Archive for category CGTN Türk

Yaptırım, yapanı da vurur

Batı’nın iki boyutlu Rusya yaptırımı sürüyor. Bir yanda ABD ve Avrupa’nın bastırılmış ırkçılığını yeniden hortlatan türden yaptırımlar; bir yanda da ekonomik yaptırımlar…

Irkçılık boyutlu yaptırımlar, bir utanç ansiklopedisi olmaya doğru ilerliyor: Batı medyasının Ukraynalıları sarı saçları ve mavi gözleri nedeniyle Araplardan ve Afganlardan üstün tutarak yaptığı haberler; Dostoyevski’den Tolstoy’a uzanan ve sadece Rusya’nın değil, insanlığın büyük mirası olan romancılara yaptırım; Batı’nın bugüne kadar bünyesine katarak üzerinden pirim yaptığı ünlü orkestra şeflerinden operetlere kadar bir dizi sanatçıyla iş akitlerini feshetmesi; sporcuları müsabakalardan, sanatçıları sahne organizasyonlarından men eden ilkellikler…

Kısacası, Batı’nın sömürgeci genleri, 21. yüzyılda da insanlık dışı uygulamalarda kendini gösterdi!

BATI’NIN İKİYÜZLÜLÜĞÜ

Batı’nın ekonomik yaptırımları da iki yüzlüce…

Bir yandan Rusya’yla ticareti kesiyor, Rus halkını cezalandırmak için ambargolar uyguluyor, Rusya’yla çalışan şirketleri ya çekilme ya yaptırımla tehdit ediyor, finans sistemini çökertmek için bazı bankaları sistemden atıyor vb.

Ancak…

Rusya’dan doğalgaz ve petrol almayı da sürdürüyor! Çünkü Rus halkı ambargo altında sürünsün ama Avrupalı üşümesin, Avrupa sanayileri çalışmayı sürdürebilsin istiyorlar.

Meselenin iki yüzlü bölümü böyle ama son tahlilde, işin enerjipolitik boyutu, bir büyük gerçeği de ortaya koyuyor: ABD, tüm çabalarına rağmen, Almanya başta AB ile Rusya’nın enerji alışverişini kesemedi.

ALMAN SANAYİSİNİN ENERJİ İHTİYACI

Çünkü Avrupa’nın kısa, hatta orta vadede enerji ihtiyacını karşılayacak, Rusya’nın yerini dolduracak bir kaynağı yok. Ne Katar’dan alınacak LNG, ne de ABD’nin Avrupa’daki terminallere taşıyacağı LNG, Avrupa’nın ihtiyacını görebilir.

Nitekim bu büyük gerçekle doğrudan karşılaşan önce Alman sanayisi oldu. Yeşiller’in iç politikadaki baskısı nedeniyle Rusya karşıtı tutum almak zorunda kalan Almanya Başbakanı Olaf Scholz, Alman sanayisinin ihtiyacı nedeniyle Rusya’yla enerji işbirliğini kesemeyeceği gerçeğiyle yüzleşti.

Scholz, bu gerçeği şu sözlerle dile getirdi: “Şu anda Avrupa’nın ısıtma, güç kaynağı ve sanayi için enerji arzını güvence altına almanın başka bir yolu yok. Bu nedenle, genel çıkarlarımız ve vatandaşlarımızın günlük yaşamı için Rusya’dan enerji ithalatı büyük önem taşıyor.”

Alman Maliye Bakanı Christian Lindner de, uzun vadede bir başka tehlikeye dikkat çekti: “Uzun vadede yükselen enerji fiyatlarının maliyetini karşılayamayız. Rusya’ya karşı bir enerji ambargosu başlatmak, halihazırda uygulanan yaptırımların sürdürülebilirliğini tehlikeye atar.”

Kısacası…

Ukrayna meselesi, aynı zamanda ABD’nin Almanya-Rusya enerji ortaklığını kesebilme meselesiydi. Görüldüğü gibi Washington bu konuda bir sonuç elde edemedi.  

TÜRKİYE, İRAN, ÇİN, RUSYA ÖRNEKLERİ

Yaptırım, kısa vadede uygulanana zarar verse de, uygulanan orta ve uzun vadede bundan fırsatlar çıkarır, tersine uygulayan da orta ve uzun vadede zarar görür.

En bilineni bize uygulanan ambargodur. ABD’nin 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası uyguladığı askeri ambargo, kısa vadede zaaflar doğurdu ancak orta ve uzun vadede Türkiye’ye Aselsan, Havelsan, Roketsan gibi ulusal kuruluşlar kazandırdı.

Bir diğer örnek İran’dır. İran yıllardır Batı’nın yaptırımları altında. Ancak İran bunu fırsata çevirdi ve kendi uçağını, kendi otomobilini yapabilen bir ülke konumunda artık. Dahası, İran bu yıl ekonomik büyüklüğüyle, en büyük 20 ekonomisi arasına girdi.

Bir diğer örnek Çin. ABD, Çin’le ticaret savaşı açtı, ancak bundan kendisi de büyük zarar gördü; savaşın boyutunu düşürme yoluna gitti. Huawei gibi hedef alınan şirketler ise bunu fırsata çevirdi, Android ve IOS’a alternatif kendi sistemini kurdu.

Benzer durum Rusya için de geçerli. Rusya zaten 8 yıldır Batı yaptırımları altındaydı. Ancak bu yaptırımlar bekledikleri gibi Rus ekonomisini krize sokmadı. Moskova, Beijing başta gelişen dünyayla kurduğu ilişkiler sayesinde, yaptırımdan büyük çapta etkilenmedi.

DOLARIN SALTANATI SALLANIR

Bugün de benzeri olasılık mevcut. Hatta Batı, yaptırımlarını arttırırsa, orta ve uzun vadede küresel boyutta ters etkileri olur.

Örneğin doların küresel pazardaki dolaşımı azalır. Rusya, Çin başta pek çok ülkeyle başlattığı ulusal paralarla alışverişi artırır. Nitekim Türkiye de Rusya’yla dolar ve avro dışı paralarla ticareti konuşuyor şu anda. Daha önemlisi, bir süre sonra Hindistan’dan Latin Amerika’ya, Afrika’dan Orta Asya’ya pek çok ülkede, karşılıklı ticaret, liderliğini Çin parasının yaptığı çok uluslu bir sepet para ile yapılmaya başlar. Yani sonuçta Batı yaptırımı, doların saltanatını sallar.

Örneğin, Batı bankacılığının liderliğindeki SWIFT’in yerini, Çin ve Rusya arasında başlatılacak ve yayılacak yeni bir bankacılık sistemi alır. Bu konuda hazırlıklar başladı bile.

Kısacası, Batı yaptırımları, Batı’yı vurur…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Mart 2022

2 Yorum

Stratfor: Rusya’nın parçalanması Ukrayna’dan başlar

ABD’nin ünlü “özel istihbarat” şirketi Stratfor’un kurucusu George Friedman, 2009 yılında, Gelecek 100 Yıl isimli kitabıyla, 21. yüzyıl için “öngörülerini” yayımlamıştı.

Friedman’ın Amerikan devletiyle ilişkisine ve Stratfor’un emperyal şirketler açısından konumuna bakarak, elbette kitapta yazılanlara öngörü olmaktan daha çok anlam yüklememiz gerekiyor. Emperyal şirketlerin çıkarları açısından Amerikan devlet aygıtının ve onun savaş aracı olan NATO’nun 21. yüzyıl planlarıdır bu öngörüler aynı zamanda…

UKRAYNA NEDEN NATO’YA ALINMAK İSTENDİ?

Friedman, kitabı 2009 tarihli olduğu için, sadece Ukrayna’daki Aralık 2004 – Ocak 2005 tarihli ilk turuncu darbeden hareketle değerlendirmeler yapıyor. Yani 2014 tarihli ikinci turuncu darbe yok.

Fakat ilk turuncu darbe üzerinden yazdıkları bile ABD’nin hedefini ve Ukrayna’nın nasıl kullanıldığını ortaya koymaya yetiyor.

Friedman, öncelikle Rusların turuncu darbeyi nasıl gördüklerini ve bunun doğru olup olmadığını ortaya koyuyor: “Ruslar, Ukrayna’daki olaylara ABD’nin bu ülkeyi NATO’ya alma ve Rusya’yı parçalama girişimi olarak baktılar ve aslında bu görüşte gerçek payı da yok değildi elbette.”

Ve Friedman devamında Ukrayna’nın, Rusya’yı hedef alabilme açısından önemine işaret ediyor: “Eğer Batı Ukrayna’yı kontrol altında tutabilseydi, Rusya savunmasız kalabilecekti. Belarus’la olan güney sınırları ile Rusya’nın güneybatı sınırı açık hale gelecekti. Ukrayna ve Batı Kazakistan arasındaki mesafe yaklaşık dört yüz mildir ve Rusya Kafkaslara gücünü bu bölgeden gösteriyordu. Rusya bu durumda Kafkasları kontrol gücünü yitirecek ve Çeçenya’dan daha kuzeye çekilecekti. Ruslar, Rusya Federasyonu’nun bazı bölümlerinden çıkacak, Rusya’nın güney sınırları çok zayıflayacaktı. Böylece Rusya çok eski sınırlarına çekilene kadar parçalanma sürecekti.” (George Friedman, Gelecek 100 Yıl, Pegasus, 2009, s.103).

Evet, ilk turuncu darbe birkaç yıl sonra kesintiye uğramasa, Friedman’ın dedikleri bir olasılık olarak Rusya’nın önünde olacaktır. Yani Ukrayna meselesi Rusya açısından, Frieadman’ın istediği gibi parçalanmasının önündeki kritik bir eşikti.

BRZEZINSKI’NIN HARİTASI

Görüldüğü gibi Frieadman, 2009’da yazdıklarıyla, Ukrayna’nın neden satranç tahtası yapıldığını anlatıyor. Peki sadece o mu?

ABD’nin büyük stratejilerini belirleme açısından özel bir yere sahip olan Zbigniew Brzezinski, 1997 tarihli ünlü kitabı Büyük Satranç Tahtası’nda, yine ABD stratejisi açısından Ukrayna’nın önemini ortaya kokuyor.

Brzesinski, Avrupa’nın batısından doğusuna uzanan ve Rusya’nın derinliklerini hedef alan o hattı, haritasıyla birlikte kitabında çiziyor: “2010 yılına kadar Fransa-Almanya-Polonya-Ukrayna siyasi işbirliği 230 milyonluk nüfusuyla, Avrupa’nın jeostratejik derinliğini artıran bir işbirliğine dönüşebilir.” (Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, İnkılap, 2005, s.123).

NATO RUSYA’YI HEDEF ALDI

Peki mevcut ABD yönetimi açısından durum neydi?

Joe Biden, seçildikten yaklaşık bir ay sonra katıldığı Münih Güvenlik Konferansı’nda, “Bugün, Amerika Birleşik Devletleri başkanı olarak konuşuyorum ve dünyaya açık bir mesaj gönderiyorum: Amerika geri döndü” demiş, Rusya’ya meydan okumuş ve Moskova’yı “NATO ittifakına Çin’den daha yakın tehdit” ilan etmişti.

Biden’ın bu çıkışının arkasında, birkaç gün önce Pentagon çatısı altında yapılan bir toplantı da vardı elbette. O toplantıda generaller Rusya’yı ABD ve NATO için tehdit ilan etmişti.

Nitekim 14 Haziran 2021’de yapılan NATO zirvesi de ABD’nin talebiyle ağırlıklı olarak Rusya’ya ayrılmış ve zirve sonunda çoğu maddesi Rusya’yı hedef alan tam 72 maddelik bir bildiri yayınlanmıştı.

ABD UKRAYNA’YI KULLANIYOR

Sonuç olarak Ukrayna krizi, Stratfor’un da açıkça belirttiği gibi, ABD’nin Rusya’yı parçalanmaya götürecek stratejisinin en önemli cephesidir.

ABD bu nedenle 20 yıldır Ukrayna’da darbelerle Batıcı iktidarlar inşa etmeye çalışıyor, bu nedenle Ukrayna’yı NATO’ya almak istiyor, bu nedenle Ukraynalıları ateşe atarak bu ülkeyi küresel güç mücadelenin cephesi haline getiriyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Mart 2022

3 Yorum

Putin şah çekti

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Donetsk ve Lugansk cumhuriyetlerini tanıyarak ABD ve İngiltere’ye, eşzamanlı olarak her iki cumhuriyetle işbirliği ve karşılıklı yardım anlaşmaları imzalayarak Kiev’e şah çekti.

Tabloya ABD açısından bakılırsa, NATO’yu Rusya’ya doğru genişletme stratejisini artık daha fazla ilerletemeyeceği sınıra ulaştı. Rusya’ya karşı cephe ülkesi yapmak üzere kışkırttığı Gürcistan’ı da Ukrayna’yı da koruyamadı.

Tabloya ABD’nin stratejisine araç olanlar açısından bakılırsa; Gürcistan’ın NATO üyeliği girişimi 2008’de Güney Osetya ve Abhazya’nın kopmasıyla, Ukrayna’nın NATO üyeliği girişimi ise 2014’te Kırım’ın, 2022’de Donetsk ile Lugansk’ın kopmasıyla sonuçlandı.

ABD UKRAYNA’YI KULLANIYOR

Kiev yönetiminin Gürcistan/2008’den ders çıkarmaması, bu ülkeye pahalıya mal oldu. ABD, Ukrayna’da 2014 yılında yaptığı darbe ile Rusya’yla iyi ilişkiler yürütmek isteyen hükümeti yıkıp, yerine Batıcı/NATO’cu bir yönetim getirebildi ancak devamında Moskova’nın hamlelerini önleyemedi. Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılması ve bir referandumla Rusya’ya katılması, ardından Donetsk ve Lugansk’ın da benzer eğilime girmesi karşısında ABD Ukrayna’yı savunamadı.

Ukrayna yönetimi, Almanya ve Fransa’nın girişimiyle, Rusya’yla Minsk Protokolü imzalayarak gidişatı frenleyebildi. Ancak devamında yine ABD’nin kışkırtmasıyla imzaladığı protokolün gereğini yapmadı, Donetsk ve Lugansk’a “özel statü” konusunu uygulamadı.

Sonrasında ABD, Baltık bölgesinden Karadeniz’e inen ve Rusya’yı batısından kuşatan cephenin tam merkezinde Ukrayna’yı kullanmayı hızlandırdı. Ukrayna ABD adına cepheye sürüldükçe, ekonomisi tahrip oldu.

ABD son olarak 2021 yılının kasım ayından itibaren Ukrayna merkezli bir kışkırtma ile Avrupa’yı yeniden denetimine alma ve Rusya ile Almanya Arasındaki Kuzey Akım 2 projesini durdurma hamlesi başlattı.

UKRAYNA TUZAĞA DÜŞTÜ

Rusya ABD’nin bu yeni saldırısı karşısında iki şey yaptı:

1) ABD ve NATO’dan, Washington’un 1991’de Moskova’ya verdiği sözü tutarak, artık daha fazla kendisine doğru genişlememesini istedi. Bu amaçla Washington ve Brüksel’den yazılı garantiler istedi. ABD ve NATO ise ortada Rusya’ya verilen “yazılı” bir söz olmadığını, isteyen her ülkenin NATO’ya üye olmasının yolunun açık olduğunu savunarak, üç ay boyunca Rusya’yı oyalamaya çalıştı.

2) Rusya bu süreçte Ukrayna’yı Minsk Protokolü’nün gereğini yapmaya çağırdı. Özellik o protokolün altında imzası olan Almanya ve Fransa’dan Ukrayna’yı zorlamasını istedi.

Ve sonunda, 21 Şubat 2022 gecesi Putin Minsk Protokolü’ne göre Kiev’in “özel statü” vermesi gereken iki bölgeyi, bağımsız cumhuriyetler olarak tanıdığını ilan ederek Washington’a, Londra’ya ve Kiev’e şah çekti.

UKRAYNA İÇİN ÇIKIŞ YOLU

Artık Ukrayna’nın önündeki seçenek, NATO’cu/Batıcı çizgi yerine bölgeci bir çizgi izleyerek Avrupa düzleminde barış aramaktır.

Kiev yönetiminin önündeki seçenek, ABD’nin Dombass (Donetsk ve Lugansk bölgesi) gerginliğini Rusya’ya karşı bir koz olarak kullanma girişimine izin vermemesidir; iç barışı sağlamaya dönük hamle yapmasıdır.

Ukrayna’nın hâlâ komşularıyla barış içinde yaşama şansı vardır ve bunu kullanmalıdır. Ukrayna halkının çıkarı ABD stratejisine eklemlenmekten değil, tarihi bağları olduğu komşularıyla barış içinde yaşamaktan geçmektedir.

İNGİLİZ ARŞİVİNDEN ÇIKAN TARİHİ BELGE

Hep belirttik: Bu, Ukrayna-Rusya krizi değil, ABD-Rusya mücadelesidir, ABD’nin Rusya’yı kuşatma stratejisi sorunudur, NATO’nun o ABD stratejisi gereği genişleme hedefi sorunudur.

Oysa SSCB’nin dağıldığı süreçte, bu konu Washington ile Moskova arasında ele alınmış, Doğu Almanya’nın Federal Almanya’yla birleşmesi dışında, NATO’nun doğuya kesinlikle genişlemeyeceğinin sözü verilmişti. Yeltsin dönemi Rusya’sının zayıflığından yararlanan ABD o sözünü tutmadı ve adım adım Rusya’ya doğru genişledi. Putin bu konuyu her gündeme getirdiğinde de ABD’den “yazılı” bir metin olmadığı gerekçesiyle NATO’nun genişlemesi savunuldu.

Gerçi “yazılı” bir belge olmasına da gerek yoktu; zaten Soğuk Savaş boyunca pek çok kritik konu, “sözlü” anlaşmalarla ele alınmıştı; sözler üzerinden Türkiye’yi de ilgilendiren nükleer krizler savuşturulabilmişti. Ancak aslında ABD’nin Rusya’ya verdiği sözlerin “yazılı” belgesi de vardı. İşte onlardan biri önceki gün ortaya çıktı:

O belge, Boston Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doç. Joshua R. Itzkowitz Shifrinson tarafından İngiltere Ulusal Arşivi’nde bulundu. Federal Almanya’nın başkenti Bonn’da, Mart 1991’de, ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın dışişleri bakanlığı siyasi direktörleri arasında yapılan Orta ve Doğu Avrupa güvenliği konulu toplantının tutanağı olan o belge, NATO’nun Almanya’nın doğusuna genişlemeyeceği konusunda SSCB’yle anlaştığını ortaya koyuyor.

Belgeye göre Almanya Dışişleri Bakanlığı Siyasi Direktörü Jürgen Chrobog şöyle diyor. “2+4 müzakerelerinde, NATO’yu Elbe’nin ötesine genişletmeyeceğimizi açıkça ifade ettik. Bu nedenle, Polonya ve diğer ülkelere NATO üyeliği teklif edemeyiz.

Belgeye göre ABD’li temsilci Raymond Seitz da aynı fikirde olduğunu belirtiyor: “2+4 müzakerelerinde ve diğer müzakerelerde Sovyetler Birliği’ne, Sovyet birliklerinin Doğu Avrupa’dan çekilmesinden fayda sağlama niyetinde olmadığımızı açıkça belirttik. … NATO doğuya resmi ve gayri resmi olarak genişlememelidir.

DER SPIEGEL YAYIMLADI

İşte bugün yaşanan “Ukrayna krizi”nin kökleri buradadır; ABD’nin verdiği sözü tutmayarak, yaptığı anlaşmayı çiğneyerek, adım adım NATO’yu Rusya sınırına ilerletmesi kaynaklıdır. Dolayısıyla geniş plandan ve 30 yıllık zaman ölçeğinden bakıldığında, ABD’nin saldırgan, Rusya’nın ise savunma pozisyonunda olduğu görülecektir.

Şu son notumuzla bitirelim yazımızı: İngiltere Ulusal Arşivi’nden bulunan bu tarihi önemdeki belge, Almanya’nın ünlü Der Spiegel dergisi tarafından yayımlandı ve dünya kamuoyuna duyuruldu!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
22 Şubat 2022

3 Yorum

Ukrayna’nın NATO üyeliği sorunu

Tekrar pahasına, girişi bir kez daha şu gerçekle yapalım: Yaşanan Ukrayna-Rusya krizi değil, ABD-Rusya krizidir; ABD’nin NATO’yu Rusya sınırlarına genişletmeye çalışma sorunudur.

Moskova, çok açık bir şekilde “Ukrayna’ya NATO üyeliği vaadinden vazgeçilmesini” istiyor. Bu, tansiyonu hızla düşüreceği gibi, daha geniş bir düzlemde, Avrupa’nın güvenliği konusuna da önemli katkı yapacaktır.

NATO’NUN DOĞU’YA GENİŞLEME SORUNU

SSCB’nin dağılmasının ve Varşova Paktı’nın ortadan kalkmasının ardından, ABD elbette NATO’yu dağıtmadı! Hatta Moskova’ya verdiği söze rağmen, NATO’yu genişletmeyi sürdürdü. Üstelik ABD açıkça SSCB’yi kuşatan hattı daha da daraltmayı önüne hedef koydu:

İlk etapta, 1999 yılında Varşova Paktı’nın üyelerini, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’yı NATO’ya katarak doğuya-Rusya’ya doğru genişledi.

İkinci etapta, 2004’te hem Varşova Paktı üyelerini ama daha önemlisi eski SSCB ülkelerini; Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya’yı NATO’ya üye yaparak, iyice Rusya’ya doğru yaklaştı.

ABD’nin üçüncü etaptaki hedefi de Rusya’nın en önemli komşusu Ukrayna ile Kafkasya’daki kilit ülke Gürcistan’ı NATO’ya üye yaparak, Rusya sınırına yerleşmekti. (Bu etapta Arnavutluk, Hırvatistan, Karadağ, Kuzey Makedonya NATO’ya üye oldular.)

İşte meselenin esası ABD’nin bu yayılmacı ve saldırgan stratejisidir.

ALMANYA UKRAYNA’NIN NATO ÜYELİĞİNE SOĞUK

Ukrayna’nın NATO üyeliğini, kağıt üzerinde hemen her NATO üyesi desteklemesine rağmen, gerçekte sadece ABD, İngiltere ve bazı Baltık ülkeleri destekliyor. Almanya ve Fransa’nın bu konuya çok sıcak bakmadığı ortada.

Konu, Almanya Başbakanı Scholz ile Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenskiy’nin ortak basın toplantısında da gündeme geldi. Zelenskiy NATO üyesi olmak istediklerini yineledi. Scholz ise Ukrayna’nın NATO üyeliği konusunun şu anda gündemde olmadığını vurguladı (Deniz Berktay, Cumhuriyet, 15.2.2022).

Zelenskiy’nin şu sözleri ise Ukrayna açısından NATO üyeliği konusunda tablonun pek de aydınlık olmadığına işaret ediyordu: “Maalesef bu konuya netlik getiremiyorum. Çünkü maalesef her şey Ukrayna’ya bağlı değil. Ukrayna’nın AB’ye, sınırlarını güçlendirmeye, ittifakın geleceğine, hedeflerimize ilişkin taleplerini çok iyi biliyorsunuz. Bunun ülkemizin isteği olması ve ülkemizin doğusunda savaşın yaşanması dışında, NATO üyeliğini, güvenliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü sağlamak için istiyoruz. Bu, Ukrayna Anayasasında belirtildi.”

Rusya’nın da bu konuda geri adım atmayacağı görülüyor; zira Moskova, kendi güvenliği açısından Ukrayna’nın NATO üyeliğini kırmızı çizgi görüyor. Batı’ya, ama özellikle Almanya-Fransa merkezli Avrupa’ya da şu mesajı veriyor: Rusya’nın güvenliği pahasına bir Avrupa güvenliği mümkün değil!

NATO İÇİNDE UKRAYNA KIRILMASI

Ukrayna’nın komşusuyla sınır ve toprak sorunu sürdüğü müddetçe NATO’ya üye olması olası değil.

Bu durum, NATO içinde hem Ukrayna’nın üyeliğine destek konusunu ama ondan daha önemlisi, ABD’nin NATO’yu Rusya’ya karşı Ukrayna cephesine sürebilme hedefini zayıflatıyor. (Kaldı ki NATO üyelerinin, NATO üyesi olmayan Ukrayna’ya savunma desteği verme yükümlülüğü elbette yok.)

Nitekim Biden bunu başaramadığını gördü ve “NATO içinde bu konuda farklılıklar var” dedi. Ki konu farklılıklardan öteydi. Örneğin NATO üyesi Hırvatistan, bir savaş halinde askerlerini NATO’dan çekeceğini ilan etti. Dolayısıyla Biden yönetimi, Rusya’ya karşı Ukrayna cephesine AB’yi de NATO’yu de süremez hale geldi.

UKRAYNA İÇİNDE NATO ÜYELİĞİ ÇATLAĞI

Aslında Ukrayna içinde de NATO üyeliği konusu bir “ulusal hedef” niteliği taşımıyor. Tersine bir kesim, Rusya’yla sürekli kriz halinde yaşamanın gerekçesi olacak NATO üyeliğine soğuk bakıyor.

Ukrayna içinde bu konuda bir çatlak olduğuna işaret eden en önemli işaret, Ukrayna’nın İngiltere Büyükelçisi Vadim Pristayko’nun çıkışıydı. Pristayko, Kiev’in NATO’ya katılma girişimlerini yeniden değerlendireceğini açıkladı. Kiev yönetimi büyükelçiden bu sözlere bir açıklık getirmesini istedi.

Pristayko bir süre sonra yaptığı yeni açıklamada, NATO üyeliğine dair sözlerinin yanlış anlaşıldığını belirtti. Fakat yanlış anlamaya işaret ederken bile, başka ödünler vermeye hazır olduklarını ifade etti.

Pristayko, BBC’ye yaptığı açıklamada, “Şu anda NATO üyesi değiliz ve savaştan kaçınmak için birçok ödün vermeye hazırız, Ruslarla görüşmelerde de bunu yapıyoruz. Bunun NATO’yla bir ilgisi yok, üyelik başvurusu anayasada mevcut.” (14.2.2022).

Kremlin, Pristayko’nun çıkışının, Kiev’in kavramsal dış politik bakışını taşımadığını belirtti. Fakat Kremlim Sözcüsü Peskov ekledi: “Hiç şüphesiz, Ukrayna’nın NATO üyeliği fikrinden kayıt altına alınmış, teyit edilmiş bir şekilde vazgeçmesi, Rusya’nın çekinceleri için daha anlamlı bir yanıt hazırlanmasını sağlayacak bir adım olurdu.”

Kısacası, sadece Ukrayna’yı değil, Karadeniz üzerinden ülkemizi de, bir bütün olarak Avrupa’yı da, yansımaları ile tüm dünyayı da etkileyen Ukrayna krizinin merkezindeki NATO üyeliği sorunu konusundaki son tablo böyle…

Ukrayna’nın NATO üyeliği sorununun ortadan kalkması, en çok sürekli savaş iklimi altında yaşamak zorunda bırakılan Ukrayna halkını mutlu edecektir….

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Şubat 2022

6 Yorum

ABD emperyalizmine karşı ‘Büyük Avrasya Ortaklığı’

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD’nin Avrupa’da savaş kışkırtıcılığını yükselttiği şartlarda, tarihi bir ortak bildiriye imza attılar.

“Yeni Bir Döneme Giren Uluslararası İlişkiler ve Sürdürülebilir Küresel Kalkınma Hakkında Rusya Federasyonu’nun ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin Ortak Bildirisi” başlıklı bildiriyi, imzalandığı gün Cumhuriyet gazetesinde ayrıntılı inceledim.

Yeni dünya düzeni bildirisi” diye nitelediğim tarihi bildirinin hedefini ve mesajlarını biraz daha açacak olursak:

YENİ DÖNEM, YENİ GÜÇ DAĞILIMI, YENİ DÜZEN

– İki ülke, uluslararası ilişkilerde yeni bir dönemin başladığını, yeni güç dağılımının oluştuğunu, bu nedenle uluslararası toplumun kalkınma hedefli yeni bir uluslararası düzen talep ettiğini saptıyor.

– İki ülke, “BM’nin uluslararası ilişkilerde merkezi koordinasyon rolü oynadığı uluslararası sistemi kararlılıkla sürdürme” hedefiyle, “güçlü BM” mesajı veriyor.

– NATO’nun daha fazla genişlemesine karşı çıkan iki ülke, çok kutupluluğun ilerletilmesini hedefliyor ve yeni tip bir uluslararası ilişkiler inşa edilmesi için çalışacaklarını ilan ediyor. İki ülke ABD’nin Asya-Pasifik’i hedef alan AUKUS tipi yeni ittifakına karşı çıkıyor.

– İki ülke, aralarındaki ilişkilerin, Soğuk Savaş döneminin askeri-politik ittifaklarından daha üstün olduğunu ilan ediyor.

– İki ülke, Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ne paralel ve eşgüdümlü olarak Büyük Avrasya Ortaklığını inşa etmeye odaklandıklarını belirtiyor.

– İki ülke, Rusya’nın güvenlik garantisi istemesinin, Avrupa’nın da güvenliği anlamına geldiğine işaret ediyor. Çin, Rusya’nın güvenlik garantisi taleplerine, Rusya da “tek Çin” politikasına tam destek veriyor.

– İki ülke ABD’nin renkli devrim/darbe girişimlerine karşı çıktığını belirterek, bu alanda işbirliği yapacaklarını ilan ediyor. Ayrıca iki ülke terörle mücadelede ortaklıklarını geliştireceklerini belirtiyor.

– İki ülke, ABD’nin yaptırımlarına karşı çıktıklarını kaydederek, ekonomik eşitsizliğe karşı ortak mücadele edeceklerini vurguluyor.

ABD’NİN “GENİŞ BATI” HEDEFİ ÇUVALLADI

Böylece Çin ve Rusya, ABD emperyalizmine karşı Büyük Avrasya Ortaklığı inşa ederek, birlikte mücadele edeceklerini ortaya koyuyor. Bu da hegemonyası zayıflayan ABD için iki nedenle büyük darbe anlamına geliyor: Birincisi ABD Rusya ile Çin’i ayrıştırmayı başaramadı, ikincisi de Çin-Rusya ortaklığına karşı AB’yi bir bütün olarak yanına çekemedi.

Aslında ABD’nin 21. yüzyıla girmeden önceki “büyük stratejisi”, er geç hesaplaşacağını gördüğü Çin’e karşı “Geniş Batı” inşa etmekti. Geni Batı, ABD, AB ve Rusya’nın toplamıydı.

Yeltsin döneminde “Geniş Batı” için adımlar da atıldı. Ancak Putin dönemiyle birlikte ABD açısından işler değişti. Çünkü Kremlin, ABD emperyalizminin Doğu’ya genişleme hedefinin, asıl kendisini hedef aldığını saptıyor ve bu gerçeğe göre yeni strateji oluşturuyordu.

ABD’NİN ÇİN-RUSYA KARŞITI STRATEJİSİ

Rusya, adım adım Çin’le ittifaka yöneldi. Durum öyle bir notaya geldi ki, Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımda da incelediğim gibi ABD Kongresi’nde Çin ve Rusya’nın “hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleştiği” saptandı.

İşte ABD bu gerçek karşısında “büyük stratejisini” güncelledi: Çin ve Rusya’ya karşı AB ve Hindistan’la cephe oluşturacaktı. Çünkü Avrasya’nın bu iki büyük ülkesine karşı ABD emperyalizminin tek başına, ya da Asya-Pasifik’teki küçük ortaklarıyla (Japonya, Güney Kore vb.) beraber karşı koyabilmesi mümkün değildi. Hem AB’yi yanına almalı ama hem de yükselen bir başka büyük Asya devini, Hindistan’ı cepheye ikna etmeliydi.

Birkaç yıldır yaşananlar, işte bu büyük stratejinin içindedir. ABD’nin Anglo-Sakson ittifaklar oluşturmasından Doğu Avrupa’da Ukrayna merkezli savaş kışkırtıcılığına kadar pek çok hamlesi, büyük stratejisinin alt stratejileri ve taktik hamleleridir.

AVRUPA BÖLÜNDÜ

Ancak bu hamlelerin işe yaramadığı görülüyor. ABD’nin “Rusya tehdidi” üzerinden AB’yi kendi stratejisine eklemleme çabası sonuç getirmedi. Tersine Avrupa’yı böldü.

Almanya-Fransa ekseni, ABD’nin savaş kışkırtıcılığına karşı konumlanıyor. Avrupa’nın bu iki büyük kuvvetine İtalya da katılıyor. Üç ülke hem mesajlarıyla hem de uygulamalarıyla ABD’nin savaş kışkırtıcılığına karşı pozisyon alıyor.

Diğer yandan İngiltere ve Polonya, Ukrayna’yla Avrupa içinde bir “küçük ittifak” kuruyor. Ancak Avrupa’nın bir bütün halinde ABD’nin safında Rusya’ya karşı cephe açmadığı şartlarda, “küçük ittifakın” yapabileceği bir şey yok.

ÇİN-RUSYA İTTİFAKI PEKİŞİYOR, ABD’NİN İTTİFAKLARI ZAYIFLIYOR

Bir genel toplam yaparsak: Artık yeni bir dünya kuruluyor. Bu yeni dünyanın beş büyük merkezi var: ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan. Bu beş merkezin kendi aralarındaki ittifaklar ve de rekabetler, nasıl bir yeni düzen inşa edileceğini belirleyecek. 21. Yüzyılın ikinci çeyreği, işte o hedefin gereği küresel güç mücadeleleriyle sürecek.

Tablonun Çin ve Rusya’nın lehine, ABD’nin aleyhine geliştiği görülüyor. Zira Çin ve Rusya, yukarıda özetlediğimiz ortak bildirilerinde görüldüğü gibi çok sağlam bir ittifak kurarken, ABD tersine Soğuk Savaş’tan kalma Transatlantik İttifakı’ndan çok şey yitirmiş görünüyor. Dahası, AB, gittikçe ABD’den “stratejik özerklik” ilan etmeye ilerliyor.

Hindistan ise bu beş merkezin en zayıfı olarak, kendi gelişimini sürdürebilmek için denge siyaseti izliyor. Bir yandan Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi yapılar içinde, bir yandan da ABD’nin Asya-Pasifik’te inşa ettiği QUAD (ABD, Avustralya, Japonya, Hindistan) ittifakı içinde yer alıyor.

Bitirirken belirtelim: Türkiye başta tüm gelişmekte olan ülkeler, kurulmakta olan bu yeni dünya gerçeğine göre konumlanmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Şubat 2022

1 Yorum

ABD’nin Katar planı

ABD Başkanı Joe Biden, Katar Emiri Temim bin Hamed El Sani’yi Beyaz Saray’da ağırladı. İkilinin ajandasında iki temel konu vardı: Küresel enerji kaynakları ve Afganistan.

Her iki konuda da Beyaz Saray buluşması öncesinde önemli gelişmeler olmuştu. O nedenle Biden-El Sani görüşmesi, Ukrayna krizinin ortasında, kritik öneme sahipti.

Öyle ki ABD Başkanı Joe Biden, o önemi, görüşme öncesi ortak basın açıklamasında bir müjdeyle ilan etti: Biden, ABD’nin Katar’ı NATO dışı önemli müttefik olarak belirleyeceklerini dünyaya duyurdu. Neden mi? İnceleyelim…

KABİL HAVALİMANI’NDA ANLAŞMA

Beyaz Saray’daki buluşmadan önce Afganistan konusunda önemli gelişme yaşandı.

Önce Reuters duyurdu: Diplomatik kaynaklara göre Türkiye ile Katar arasında Kabil Havalimanı’nda güvenliğin sağlanması konusunda mutabakat sağlanmıştı (20.1.2022).

Ardından bir hafta sonra Katar Dışişleri Bakanlığı anlaşmaya varıldığını belirten bir açıklama yayımladı: Katar’ın başkenti Doha’da yapılan toplantılardan anlaşma çıkmıştı. Katar, Türkiye ve Taliban geçici hükümeti heyetlerinin Kabil Havalimanı’nın nasıl yönetileceği ve işletileceği konusunda bir dizi temel konu üzerinde anlaşmaya varmıştı (28.1.2022).

Kısacası, aylardır süren ABD talepli bu görüşmelerde ilerleme sağlanmıştı.

Biden ile Erdoğan arasındaki 14 Haziran 2021 tarihli görüşmede, genel mutabakata varılan konulardan biri de Afganistan’dı. ABD’nin çekilmeyi sonuçlandırmaya hazırlandığı şartlarda, Türkiye Kabil Havalimanı’nın güvenliğini üstlenecekti.

Ancak Taliban’ın Türk askeri varlığını kabul etmemesi nedeniyle bu proje hayata geçmedi. Bunun üzerine Washington-Ankara hattında asker yerine güvenlik şirketi yolu üzerinde duruldu. O da kabul görmeyince Katar formülü devreye sokuldu.

Ve aylardır Türkiye-Katar-Taliban üçgeninde havalimanı konusunda görüşmeler yapılıyordu.

ABD’NİN RUS GAZI RAHATSIZLIĞI

Bu süreçte dikkat çeken bir diğer gelişme ise ABD’nin Katar’la yatığı doğalgaz görüşmesiydi (26.1.2022). Washington, önemli bir enerji tedarikçisi olan Katar’ın sıvılaştırılmış doğalgazını (LNG) Avrupa’ya nakletme projesini hayata geçirmeye çalışıyor.

Avrupa’nın doğalgazının üçte birini Rusya sağlıyor. Washington, uzun süredir bu oranı düşürmeye çalışıyor. Çünkü ABD’ye göre Rusya enerji tedarikinde ne kadar belirleyici rol oynarsa, bu Rusya-Avrupa ilişkilerine o kadar olumlu yansır. ABD ise Avrupa’nın Rusya’yla ilişkilerini geliştirmesini değil, tersine Doğu Avrupa’da bu ülkeyle cepheleşmesini istiyor. Washington yönetimi o nedenle Avrupa’ya bir yandan LNG takviye etmeye, diğer yandan alternatif doğalgaz sağlamaya çalışıyor.

2019 yılında sertleşen Doğu Akdeniz mücadelesinin nedenlerinden biri de işte buydu. ABD Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya taşıyarak Rusya’ya alternatif oluşturabileceğini düşündü. Hatta Doğu Akdeniz gazına takviye olarak Körfez gazını da İsrail üzerinden aktaracaktı. Ancak maliyeti 10 milyar avroyu bulacak East Med, yani Kıbrıs-Girit-Yunanistan boru hattı projesi, ekonomik ve gerçekçi değildi. O nedenle geçen haftalarda ABD bu projeye desteğini çektiğini Atina’ya bir mektupla bildirdi. Karşılığında Türkiye güzergahı yeniden olasılık haline geldi. Bu bağlamda Türkiye ile İsrail arasında normalleşme girişimleri başlatıldı.

ABD KATAR GAZINI AVRUPA’YA TAŞIMAK İSTİYOR

ABD’nin Ukrayna’da gerilimi artırdığı ve Avrupa’yı Rusya karşıtlığına zorlamaya çalıştığı şartlarda, Almanya başta Avrupa ülkeleri için en önemli sorun elbette doğalgaz. Kaldı ki Ukrayna’yı baypas eden Rusya ile Almanya arasındaki Kuzey Akım 2 projesi, ABD’nin karşı çıktığı, yaptırımlarla tehdit ettiği bir projeydi ancak önleyemedi.

ABD açısından Ukrayna krizi, aynı zamanda Kuzey Akım 2’nin hayata geçmesini önleyecek, en azından erteleyecek bir konudur. Peki kriz daha da derinleşir ve Avrupa enerjisiz kalırsa ne olacak? İşte ABD’nin Katar’la yaptığı görüşmeler bunun için.

Fakat iki temel sorun var: Birincisi, tankerlerle LNG taşıyarak Avrupa’nın enerji ihtiyacı ne oranda karşılanabilir ki? İkincisi, Katar’ın zaten Asyalı müşterileri var, onlarla alışverişi neden bozsun ki?

İşte ABD bu iki soruna çare aramak üzere bir süredir Washington-Doha hattında çok boyutlu diplomasi yürütüyor.

Katar Emiri’nin Beyaz Saray’da ağırlanması ve Katar’ın NATO dışı önemli müttefik kategorisine yükseltilmek istenmesi bu nedenle. (Ancak Katar gazının kısa ve orta vadede Avrupa’nın ihtiyaçları için gerçekçi bir çözüm olmayacağı ortada.)

KATAR GAZI SAVAŞ ÇIKARDI

Önemle anımsatalım: Katar gazının Avrupa pazarına taşınması, Ortadoğu’nun son 15 yıldaki en önemli problemlerinin başında gelmektedir ve savaş çıkarmıştır!

Bir ABD projesi olarak Katar gazının Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye güzergahı üzerinden Avrupa’ya taşınması 2009’da gündeme gelmişti. (Eş zamanlı Ortadoğu Birliği projesinin konuşulduğu, Esad’ın “kardeş” ilan edildiği dönemlerdi.) Ancak Esad yönetimi, müttefikleri Rusya ve İran’ın çıkarlarına aykırı olduğu için bu ABD projesini reddetti. Dahası Esad, 2011 yılında İran gazının taşınması için anlaşma yaptı. İran, Irak, Suriye güzergâhları üzerinde bir boru hattı inşa edilecek ve İran gazı Doğu Akdeniz’den Avrupa pazarına satılacaktı.

İşte Atlantik cephesinin Suriye’de “iç savaş” çıkartmasındaki en önemli nedenlerin başında o anlaşma geliyordu. Nitekim 10 yıldır süren iç savaş nedeniyle İran-Irak-Suriye anlaşması hayata geçemedi.

ENERJİ-POLİTİK MÜCADELE KESKİNLEŞECEK

Enerji krizlerinin ve fiyat artışlarının yaşanacağı bir süreçte enerji-politik daha da önem kazanacak. Küresel güç mücadelesi, aynı zamanda enerji kaynaklarını ve nakil hatlarını kontrol etme mücadelesidir.

Çünkü dünyada enerjinin yaklaşık yüzde 80’i üç bölgede kullanılıyor. Kuzey Amerika (ABD ve Kanada), Avrupa ve Asya-Pasifik (Çin, Hindistan, Japonya).

Bu nedenle Arap/Fars Körfezi başta, Hazar Havzası, Doğu Akdeniz, Karadeniz dörtgeninde büyük güç mücadelesi daha da keskinleşecek.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Şubat 2022

1 Yorum

NATO’nun genişlemesi sorunu

Sorunlara doğru isimlendirmek, her konuda olduğu gibi, uluslararası ilişkilerde de kritik önemdedir. Doğru isimlendirilmiş bir sorun, inceleyene sorunun kimler arasında olduğundan başlayarak çözüme kadar uzanan bir perspektif sunar.

Örneğin Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar gibi “Rusya-Ukrayna krizi” dediğinizde, ABD emperyalizminin sorunla ilişkisini gölgelemiş olursunuz. Oysa yaşanan sorun Rusya ile Ukrayna arasında değil, Rusya ile ABD arasındadır.

Nitekim Aralık 2021’de AKP hükümeti “Rusya-Ukrayna krizi”ne arabulucu olmak istediğini ilan ettiğinde Kremlin, önemle belirtti: “Ukrayna’nın doğusundaki krizin tarafı değiliz.” Bu incelik AKP iktidarı tarafından tam anlaşılamadığında, bu kez Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, daha açık ifade etti: “Rusya taraf değil, taraflar Kiev, Donetsk ve Lugansk.”

ABD SORUNA AB’Yİ DAHİL ETMEYE ÇALIŞIYOR

Evet, sorun Ukrayna ile Rusya arasında değil, ABD ile Rusya arasındadır. Üstelik ABD soruna AB’yi de taraf yapmaya çalışmaktadır. ABD açısından bunun üç gerekçesi var:

1. ABD, Çin-Rusya ikilisini tek başını durduramayacağını görüyor. Bu nedenle Rusya’ya karşı AB’yi, Çin’e karşı Hindistan’ı müttefik yapmak istiyor.

2. ABD, AB’yi Ukrayna merkezli Rusya karşıtı cepheye aktif dahil edebilirse, Hint-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı daha rahat pozisyon alacağını hesaplıyor.

3. AB, Rusya’ya karşı konumlanırsa; ABD AB’nin kendisine “bağımlılığını” sürdürmek zorunda kalacağını biliyor.

Tam da bu nedenlerle, AB ABD’den “stratejik özerklik” kazanabilmenin politikalarını inşa etmeye çalışıyor bir süredir. ABD’den bağımsız olarak Çin’le de Rusya’yla da ilişkilerini sürdürebilmek istiyor. Almanya-Fransa eksenli Avrupa’nın Ukrayna merkezli Rusya karşıtlığına ABD’nin istediği oranda dahil olmak istememesi bundan…

MÜTTEFİKLERİ AVLAMA ARACI: NATO

Peki bu durum karşısında ABD ne yapıyor? İki taktik izliyor:

1. Almanya-Fransa eksenli Batı Avrupa karşısında Polonya merkezli Doğu Avrupa’ya dayanmaya çalışıyor.

2. NATO’yu araç olarak kullanarak, Avrupalı müttefiklerini Rusya karşıtlığına mecbur etmeye çalışıyor.

Bu ikinci madde, Rusya’yla ilişkilerini iyi sürdürmek isteyen Türkiye için de haliyle sorun yaratıyor.

Yukarıda bahsettiğimiz soruna, artık bu araç üzerinden de bir adlandırma yapabiliriz: Sorun Rusya ile Ukrayna arasında değil, ABD ile Rusya arasındadır ve sahadaki pratik bakımından da sorun “NATO’nun genişleme sorunu”dur!

SOĞUK SAVAŞ’IN O YALANI

Soğuk Savaş’ın en büyük yalanlarından biriydi: Atlantik dünyasında ders kitaplarına kadar giren o yalan, “NATO’nun Varşova Paktı’na karşı kurulduğu” yalanıydı.

Oysa NATO kurulduğunda daha ortada Varşova Paktı yoktu. Varşova Paktı, 1949’da kurulan NATO’dan 6 yıl sonra, 1955’te kuruldu.

ABD ihtiyacı olduğu için bu yalanı Soğuk Savaş’ın başından itibaren kullandı ama Soğuk Savaş biterken de yalanın tersini sürdürdü. Yani 1991’de Varşova Paktı dağılırken, NATO’yu dağıtmayı hiç düşünmedi. Tersine NATO’ya daha çok ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Oysa madem NATO Varşova Paktı’na karşı kurulmuştu, Varşova Paktı dağıldığında NATO’ya da ihtiyaç kalmamalıydı. Ancak tersine Washington yönetimi NATO’yu daha da genişletme kararı aldı.

NATO’NUN GENİŞLEME ALANLARI

ABD NATO’yu dört alanda genişletecekti: İlk alan Doğu Avrupa’ydı; eski Varşova Paktı üyesi ülkelerdi. İkinci alan Balkanlar’dı; NATO’nun parçaladığı Yugoslavya’dan koparılan ülkeler NATO’ya üye yapılacaktı. Üçüncü düzlem Avrupa’daki eski SSCB ülkeleriydi. Dördüncü düzlemdeki hedefler ise Kafkasya-Orta Asya hattındaki eski SSCB ülkeleriydi.

İşte Ukrayna krizinin kaynağı ABD’nin bu stratejisidir; NATO’yu genişletme ve Rusya’nın sınırlarına kadar sokulma hedefidir.

ABD SSCB dağılırken Rusya’ya “genişleme olmayacak” diye söz vermişti ancak 2004’e kadar yukarıda belirttiğimiz iki düzlemde NATO’yu genişletmişti. Rusya’nın henüz ABD’ye karşı koyamadığı şartlarda ABD hızla Doğu Avrupa’daki ülkeleri hem AB’ye hem NATO’ya üye yaparak Rusya’yı sıkıştırdı.

2008’de NATO hem ikinci düzlemde Doğu Avrupa’da genişlemeyi sürdürürken, aynı zamanda Gürcistan üzerinden Kafkaslar’da da üçüncü düzlemde genişlemeye adım attı. İşte Moskova’nın müdahalesi o zaman başladı. “Artık yeter” diyen Putin yönetimi, NATO’nun genişlemesine karşı sahada harekete geçti.

ABD UKRAYNA’YI ATEŞE ATTI

Yani NATO’nun Rusya’ya karşı genişleme politikası olmasa, bugün “Ukrayna merkezli kriz” yaşanmıyor olacaktı. Dolayısıyla sorunun kaynağı NATO’yu genişletmeye çalışan ABD’dir.

“Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceği” propagandası üzerinden her hafta Ukrayna’ya asker ve silah sevk eden ABD, bu ülkeyi asıl işgal eden güçtür. Ukraynalıların bu gerçeği görmesi kritik önemdedir. (ABD’nin Yunanistan’da sıra sıra üsler inşa etmesi de benzerdir. Nitekim Yunan komünistler, bunun ABD-Yunanistan işbirliği olmadığını, ABD’nin Yunanistan’ı işgali olduğunu belirtmektedirler.)

ABD’nin Ukrayna’yı ateşe atması Ukrayna adına pek çok olumsuz sonuç doğurdu: Kırım’ı kaybetti. Donetsk ve Lugansk adım adım bağımsızlığa doğru gidiyor. Rus gazını Avrupa’ya taşıma ayrılacağını kaybetti. Sürekli kriz hali, kalkınma ve modernizasyon hamlelerini sekteye uğrattı. Gereksiz silahlanma nedeniyle kaynaklar toplumun zenginleşmesine harcanamadı. Dahası darbeler ve yıkılan hükümetlerle enerji harcadı.

Peki karşılığında Ukrayna ne kazandı? Hiç! Ne AB’ye üye olabildi ne de NATO’ya…

Hatta Moskova’nın kararlılığı nedeniyle Washington geri adım atmaya bile başladı. ABD Başkanı Biden’ın “Kısa vadede Ukrayna’nın şartları yerine getirip NATO’ya katılabileceğini sanmıyorum” demesini Ukraynalılar iyi değerlendirmeli. Ve Ukraynalılar, emperyalist ABD’nin Gürcistan’da Saakaşvili’yi nasıl ortada bıraktığını anımsamalı.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
25 Ocak 2021

1 Yorum

Pentagon belgesindeki Kazakistan ayrıntısı

10 Ocak tarihli Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) toplantısında verilen mesajlar, Moskova’nın geçmiş “turuncu darbelerden” dersler çıkardığını ortaya koydu.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev, “darbe girişimi”nin bertaraf edildiğini söylerken, Rusya Devlet Başkanı Putin “renkli devrimlere izin vermeyeceğiz” dedi.

Renkli devrimlere ya da daha doğru bir ifadeyle “renkli Batıcı darbelere” izin vermeme ilanı ve kararlılığı, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’dan çıkan derslerin toplamıdır.

AMERİKAN PARMAĞI

Bu konudaki ilk yazımızda belirttiğimiz gibi eylemler haklı bir zeminde, önce 40 bin işçinin işten atıldığı enerji sektöründeki grevlerle başladı, hükümetin LPG’ye yaptığı büyük zamma tepkiyle de şehirlerde yükseldi. Eylemlerin bu bölümündeki haklılığı teslim etmek ne kadar doğru ise, sonrasında bu eylemlerin yönünü değiştirme girişimini saptamak da o kadar önemli.

Ukrayna’da karargâh kuran muhalefet liderinin açıklamalarından güneyden sızan İslamcı örgütlere ve plakasız araçlarla dağıtılan silahlara kadar bir dizi veri, ilk bölümdeki haklı eylemleri bir kuvvetin fırsata çevirmeye çalıştığına işaret ediyor. Yakın tarihimiz, o haklı eylemlere kumanda eden güçlü bir siyasi karargâh olmadığında, o eylemlerin tam karşıtı kuvvetlerce nasıl rayından çıkarıldığı ve başarısının çalındığı örneklerle dolu…

Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan örneklerine rağmen, Kazakistan’da hâlâ Amerikan parmağı görmeyenler var elbette. O parmağın varlığına ancak ABD başkanı çıkıp “turuncu darbeyi” sahiplenirse inanacaklar nerdeyse…

Oysa bunu da yaşadık 20 yılda: Başarı varsa ABD sahiplenir, ancak başarılamadıysa zaten ABD’yle ilgisi yoktur!

OBAMA, ABD’NİN UKRAYNA’DAKİ ROLÜNÜ AÇIKLADI

Amerikan parmağının varlığına, örneğin önceleri Ukrayna’da da karşı çıkılıyordu. Haniydi ABD? İşte sahada Ukraynalılar vardı, Maydan’a çıkan Ukraynalılar haksız mıydı, talepler dile getirilmesin miydi? Daha neler neler…

Ne oldu? Turuncu darbe başarılı olunca, ABD Başkanı çıktı ve rollerini itiraf etti. Obama 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda Ukrayna’daki pozisyonlarını aynen şöyle açıkladı: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”

Evet, Putin Gürcistan ve Kırgızistan örneklerine rağmen, dahası Ukrayna’daki önceki turuncu darbeye rağmen, 2014’teki ikinci turuncu darbeye hazırlıksız yakalanmıştı.

Haksızlık etmeyelim, “hazırlıksız yakalanmak” yerine, güç ve şartlar ikilisi demek belki daha doğru olacak. Ama sonuçta, ABD parmağı oradaydı ve Ukrayna’da ikinci kez turuncu darbe başarılınca, ABD varlığını kabul etmiş oldu. Maydan’da yenilseydiler, Obama o açıklamayı elbette yapmayacaktı, elbette “ordaydık ve yenildik” demeyecekti!

ABD BELGESİNDEKİ TESİS YAPILACAK ÜLKELER LİSTESİ

Kazakistan’daki ABD parmağına işaret eden başka olguları da anımsatalım:

Aylar önce bu köşede şöyle yazdım: “ABD Ordusu Mühendisler Birliği’nin Amerikan medyasına yansıyan bir talep metni belgesi, Pentagon’un yaklaşık 20 ülkede yeni tesis yapımı için bazı şirketlerle beş yıllık anlaşma yaptığını ortaya koydu. 240 milyon dolarlık harcama planı görülen belgede ABD’nin askeri tesis yapmayı planladığı ülkeler arasında Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın yer alıyor olması dikkat çekiyor (Sputnik, 20.5.2021).”

Yine aylar önce bu köşede yazdım: “Amerikan Newsweek dergisi, iki yıl süren araştırma sonucunu yayımladı: Rapora göre ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, son 10 yılda yaklaşık 60 bin kişilik büyük bir gizli ordu kurdu. Bu ordunun yarısı özel harekât kuvvetlerinden oluşuyor. Bu ordu, dünyanın belirli noktalarında askeri üniforması ya da sivil kılıkla, 130 şirkete bağlı olarak operasyonlar yapıyor (Sputnik, 17.5.2021).”

Hatta bu köşede şunu da yazdım: “Amerika’nın Sesi Radyosu’na Türkiye değerlendirmesi yapan CIA uzman analisti Paul Goble, ABD yönetimiyle görüşecek AKP hükümetine şu tavsiyede bulundu: ‘Türkiye, Orta Asya’daki nüfuzunu ABD ile görüşmelerinde masaya getirmeli.’ (Amerika’nın Sesi, 12.5.2021).”

Gölge CIA kabul edilen RAND’ın 2019 raporu da önemli. RAND Rusya’ya karşı yapılacaklar listesi olarak ABD yönetimine şunları veriyordu: Ukrayna’ya silah yardımı, Suriye isyancılarına destek, Belarus’ta rejim değişimi, Güney Kafkasya’da tansiyonun yükseltilmesi, Moldova’da meydan okunması ve Orta Asya’da Rus nüfuzunun azaltılması…

ABD’NİN ÇİN VE RUSYA CEPHELERİNDE ORTA ASYA’NIN YERİ

Orta Asya neden önemli peki? Çünkü ABD 21. yüzyılda Çin’le ayrı, Rusya’yla ayrı mücadele olmayacağını görüyor. ABD Ulusal istihbarat Direktörü Dan Coats, Ocak 2019’daki Senato İstihbarat Komisyonu oturumunda ilan etti: “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda.”

İşte ABD’ye karşı birleşmiş olan Çin ve Rusya’nın arasına kama gibi girilecek coğrafya, Orta Asya’dır. Dahası ABD buraya girmekle iki rakibinin arasına kama sokmanın ötesinde, Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini de, Rusya-Hindistan bağlantısını da kesebileceğini hesap etmektedir.

Afganistan’dan çekilmek zorunda kalmasına rağmen Orta Asya’da yeni dayanak arama çabası, işte bu nedenledir.

Orta Asya’nın stratejik hatlar açısından önemini anlamamızı kolaylaştıracak bir başka yol da ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı açtığı cephelerdir:

ABD, Baltık bölgesinden başlayıp Doğu Avrupa’ya inen, Karadeniz üzerinden Kafkasya’ya ulaşan ve oradan Orta Asya’ya uzanan bir cephe inşa etmeye çalışıyor Rusya’ya karşı.

Yine ABD, Orta Asya’dan Hindistan’a inen, oradan genişçe deniz üzerinden Japonya’ya kadar uzanan bir cephe inşa etmeye çalışıyor Çin’e karşı.

Görüldüğü gibi Orta Asya, iki cephenin kesişeni durumunda.

MOSKOVA BU KEZ HIZLI POZİSYON ALDI

Fakat ABD 2003-2004 yıllarında “turuncu darbeler” yapabilen eski gücünde değil. O nedenle ilk yazımızda belirttiğimiz gibi ABD’nin Kazakistan’dan bir Ukrayna çıkarma şansı yok. Diğer yandan Rusya ve Çin de 2003-2004’teki konumunda değil, artık çok daha güçlü.

İşte bu nedenle ABD girişimi hedefine ulaşamadı, Kolektif Güvenlik Anlaşma Örgütü ve Rusya, bu kez hızlı davrandı. Ancak emperyalist ABD, yeniden deneyecektir; bir kez denendiğinde, bilinçlerde yapılabileceğinin yer bulmaya başladığını bilmektedir zira… Ki hegemonyası zayıflayan ABD için, Orta Asya ülkelerinde rejim değişikliğini sağlamak yerine, istikrarsızlık zemininin oluşması bile büyük bir kazanımdır.

Kısacası, önümüzdeki süreçte Şanghay İşbirliği Örgütü’ne de (ŞİÖ), Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne de (KGAÖ) çok iş düşecektir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Ocak 2022

2 Yorum

Kissinger’a göre ABD-Çin farkı

Emperyalist ABD’nin Türkiye karşıtı politikalarını dile getirdiğinizde karşınıza en çok çıkan argümanlardan biri şudur: “ABD emperyalist ve yayılmacı da Çin değil mi!”

Hatta bu argümanı, “Çin’in ABD’den daha tehlikeli bir emperyalist olduğu” iddiasına kadar götürenler bile vardır.

Siz istediğiniz kadar emperyalizmin Lenin’in tarifiyle kapitalizmin en yüksek aşaması olduğunu anlatın ya da Çin’in emperyalist ABD’den farklı olarak ticari anlaşmalarına siyasi şartlar getirmediğine dair onlarca örnek verin, fark etmez…

Madem Türkiye karşıtı politikaları nedeniyle emperyalist ABD savunulamayacak durumdadır, o zaman Çin de Rusya da ABD gibi emperyalist olmakla suçlanmalıdır ki, Amerikancılık denge bulabilsin!

Böylelerini değil ama böylelerinden etkilenenleri ikna etmek açısından en etkilisi, sanırım yukarıda verdiğimiz örneğin benzeri onlarca örnek vermekten ziyade Kissinger gibi isimlerin görüşlerine başvurmaktır!

KISSINGER: ÇİN, ABD GİBİ DEĞERLERİNİ YAYMAYA ÇALIŞMAZ

ABD-Çin ilişkilerinde özel bir yere sahip olan ve ABD’de, hatta Batı’da Çin’i en derinlemesine incelemiş isimlerin başında gelen kişi Henry Kissinger’dır.

Richard Nixon ve Gerald Ford yönetimlerine Ulusal Güvenlik Danışmanlığı da yapan ABD’nin ünlü Dışişleri Bakanı Kissinger, ülkesi ile Çin arasındaki temel farkı, Çin Üzerine isimli önemli kitabında çok doğru bir şekilde şöyle ortaya koyuyor:

ABD’nin kendisini bütün dünya ülkelerinden müstesna bir konumda görmesi, misyonerce bir tutumu beraberinde getirmektedir. ABD, sahip olduğu değerleri dünyanın her yanına yayma mecburiyeti olduğunu savunur. Çin’in kendisini müstesna bir konumda addetmesinin nedeniyse kültüreldir. Çin, değerlerini yaymaya çalışmaz; çağdaş kurumlarının Çin’in dışındaki dünyaya uygun olduğunu da ileri sürmez.” (Henry Kissinger, Çin- Dünden Bugüne Yeni Çin, Çev: Nalan Işık Çeper, Kaknüs Yayınları, 1. Basım, 2015 İstanbul, s. 14.)

Yine Kissinger, her iki ülkenin de özel bir rol üstlendiğini düşündüğünü belirterek şöyle der: “Çin, ABD gibi kendisinin özel bir rol üstlendiğini düşünmekteydi. Ama bu düşünce hiçbir zaman değerlerini bütün dünyaya yaymak üzerine kurulu Amerikan evrenselciliğini benimsememiştir. Çin kendisini barbarları kapının önünde tutmakla sınırlamıştır.” (s.40.)

KAPİTALİZM-SOSYALİZM FARKI

Kuşkusuz Kissinger’ın iyi gözlemlediği bu fark vardır ancak fark her iki ülkenin de kendisini müstesna görmesinden ya da ABD’nin misyonerce tutumundan kaynaklanmamaktadır. Farkın kaynağı, ABD’nin emperyalist kapitalist, Çin’in ise sosyalist olmasıdır.

Yeni pazarlara, yeni hammaddelere ihtiyacı olan kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizm, modern sömürgecilik yapabilmek üzere yayılmacıdır. Sahip olduğu değerleri yaymak istemesi bundandır.

Dahası ABD, Yugoslavya, Afganistan, Irak, Suriye ve Libya örneklerinde de görüldüğü gibi, sahip olduğu değerleri yaymaktan çok, o değerleri saldırganlığına örtü yapmak için kullanmaktadır. İnsan hakları ve demokrasi gibi iki değer, ABD’nin işgal etmek istediği ülkelere götürmek istediği değerler olmuştur!

LATİN AMERİKA VE AFRİKA’NIN ÇİN-ABD FARKI DERSLERİ

Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi geliştikçe ve ABD’nin bu projeye karşı ortaya koyacağı proje etkisiz kaldıkça, önümüzdeki süreçte bu “yayılmacılıkta benzerlik” iddiası daha çok yer bulacak Batı basınında…

Bu bağlamda Latin Amerika ile Afrika ülkelerinin, Çin ile Batı’nın kendileriyle kurduğu ilişkileri değerlendirme biçimi oldukça yararlı olacaktır. O ülkeler için farkın özeti üç maddedir:

1. Çin’in verdiği kredinin şartları, ABD’nin verdiği kredinin şartlarından çok hafiftir.

2. Çin, verdiği kredinin kullanımını ABD gibi siyasi şarta bağlamıyor.

3. Çin ile işbirliğinin ekonomik kazancı, ABD ile işbirliğinin kazancından çok daha fazla.

İsrail gibi bir ülke bile, tam da bu nedenlerle ABD’nin sert uyarılarına rağmen, Çin’le işbirliğini geliştirmenin yollarını boşuna aramıyor!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
4 Ocak 2022

2 Yorum

‘Tek ülkede sosyalizm’ deneyi başarıldı

Birkaç gün önce (25 Aralık), dünyanın ilk sosyalist ülkesi olan SSCB’nin dağılmasının 30. yıldönümüydü.

25 Aralık 1991 gününün ertesinde “liberal düzen” kesin zaferini ilan etti, ardından bunu “tarihin sonu” diye nitelediler. Emperyalist ABD’nin “liberal dünya düzeni” son düzendi.

Oysa liberal düzen dedikleri kapitalizm, feodal düzen içinde 1200’lerde filiz vermeye başlamış, 1500’lerden itibaren üretim biçimi ve ilişkisi olarak toplumlarda yavaş yavaş ikinci bir sistem olarak yer bulmuş, 1600’lerden itibaren de sıra sıra ülkelerde egemen düzene dönüşmeye başlamıştı. Yani kapitalizmin, ticaret yönü ağır basarak gelişmesi, sanayi devrimiyle büyük atılım yapması ve tekelleşerek emperyalizme dönüşmesi neredeyse 400 yıllık bir süreçti.

Kısacası sosyalizmin ilk deneyi olan 1917-1991 deneyinin başarısız olmasını, “tarihin sonu” ilan etmek, her şeyden önce tarihin gelişim yasalarına aykırıydı. Kaldı ki 1991’de dağılan SSCB ilk deneydi ama 1949 devrimi ile dünyanın en büyük devletinde, Çin’de ve 1959’de dünyanın görece küçük devletlerinden birinde, Küba’da, yani iki uç ölçekte ülkede deneyler sürüyordu.

Dahası, Çin Halk Cumhuriyeti’nin sosyalizm deneyi de, aşağı yukarı SSCB’nin deney süresine yetişti. Ve Çin Komünist Partisi’nin ilk deney olan SSCB pratiğinden çıkardığı derslerle, yolunu hem de çok başarılı olarak sürdürdüğü görülüyor.

SOSYALİZMİN İKİ TEMEL ÖLÇÜTÜ

Gerçi tıpkı SSCB’nin dağılmasından hemen sonra yılgınlığa düşen bir kesim solun hatalı bir şekilde “demek ki tek ülkede sosyalizm mümkün değilmiş” sonucuna varması gibi, bugün de yine bir kesim solda, Çin’e özgü sosyalizmi, sosyalizme benzetememe durumu görülüyor!

Kanımca bu birincisi sosyalizmin bağrında sınıf mücadelesini sürdürdüğü gerçeğinin ve ikincisi de sosyalizmin inşa sürecinin kısa olmadığı gerçeğinin üzerinden atlanmasıyla ilgili bir durum. Buna üçüncü olarak da konuya “şablon”la bakma hatasını ekleyebiliriz..

Bir ülkede sosyalizmin varlığının yanıtını iki temel özelliğe bakarak yanıtla bulabiliriz:

1) Üretim/mülkiyet ilişkileri: Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet mi, yoksa kamu/ortak mülkiyet mi egemen?

2) Sınıf egemenliği: Devlet aygıtına hangi sınıf egemen? Burjuvazi ve onun siyasal temsilcisi mi, yoksa işçi sınıfı ve onun komünist partisi mi?

Çin’de “dışa açılma ve reform” sürecinde özel mülkiyete de alan açılması, Çin’in sosyalizmden dönüşü olarak yorumlanıyor kabaca. Oysa önemli olan egemen durumda hangi ilişkinin olduğudur. Orada da kamu/ortak mülkiyetin egemen olduğu, dahası özel mülkiyet üzerinde de devletin sıkı bir denetimi olduğu görülmektedir.

Devlet aygıtına hangi sınıfın egemen olduğu sorusunun yanıtı ise daha kolaydır: Yaklaşık 100 milyon üyesi bulunmakta olan ÇKP.

Özel mülkiyet sahibi çeşitli isimlerin son dönemde ÇKP’ye üye olma eğilimi taşıması, her ne kadar çeşitli çevrelerde burjuvazinin partiyi ele geçirme çabası olarak değerlendiriliyorsa da, bunu tersinden ÇKP’nin özellikle son yıllarda sosyo-ekonomik kategoriler arasında makası daraltmak üzere yaptığı sert ve önemli hamlelerin dolaylı sonuçları olarak okumak gerekir.

Bir diğer itiraz da Çin’in “sosyalist piyasa ekonomisi”ne olan itirazdır. Çeşitli çevreler bunu da kapitalizm olarak okumaktadırlar. Oysa piyasa ekonomisi ile kapitalizm özdeş değildir. Dahası SSCB’yi dağılmaya götüren nedenlerden biri de güçlü bir piyasa inşa edememiş olmasıdır. (Kuşkusuz bu belirleyici bir neden değildi ve Stalin dönemi sonrası SBKP’nin adım adım revizyonistleşmesinden Kızıl Ordu’nun kendi devrimine sahip çıkamayacak kadar parti ordusu olmaktan uzaklaşmasına kadar pek çok neden sayabiliriz.)

ÇİN’E BÜYÜK ÖLÇEKTEN BAKILMALI

Çin’le ilgili -hangi konuda olursa olsun- değerlendirme yapmak isteyenlere hep “büyük ölçeğe” dikkat etmelerini söylerim. 20 milyonluk, 50 milyonluk, 100 milyonluk bir ülkeden bakarak 1,5 milyarlık bir ülke hakkında değerlendirme yapmak, ölçek farkı nedeniyle her zaman güçtür.

Kolaylaştırmak için iki temel sorunda örnekler vereyim:

1,5 milyar insan için günde ikişer ekmek üretmek, 3 milyar adet ekmek üretmek demektir. Bunun için gereken fırın sayısı, gerekli tonlarca un/buğday konusu başlı başına bir üretim problemidir.

Diğer yandan 1,5 milyar insanın her gün 250 gr dışkıladığını düşünün. Bu her gün çözülmesi gereken 400 milyon kg büyüklüğünde kanalizasyon sorunu demektir.

Özetle, bu büyüklükte bir ülkede sosyalizm öyle bugünden yarına tamamlanabilecek bir sistem değildir. O nedenle ÇKP adım adım şu kadar yıl sonra şu çıta, bu kadar yıl sonra bu çıta diyerek somut hedefler koymaktadır.

Örneğin ÇKP, “orta halli refah toplumu” hedefine ancak 70 yılın ardından ulaşabilmiştir. Ve ÇKP, ancak devrimin yüzüncü yılında güçlü sosyalist bir modern toplum olabilmeyi önüne hedef koyabilmektedir. Çünkü belirttiğimiz gibi ölçek çok büyüktür.

Kuşkusuz bu büyük ölçek, sosyalizm deneyi açısından büyük bir iç pazara sahip olmak gibi bir avantaj da doğurmaktadır, ancak esas olarak adımların ağır, kararlı ve sağlam atılmasını gerektirecek zorluklar barındırmaktadır.

SOSYALİZM BAŞARDI

CRI Türk’teki yılın bu son yazısında, SSCB dağılsa da sosyalizmin hâlâ ayakta olduğuna işaret etmek için özetledik bunları…

Elbette bırakın bir yazıya, kalınca bir kitaba bile sığmayacak önemde ve derinlikte konular bunlar. Şimdilik 25 Aralık 1991’de SSCB’nin dağılmasının 30. yılı vesilesiyle bazı konu başlıklarına değinmiş olalım ve fırsat buldukça yeni yıldaki yazılarımızda bu konu başlıklarına değineceğimizi belirtelim.

Bitirirken de önemle vurgulayalım: İlk sosyalist ülke olan SSCB’nin 1991’de dağılması “tek ülkede sosyalizm” teorisini geçersiz kılmadı, hatta Çin Halk Cumhuriyeti’nin 21. yüzyılda gün geçtikçe daha da öne çıkan başarısı, “tek ülkede sosyalizm” deneyinin başarıldığını gösterdi.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Aralık 2021

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın