisiz kalırsa ne olacak? İşte ABD’nin Katar’la yaptığı görüşmeler bunun için.
Fakat iki temel sorun var: Birincisi, tankerlerle LNG taşıyarak Avrupa’nın enerji ihtiyacı ne oranda karşılanabilir ki? İkincisi, Katar’ın zaten Asyalı müşterileri var, onlarla alışverişi neden bozsun ki?
İşte ABD bu iki soruna çare aramak üzere bir süredir Washington-Doha hattında çok boyutlu diplomasi yürütüyor.
Katar Emiri’nin Beyaz Saray’da ağırlanması ve Katar’ın NATO dışı önemli müttefik kategorisine yükseltilmek istenmesi bu nedenle. (Ancak Katar gazının kısa ve orta vadede Avrupa’nın ihtiyaçları için gerçekçi bir çözüm olmayacağı ortada.)
KATAR GAZI SAVAŞ ÇIKARDI
Önemle anımsatalım: Katar gazının Avrupa pazarına taşınması, Ortadoğu’nun son 15 yıldaki en önemli problemlerinin başında gelmektedir ve savaş çıkarmıştır!
Bir ABD projesi olarak Katar gazının Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye güzergahı üzerinden Avrupa’ya taşınması 2009’da gündeme gelmişti. (Eş zamanlı Ortadoğu Birliği projesinin konuşulduğu, Esad’ın “kardeş” ilan edildiği dönemlerdi.) Ancak Esad yönetimi, müttefikleri Rusya ve İran’ın çıkarlarına aykırı olduğu için bu ABD projesini reddetti. Dahası Esad, 2011 yılında İran gazının taşınması için anlaşma yaptı. İran, Irak, Suriye güzergâhları üzerinde bir boru hattı inşa edilecek ve İran gazı Doğu Akdeniz’den Avrupa pazarına satılacaktı.
İşte Atlantik cephesinin Suriye’de “iç savaş” çıkartmasındaki en önemli nedenlerin başında o anlaşma geliyordu. Nitekim 10 yıldır süren iç savaş nedeniyle İran-Irak-Suriye anlaşması hayata geçemedi.
ENERJİ-POLİTİK MÜCADELE KESKİNLEŞECEK
Enerji krizlerinin ve fiyat artışlarının yaşanacağı bir süreçte enerji-politik daha da önem kazanacak. Küresel güç mücadelesi, aynı zamanda enerji kaynaklarını ve nakil hatlarını kontrol etme mücadelesidir.
Çünkü dünyada enerjinin yaklaşık yüzde 80’i üç bölgede kullanılıyor. Kuzey Amerika (ABD ve Kanada), Avrupa ve Asya-Pasifik (Çin, Hindistan, Japonya).
Bu nedenle Arap/Fars Körfezi başta, Hazar Havzası, Doğu Akdeniz, Karadeniz dörtgeninde büyük güç mücadelesi daha da keskinleşecek.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Şubat 2022
NATO’nun genişlemesi sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/01/2022
Sorunlara doğru isimlendirmek, her konuda olduğu gibi, uluslararası ilişkilerde de kritik önemdedir. Doğru isimlendirilmiş bir sorun, inceleyene sorunun kimler arasında olduğundan başlayarak çözüme kadar uzanan bir perspektif sunar.
Örneğin Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar gibi “Rusya-Ukrayna krizi” dediğinizde, ABD emperyalizminin sorunla ilişkisini gölgelemiş olursunuz. Oysa yaşanan sorun Rusya ile Ukrayna arasında değil, Rusya ile ABD arasındadır.
Nitekim Aralık 2021’de AKP hükümeti “Rusya-Ukrayna krizi”ne arabulucu olmak istediğini ilan ettiğinde Kremlin, önemle belirtti: “Ukrayna’nın doğusundaki krizin tarafı değiliz.” Bu incelik AKP iktidarı tarafından tam anlaşılamadığında, bu kez Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, daha açık ifade etti: “Rusya taraf değil, taraflar Kiev, Donetsk ve Lugansk.”
ABD SORUNA AB’Yİ DAHİL ETMEYE ÇALIŞIYOR
Evet, sorun Ukrayna ile Rusya arasında değil, ABD ile Rusya arasındadır. Üstelik ABD soruna AB’yi de taraf yapmaya çalışmaktadır. ABD açısından bunun üç gerekçesi var:
1. ABD, Çin-Rusya ikilisini tek başını durduramayacağını görüyor. Bu nedenle Rusya’ya karşı AB’yi, Çin’e karşı Hindistan’ı müttefik yapmak istiyor.
2. ABD, AB’yi Ukrayna merkezli Rusya karşıtı cepheye aktif dahil edebilirse, Hint-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı daha rahat pozisyon alacağını hesaplıyor.
3. AB, Rusya’ya karşı konumlanırsa; ABD AB’nin kendisine “bağımlılığını” sürdürmek zorunda kalacağını biliyor.
Tam da bu nedenlerle, AB ABD’den “stratejik özerklik” kazanabilmenin politikalarını inşa etmeye çalışıyor bir süredir. ABD’den bağımsız olarak Çin’le de Rusya’yla da ilişkilerini sürdürebilmek istiyor. Almanya-Fransa eksenli Avrupa’nın Ukrayna merkezli Rusya karşıtlığına ABD’nin istediği oranda dahil olmak istememesi bundan…
MÜTTEFİKLERİ AVLAMA ARACI: NATO
Peki bu durum karşısında ABD ne yapıyor? İki taktik izliyor:
1. Almanya-Fransa eksenli Batı Avrupa karşısında Polonya merkezli Doğu Avrupa’ya dayanmaya çalışıyor.
2. NATO’yu araç olarak kullanarak, Avrupalı müttefiklerini Rusya karşıtlığına mecbur etmeye çalışıyor.
Bu ikinci madde, Rusya’yla ilişkilerini iyi sürdürmek isteyen Türkiye için de haliyle sorun yaratıyor.
Yukarıda bahsettiğimiz soruna, artık bu araç üzerinden de bir adlandırma yapabiliriz: Sorun Rusya ile Ukrayna arasında değil, ABD ile Rusya arasındadır ve sahadaki pratik bakımından da sorun “NATO’nun genişleme sorunu”dur!
SOĞUK SAVAŞ’IN O YALANI
Soğuk Savaş’ın en büyük yalanlarından biriydi: Atlantik dünyasında ders kitaplarına kadar giren o yalan, “NATO’nun Varşova Paktı’na karşı kurulduğu” yalanıydı.
Oysa NATO kurulduğunda daha ortada Varşova Paktı yoktu. Varşova Paktı, 1949’da kurulan NATO’dan 6 yıl sonra, 1955’te kuruldu.
ABD ihtiyacı olduğu için bu yalanı Soğuk Savaş’ın başından itibaren kullandı ama Soğuk Savaş biterken de yalanın tersini sürdürdü. Yani 1991’de Varşova Paktı dağılırken, NATO’yu dağıtmayı hiç düşünmedi. Tersine NATO’ya daha çok ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Oysa madem NATO Varşova Paktı’na karşı kurulmuştu, Varşova Paktı dağıldığında NATO’ya da ihtiyaç kalmamalıydı. Ancak tersine Washington yönetimi NATO’yu daha da genişletme kararı aldı.
NATO’NUN GENİŞLEME ALANLARI
ABD NATO’yu dört alanda genişletecekti: İlk alan Doğu Avrupa’ydı; eski Varşova Paktı üyesi ülkelerdi. İkinci alan Balkanlar’dı; NATO’nun parçaladığı Yugoslavya’dan koparılan ülkeler NATO’ya üye yapılacaktı. Üçüncü düzlem Avrupa’daki eski SSCB ülkeleriydi. Dördüncü düzlemdeki hedefler ise Kafkasya-Orta Asya hattındaki eski SSCB ülkeleriydi.
İşte Ukrayna krizinin kaynağı ABD’nin bu stratejisidir; NATO’yu genişletme ve Rusya’nın sınırlarına kadar sokulma hedefidir.
ABD SSCB dağılırken Rusya’ya “genişleme olmayacak” diye söz vermişti ancak 2004’e kadar yukarıda belirttiğimiz iki düzlemde NATO’yu genişletmişti. Rusya’nın henüz ABD’ye karşı koyamadığı şartlarda ABD hızla Doğu Avrupa’daki ülkeleri hem AB’ye hem NATO’ya üye yaparak Rusya’yı sıkıştırdı.
2008’de NATO hem ikinci düzlemde Doğu Avrupa’da genişlemeyi sürdürürken, aynı zamanda Gürcistan üzerinden Kafkaslar’da da üçüncü düzlemde genişlemeye adım attı. İşte Moskova’nın müdahalesi o zaman başladı. “Artık yeter” diyen Putin yönetimi, NATO’nun genişlemesine karşı sahada harekete geçti.
ABD UKRAYNA’YI ATEŞE ATTI
Yani NATO’nun Rusya’ya karşı genişleme politikası olmasa, bugün “Ukrayna merkezli kriz” yaşanmıyor olacaktı. Dolayısıyla sorunun kaynağı NATO’yu genişletmeye çalışan ABD’dir.
“Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceği” propagandası üzerinden her hafta Ukrayna’ya asker ve silah sevk eden ABD, bu ülkeyi asıl işgal eden güçtür. Ukraynalıların bu gerçeği görmesi kritik önemdedir. (ABD’nin Yunanistan’da sıra sıra üsler inşa etmesi de benzerdir. Nitekim Yunan komünistler, bunun ABD-Yunanistan işbirliği olmadığını, ABD’nin Yunanistan’ı işgali olduğunu belirtmektedirler.)
ABD’nin Ukrayna’yı ateşe atması Ukrayna adına pek çok olumsuz sonuç doğurdu: Kırım’ı kaybetti. Donetsk ve Lugansk adım adım bağımsızlığa doğru gidiyor. Rus gazını Avrupa’ya taşıma ayrılacağını kaybetti. Sürekli kriz hali, kalkınma ve modernizasyon hamlelerini sekteye uğrattı. Gereksiz silahlanma nedeniyle kaynaklar toplumun zenginleşmesine harcanamadı. Dahası darbeler ve yıkılan hükümetlerle enerji harcadı.
Peki karşılığında Ukrayna ne kazandı? Hiç! Ne AB’ye üye olabildi ne de NATO’ya…
Hatta Moskova’nın kararlılığı nedeniyle Washington geri adım atmaya bile başladı. ABD Başkanı Biden’ın “Kısa vadede Ukrayna’nın şartları yerine getirip NATO’ya katılabileceğini sanmıyorum” demesini Ukraynalılar iyi değerlendirmeli. Ve Ukraynalılar, emperyalist ABD’nin Gürcistan’da Saakaşvili’yi nasıl ortada bıraktığını anımsamalı.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
25 Ocak 2021
Pentagon belgesindeki Kazakistan ayrıntısı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 11/01/2022
10 Ocak tarihli Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) toplantısında verilen mesajlar, Moskova’nın geçmiş “turuncu darbelerden” dersler çıkardığını ortaya koydu.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev, “darbe girişimi”nin bertaraf edildiğini söylerken, Rusya Devlet Başkanı Putin “renkli devrimlere izin vermeyeceğiz” dedi.
Renkli devrimlere ya da daha doğru bir ifadeyle “renkli Batıcı darbelere” izin vermeme ilanı ve kararlılığı, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’dan çıkan derslerin toplamıdır.
AMERİKAN PARMAĞI
Bu konudaki ilk yazımızda belirttiğimiz gibi eylemler haklı bir zeminde, önce 40 bin işçinin işten atıldığı enerji sektöründeki grevlerle başladı, hükümetin LPG’ye yaptığı büyük zamma tepkiyle de şehirlerde yükseldi. Eylemlerin bu bölümündeki haklılığı teslim etmek ne kadar doğru ise, sonrasında bu eylemlerin yönünü değiştirme girişimini saptamak da o kadar önemli.
Ukrayna’da karargâh kuran muhalefet liderinin açıklamalarından güneyden sızan İslamcı örgütlere ve plakasız araçlarla dağıtılan silahlara kadar bir dizi veri, ilk bölümdeki haklı eylemleri bir kuvvetin fırsata çevirmeye çalıştığına işaret ediyor. Yakın tarihimiz, o haklı eylemlere kumanda eden güçlü bir siyasi karargâh olmadığında, o eylemlerin tam karşıtı kuvvetlerce nasıl rayından çıkarıldığı ve başarısının çalındığı örneklerle dolu…
Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan örneklerine rağmen, Kazakistan’da hâlâ Amerikan parmağı görmeyenler var elbette. O parmağın varlığına ancak ABD başkanı çıkıp “turuncu darbeyi” sahiplenirse inanacaklar nerdeyse…
Oysa bunu da yaşadık 20 yılda: Başarı varsa ABD sahiplenir, ancak başarılamadıysa zaten ABD’yle ilgisi yoktur!
OBAMA, ABD’NİN UKRAYNA’DAKİ ROLÜNÜ AÇIKLADI
Amerikan parmağının varlığına, örneğin önceleri Ukrayna’da da karşı çıkılıyordu. Haniydi ABD? İşte sahada Ukraynalılar vardı, Maydan’a çıkan Ukraynalılar haksız mıydı, talepler dile getirilmesin miydi? Daha neler neler…
Ne oldu? Turuncu darbe başarılı olunca, ABD Başkanı çıktı ve rollerini itiraf etti. Obama 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda Ukrayna’daki pozisyonlarını aynen şöyle açıkladı: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”
Evet, Putin Gürcistan ve Kırgızistan örneklerine rağmen, dahası Ukrayna’daki önceki turuncu darbeye rağmen, 2014’teki ikinci turuncu darbeye hazırlıksız yakalanmıştı.
Haksızlık etmeyelim, “hazırlıksız yakalanmak” yerine, güç ve şartlar ikilisi demek belki daha doğru olacak. Ama sonuçta, ABD parmağı oradaydı ve Ukrayna’da ikinci kez turuncu darbe başarılınca, ABD varlığını kabul etmiş oldu. Maydan’da yenilseydiler, Obama o açıklamayı elbette yapmayacaktı, elbette “ordaydık ve yenildik” demeyecekti!
ABD BELGESİNDEKİ TESİS YAPILACAK ÜLKELER LİSTESİ
Kazakistan’daki ABD parmağına işaret eden başka olguları da anımsatalım:
Aylar önce bu köşede şöyle yazdım: “ABD Ordusu Mühendisler Birliği’nin Amerikan medyasına yansıyan bir talep metni belgesi, Pentagon’un yaklaşık 20 ülkede yeni tesis yapımı için bazı şirketlerle beş yıllık anlaşma yaptığını ortaya koydu. 240 milyon dolarlık harcama planı görülen belgede ABD’nin askeri tesis yapmayı planladığı ülkeler arasında Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın yer alıyor olması dikkat çekiyor (Sputnik, 20.5.2021).”
Yine aylar önce bu köşede yazdım: “Amerikan Newsweek dergisi, iki yıl süren araştırma sonucunu yayımladı: Rapora göre ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, son 10 yılda yaklaşık 60 bin kişilik büyük bir gizli ordu kurdu. Bu ordunun yarısı özel harekât kuvvetlerinden oluşuyor. Bu ordu, dünyanın belirli noktalarında askeri üniforması ya da sivil kılıkla, 130 şirkete bağlı olarak operasyonlar yapıyor (Sputnik, 17.5.2021).”
Hatta bu köşede şunu da yazdım: “Amerika’nın Sesi Radyosu’na Türkiye değerlendirmesi yapan CIA uzman analisti Paul Goble, ABD yönetimiyle görüşecek AKP hükümetine şu tavsiyede bulundu: ‘Türkiye, Orta Asya’daki nüfuzunu ABD ile görüşmelerinde masaya getirmeli.’ (Amerika’nın Sesi, 12.5.2021).”
Gölge CIA kabul edilen RAND’ın 2019 raporu da önemli. RAND Rusya’ya karşı yapılacaklar listesi olarak ABD yönetimine şunları veriyordu: Ukrayna’ya silah yardımı, Suriye isyancılarına destek, Belarus’ta rejim değişimi, Güney Kafkasya’da tansiyonun yükseltilmesi, Moldova’da meydan okunması ve Orta Asya’da Rus nüfuzunun azaltılması…
ABD’NİN ÇİN VE RUSYA CEPHELERİNDE ORTA ASYA’NIN YERİ
Orta Asya neden önemli peki? Çünkü ABD 21. yüzyılda Çin’le ayrı, Rusya’yla ayrı mücadele olmayacağını görüyor. ABD Ulusal istihbarat Direktörü Dan Coats, Ocak 2019’daki Senato İstihbarat Komisyonu oturumunda ilan etti: “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda.”
İşte ABD’ye karşı birleşmiş olan Çin ve Rusya’nın arasına kama gibi girilecek coğrafya, Orta Asya’dır. Dahası ABD buraya girmekle iki rakibinin arasına kama sokmanın ötesinde, Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini de, Rusya-Hindistan bağlantısını da kesebileceğini hesap etmektedir.
Afganistan’dan çekilmek zorunda kalmasına rağmen Orta Asya’da yeni dayanak arama çabası, işte bu nedenledir.
Orta Asya’nın stratejik hatlar açısından önemini anlamamızı kolaylaştıracak bir başka yol da ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı açtığı cephelerdir:
ABD, Baltık bölgesinden başlayıp Doğu Avrupa’ya inen, Karadeniz üzerinden Kafkasya’ya ulaşan ve oradan Orta Asya’ya uzanan bir cephe inşa etmeye çalışıyor Rusya’ya karşı.
Yine ABD, Orta Asya’dan Hindistan’a inen, oradan genişçe deniz üzerinden Japonya’ya kadar uzanan bir cephe inşa etmeye çalışıyor Çin’e karşı.
Görüldüğü gibi Orta Asya, iki cephenin kesişeni durumunda.
MOSKOVA BU KEZ HIZLI POZİSYON ALDI
Fakat ABD 2003-2004 yıllarında “turuncu darbeler” yapabilen eski gücünde değil. O nedenle ilk yazımızda belirttiğimiz gibi ABD’nin Kazakistan’dan bir Ukrayna çıkarma şansı yok. Diğer yandan Rusya ve Çin de 2003-2004’teki konumunda değil, artık çok daha güçlü.
İşte bu nedenle ABD girişimi hedefine ulaşamadı, Kolektif Güvenlik Anlaşma Örgütü ve Rusya, bu kez hızlı davrandı. Ancak emperyalist ABD, yeniden deneyecektir; bir kez denendiğinde, bilinçlerde yapılabileceğinin yer bulmaya başladığını bilmektedir zira… Ki hegemonyası zayıflayan ABD için, Orta Asya ülkelerinde rejim değişikliğini sağlamak yerine, istikrarsızlık zemininin oluşması bile büyük bir kazanımdır.
Kısacası, önümüzdeki süreçte Şanghay İşbirliği Örgütü’ne de (ŞİÖ), Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne de (KGAÖ) çok iş düşecektir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Ocak 2022
Kissinger’a göre ABD-Çin farkı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 04/01/2022
Emperyalist ABD’nin Türkiye karşıtı politikalarını dile getirdiğinizde karşınıza en çok çıkan argümanlardan biri şudur: “ABD emperyalist ve yayılmacı da Çin değil mi!”
Hatta bu argümanı, “Çin’in ABD’den daha tehlikeli bir emperyalist olduğu” iddiasına kadar götürenler bile vardır.
Siz istediğiniz kadar emperyalizmin Lenin’in tarifiyle kapitalizmin en yüksek aşaması olduğunu anlatın ya da Çin’in emperyalist ABD’den farklı olarak ticari anlaşmalarına siyasi şartlar getirmediğine dair onlarca örnek verin, fark etmez…
Madem Türkiye karşıtı politikaları nedeniyle emperyalist ABD savunulamayacak durumdadır, o zaman Çin de Rusya da ABD gibi emperyalist olmakla suçlanmalıdır ki, Amerikancılık denge bulabilsin!
Böylelerini değil ama böylelerinden etkilenenleri ikna etmek açısından en etkilisi, sanırım yukarıda verdiğimiz örneğin benzeri onlarca örnek vermekten ziyade Kissinger gibi isimlerin görüşlerine başvurmaktır!
KISSINGER: ÇİN, ABD GİBİ DEĞERLERİNİ YAYMAYA ÇALIŞMAZ
ABD-Çin ilişkilerinde özel bir yere sahip olan ve ABD’de, hatta Batı’da Çin’i en derinlemesine incelemiş isimlerin başında gelen kişi Henry Kissinger’dır.
Richard Nixon ve Gerald Ford yönetimlerine Ulusal Güvenlik Danışmanlığı da yapan ABD’nin ünlü Dışişleri Bakanı Kissinger, ülkesi ile Çin arasındaki temel farkı, Çin Üzerine isimli önemli kitabında çok doğru bir şekilde şöyle ortaya koyuyor:
“ABD’nin kendisini bütün dünya ülkelerinden müstesna bir konumda görmesi, misyonerce bir tutumu beraberinde getirmektedir. ABD, sahip olduğu değerleri dünyanın her yanına yayma mecburiyeti olduğunu savunur. Çin’in kendisini müstesna bir konumda addetmesinin nedeniyse kültüreldir. Çin, değerlerini yaymaya çalışmaz; çağdaş kurumlarının Çin’in dışındaki dünyaya uygun olduğunu da ileri sürmez.” (Henry Kissinger, Çin- Dünden Bugüne Yeni Çin, Çev: Nalan Işık Çeper, Kaknüs Yayınları, 1. Basım, 2015 İstanbul, s. 14.)
Yine Kissinger, her iki ülkenin de özel bir rol üstlendiğini düşündüğünü belirterek şöyle der: “Çin, ABD gibi kendisinin özel bir rol üstlendiğini düşünmekteydi. Ama bu düşünce hiçbir zaman değerlerini bütün dünyaya yaymak üzerine kurulu Amerikan evrenselciliğini benimsememiştir. Çin kendisini barbarları kapının önünde tutmakla sınırlamıştır.” (s.40.)
KAPİTALİZM-SOSYALİZM FARKI
Kuşkusuz Kissinger’ın iyi gözlemlediği bu fark vardır ancak fark her iki ülkenin de kendisini müstesna görmesinden ya da ABD’nin misyonerce tutumundan kaynaklanmamaktadır. Farkın kaynağı, ABD’nin emperyalist kapitalist, Çin’in ise sosyalist olmasıdır.
Yeni pazarlara, yeni hammaddelere ihtiyacı olan kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizm, modern sömürgecilik yapabilmek üzere yayılmacıdır. Sahip olduğu değerleri yaymak istemesi bundandır.
Dahası ABD, Yugoslavya, Afganistan, Irak, Suriye ve Libya örneklerinde de görüldüğü gibi, sahip olduğu değerleri yaymaktan çok, o değerleri saldırganlığına örtü yapmak için kullanmaktadır. İnsan hakları ve demokrasi gibi iki değer, ABD’nin işgal etmek istediği ülkelere götürmek istediği değerler olmuştur!
LATİN AMERİKA VE AFRİKA’NIN ÇİN-ABD FARKI DERSLERİ
Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi geliştikçe ve ABD’nin bu projeye karşı ortaya koyacağı proje etkisiz kaldıkça, önümüzdeki süreçte bu “yayılmacılıkta benzerlik” iddiası daha çok yer bulacak Batı basınında…
Bu bağlamda Latin Amerika ile Afrika ülkelerinin, Çin ile Batı’nın kendileriyle kurduğu ilişkileri değerlendirme biçimi oldukça yararlı olacaktır. O ülkeler için farkın özeti üç maddedir:
1. Çin’in verdiği kredinin şartları, ABD’nin verdiği kredinin şartlarından çok hafiftir.
2. Çin, verdiği kredinin kullanımını ABD gibi siyasi şarta bağlamıyor.
3. Çin ile işbirliğinin ekonomik kazancı, ABD ile işbirliğinin kazancından çok daha fazla.
İsrail gibi bir ülke bile, tam da bu nedenlerle ABD’nin sert uyarılarına rağmen, Çin’le işbirliğini geliştirmenin yollarını boşuna aramıyor!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
4 Ocak 2022
‘Tek ülkede sosyalizm’ deneyi başarıldı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 29/12/2021
Birkaç gün önce (25 Aralık), dünyanın ilk sosyalist ülkesi olan SSCB’nin dağılmasının 30. yıldönümüydü.
25 Aralık 1991 gününün ertesinde “liberal düzen” kesin zaferini ilan etti, ardından bunu “tarihin sonu” diye nitelediler. Emperyalist ABD’nin “liberal dünya düzeni” son düzendi.
Oysa liberal düzen dedikleri kapitalizm, feodal düzen içinde 1200’lerde filiz vermeye başlamış, 1500’lerden itibaren üretim biçimi ve ilişkisi olarak toplumlarda yavaş yavaş ikinci bir sistem olarak yer bulmuş, 1600’lerden itibaren de sıra sıra ülkelerde egemen düzene dönüşmeye başlamıştı. Yani kapitalizmin, ticaret yönü ağır basarak gelişmesi, sanayi devrimiyle büyük atılım yapması ve tekelleşerek emperyalizme dönüşmesi neredeyse 400 yıllık bir süreçti.
Kısacası sosyalizmin ilk deneyi olan 1917-1991 deneyinin başarısız olmasını, “tarihin sonu” ilan etmek, her şeyden önce tarihin gelişim yasalarına aykırıydı. Kaldı ki 1991’de dağılan SSCB ilk deneydi ama 1949 devrimi ile dünyanın en büyük devletinde, Çin’de ve 1959’de dünyanın görece küçük devletlerinden birinde, Küba’da, yani iki uç ölçekte ülkede deneyler sürüyordu.
Dahası, Çin Halk Cumhuriyeti’nin sosyalizm deneyi de, aşağı yukarı SSCB’nin deney süresine yetişti. Ve Çin Komünist Partisi’nin ilk deney olan SSCB pratiğinden çıkardığı derslerle, yolunu hem de çok başarılı olarak sürdürdüğü görülüyor.
SOSYALİZMİN İKİ TEMEL ÖLÇÜTÜ
Gerçi tıpkı SSCB’nin dağılmasından hemen sonra yılgınlığa düşen bir kesim solun hatalı bir şekilde “demek ki tek ülkede sosyalizm mümkün değilmiş” sonucuna varması gibi, bugün de yine bir kesim solda, Çin’e özgü sosyalizmi, sosyalizme benzetememe durumu görülüyor!
Kanımca bu birincisi sosyalizmin bağrında sınıf mücadelesini sürdürdüğü gerçeğinin ve ikincisi de sosyalizmin inşa sürecinin kısa olmadığı gerçeğinin üzerinden atlanmasıyla ilgili bir durum. Buna üçüncü olarak da konuya “şablon”la bakma hatasını ekleyebiliriz..
Bir ülkede sosyalizmin varlığının yanıtını iki temel özelliğe bakarak yanıtla bulabiliriz:
1) Üretim/mülkiyet ilişkileri: Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet mi, yoksa kamu/ortak mülkiyet mi egemen?
2) Sınıf egemenliği: Devlet aygıtına hangi sınıf egemen? Burjuvazi ve onun siyasal temsilcisi mi, yoksa işçi sınıfı ve onun komünist partisi mi?
Çin’de “dışa açılma ve reform” sürecinde özel mülkiyete de alan açılması, Çin’in sosyalizmden dönüşü olarak yorumlanıyor kabaca. Oysa önemli olan egemen durumda hangi ilişkinin olduğudur. Orada da kamu/ortak mülkiyetin egemen olduğu, dahası özel mülkiyet üzerinde de devletin sıkı bir denetimi olduğu görülmektedir.
Devlet aygıtına hangi sınıfın egemen olduğu sorusunun yanıtı ise daha kolaydır: Yaklaşık 100 milyon üyesi bulunmakta olan ÇKP.
Özel mülkiyet sahibi çeşitli isimlerin son dönemde ÇKP’ye üye olma eğilimi taşıması, her ne kadar çeşitli çevrelerde burjuvazinin partiyi ele geçirme çabası olarak değerlendiriliyorsa da, bunu tersinden ÇKP’nin özellikle son yıllarda sosyo-ekonomik kategoriler arasında makası daraltmak üzere yaptığı sert ve önemli hamlelerin dolaylı sonuçları olarak okumak gerekir.
Bir diğer itiraz da Çin’in “sosyalist piyasa ekonomisi”ne olan itirazdır. Çeşitli çevreler bunu da kapitalizm olarak okumaktadırlar. Oysa piyasa ekonomisi ile kapitalizm özdeş değildir. Dahası SSCB’yi dağılmaya götüren nedenlerden biri de güçlü bir piyasa inşa edememiş olmasıdır. (Kuşkusuz bu belirleyici bir neden değildi ve Stalin dönemi sonrası SBKP’nin adım adım revizyonistleşmesinden Kızıl Ordu’nun kendi devrimine sahip çıkamayacak kadar parti ordusu olmaktan uzaklaşmasına kadar pek çok neden sayabiliriz.)
ÇİN’E BÜYÜK ÖLÇEKTEN BAKILMALI
Çin’le ilgili -hangi konuda olursa olsun- değerlendirme yapmak isteyenlere hep “büyük ölçeğe” dikkat etmelerini söylerim. 20 milyonluk, 50 milyonluk, 100 milyonluk bir ülkeden bakarak 1,5 milyarlık bir ülke hakkında değerlendirme yapmak, ölçek farkı nedeniyle her zaman güçtür.
Kolaylaştırmak için iki temel sorunda örnekler vereyim:
1,5 milyar insan için günde ikişer ekmek üretmek, 3 milyar adet ekmek üretmek demektir. Bunun için gereken fırın sayısı, gerekli tonlarca un/buğday konusu başlı başına bir üretim problemidir.
Diğer yandan 1,5 milyar insanın her gün 250 gr dışkıladığını düşünün. Bu her gün çözülmesi gereken 400 milyon kg büyüklüğünde kanalizasyon sorunu demektir.
Özetle, bu büyüklükte bir ülkede sosyalizm öyle bugünden yarına tamamlanabilecek bir sistem değildir. O nedenle ÇKP adım adım şu kadar yıl sonra şu çıta, bu kadar yıl sonra bu çıta diyerek somut hedefler koymaktadır.
Örneğin ÇKP, “orta halli refah toplumu” hedefine ancak 70 yılın ardından ulaşabilmiştir. Ve ÇKP, ancak devrimin yüzüncü yılında güçlü sosyalist bir modern toplum olabilmeyi önüne hedef koyabilmektedir. Çünkü belirttiğimiz gibi ölçek çok büyüktür.
Kuşkusuz bu büyük ölçek, sosyalizm deneyi açısından büyük bir iç pazara sahip olmak gibi bir avantaj da doğurmaktadır, ancak esas olarak adımların ağır, kararlı ve sağlam atılmasını gerektirecek zorluklar barındırmaktadır.
SOSYALİZM BAŞARDI
CRI Türk’teki yılın bu son yazısında, SSCB dağılsa da sosyalizmin hâlâ ayakta olduğuna işaret etmek için özetledik bunları…
Elbette bırakın bir yazıya, kalınca bir kitaba bile sığmayacak önemde ve derinlikte konular bunlar. Şimdilik 25 Aralık 1991’de SSCB’nin dağılmasının 30. yılı vesilesiyle bazı konu başlıklarına değinmiş olalım ve fırsat buldukça yeni yıldaki yazılarımızda bu konu başlıklarına değineceğimizi belirtelim.
Bitirirken de önemle vurgulayalım: İlk sosyalist ülke olan SSCB’nin 1991’de dağılması “tek ülkede sosyalizm” teorisini geçersiz kılmadı, hatta Çin Halk Cumhuriyeti’nin 21. yüzyılda gün geçtikçe daha da öne çıkan başarısı, “tek ülkede sosyalizm” deneyinin başarıldığını gösterdi.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Aralık 2021
Rusya’dan NATO’ya ‘iki olmaz’
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 21/12/2021
Rusya ile ABD arasındaki Ukrayna-Karadeniz merkezli mücadele, iki ülke dışında AB ve Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.
Zira hem Türkiye, hem de AB ülkelerinin çoğu NATO üyesi ve ABD Rusya’ya karşı NATO’yu devreye sokmuş durumda. Nitekim 14 Haziran 2021 tarihli NATO zirvesinde NATO’nun Karadeniz bağlamında havada, karada ve denizde gücünü artırma kararı alınmıştı.
ABD’nin ve NATO’nun sözünde durmayarak sürekli Rusya’ya karşı eski SSCB bölgesinde genişlemesi, Moskova için artık kabul edilemez bir seviyeye gelmiş durumda. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bu amaçla geçen ay son bir uyarıda bulunmuştu: “Karadeniz konusunda son gelişmeler belirli sınırların ötesine geçiyor. Stratejik bombardıman uçakları Rusya sınırına 20 kilometre yakından uçuyor. Bu konuda endişelerimizden ve kırmızı çizgilerimizden bahsediyoruz ancak Batılı ortaklarımız oldukça tuhaflar, kırmızı çizgilerimizi ve uyarılarımızı hafife alıyorlar” (17.11.2021).
MOSKOVA’DAN UKRAYNA VE GÜRCİSTAN UYARISI
Yükselen tansiyon nedeniyle Rusya NATO’ya bir güvenlik anlaşması önerdi. Rusya Dışişleri Bakanlığı birkaç gün önce bu taslağı yayınladı.
Moskova’nın hazırladığı 9 maddelik taslakta en dikkat çeken konular iki başlıkta ele alınabilir:
Birincisi; Ukrayna NATO’ya üye olamaz.
İkincisi; NATO, Ukrayna’nın yanı sıra Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer ülkelerin topraklarında askeri faaliyet yürütemez.
Özetle Moskova NATO’ya “artık yeter” diyor.
KREMLİN’İN ‘ASKERİ YANIT’ UYARISI
Peki NATO “yetmez” derse ve hedeflediği gibi Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO’ya üye yaparak Karadeniz’i bir NATO haline getirmeye çalışırsa ne olacak?
Avusturya’daki askeri güvenlik ve silah kontrolü konulu görüşmelerde Rus heyetine başkanlık eden Konstantin Gavrilov açıkça yanıtı verdi: “NATO acıyan noktalarımıza basmaya devam ederse askeri yanıt verilecek” (20.12.2021).
Gavrilov’un uyarısına aynı gün iki farklı konuda Kremlin ve Rusya Dışişleri’nden yapılan şu iki uyarıyı da eklemeliyiz:
Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, NATO’nun Polonya’ya nükleer silah konuşlandırması halinde Rusya’nın durumu dengelemek için uygun adımları atacağını ve çeşitli seçenekler üzerinde çalıştıklarını söyledi.
Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gruşko, NATO ülkelerinin kendi topraklarına saldırı silahları konuşlandırması durumunda Rusya’nın bu adıma orantılı yanıt vereceğini belirtti.
UŞAKOV-SULLIVAN İSTİŞARESİ
Rusya’nın güvenlik garantileriyle ilgili önerileri konusunda bir süre sessiz kalan ABD, en sonunda Rusya’yla diyalogu seçti. Ve ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Rusya Devlet Başkan Yardımcısı Yuriy Uşakov ile ilk istişarelere başladı.
Kremlin, bu ilk temasa dair açıklamasında, iki tarafın “Rus teklifleri bağlamında istişareleri sürdürme konusunda mutabakat sağladıklarını” belirtti.
Ancak istişareleri sürdürme mutabakatının ötesinde tabloyu daha net anlamamızı sağlayacak henüz bir veri yok.
Sullivan’ın Rus teklifi yapıldıktan sonraki ilk açıklaması bir ipucu niteliği taşıyor elbette: “Diyaloğa hazırız. Rusya kendi endişelerini dile getirdi, biz de kendi endişelerimizi değerlendirmeyi önereceğiz. Bazı alanlarda ilerleme olacak, diğerlerinde fikir ayrılıkları.”
ABD’NİN BULGARİSTAN HEDEFİ
ABD’nin çok ileri gidebilecek durumu yok. Çünkü Almanya başta AB üyelerinin bir kısmı, daha ileri gidilmesinden yana değil. Ukrayna’nın desteklenmesi ve Rusya’ya ekonomik yaptırımlar uygulanması gibi “soğuk yollara” evet diyen Batı Avrupa ülkeleri, ABD adına Ukrayna cephesinde Rusya’yla doğrudan karşı karşıya gelecek “sıcak yollara” itiraz ediyorlar. ABD’nin planlarına daha yakın olan kesim ise Polonya merkezli Doğu Avrupa kanadı…
ABD bu nedenle Rusya’yı sürekli basınç altında tutmayı, Ukrayna, Gürcistan ve Karadeniz konularında bazen adım atıp, bazen geri çekmeyi, Moskova’yı sürekli teyakkuz halinde tutacak şekilde Karadeniz’de tatbikatlar yapmayı sürdürmeyi hedefliyor.
Washington bu süreçte Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz hattında askeri mevzilerini artırmayı hesaplıyor. Yunanistan ve Romanya’yla üsler konusunda ilerleme sağlayan ABD, bu süreçte ayak direyen Bulgaristan’ı da “ikna” etmeye çalışacak.
Türkiye mi? Başlı başına ayrı bir yazının konusu elbette…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
21 Aralık 2021
Antidemokratik “demokrasi yayı”
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 14/12/2021
İngiltere’de toplanan G7 Dışişleri Bakanları, beklenildiği gibi üç ülkeyi tehdit etti. İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss’ın açıkladığı tehditler şöyleydi:
1) “Rusya Ukrayna’ya saldırırsa büyük sonuçları ve ciddi maliyeti olur.”
2) “Çin’in zorlayıcı ekonomik politikalarından endişe duyduğumuzu açıkça belirttik. Yapmak istediğimiz, benzer düşünen, özgürlük seven demokrasilerin yatırım ve ekonomik ticaret erişimini inşa etmek.”
3) “İran’ın müzakere masasına gelmesi için son şans.”
Tipik emperyalist argümanlar: Ukrayna üzerinden Rusya’ya saldıranlar, “Rusya Ukrayna’ya saldırırsa bedel ödetiriz” diyor; “özgürlük seven demokrasi” laflarıyla Çin’e ticaret savaşı açıyorlar; “son şans” diyerek İran’ı ABD baskısına boyun eğmeye zorluyorlar…
DEMOKRASİ YAYI DEĞİL EMPERYALİST SALDIRGANLIK YAYI
Emperyalist blokun bu aldatmaca çabası, dünya kamuoyunu avlamak için elbette…
Çin’e karşı inşa etmeye çalıştıkları emperyalist saldırı kuşağını bile “Asya’nın demokrasi yayı” diye sunuyorlar. Öyle ki Anadolu Ajansı da o argümana sarılarak haber servis ediyor TV ve gazetelere: “Çin’e karşı gayriresmi stratejik forum şeklinde bilinen ve ‘Asya’daki Demokrasi Yayı’ olarak nitelendirilen ittifak, kısmen düzenli toplantılar ve bilgi alışverişini kapsıyor.”
Kimlerden oluşuyor bu demokrasi yayı peki? Dörtlü Güvenlik Diyaloğu ya da “QUAD” olarak bilinen, ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya ittifakı…
ABD, rakip gördüğü ve ekonomik gelişmesini boğmaya çalıştığı Çin’i kuşatmaya ve çevrelemeye çalışıyor, bu ülkeye abluka uyguluyor ve bunun adı emperyalist sözlükte “demokrasi yayı” oluyor! Bu demokrasi yayı değil, tersine demokrasi karşıtı bir emperyalist yaydır.
ÖZEL STRATEJİK PARTNERLİK ANLAŞMASI
Demokrasi yayının antidemokratik olduğu da şuradan bellidir:
G7 Dışişleri Bakanları Toplantısında bir araya gelen Japonya Dışişleri Bakanı Hayaşi Yoşimasa ile Avustralya Dışişleri Bakanı Marise Payne; birincisi ikili ilişkilerini “özel stratejik partnerlik” seviyesine yükseltmekte, ikincisi de OUAD ittifakını güçlendirmekte anlaşıyorlar.
Amaç? “Serbest ve Açık Hint-Pasifik vizyonunu” hayata geçirmek…
Nedir bu vizyon? ABD’nin Çin karşıtı saldırgan Hint-Pasifik stratejisinin, emperyalist sözlükten alınma serbest ve açık gibi kelimelerle yutturulması… Daha somut söylersek; Hint-Pasifik bölgesini Çin’e kapatarak ABD ve müttefiklerine açma hedefi…
720 MİLYON DOLARLIK SİLAHLANMA ANLAŞMASI
Bitmedi, Avustralya Başbakanı Scott Morrison, Güney Kore Devlet Başkanı Moon Jae-in ile 720 milyon dolarlık “savunma anlaşması” imzaladı. Anlaşmaya göre Avustralya’da zırhlı araç üretim tesisleri kurulacak; kundağı motorlu obüs topları, mühimmat tedarik araçları ve radarlar üretilecek…
ABD’nin Çin’e karşı asker yığdığı bölgedeki iki ülkeden biri olan Güney Kore (diğeri Japonya), ABD adına hem QUAD’ın hem AUKUS’un gözdesi Avustralya’ya askeri destek veriyor.
QUAD’ı yukarıda belirtmiştik: ABD, Avustralya, Japonya ve Hindistan ittifakı…
AUKUS ise ABD’nin yine Çin’e karşı kurduğu ABD, Avustralya, İngiltere ittifakının adı. Merkezinde nükleer denizaltı anlaşması olan bu ittifak ile ABD ve İngiltere, Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs haline getirmeye çalışıyor.
AVUSTRALYA MERKEZLİ HAMLE
Özetle ABD Hint-Pasifik bölgesinde Avustralya merkezli yeni bir hamle süreci başlatmış durumda. ABD işgaliyle zorunlu müttefik durumunda olan Japonya ve Güney Kore, bu amaçla Avustralya’ya yatırıma yönlendiriliyor.
Her ne kadar Avustralya hükümeti bu emperyalist hamlelerde piyon olmaya hevesliyse de, Çin-Avustralya ticaret verilerinde ortaya çıkacak düşüş, önümüzdeki süreçte Avustralya halkının izlenen siyasetlere tepki göstermeye başlamasına neden olacaktır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Aralık 2021
Rusya-Hindistan zirvesi ve TRT
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 07/12/2021
Putin ile Modi’nin zirvesi öncesi şöyle diyor TRT: “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yarın Hindistan’a yapacağı ziyarette savunma işbirliği ve Çin’e karşı ortaklık konularını görüşmesi bekleniyor” (trthaber.com, 5.12.2021).
Kim bekliyor? Uluslararası ilişkiler uzmanları mı? Diplomatik kaynaklar mı? Amerikalılar mı? TRT yöneticileri mi? Belli değil!
Özne, gizli…
TRT’nin bu “haber”inin alındığı adres Anadolu Ajansı. Ancak orada da bir kaynak yok!
Haber dedik ama gazetecilik ölçülerine göre bu bir haber değil elbette… Hatta başarısız bir yorum-analiz bile değil. Temenni içeren kaba bir propaganda çalışması en fazla…
Yazık ki vergilerimizle uluslararası ilişkilere takla attırılan işler yapılıyor Anadolu Ajansı’nda ve TRT’de!
SETA’NIN AA VE TRT’Yİ DÜŞÜRDÜĞÜ DURUM
TRT’nin bu haberinden sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi bir araya geldiler ve 21. Rusya-Hindistan zirvesini gerçekleştirdiler. Ardından Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar ve Hindistan Savunma Bakanı Rajnath Singh “2+2” formatında görüşme yaptılar. Ve iki ülke pek çok konuda anlaşma imzaladılar.
Ancak anlaşmalar içinde “Çin’e karşı ortaklık” yoktu!
Ve “Çin’e karşı ortaklık konularının görüşülmesini bekleyen” TRT de, zirveyle ilgili haberlerinde böylesi bir ortaklık kurulduğuna dair bir haber veremedi!
Böylece Anadolu Ajansı’nın ve TRT’nin SETA etkisiyle düşürüldüğü durumlardan birini daha yaşamış olduk…
ABD’YE ‘S-400 ANLAŞMASI UYGULANIYOR’ MESAJI
Gelelim 21. Rusya-Hindistan zirvesinden ne sonuçlar çıktığına:
– Rus petrol şirketi Rosneft ile Hint petrol şirketi Indian Oil arasında, 2022’de Hindistan’a 2 milyon ton petrol tedarik edilmesine dair sözleşme imzalandı.
– Moskova ve Yeni Delhi, Hindistan’da 600 bin Kalaşnikov üretilmesine dair anlaşma imzaladı.
– Hindistan’da üretilen Su-30MKI tipi avcı uçaklarının üretim kapasitesini 50 uçak daha artırma kararı alındı.
– Hindistan ile Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) arasında serbest ticaret anlaşması imzalanması hedefli müzakere sürecinin 2022 başında başlatılması kararı alındı.
21. Zirveden çok önemli mesajlar da çıktı:
– Putin ve Modi, BM Güvenlik Konseyi’nde kapsamlı bir reform yapılması çağrısında bulundu.
– İki lider, Rus ve Hint ordularının ortak tatbikatlar yapmaya devam edeceğini belirtti.
– İki lider Afganistan’a destek açıkladılar, İran nükleer anlaşmasının eksiksiz uygulanması çağrısı yaptılar ve Suriye’de siyasi süreci teşvik etmenin alternatifinin olmadığını belirttiler.
2+2 formatlı toplantıdan sonra verilen mesaj ise doğrudan ABD’yeydi. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, S-400 anlaşması konusunda şu mesajı verdi: “Anlaşma uygulanıyor. ABD’nin bu işbirliğini baltalama ve Hindistan’ı Washington’un talimatlarını yerine getirmeye zorlama girişimlerini gördük. Ancak Hint dostlarımız, egemen bir ülke olduklarını ve kimden silah alacaklarına ve kimleri partner olacak seçeceklerine kendilerinin karar vereceğini kararlılıkla belirtti ve net şekilde gösterdi.”
AUKUS’A KARŞI KOYMA KARARI
Görüldüğü gibi Rusya ile Hindistan’ın anlaşmalarında da, iki liderin mesajlarında da “Çin’e karşı ortaklık” yok, tersine ABD’ye karşı mesajlar var.
Üstelik Lavrov, 2+2 görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada, Rusya ve Hindistan’ın AUKUS ve benzeri formatların ASEAN’ın yerini almasına birlikte karşı koyacaklarını ilan etti!
Tek başına bu bile Rusya ve Hindistan’ın Çin’e karşı ortaklığı değil, Çin’i hedef alan ABD girişimlerine karşı işbirliğine işaret etmektedir. Çünkü AUKUS, ABD’nin İngiltere ile birlikte Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs yapma hedefli ittifakıdır. Rusya ve Hindistan’ın bu ittifakın Güneydoğu Asya Uluslar Birliği’nin (ASEAN) yerini almasına karşı koyma kararı çok önemlidir!
ANADOLU AJANSI VE TRT’DEKİ ATLANTİK ETKİSİ
Çin, Rusya ve Hindistan üçlüsünün Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS içinde yan yana olması, ABD’nin en istemediği durumdur. Zira ABD, stratejik hedefi olan Çin’e karşı, hatta stratejik ortaklıkları en üst seviyede olan Çin-Rusya ikilisine karşı koyabilmek için bir diğer Asya devi olan Hindistan’ı yanına çekmek istiyor.
ABD bu amaçla hem Çin-Hindistan sınır sorunlarını kışkırtmaya hem de Çin-Pakistan işbirliğini, Hindistan’a karşı koz olarak kullanmaya çalışıyor. Rusya ise Soğuk Savaş yılları boyunca da süren iyi ilişkilerine dayanarak, ABD’nin Hindistan’ı yanına çekme girişimlerine karşı hamleler üretiyor.
Bu şartlarda, Anadolu Ajansı ile TRT’nin Rusya-Hindistan işbirliğini Çin’e karşı ortaklık diye servis etmesi, olsa olsa bu iki kurumumuzdaki Atlantik etkisi anlamına gelmektedir!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
7 Aralık 2021