Archive for category CGTN Türk

ABD ÇİN’İ HİNDİSTAN’LA DENGELEME ARAYIŞINDA

HİNT-PASİFİK BÖLGESİNDE ABD’NİN NAFİLE HAMLELERİ

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin’e karşı geliştirilen ve ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya’nın yer aldığı “Quad ittifakının” Tokyo’da düzenlediği toplantı öncesinde, Hint-Pasifik bölge ülkelerine “Çin’e karşı birlik” çağrısı yaptı (6.10.2020).

Pompeo, Güney Çin Denizi ve Doğu Çin Denizi’nde Çin’in askeri gücüyle gösteriş yaptığını iddia ederek, “Dünya uzun zamandır Çin tehdidi altında. Şimdi bu konuyu ciddi bir şekilde ele almak zorundayız” dedi.

Pompeo’nun dünyanın uzun süredir ABD tehdidi altında değil de Çin tehdidi altındaymış gibi konuşmasını, ya da Çin Silahlı Kuvvetlerinin Güney Çin ve Doğu Çin denizindeki varlığından sanki ABD sahilindeymiş gibi rahatsızlık açıklaması, elbette “basit bir propagandadan” ibarettir. O nedenle üzerinde durmayacağız.

Bizi asıl ilgilendiren, ABD’nin “Hint-Pasifik bölge” yaklaşımıdır. Çünkü bu yaklaşım, küresel mücadeledeki ABD “büyük stratejisine” işaret etmektedir.

PENTAGON’UN HİNT-PASİFİK STRATEJİ RAPORU

ABD, Asya-Pasifik stratejisini geçen yıl Hint-Pasifik stratejisi diye değiştirdi.

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un 1 Haziran 2019’da açıkladığı 64 sayfalık “Hint-Pasifik Strateji Raporu” özetle şu saptamayı yapıyor: Pentagon için, ABD’nin batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölge “ABD’nin geleceği için en kritik bölge”dir.

Neden? Çünkü Pentagon raporuna göre “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7’si Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”

Pentagon’a göre ABD’nin esas rakibi kim? “Ekonomik, siyasi ve askeri yükselişiyle 21. yüzyılın en belirleyici unsuru” olan Çin.

Peki Çin’e karşı ABD’nin müttefiki kim? Rapora göre ABD’nin 2016’da “büyük savunma ortaklığı” statüsü verdiği Hindistan!

ABD ÇİN’İ ANCAK HİNDİSTAN’LA DENGELEYEBİLİR

Nitekim bu rapordan bir yıl önce, 30 Mayıs 2018’de, ABD Pearl Harbour’da bulunan 375 bin kişilik Pasifik Komutanlığının (PACOM) ismini de değiştirdi; Hint-Pasifik Komutanlığı (INDOPACOM) yaptı.

Pentagon’un Pasifik ya da Asya-Pasifik stratejini Hint-Pasifik stratejisi diye isimlendirmesi ve Pasifik Komutanlığını Hint-Pasifik Komutanlığı diye yenilemesi, Washington’un Çin’i dengeleyebilecek esas müttefik olarak Hindistan’ı görmesinden kaynaklanmaktadır.

ABD’ye göre 1,4 milyar nüfuslu gelişmiş Çin’i durdurabileceği ve dengeleyebileceği yegâne kuvvet 1,3 milyar nüfuslu ve hızla gelişen ekonomisi ve nükleer askeri gücüyle Hindistan’dır.

ABD’NİN ÇİN’E KARŞI 1DAHA GENİŞ BATI” HEDEFİ

Aslında ABD SSCB’nin dağıldığı ve dünyanın “tek kutuplu” hal aldığı 90’ların başından itibaren, Çin’in hızla geliştiğini ve 2050’lerde kendisine yetişebileceğini hesap ediyordu. Ancak bu makasın çok daha erken kapanacağı görüldü.

İşte bu süreçte ABD’nin ileride Çin’i dengeleyebilmek için “daha geniş Batı” inşa etmesi fikri ortaya çıktı. Buna göre ABD, Rusya’yı Batı’ya dahil ederek, Çin’e karşı “daha geniş Batı” kurmalıydı. Nitekim ABD Yeltsin’li Rusya’yla “NATO-Rusya Konseyi” bile oluşturuldu.

Ancak bu sürecin ABD’nin SSCB ülkelerine yerleşerek doğrudan Rusya’yı çevreleyen yönünün esas olduğu anlaşıldı ve Putin’li Rusya, yönünü Çin’le işbirliğine döndü.

ABD için Çin’e karşı yeni dengeleyeci müttefik ihtiyacı doğdu: Bu AB olamazdı, hem Çin’e uzaktı hem de askeri gücü yoktu. Japonya ve Avustralya Çin’e yakındı ama Çin’i dengeleyecek askeri güce sahip değillerdi.

ABD için en uygun “dengeleyici” Hindistan’dı. Hem Çin’e komşuydu, hem Çin kadar büyük nüfusu vardı, hem Çin’in 90’lardaki ekonomi performansını gerçekleştiriyordu, hem de nükleer bir askeri güçtü. Dahası Hindistan’ın geçen yüzyılda savaşa da dönüşen Çin’le tarihi sınır sorunu da vardı.

PASİFİK YÜZYILI

İşte ABD bu süreçte “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesini açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Kasım 2011’de Foreign Policy’de, ülkesinin yeni dış politika yol haritasını ilan etti. Buna göre “politikaların geleceği Afganistan ya da Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak”tı.

Clinton, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland’ın ABD’nin Pasifik stratejisi için kaldıraç olduğunu, Washington’un bu ülkelere dayanacağını, bu ülkelerle ortak savunma ve ortak hedefler konusunda işbirliğini geliştireceğini belirtiyordu.

Ve ABD’de de buna uygun olarak Afganistan ve Irak’tan, Ortadoğu’dan adım adım çekilecekti. İşte Obama döneminde başlayan ve Trump döneminde de süren Irak ve ve Afganistan’dan çekilme konusu bu yeni strateji nedeniyleydi.

Nitekim Trump iktidarıyla birlikte ABD açıktan Çin’i “baş rakip” ilan etti ve onunla ticaret ve teknoloji alanlarında açık savaş başlattı.

ABD’NİN B2, HP4 ve G11 HEDEFLERİ

İşte 2018’de Pasifik Komutanlığının Hint-Pasifik Komutanlığına dönüşmesi ve 2019’da Pentagon’un “Hint-Pasifik Strateji Belgesi” açıklaması, 2011’de Clinton’un ilan ettiği “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesinin Hindistan merkezli güncellenmesidir.

ABD Çin’e karşı artık birbirini bütünleyen üç hedefe sahiptir:

1. B2: Çin’e karşı iki büyüğün, ABD ve Hindistan’ın blok oluşturması hedefi.

2. HP4: Çin’e karşı Hint-Pasifik bölgesinde dörtlü ittifak oluşturmak, ki kuruldu: ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya.

3. G11: G7’yi yeni dört ülke ile G11 yapmak. Trump 31 Mayıs 2020’de G7’ye Rusya, Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’nın da eklenmesini ve böylece G11’in kurulmasını önerdi. Batı bloğunun 7 ülkesinden oluşan G7, gelişmiş Asya ülkelerini bulunduğu bir dünyaya artık liderlik yapmaktan uzaktı. G20 ise Çin’in bulunduğu ve ABD’nin ağırlığının gün geçtikçe azaldığı bir platformdu. İşte ABD bu nedenle Çin’i dışlayarak G11 inşa etmeye çalışıyor. Ancak Rusya sorunları çözmeye en uygun platformun G20 olduğunu savunarak ABD’nin bu önerisini reddetti.

Peki tüm bu çabalar ABD’nin Çin’i dengeleyebilmesini sağlayabilecek mi? Olamayacağı görülüyor. Bunu da bir başka makalemizde inceleriz.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
13 Ekim 2020

4 Yorum

ABD-ÇİN TEKNOLOJİ SAVAŞI VE TÜRKİYE

ABD’NİN GELENEKSEL MÜTTEFİKLERİ ‘KENDİ YOLUNU’ ÇİZİYOR

ABD ile Çin arasındaki mücadele birkaç boyutlu sürüyor. Bir ucu ticaret savaşı diğer ucu da ABD’nin Çin’i askeri olarak çevreleme çabası şeklinde süren bu büyük mücadele, bir çok ülkeyi de doğrudan ilgilendiriyor.

Bunun birinci nedeni elbette Çin’in dünyadaki ülkelerin çoğunun ticarette bir numaralı partneri olmasıdır.

İkinci nedeni ise ABD’nin Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini çeşitli noktalardan kesmeye çalışmasıdır. Kuşak ve Yol İnisiyatifinin Doğu Asya’dan başlayıp Batı Avrupa’ya uzanan kara ve deniz güzergâhları onlarca ülkeden geçtiği için, haliyle ABD-Çin çarpışması bu ülkeleri de ilgilendirmektedir.

Nitekim ABD doğrudan Çin’le yararlı işbirlikleri yapan bu ülkeleri açık açık tehdit de etmektedir. Bunlardan biri de Çin’le liman anlaşması yapan İsrail’di örneğin…

ABD’NİN 5G ENDİŞESİ

Bir ucu ticaret diğer ucu askeri çevreleme olan bu mücadelenin alanlarından biri de teknolojidir.

Teknoloji alanındaki mücadele, önceleri rekabet alanıyla sınırlıyken, gittikçe ABD’nin yaptırım hatta üçüncü ülkeleri tehdit ettiği bir alana dönüştü.

Rekabetin bu döşümü, kuşkusuz teknolojideki liderlik değişiminden kaynaklandı. ABD kurumlarının da saptadığı gibi, Çin son yıllarda teknolojinin bazı özel alanlarında ABD’yi geçti.

Örneğin ABD Senatosu’nda bu yaz hazırlanan bir raporda, “ABD önlem almazsa internetin kurallarını artık Beijing yazacak” deniyordu!

ABD’nin en çok endişe ettiği konu, 5G teknolojisi. Bu alanda Çin tartışmasız lider durumunda ve dünyanın pek çok ülkesinde 5G altyapısını, Huawei şirketi ile Çin kurmakta….  

ABD, bu nedenle en yakın müttefiklerinden İngiltere ile bile karşı karşıya geldi.

POMPEO HUAWEI NEDENİYLE ANKARA’YI UYARDI

ABD’nin Huawei üzerinden tehdit ettiği son ülke Türkiye oldu.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, “Türkiye’nin Huawei ve diğer Çinli şirketlere bağımlılığının artmasının ABD ile askeri işbirliğini olumsuz etkileyebileceğini” açıkladı (23.9.2020).

Pompeo, Türkiye’de önemli miktarda veri bulunduğunu, bu verilerin Huawei üzerinden Çin Komünist Partisi’nin eline geçeceğini savundu!

Çin teknolojisinin ABD’nin iletişim, savunma ve güvenlik ağlarını tehdit ettiğini savunan ABD Dışişleri Bakanı Pompeo şunları söyledi: “İletişim ağlarımızın, savunma ve güvenlik ağlarımızın güvenli olduğundan emin olmamız gerekiyor. Huawei’in Türkiye içinde ya da başka ülkelerde gittikçe artan faaliyetinden yalnızca askeri ve güvenlik iletişim ağları etkilenmeyecek. ABD verilerinin korunmasını sağlayacağız.”

SOSYAL MEDYA YASAKÇISI ABD

ABD’nin hedefi sadece Huawei değil. Çin’in teknoloji altyapı hizmetleri veren şirketlerinden ZTE de Washington’un hedefinde…

Dahası, mesele teknoloji şirketlerinden öteye geçmiş durumda ve artık sosyal medya programları da çatışmanın konusu halinde.

Yıllarca kendisini Batı’nın “özgürlükler” ülkesi olarak sunan ve “kapalı” Çin’in facebook gibi sosyal medya uygulamalarını yasakladığı propagandasını yapan ABD, asıl yasakçılığa kendisi soyundu.

Örneğin TikTok, yasaklanmaya çalışılan Çinli sosyal medya programlarından biri. ABD yönetimi TikTok’un ya ABD’li bir şirkete satılmasını ya da yasaklanacağını dile getiriyor.

Başka Çinli sosyal medya uygulamaları için de benzer süreçler işliyor.

HERKESİN KENDİ YOLU

Sonuç olarak ABD ile Çin arasında teknoloji alanında kıyasıya bir çarpışma yaşanmakta. Çin’in iletişim teknolojisinden uydu teknolojisine kadar pek çok alanda ABD’yi geçmiş olması, Washington’daki karar vericileri daha sert hamleler yapmaya zorluyor.

Görünen o ki, 3 Kasım başkanlık seçimlerinden sonra ABD ile Çin arasındaki teknoloji savaşı daha da sertleşecek ve ülkemiz başta pek çok ülke, ABD’nin tehditleri nedeniyle konumunu daha radikal bir şekilde belirleyecek.

Çin’le ilişkileri nedeniyle ABD baskısı altındaki AB’nin “kendi yolunu” seçeceği şeklindeki açıklamaları, aslında yeni dönemin gidişatına işaret etmektedir.

Anımsayalım: AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell, birliğin dışişleri bakanlarına yaptığı konuşmada “Frank Sinatra gibi olmalıyız: ‘My Way’ (Benim yolum). Çin’e karşı ABD’nin tarafını seçmeyeceğiz çünkü Çin ile ilişkilerimizde aynı çıkarlara sahip değiliz” demişti.

Görünen o ki, Soğuk Savaş dönemi müttefiklik ilişkilerinin gittikçe zayıfladığı ve hemen her ABD müttefikinin Washington’a rağmen Beijing’le ilişkilerini hızla geliştireceği bir sürece giriyoruz.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Ekim 2020

3 Yorum

PATRONSUZ BİR ULUSLARARARI SİSTEM

ÇİN’İN ‘ABD ZORBALIĞINA SON’ MESAJI

Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in Birleşmiş Milletler’in (BM) 75. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, içerdiği mesajlar nedeniyle oldukça önemliydi.

Özetlersek:

Xİ JİNPİNG’İN 6 MESAJI

1. Xi Jinping, “Kovid-19’un insanlığın karşı karşıya olduğu son kriz olmadığına” dikkat çekerek, “bütün ülkelerin el ele vermesi ve küresel zorluklara karşı birlikte mücadele etmesi” çağrısı yaptı.

2. Çin Cumhurbaşkanı “Herhangi bir ülke ile ne soğuk savaş ne de sıcak çatışmaya girme niyetindeyiz” dedi.

3. Xi Jinping, “Farklılıkları gidermek ve başkalarıyla olan anlaşmazlıkları çözmek için diyalog ve müzakereye devam edeceklerini” vurguladı.

4. Çin Cumhurbaşkanı “Sadece kendimizi kalkındırmaya çalışmayacağız ve biri kazanırken diğerinin kaybedeceği bir oyun oynamayacağız” dedi.

5. ABD’ye mesaj veren Xi Jinping, “Hiçbir ülkenin tek başına küresel meselelere hükmetme, başkalarının kaderini kontrol etme ya da kalkınma konusunda bütün avantajları kendi elinde tutma hakkı yok. Dahası kimseye, her istediğini yapma, hegemonya kurma, zorbalık ya da dünyanın patronluğunu üstlenme konusunda müsaade edilmemeli” dedi.

6. Çin Cumhurbaşkanı “Ülkeler arasında ikili ilişkilerin ‘güçlü yumruk sallamak’ yerine kurallara, uluslararası hukuka ve karşılıklı taahhütlere dayalı olması gerektiğini” savundu.

ÇİN, ABD’NİN KURDUĞU KURUMLARDA AĞIRLIK OLUŞTURUYOR

Özetle Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping, merkezinde BM’nin olduğu uluslararası sistemi savundu.

Bu oldukça çarpıcı bir tablo: ABD, kurucu olduğu uluslararası sistemi tahrip ederken, Çin Halk Cumhuriyeti tersine o sistemi savunuyor!

ABD, Avrupalı müttefiklerini NATO’dan çıkmakla tehdit ediyor, Çin’in gölgesinde olduğunu iddia ederek Dünya Sağlık Örgütü’nden çekiliyor….

Dahası ABD Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına ve kendi kurduğu serbest piyasa ekonomisine karşı hareket ediyor. Tersine Çin, ABD’yi Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına aykırı hareket etmemeye çağırıyor.

Ve diğer yandan, Çin’in IMF ve Dünya Bankası içindeki ağırlığı artıyor…

Bu, ilk bakışta ters görünen durum, ABD hegemonyasının inişe geçmesiyle ilgili bir durum elbette…

Çin bir yandan ABD’nin kurduğu ve liderlik ettiği uluslararası kurumlardaki ağırlığını arttırıyor ama diğer yandan da ŞİÖ’de, BRICS’te benzerlerini ve alternatiflerini (yatırım bankası gibi) oluşturuyor.

DÜZENİ DEĞİŞTİRME VE DÖNÜŞTÜRME

Bunu çok kaba biçimde, “güçlenen Çin ABD’nin rolünü alıyor ve onun düzenini sürdürüyor” diye değerlendiremeyiz.

Zira Çin o düzeni adım adım değiştiriyor ve dönüştürüyor.

İşte Xi Jinping’in BM Genel Kurulu’ndaki mesajlrı bu değişime işaret ediyor.

1. “Biri kazanırken diğerinin kaybedeceği” bir düzene itiraz, ABD’nin 70 yıldır kendi çıkarları gereği dünyanın geriye kalanını kaybetmeye zorladığı mevcut düzene itirazdır.

2. “Hegemonya kurma, zorbalık ya da dünyanın patronluğunu üstlenmeye müsaade edilmemeli” diyerek, ABD emperyalizminin “jandarmalık düzenine” itiraz edilmektedir.

Bu sözlerin anlamı şu: ABD’nin “emperyalist küreselleşmesi” değil, dünya devletlerinin “dayanışmacı küreselleşmesi” önümüzdeki dönemde egemen olacak.

O “dayanışmacı küreselleşme” de, devletler arasındaki eşitlik, karşılıklı egemenliğe saygı ve uluslararası taahhütlere bağlılık anlayışı üzerinde yükselecektir.

Gerçekleşmesi halinde bu, uluslararası düzenin değişimi demektir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Eylül 2020

5 Yorum

Yunanistan’ın kozu: AKP’nin Lozan karşıtlığı

Ege krizinde Yunanistan’ın en önemli kozu AKP iktidarının “Lozan Anlaşması’nı hezimet gören” pozisyonudur!

Son olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Yanı başımızdaki adaları vermişiz, başarı diye anlatılan anlaşma başarı değildir” diyerek, Lozan karşıtlığına bir tuğla daha ekledi.

Yine kısa bir süre önce de Erdoğan şöyle demişti: “Misakımilli sınırlarımıza sahip çıkılmamasıyla Adalar meselesinde ürkek davranılmasının ülkemize çok büyük maliyeti olmuştur” (20.8.2020).

Lozan Antlaşması’nı doğru okumak

Birkaç yazdık, yineleyelim: On İki Ada 1923’te, Lozan’da verilmiş değil. Lozan’ın 15 ve 16. maddesini gösterenler, maddeyi çarpıtarak yorumluyor. O maddelerde, zaten işgal altında ve başkasının egemenliğinde olan adaların durumu teyit ediliyor. Tıpkı Kıbrıs gibi…

Lozan’ın 20. maddesinde de Kıbrıs’ın 1914’te İngiltere tarafından ilhak edildiği teyit edilmiştir. Çünkü Kıbrıs 1878’de Abdülhamit tarafından İngilizlere kiralanmıştı/verilmişti. İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da 1914’te burayı ilhak etmişti.

Peki 15. ve 16. maddelere bakarak, “İnönü adaları Lozan’da verdi” diyenler, neden 20. maddeye bakarak “İnönü Kıbrıs’ı Lozan’da İngiltere’ye verdi” diyemiyor? Çünkü tek bir ada olan Kıbrıs’ın Abdülhamit tarafından İngilizlere verildiği gerçeği sulandırılamıyor. Ama 4 bin adanın bulunduğu, On İki Ada’nın aslında 250 civarında ada olduğu, adaların grup isimlerinin bulunduğu şartlarda, hangi adanın hangi anlaşmayla ya da hangi savaşla elden çıktığı gibi konular karışık olduğu için, sulandırılabiliyor.

On İki Ada gerçeği

On İki Ada ile ilgili gerçek şudur: İtalya 1911’de Osmanlı toprağı Trablusgarp’ı işgal etti. Ardından da On İki Ada’yı işgal ederek yeni bir cephe açtı. Osmanlı, Abdülhamit’in Haliç’te çürüttüğü donanma nedeniyle, işgali önleyemedi, yeniden ele geçiremedi; 1912’de İtalya ile Uşi Antlaşması imzaladı. (Lozan’ın bir semti olduğu için bu anlaşma tarihe Uşi Antlaşması olarak geçtiği gibi, Birinci Lozan Antlaşması diye de bilinir. AKP de bunu kullanır ve Lozan’ları propagandasında bilerek karıştırır!)

Uşi Antlaşması’na göre Osmanlı Libya’daki askerlerini geri çekecek, İtalya da karşılığında On İki Ada’yı verecekti. Donanması olmayan Osmanlı yönetimi, İtalya çekildiği taktirde Yunanistan’ın bu adaları işgal edeceğini görerek, Libya’daki subaylarının bir kısmını tuttu. Böylece On İki Ada İtalya’da kaldı. Ardından Birinci Dünya Savaşı boyunca da On İki Ada İtalya’nın olmaya devam etti.

Yani Türkiye Cumhuriyeti kurulurken On İki Ada zaten İtalya’nın egemenliğindeydi.

Tarihi çarpıtmanın üç nedeni

Peki buna rağmen Türkiye’yi yönetenler neden adaların İnönü tarafından Lozan’da verildiğini söylüyor sürekli?

Erdoğan ya da Çavuşoğlu tarih bilmiyor olabilir mi? Sanmıyorum. En azından saraydaki “Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu”ndaki kimi isimlerin bu gerçekleri bildiğini biliyorum.

O zaman tarihi gerçekler neden Yunanistan’a koz verircesine çarpıtılıyor?

Üç nedeni var:

1. “Muhafazakâr kurnazlık” nedeniyle: Son 10 yılda Yunanistan’ın Lozan’a aykırı olarak 18 adayı işgal etmesine, asker çıkarmasına, silahlandırmasına sessiz kalan AKP iktidarı, kendi hatasını “adalar Lozan’da verildi” yalanıyla örtmeye çalışıyor!

2. Muhafazakâr tabandaki “fetih” algısını yönetmek amacıyla: “Adaları CHP verdi, AKP alacak”, “Atatürk ve İnönü korkak davranıp alamadı ama cesur Erdoğan alacak” duygusu oluşturmaya çalışıyorlar.

Bunu Irak ve Suriye politikalarında da gördük: Kerkük ve Halep’e yeni plaka numarası takan manşetleri anımsayınız.

Dikkat ederseniz orada da Misakımillî’nin gereğinin yapılamadığını propaganda ediyorlardı. “Lozan hezimettir” demeleri bundandı. Yani Atatürk ve İnönü Misakımilli içinde yer alan Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki toprakları alamamıştı ama Erdoğan alacaktı; Kerkük 82, Halep 83 olacaktı!

3. Tarihi bilmediklerinden değil, işlerine gelmediğinden çarpıtıyorlar. Kendi tarihlerini yazabilmek için o tarihi kötülüyorlar.

Ancak zararı Türkiye’ye oluyor!

Bitirirken belirtelim: Lozan’a yaslanmayan hatta Lozan’ı hezimet gören bir dış politika, Yunanistan’a Ege’de avantaj doğurur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2020

8 Yorum

ÇİN’İN ASKERİ GÜCÜ, 2049’DA ABD’Yİ GEÇECEK

PENTAGON’UN KONGRE’YE SUNDUĞU YILLIK ÇİN RAPORU

Çin Savunma Bakanlığı Sözcüsü Wu Qian, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un, ABD Kongresi için hazırladığı, Çin’in askeri çalışmalarıyla ilgili raporu değerlendirdi ve şu gerçeği açıkladı: “Yılların tecrübesi gösteriyor ki, bölgesel huzursuzlukları kışkırtan, uluslararası düzeni ihlal eden ve dünya genelindeki barışı yıkan taraf ABD’dir.”

Evet, bu gerçeği dünya İkinci Dünya Savaşı sonrasından beri yaşıyor. Bölgemiz de son 30 yıldır bu gerçeği, hem de milyonlarca insanın kanıyla yaşadık, yaşıyoruz…

ABD’nin 1990 ve 2003 Irak işgalleri, 2011 Libya ve Suriye saldırıları, İran’a karşı suikastlar, operasyonlar, İsrail’i silahlandırması ve Filistin’i işgali genişletmesini teşvik etmesi, Körfez ülkelerini silah deposuna dönüştürmesi, darbeler, hükümet operasyonları, komplolar, Doğu Akdeniz’den Arap/Fars körfezine kadar bölge denizlerinde askeri gemi yüzdürmesi…

ÇİN’İN ASKERİ STRATEJİSİ: AKTİF SAVUNMA

ABD Savuma Bakanlığı Pentagon’un ABD Kongresi için hazırladığı ve 1 Eylül’de yayımladığı yıllık rapor, Çin Halk Cumhuriyeti’nin askeri ve güvenlik gelişimini inceliyor.

200 sayfalık rapor, Çin’in geriye dönük 20 yıllık stratejisi ve silahlı kuvvetlerinin incelenmesiyle başlıyor.

Rapor, Çin’in askeri stratejisinin “aktif savunma” konseptini temel aldığını belirliyor. Pentagon raporuna göre Çin’in 2035 hedefi, askeri modernizasyonu temelli sağlamak ve 2049’da da “birinci sınıf” bir askeri güç olmak.

Pentagon, “Çin’in hedefi, yüzyılın ortasında Çin ordusunun ABD ordusuna eşit olması, hatta bazı alanlarda daha da güçlü olmasını sağlamak” diye tarif ediyor.

ÇİN DONANMASI, ABD’DEN DAHA GÜÇLÜ

Pentagon, ABD ile Çin’in mevcut askeri kapasitelerini de kıyaslıyor.

Örneğin Çin donanma gücünde ABD’yi geçmiş durumda. ABD’nin 293 parça savaş gemisine karşı, Çin’in 350 savaş gemisi bulunuyor.

Pentagon, Çin’in sayısı 1250’yi bulan balistik ve seyir füzesine ve bu alandaki atılımına da dikkat çekiyor. Yine Pentagon’un önemsediği konuların başında, Çin’in Rus savunma sisteminin de kullanıldığı entegre hava savunma sistemi…

Tek tek kuvvetleri inceleyen Pentagon’a göre Çin’in kara ordusu dünyanın en geniş ordusu; Çin donanması dünyanın en geniş donanması; Çin hava kuvvetleri, dünyanın üçüncü büyük kuvveti…

ASKERİ MAKAS HIZLA KAPANIYOR

Özetle ABD Savunma Bakanlığı, 200 sayfalık incelemesiyle Çin ordusunun hızla ABD ordusuyla makası kapattığına işaret ediyor ve ABD Kongresi’ni bu konuda bilgilendiriyor.

Aslında 20 yıldır yayımlanan bu yıllık raporlar topluca incelendiğinde, o makasın ne denli hızlı kapandığı da görülüyor.

Kuşkusuz ABD bu raporları, küresel liderliğinin önünde engel gördüğü Çin’i hedef almak ve durdurabilmek için hazırlıyor. Ancak görünen o ki, tıpkı ekonomik makasın kapanma hızının 90’larda öngörülen kapanma hızından çok fazla olması gibi, askeri kapasiteler arasındaki makasın kapanma hızı da öngörülenden fazla olacak…

Bu da ABD’yi endişelendiriyor ve daha da saldırganlaştırıyor.

SALDIRGAN VE BARIŞI HEDEF ALAN ABD

Pentagon bu nedenle yıllık Çin raporlarını, ABD’nin Çin’i karalamasının bir aracı olarak kullanıyor. Çin’in ulusal savunmasını gerçekte tarafsızca ortaya koymuyor, verileri Çin’in “saldırganlığına” işaret olarak propaganda ediyor.

İşte Çin Savunma Bakanı Wu Qian’ın başta belirttiğimiz tepkisi de buna…

Çünkü gerçekte saldırgan olan ABD ordusu, Çin ordusu ise ABD ordusunun kendi bölgesindeki saldırganlığına karşı savunma geliştiriyor.

ABD’nin Hint-Asya stratejisi ortada, ABD’nin Güney Çin Denizi’nde askeri güç bulundurduğu gerçeği ortada, ABD’nin Japonya ve Güney Kore’de askeri güç bulundurarak Çin’i hedef aldığı ortada, ABD’nin Pasifikteki ülkeleri Çin’e karşı bir araya getirmeye ve onlara askeri liderlik yapmaya çalıştığı ortada…

Dolayısıyla ABD, her yerde, Pasifik’te de, Ortadoğu’da da, Afrika’da da, Güney Amerika’da da “barışı hedef alan” taraf durumunda…

Neyse ki ABD hegemonyası inişte ve ABD bu saldırganlığını gün geçtikçe sürdüremez duruma geriliyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Eylül 2020

4 Yorum

ABD’NİN ÇİN KARŞITLIĞI BAŞKANDAN BAŞKANA DEĞİŞMEZ

ÇİN TRUMP’I MI, BİDEN’I MI TERCİH EDİYOR?

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin Komünist Partisi’ni “baş düşman” ilan ettikten sonra, şimdi de Konfüçyüs Enstitüleri’ni hedef aldı…

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, rakibi Joe Biden’i “Çincilikle” suçlamayı sürdürdü. Daha önce “Çin, ABD seçimlerini Biden’ın kazanmasını istiyor” ve “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” diyen Trump, son olarak “Ben olmasaydım Çin ABD’yi ele geçirirdi” dedi.

TRUMP’IN ÇİN KARŞITLIĞININ TEMELİ

Trump’ın bu Çin karşıtlığının iki temeli var:

Birincisi, ilan ettiği “Önce Amerika” stratejisine dayanıyor. Trump, o stratejiye göre Çin’e ticaret savaşı açtı nitekim…

Ancak bunun Trump’a özgü olmadığını, Trump’tan önceki başkanlar döneminde ABD’nin adım adım Çin’i kuşatma stratejisi geliştirdiğini önemle not edelim.

İkincisi, Trump’ın salgınla iyice gün yüzüne çıkan kötü yönetimini perdelemeye ihtiyacı var. O nedenle “çok tanıdık” bir şekilde seçim kampanyasını “düşman” üzerine kuruyor ve rakibini de “düşmanın adamı” ilan ederek seçmen gözünde itibarsızlaştırmaya çalışıyor.

TRUMP’IN ÇİN POLİTİKASI OBAMA-BİDEN’IN DEVAMI

Peki Trump’ın iddiaları tümden temelsiz mi? Yani Çin, Trump’ın iddia ettiği gibi ABD seçiminde Biden’ı desteklemiyor mu?

Öncelikle, hiçbir ciddi devlet, bir başka devletin seçimine “açık taraf” olmaz.

Kuşkusuz bir devlet düşman ilan edilmişse, kendisini düşman ilan eden devletin kim tarafından yönetileceğinin üzerinde elbette durur. Ancak son tahlilde, bu ölçekte bir düşmanlığın, hele de küresel ticaret savaşı şeklinde sürüyorsa, bunun “şahıs değil devlet politikası” olduğunu bilir.

Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi Trump’ın uyguladığı Çin karşıtı strateji, kendisinden önceki başkanlar döneminde başlatılmıştı zaten. Ve Çinci ilan ettiği rakibi Biden da, kendisinden önce Çin’i hedef alan strateji belirleyen ABD Başkanı Obama’nın yardımcısıydı zaten.

Dolayısıyla Çin, Trump da olsa, Biden da olsa, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisinde temel bir farklılık olmayacağını bilmektedir.

Bunu şöyle de ifade edebiliriz: ABD gibi devletlerde, temel hedefler hatta o temel hedefi gerçekleştirmek için belirlenen stratejiler başkandan başkana değişmez. Zira stratejiler uzun vadelidir. Başkanlar o stratejileri ihtiyaca göre günceller ve aralarındaki fark, o stratejinin gereği olan politikalarda ve taktik hamlelerde olur en fazla…

Yani Trump yerine Biden seçildiğinde, ABD Çin’i hedef almaktan vazgeçecek değildir!

“ÖNCE AMERİKA” STRATEJİSİNİN KÖKÜ

Daha net anlaşılması için somut verileri özetleyelim:

Örneğin Biden’ın ABD Başkan Yardımcısı olduğu 2011 yılında, Obama yönetiminin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “ABD’nin Pasifik Yüzyılı” adlı bir belge ilan etmişti. Bu belgeye Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland, ABD’nin Çin’i hedef alan Pasifik stratejisi için kaldıraç ülkelerdi.

Obama yönetiminin 2012 tarihli “savunma stratejisi”, ABD’nin “uzun dönemli askeri operasyonlarla ulus inşası” yaklaşımına son verdiğini ilan ediyor ve Çin’e karşı Hindistan, Güney Kore ve Japonya yayının dengeleyici olacağını saptıyordu. (Yani Trump’ın Afganistan’dan ve Irak’tan çekilme politikaları, aslında kendinden önce belirlenmiş stratejinin gereğiydi. Obama o stratejiye göre “kısmen” geri çekilmiş ancak şartlar nedeniyle bunu tamamlayamamıştı. Nitekim Trump da başkan olurken ABD askerlerini bu ülkelerden tamamen çekeceğini söylemişti ancak adım adım azaltabildi.)

Yani özetle Trump’ın Çin’i hedef alan politikaları, rakibi Biden’ın başkan yardımcılığı döneminde hazırlanan stratejinin devamıdır. Yani, Trump’ın “Önce Amerika” stratejisinin kökü, Obama döneminde hazırlanan “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesinde ve savunma stratejisindedir.

TRUMP-BIDEN FARKI

Sonuç olarak ABD için Çin, küresel liderliğini hedef alan bir rakiptir, hatta düşmandır. Çin’in küresel ölçekte ekonomik ve siyasi ağırlığı artıkça, ABD emperyalizmi için alan daralmaktadır.

Dolayısıyla ABD’yi kim yönetirse yönetsin, Çin’i hedef almayı sürdürecektir. Fark, “yoğurt yeme biçiminde” olacaktır.

Çin açısından ise önemli olan, süreci hangi başkanla daha çok masada tutabileceğidir, “açık çatışmayı” hangi başkanla daha çok geciktirebileceğidir, hangi başkanla zaman kazanabileceğidir.

Biden ile Trump arasındaki fark, Çin açısından budur.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Eylül 2020

6 Yorum

TRUMP RUSÇULUKLA, BIDEN ÇİNCİLİKLE SUÇLANIYOR

ABD SEÇİMLERİNDE RUSYA-ÇİN YARIŞI

ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlık süresi doluyor. 3 Kasım’da başkanlık seçimi var. İkinci dönem için yeniden Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olan Donald Trump’ın karşısında ise Demokrat Parti’nin adayı Joe Biden var. Biden, Trump’tan önceki başkan Barrack Omaba’nın yardımcısıydı.

Aslında 6 ay öncesine kadar Donald Trump’ın seçimleri kazanacağı ve kendisine yönelik “seçkinlerin” tepkisine rağmen ikinci kez başkan olacağı konuşuluyordu. Zira Trump’ın hem rakiplerine hem de müttefiklerine uyguladığı gümrük tarifelerini artırma politikası içeride ekonomiyi canlandırmış, bu da işsizlik başta kimi ekonomik verilere olumlu yansımıştı. Kısacası Trump’ın oyların çoğunu alacak şekilde ekonomiye bir iyileştirme getirdiği genel kabuldü…

SALGIN TRUMP’IN OYLARINI DÜŞÜRDÜ

Ancak koronavirüs salgını Trump’ın oy oranını hızla düşürdü. Çünkü pek çok konuda beceriksizlikle suçlansa da, ekonomiye olumlu dönüşen politikalarından sonra, salgın gibi önemli bir konu, Trump’ın beceriksiz yönetimini iyi resmetmişti.

Trump önce salgını ciddiye almamış ve küçümsemişti. Hatta yönetimi, Çin’in salgınla boğuşmasından memnun açıklamalar yapmıştı. Salgın nedeniyle Çin ekonomisinin sıkıntıya gireceğini, bunun da Amerikan ekonomisine olumlu yansıyacağını savunmuştu.

Ancak salgın önce Avrupa’ya, sonra da ABD’ye sıçradı. Konuyu ciddiye almayan Beyaz Saray önlem de almamıştı. Bir anda ABD salgının merkezi haline geldi. Haliyle Amerikalılar bu somut durum karşısında tepki göstermeye başladılar.

İşadamı Trump ise salgını ciddiye almamasının faturasını ve yönetiminin beceriksizliğini Çin’i suçlamaya kalkarak örtmeye çalıştı. Ancak Trump’ın Çin’i hedef alan komploları kendi devlet kurumlarından bile destek görmedi. Trump yönetimi bu kez Amerikan kamuoyunun genetik kodlarına işlenmiş “anti-komüznizmden” faydalanabilmek için açıktan Çin Komünist Partisi’ni ABD’nin baş düşmanı ilan ederek Çin’e karşı düşmanlığın seviyesini yükseltti.

Ancak tüm bunların Trump’ın düşmekte olan oy oranını durdurmadığı görülüyor…

TRUMP: BIDEN KAZANIRSA ÇİN KAZANIR

Amerikan hegemonyasının zirvede olduğu yıllar boyunca, Türkiye de dahil pek çok ülkede yapılan seçimlerde, kimi adayların Amerikancı olduğu suçlaması yapılırdı. Nitekim doğruydu da…

Örneğin Türkiye’de ABD vatandaşlığı bulunan yöneticiler de oldu, ABD projesine eşbaşkanlık yapanlar da…

Ancak ABD’de ilk kez bir başkan adayı, diğeri tarafından, bu açıklıkta bir başka ülkenin “adamı” olmakla suçlanıyor!

Evet, Donald Trump rakibi Joe Biden’ı açık açık Çincilikle suçluyor.

Örneğin Trump 11 Ağustos’ta Biden’ın Çin konusundaki tutumunu eleştirerek, “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” dedi!

Örneğin Trump 26 Ağustos’ta şöyle bir mesaj attı sosyal medyada: “Sıcak Gelişme: Çin devlet medyası ve Çin liderleri, Biden’ın ABD seçimlerini kazanmasını istiyor. Bu olursa ki olmayacak, Çin ülkemizin sahibi olacaktır.”

Kısacası Trump, Amerikan kamuoyunu Çin korkusu üzerinden etkileyerek seçimleri kazanabilmeyi hedefliyor.

TRUMP RUSÇULUKLA SUÇLANIYOR

Trump’ın Biden’ı Çincilikle suçlaması kadar tuhaf olan bir başka tuhaflık da, Trump’ın başkanlığının birinci dönemi boyunca Rusçulukla suçlanmış olmasıydı!

Seçildiği andan itibaren Rusya’nın Trump’ın lehine seçimlere müdahale ettiği suçlaması yapıldı. Hatta konu yargıya bile taşındı.

Tüm bu süreçte Trump’ın kimi zaman açıklamalarına kimi zaman da politikalarına gönderme yapılarak Trump-Rusya ilişkisi sorgulandı. Öyle ki Rusya’nın ABD seçimlerine müdahale ettiği yönünde raporlar yayımlayan ABD istihbaratına itiraz eden Trump’a “hain” bile denildi.

Trump Kremlin’de “Rusya’nın seçimlere müdahale ettiğine inanmak için bir sebep olmadığını” söylediğinde kendisine Cumhuriyetçi senatörler bile tepki göstermişti. Örneğin Cumhuriyetçi senatör John McCain “Daha önce hiçbir ABD Başkanı kendisini böyle bir despot karşısında hiç bu kadar sefilce aşağılamamıştı” derken, Senatör Lindsey Graham da Trump’ın Kremlin’e ABD ile ilgili bir “zayıflık” mesajı verdiğini savunmuştu (17 Temmuz 2018).

Demokratlar ise Trump’a ateş püskürüyor, onu Rusçu olmakla suçluyordu. Örneğin Demokrat Senatör Mark Warner, “Trump’ın açıklamalarının ABD’nin rakiplerine karşı ülkeyi korumakla ilgili görevinin ihmali anlamına geldiğini” belirtiyordu. Demokratların Senato’daki lideri Chuck Schumer, “Trump’ın ABD’nin hukuki yaptırımlarına, savunma yetkililerine ve istihbarat servislerine karşı Rusya Devlet Başkanı Putin’in yanında yer almasının düşüncesizce, tehlikeli ve zayıf olduğunu” söylüyordu.

Kısacası Trump, ilk dönemi boyunca Rusçulukla suçlandı!

ABD İSTİHBARATI: TRUMP’I RUSYA İSTİYOR, ÇİN İSTEMİYOR

Bu suçlama bitmiş de değil. Trump Biden’ı Çincilikle suçlarken, karşılığında da kendisini Rusçulukla suçlayan raporlarla uğraşıyor.

ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi Direktörü William Evanina tarafından kaleme alınan bir rapor, açık açık Rusya’nın 3 Kasım’da yapılacak seçimlerde Trump’ı desteklediğini, bu nedenle Biden’ı karaladığını savunuyor.

7 Ağustos 2020 tarihinde yayımlanan bu rapor, ayrıca Çin’in de Trump’ın ikinci kez seçilmesini istemediğini, bu nedenle Pekin yönetiminin Beyaz Saray’ı artan dozda eleştirdiğini savunuyor.

ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi, Çin’in ABD’deki kamu politikasını şekillendirme ve Pekin’in çıkarlarına karşı olduğu düşünülen siyasi figürlere baskı yapma çabalarını genişlettiğini iddia ediyor.

AMERİKAN HEGEMONYASININ SONU

Özetle ABD başkanlık seçimlerinde başkan adaylarından birinin Rusçulukla, diğerinin de Çincilikle suçlanması, ABD emperyalizminin tarihi açısından olağanüstü bir tabloya işaret ediyor.

Kuşkusuz bu tablo, Amerikan hegemonyasının zayıflamasıyla ilgili…

Zira zayıflayan ABD’nin küresel politikaları gibi, seçimlerinin de kırılganlaştığı düşünülüyor…

Öyle ki yukarıda bahsettiğimiz 7 Ağustos 2020 tarihli ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi raporu sadece Trump’ı Rusya’nın istediği ama Çin’in istemediği iddiasında bulunmuyor. Rapor, İran’ın bile ABD seçimlerine müdahale etmeye çalıştığını savunuyor!

Yıllardır ABD ambargosu altındaki İran’ın bile ABD seçimlerine müdahale edebileceğinin ABD kurumları tarafından savunulabilmesi, emperyalizmin, oldukça hızlı şekilde gerilediğini resmediyor aslında….

Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan son kitabım Amerikan Hegemonyasının Sonu’nu, bu kapsamda okumanızı öneriyorum… Hem ABD ile Çin’in hem de ABD ile Rusya’nın küresel ölçekte çarpışmasının inceleyen kitap, ABD başkanlık seçimlerindeki bu mizaha konu olabilecek tabloyu anlamamıza yardımcı olacak veri ve analizler içeriyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Eylül 2020

2 Yorum

AŞI MİLLİYETÇİLİĞİNE KARŞI AŞI ENTERNASYONALİZMİ

KÜRESEL LİDERLİĞİN ÖLÇÜTÜ, SAĞLIKTA LİDERLİK OLACAK

Covid-19’a karşı ilk aşı tescilini Rusya’nın yapması ABD’yi ve Amerikancıları mutsuz etti.

Türkiye’de de Batıcılar Rusya’nın ilk tescilinden memnun değil. Aşı gibi önemli bir gelişmenin adresi, onlara göre mutlaka ABD olmalıydı çünkü!

Oysa bilmedikleri şu: Sağlık konusu, hele de halk sağlığı konusu Batının gelişmiş kapitalist ülkelerinden ziyade kamucu ekonomilerde, sosyalist ülkelerde daha da başarılıdır. Küba bunun tipik örneğidir.

Anımsayın, salgının Avrupa’yı kasıp kavurduğu o günlerde, ABD ve tüm AB ülkeleri İtalya’ya sırtını dönmüşken, Küba ve Çin İtalya’ya sağlık ekipmanı ve sağlıkçı desteği göndermişti.

KAMU EKONOMİSİ VE SAĞLIKTA BAŞARI İLİŞKİSİ

İşte Rusya da, SSCB’den kalma bu başarılı sağlık anlayışını sürdürmektedir aslında. Sovyet halk sağlığı uzmanlığı, oldukça gelişmişti. Bugün Covid-19 aşısı geliştirebilmeleri, geçmişteki pek çok aşı çalışmasındaki öncü rollerinin de devamıdır aslında…

Aynı durum ülkemiz için de geçerli değil mi? Dün, kamu ekonomisi, karma ekonomi uyguladığımız yıllarda aşı üretip ihraç ediyorduk. Bugün serbest piyasa ekonomisi var ve aşı üretmiyoruz; aşı üretecek kurumları da kapattık zaten…

Yani sağlıktaki başarı ekonominizin büyüklüğüne değil, toplumu esas alıp almamasına bağlıdır özetle…

TRUMP İÇİN AŞI SEÇİM YATIRIMI

Aşı konusundaki en huysuz isim ABD Başkanı Donald Trump.

Rusya’nın ve de olası diğer devletlerin ABD’den önce nasıl aşı geliştirdiğine kendince yanıt da bulmuş Trump ve bunu seçim yatırımına da dönüştürmeye çalışarak şöyle diyor: “Amerikan Gıda ve İlaç Dairesinde’ki (FDA) derin devlet ya da her kimlerse, aşıların ve tedavi yöntemlerinin insanlarda denenmesini ilaç şirketleri için oldukça zorlaştırıyorlar. Açıkça görülüyor ki (bu çalışmalarla ilgili) yanıtları 3 Kasım’dan sonrasına kadar ertelemeyi umuyorlar” (22.8.2020).

Yani Trump’a göre derin devlet onun ikinci kez seçilmesini engelleyebilmek için aşı geliştirilmesini yavaşlatıyor!

Aslında tersi yaşanıyor: Trump seçimleri kazanabilmek için 3 Kasım’dan önce ABD sağlık kurumlarının aşıyı onaylamasını için baskı uyguluyor…

ÖNCE AMERİKA, ÖNCE AMERİKALI İÇİN AŞI

Trump’ın 3 Kasım’dan önce aşı tescili istemesinden daha sorunlu olanı ise, ABD’nin “önce Amerika” stratejisini çağrıştıracak şekilde aşı milliyetçiliği yapmaya başlamasıdır.

Washington pek çok ilaç şirketinden peşin aşı alımına başlamış durumda…

Yani ABD, tüm ABD’lilere yetecek sayıda aşıyı ele geçirdikten sonra dünyanın kalanını “umursayacak”.

Bu vahim bir durumdur ve salgınla mücadelede “aşı milliyetçiliği” yapmak, ciddi insanlık suçudur.

Bu nedenle ABD’li ve bazı Batılı ilaç şirketlerinin dışındaki ülkelerde aşı geliştirilebilmesi, insanlık için kritik önemdedir. Zira ABD’nin aşısını tüm dünyaya erişilir yapacağına dair de bir işaret yoktur.

ÇİN DÜNYAYA SÖZ VERDİ

Çin bu konuda dünyaya söz verdi.

Çin Bilim ve Teknoloji Bakanı Wang Zhigang, “Covid-19 aşısını tüm dünyaya erişilebilir hale getireceğiz” demişti (7.6.2020).

Wang Zhigang’ın şu sözleri, ABD’nin “aşı milliyetçiliğine” karşı bir nevi “aşı enternasyonalizmi” anlamına geliyor: “İnsanlığın salgınlarla mücadele tarihinin gösterdiği üzere, salgınla yüzleşmenin temel stratejisi, kesinlikle aşıların geliştirilmesidir. Dünyanın aşıların geliştirilmesinde ve sonraki aşamalarda işbirliğini güçlendirmesi gerekiyor. Geliştirdiğimiz Covid-19 aşısını, tüm klinik testlerden sonra dünya çapında erişilebilir hale getireceğiz.”

KÜRESEL LİDERLİĞİN YENİ ÖLÇÜTÜ

Evet, gelişmekte olan ülkeler de, az gelişmiş ülkeler de, küresel salgın sürecinde aşıya ulaşabilmelidir.

Açıkça belirtelim, bunun önünü açan ve sağlıkta liderlik yapan, salgına karşı küresel mücadelede öne çıkan ülke, 21. yüzyılın küresel lideri olacaktır…

20. yüzyıldaki küresel liderlik ölçütleri füzeydi, bombaydı, petrolü kontroldü vs… Ama 21. yüzyılda sağlıkta liderlik yapan, küresel liderlik yapacak görünüyor…

Zira açık ki insanlık bu salgını atlatsa bile, yeni virüs salgınlarıyla karşı karşıya kalacağız.

İtalya’nın salgının merkez üssüne dönüştüğü o günlerdeki ülkelerin davranışları, yarına işaret ediyor; komşusuna, birlik üyesine sırtını dönenler ve binlerce kilometre öteden insanlık elini uzatanlar…

21. yüzyıl, “önce insan” diyenlerin, “toplum” diyenlerin, “halk sağlığı” diyenlerin umut dolu yüzyılı olacak…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
25 Ağustos 2020

2 Yorum

ÇİN EKONOMİSİNİN TEMELİNDE MARKSİZM VAR

ÇKP’NİN SOSYALİST SİSTEMİ KORUMA KARARLILIĞI

Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Jinping’in Çin Komünist Partisi’nin teorik yayın organı Gerçeği Aramak’ta (Qiushi) dikkat çeken bir makalesi yayımlandı.

Şi Jinping bu makalesiyle ÇKP liderliğinin “Çin’in temel sosyalist sistemini koruma” kararlılığını bir kez daha ilan etti.

SOSYALİST PİYASA EKONOMİSİ

Şi Jinping’in makalesinde dikkat çeken dört mesaj var:

1) Çin’de kamu mülkiyetinin egemen konumu ve devlete ait ekonominin öncü rolü sarsılamaz.

Şi Jinping’e göre bu, Çin’deki tüm etnik gruplardan insanların kalkınmanın meyvelerini paylaşabilmesinin garantisidir.

2) Şi Jinping’e göre Çin’in başarısındaki kilit faktör, piyasa ekonomisinin güçlü yanları ile sosyalist sistemin avantajlarını birlikte değerlendiriyor olmalarıdır.

3) Şi Jinping, Çin modelini “sosyalist piyasa ekonomisi” olarak isimlendiriyor ve hedefi “sistemimizin üstünlüğünü korumak ve kapitalist piyasa ekonomisinin dezavantajlarını etkin bir şekilde önlemek” diye belirliyor.

4) Şi Cinping dünyaya bir mesaj vererek, Çin’in “Marksist ekonomi politiğin temel ilkelerine ve metodolojisine bağlı kalacağını ve dış ekonomi teorilerinin makul unsurlarını da dışlamayacağını” belirtiyor.

ÇİN’İN BAŞARISI

Şi Jinping’in makalesinde belirttiği en önemli gerçek şu: Çin, gelişmiş ülkelerin yüzlerce yılda kat ettiği kalkınma süreci onlarca yıl harcayarak yakaladı. Bu, elbette Çin’e özgü sosyalizmin başarısıydı.

Şi Jinping, dünya ekonomisi ve haliyle Çin ekonomisin, yeni ve önemli sorunlarla karşı karşıya kaldığı şu süreçte bilimsel teorik cevaplara ihtiyaç olduğunu belirterek “Çin’deki ekonomi teorisinin, çağdaş Çin Marksist politik ekonomisinde yeni alanlar açmaya devam ettiğini” söylüyor.

SOSYALİST MODERNLEŞME

Pek çok Batı ülkesinde de, Türkiye’de de Çin’in ne ölçüde sosyalist olduğuna dair tuhaf bir tartışma var. Bu biraz da sosyalizmi, bugünden yarına kapitalizmin tümden tasfiyesi ve hızla komünizme geçebilme süreci şeklindeki hatalı görüşe dayanmaktadır.

Oysa sosyalizm uzun bir süreçtir, aşamalı bir süreçtir ve hatta kapitalizm de bir nevi sosyalizmin ilk aşamasıdır.

İşte bu gerçek nedeniyle Çin Komünist Partisi sosyalizmin ilk aşamasını şöyle tanımlamıştır: Sosyalimin ilk aşaması, Çin’in sosyalist toplumunun belirli bir dönemidir, Çin’in geri kalmışlıktan adım adım kurtularak sosyalist modernleşmeyi ilk etapta gerçekleştirme sürecini kasteder. Üretim unsurlarındaki özel mülkiyet sisteminin sosyalist dönüşümünün tamamlandığı 1950’li yıllarda başlayan bu aşama, sosyalist modernleşmenin ilk etapta gerçekleşmesiyle noktalanacaktır ve en az 100 yıl sürmesi beklenmektedir.

ÇİN’E ÖZGÜ SOSYALİZM

Diğer yandan sosyalizmin uygulama biçimleri de ülkelerin sosyo-ekonomik karakterine özgüdür. Bu nedenle sosyalizm Küba’da Küba’ya özgü sosyalizmdir, Çin’de Çin’e özgü sosyalizmdir. Temel mesele üretim araçlarının kimin elinde olduğudur, kamu mülkiyetinin egemen olup olmadığıdır.

Şi Jinping, 17 Kasım 2012’de, ÇKP 18. Merkez Komitesi Siyasi Bürosu Çalışma Grubu’nun ilk toplantısındaki konuşmasında şöyle der: “Çin’e Özgü Sosyalizm Teorisi, Marksizm’in Çin’deki yerelleşmesinin en yeni sonucudur. Bu teori, Deng Şiaoping Teorisi, Üç Temsil Düşüncesi ve Bilimsel Gelişme Görüşü’nden oluşmaktadır. Marksizm-Leninizm ve Mao Zedung Düşüncesi ile de sürdürüp geliştirme ve varis olup yenilik kazandırma ilişkisi içerisindedir.”

ÇİN’İN 2021 ve 2049 HEDEFLERİ

Çin Komünist Partisi ve Çin Halk Cumhuriyeti, sosyalizmin uzun bir süreç olduğu gerçeğine göre hedefler belirlemiştir:

Çin Komünist Partisi’nin kuruluşunun 100. yıldönümü olan 1921’de hedef “orta halli refah toplumu inşasını” tamamlamaktır.

Devrimin ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yıldönümü olan 2049’daki hedef ise “müreffeh, güçlü, demokratik, medeni ve uyumlu bir sosyalist modern ülke” kurmaktır.

Çin Komünist Partisi’nin 1987 yılında yapılan 13. Kongresi’nde “üç aşamalı strateji” belirlenmişti. Bugün Çin, ilk iki aşaması hedefe uygun şekilde gerçekleşen stratejinin üçüncü aşamasının içindedir.

Bu stratejinin birincisi aşamasına göre Çin 1980’lerin sonunda, gayrisafi yurtiçi hasılasının 1980’dekinin iki katına çıkaracak ve halkın yiyecek ve giyecek sorunu giderilecekti. Giderildi.

20. yüzyılın sonuna kadar sürecek ikinci aşamada, gayrisafi yurtiçi hasıla bir kat daha artarak halkın yaşamı orta halli refah seviyesine gelecekti. Geldi.

Üçüncü aşama ise 21. yüzyılın ortalarına, yani devrimin 100. yılı olan 2049’a kadar sürecek ve kişi başına düşen milli gelir orta düzeyli gelişmiş ülkelerin seviyesine yükseltilecek, halkın yaşamı görece müreffeh olacak ve modernleşme ilk etapta gerçekleşecek.

Çin’in bu hedefine de sağlam bir şekilde ilerlediği görülüyor. İşte bu Şi Jinping’in başta belirttiğimiz makalesinde yer aldığı gibi, Çin ekonomisin temelindeki Marksizm, bilimsel sosyalizm nedeniyledir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Ağustos 2020

4 Yorum

ÇİN’İN DOĞU AKDENİZ POLİTİKASI

ENERJİPOLİTİK MÜCADELE SERTLEŞİYOR

Doğu Akdeniz’de bulunan petrol ve doğalgazın çıkarılması, paylaşılması ve pazarlanması sorunu, bölgemizin en önemli problemi…

Mesele son günlerde Türkiye ile Yunanistan özelinde daha da sıcak bir seviyeye yükselmişse de, İsrail’den Mısır’a, Lübnan’dan Güney Kıbrıs’a, Suriye’den Libya’ya Doğu Akdeniz çanağının etrafındaki her ülkeyi ilgilendirmektedir.

Diğer yandan İtalya ve Fransa hem Akdeniz ülkesi olarak hem de bölgedeki enerjiye ilgi duyan büyük şirketleri nedeniyle, AB bölgenin petrol ve doğalgazının ulaşacağı esas pazar olması nedeniyle, ABD de enerji egemenliği mücadelesindeki pozisyonunu sürdürebilmek için Doğu Akdeniz’deki bu çarpışmanın boylu buyunca içindedir.

Kuşkusuz başka aktörler de var:

RUSYA’NIN DOĞU AKDENİZ İLGİSİ

Rusya, Doğu Akdeniz’deki bu mücadeleyle yakından ilgili bir ülke…

Moskova hem doğrudan Suriye’de sahada olduğu için hem de Libya’daki mücadelenin bir parçası olduğu için Doğu Akdeniz’le ilgili. Nitekim Doğu Akdeniz ülkesi Suriye’de deniz üssünü geliştiren ve bölgede geçen ay bu ülke ile askeri tatbikat yapan Rusya, Doğu Akdeniz’deki filosunu büyütmeye çalışıyor.

Ancak enerjipolitik açıdan da Doğu Akdeniz konusu Rusya’yı çok yakından ilgilendiriyor. Şundan:

Avrupa’nın en büyük enerji tedarikçisi Rusya’dır. Bu durum ABD’yi oldukça rahatsız etmektedir. Zira ABD, Rusya’nın Avrupa üzerindeki enerji tekelinin bir siyasi nüfuza dönüşeceğinden kaygı duymaktadır.

ABD o nedenle Rusya’dan Almanya’ya uzanan Kuzey Akım-2 projesini engelleyebilmek için her yolu denedi. Ancak başaramadı.

Washington Avrupa’nın Rusya’dan enerji tedarikini azaltmak için öncelikle kendi kaya gazını, sıvılaştırılmış doğalgazını Avrupa’ya ihraç ederek azaltmaya çalıştı, çalışıyor. Ancak bunun yeterli olmadığı ortada.

İşte Doğu Akdeniz doğalgazı bu açıdan önem kazanmış durumda.

Dolayısıyla Doğu Akdeniz’in enerjipolitik mücadelesi Rusya’yı yakından ilgilendiriyor. (Türkiye’nin o nedenle Rusya’yla birlikte hareket edebilmesinde sayısız yarar var.)

ÇİN’İN DOĞU AKDENİZ İLGİSİ

Doğu Akdeniz’le ilgili bir diğer büyük güç ise Çin’dir. Dünyanın en büyük enerji ithalatçısı durumundaki Çin’i, bu konumu nedeniyle kürenin her tarafındaki enerjipolitik mücadele ilgilendirmektedir.

Diğer yandan bölge, Çin’in 2013 yılında ilan ettiği “Kuşak ve Yol İnisiyati”nin Deniz bölümünün, yani 21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu’nun güzergâhı üzerinde olması bakımından da kritik önemdedir.

Beijing yönetiminin bölgeye ilişkin politikası, genel dış politikasıyla oldukça uyumlu seyretmektedir:

1) Birbiriyle mücadele eden ülkeler de dahil, bölgenin her ülkesiyle ilişki kurmak,

2) İlişkinin merkezine ticareti koymak,

3) Kazan-kazan temelinde hareket etmek…

İSRAİL VE YUNANİSTAN’IN ÇİN ENERJİPOLİTİĞİNDEKİ YERİ

Tabii ki Doğu Akdeniz ülkeleri içindeki bazıları diğerlerine göre Çin’le ilişkileri bakımından öne çıkmaktadır. Bunlar İsrail ve Çin’dir.

Çin, İsrail ile yapılan 2 milyar dolarlık anlaşma doğrultusunda Hayfa Limanı’nın 2021 yılından itibaren 25 yıl süreyle işletilmesini aldı. Bu durum Washington’u oldukça rahatsız etti.

Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo iki ay önce İsrail’i ziyaret etmiş ve bu konuda Tel Aviv yönetimine baskı uygulamıştı: “İsrail’in Çin’le işbirliği yapması, Washington’un Tel Aviv’le önemli projelerde çalışmasını tehlikeye atıyor” (14.5.2020).

Henüz netlik kazanmamakla birlikte, Çin’in Hafya Limanı’na alternatif olarak Suriye’nin Lazkiye Limanı’nı kiralayabileceği de gündemde…

Çin’in Deniz İpek Yolu açısından esas yatırımı ise Yunanistan’ın Pire Limanı’dır. Çin bu limanın işletmesini 2009’da 35 yıllığına aldı ve burayı dünyanın en büyük 30. limanına dönüştürdü.

DENİZ İPEK YOLU VE İZMİR LİMANI

Türkiye her ne kadar Pekin’i Londra’ya bağlayan Kuşak ve Yol İnisiyatifinin kara ayağının üç koridorundan birinde, orta koridorun güzergâhı içinde yer alsa da, benzer bir durum Deniz İpek Yolu’nda sağlanamadı.

Birkaç yıl önce bu konuda doktora tezi hazırlayan bir Çinli akademisyene iki öneride bulunmuştum:

1) Çin, Adana-Ceyhan’da dev bir teknopark açabilir. Böylece Çin, bu teknoparkta montajlayacağı ürünlerini Avrupa pazarına kısa yoldan ulaştırabilir.

2) Çin, Ceyhan Limanı’nı Deniz İpek Yolu içinde önemli bir terminal olarak değerlendirebilir.

Geçen yıl bu önerimi Cumhuriyet gazetesindeki köşemde de ele almış ve şöyle demiştim: “İskenderun Havzası’ndaki bu işbirliği, hem Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji savaşlarında elini güçlendirecek, hem de Çin’e ekonomik kazanç ile stratejik derinlik kazandıracaktır” (Cumhuriyet, 1.4.2019).

Geçenlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, benzer bir öneriyi, İzmir için yaptı. Soyer, İzmir’in “orta koridorun Akdeniz ile buluştuğu yer olduğunu” belirterek, hem Şanghay’da, hem de Chengdu’da bir İzmir Ofisi açmayı planladıklarını belirtti (9.7.2020).

Umarız bu konuda Dışişleri Bakanlığı da devrede olur ve Atina’daki Pire Limanı’nın karşısında, İzmir Limanı da Deniz İpek Yolu içerisinde önemli bir konum kazanır!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Ağustos 2020

5 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın