Archive for category CGTN Türk

İKİNCİ SOĞUK SAVAŞ

ABD RAKİPLERİYLE DE MÜTTEFİKLERİYLE DE SORUNLU

ABD’nin SSCB’yle son vuruşmayı yaptığı yıllarda, 1982-1989 arasında dışişleri bakanlığı yapan George Shultz, geçen günlerde Trump yönetimini iki konuda uyardı:

1. Eski ABD Dışişleri Bakanı Shultz, Trump’ın eylemleri nedeniyle ABD’nin Çin ve Rusya ile ikinci bir Soğuk Savaşın eşiğine geldiğini belirtti (1.11.2020).

2. Shultz, Trump’ın politikaları nedeniyle ABD’nin Avrupa ve Asya’da yakın müttefikleriyle bile ilişkilerini bozduğunu, Beyaz Saray’ın diplomasiyi bırakıp askeri tehditleri tercih ettiğini belirtti.

ABD’NİN ONLARCA ÜLKEYLE İLİŞKİSİ BOZUK

ABD başkanlık seçiminden hemen önce yapılan bu açıklama, kuşkusuz seçimlere dönüktü. Ancak doğruları, hatta eksik doğruları içeriyordu.

İkincisinden başlarsak…

Evet, ABD Shultz’un da işaret ettiği gibi Avrupa ve Asya’daki yakın müttefikleriyle bile ilişkilerini bozdu.

Avrupa ülkelerine ekonomik ambargo uyguladı: Fransa ve Almanya ile NATO aidatları konusunda karşı karşıya geldi. Almanya’nın Rusya’yla inşa ettiği Kuzey Akım-2 boru hattını en sert şekilde hedef aldı, boru hattında yer alan şirketlere ambargo uyguladı. 5G alt yapı işlerini Çinli şirketle yürüten İngiltere’yi açıkça tehdit etti ve belli ölçülerde geri adım attırdı. Çin’e en önemli limanını 25 yıllığına kiralayan İsrail’i tehdit etti.

ABD’nin Türkiye’yle ilişkileri ise tarihinin en kötü döneminde. ABD’nin PKK’ye binlerce TIR silah vermesinden FETÖ’yü desteklemesine, Doğu Akdeniz’den Ege’ye Türkiye’nin karşısındaki bölge ülkelerini arkalamasına, Rusya’yla ilişkisi ve özellikle S-400 hava savunma sistemi nedeniyle Türkiye’yi açıkça sert yaptırımlarla tehdit etmesine uzanan bir dizi problem var…

TRUMP YERİNE CLINTON OLSA TABLO FARKLI MI OLURDU?

Mesele şu ki, bu çok kısa özetlediğimiz sorunlar acaba Trump’tan mı kaynaklandı? Geçen dönem Trump yerine rakibi Hillary Clinton başkan olsaydı, ABD bu sorunları yaşamayacak mıydı?

Üç nedenle büyük oranda yaşayacaktı.

1. ABD başkanlarının değişimi, ABD’nin “büyük stratejisinde” köklü bir değişikliğe neden olmuyor.

2. ABD’nin sadece rakipleriyle değil, müttefikleriyle de sorunlar yaşaması, hegemonyasının zayıflamasının zorunlu sonucudur.

3. Trump’ın “önce Amerika” stratejisi karma bir stratejiydi ve kökü rakibi Clinton’un da bakanlık yaptığı Obama dönemindeydi.

Dolayısıyla asıl soru şudur: Yarın Trump yerine Biden başkan olsa, Shultz’un işaret ettiği sorunlar ortadan kalkacak mı?

Yani Çin ve Rusya’yla soğuk savaşın eşiğine geldiğini belirttiği ABD, ilişkileri normalleştirebilecek mi?

TRUMP MI, BIDEN MI?

ABD’nin Trump döneminde oldukça sorunlu hale gelen Çin ve Rusya’yla ilişkisi, Biden başkan olsa bile düzelmez…

Zira Trump’ın ABD’nin “baş rakibi” Çin’e karşı uyguladığı politikalar selefi Obama döneminde de uygulandı, bu ya da bir sonraki dönemdeki halefi tarafından da uygulanacak.

Bakmayın Trump’ın kamuoyuna “Biden kazanırsa Çin kazanacak, Çin ABD’yi ele geçirecek” sözlerine…

Ki aslında bu sözler kamuoyuna “esas rakip Çin’le ben daha iyi mücadele ederim” demekten başka da bir anlama gelmiyor aslında.

Dolayısıyla Trump ya da Biden fark etmez, ABD “büyük stratejisi” temelinde Çin’i bölgesine sıkıştırma hedefini sürdürecek.

O bakımdan asıl soru şudur: Çin’i durdurma şansı olmayan ABD’nin daha az hasar alması acaba hangi başkanla mümkündür?

ABD seçmeninin asıl üzerinde durması gereken işte budur!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Kasım 2020

3 Yorum

ABD VE ÇİN ARASINDA KORE SAVAŞI SÜRÜYOR

ABD SALDIRGANLIĞININ VE YENİLGİSİNİN 70. YILI

Kore Savaşı, Türkiye için başka, Çin için başka anlamlar taşıyor. O nedenle savaşa verilen isimler bile farklı.

Türkiye için Kore Savaşı’dır, coğrafi bir adlandırmadır; vatan savunmasıyla ilgili değildir. Peki Türkiye neden Kore’dedir?

Nazım Hikmet’in “Kore’de Ölen Bir Yedek Subayımızın Menderes’e Söyledikleri” başlıklı şiirindeki o yedek subayın Başvekil Menderes’ten istediği “diyet”, Türkiye’nin neden Kore’de olduğunu anlatmaktadır: “Diyetimi istiyorum, Adnan Bey, göze göz, ele el, bacağa bacak, diyetimi istiyorum, alacağım da.”

Evet, Türk askeri Kore’ye ABD emperyalizminin çıkarlarını korumak için gönderilmiştir; Mehmetçik Türkiye NATO’ya girebilsin diye şehit olmuştur Kore’de…

Ve kahraman Mehmetçik, ABD’nin gözünde 23 sentlik asker olmuştur Kore’de…

ABD Dışişleri Bakanı Dulles, “NATO’nun en ucuz askeri Türk askeridir. Bir Türk askeri 23 sente mal oluyor” demiştir.

Yanıtını da yine Nazım Usta vermiştir: “Hani şaşmayın, yarın çok pahalıya mal olursa size, bu 23 sentlik asker, yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim, her millet gibi büyük Türk milleti.”

ÇİN’DEN ABD’YE ‘SAVAŞA HAZIRLIKLIYIZ’ UYARISI

Kore Savaşı 25 Haziran 1950’de başladı. Türkiye ise 26 Kasım 1950’de savaşa dahil edildi.

Bugün bu girişi yapmamızın nedeni ise Çin’in Kore Savaşı’na dahil olması nedeniyle: 1 yaşındaki Çin Halk Cumhuriyeti, 25 Ekim 1950’de Kore Savaşı’na dahil oldu.

Bu yıl 70. yılı olması ve ABD’nin Kore yarımadası üzerinden Çin’i tehdit etmeye devam etmesi edeniyle, daha da önem kazandı.

Zira 3 Kasım ABD Başkanlık seçimi de iki aday arasında “hangimiz Çin’e daha düşmanız” yarışmasına dönmüş durumda.

İşte bu şartlarda Çin, Kore Savaşı’nın 70. yılında ABD’ye “savaşa hazırlıklıyız” mesajı verdi. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ülkesinin barış istediğini, ama savaştan da geri adım atmayacağını söyleyerek “Çin halkı işgalcilerle anladıkları dilde konuşmamız gerektiğini söylüyor” dedi.

ÇİN İÇİN KORE SAVAŞI’NIN ANLAMI

Başta da belirttik: Kore Savaşı, Türkiye için başka, Çin için başka anlamlar taşıyor. O nedenle savaşa verilen isimler bile farklı.

Çin’in bu savaşa verdiği isim şu: “ABD Saldırganlığına Karşı Direnme ve Kore’ye Yardım Savaşı

Çin’in bu savaşı böyle isimlendirmesi çok yerinde, zira Çin Kore Savaşı’nda hem Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne yardım etti, hem de doğrudan kendisini de hedef alan ABD saldırganlığına karşı direndi.

Nitekim savaşa 4 ay sonra, 25 Ekim’de dahil olması da bu nedenledir. Çünkü ABD 38. paraleli geçmiş ve Çin sınırına dayanmıştı, Çin’i de hedef alıyordu.

Zaten 20. yüzyılda Kore Yarımadası önce Japonya için, ardından da ABD için Çin’e saldırı amaçlı atlama tahtası olmuştur. Kore’yi 1905’te Rusya’yla savaş sonrasında işgal eden Japonya, burayı Çin’e saldırı üssü olarak kullandı. ABD de 1950’de yine bu yarımadayı “komünist Çin’e karşı” saldırı üssü haline getirmeye çalışıyordu.

Meseleye işte bu esas yönü ile baktığımızda, Kore Savaşı’nın ABD ile Çin arasında hâlâ sürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira ABD hâlâ Güney Kore’de ve Japonya’da asker bulundurarak Çin’i tehdit etmektedir.

EMPERYALİST ABD’NİN İLK YENİLGİSİ

Öte yandan Kore Savaşı, emperyalist ABD’nin de ilk yenilgisidir!

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına sonradan katılan ve her iki savaştan da güçlenerek çıkan ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist Batı blokunun liderliğini almış ve dünyayı şekillendirmeye soyunmuştu.

Dünyayı şekillendirmeye de, Kore iç savaşını fırsata çevirip bölgeye asker göndererek Kore Yarımadası’ndan başladı. Ancak ilk yenilgisini de burada aldı!

MacArthur komutasındaki ABD/NATO birlikleri (BM güçleri) Çin sınırına dayanınca, bir yaşındaki Çin Halk Cumhuriyeti “Çin Halk Gönüllüler Ordusu” oluşturarak Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin yardımına koştu. Mao Zedung’un çağrısıyla 1 milyon Çinli savaşa katıldı. 1 milyon Çinlinin arasında Mao Zendung’un 28. yaşındaki oğlu Mao Anying de vardı ve bu savaşta şehit oldu.

ÇİN HEGEMONYA PEŞİNDE KOŞMAYACAK

Türkiye Kore’de 721 şehit verdi ne acı ki…

Emperyalist ABD, dünyayı şekillendirme saldırganlığında, 721 Mehmetçiğimizin de kanını kullandı…

Neyse ki ABD hegemonyasının sonu geliyor; ABD emperyalizmi “21. yüzyılı Amerikan yüzyılı” yapma hedefini çoktan yitirmiş durumda ve Hint-Pasifik stratejisi ile Çin’i durdurmaya çalışıyor.

Ancak görünen o ki, bu mümkün olmayacak. Zira ekonomik güç merkezinin ardından siyasi güç merkezi de Atlantik’ten Pasifik’e kayıyor ve 21. yüzyıl, Asya yüzyılı olarak yükseliyor.

Emperyalist saldırganlıkların son bulacağı, hegemonyacılığın kaybedeceği, emperyalist tekellerin çıkarları adına ezilen ulus askerlerinin savaşlara sürülemeyeceği, barış içinde bir yüzyıl mümkün mü?

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in “ABD Saldırganlığına Karşı Direnme ve Kore’ye Yardım Savaşı”nın 70. yılında yaptığı konuşmada söylediği şu sözler umut veriyor: “Çin asla hegemonya ve genişleme peşinde koşmayacak, hegemonyacılık ile zorbalık siyasetine kesinlikle karşı çıkacak, daima vatan savunması niteliğinde askeri politika izleyecek.”

Mehmet Ali Güller
CRI TÜRK
27 Ekim 2020

5 Yorum

EKONOMİYE ÇİN AŞISI

ÇİN BÜYÜRSE DÜNYA BÜYÜR

Yılın ilk aylarıydı. Çin’de koronavirüs salgını başlamıştı. ABD durumdan oldukça memnundu. Öyle ki ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross, 30 Ocak’ta “Çin’deki korona salgını Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” diye seviniyordu!

Dahası ABD Başkanı Donald Trump gayriciddi açıklamalar yapıyor, salgına dönüşmeyeceğinden çok emin şekilde virüsü küçümsüyordu. 22 Ocak’ta “salgın değil” diyerek, 10 Şubat’ta “Nisan’da biter” diyerek, 27 Şubat’ta “Mucize gibi bir anda bitecek” diyerek sürekli salgını hafife alıyordu.

Mart’ta salgın Avrupa’dan ABD’ye geçtiğinde, sağlık dünyasının uyarılarına rağmen Beyaz Saray hâlâ meseleyi küçümsüyordu.

TRUMP’IN ÇİN’İ SUÇLAMA KOLAYCILIĞI

İşin boyutu ortaya çıkmaya başlayınca, Trump kolayını buldu ve salgınla ilgili Çin’i suçlamaya başladı: Çin dünyayı geç bilgilendirişti!

 Oysa Çin merkezi hükümeti, Vuhan eyaletinin ilk iki haftaki yarım tedbirlerinin eksikliğini görmüş, tehlikeyi saptamış ve katı, disiplinli ama tam tedbirlerle Vuhan’ı karantinaya almış, dünyayı da yılın hemen başında bilgilendirmişti.

Çin’in bilgilendirmesinden üç hafta sonra, ABD Ticaret Bakanı “Çin ekonomisi yıkıma uğrayacak ve bu ABD’ye yarayacak” diye varsayarak seviniyordu!

Bu kısa özeti, yılın üçüncü çeyreğiyle ilgili ekonomik verilerin açıklanması nedeniyle anımsatıyoruz.

Tablo, salgını küçümseyen ve salgının Çin’i batıracağını düşünerek sevinenlerinin kendi ekonomilerinin nasıl “enfekte” olduğunu gösteriyor zira…

ABD KÜÇÜLDÜ, ÇİN BÜYÜDÜ

Bu kısa özetin gerçekleştiği ilk üç ayın ardından ekonominin ilk çeyrek verileri açıklandığında, Çin’in kaybı ABD’den daha çoktu.

ABD yüzde 5 küçülürken, Çin’in küçülmesi yüzde 6,8’i bulmuştu.

Ancak ABD açısından asıl korkunç tablo ikinci çeyreğin sonunda ortaya çıktı. Çin birinci çeyrekteki küçülmeyi durdurmuş, hatta yüzde 3,2 büyümeye geçmişken, ABD ekonomisi rekor bir şekilde, yüzde 32,9 küçülmüştü!

ABD-ÇİN FARKI

Bu tabloyu ortaya çıkaran üç neden vardı:

1. Salgın gibi en olumsuz şartlarda, kamucu ekonominin liberal ekonomiye olan üstünlüğü daha bariz ortaya çıkmıştı. Kamuculuğun önemi, zor zamanlarda daha iyi anlaşılıyordu. Öyle ki ABD içinde de Avrupa’da da kamulaştırma, devletin piyasaya müdahalesi gibi argümanlar konuşulmaya başladı.

2. Çin meseleyi ciddi almış ve “tam tedbir” uygulayarak sorunu zamana yaymadan 3 ayda halletmişti. ABD yönetimi ise hem meseleyi ciddiye almamıştı hem de ekonomiyi kapatmamak için yarım tedbirlerle yetinmeye çalışmıştı. Bu ise salgını Çin’dekine nazaran daha geniş zamana yaymıştı.

3. Çin devleti “önce insan” perspektifiyle taramadan maske dağıtımına, ilaçtan tedaviye kadar vatandaşının yanındaydı. Kamucu ve halk sağlığı anlayışı her Çinlinin hizmetindeydi. ABD’de ise sigortası olmayanlara test yapılıp yapılmayacağı tartışmalarından tutun, hastanelerde yüksek tedavi maliyeti nedeniyle yaşanan sorunlara kadar ciddi insanlık dramları sergilendi. Dahası Beyaz Saray’ın açıkladığı ekonomik paket de sıradan ABD’liyi değil, şirketleri desteklemeyi hedef almıştı. Üstüne, beyaz polis zorbalığı nedeniyle siyah öfke patlaması da yaşandı.

ÇİN ÜÇÜNCÜ ÇEYREKTE DE BÜYÜDÜ

Çin ve ABD ekonomilerinin durumu, haliyle tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor. ABD ekonomisinin ikinci çeyrekteki rekor küçülmesi sonrası Çin’in üçüncü çeyrekte ne yapacağı, bu nedenle önemle bekleniyordu.

Zira dünyanın dörtte biri büyüklüğündeki Çin’in ekonomik göstergelerindeki iyileşme, dünyanın ekonomik küçülmesini durdurabilecek yegâne çareydi.

İşte bu beklentiler içinde dün üçüncü çeyrek verileri açıklandı. Çin yüzde 4,9 büyümüştü!

ABD’nin üçüncü çeyrek oranı ise henüz açıklanmadı.

İkinci çeyreğin ardından Çin’in üçüncü çeyrekte biraz daha büyümesi, küçülen dünya ekonomisine bir nevi aşı oldu.

Çin ekonomisinin yeniden canlanması, özellikle Asya ekonomisine olumlu yansıyacak.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Ekim 2020

2 Yorum

ABD ÇİN’İ HİNDİSTAN’LA DENGELEME ARAYIŞINDA

HİNT-PASİFİK BÖLGESİNDE ABD’NİN NAFİLE HAMLELERİ

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin’e karşı geliştirilen ve ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya’nın yer aldığı “Quad ittifakının” Tokyo’da düzenlediği toplantı öncesinde, Hint-Pasifik bölge ülkelerine “Çin’e karşı birlik” çağrısı yaptı (6.10.2020).

Pompeo, Güney Çin Denizi ve Doğu Çin Denizi’nde Çin’in askeri gücüyle gösteriş yaptığını iddia ederek, “Dünya uzun zamandır Çin tehdidi altında. Şimdi bu konuyu ciddi bir şekilde ele almak zorundayız” dedi.

Pompeo’nun dünyanın uzun süredir ABD tehdidi altında değil de Çin tehdidi altındaymış gibi konuşmasını, ya da Çin Silahlı Kuvvetlerinin Güney Çin ve Doğu Çin denizindeki varlığından sanki ABD sahilindeymiş gibi rahatsızlık açıklaması, elbette “basit bir propagandadan” ibarettir. O nedenle üzerinde durmayacağız.

Bizi asıl ilgilendiren, ABD’nin “Hint-Pasifik bölge” yaklaşımıdır. Çünkü bu yaklaşım, küresel mücadeledeki ABD “büyük stratejisine” işaret etmektedir.

PENTAGON’UN HİNT-PASİFİK STRATEJİ RAPORU

ABD, Asya-Pasifik stratejisini geçen yıl Hint-Pasifik stratejisi diye değiştirdi.

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un 1 Haziran 2019’da açıkladığı 64 sayfalık “Hint-Pasifik Strateji Raporu” özetle şu saptamayı yapıyor: Pentagon için, ABD’nin batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölge “ABD’nin geleceği için en kritik bölge”dir.

Neden? Çünkü Pentagon raporuna göre “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7’si Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”

Pentagon’a göre ABD’nin esas rakibi kim? “Ekonomik, siyasi ve askeri yükselişiyle 21. yüzyılın en belirleyici unsuru” olan Çin.

Peki Çin’e karşı ABD’nin müttefiki kim? Rapora göre ABD’nin 2016’da “büyük savunma ortaklığı” statüsü verdiği Hindistan!

ABD ÇİN’İ ANCAK HİNDİSTAN’LA DENGELEYEBİLİR

Nitekim bu rapordan bir yıl önce, 30 Mayıs 2018’de, ABD Pearl Harbour’da bulunan 375 bin kişilik Pasifik Komutanlığının (PACOM) ismini de değiştirdi; Hint-Pasifik Komutanlığı (INDOPACOM) yaptı.

Pentagon’un Pasifik ya da Asya-Pasifik stratejini Hint-Pasifik stratejisi diye isimlendirmesi ve Pasifik Komutanlığını Hint-Pasifik Komutanlığı diye yenilemesi, Washington’un Çin’i dengeleyebilecek esas müttefik olarak Hindistan’ı görmesinden kaynaklanmaktadır.

ABD’ye göre 1,4 milyar nüfuslu gelişmiş Çin’i durdurabileceği ve dengeleyebileceği yegâne kuvvet 1,3 milyar nüfuslu ve hızla gelişen ekonomisi ve nükleer askeri gücüyle Hindistan’dır.

ABD’NİN ÇİN’E KARŞI 1DAHA GENİŞ BATI” HEDEFİ

Aslında ABD SSCB’nin dağıldığı ve dünyanın “tek kutuplu” hal aldığı 90’ların başından itibaren, Çin’in hızla geliştiğini ve 2050’lerde kendisine yetişebileceğini hesap ediyordu. Ancak bu makasın çok daha erken kapanacağı görüldü.

İşte bu süreçte ABD’nin ileride Çin’i dengeleyebilmek için “daha geniş Batı” inşa etmesi fikri ortaya çıktı. Buna göre ABD, Rusya’yı Batı’ya dahil ederek, Çin’e karşı “daha geniş Batı” kurmalıydı. Nitekim ABD Yeltsin’li Rusya’yla “NATO-Rusya Konseyi” bile oluşturuldu.

Ancak bu sürecin ABD’nin SSCB ülkelerine yerleşerek doğrudan Rusya’yı çevreleyen yönünün esas olduğu anlaşıldı ve Putin’li Rusya, yönünü Çin’le işbirliğine döndü.

ABD için Çin’e karşı yeni dengeleyeci müttefik ihtiyacı doğdu: Bu AB olamazdı, hem Çin’e uzaktı hem de askeri gücü yoktu. Japonya ve Avustralya Çin’e yakındı ama Çin’i dengeleyecek askeri güce sahip değillerdi.

ABD için en uygun “dengeleyici” Hindistan’dı. Hem Çin’e komşuydu, hem Çin kadar büyük nüfusu vardı, hem Çin’in 90’lardaki ekonomi performansını gerçekleştiriyordu, hem de nükleer bir askeri güçtü. Dahası Hindistan’ın geçen yüzyılda savaşa da dönüşen Çin’le tarihi sınır sorunu da vardı.

PASİFİK YÜZYILI

İşte ABD bu süreçte “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesini açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Kasım 2011’de Foreign Policy’de, ülkesinin yeni dış politika yol haritasını ilan etti. Buna göre “politikaların geleceği Afganistan ya da Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak”tı.

Clinton, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland’ın ABD’nin Pasifik stratejisi için kaldıraç olduğunu, Washington’un bu ülkelere dayanacağını, bu ülkelerle ortak savunma ve ortak hedefler konusunda işbirliğini geliştireceğini belirtiyordu.

Ve ABD’de de buna uygun olarak Afganistan ve Irak’tan, Ortadoğu’dan adım adım çekilecekti. İşte Obama döneminde başlayan ve Trump döneminde de süren Irak ve ve Afganistan’dan çekilme konusu bu yeni strateji nedeniyleydi.

Nitekim Trump iktidarıyla birlikte ABD açıktan Çin’i “baş rakip” ilan etti ve onunla ticaret ve teknoloji alanlarında açık savaş başlattı.

ABD’NİN B2, HP4 ve G11 HEDEFLERİ

İşte 2018’de Pasifik Komutanlığının Hint-Pasifik Komutanlığına dönüşmesi ve 2019’da Pentagon’un “Hint-Pasifik Strateji Belgesi” açıklaması, 2011’de Clinton’un ilan ettiği “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesinin Hindistan merkezli güncellenmesidir.

ABD Çin’e karşı artık birbirini bütünleyen üç hedefe sahiptir:

1. B2: Çin’e karşı iki büyüğün, ABD ve Hindistan’ın blok oluşturması hedefi.

2. HP4: Çin’e karşı Hint-Pasifik bölgesinde dörtlü ittifak oluşturmak, ki kuruldu: ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya.

3. G11: G7’yi yeni dört ülke ile G11 yapmak. Trump 31 Mayıs 2020’de G7’ye Rusya, Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’nın da eklenmesini ve böylece G11’in kurulmasını önerdi. Batı bloğunun 7 ülkesinden oluşan G7, gelişmiş Asya ülkelerini bulunduğu bir dünyaya artık liderlik yapmaktan uzaktı. G20 ise Çin’in bulunduğu ve ABD’nin ağırlığının gün geçtikçe azaldığı bir platformdu. İşte ABD bu nedenle Çin’i dışlayarak G11 inşa etmeye çalışıyor. Ancak Rusya sorunları çözmeye en uygun platformun G20 olduğunu savunarak ABD’nin bu önerisini reddetti.

Peki tüm bu çabalar ABD’nin Çin’i dengeleyebilmesini sağlayabilecek mi? Olamayacağı görülüyor. Bunu da bir başka makalemizde inceleriz.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
13 Ekim 2020

4 Yorum

ABD-ÇİN TEKNOLOJİ SAVAŞI VE TÜRKİYE

ABD’NİN GELENEKSEL MÜTTEFİKLERİ ‘KENDİ YOLUNU’ ÇİZİYOR

ABD ile Çin arasındaki mücadele birkaç boyutlu sürüyor. Bir ucu ticaret savaşı diğer ucu da ABD’nin Çin’i askeri olarak çevreleme çabası şeklinde süren bu büyük mücadele, bir çok ülkeyi de doğrudan ilgilendiriyor.

Bunun birinci nedeni elbette Çin’in dünyadaki ülkelerin çoğunun ticarette bir numaralı partneri olmasıdır.

İkinci nedeni ise ABD’nin Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini çeşitli noktalardan kesmeye çalışmasıdır. Kuşak ve Yol İnisiyatifinin Doğu Asya’dan başlayıp Batı Avrupa’ya uzanan kara ve deniz güzergâhları onlarca ülkeden geçtiği için, haliyle ABD-Çin çarpışması bu ülkeleri de ilgilendirmektedir.

Nitekim ABD doğrudan Çin’le yararlı işbirlikleri yapan bu ülkeleri açık açık tehdit de etmektedir. Bunlardan biri de Çin’le liman anlaşması yapan İsrail’di örneğin…

ABD’NİN 5G ENDİŞESİ

Bir ucu ticaret diğer ucu askeri çevreleme olan bu mücadelenin alanlarından biri de teknolojidir.

Teknoloji alanındaki mücadele, önceleri rekabet alanıyla sınırlıyken, gittikçe ABD’nin yaptırım hatta üçüncü ülkeleri tehdit ettiği bir alana dönüştü.

Rekabetin bu döşümü, kuşkusuz teknolojideki liderlik değişiminden kaynaklandı. ABD kurumlarının da saptadığı gibi, Çin son yıllarda teknolojinin bazı özel alanlarında ABD’yi geçti.

Örneğin ABD Senatosu’nda bu yaz hazırlanan bir raporda, “ABD önlem almazsa internetin kurallarını artık Beijing yazacak” deniyordu!

ABD’nin en çok endişe ettiği konu, 5G teknolojisi. Bu alanda Çin tartışmasız lider durumunda ve dünyanın pek çok ülkesinde 5G altyapısını, Huawei şirketi ile Çin kurmakta….  

ABD, bu nedenle en yakın müttefiklerinden İngiltere ile bile karşı karşıya geldi.

POMPEO HUAWEI NEDENİYLE ANKARA’YI UYARDI

ABD’nin Huawei üzerinden tehdit ettiği son ülke Türkiye oldu.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, “Türkiye’nin Huawei ve diğer Çinli şirketlere bağımlılığının artmasının ABD ile askeri işbirliğini olumsuz etkileyebileceğini” açıkladı (23.9.2020).

Pompeo, Türkiye’de önemli miktarda veri bulunduğunu, bu verilerin Huawei üzerinden Çin Komünist Partisi’nin eline geçeceğini savundu!

Çin teknolojisinin ABD’nin iletişim, savunma ve güvenlik ağlarını tehdit ettiğini savunan ABD Dışişleri Bakanı Pompeo şunları söyledi: “İletişim ağlarımızın, savunma ve güvenlik ağlarımızın güvenli olduğundan emin olmamız gerekiyor. Huawei’in Türkiye içinde ya da başka ülkelerde gittikçe artan faaliyetinden yalnızca askeri ve güvenlik iletişim ağları etkilenmeyecek. ABD verilerinin korunmasını sağlayacağız.”

SOSYAL MEDYA YASAKÇISI ABD

ABD’nin hedefi sadece Huawei değil. Çin’in teknoloji altyapı hizmetleri veren şirketlerinden ZTE de Washington’un hedefinde…

Dahası, mesele teknoloji şirketlerinden öteye geçmiş durumda ve artık sosyal medya programları da çatışmanın konusu halinde.

Yıllarca kendisini Batı’nın “özgürlükler” ülkesi olarak sunan ve “kapalı” Çin’in facebook gibi sosyal medya uygulamalarını yasakladığı propagandasını yapan ABD, asıl yasakçılığa kendisi soyundu.

Örneğin TikTok, yasaklanmaya çalışılan Çinli sosyal medya programlarından biri. ABD yönetimi TikTok’un ya ABD’li bir şirkete satılmasını ya da yasaklanacağını dile getiriyor.

Başka Çinli sosyal medya uygulamaları için de benzer süreçler işliyor.

HERKESİN KENDİ YOLU

Sonuç olarak ABD ile Çin arasında teknoloji alanında kıyasıya bir çarpışma yaşanmakta. Çin’in iletişim teknolojisinden uydu teknolojisine kadar pek çok alanda ABD’yi geçmiş olması, Washington’daki karar vericileri daha sert hamleler yapmaya zorluyor.

Görünen o ki, 3 Kasım başkanlık seçimlerinden sonra ABD ile Çin arasındaki teknoloji savaşı daha da sertleşecek ve ülkemiz başta pek çok ülke, ABD’nin tehditleri nedeniyle konumunu daha radikal bir şekilde belirleyecek.

Çin’le ilişkileri nedeniyle ABD baskısı altındaki AB’nin “kendi yolunu” seçeceği şeklindeki açıklamaları, aslında yeni dönemin gidişatına işaret etmektedir.

Anımsayalım: AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell, birliğin dışişleri bakanlarına yaptığı konuşmada “Frank Sinatra gibi olmalıyız: ‘My Way’ (Benim yolum). Çin’e karşı ABD’nin tarafını seçmeyeceğiz çünkü Çin ile ilişkilerimizde aynı çıkarlara sahip değiliz” demişti.

Görünen o ki, Soğuk Savaş dönemi müttefiklik ilişkilerinin gittikçe zayıfladığı ve hemen her ABD müttefikinin Washington’a rağmen Beijing’le ilişkilerini hızla geliştireceği bir sürece giriyoruz.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Ekim 2020

3 Yorum

PATRONSUZ BİR ULUSLARARARI SİSTEM

ÇİN’İN ‘ABD ZORBALIĞINA SON’ MESAJI

Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in Birleşmiş Milletler’in (BM) 75. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, içerdiği mesajlar nedeniyle oldukça önemliydi.

Özetlersek:

Xİ JİNPİNG’İN 6 MESAJI

1. Xi Jinping, “Kovid-19’un insanlığın karşı karşıya olduğu son kriz olmadığına” dikkat çekerek, “bütün ülkelerin el ele vermesi ve küresel zorluklara karşı birlikte mücadele etmesi” çağrısı yaptı.

2. Çin Cumhurbaşkanı “Herhangi bir ülke ile ne soğuk savaş ne de sıcak çatışmaya girme niyetindeyiz” dedi.

3. Xi Jinping, “Farklılıkları gidermek ve başkalarıyla olan anlaşmazlıkları çözmek için diyalog ve müzakereye devam edeceklerini” vurguladı.

4. Çin Cumhurbaşkanı “Sadece kendimizi kalkındırmaya çalışmayacağız ve biri kazanırken diğerinin kaybedeceği bir oyun oynamayacağız” dedi.

5. ABD’ye mesaj veren Xi Jinping, “Hiçbir ülkenin tek başına küresel meselelere hükmetme, başkalarının kaderini kontrol etme ya da kalkınma konusunda bütün avantajları kendi elinde tutma hakkı yok. Dahası kimseye, her istediğini yapma, hegemonya kurma, zorbalık ya da dünyanın patronluğunu üstlenme konusunda müsaade edilmemeli” dedi.

6. Çin Cumhurbaşkanı “Ülkeler arasında ikili ilişkilerin ‘güçlü yumruk sallamak’ yerine kurallara, uluslararası hukuka ve karşılıklı taahhütlere dayalı olması gerektiğini” savundu.

ÇİN, ABD’NİN KURDUĞU KURUMLARDA AĞIRLIK OLUŞTURUYOR

Özetle Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping, merkezinde BM’nin olduğu uluslararası sistemi savundu.

Bu oldukça çarpıcı bir tablo: ABD, kurucu olduğu uluslararası sistemi tahrip ederken, Çin Halk Cumhuriyeti tersine o sistemi savunuyor!

ABD, Avrupalı müttefiklerini NATO’dan çıkmakla tehdit ediyor, Çin’in gölgesinde olduğunu iddia ederek Dünya Sağlık Örgütü’nden çekiliyor….

Dahası ABD Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına ve kendi kurduğu serbest piyasa ekonomisine karşı hareket ediyor. Tersine Çin, ABD’yi Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına aykırı hareket etmemeye çağırıyor.

Ve diğer yandan, Çin’in IMF ve Dünya Bankası içindeki ağırlığı artıyor…

Bu, ilk bakışta ters görünen durum, ABD hegemonyasının inişe geçmesiyle ilgili bir durum elbette…

Çin bir yandan ABD’nin kurduğu ve liderlik ettiği uluslararası kurumlardaki ağırlığını arttırıyor ama diğer yandan da ŞİÖ’de, BRICS’te benzerlerini ve alternatiflerini (yatırım bankası gibi) oluşturuyor.

DÜZENİ DEĞİŞTİRME VE DÖNÜŞTÜRME

Bunu çok kaba biçimde, “güçlenen Çin ABD’nin rolünü alıyor ve onun düzenini sürdürüyor” diye değerlendiremeyiz.

Zira Çin o düzeni adım adım değiştiriyor ve dönüştürüyor.

İşte Xi Jinping’in BM Genel Kurulu’ndaki mesajlrı bu değişime işaret ediyor.

1. “Biri kazanırken diğerinin kaybedeceği” bir düzene itiraz, ABD’nin 70 yıldır kendi çıkarları gereği dünyanın geriye kalanını kaybetmeye zorladığı mevcut düzene itirazdır.

2. “Hegemonya kurma, zorbalık ya da dünyanın patronluğunu üstlenmeye müsaade edilmemeli” diyerek, ABD emperyalizminin “jandarmalık düzenine” itiraz edilmektedir.

Bu sözlerin anlamı şu: ABD’nin “emperyalist küreselleşmesi” değil, dünya devletlerinin “dayanışmacı küreselleşmesi” önümüzdeki dönemde egemen olacak.

O “dayanışmacı küreselleşme” de, devletler arasındaki eşitlik, karşılıklı egemenliğe saygı ve uluslararası taahhütlere bağlılık anlayışı üzerinde yükselecektir.

Gerçekleşmesi halinde bu, uluslararası düzenin değişimi demektir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Eylül 2020

5 Yorum

Yunanistan’ın kozu: AKP’nin Lozan karşıtlığı

Ege krizinde Yunanistan’ın en önemli kozu AKP iktidarının “Lozan Anlaşması’nı hezimet gören” pozisyonudur!

Son olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Yanı başımızdaki adaları vermişiz, başarı diye anlatılan anlaşma başarı değildir” diyerek, Lozan karşıtlığına bir tuğla daha ekledi.

Yine kısa bir süre önce de Erdoğan şöyle demişti: “Misakımilli sınırlarımıza sahip çıkılmamasıyla Adalar meselesinde ürkek davranılmasının ülkemize çok büyük maliyeti olmuştur” (20.8.2020).

Lozan Antlaşması’nı doğru okumak

Birkaç yazdık, yineleyelim: On İki Ada 1923’te, Lozan’da verilmiş değil. Lozan’ın 15 ve 16. maddesini gösterenler, maddeyi çarpıtarak yorumluyor. O maddelerde, zaten işgal altında ve başkasının egemenliğinde olan adaların durumu teyit ediliyor. Tıpkı Kıbrıs gibi…

Lozan’ın 20. maddesinde de Kıbrıs’ın 1914’te İngiltere tarafından ilhak edildiği teyit edilmiştir. Çünkü Kıbrıs 1878’de Abdülhamit tarafından İngilizlere kiralanmıştı/verilmişti. İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da 1914’te burayı ilhak etmişti.

Peki 15. ve 16. maddelere bakarak, “İnönü adaları Lozan’da verdi” diyenler, neden 20. maddeye bakarak “İnönü Kıbrıs’ı Lozan’da İngiltere’ye verdi” diyemiyor? Çünkü tek bir ada olan Kıbrıs’ın Abdülhamit tarafından İngilizlere verildiği gerçeği sulandırılamıyor. Ama 4 bin adanın bulunduğu, On İki Ada’nın aslında 250 civarında ada olduğu, adaların grup isimlerinin bulunduğu şartlarda, hangi adanın hangi anlaşmayla ya da hangi savaşla elden çıktığı gibi konular karışık olduğu için, sulandırılabiliyor.

On İki Ada gerçeği

On İki Ada ile ilgili gerçek şudur: İtalya 1911’de Osmanlı toprağı Trablusgarp’ı işgal etti. Ardından da On İki Ada’yı işgal ederek yeni bir cephe açtı. Osmanlı, Abdülhamit’in Haliç’te çürüttüğü donanma nedeniyle, işgali önleyemedi, yeniden ele geçiremedi; 1912’de İtalya ile Uşi Antlaşması imzaladı. (Lozan’ın bir semti olduğu için bu anlaşma tarihe Uşi Antlaşması olarak geçtiği gibi, Birinci Lozan Antlaşması diye de bilinir. AKP de bunu kullanır ve Lozan’ları propagandasında bilerek karıştırır!)

Uşi Antlaşması’na göre Osmanlı Libya’daki askerlerini geri çekecek, İtalya da karşılığında On İki Ada’yı verecekti. Donanması olmayan Osmanlı yönetimi, İtalya çekildiği taktirde Yunanistan’ın bu adaları işgal edeceğini görerek, Libya’daki subaylarının bir kısmını tuttu. Böylece On İki Ada İtalya’da kaldı. Ardından Birinci Dünya Savaşı boyunca da On İki Ada İtalya’nın olmaya devam etti.

Yani Türkiye Cumhuriyeti kurulurken On İki Ada zaten İtalya’nın egemenliğindeydi.

Tarihi çarpıtmanın üç nedeni

Peki buna rağmen Türkiye’yi yönetenler neden adaların İnönü tarafından Lozan’da verildiğini söylüyor sürekli?

Erdoğan ya da Çavuşoğlu tarih bilmiyor olabilir mi? Sanmıyorum. En azından saraydaki “Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu”ndaki kimi isimlerin bu gerçekleri bildiğini biliyorum.

O zaman tarihi gerçekler neden Yunanistan’a koz verircesine çarpıtılıyor?

Üç nedeni var:

1. “Muhafazakâr kurnazlık” nedeniyle: Son 10 yılda Yunanistan’ın Lozan’a aykırı olarak 18 adayı işgal etmesine, asker çıkarmasına, silahlandırmasına sessiz kalan AKP iktidarı, kendi hatasını “adalar Lozan’da verildi” yalanıyla örtmeye çalışıyor!

2. Muhafazakâr tabandaki “fetih” algısını yönetmek amacıyla: “Adaları CHP verdi, AKP alacak”, “Atatürk ve İnönü korkak davranıp alamadı ama cesur Erdoğan alacak” duygusu oluşturmaya çalışıyorlar.

Bunu Irak ve Suriye politikalarında da gördük: Kerkük ve Halep’e yeni plaka numarası takan manşetleri anımsayınız.

Dikkat ederseniz orada da Misakımillî’nin gereğinin yapılamadığını propaganda ediyorlardı. “Lozan hezimettir” demeleri bundandı. Yani Atatürk ve İnönü Misakımilli içinde yer alan Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki toprakları alamamıştı ama Erdoğan alacaktı; Kerkük 82, Halep 83 olacaktı!

3. Tarihi bilmediklerinden değil, işlerine gelmediğinden çarpıtıyorlar. Kendi tarihlerini yazabilmek için o tarihi kötülüyorlar.

Ancak zararı Türkiye’ye oluyor!

Bitirirken belirtelim: Lozan’a yaslanmayan hatta Lozan’ı hezimet gören bir dış politika, Yunanistan’a Ege’de avantaj doğurur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2020

8 Yorum

ÇİN’İN ASKERİ GÜCÜ, 2049’DA ABD’Yİ GEÇECEK

PENTAGON’UN KONGRE’YE SUNDUĞU YILLIK ÇİN RAPORU

Çin Savunma Bakanlığı Sözcüsü Wu Qian, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un, ABD Kongresi için hazırladığı, Çin’in askeri çalışmalarıyla ilgili raporu değerlendirdi ve şu gerçeği açıkladı: “Yılların tecrübesi gösteriyor ki, bölgesel huzursuzlukları kışkırtan, uluslararası düzeni ihlal eden ve dünya genelindeki barışı yıkan taraf ABD’dir.

Evet, bu gerçeği dünya İkinci Dünya Savaşı sonrasından beri yaşıyor. Bölgemiz de son 30 yıldır bu gerçeği, hem de milyonlarca insanın kanıyla yaşadık, yaşıyoruz…

ABD’nin 1990 ve 2003 Irak işgalleri, 2011 Libya ve Suriye saldırıları, İran’a karşı suikastlar, operasyonlar, İsrail’i silahlandırması ve Filistin’i işgali genişletmesini teşvik etmesi, Körfez ülkelerini silah deposuna dönüştürmesi, darbeler, hükümet operasyonları, komplolar, Doğu Akdeniz’den Arap/Fars körfezine kadar bölge denizlerinde askeri gemi yüzdürmesi…

ÇİN’İN ASKERİ STRATEJİSİ: AKTİF SAVUNMA

ABD Savuma Bakanlığı Pentagon’un ABD Kongresi için hazırladığı ve 1 Eylül’de yayımladığı yıllık rapor, Çin Halk Cumhuriyeti’nin askeri ve güvenlik gelişimini inceliyor.

200 sayfalık rapor, Çin’in geriye dönük 20 yıllık stratejisi ve silahlı kuvvetlerinin incelenmesiyle başlıyor.

Rapor, Çin’in askeri stratejisinin “aktif savunma” konseptini temel aldığını belirliyor. Pentagon raporuna göre Çin’in 2035 hedefi, askeri modernizasyonu temelli sağlamak ve 2049’da da “birinci sınıf” bir askeri güç olmak.

Pentagon, “Çin’in hedefi, yüzyılın ortasında Çin ordusunun ABD ordusuna eşit olması, hatta bazı alanlarda daha da güçlü olmasını sağlamak” diye tarif ediyor.

ÇİN DONANMASI, ABD’DEN DAHA GÜÇLÜ

Pentagon, ABD ile Çin’in mevcut askeri kapasitelerini de kıyaslıyor.

Örneğin Çin donanma gücünde ABD’yi geçmiş durumda. ABD’nin 293 parça savaş gemisine karşı, Çin’in 350 savaş gemisi bulunuyor.

Pentagon, Çin’in sayısı 1250’yi bulan balistik ve seyir füzesine ve bu alandaki atılımına da dikkat çekiyor. Yine Pentagon’un önemsediği konuların başında, Çin’in Rus savunma sisteminin de kullanıldığı entegre hava savunma sistemi…

Tek tek kuvvetleri inceleyen Pentagon’a göre Çin’in kara ordusu dünyanın en geniş ordusu; Çin donanması dünyanın en geniş donanması; Çin hava kuvvetleri, dünyanın üçüncü büyük kuvveti…

ASKERİ MAKAS HIZLA KAPANIYOR

Özetle ABD Savunma Bakanlığı, 200 sayfalık incelemesiyle Çin ordusunun hızla ABD ordusuyla makası kapattığına işaret ediyor ve ABD Kongresi’ni bu konuda bilgilendiriyor.

Aslında 20 yıldır yayımlanan bu yıllık raporlar topluca incelendiğinde, o makasın ne denli hızlı kapandığı da görülüyor.

Kuşkusuz ABD bu raporları, küresel liderliğinin önünde engel gördüğü Çin’i hedef almak ve durdurabilmek için hazırlıyor. Ancak görünen o ki, tıpkı ekonomik makasın kapanma hızının 90’larda öngörülen kapanma hızından çok fazla olması gibi, askeri kapasiteler arasındaki makasın kapanma hızı da öngörülenden fazla olacak…

Bu da ABD’yi endişelendiriyor ve daha da saldırganlaştırıyor.

SALDIRGAN VE BARIŞI HEDEF ALAN ABD

Pentagon bu nedenle yıllık Çin raporlarını, ABD’nin Çin’i karalamasının bir aracı olarak kullanıyor. Çin’in ulusal savunmasını gerçekte tarafsızca ortaya koymuyor, verileri Çin’in “saldırganlığına” işaret olarak propaganda ediyor.

İşte Çin Savunma Bakanı Wu Qian’ın başta belirttiğimiz tepkisi de buna…

Çünkü gerçekte saldırgan olan ABD ordusu, Çin ordusu ise ABD ordusunun kendi bölgesindeki saldırganlığına karşı savunma geliştiriyor.

ABD’nin Hint-Asya stratejisi ortada, ABD’nin Güney Çin Denizi’nde askeri güç bulundurduğu gerçeği ortada, ABD’nin Japonya ve Güney Kore’de askeri güç bulundurarak Çin’i hedef aldığı ortada, ABD’nin Pasifikteki ülkeleri Çin’e karşı bir araya getirmeye ve onlara askeri liderlik yapmaya çalıştığı ortada…

Dolayısıyla ABD, her yerde, Pasifik’te de, Ortadoğu’da da, Afrika’da da, Güney Amerika’da da “barışı hedef alan” taraf durumunda…

Neyse ki ABD hegemonyası inişte ve ABD bu saldırganlığını gün geçtikçe sürdüremez duruma geriliyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Eylül 2020

4 Yorum

ABD’NİN ÇİN KARŞITLIĞI BAŞKANDAN BAŞKANA DEĞİŞMEZ

ÇİN TRUMP’I MI, BİDEN’I MI TERCİH EDİYOR?

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin Komünist Partisi’ni “baş düşman” ilan ettikten sonra, şimdi de Konfüçyüs Enstitüleri’ni hedef aldı…

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, rakibi Joe Biden’i “Çincilikle” suçlamayı sürdürdü. Daha önce “Çin, ABD seçimlerini Biden’ın kazanmasını istiyor” ve “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” diyen Trump, son olarak “Ben olmasaydım Çin ABD’yi ele geçirirdi” dedi.

TRUMP’IN ÇİN KARŞITLIĞININ TEMELİ

Trump’ın bu Çin karşıtlığının iki temeli var:

Birincisi, ilan ettiği “Önce Amerika” stratejisine dayanıyor. Trump, o stratejiye göre Çin’e ticaret savaşı açtı nitekim…

Ancak bunun Trump’a özgü olmadığını, Trump’tan önceki başkanlar döneminde ABD’nin adım adım Çin’i kuşatma stratejisi geliştirdiğini önemle not edelim.

İkincisi, Trump’ın salgınla iyice gün yüzüne çıkan kötü yönetimini perdelemeye ihtiyacı var. O nedenle “çok tanıdık” bir şekilde seçim kampanyasını “düşman” üzerine kuruyor ve rakibini de “düşmanın adamı” ilan ederek seçmen gözünde itibarsızlaştırmaya çalışıyor.

TRUMP’IN ÇİN POLİTİKASI OBAMA-BİDEN’IN DEVAMI

Peki Trump’ın iddiaları tümden temelsiz mi? Yani Çin, Trump’ın iddia ettiği gibi ABD seçiminde Biden’ı desteklemiyor mu?

Öncelikle, hiçbir ciddi devlet, bir başka devletin seçimine “açık taraf” olmaz.

Kuşkusuz bir devlet düşman ilan edilmişse, kendisini düşman ilan eden devletin kim tarafından yönetileceğinin üzerinde elbette durur. Ancak son tahlilde, bu ölçekte bir düşmanlığın, hele de küresel ticaret savaşı şeklinde sürüyorsa, bunun “şahıs değil devlet politikası” olduğunu bilir.

Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi Trump’ın uyguladığı Çin karşıtı strateji, kendisinden önceki başkanlar döneminde başlatılmıştı zaten. Ve Çinci ilan ettiği rakibi Biden da, kendisinden önce Çin’i hedef alan strateji belirleyen ABD Başkanı Obama’nın yardımcısıydı zaten.

Dolayısıyla Çin, Trump da olsa, Biden da olsa, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisinde temel bir farklılık olmayacağını bilmektedir.

Bunu şöyle de ifade edebiliriz: ABD gibi devletlerde, temel hedefler hatta o temel hedefi gerçekleştirmek için belirlenen stratejiler başkandan başkana değişmez. Zira stratejiler uzun vadelidir. Başkanlar o stratejileri ihtiyaca göre günceller ve aralarındaki fark, o stratejinin gereği olan politikalarda ve taktik hamlelerde olur en fazla…

Yani Trump yerine Biden seçildiğinde, ABD Çin’i hedef almaktan vazgeçecek değildir!

“ÖNCE AMERİKA” STRATEJİSİNİN KÖKÜ

Daha net anlaşılması için somut verileri özetleyelim:

Örneğin Biden’ın ABD Başkan Yardımcısı olduğu 2011 yılında, Obama yönetiminin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “ABD’nin Pasifik Yüzyılı” adlı bir belge ilan etmişti. Bu belgeye Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland, ABD’nin Çin’i hedef alan Pasifik stratejisi için kaldıraç ülkelerdi.

Obama yönetiminin 2012 tarihli “savunma stratejisi”, ABD’nin “uzun dönemli askeri operasyonlarla ulus inşası” yaklaşımına son verdiğini ilan ediyor ve Çin’e karşı Hindistan, Güney Kore ve Japonya yayının dengeleyici olacağını saptıyordu. (Yani Trump’ın Afganistan’dan ve Irak’tan çekilme politikaları, aslında kendinden önce belirlenmiş stratejinin gereğiydi. Obama o stratejiye göre “kısmen” geri çekilmiş ancak şartlar nedeniyle bunu tamamlayamamıştı. Nitekim Trump da başkan olurken ABD askerlerini bu ülkelerden tamamen çekeceğini söylemişti ancak adım adım azaltabildi.)

Yani özetle Trump’ın Çin’i hedef alan politikaları, rakibi Biden’ın başkan yardımcılığı döneminde hazırlanan stratejinin devamıdır. Yani, Trump’ın “Önce Amerika” stratejisinin kökü, Obama döneminde hazırlanan “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesinde ve savunma stratejisindedir.

TRUMP-BIDEN FARKI

Sonuç olarak ABD için Çin, küresel liderliğini hedef alan bir rakiptir, hatta düşmandır. Çin’in küresel ölçekte ekonomik ve siyasi ağırlığı artıkça, ABD emperyalizmi için alan daralmaktadır.

Dolayısıyla ABD’yi kim yönetirse yönetsin, Çin’i hedef almayı sürdürecektir. Fark, “yoğurt yeme biçiminde” olacaktır.

Çin açısından ise önemli olan, süreci hangi başkanla daha çok masada tutabileceğidir, “açık çatışmayı” hangi başkanla daha çok geciktirebileceğidir, hangi başkanla zaman kazanabileceğidir.

Biden ile Trump arasındaki fark, Çin açısından budur.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Eylül 2020

6 Yorum

TRUMP RUSÇULUKLA, BIDEN ÇİNCİLİKLE SUÇLANIYOR

ABD SEÇİMLERİNDE RUSYA-ÇİN YARIŞI

ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlık süresi doluyor. 3 Kasım’da başkanlık seçimi var. İkinci dönem için yeniden Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olan Donald Trump’ın karşısında ise Demokrat Parti’nin adayı Joe Biden var. Biden, Trump’tan önceki başkan Barrack Omaba’nın yardımcısıydı.

Aslında 6 ay öncesine kadar Donald Trump’ın seçimleri kazanacağı ve kendisine yönelik “seçkinlerin” tepkisine rağmen ikinci kez başkan olacağı konuşuluyordu. Zira Trump’ın hem rakiplerine hem de müttefiklerine uyguladığı gümrük tarifelerini artırma politikası içeride ekonomiyi canlandırmış, bu da işsizlik başta kimi ekonomik verilere olumlu yansımıştı. Kısacası Trump’ın oyların çoğunu alacak şekilde ekonomiye bir iyileştirme getirdiği genel kabuldü…

SALGIN TRUMP’IN OYLARINI DÜŞÜRDÜ

Ancak koronavirüs salgını Trump’ın oy oranını hızla düşürdü. Çünkü pek çok konuda beceriksizlikle suçlansa da, ekonomiye olumlu dönüşen politikalarından sonra, salgın gibi önemli bir konu, Trump’ın beceriksiz yönetimini iyi resmetmişti.

Trump önce salgını ciddiye almamış ve küçümsemişti. Hatta yönetimi, Çin’in salgınla boğuşmasından memnun açıklamalar yapmıştı. Salgın nedeniyle Çin ekonomisinin sıkıntıya gireceğini, bunun da Amerikan ekonomisine olumlu yansıyacağını savunmuştu.

Ancak salgın önce Avrupa’ya, sonra da ABD’ye sıçradı. Konuyu ciddiye almayan Beyaz Saray önlem de almamıştı. Bir anda ABD salgının merkezi haline geldi. Haliyle Amerikalılar bu somut durum karşısında tepki göstermeye başladılar.

İşadamı Trump ise salgını ciddiye almamasının faturasını ve yönetiminin beceriksizliğini Çin’i suçlamaya kalkarak örtmeye çalıştı. Ancak Trump’ın Çin’i hedef alan komploları kendi devlet kurumlarından bile destek görmedi. Trump yönetimi bu kez Amerikan kamuoyunun genetik kodlarına işlenmiş “anti-komüznizmden” faydalanabilmek için açıktan Çin Komünist Partisi’ni ABD’nin baş düşmanı ilan ederek Çin’e karşı düşmanlığın seviyesini yükseltti.

Ancak tüm bunların Trump’ın düşmekte olan oy oranını durdurmadığı görülüyor…

TRUMP: BIDEN KAZANIRSA ÇİN KAZANIR

Amerikan hegemonyasının zirvede olduğu yıllar boyunca, Türkiye de dahil pek çok ülkede yapılan seçimlerde, kimi adayların Amerikancı olduğu suçlaması yapılırdı. Nitekim doğruydu da…

Örneğin Türkiye’de ABD vatandaşlığı bulunan yöneticiler de oldu, ABD projesine eşbaşkanlık yapanlar da…

Ancak ABD’de ilk kez bir başkan adayı, diğeri tarafından, bu açıklıkta bir başka ülkenin “adamı” olmakla suçlanıyor!

Evet, Donald Trump rakibi Joe Biden’ı açık açık Çincilikle suçluyor.

Örneğin Trump 11 Ağustos’ta Biden’ın Çin konusundaki tutumunu eleştirerek, “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” dedi!

Örneğin Trump 26 Ağustos’ta şöyle bir mesaj attı sosyal medyada: “Sıcak Gelişme: Çin devlet medyası ve Çin liderleri, Biden’ın ABD seçimlerini kazanmasını istiyor. Bu olursa ki olmayacak, Çin ülkemizin sahibi olacaktır.

Kısacası Trump, Amerikan kamuoyunu Çin korkusu üzerinden etkileyerek seçimleri kazanabilmeyi hedefliyor.

TRUMP RUSÇULUKLA SUÇLANIYOR

Trump’ın Biden’ı Çincilikle suçlaması kadar tuhaf olan bir başka tuhaflık da, Trump’ın başkanlığının birinci dönemi boyunca Rusçulukla suçlanmış olmasıydı!

Seçildiği andan itibaren Rusya’nın Trump’ın lehine seçimlere müdahale ettiği suçlaması yapıldı. Hatta konu yargıya bile taşındı.

Tüm bu süreçte Trump’ın kimi zaman açıklamalarına kimi zaman da politikalarına gönderme yapılarak Trump-Rusya ilişkisi sorgulandı. Öyle ki Rusya’nın ABD seçimlerine müdahale ettiği yönünde raporlar yayımlayan ABD istihbaratına itiraz eden Trump’a “hain” bile denildi.

Trump Kremlin’de “Rusya’nın seçimlere müdahale ettiğine inanmak için bir sebep olmadığını” söylediğinde kendisine Cumhuriyetçi senatörler bile tepki göstermişti. Örneğin Cumhuriyetçi senatör John McCain “Daha önce hiçbir ABD Başkanı kendisini böyle bir despot karşısında hiç bu kadar sefilce aşağılamamıştı” derken, Senatör Lindsey Graham da Trump’ın Kremlin’e ABD ile ilgili bir “zayıflık” mesajı verdiğini savunmuştu (17 Temmuz 2018).

Demokratlar ise Trump’a ateş püskürüyor, onu Rusçu olmakla suçluyordu. Örneğin Demokrat Senatör Mark Warner, “Trump’ın açıklamalarının ABD’nin rakiplerine karşı ülkeyi korumakla ilgili görevinin ihmali anlamına geldiğini” belirtiyordu. Demokratların Senato’daki lideri Chuck Schumer, “Trump’ın ABD’nin hukuki yaptırımlarına, savunma yetkililerine ve istihbarat servislerine karşı Rusya Devlet Başkanı Putin’in yanında yer almasının düşüncesizce, tehlikeli ve zayıf olduğunu” söylüyordu.

Kısacası Trump, ilk dönemi boyunca Rusçulukla suçlandı!

ABD İSTİHBARATI: TRUMP’I RUSYA İSTİYOR, ÇİN İSTEMİYOR

Bu suçlama bitmiş de değil. Trump Biden’ı Çincilikle suçlarken, karşılığında da kendisini Rusçulukla suçlayan raporlarla uğraşıyor.

ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi Direktörü William Evanina tarafından kaleme alınan bir rapor, açık açık Rusya’nın 3 Kasım’da yapılacak seçimlerde Trump’ı desteklediğini, bu nedenle Biden’ı karaladığını savunuyor.

7 Ağustos 2020 tarihinde yayımlanan bu rapor, ayrıca Çin’in de Trump’ın ikinci kez seçilmesini istemediğini, bu nedenle Pekin yönetiminin Beyaz Saray’ı artan dozda eleştirdiğini savunuyor.

ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi, Çin’in ABD’deki kamu politikasını şekillendirme ve Pekin’in çıkarlarına karşı olduğu düşünülen siyasi figürlere baskı yapma çabalarını genişlettiğini iddia ediyor.

AMERİKAN HEGEMONYASININ SONU

Özetle ABD başkanlık seçimlerinde başkan adaylarından birinin Rusçulukla, diğerinin de Çincilikle suçlanması, ABD emperyalizminin tarihi açısından olağanüstü bir tabloya işaret ediyor.

Kuşkusuz bu tablo, Amerikan hegemonyasının zayıflamasıyla ilgili…

Zira zayıflayan ABD’nin küresel politikaları gibi, seçimlerinin de kırılganlaştığı düşünülüyor…

Öyle ki yukarıda bahsettiğimiz 7 Ağustos 2020 tarihli ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi raporu sadece Trump’ı Rusya’nın istediği ama Çin’in istemediği iddiasında bulunmuyor. Rapor, İran’ın bile ABD seçimlerine müdahale etmeye çalıştığını savunuyor!

Yıllardır ABD ambargosu altındaki İran’ın bile ABD seçimlerine müdahale edebileceğinin ABD kurumları tarafından savunulabilmesi, emperyalizmin, oldukça hızlı şekilde gerilediğini resmediyor aslında….

Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan son kitabım Amerikan Hegemonyasının Sonu’nu, bu kapsamda okumanızı öneriyorum… Hem ABD ile Çin’in hem de ABD ile Rusya’nın küresel ölçekte çarpışmasının inceleyen kitap, ABD başkanlık seçimlerindeki bu mizaha konu olabilecek tabloyu anlamamıza yardımcı olacak veri ve analizler içeriyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Eylül 2020

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın