Archive for category Odatv Yazıları
BAŞBAKAN ASLINDA NE KADAR YASAL?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 12/08/2010
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan RTE ticari markası için Türkiye Patent Enstitüsü’ne başvurduktan sonra, YAŞ’la ilgili ‘fetva’ verdi: “Biz TSK’yı teamüllerle yönetemeyiz. TSK’nın kanunu vardır ve YAŞ bir istişari kurumdur”.
Yasalara bu vurguyu yapan Başbakan Erdoğan aynı konuşmasında, hem de birkaç dakika sonra, şöyle diyor: “Şimdi ben YARSAV üyesi olan yargı mensuplarına nasıl güveneceğim, nasıl güvenebilirim? Çünkü açık, net, kalkıp da iktidarı eleştiriyorsa…” (gazetevatan.com, 12 Ağustos 2010)
Daha önce turban konusunu “ulemaya sorun” diyerek yasaya güvenini (!) ortaya koyan Erdoğan, “özel ordu”yu gündeme getirdiğinde de “özel birlikler, bölgeye şehit olacağını bilerek gidecek” diyerek ulema içinde “paralı asker şehit olur mu?” tartışmasına neden olmuştu.
Aynı Erdoğan ve partisi, -üstelik valilikleri seferber ederek- yazın bu sıcağında Anayasa’yı değiştirebilmek için millete kömür dağıtıyor.
Yetmiyor, bu kez sahne alan Erdoğan’ın belediye başkanı, kıydığı nikâhı bile Anayasa’yı değiştirmeye alet edip, “evlenmeyi kabul ediyor musun” sorusuna “evet” diyen gelinin yanıtını, 12 Eylül’de çıkacak sonuca vesile yapıyor!
Yetmiyor, Oruç Baba Türbesi’nde bir grup AKP’li, “Evet” yazılı tişört ve şapkalarla propaganda yapıyor.
Başbakan ve adamları, dini siyasete alet etmeyi sürdüredursun… Diyanet İşleri Başkanlığı ise 81 il müftülüğü, eğitim merkezi müdürlükleri, din hizmetleri müşavirlik ve ataşeliklerine bir genelge gönderiyor. Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, genelgede, referandum boyunca vaazlarda hiçbir şekilde siyaset yapılmamasını, iç ve dış politika konularına girilmemesini, ima yoluyla da olsa herhangi bir siyasi parti, kişi ve zümrenin lehine ve aleyhine olabilecek konuşmalardan, yanlış anlama ve yorumlara sebep olacak davranışlardan sakınılmasını istiyor. (Hurriyet.com.tr, 12 Ağustos 2010)
İşte gelinen nokta: Memleketin dini kurumu, memleketi, din bezirgânlarına karşı savunmaya çalışıyor…
ERDOĞAN’IN KOLTUK DEĞNEKLERİ
Gelin başa dönelim ve Erdoğan’ın yasaları aşmasında ona koltuk değneği olanları anımsayalım…
3 Kasım 2002 seçimlerinde, siyasi yasaklı olmasına rağmen, seçim pusulasında Erdoğan’ın isminin yer almasına, seçimle ilgili hangi kurum göz yumdu?
Siyasi yasağı nedeniyle seçime bile giremeyecek Erdoğan’ı, seçimlerden sonra, sanki başbakan olmuş gibi kabul eden Cumhurbaşkanı kimdi? Ya Erdoğan’la, sanki başbakanmış protokolünde görüşen Genelkurmay Başkanı kimdi?
Seçimlerden üç ay sonra, AB komiseri Verheugen’in isteğiyle, yasayı delip, Siirt seçimleri üzerinden Erdoğan’a başbakanlık yolu açan, ana muhalefet partisi genel başkanı kimdi?
AKP’ye hem laiklik karşıtı odak olduğu hükmünü veren ama hem de “seni kapatmıyorum, memleketi yönetmeyi devam et” diyen yüce mahkeme hangisiydi?
ABD Dışişleri Bakanı Powell’la “2 sayfalık 9 maddelik” gizli bir anlaşma yaptığını itiraf eden Abdullah Gül’e hesap sormayan, -üstelik devletlerarası anlaşmaların gerçek sahibi olan- Meclis hangisi peki?
“İlk kez bir Müslüman, Cumhurbaşkanı olacak” nidalarıyla Çankaya’ya hazırlanan Abdullah Gül’e, cumhurbaşkanlığı yolunu hangi parti açtı?
Ya Erdoğan’la, devlet yönetme ciddiyetini bir kenara bırakarak, yaptığı baş başa görüşmeyi kayıt altına aldırmayarak, mezara götürmeyi planlayan Genelkurmay Başkanı kim?
Ya “Hukuka saygılıyız” diye diye teğmenden generale, her rütbede Silivri’ye esir veren hangi kurum?
Silivri demişken, Silivri’deki tek devlet lisesini, iki saate “İmam Hatip Lisesi yaptım gitti” diyen yetkiliye kim ya da kimler sessiz kaldı?
Eğitim yuvalarının kızlar ve erkekler şeklinde ikiye ayrılmasına destek veren “milli” Eğitim Bakanı karşısında hangi Cumhuriyet koruyucuları sessiz kaldı acaba?
Ya bu noktanın başlangıcı sayılan, Konya’da, kadınların ve erkeklerin ayrı ayrı belediye otobüsüne binmesine hangi Cumhuriyet Savcıları sessiz kaldı?
ABD PROJESİ EŞBAŞKANI MI, TC BAŞBAKANI MI?
Soru çok…
Gelin son bir soruyla bitirelim bu yazıyı.
Tam 34 kez, başka bir ülkenin, ABD’nin, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olduğunu söyleyen Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı koltuğunda oturmasına sessiz kalanlar kimler peki?
Ve sizce, Başbakan aslında ne kadar yasal?
Milletçe bu hatayı ya “12 Eylül’de 12 Eylül’e HAYIR” diyerek düzelteceğiz, ya da cumhuriyetimizin ölümünü sessizce izlemeyi sürdüreceğiz…
Çünkü referandum bir “Cumhuriyet” yoklamasıdır!
MEHMET ALİ GÜLLER
DAVUTOĞLU KONFEDERASYONUN HARİTASINI ÇİZDİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 09/08/2010
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, TÜSİAD’nın Görüş isimli dergisinin son sayısına (Ağustos 2010 – Sayı 63) konuştu. İstanbul Kültür Üniversitesi’nden Mensur Akgün’ün sorularını yanıtlayan Bakan Davutoğlu, röportajda, geçen günlerde Barzani’ye yolladığı başsağlığı mesajında dile getirdiği “Kürdistan” ifadesini somutlandırmış ve çizdiği haritayla bu ifadeyi ete kemiğe büründürmüş.
Mensur Akgün’ün “dış politikada öngördüklerinizin gerçekleşmesi için Kürt sorununun çözümü gerekli değil mi?” şeklindeki sorusuna Bakan Davutoğlu şu net yanıtı veriyor: “Evet, içeride sükûnetin olması, Türkiye’nin kendi iç meselelerini demokratik yöntemlerle çözüme kavuşturması dış politikamıza büyük bir manevra alanı sağlar. Onun için hükümetimiz demokratik atılım projesini başlattı. Dedik ki Kürt kardeşlerimizin sorunları da diğer gayri Müslüm vatandaşlarımızın sorunları da bir çözüm ve diyalog süreci içine girsin”.
Ardından Mensur Akgün’ün şu sorusu geliyor: “Kuzey Irak da bu sürecin bir parçası. Bu bölgeyle ilişkilerde de açılım gerçekleşti. Ama çok fazla eleştirildiniz. Kuzey Irak Kürtleri ile Türkiye’nin ilişkilerinin gelişmesinin normal ve şart olduğunu Türkiye’ye nasıl anlatmak gerekir?”
KÜRT COĞRAFYASININ SINIRLARI KALKMALI
“Bunu anlatmaya ihtiyaç yok” diyen Bakan Davutoğlu şöyle devam ediyor: “Haritaya bakmak lazım… Kuzey Irak’taki ekonomiye bakmak lazım… Kuzey Irak’taki insan dokusuna bakmak lazım.. Haritaya baktığımızda Kürt coğrafyasının dağlar üzerinde doğal olmayan bir şekilde ayrıldığını görüyorsunuz. İki taraf arasında kültürel özellikler açısından bir fark yok. Sınırı biz çizmedik, ama ekonomik, kültürel ve siyasi ilişkilerin gelişmesi ile tıpkı Avrupa’daki gibi bu doğal olmayan sınırların aşılmasını, bir arada yaşanmasını sağlayabiliriz”.
Kürdistan’ın açıkça doğal olmayan bir sınırla bölündüğünü söyleyen Davutoğlu devam ediyor: “Bizim için Irak’taki Kürt, Türkmen ve Arap kardeşlerimiz Türkiye’deki insan dokusunun doğal uzantısıdır. Dolayısıyla onlarla entegre olmamız lazım”.
DAVUTOĞLU ENTEGRASYONU DAHA 2001’DE SAVUNUYORDU
Elbette Davutoğlu’nun bu fikirleri yeni değil. Davutoğlu sadece bu fikirleri gün geçtikçe ete kemiğe büründürüyor. Seçilmeden Dışişlerine atanan Davutoğlu, Kuzey Irak’ın Türkiye’ye bağlanması şeklindeki ABD planını zaten savunuyordu. Kendi kitabının 2001 tarihli ilk baskısından anımsayalım:
“Geçiş bölgesi açısından bu derece önemli bir konuma sahip olan bu coğrafyanın bir iç jeopolitik bütünlük oluşturamamasının en önemli sebebi doğrudan bir deniz bağlantısının olmayışıdır. Bu da bu coğrafyanın deniz bağlantısı olan bir bölge ülkesi ile bütünleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.” (Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları,2001, Sayfa 438)
“Bugün parçalanmış görünen ve bu parçalanmışlık içinde bölge üzerinde hesap kuran büyük güçlerce istismara açık bir yumuşak karın oluşturan ‘Kürt jeopolitiği’ uzun dönemde aidiyet hissini en yoğun bir şekilde yaşadığı bölgesel bir güç ile bütünleşme süreci içine görecektir. Uzun dönemde meselenin odak noktası bölge halkının aidiyet hissini pekiştiren bir kader birliği meşruiyeti ile çözümlenecektir” (Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları,2001, Sayfa 448-449)
“BOP Eşbaşkanlığı” görevi üzerinden yürütülen Açılım’ın gerçek hedefini bu satırlarla somut olarak ortaya koyan Davutoğlu, bakalım nereye kadar ileri gidecek?
MEHMET ALİ GÜLLER
AKP’YE DOST DARBELER HANGİLERİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 06/08/2010
Hükümet geniş kesimlerin de desteğini alabilmek için referandum stratejisini 12 Eylül askeri darbesiyle hesaplaşmak üzerine kurdu. Başbakan Erdoğan, referandumdan evet çıkması halinde 12 Eylül’ün rövanşının alınacağını ve Türkiye’nin daha demokrat bir ülke olacağını iddia ediyor meydanlarda…
Dahası, referandumda evet diyecekler “demokrat”, hayır diyecekler “darbeci” diye açık açık yaftalanıyor…
Peki gerçek ne? AKP, 12 Eylül’le gerçekten hesaplaşıyor mu?
AKP: REFERANDUM 27 MAYIS ve 28 ŞUBAT’A YANITDIR
Sözü önce AKP’nin Adalet Bakanı’na bırakalım. Yüksek Askeri Şura boyunca Başbakan’la en çok görüşen isim olan Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Gazeteci Ömer Şahin’in hazırlayıp sunduğu Kanal A’daki Görüş Farkı programında konuştu. Aynen şöyle diyor Bakan Ergin:
“Türkiye bir yolculuğa çıktı. Evrensel demokrasi adına ileri adımlar atılıyor. Bu ülkede darbe anlayışıyla yolumuza devam edemeyiz. Anayasa değişikliği darbe ve müdahalelere karşı ilkesel duruşu ifade ediyor. Bunun içinde 27 Mayıs var, milletin sevdiği insanlara karşı yapılan zulme çıkış var, 28 Şubat’a, 27 Nisan’a karşı çıkış var. Demokrasinin taçlandırılması bu mücadelenin kazanılmasına bağlı”. (zaman.com.tr, 5 Ağustos 2010)
Adalet Bakanlığı koltuğuna oturabilmiş bir ismin, darbe diyince aklına 27 Mayıs, 28 Şubat ve 27 Nisan gelmesi ilginç değil mi? Bakan Ergin, 12 Mart ve 12 Eylül’ü neden zikretmiyor? Unutmuş olabilir mi? Elbette hayır!
AKP’YE DOST VE DÜŞMAN MÜDAHALELER
Adalet Bakanı Sadullah Ergin turnusol kağıdı gibi ayırmış, dahası sınıflamış müdahaleleri aslında, dost ve düşman müdahaleler diye…
Düşman müdahaleler: 27 Mayıs, 28 Şubat ve 28 Nisan.
Dost müdahaleler: 12 Mart ve 12 Eylül.
Bakan Sadullah Ergin’in saptaması ve sınıflandırması kesinlikle doğrudur! Amerikancı 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri AKP’ye dosttur; dahası AKP’yi yaratmıştır! BOP Eşbaşkanlığı koltuğunda oturup da 12 Eylül’e düşman olmak zaten mümkün değildir.
REFERANDUM’UN GERÇEK ANLAMI
Bakın hükümetin akıl hocalarında Cengiz Çandar ne kadar açık ifade ediyor referandumun aslında ne olduğunu. Çandar “Hükümete sesleniyorum: Bakın! Mahkemece yakalanması istenen o 102 kişiyi hemen toplayıp, içeri atmazsanız… Türkiye’nin ceza evlerinde ne kadar tutuklusu varsa, hepsini serbest bırakmalısınız. Ona göre!” diye seslenen Taraf gazetesi yazarı Namık Çınar’a gönderme yapmış yazısında ve devam ediyor:
“Hükümetin gücü olsa, bu öfkeli haykırışın gazete sayfalarına yansımasından önce gereğini yapabilirdi. Muhatap, eski-yeni Silahlı Kuvvetler personeli olunca, öyle bir gücü olmadığı besbelli. Böyle bir kilitlenme durumunu gidermek, ülkenin ‘hukuk dışı’ bir yönetim yapısına kaymasını önleyebilmek ve rejimin üzerine yığılan ‘sıkışıklık’ı aşabilmek için en ve şu sıra itibariyle en meşru araç, halka başvurmak. 12 Eylül’deki referandum bu demek. 12 Eylül referandumunun önemi, 12 Eylül 1980 ile hesaplaşmaktan ziyade, ondan daha da önemlisi Türkiye’nin önünü ‘hukuk yolu’ ile açabilmekten kaynaklanıyor”. (Cengiz Çandar, Radikal, 3 Ağustos 2010)
Kilit cümle: “Hükümetin gücü olsa…”
Başbakan’ın durup durup 30 yıl sonra idam edilenlere Meclis çatısı altında ağlaması, tıpkı “12 Eylül’le hesaplaşıyoruz” yalanı gibi çaresizliğin ifadesidir.
Niyet ortadadır. Gizli bir ajanda yoktur.
Ordu’yu tek başına tasfiye edemeyen AKP, 12 Eylül’de halkı bu operasyona ortak etmek istemektedir. Referandum budur!
MEHMET ALİ GÜLLER
ASKERİN ABD SİLAHI ALMASINA DEĞİL KENDİ SİLAHINI YAPMASINA KARŞILAR
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 05/08/2010
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un “Türk Ordusu’na asimetrik psikolojik savaş uygulanıyor” demesinin üzerinden uzun zaman geçti. O gün asimetrik psikolojik savaşın kaynağını “medya” olarak telaffuz eden Org. Başbuğ, başında bulunduğu ordunun “topyekûn saldırı” altında olduğunu sanırım Yüksek Askeri Şura’da görmüştür…
Darbeydi, çeteydi, demokrasiydi, sivil otoriteydi, oydu, buydu… Hepsi hikaye!
Türk Ordusu, 15 yıl önce yörüngesinden çıktığını tespit eden ABD’nin topyekun saldırısı altındadır!
Bakın batının fonladığı sivil toplum kuruluşlarından TESEV’in “Türkiye’de askeri-iktisadi yapı” isimli raporunda Türk Ordusu bu kez hangi yönüyle hedef alınıyor:
TESEV’İN ASKERİ SANAYİ DÜŞMANLIĞI
İsmet Akça tarafında hazırlanan raporda Türk Ordusu’nun, birincisi OYAK, ikincisi askeri harcamalar, üçüncüsü de “Türkiye’de hızla geliştirilen ve sanayinin militarizasyonuna yol açan” askeri sanayi nedeniyle belirleyici olduğu; bu sacayağı nedeniyle siyasetten ekonomiye, kültürden ideolojiye kadar tüm alanlarda mutlak hâkimiyet kurduğu iddia ediliyor. Dolayısıyla TSK’nın etkisinin kılmasının bu sacayağına vurulacak darbeden geçtiği tespit ediliyor!
Asker düşmanlığının vardığı noktaya bakınız!
Türk Ordusu’nun dışarıya para vermemek, silah envanterini ABD’ye tam bağımlı kılmamak için 15 yıl önce başlattığı reform bile bunların hedefinde!
“Türkiye’de hızla geliştirilen ve sanayinin militarizasyonuna yol açan askeri sanayi” diye suçladıkları nedir?
MİLGEM’dir yani Milli Gemi Projesi’dir; MİLTANK’tır yani Milli Tank Projesi’dir; MKE’dir yani milli tüfek ve tabancadır; ASELSAN’dır yani milli yazılımlı telsizdir, emniyetli telefondur, sahra telefonudur, kamu güvenliği haberleşme sistemleridir, komuta kontrol sistemleridir, radar sistemleridir…
İşte buna düşmandırlar.
Milli olan ne varsa ona düşmandırlar. Ordusu’nun ABD’den silah almasından rahatsız değildirler ama Ordusu’nun kendi silahını üretmek için yaptığı atılıma bile düşmandırlar!
Çünkü aslında… TSK’nın ABD silahı almasına değil ama kendi silahını yapmasına karşıdırlar; tıpkı TSK’nın Amerikancı 12 Eylül darbesine karşı olmadıkları gibi…
ÖNCE KAFA ÇUVALDAN ÇIKACAK
Türk Ordusu Genelkurmay Başkanı’ndan, erine kadar topyekûn saldırı altındadır!
Başına çuval geçirilen, dağdaki komutanı darbecilikten tutuklanan, mevzideki komutanı için yakalama kararı çıkartılan, terörist karşısında eli tetikte olan subayı ifadeye çağrılan… Ama ille de başına çuval geçirilen!
Ordusuna sahip çıkacak milletin ilk görevi o çuvalı çıkarmaktır. Çünkü kafa o çuvalda olduğu sürece ne tehdidin kaynağı ne de tehdidin araçları doğru saptanıyor…
MEHMET ALİ GÜLLER
ÖZERKLİĞİN MİMARI BDP DEĞİL AKP
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 03/08/2010
Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in “Belediye binamızın önünde ay yıldızlı Türk bayrağımızla, sarı-kırmızı-yeşil bayrağımız dalgalansa ne olur?” sorusuna hükümet adına Cemil Çiçek yanıt verdi: “Organları yer değiştiren bir adam yerli yersiz konuştu”.
Çiçek’in ağzı yerine başka bir tarafından konuştuğunu iddia ettiği Osman Baydemir aslında neresinden konuştu?
BAYDEMİR HAKLI!
Gelin önce Baydemir’in tam olarak ne söylediğine önce göz atalım: “Demokratik Türkiye bütün etnik kimliklerin, emekçilerin, inançların hiçbir tanesinin kendisini dışarıda görmediği, baskılanmadığı, kendini özgürce ifade ettiği ve aynı zamanda gelir dağılımında da adaletin sağlandığı demokratik müreffeh bir Türkiye yaratma projesidir. Peki demokratik müreffeh bir Türkiye nasıl olacak? Özerk Doğu Karadeniz olacak. Özerk Orta Karadeniz olacak, aynı zamanda Özerk Kürdistan olacak. Biri çıkıp sen yanlış anlamışsın diyebilir ama ben böyle anladım. Ben böyle yorumluyorum. Demokratik özerklik projesinde TBMM var, olmaya da kesinlikle devam edecek. Asla buna itiraz yok. TBMM devam edecek. İstiklal Marşı Türkiye’de okunmaya devam edecek. Buna hiçbir itiraz yok. Türk bayrağı Türkiye’de dalgalanmaya devam edecek, buna da hiçbir itirazımız yok. Ama bununla birlikte her bölgede, bölgesel parlamento olacak. Bu bölgesel parlamentolardan bir tanesi de Kürdistan Bölgesel Parlamentosu olacak. Bu bölgesel parlamentolardan bir tanesi de Kürdistan Bölgesel Parlamentosu olacak. Türk bayrağının yanında, Türkiye bayrağının yanında benim dedelerimin, hepinizin dedelerinin de katkısı ile ödemiş olduğu bedelle elde edilen ve şu an asılan bayrağın yanında elbette ki Kürt halkının da yerel renkleri, bayrağı da gökyüzünde olacaktır. Belediye binamızın önünde ay yıldızlı Türk bayrağımızla, sarı kırmızı yeşil bayrağımız dalgalansa ne olur?” (Milliyet, 2 Ağustos 2010)
“Biri çıkıp sen yanlış anlamışsın diyebilir ama ben böyle anladım. Ben böyle yorumluyorum” diyen Baydemir haklı!
AKP’nin, daha doğrusu ABD’nin “Kürt Açılımı” işte tam da buydu ve Osman Baydemir bunu doğru anlamış!
EYALET YASASINI AKP ÇIKARDI
Cemil Çiçek’in edebi(!) serzenişi boşuna…
Neden mi?
Açıklayalım:
15 Temmuz 2004 tarihinde TBMM’den geçen Kamu Yönetimi Temel Kanunu neydi? Merkezi otoriteyi yani Ankara’yı zayıflatan, yerel yönetimleri güçlendiren bu yasayı hangi hükümet çıkardı?
25 Ocak 2006 tarihinde TBMM’den çıkan Kalkınma Ajansları Yasası neydi? Türkiye’yi etnik ve ekonomik temelde 12 eyalete bölen bu yasası hangi hükümet çıkardı?
AKP’nin Osman Baydemir’e kızmaya hakkı var mı? Baydemir’in örneklediği özerk bölgelerin yasal dayanağını AKP yaratmadı mı?
Osman Baydemir daha önce de “bölgemizin su ve enerji kaynaklarını bize bırakın” demişti. Neye dayanarak istemişti bunu? AKP’nin 4 Haziran 2003 günü TBMM’den geçirdiği BM İkiz Sözleşmeleri’ne dayanarak. “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi” isimli bu ikiz sözleşmelerin, etnik ve ekonomik parçalamanın yasal zeminini oluşturacağını bilmiyor muydu AKP?
Bal gibi biliyordu!
Ki o yüzden hükümetin başı Recep Tayyip Erdoğan şöyle diyordu: “Şu anda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez, olabilir. Bunu başarmamız lazım”. (Teke Tek, Kanal D, 16 Şubat 2004)
CIA’DAN KÜRTLERE: MERKEZDEN ÖZERKLİK İSTEYİN
CIA için hazırlanmış ve 24 Eylül 1992 yılında yayımlanmış Kürt Raporu’nda bakın ne deniyor: “Türkiye, Irak ve İran’daki Kürtlerin, merkezi hükümetlerinden daha çok özerklik ve siyasi tanınma istemeyi sürdürmelerini bekliyoruz. (…) Her üç durumda da ulusal davaları çerçevesinde hareket edeceklerdir. Zamanla ortak çıkarları ve birbirlerine bağımlılıkları arttıkça birbirleriyle işbirliğine gitmeleri de daha önem kazanabilir”. (Yılmaz Polat, CIA Pençesinde Açılım, Ulus Dağı Yayınları, 2. Basım, 2010, sayfa 78,79)
Başka söze gerek var mı?
Bırakın organı, yer değiştirmesini…
“Üç Maymun”u oynamaktan vazgeçin önce!
MEHMET ALİ GÜLLER
OBAMA DÜĞÜNE NEDEN DAVET EDİLMEDİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 01/08/2010
Eski ABD Başkanı Bill Clinton’la Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un tek kızı Chelsea Clinton, New York’ta gerçekleşen özel bir düğünle (5 milyon dolarlık) bankacı nişanlısı Marc Mezvinski’yle dünya evine girdi. (Hürriyet, 1 Ağustos 2010). Metodist gelinle Yahudi damadın düğününe hahamla metodist papazın katıldığına dikkat çeken Hürriyet, haberine “Düğünde papaz da vardı haham da” başlığını seçmiş.
Papaz ve hahamın da olduğu düğünde ABD Devlet Başkanı Barrack Obama yoktu. Chlesea, Obama’nın Dışişleri Bakanı’nın kızı olduğuna göre, ABD Devlet Başkanı eğer savaşta değilse, mutlaka bu düğünde olmalıydı. Ama Obama düğüne katılmadı, çünkü davet edilmemişti!
Üstelik Obama, düğünden üç gün önce, katıldığı bir tv programında düğüne “henüz” davet edilmediğini de açıklamıştı. “Düğüne davet edilmedim. Sanırım Hillary ve Bill davet konusunu tamamen Chelsea ve müstakbel eşine bırakmak istiyor” diyen Obama, “bir düğünde iki başkan istenmez” diyerek espri yaptı. (Hürriyet, 29 Temmuz 2010)
Peki Obama neden bu düğüne katılmadı? Daha doğrusu Obama neden bu düğüne davet edilmedi?
ABD diplomasisinde bir tokalaşma görüntüsünün bile ne anlamlara geldiğini bilenler, Obama’nın düğüne davet edilmemesinin arkasındaki gerçeği, yani yönetim içindeki bölünme gerçeğini de bilirler.
ABD yönetiminde bölünme olduğunu, elbette sadece Obama’nın düğüne davet edilmemesinden dolayı söylemiyoruz. 92 bin Afganistan Savaşı belgesinin WikiLeaks’e sızması, Washington Post’ta çıkan “ABD istihbaratı kontrolden çıktı” anafikirli yaz dizisi, Mali Piyasalardaki düzenlemeyle ilgili çıkan yasanın tartışmaları, Sağlık Reformu paketindeki saflaşma, Arizona Eyaleti’nin çıkardığı Göçmen Yasası, Beyaz Saray’daki şimdilik durdurulan istifalar… Hatta İsrail’in Mavi Marmara’ya saldırısına ve Türkiye’nin imza attığı Tahran Anlaşması’na yönetim içindeki yaklaşım farklılıkları bile ciddi bölünme olgularıdır.
Tek tek bu olguları işleyeceğiz ama gelin önce Obama yönetiminin nasıl kotarıldığını anımsayalım.
ABD YÖNETİMİ BİR KOLASİYONDUR
Obama ve Hillary Clinton’un Demokrat Parti seçimlerinde neredeyse yarışın sonuna kadar başa baş yarıştığını anımsıyorsunuzdur. İşte o büyük yarış, temsil ettikleri sermaye kesimlerinin uzlaşısıyla sonuçlandı ve yarışı Obama ve Clinton “birlikte” kazandı! Biri Başkan adayı, diğeri de Dışişleri Bakanı adayı olacaktı! Böylece bir koalisyon kurulmuş oldu.
Aslında ABD 2008 Başkanlık seçimleri tamamlandığında ve Obama Yönetimi şekillendiğinde görüldü ki, yönetim beşli bileşenden oluşan iki grup halindeydi. Açalım:
ABD YÖNETİMİNDE BEŞ BİLEŞEN
Birinci Bileşen: Barrack Obama. Demokrat Parti’nin “Çevre” temsilcisi. İttifakçı, çok taraflı BOP’tan yana.
İkinci Bileşen: Hillary Clinton. Bush’tan önceki Başkan Bill Clinton’un karısı. Demokrat Parti’nin “Merkez” temsilcisi. Bush döneminde Senato’da olan Hillary Clinton, NeoCon’ların politikalarına destek vermişti! Koalisyon’da aynı zamanda New York ağırlıklı Yahudi sermayesini temsil ediyor.
Üçüncü Bileşen: Joe Biden. Irak merkezli BOP’çu. Irak’ı Şii, Sünni ve Kürtler arasında üçe bölen planın sahibi.
Dördüncü Bileşen: Robert Gates. Bush’un son bir yılında, ABD Yönetimine, BOP revizyonu için monte edildi. Bu nedenle Obama Yönetimi’nde de bu görevini sürdürdü. Afganistan merkezli BOP savunucusu. Irak’tan çekilmeyi savunuyor. İran’la müzakerelerden yana.
Beşinci Bileşen: James Jones. Koalisyonda Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başı olarak yer aldı. Eski NATO komutanı. Demokratlar iktidarda ama o bir Cumhuriyetçi olarak koalisyona girdi. Obama’nın kazandığı seçimlerde Cumhuriyetçi Parti adayı John McCain’i açıkça desteklemişti!
İşte böylesi beş bileşenden ama iki gruptan oluşan ABD Yönetimi, durum kötüye gittikçe daha fazla saflaşıyor. Gruplar arasındaki çelişme, ABD batağa saplandıkça daha fazla derinleşiyor.
Gelin şimdi bu saflaşmalara yol açan olguları tek tek inceleyelim:
92 BİN ABD SAVAŞ BELGESİ SIZDI
ABD’nin Afganistan Savaşı’yla ilgili tam 92 bin belgesi internet portalı WikiLeaks’e sızdırıldı. Bunun internetle sınırlı kalmaması için belgeler aynı zamanda WikiLeaks üzerinden ABD’nin New York Times, İngiltere’nin Guardian ve Almanya’nın Der Spiegel isimli dünya çapındaki yayın organlarına da servis edildi.
Belgelerin ortaya çıkması Obama Yönetimi’nde şok etkisi yarattı. WikiLeaks sitesinin Genel Yayın Yönetmeni Julian Assange, “belgelerin sadece Afganistan savaşıyla ilgili değil, tüm modern savaşlarla ilgili algılamayı değiştireceğini” savunuyor. (haber50.com, 28 Temmuz 2010)
Belgelerin sızdırılmasının ABD savaş planlarına büyük darbe vurduğu herkesin ortak kanısı. Örneğin Jimmy Carter döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Zbigniew Brzezinski, Vietnam yalanlarıyla ilgili gizli belgelerin ABD’de Vietnam Savaşı ile ilgili havayı değiştirdiğine dikkat çekiyor; aynısının şimdi Afganistan için yaşanabileceği yorumunda bulunuyor. Brzezinski, “Obama ekibi, savaş stratejisi üzerindeki kontrolü yitirebilir” diyor. (haber50.com, 28 Temmuz 2010)
Öte yandan WikiLeaks’in elinde henüz yayımlanmamış ABD Dışişleri Bakanlığı kriptoları olduğu da ortaya çıktı. Sitenin Genel Yayın Yönetmeni Julian Assange sızan belgelerin içinde çıkan 1.4 GB büyüklüğündeki şifreli bir dosyanın da, kendisine bir şey olması halinde açıklanacağını söyledi. Assange, dosyanın şifresini belirli kişilere göndermiş. (Hürriyet, 1 Ağustos 2010)
ABD’de yaygın kanaat sızdırılan belgelerin ABD Ordusu’nun rahatsızlığının bir ifadesi olduğu şeklinde!
Peki ABD Ordusu neden rahatsız?
ABD SUBAYLARI RAHATSIZ
Anımsayacağınız gibi ABD’nin Afganistan’daki Komutanı General McChrystal, “Bu savaşı kazanacağımıza askerlerimi inandıramıyorum” demiş ve Obama Yönetimi’nin Afganistan stratejisini eleştirmişti. Washington çareyi, cephedeki komutanı görevden alıp, yerine Irak komutanı General Petreaus’u atamakta aramıştı.
Afganistan Stratejisi yalnız ABD subaylarını değil müttefikleri İngiltere ve Fransa askerlerini de rahatsız ediyordu. İngiltere Gemelkurmay Başkanı General David Richards, “çıkış stratejisinin bir parçası olarak Taliban ile bir an önce müzakerelere başlanması” talebinde bulunuyordu. (Milliyet, 1 Temmuz 2010.
Fransız General Vincent Desportes ise daha keskin ifadeler kullanıyordu. ABD Doktrininin işlemediğini, bu stratejinin gözden geçirilmesi gerektiğini savunan General Desportes, “30 bin ek asker” önerisine de tepki gösteriyordu: “Herkes bunun sıfır ya da 100 binden fazla olması gerektiğini biliyordu. Yarım Savaş yapılmaz!”. (Milliyet, 2 Temmuz 2010)
ABD İSTİHBARATI KONTROLDEN ÇIKTI
Sızan 92 bin belgeden bir hafta önce Washington Post ilginç bir yazı dizisi yayımlamıştı. ABD istihbarat örgütlerini inceleyen gazete, “aşırı büyüyen istihbarat servislerinin kontrolden çıktığını” belirtiyordu. (Washington Post, 19 Temmuz 2010)
Washington Post’a göre terörle mücadele ve istihbarat alanında görevli 1271 devlet kurumu ve 2 bine yakın özel şirket, neredeyse aynı işi yapıyor. Gazete, bu kurumların ne kadar parayı boşa harcadığının da bilinmediğini savunuyor.
Amerikan Ulusal İstihbarat Dairesi’nin başkanlığını vekaleten yürüten David Gompert ise Washington Post’un araştırmasının gerçekleri tam yansıtmadığını savunuyor ve her gün çok sayıda saldırının engellendiğini, bu alanda başarılar kazanıldığını belirtiyordu. (VOAnews.com, 20 Temmuz 2010)
Savunma Bakanı Robert Gates de, “istihbarat kurumlarının gereğinden fazla büyüdüğünü” reddediyor ancak bu kurumları bir arada tutmanın zor olduğuna işaret ediyordu. (VOAnews.com, 20 Temmuz 2010)
CIA – CHENEY SAVAŞI
İstihbarat örgütleri demişken, ABD sermaye kesimleri arasındaki çelişmeleri yansıtması bakımından mevcut CIA Başkanı ile eski ABD Başkan Yardımcısı arasındaki söz düellosunu da anımsatalım.
Önce Bush Dönemi ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney konuştu. Cheney çok sert ifadeler kullandığı konuşmasında yeni ABD yönetimini ülkeyi zayıflatmakla suçladı. Cheney, Obama’nın politikalarıyla ilgili olarak “Amerikan halkını hedef alacak yeni bir saldırı riskini artıracak tercihlerde bulunuyor” dedi. (Zaman, 16 Haziran 2010)
Cheney’e yanıt ise CIA Başkanı Leon Panetta’dan geldi. Panetta, Cheney için, “Haklı olduğunu kanıtlamak için neredeyse ülkesine yeniden saldırılmasını istiyor” diyerek 11 Eylül’e gönderme yapıyordu! Cheney’nin tehlikeli bir siyaset yürüttüğünü belirten CIA Başkanı, Chaney’in ulusal güvenlik konusunda “sudan bile kan kokusu aldığını” söylüyordu. (New Yorker, 22 Haziran 2010)
Panetta’nın bu çıkışından önce dikkat çeken bir gelişme daha yaşanmıştı. CIA’ya yakınlığı ile tanınan gazeteci Wayne Madsen, 2005 yılında bombalı bir saldırı sonucu ölen Lübnan Başbakanı Refik Hariri’yi, Cheney’nin emrindeki bir suikast timinin öldürdüğünü belirtiyordu! (Zaman, 16 Haziran 2010)
MALİ SERBESTLİĞE FREN
ABD’de sermaye kesimleri arasındaki saflaşmayı en çok kızıştıran gelişme ise Mali Piyasaların Düzenlenmesi ile ilgili yasaydı.
Hazırlıkları bir yıl süren “finans sektörüne sıkı denetim getiren” tasarı, 16 Temmuz 2010’da Kongre’den geçti. Yeni düzenlemenin felsefesi şöyle özetleniyor: “Madem, ‘batmasına izin verilmeyecek kadar büyük olmak’ kurtarma gerekçesi olabiliyor ve bunun maliyeti topluma yıkılıyor, o zaman ‘var olmasına izin verilmeyecek kadar büyük’ kavramı da uygulanmalı! (Hasan Ersel, Referans, 1 Şubat 2010)
Obama, tasarının Kongre’de onaylanmasından sonra yaptığı konuşmada, “Bundan sonra her Amerikalı, kendisi için yararlı finans kararları alabilmek için gerekli net bilgiye ulaşabilecek. Bu reform, tarihte tüketiciyi finansal anlamda en iyi koruyan düzenleme olacak. Bu reform sayesinde Amerikan halkı Wall Street’in hatalarının faturasını ödemek zorunda kalmayacak” dedi. (Milliyet, 17 Temmuz 2010). Mali kesimler ise bu düzenlemeyle artık Avrupalı ve diğer büyük ülke bankaları karşısında dezavantajlı duruma düştüklerini belirttiler.
Obama’nın “komünist”likle suçlanmasına neden olan tasarı kongreden geçti geçmesine ama bu bir yıl içerisinde sermaye kesimleri arasında büyük kavgalara yol açtı.
OBAMA’YA SOROS DESTEĞİ
Obama yola “Bankalarla savaşmam gerekiyorsa, buna hazırım” diyerek çıkmış; Bankalar da Obama’yı 2010 Davos Zirvesi’nde açıkça hedef almıştı. (Financial Times, 27 Ocak 2010)
Bu alanda Obama’ya destek ise ilginç bir isimden, ünlü spekülatör George Soros’dan geliyordu. Soros, planın Wall Street için iyi bir hamle olduğunu ve ABD’deki büyük bankaları yeniden yapılandıracağını belirtiyordu. Soros, “eğer yasa çıkarsa, bu, bildiğimiz anlamdaki Goldman Sachs’ın sonu anlamına gelecek” diyordu. (Financial Times, 27 Ocak 2010)
Sonuç olarak, Reagan ile başlatılan “mali kesimde serbestlik” ilkesi Obama’nın düzenlemesiyle büyük yara alıyordu…
OBAMA SAĞLIK PAKETİNDE BÜYÜK YARA ALDI
Büyük kavgaya yol açan bir diğer gelişme de Sağlık Reformu Paketi’ydi. Bu paket de yine diğer gelişmeler gibi hem Cumhuriyetçilerle Demokratları karşı karşıya getirdi, hem de demokratların liberal kanadıyla, devlet müdahaleciliğini savunan Obamacı kanadı karşı karşıya getirdi.
Clinton’un savunduğu “Ulusal Sağlık Siğortası” ile Obama’nın savunduğu “özel ve devletin birlikte yer aldığı karma plan” büyük gürültü koparmış; en sonunda ikisine de benzemeyen bir uzlaşı paketi ortaya çıkmıştı.
Paket bu haliyle ancak Kongre’den geçebilmiş ancak Obama’yı en önem verdiği seçim vaadini bile yerine getiremez pozisyonuna sokmuş oluyordu.
FEDERAL İLE YEREL YÖNETİM KAVGASI
Arizona Eyalet Kongresi, yasadışı göçmenlerle mücadele için polise olağanüstü yetkiler tanıyan bir yasa çıkardı. Yasa büyük tepki çekti. ABD Başkanı Obama, Eyalet Kongresi’ni “bu tip yasalar Federal Hükümet’in yetkisindedir, haddinizi aşmayın” diye uyarırken, Adalet Bakanı Eric Holder’dan İç Güvenlik Bakanı Napolitano’ya kadar hükümetten sert tepkiler geldi. Öyle ki, ABD halkı Arizona ürünlerini bile protesto etmeye başladı.
Yasa aslında mevcut bir çatışmayı ortaya çıkardığı için büyük gürültü koparmıştı. Meksika sınırındaki Arizona Eyaleti’nin Valisi Brewer, yasanın Washignton’ın çözmeyi reddettiği problemin çözümüne yönelik bir adım olduğunu savunuyordu. New York Belediye Başkanı Michale Blomberg ise yasanın “ulusal intihar” olduğunu belirtiyordu. (Hürriyet, 5 Ocak 2010)
Peki neydi problem? ABD’deki Hispanik varlığıydı!
Öncelikle belirtelim ki, Federal hükümetle yetki çatışmasına giren Arizona eyaletinin en önemli özelliği, Cumhuriyetçilerin başkan adayı John McCain’in seçim bölgesi olması. Sarah Palin de Cumhuriyetçilerin başkan yardımcısı adayıydı.
Cumhuriyetçi Parti’de başkan ve yardımcısı belirlenirken de bir uzlaşıya gidilmişti. Palin, Cumhuriyetçi Parti’nin etkili kanatlarından Çay Partisi’nin sözcüsüydü.
DEVLET MÜDAHALECİLİĞİNE KARŞI ÇAY PARTİSİ
Çay Partisi, adını Amerikan Bağımsızlık Savaşının başlangıcından alıyor. Boston Çay Partisi, 1773 yılında Samuel Adams önderliğinde Boston’daki İngiliz şirketine ait çayları denize dökenlere verilen addır. Amerikan milliyetçiliğinde önemli bir simge olan Çay Partisi aynı zamanda Cumhuriyetçi Parti içinde de bir kanattır.
Obama’nın 1 triyon dolara yakın büyüklükteki kurtarma paketini çıkarmasına tepki olarak hızla büyüyen Çay Partisi, düzenlediği toplantılarda Amerikan ruhunun canlandırılmasını ve kuruluş ilkelerine dönüş gibi temaları işliyor. Hareket güneyde daha çok Evangelist etki ve ırkçı temalara odaklanırken; kuzeyde devlet müdahaleciliğine tepki, federal devlet yerine yerel devletin etkinliğinin artması ve anti-komünistlik üzerine yoğunlaşmaktadır.
İşte Arizo’nın tepkisinin ideolojik kaynağı bu harekette yatmaktadır. Hispaniklerin varlığı Arizona Eyaleti Kongresi tarafından bu yasayla “problem” olarak ilan edilmiştir!
ABD ile Meksika arasında krize neden olan ve Federal Mahkeme tarafından bazı maddeleri iptal edilen Yasa, 29 Temmuz’da yürürlüğe girdi. Ancak Senatör Russel Pearce’ın Federal Mahkeme’nin kararını temyize götürmesi, ABD’de federal yönetim ile yerel yönetim arasındaki kavgasının daha da büyüyeceğine işaret ediyor.
ABD’DE İSRAİL ÇATLAĞI
ABD Yönetimi içindeki ayrılığın bir diğer olgusu da İsrail’e yönelik tutumlardır.
Obama iktidara gelirken “iki devletli çözümü” hedeflediğini ilan etmiş ve bu doğrultuda Filistin ile İsrail Yönetimi arasında dolaylı görüşmeleri başlatacağını vaat etmişti. (Bu plan revize BOP’un gereğidir.)
Ancak mevcut İsrail Yönetimi Obama’nın bu planına direndi. Öyle ki, İsrail, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın ziyareti sırasında “Doğu Kudüs yeni yerleşim birimi inşaatı” projesini açıklayarak adeta Obama’ya meydan okudu. ABD Yönetimi ise İsrail’e 4 maddelik ültimatom verdi.
ABD’deki en büyük Yahudi Örgütü AIPAC ise Obama’nın İsrail’e tepkisini “ciddi endişe kaynağı” olarak yorumladı.
OBAMA YAHUDİLERİ BÖLDÜ
Yeri gelmişken anımsatalım. AIPAC’a alternatif yeni bir Yahudi lobisi ortaya çıktı: J Street. İsrail’in Washignton Büyükelçisi Michael Oren, “J Street” isimli yeni lobinin açılışına katılmazken, Obama’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı James Jones açılışta hazır bulunuyordu. Yeni Lobinin kurucuları arasında dikkat çeken bir isim de vardı: George Soros. Soros’un 2010 Davos’unda Obama’yı hedef alan finans sektörüne karşı onu savunduğunu yukarıda belirtmiştik.
İşte bu yeni lobi, J Street, soruna Obama’nın penceresinden yaklaşan açıklamalar yaparak diğer Yahudi lobilerinin de tepkisini çekiyordu. Adı Saray Yahudileri ve Obama Yahudileri’ne çıkan J Street, Filistin sorununda iki devletli çözüm istiyor, Kudüs’ün paylaşılmasını savunuyor, yeni yerleşimlerin durdurulmasını istiyor, Golan tepelerinin Suriye’ye bırakılmasını ve İsrail’in 1967 sınırlarına geri çekilmesini savunuyor; dahası İran’a yaptırım yerine müzakere istiyordu! (Sait Çakır, Obama Yahudileri nasıl böldü, Odatv.com, 20 Ekim 2009)
MAVİ MARMARA ESRARI
Dönelim Obama’nın “dolaylı görüşmeleri başlatma hedefine…
İşte bu görüşmelerin karara bağlandığı (Netenyahu – Mahmut Abbas Görüşmesi) ve iki hafta içinde yapılacağı duyurulduğu günlerde uluslararası krize yol açan bir gelişme oldu: İsrail, Gazze Konvoyu’na saldırdı ve Mavi Marmara Gemisi’nde 9 kişiyi öldürdü!
ABD Yönetimi içinde Türkiye’ye tepki gösterilmesini isteyenler vardı. Obama ise yaptığı kontrollü açıklamalara bir de Gazze ablukasının kaldırılması çağrısını eklemişti!
Cumhuriyetçilerin başkan yardımcısı adayı ve Çay Partisi Sözcüsü Sarah Palin, “Türkiye’ye tepki göstermeyen” Obama’yı, “İsrail’e ihanetle” suçladı.
Bir anımsatma daha yaparak bu bölümü kapatalım. İsrail’in Mavi Marmara’ya saldırdığı gün, İsrail Başbakanı Netenyahu Kanada’dan Washington’a geçecek ve Netanyahu ile Davutoğlu arasında bir görüşme yapılacaktı!
ASKERLERDEN OBAMA’YA, CARTER ANIMSATMASI
Öte yandan İsrail karşıtı Emekli Askerlerin çıkardığı Veterans Today, Robert Perry imzasıyla Obama’ya bir dost uyarısı yaptı. Eski askerler Obama’ya, CIA ve Likud’un (Başbakan Menachem Begin’in liderliğini yaptığı İsrail Partisi) ABD Başkanı Jimmy Carter’ın ikinci kez seçilmesini engellediğini ve 1980’de Reagon’a seçim kazandırdıklarını anımsattılar. Carter, 1978 yılında Camp David’de İsrail’den işgal ettiği topraklardan çekilmesini istemişti.
ERDOĞAN OBAMA İLE CLİNTON ARASINDA
İsrail konusunda ABD’de çıkan görüş ayrılıkları AKP’ye de yansıdı. Aynı durum İran konusunda da yaşandı.
Obama’nın teşvikiyle ve mektubuyla Tahran Anlaşması’na imza koyan AKP hükümeti, ABD Dışişleri Sözcüsü’nin “anlaşma geçersizdir” açıklamasıyla ortada kalmıştı! Ancak ABD Dışişleri’nin bu tavrı, Erdoğan hükümetinin ortada kalmasından çok, Clinton’un Obama’nın başkanlığını sorgulamasına neden olması bakımından önemliydi.
Benzer durum Ermeni Soykırımı tasarısı görüşmeleri sırasında da olmuştu.
Tasarı henüz ABD Temsilciler Meclisi Dışilişkiler Komitesi’nde iken Beyaz Saray bir açıklama yaptı ve Dışişleri Bakanı Clinton’un Komite Başkanı’yla görüştüğünü ve tasarının reddedilmesini önerdiğini duyurdu!
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon ise “Tasarı, Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’na sunulursa, Obama müdahale etmeyecek” diyordu!
Beyaz Saray Clinton adına, Dışişleri de Obama adına taahhütlerde bulunarak, birbirinin altını oyuyordu!
BEYAZ SARAY İSTİFALARI
Beyaz Saray ile Dışişleri Savaşı sürerken, Beyaz Saray’dan gelen üst üste iki istifa haber şok etkisi yarattı.
İlki Obama’nın Özel Kalem Müdürü Rahm Emanuel’in istifasıydı. Bir Başkan dört yılını tamamlamadan ilk defa Özel Kalem Müdürü’nü kaybedecekti. Konunun önemi nedeniyle, Emanuel’in istifasını geri aldığı duyuruldu! Ancak aslında istifa geri alınmamıştı. Sadece Kasım’da yapılacak Kongre seçimlerine kadar buzdolabına kaldırılmıştı.
Sorun çözüldü derken, bir başka istifa haberini de Washington Post duyurdu. Beyaz Saray Bütçe Müdürü Peter Orszag önümüzdeki iki hafta içinde istifa edecekti! (Washington Post, 12 Temmuz 2010)
Kasımda yapılacak Kongre seçimleri ABD devleti içindeki çatlağı da, ABD yönetimi içindeki ayrılığı da daha çok su yüzüne çıkarıyor. Buna, 18 Mayıs’taki ön seçimlerde, mevcut kongre üyelerinin çoğunun seçimi kaybettiği gerçeği de eklenirse, önümüzdeki günlerde daha çok sızan belgeler ve daha büyük savaşlar yaşanacağını söyleyebiliriz…
SONUÇ
ABD, toplam olarak serbest piyasacılarla, devlet müdahalecileri olarak ikiye bölünmüş durumda. Bu durum ABD’nin iç politikasına da, dış politikasına da önemli bir etki yapıyor. Irak ve Afganistan cephelerinde yenilen, ekonomisini düze çıkaramayan ABD, bu saflaşmaları önümüzdeki dönem daha da keskinleşmiş olarak yaşayacak.
MEHMET ALİ GÜLLER
AÇILIM VE AYRIŞMA SÜRECİNDE DİNCİ TAKTİKLER
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 29/07/2010
25 Haziran’da iktidarın desteğiyle İstanbul’da toplanan “Dünya İslam Alimleri Birliği” hem genel kurulunu yapmış hem de “PKK’yı terörist” ilan etmişti!
Kısaca anımsayalım:
Başbakan Erdoğan’ın “en kalbi duygularla” selamladığı “Dünya İslam Alimleri Birliği” 3. Genel Kurulu’na, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile bakanlardan Egemen Bağış, Fatma Aliye Kavaf, Faruk Çelik, Cevdet Yılmaz, Faruk Özak, Mustafa Demir, Mehdi Eker ve Nimet Çubukçu mesaj yolladı.
İSLAM ÂLİMLERİNDEN PKK FETVASI
4 gün süren ve Kürt sorununun da konuşulduğu Genel Kurul’da Dünya İslam Alimleri Birliği Başkanı olan Katarlı Yusuf El Karadavi PKK’yı terörist ilan etti! (Vakit, 26 Haziran 2010) Karadavi konuşmasında ayrıca “İslam dünyasını tam anlamıyla idare etmek için birkaç tane Recep Tayyip Erdoğan’a ihtiyaç var” dedi.
Gül ve Erdoğan’a bol bol teşekkür konuşması yapılan Genel Kurul’da, Kuzey Irak’lı Ali Karadaği de, Dünya İslam Alimleri Birliği’nin Genel Sekreterliği’ne getirildi.
PKK ise bu gelişme üzerine “Kürdistan İslam Âlimleri Fetva Kurulu”nu topladı. Kurul hem “PKK meşru bir harekettir” açıklaması yaptı hem de Dünya İslam Âlimleri Birliği Başkanı Yusus El Karadavi’ye “tövbe etmeli ve sözlerini geri almalı” çağrısında bulundu! (ANF, 29 Temmuz 2010)
KÜRT SORUNUNA İSLAMİ ÇÖZÜM
AKP ile PKK arasındaki bu dinsel yaklaşım yarışı, Özgür-Der’in 24 Temmuz’da düzenlediği ve iki gün süren “Kürt Sorununa İslami Çözüm Forumu”nda zirve yaptı. 8 tespit ve 14 önerinin yer aldığı sonuç bildirisinde, Kürt Sorunu’nun kaynağı olarak Kemalizm gösterildi ve çözüm için ilköğretim okullarında okunan “andımızın” kaldırılması ve duvarlarda yazan “Ne mutlu Türk’üm diyene” yazısının silinmesi istendi! Ümmet vurgusunun öne çıkarılmasının istendiği sonuç bildirisinde ayrıca AKP ile BDP arasında diyalog çağrısı yapıldı! (Vatan, 26 Temmuz 2010)
Böylece soruna el birliği ile çözüm bulunmuş oldu. Kemalist devlet yıkılırsa ve Türklük ortadan kaldırılırsa sorun çözülmüş olacaktı!
MİSYONERLERİN HEDEFİ KÜRTLER
Öte yandan ABD, Kanada ve İsviçre merkezli misyoner gruplarının da “Hıristiyanların henüz dokunmadığı eşsiz 20 milyonluk grup” olarak tanımladıkları Kürtler için çalışma başlattıkları ortaya çıktı. (Akşam, 29 Temmuz 2010)
Akşam Gazetesi’ne konuşan Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdülkerim Ünalan ise bu faaliyetlerin aslında ABD’nin Irak operasyonundan sonra arttığına dikkat çekti. Ünalan, “Türkiye’de Kürt vatandaşların yaşadığı koşulları fırsat bilen misyonerlerin bu yönde çalışmaları hızlandırdığı duyumlarını alıyoruz. Misyonerler önce Hıristiyan köylerine yerleşiyor, sonra bölgeye yayılıyor” dedi.
DAVUTOĞLU’NUN KÜRDİSTAN İLANI
“Dinciler” Kürtlerin peşinde Kürt Sorunu’na çözüm geliştirirken (!) diğer yandan Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu, konuyu siyaseten çözmüş oluyordu. Başsağlığı mesajı yayımlayan Davutoğlu, mesajında Barzani’ye, “Irak Kürdistanı Bölgesi Başkanı Sayın Başkan Mesut Barzani” diye hitap ediyordu. (Akşam, 22 Temmuz 2010)
Bu konuda taşlar önceden döşenmişti zaten. Abdullah Gül, 23 Mart 2009’da Bağdat’a giderken, uçakta ilk kez Irak’ın kuzeyini “Kürdistan” olarak tanımlamıştı. “Gül Kürdistan dedi – demedi” tartışmaları sırasında kamuoyunun tepkisi ölçülmüş ve nihayetinde üç gün sonra NTV’ye çıkan Neçirvan Barzani “Gül Kürdistan’ı tanıdı” diyerek rahatlatmıştı AKP’yi…
DİYARBAKIR BAŞKENT
Öte yandan BDP Batman Milletvekili Bengi Yıldız, Washington ve Brüksel’in ardından üçüncü temsilciliklerini Erbil’e açacaklarını ilan etti. (Hurriyet.com.tr, 29 Temmuz 2010)
BDP böylece siyasi kutuplarının ABD-AB-Kuzey Irak eksenli olduğunu bir kez daha ortaya koymuş oldu.
Açılımla ayrışma hamlelerin arttığı şu günlerde bir başka önemli gelişme ise HPG Ana Karargâhı’nın (PKK) halka yaptığı “sokakları mevzilere dönüştürün” çağrısıydı. Çağrıdaki en dikkat çekici ifade ise şöyleydi: “Başta Amed halkı Paytext olmanın onuru ve bilinciyle bu saldırılara karşı görkemli direnişin öncülüğünü geliştirmelidir”. (ANF, 29 Temmuz 2010)
Amed’in Diyarbakır, Paytext’in de başkent olduğunu belirtelim. Diyarbakır ve başkent kelimeleri yan yana gelince insanın aklına ister istemez yine Başbakan Erdoğan geliyor. Ne demişti Erdoğan bir ABD ziyareti dönüşünde: “Şu anda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım”. (Teke Tek, Kanal D, 16 Şubat 2004)
Geriye Erdoğan’ı tebrik etmek kalıyor galiba…
MİLAT 12 EYLÜL
Baksanıza “Açılım diye diye ayrışan Türkiye” bir yanda, “adı Kürdistan ilan edilen Kuzey Irak’ın Türkiye’ye doğru genişlemesi” diğer yanda, el birliği ile Avrasya’nın kilidi ABD adına kırılıyor!
Gidişata başından beri çözüm arayanların “devlet katında” denge gözete gözete ülkeyi getirdikleri nokta burası. Bari 12 Eylül’ü milat kabul edip, Başbakanlık katını BOP Eşbaşkanlığı’ndan temizleyelim…
MEHMET ALİ GÜLLER
ABD’NİN BOP KONFEDERASYONLARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 27/07/2010
ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton’un Temmuz başında ziyaret ettiği Kafkasya’da dikkat çeken gelişmeler yaşanıyor.
Özellikle Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ile Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili’nin 18 Temmuz tarihinde yaptığı görüşmeler bölge dengeleri açısından çok anlamlıydı.
Baş başa ve heyetler arası görüşmelerin ardından basının karşısına çıkan her iki devlet başkanı bölge açısından çok kritik açıklamalar yaptılar.
“Gürcistan ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerde tüm sorunların ortadan kaldırıldığını” müjdeleyen İlham Aliyev “Bakü ile Tiflis arasında sıkı işbirliğinin var olduğunu” belirtti.
‘AZERBAYCAN-GÜRCİSTAN KONFEDERASYONU’
Ortak projelere dikkat çeken Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili ise Avrupa’dan Çin ve Orta Asya’ya en kısa yolun Gürcistan-Azerbaycan üzerinden geçtiğini vurguladı. Saakaşvili’nin şu sözleri ise tüm çevre ülkeleri yakından ilgilendirir cinstendi: “Gürcistan ile Azerbaycan arasında dostluk ve sıkı işbirliği iki ülke arasında konfederatif ilişkilerin oluşturulması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu yönde görüşmelere başlanabilir”.
‘TÜRKİYE-AZERBAYCAN-GÜRCİSTAN KONFEDERASYONU’
Benzeri açıklamanın Gürcistan eski Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze’den geldiğine de dikkat çeken 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nden Elhan Şahinoğlu “Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan konfederasyonu mümkün mü?” diye soruyor ve şu yanıtı veriyor: “Gürcistan’la Azerbaycan arasındaki mümkün konfederasyon görüşmelerine Türkiye’nin katılmasının mümkünlüğü de gelen haberler arasında. Zaten Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan ile stratejik ilişkiler içinde. Aslında Saakaşvili’nin konfederasyon önerisi Ankara’nın geçtiğimiz yıllarda ileri sürdüğü ‘Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu’nun bir başka formülü. Ancak Rusya Gürcistan’ın, Ermenistan ise Azerbaycan’ın topraklarını işgal ettiğinden bu devletlerin bir arada bulunması mümkün görünmüyordu. Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın ortak oluşumda yer almasını ise engelleyen faktör yok”.
TAŞLARI AKP Mİ DÖŞEDİ?
Acaba taşlar Hilary Clinton’dan önce ve ABD adına AKP tarafından mı döşendi? Clinton’dan 1.5 ay önce bölgeyi ziyaret eden Erdoğan ve kurmayları Ahmet Davutoğlu ile Egemen Bağış, acaba bir ön hazırlık mı yapmıştı.
Anımsayalım: Azerbaycan’dan Gürcistan’a geçen Erdoğan ve heyeti “evinize hoş geldiniz” mesajlarıyla karşılanmıştı. “Türkiye ve Gürcistan arasındaki ilişki eşi ve benzeri olmayan bir ilişki” diyen Saakaşvili hızını alamamış ve Tahran Anlaşması’na gönderme yaparak şöyle demişti: “Türkiye ve Brezilya, müzakereleri başarıyla sonuçlandırdı. Bize çok umut verdi. Başbakan Erdoğan bugün İran’da yaptıkları ile tüm dünyanın alkışlamasını hak etti”. (Cumhuriyet, 17 Mayıs 2010)
AMAÇ RUSYA’YI KAFKASYA’DA ETKİSİZLEŞTİRMEK
ABD’nin Sorosçu kalkışmayla Gürcistan’da işbaşına getirdiği ama 8 Ağustos 2008’deki Rus saldırısından bu yana bölgede oldukça yalnızlaşan Saakaşvili bu gelişmeyle rahatladı.
Kuşkusuz AKP’nin de AKP’ye bu senaryoyu uygulatan ABD’nin de temel hedefi Saakaşvili’yi rahatlatmak değil. Washington, Büyük Ortadoğu Projesi BOP açısından büyük önem taşıyan Güney Kaskasya’nın şekillenmesini hedefliyor. Daha somut ifade etmek gerekirse, “Konfederasyon”un hedefi Rusya’yı yalnızlaştırarak, ABD’nin bölge egemenliğini sağlamak.
Benzer bir konfederasyon çalışması, anımsayacağınız gibi geçen aylarda yine AKP eliyle Ortadoğu’da uygulanmıştı. Türkiye bir yandan Suriye, Ürdün ve Lübnan ile vizesiz serbest ticaret bölgesi oluşturmuş; bir yandan da Kuzey Irak’la “ekonomik entegrasyon” anlaşması yapmıştı. Böylece Türkiye, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Kuzey Irak’ı kapsayan bir konfederasyonun altyapısı oluşturulmuştu.
Keza bu gelişme de, yine ABD’nin çizdiği AKP’nin uyguladığı bir senaryoydu. Davutoğlu’nun tarifiyle “yeniden kurulan bu alt bölgesel düzen” kuşkusuz İran karşıtıydı. İran’ı yalnızlaştırmayı ve İran’la ittifak halindeki kuvvetleri ayrıştırmayı hedefliyordu!
KONFEDERASYONLARIN ERGENEKON İLGİSİ
Toparlarsak…
AKP güneyde İran’ı dışarıda bırakan, kuzey doğusunda Rusya’yı dışarıda bırakan “konfederasyon” çalışmaları yürütüyor.
AKP, siyasi geleceğini de ABD’nin BOP’u çerçevesinde yürütülen bu çalışmaya endekslemiş durumda…
ABD’nin AKP’nin arkasında durmayı sürdürmesi, Erdoğan’ın bu çalışmalarına bağlı… Bir de Ergenekon savcılığını büyük kararlılıkla sürdürebilmesine elbette.
Kaldı ki, AKP’nin şekillendirmeye çalıştığı kuzey ve güneydeki bu konfederasyonların Ergenekon’la doğrudan ilgisi var.
Açalım…
Kuzeydeki konfederasyon kimi dışlıyordu? Rusya’yı!
Ya güneydeki konfederasyon kimi dışladı? İran’ı!
2002 yılında Harp Akademileri Komutanlığı’nda yapılan “Türkiye’nin etrafında barış kuşağı nasıl oluşturulur” başlıklı sempozyumda ne demişti Prof. Dr. Erol Manisalı? Manisalı, AB’nin Rusya ve Türkiye’yi dışarıda bırakarak Avrupa Birleşik Devletleri’ni kuracağını belirtiyordu. MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç da, Rusya ve İran’ı kapsayacak yeni arayışlara ihtiyaç duyulduğunu vurgulamıştı.
Bitmedi…
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek 1996 yılında itibaren düzenlediği Avrasya Sempozyumları ile bölge merkezli dış politika izlenmesi gerektiğinin altını çiziyordu; ABD ve AB’nin karşısına Türkiye, Rusya, İran ve bölge devletleri ile kurulacak ittifak modeli sunuyordu…
Örneğin eski 1. Ordu Komutanı Org. Ergin Saygun. O da ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni eleştiriyor ve Şanghay İşbirliği Örgütü’ne vurgu yapıyordu..
Örneğin Eski Ege Ordu Komutanı Em. Org. Hurşit Tolon; ABD’yi yerden yere vuruyordu…
Örnekler saymakla bitmez..
Verdimiz bu örneklerin ortak yönleri neler peki: ABD karşıtlığı, AB karşıtlığı, Rusya ve İran’la ittifak yanlısı oluşları…
Bitmedi.
Hepsi Ergenekon tertibinin tutuklu-tutuksuz sanıkları!
102 subaya “yakalama kararı” çıkarılmasıyla da, işte bu “bölge merkezli dış politika yanlısı çizgi”ye vurucu darbe hedefleniyor! Darbe diye diye TSK’ya darbe yapılıyor!
“ABD’nin BOP Konfederasyonları”nın Ergenekon’la ilgisi olur da, Açılım’la ilgisi olmaz mı? Konfederasyonların göbeğinde de “Kürt Açılımı” var. Ki Erdoğan o yüzden yıllar öncesinden söz vermişti: “Diyarbakır’ı ABD’nin BOP’u çerçevesinde bir merkez yapacağız”!
Ve açılım bitti diyenlere anımsatalım. Açılım, asıl şimdi başlıyor!
MEHMET ALİ GÜLLER
GENERALİNİ TESLİM EDEN, ERİNİ KORUYAMAZ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 21/07/2010
Çukurca’da verilen 7 şehitle ilgili şu manşeti atmış Zaman gazetesi: “yine baskın, yine soru işaretleri”. (Zaman, 21 Temmuz 2010) Zaman’ın iddiasına göre Emniyet Genel Müdürlüğü, 8 Temmuz’da, 60 kişilik bir terörist grubun Çukurca sınırındaki askeri birliklere eylem yapacağı istihbaratını vermiş ancak gerekli tedbirler alınmamış. Sonuç 7 şehit.
Hayır, bu haberden sonra oturup cemaatin hedeflerini, TSK’ya yönelik “asimetrik psikolojik savaşın” nedenlerini, ABD’nin AKP ve F Tipi Örgüt üzerinden TSK’ya karşı yürüttüğü operasyonu vs. yeniden yeniden yazmayacağız…
Cemaatin niyeti de hedefi de malum. Şemdinli’den beri aynı yöntemi uyguluyor. Bu tip yayınlar öyle “normalleşti” ki, okur her saldırıdan sonra TSK’dan daha fazla kuşku duymaya başladı. Neredeyse “PKK suçsuz, TSK suçlu” ilan edilecek…
Biz bu yazımızda olaylara saldıranın değil saldırılanın penceresinden bakacağız; hatayı tespit edip çözümü arayacağız.
GENERALİNİ VEREN, ERİNİ KORUYAMAZ
Önce bir soru: Bir ordu generalini mi daha iyi korur, erini mi?
“Her ikisini de” gibi genel geçer bir yanıt vermeyin lütfen; insan hakları, eşitlik vs. gibi kavramları bir yana bırakın ve gerçekçi olun.
Bir ordu, generalini, erinden daha iyi korur! Daha doğrusu korumalıdır.
Peki Türk Ordusu açısından durum öyle midir? Maalesef değildir.
Ergenekon tertibi karşısında generalini koruyamayan TSK, erini koruyamaz hale geldi! “Arınç’a suikast palavrası” üzerinden kozmik odalarına girilmesine engel olamayan bir Ordu, “kağıt parçası” ile subaylarının tutuklanmasına sessiz kaldı, yaptığı bir seminere bile sahip çıkamayarak, seminere katılan generallerini F Tip Örgüt’e kaptırdı!
KOMUTANLAR, STRATEJİK MEVZİYİ TERKETTİ
Yığınakta yapılan hata telafi edilemez! Stratejik mevzi terk edilmez!
Bunlar genç subayların harp okulunda öğrendiği en temel askeri kurallardır; Kurmayın ömrü boyunca zihninden çıkarmadığı en temel yasalardır.
Ama gelin görün ki, Türk Ordusu’nu dün ve bugün yönetenler bu iki temel kuralı zihinlerinden çıkarmışlardır. İster emekliliğe beş kala sendromu diyin, ister korku… İster NATO’culuktandır diyin, ister teslimiyetçilik…
KENDİNİ KORUYAMAYAN, HALKI HİÇ KORUYAMAZ
Generalini teslim ettiği için erini koruyamayan Ordu, halkını da koruyamaz!
Ellerinde Türk bayraklarıyla ağalığa karşı yıllardır mücadele eden Diyarbakır Cumhuriyet Köyü Muhtarı Mehmet Tanrıkulu bakın ne diyor: “TSK şu anda Amerika ve AKP’ye karşı kendini koruyamadığı gibi beni de koruyamıyor!” (Aydınlık, 11 Temmuz 2010)
İşte Türkiye’nin gelip dayandığı nokta burasıdır. TSK kendini de halkını da koruyamaz hale gelmiştir.
ERGENEKON’LA GARDI DÜŞEN, AÇILIM’LA NAKAVT OLUR!
Mevzileri tek tek terk eden TSK, kendi varlığını tartışmaya açtırdı: Önce TSK’nın PKK’yla mücadele edemediği fikri işlendi, ABD’nin anlık istihbarat paylaşmasıyla kendini savunabilen Ordu imajı yaratıldı; ardından Başbakan TSK yerine Kandil’e bizzat NATO’yu çağırdı; şimdi de TSK yerine “özel ordu”nun güneydoğu sınırımızı korumasının çalışmaları başlatıldı!
Ergenekon tertibi ile generali teslim alınan, gardı düşürülen TSK, işte şimdi Kürt Açılımı ile lağvedilme sürecine sokulmuştur!
Yazının en başında “hatayı tespit edip, çözümü arayacağız” demiştik. İşte çözüm hatanın tam göbeğinde:
Önce General’ini kurtaracaksın!
MEHMET ALİ GÜLLER
AKP İSRAİL İLİŞKİSİNİN KISA TARİHÇESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 09/07/2010
AKP ile İsrail arasındaki sözde kriz, aslında tam da İsrail’in kurucusu David Ben Gurion’un Türkiye-İsrail ilişkilerini tarif ettiği şu cümle gibi: “Türkiye bize metres gibi davranıyor. Halbuki evlendik, evliliğimizi bir türlü açıklamıyor.”
Ben Gurion’un bu tespitinin üzerinden yarım yüzyıl geçti ama AKP döneminde İsrail’le ilişkiler tam da böylesi bir tanıma uygun gelişti. Kapalı kapılar ardında farklı, dışarıda farklı…
Gelin AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana, İsrail’le gerçekte nasıl bir ilişki türü yürüttüğüne birlikte gözatalım…
ERDOĞAN’A YAHUDİ CESARET ÖDÜLÜ
1.. AKP 3 Kasım seçimleri öncesinde 16 Temmuz 2002’de ABD’de Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü JINSA’da temaslarda bulunarak iktidar vizesi desteği aradı ve aldı.
2.. Erdoğan Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında Amerikan Yahudi Komitesi’nden “cesaret madalyası” aldı. Resmi ismi “Davut Boynuzu” olan bu madalya, dünyada ilk kez Yahudi olmayan bir isme, dahası bir Müslüman’a verildi!
AKP: FİLİSTİN TERÖR, İSRAİL ŞİDDET UYGULUYOR
3.. 30 Ağustos 2004 tarihinde AKP’li Ömer Çelik, Egemen Bağış ve Mevlüt Çavuşoğlu İsrail’le kapsamlı görüşmeler yapmak üzere 3 günlüğüne İsrail’e gitti. Havaalanında gazetecilerin sorularını yanıtlayan heyet, “ziyaretlerinin, ilişkileri daha da pekiştirmek için büyük önem taşıdığını” belirtti. Ömer Çelik, “ortada kriz var” gibi bir adım atılmak ve öyle bir durum yaratılmak istendiğini belirterek, “aslında ortada bir kriz olmadığını” vurguladı. Ömer Çelik ve Egemen Bağış’ın bu ziyaretten önce, ABD’ye gidip Yahudi kurumlarıyla özel temaslarda bulunduklarını da anımsatalım.
Yeri gelmişken, bir başka anımsatma daha yapalım. Ömer Çelik, İsrail’e bu ziyaretinin iki ay öncesinde TBMM’de yaptığı bir konuşmada, “Filistinlilerin yaptığını terör, İsrail’in yaptığını ise şiddet” olarak nitelendirmişti. Bugün koşullar gereği Irak’taki Müslümanları anımsayan Ömer Çelik’in, o tarihlerde “Irak’taki direniş örgütlerinin, katillerden oluştuğunu” söyleyecek kadar Amerikancı olduğunu da belirtelim.
İSRAİL AKP ELİYLE TÜRK TARIMINI ÇÖKERTTİ
4.. AKP hükümeti, İsrail ile 15 Temmuz 2004’de Ankara’da bir mutabakat zaptı imzalayarak, Serbest Ticaret Anlaşması kapsamında “temel ve işlenmiş tarım ürünleri ticaretindeki tavizlerin karşılıklı genişletilmesini müzakere etme konusunda” anlaştı. Böylece AKP, İsrail’e Türk tarımını çökertme olanağı sundu!
İNTERNET GÜVENLİĞİMİZ İSRAİL’E EMANET
5.. AKP’li Enerji Bakanı Hilmi Güler, İsrail Ulusal Altyapı Bakanı Binyamin Ben-Elizer ile boru anlaşması imzaladı. Türkiye’den İsrail’e uzanacak boru hattından petrol, doğalgaz, elektrik, su ve fiberoptik geçmesi planlandı.
6.. Fiberoptik demişken… İsrail’le sözde krizin zirve yaptığı 2010 Haziran’ında ortaya çıktı ki, pek çok devlet kurumunun internet güvenliğini de İsrail sağlıyor! Bu görevi yürüten İsrailli Check Point firmasının, 2006 yılında “stratejik ortağı” ABD’den benzeri bir iş almak istediğinde bizzat ABD Başkanı Bush tarafından veto edildiğini de anımsatalım!
AKP’NİN İSRAİL’LE 17 PROJESİ
7.. Şimdilerde çok tartışılan insansız uçak Heron anlaşmasını, Tayyip Erdoğan 1 Mayıs 2005 tarihli İsrail ziyareti sırasında imzaladı. Bu ziyarette 200 milyon dolarlık bu anlaşmayla yetinilmedi, M60 tanklarının modernizasyonu için yeni protokol yapıldı ve 17 ayrı askeri proje görüşmesi yapıldı!
Bu arada anımsatalım… Erdoğan, Davos’ta “one minute” dedikten sonra, AKP’li Savunma Bakanı Vecdi Gönül, 27 Ocak 2009’da açıklama yaparak İsrail’le ilişkiler konusunda bir sıkıntı olmayacağını ilan ediyordu. Gönül, “insansız İsrail uçağı Heron’lar konusunda bir sıkıntı olmayacağının ve ilk parti Heron’ların Nisan ayında Türkiye’ye geleceğinin” müjdesini veriyordu.
AKP İÇİN HAMAS BAŞKA, EL FETİH BAŞKA
8.. Erdoğan, Filistin dostluğu değil; El fetih karşıtlığı, Hamas dostluğu yaptı. İsrail’le sözde ilk kriz sırasında bakın Başbakan Erdoğan ne diyor: “İsrail’in en yetkili ağzı, Filistin lideri Mahmut Abbas’ın tutuklu Hamas milletvekillerinin serbest bırakılmasını istemediğini söyledi”.
ERDOĞAN: ARAFAT BARIŞIN ÖNÜNDE ENGEL
9.. Dahası Erdoğan, geçmişti açıkça İsrail’i savunup, Arafat’ı da suçlamıştı. ABD’de İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak, ABD Kongre üyesi Jane Harmon ve şarkiyatçı Prof. Bernard Lewis ile 13 Haziran 2004’te bir panele katılan Erdoğan şöyle söylemişti: “Ben Barak’ın başlatmış olduğu barış sürecine katılıyorum. Ancak Sayın Barak’ın başlattığı süreç devam etmedi. Sayın Arafat büyük bir fırsatı tepmiştir. Eğer o zaman oturulan masadan kalkılmasaydı isabetli olurdu. Şu anki sıkıntı budur. Fakat biz yine de barıştan umutsuz değiliz. Barış süreci sıkıntılı bir süreçtir. Çile çekmeyi gerektirir ve bu mücadeleyi çile çekerek sürdürmeliyiz. 80 yaşına merdiven dayamış olan bir Arafat barışın önünde bir engel olamaz. Bu işi halklar arasında çözebiliriz”.
10.. Davos’ta sözde “one-minute” krizi yaşanırken, TBMM’de Türkiye-İsrail Dostluk Grubu üyesi 361, Türkiye-Filistin Dostluk Grubu iyesi ise sadece 60 milletvekili bulunuyordu!
ERDOĞAN MUHALEFETİ YAHUDİ DÜŞMANLIĞI YAPMAKLA SUÇLADI
11.. Erdoğan, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 44 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz edenleri “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçladı.
ORTAK “YAHUDİ URFA PROJESİ”
12.. Urfa’daki “mayınlı arazilerin” İsrail’e peşkeş çekilmesinin tartışıldığı günlerde, 26 Mayıs 2009’da, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy “Yahudi Urfa Projesi” olarak bilinen “dinler buluşması” kapsamında Urfa’yı ziyaret etti. Levy “Urfa ile Harran bizim için çok önemli, her Yahudi için atalarımızın dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli” dedi.
İsrail’in bölgeye ilgisi konusunda, bir başka önemli açıklama da 1 Aralık 2004 tarihinde, o dönemin İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi’den gelmişti. “İsrail’lilerin Güneydoğu’dan toprak alımlarını” yalanlayan Avivi şu ilginç cümleyi dile getirmişti: “Buradan arazi satın alınmadı, ancak bazı ortak projelere destek veriyorlar. Türkiye’yle tecrübelerini paylaşıyorlar”.
KONYA OVASI’NDA İSRAİL’E ARAZİ
13.. İsrail sadece Güneydoğu’dan değil, “Anadolu Kartalı Tatbikatı Krizi” ile daha sonra gündeme gelen Konya’dan da 2004 yılının sonunda 40 bin dönüm arazi aldı. AKP’nin “Tarımsal İşbirliği ve Kalkınma Projesi” ile önünü açtığı bu satış işlemi ile verilen topraklar, ABD ve İsrail’in eğitim için kullandığı hava üssünün hemen yanında bulunuyor.
AKP ile İsrail arasındaki bu alım-satım işleri oldukça ilginçti. Bakın Tarım ve Köy İşleri Bakanı Sami Güçlü, Konya’daki bu satıştan birkaç ay önce Şanlıurfa Ceylanpınar’ı isteyen İsraillilere şu yanıtı verdiğini açıklıyordu: “Dedim ki, GAP’la ilgili düşünceleriniz, Türk kamuoyunda bir kısım kanaatlerin oluşmasına neden oluyor. Bu nedenle başlangıç faaliyetlerimizi İç Anadolu’ya kaydırarak, sulama teknolojisini Türk kamuoyuna sunalım. Bu sayede, kamuoyunda oluşan çekingen hava kırılabilir”.
AKP’DEN İSRAİL’E TOPRAK ALIMI İÇİN YASA KIYAĞI
14.. İsrail’in toprak alımlarına kolaylık getiren yasanın da, 19 Temmuz 2003 tarihinde, AKP tarafında yürürlüğe konulan 4916 sayılı yasa olduğunu belirtelim. AKP İsrail’in toprak alımlarını kolaylaştırmakla kalmıyor, karşı çıkanlara da tepki gösteriyordu. Örneğin AKP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Atilla Maraş, İsraillilerin GAP bölgesinde toprak satın almasına itiraz edenleri, “Bizim insanımız da Avrupa ülkelerinde mülk alıyor. Ancak yabancılar bizden toprak satın aldıklarında kıyameti koparıyorlar. Bunu doğal karşılamak lazım. Global baktığımız zaman bunun bir sakıncası yok”.
İSRAİL’E SURİYE SALDIRISI İÇİN HAVA SAHASI İZNİ
15.. İsrail, 6 Eylül 2007 tarihinde Suriye’nin gizli nükleer reaktörünü vurduğunda Türkiye hava sahasını kullandı.
16.. İsrail Lübnan’a saldırdığında ama 28 gün sonra Hizbullah’a yenilip geri çekilmek zorunda kaldığında, bölgeye AKP emriyle Türk askeri gönderildi.
AKP MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ
17.. Gelin hiç yorumsuz, 14 Haziran 2010 tarihli Milliyet gazetesinde yer alan Devrim Sevimay’ın AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’le yaptığı röportaja göz atalım şimdi de:
Hüseyin Çelik: “Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar”
Milliyet: “Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?”
Hüseyin Çelik: “Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten’.”
Milliyet: “Ve sakinleşiyor, öyle mi?”
Hüseyin çelik: “Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor. One minute çıkışı bundan dolayı insanların uzun yıllar bastırılmış bazı haykırmalarının bir manada temsilciliğini yaptı. Sayın Başbakan Türk milletinin bu manada ve insanlık vicdanının sesi olmaya çalışıyor.
ANKARA’DA SİYONİZM ANMASI!
18.. AKP’nin İsrail karşıtı olmadığı, dahası anti Siyonist olmadığı, başka uygulamalarından da anlaşılıyor. AKP, tarihte ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde, İsrail’e siyonizmin kurucu Theodor Herz’i anma izni verdi. 6 Aralık 2004 günü İsrail’in Ankara Büyükelçiliği, Ankara’da, Milli Kütüphane Konferans Salonu’nda siyonizmi andı!
SONUÇ
Davos’da “one minute” krizi, Anadolu Kartalı tatbikatı krizi, büyükelçiyi alçak koltukta oturtma krizi, Mavi Marmara gemisine saldırı krizi…
Tümünün, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygulayabilmek için Türkiye’ye biçtiği model ortak statüsüyle doğrudan ilişkisi var. ABD, BOP’u uygulayabilmek için “Filistin Sorunu”nu kısmen çözüp, İran’ı Türkiye ile markaja alıp, alt-bölgesel düzenleri kurmaya çalışıyor…
Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, “İsrail özür dilemezse, bari soruşturmayı kabul etsin” anlamına gelen sözleri aslında tüm gerçeği çırılçıplak ortaya koyuyor. Davutoğlu İngiliz mevkidaşıyla birlikte düzenlediği ortak basın toplantısında bakın ne diyor: “Ortada bir suç var. Bu vatandaşlar İsrail sularını ihlal etmedi. Hiçbir İsrail vatandaşını öldürmedi. Peki kim öldürdü bu vatandaşları? Eğer İsrail bu sorumluluğu üzerine alır ve özrü dilerse biz de önümüze bakar ve iki ülke ilişkilerini nasıl daha geliştirebiliriz buna bakarız. Eğer özür dilemezlerse o zaman uluslararası bir soruşturmayı kabul etsinler. Bu bizim ülkemizin onurudur”.
MEHMET ALİ GÜLLER