Archive for category Odatv Yazıları
ŞEHZADELER DEĞİL, CUMHURİYET BOĞAZLANIYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 24/01/2011
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, konuşması sırasında ezan başlayınca şöyle demiş: “Ben, ‘ezan okunurken konuşmaya devam edilebilir’ diye bir fetva aldım. O yüzden konuşmama devam edeceğim. Güzel bir şeydir, ezan bitene kadar susar sonra devam ederler. Bu bazen istismar gibi algılanır bazen hürmet kabul edilir. Ezan bizim ezanımız çok şükür ‘Tanrı uludur’ demiyor ‘Allahüekber’ diyor, bugünleri gösteren Rabbime şükürler olsun.” (1) Vatan Gazetesi, 24 Ocak 2011
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre fetva, “dini hukuk kurallarına göre çözüm açıklayan, şeyhülislam veya müftü tarafından verilebilen belge”ye deniyor.
Başbakan’ın geçen yıllarda dile getirdiği “bir de ulemalara soralım” cümlesinden sonra, Başbakan Yardımcısı’nın da “fetva aldığını” beyan etmesi, Laik Cumhuriyet’e vurulan yeni bir darbe oldu!
Hilafet, saltanat boşuna kaldırılmış, modern hukuk boşuna getirilmiş!
TARİKATALARA SAYGILI CHP
İktidar böyle de muhalefet farklı mı?
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “siyasallaşmayan, siyaset yapmayan tarikatlara saygılı” olduklarını bir kez daha ilan etmiş! (2) Hürriyet Gazetesi, 24 Ocak 2011
Atatürk, boşuna “Türkiye Cumhuriyet şeyhler, dervişler, müritler, cemaatler, tarikatlar memleketi olamaz” demiş!
12 Eylül halk oylaması öncesi “türbanı biz çözeriz” diyerek, AKP’nin rafa kaldırmak zorunda kaldığı “türban savaşlarını” yeniden ama karşı cepheden başlatan Kılıçdaroğlu, YÖK’ün “türban serbest” yönetmeliği hazırlamasına ve türbanın ilköğretim okullarına kadar girmesine yol açmıştı. Kılıçdaroğlu yetinmemiş, “cemaatlere saygılıyım, yeter ki siyasallaşmasınlar” ve “laiklik tehlikededir diyemem” demişti! (3) Akşam Gazetesi, 21-22 Eylül 2010)
Konuştuğum CHP’lilerin iki savunması var:
Birincisi, toplumun bu kadar “dincileştiği” bir durumda, AKP ile baş etmenin yolunun buradan geçtiğini düşünüyorlar. Bu sözde savunmaya şu yanıtı veriyoruz: Sorun, toplumdaki dincileşme oranıysa, Cumhuriyetin ilk yılları, günümüze göre dinin toplumun her kanalına daha çok nüfuz ettiği bir dönemdi. Ayrıca, CHP AKP ile aynı kulvara girerek, AKP’nin oy havuzundan çalamaz! Gerçeği varken, kimse sahtesine oy vermez!
İkincisi, siyaset yapan ve yapmayan tarikat ile cemaatleri ayrıştırarak, cepheyi daraltacaklarını düşünüyorlar. Tarikat ve cemaatlerin tarihini iyi araştırmalarını, tarihte siyaset yapmayan tarikat ya da cemaat bulunup bulunmadığına bir bakmalarını öneriyoruz. Kaldı ki, böyle bir gerçek olsa, Kılıçdaroğlu’na kalmadan, 80 yıl önce Atatürk bunu zaten uygulardı!
Neyse, bizi muhalefetin yanlışlarından çok iktidarın uygulamaları ilgilendiriyor. Arınç’ın fetva aldığını söylemesi Cumhuriyet açısından ciddi bir kırılma dönemine işarettir.
Türkiye Cumhuriyeti, İslam hukuku yerine Cumhuriyet hukuku uygulanması ilkesi üzerine kurulmuştu! Hukuk kaynağını dinden alamazdı! Laiklik, “din ile dünya işlerinin ayrılması”ydı!
Ama önce laiklik tanımını değiştirdiler. Türkiye Cumhuriyeti “küçük Amerika” sürecine sokulurken, laikliği “din ve dünya işlerinin ayrılması” yerine “din ve devlet işlerinin ayrılması” şeklinde tarif ettiler. Tarif “devlet katında” kabul görünce, “cemaatlere de, tarikatlara da” yol açılmış oldu…
ABD’NİN YEŞİL KUÇAKÇILARI, ILIMLI İSLAMCILARI
24 Ocak kararlarını uygulamak üzere 12 Eylül darbesini yaptıklarında, ABD’nin SSCB’ye yönelik “yeşil kuşak” projesine evet diyerek “Türk-İslam sentezini” kabul ettiler. ABD’nin “Kemalist devlet” yerine “ılımlı İslam” ülkesi ödevine el birliğiyle sarıldılar.
Cumhuriyet hükümeti diye, “tarikatlar ve cemaatler koalisyonu” kurdular!
Palazlandıkça, toplumu biçimlendirmeye başladılar: Darwin anlatan öğretmenlerin “müfredat dışına çıktığı” gerekçesiyle ceza aldığı, kız ve erkek öğrencilerin ayrı merdivenleri kullandığı; hatta kız ve erkek öğrencilere 45 cm uzakta durma kuralı uygulandığı; Kamu çalışanının etek boyunun, -ki dizaltında- sürgüne neden olduğu; alkol servis eden sanat açılışlarının saldırıya uğradığı; film galalarından alkol servisinin çıkarıldığı; Başbakan’ın “tıksırıncaya kadar için”, yardımcısının “hayat seks ve alkolden ibaret değil” dediği; Başbakan’ın bir heykeli “ucube” diye değerlendirdiği, yetinmeyip “tez yıkıla” diye hüküm verdiği; yumurta atmaktan, ıslık çalmaya kadar ve neredeyse yan bakmaya kadar her türden protestonun yasaklandığı bir ülkeye dönüştük…
TÜRKÇÜLÜK SUÇ, KÜRTÇÜLÜK ve DİNCİLİK ÖZGÜRLÜK!
Cumhuriyet deforme edildi: Kavramlar yer değiştirdi, beyinler iğfal edildi, cehalet prim yaptı…
Örneğin söze “liberal demokratım” diye başlayan Taraf’tar Rasim Ozan Kütahyalı, “Milliyetçilik, bu topraklara batıdan gelmiş bir mikroptur” diyebilmekteydi artık! (4) Kanaltürk, Pazar Politika Programı
Sanırsın, liberallik batıda değil, Arap yarımadasında doğdu!
Dahası, Sinan Oğan’ı telefonla programa katılarak hedef alan Kütahyalı’nın bu sözlerine, stüdyodaki konuklar Mehmet Metiner ve Şenol Özbek alkış tutmakla yetinmiyor, kaynakça da gösteriyordu(!): Saidi Nursi’ye göre milliyetçilik, bu topraklara ait olmayan, yabancı bir ideolojiydi!
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “ulusalcılığı” bir tehdit olarak algılayan raporundan, Anayasa Mahkemesi üyelerinin yemin metninden “Türk” ifadesinin çıkarıldığı bir döneme girmiştik ne de olsa…
Ulusalcılık, milliyetçilik, Türkçülük suç artık! Kürtçülük, her türden etnik ve dinsel ayrımcılık ise özgürlük ve insan hakkı!
Çünkü artık “ileri demokrasi” var!
Çünkü yıllar önce “demokrasi bir tramvaydır, istediğimiz durakta ineriz” diyen Başbakan Erdoğan, artık makas değiştirdi!
Çünkü muhteşem saraylarda, şehzadelerin değil Cumhuriyetin boğazlanması artık gündemde!
MEHMET ALİ GÜLLER
ATATÜRK HEYKELİNDE SANAT DEĞERİ ARAYAN BAŞBAKAN
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 13/01/2011
Anımsanacağı gibi Başbakan Erdoğan, Kars’taki anıt için “ucube” demiş, Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da çıkıp, “Başbakan heykele değil, yerine ve ortama ucube dedi” gibi açıkça ortada olan bir ifadeyi yalanlamaya, yumuşatmaya soyunmuştu!
Erdoğan, bakanının bu anlamsız girişimine son noktayı koydu ve “sağa sola çekmeye gerek yok, ucube ifadesini heykel için kullandım” dedi. Yetinmeyip heykelcilik dersleri de veren Başbakan Erdoğan net konuştu: “Binlerce Atatürk heykeli var. Sanat değeri olan 5’i, 10’u geçmez”!
Kuveyt ve Katar gezisinin son gününde, heyette bulunan gazetecilerle sohbet eden Erdoğan, heykel tartışması dışındaki konularda da önemli açıklamalar yaptı.
BAŞBAKAN ZATEN İKİ DİLLİ
Örneğin, “yeni anayasa” konusunda şunları söyledi Başbakan Erdoğan: “Yeni anayasayla ilgili çalışmalar yapılıyor. 12 Eylül’de ileri demokrasi ve özgürlükler dedik. Şimdi daha geniş ele alınmalı. Bu anayasayı anayasacılar yapmayacak. Toplumun geniş katmanları yapacak. Anayasacılardan son aşamada teknik yönden istifade edeceğiz. Toplumun anayasayı anlamak için tercümana ihtiyacı olmayacak. Seçimden sonra bunu gerçekleştirebileceğimiz bir Meclis arzu ediyoruz”.
“Toplumun anayasayı anlamak için tercümana ihtiyacı olmayacak” diyen Erdoğan, yargı konusunda “Mecelle’de var, ‘ehemmi mühime tercih olunmalı’” derken, Kürt Açılımı konusunda da “bunlar bizim zenginliğimizdir. Kesrettir. Tek bayrak, tek dil, tek dil üst kimliğinde vahdettir” dedi.
ERDOĞAN’IN ‘KAMUDA TÜRBAN’ ATAĞI
Türban konusuna da değinen Erdoğan, yeni hedeflerini şöyle açıkladı: “Üniversitelerde başörtüsü bu sene fiili olarak serbest. Ama başörtülü mezunların akademisyen olmak ya da kamuda çalışmak gibi sorunlarını çözmeliyiz. İleri demokrasi, özgürlük diyorsak, bu sorunu ele almalıyız”.
Bakalım, “türbanın önünü açan” ve partisinden gelen tepkileri “üniversitede evet ama kamuda türbana izin vermeyiz” diyerek yumuşatan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AKP’nin “kamuda türban” girişimine ne diyecek?
“İleri demokrasi” gereği “kamuda da türbana özgürlük” isteyen Erdoğan’ın yönettiği ülkemizde son bir haftada yaşananlar, bu konuda AKP’nin gümbür gümbür ilerleyeceğini de zaten gösteriyor:
İŞTE İLERİ DEMOKRASİ UYGULAMALARI
Kız ve erkek öğrencilere 45 cm mesafe barajı uygulamaya başladılar; kız ve erkek öğrencilere, yürürken birbirlerine değmesinler diye merdivenlerde ayrı kulvarlar tahsis ettiler; diz altındaki eteği bile çok kısa bularak, bir bayan kamu görevlisini sürgünle cezalandırdılar; Atatürk’ü “sarhoş” gösteren belgeseli eleştirenleri “demokrat olmamakla” suçladılar, sonra Sultan Süleyman’ın içtiği “şerbeti” şarap sanıp, RTÜK harekete geçsin diye fetvalar verdiler; Alkolle mücadele ediyoruz diye “sosyal hayata” savaş açtılar vs…
Aslında her şey kabak gibi ortada… Başbakan artık söylediklerinin yumuşatılmasına ihtiyaç duymuyor, “dediysem dedim” diyor!
Umarım, yumuşatma görevlileri, yakında kendilerine de ihtiyaç kalmayacağını görmeye başlarlar!
MEHMET ALİ GÜLLER
ERTUĞRUL GÜNAY AKP’YE ‘AK DEĞİL KARANLIK’ DEDİĞİ GÜNLERİ ÖZLÜYOR MU?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 13/01/2011
Tarih: 13 Mayıs 2004
Yer: İnciraltı Crowne Plaza – İzmir
Demokrasi Kültürünü Geliştirme ve Yaygınlaştırma Derneği DEMKÜLDER, “Günümüz Sosyal Demokrasi Anlayışı ve Türk Sosyal Demokrasi Paneli” düzenlemektedir.
Doğu Perinçek’ten Murat Karayalçın’a, Mümtaz Soysal’dan Tarhan Erdem’e, Masum Türker’den Celal Doğan’a, Erol Tuncer’den Hurşit Güneş’e çeşitli isimler 12-13 Mayıs 2004 tarihinde, toplam dört oturum halinde düzenlenen panelde “Sosyal Demokrasi” konusunu tartışmaktadırlar…
Konuşmacılardan biri de AKP’nin Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’dır.
Gerçi Günay o tarihte, henüz AKP’li değildir.
Neden mi yakın tarihte böyle bir yolculuğa çıktık?
Açıklayalım:
AKP, AKP ANITINA KARŞI!
Bildiğiniz gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kars’taki “İnsanlık Anıtı”na “ucube” demiş ve yıkılmasını istemişti.
Oysa Mehmet Aksoy imzalı anıt, bizzat AKP’li Kars Belediyesi tarafından 2004 tarihli “öyle bir heykel yapalım ki, sınırın ötesinden, Ermenistan’dan görünsün” talebi üzerine yapılmıştı…
Üstelik henüz tamamlanmayan 35 metrelik ve 700 tonluk bu heykele karşı, MHP “yıkılsın” kampanyası da yürütüyordu? Erdoğan’ı “heykel düşmanı” durumuna sokan bu öfkesinin sebebi, acaba dönemin AKP’li Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu’nun, sonradan CHP’ye geçmesi miydi? Ya da “komşularla sıfır sorun” temelli yapılan icraatların, seçimlere beş ay kala, rafa kaldırılması ihtiyacı mıydı? Sorular çoğaltılabilir…
Ama bizim konumuz başka…
Erdoğan’ın 8 Ocak günü yaptığı bu çıkış, büyük tepki topladı. Öyle ki, en sadık Erdoğan kalemşörleri bile durumu kurtarabilmek adına, konuyu “Başbakan heykel konusunda fikir belirtemez mi” gibi sıradan bir polemiğe sokmaya çabaladılar… Ama gerçek bütün sadeliğiyle ortadaydı. Konu Erdoğan’ın beğenileri değildi, tersine beğenmediği bir konuda, padişah gibi “tez yıkıla” hükmü verebilmesiydi… Öyle ki, konuya en uzak bakanlığın başındaki Ahmet Davutoğlu bile kendisini padişahın sadrazamı sanıp ikinci bir “yıkılsın” hükmü verebiliyordu…
Ancak her şeye rağmen tepkiler büyüdü…
GÜNAY, BAŞBAKAN’A NEDEN KALKAN OLDU?
İşte bu tepkilerin tam ortasında AKP’li Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ortaya çıktı ve “Başbakan heykele değil, heykelin yerine ve ortama ucube dedi” diyerek “yumuşatıcılık” görevine soyundu. Koskoca bakanı, üstelik kameralar önünde yaşanmış ve kanıtlı bir olayı bu denli “yok saymaya” götüren nedenler neler olabilirdi?
Bu çıkış, ya Erdoğan’ın talebi gereğiydi, ya AKP’nin toplumdaki balık hafızaya olan güveni nedeniyleydi ya da Ertuğrul Günay’ın seçimler yaklaşırken üstü çizilme endişesine karşı kendiliğinden üstlendiği Başbakan’a kalkan olma görevi gereğiydi… Kim bilir?
Günay’ın bu “yumuşatıcı” rolünün üzerinden iki gün geçti ki, Başbakan bir açıklama yaptı ve “sağa sola çekmeye gerek yok, ucube ifadesini heykel için kullandım” dedi!
Erdoğan’ın bu açıklamasının nedeni, Ertuğrul Günay’ı boşa düşürmek değilse eğer, herhalde yüzde 58 sonrası oluşan tabloya duyulan güvendi… Erdoğan, takiyeye gerek duymadan daha açık ilerliyordu nede olsa…
Peki, Ertuğrul Günay kendini bu duruma nasıl sokmuştu?
GÜNAY’A GÖRE AKP, AK DEĞİL KARANLIK!
Sorunun yanıtına geleceğiz ama önce yazımızın başında anımsattığız 13 Mayıs 2004 gününe dönelim.
Uçak rötarı nedeniyle panele biraz da geç kalan Ertuğrul Günay başlıyor konuşmaya… Genel bir değerlendirme yaptığı sırada şöyle söylüyor Günay:
“Kendisini, çok ustalıklı bir imaj yaratmayla da, AK Parti diye niteleyen bu parti, biraz Fikret’in şiirindeki, Zulmeti Beyza’ya benziyor: ‘Aksa eğer, bir beyaz karanlık…’ Yani, gitgide ülkenin üzerine çöken ve biraz göz gözü görmemeye, ne olduğunu gizlemeye dönük; bir beyaz karanlık. Böyle bir siyasal yapı”.
Acaba bu konuşmayı yaptıktan çok değil üç yıl sonra bakan olan Ertuğrul Günay, kendisini AK Partili mi, yoksa AKP’li mi saymıştır? Ne dersiniz?
Neyse, bizi ilgilendirmeyen bu sorunun yanıtını bırakıp, Ertuğrul Günay’ın konuşmasını anımsamaya devam edelim. Günay, bakın “seçmenlerin aslında neye oy verdiğini” açıklamaya çalışırken, şimdiki partisi “beyaz karanlığı” neyle suçluyor:
CUMHURİYET VE DEMOKRASİ KARŞITI, ŞERİATÇI PARTİ HANGİSİ?
“… 1989’da İzmir’in ya da İstanbul’un ya da Ankara’nın daha kırsal ya da kentlerin çevresi sayılabilecek olan yoksul kesimlerinde, biz oy alırken, bize Ümraniye’de ya da Altındağ’da oy verirken, inanmış, sosyal demokrat oldukları için vermediler. Ya da sosyal demokrasiyi bilimsel olarak bildikleri, özümsedikleri kişiselleştirdikleri için vermediler. İnandılar, getirdiler oylarını verdiler. 95’te Refah Partisi’ne veya bu seçimde AKP’ye oy verirken de, birden bire o insanlar, yine aşağı yukarı aynı sosyal sınıflardan gelen insanlar, bu kez cumhuriyet karşıtı, demokrasi karşıtı ve şeriatçı falan olmadılar…”
Neymiş, aslında karanlık olan AKP, kendisine imaj için AK Parti dedirtiyormuş…
Neymiş, AKP cumhuriyet karşıtı, demokrasi karşıtı, şeriatçı bir partiymiş…
Hani, demin sormuştuk ya, “Peki, Ertuğrul Günay kendini bu duruma nasıl soktu?” diye… Gelin bu sorudan da, yanıtında da vazgeçelim ve şu yeni soruyu soralım:
Ertuğrul Günay bu ‘beyaz karanlık’ durumdan nasıl kurtulur?
İstifa mı dediniz?
MEHMET ALİ GÜLLER
ERDOAĞAN, ‘TÜRK ORDUSU İŞGALCİ DEĞİLDİR’ DİYEMEDİ!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 08/01/2011
Sekiz yıldır uygulandığına göre, hitabet sanatının altın ilkesi olsa gerek: Söyleyecekleriniz dolu değilse, bol alkış için mutlaka bağırın!
Başbakan Erdoğan bu sanatı, son olarak, Yunanistan Başbakanı Papandreu’nun yüzüne karşı söylediği “Türk Ordusu Kıbrıs’ta işgalci” suçlamasına karşı uyguladı!
Erzurum’da sahneye önce Papandreu çıktı ve misafir olduğunu da bir yana bırakıp, haddini aşarak, Kıbrıs’ta Türk Ordusu’nu işgalci ilan etti! Papandreu’dan sonra söz alan Başbakan Erdoğan esti, gürledi ve şunları söyledi:
ERDOĞAN “ANLAŞMAK İSTİYORUZ” DİYE BAĞIRDI
“Burgenstock’ta bizzat işin başındaydım ve orada kapandık, çalışmalara başladık. Ne yapacaktık? Kıbrıs sorununu çözecektik. İmzalar atıldı ve atılan imzalara rağmen 26 Nisan 2004’te AB bu işi çözme noktasında kararlı olduğunun sinyallerini verdi. Oybirliği ile o gün karar verildi. Kuzey Kıbrıs’a uygulanan izolasyon son bulacaktı. Sorun son buldu mu? Bulmadı. Peki ben bir başbakan olarak, bir siyasetçi olarak sorumlu bir kimlikteki insan olarak ne yapayım? Karşımdakilerin yaptığı bu. Oy birliği ile karar alıyorsunuz, hala bu kararı Kuzey Kıbrıs’a uygulamıyorsunuz. Hala izolasyon var. Ve hep siz verirsiniz. Kuzey Kıbrıs versin, Türkiye versin. Kusura bakmayın. Masaya oturacağız, karşılıklı menfaat esasına dayalı olarak bu işi çözeceksek çözeceğiz.
“Ben buradan, Erzurum’dan, siz büyükelçilerimiz vasıtasıyla tüm dünyaya şu mesajımızı bir kez daha iletmek istiyorum; Türkiye olarak biz sadece ve sadece barıştan yanayız. Biz, kendimiz için istediğimiz kadar, her ülke için huzur istiyor, istikrar istiyor, refah istiyoruz. Bölgemizde olsun, küresel ölçekte olsun, haktan, uluslararası hukuktan, dayanışma ve paylaşmadan öte hiçbir gaye taşımıyoruz. Israrla ve altını çizerek bir kez daha söylüyorum; biz artık silahlara değil, eğitime; mayınlara değil sağlığa; tel örgülere değil, otoyollara, demiryollarına; çocuk katili olan füzelere, kitle imha silahlarına değil, çocukların umutla büyüyeceği yarınlara yatırım yapan bir dünya görmek istiyoruz. Biz artık enerjisini, mesaisini, çatışmaya değil uzlaşmaya, ayrışmaya değil ittifaka, yıkmaya değil yapmaya sarf eden bir dünya görmek, böyle bir dünyada yaşamak istiyoruz.
“Kusura bakmayın ama hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa denir. Biz de konuşarak anlaşmak istiyoruz. Gerilim ortamını birileri tahrik ediyor”. (1) (www.ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2011)
Başbakan Erdoğan esti gürledi ama, “Türk Ordusu Kıbrıs’ta işgalcidir” diyerek haddini aşan Papandreu’ya karşı tek bir somut şey söylemedi! Dahası, “Türk Ordusu işgalci değildir” diyemedi!
PAPANDREU, EGE’Yİ KENDİ HAVASAHASI İLAN ETTİ!
Öte yandan Papandreu, konuşmasında rutin uçuş yapan Türk uçaklarının da “Yunan egemenliğini ihlal ettiğini” iddia etti ve “Türkiye neyi ispatlamak istiyor. Bu hareketler statüyü değiştirmeyecek” dedi. (2) (www.ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2011)
Erdoğan, Papandreu’nun bu suçlamasına da çok sert yanıt verdi: “Kıbrıs sorunlarına ortak çözüm bulursak, karşılıklı sorunlar sona erecektir. Buna değerli dostumun dediği Ege uçuşları da dâhil. Biz barış için çabalarken yazılı ve görsel medya ne der diye düşünemeyiz. Gerilimlere yol açmayacak bir Ege barışını dostum Yorgo ile birlikte sağlayacağız”. (3) (www.ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2011)
Papandreu’nun “statü değişmeyecek” dediği, uluslararası hava sahasını, Yunan hava sahası kabul etmiş olduğu ilanıydı aslında… Neyse ki Genelkurmay Başkanlığı bu konuda bir açıklama yapmış ve Atina’ya “meydanın boş olmadığını” önceden göstermişti: “Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın Ege Denizi’nin uluslararası hava sahasında eğitim uçuşu icra eden F-16 uçaklarına, Yunanistan’ın Tanagra meydanından kalkan M-2000 uçakları tarafından 1 kez önleme yapılmıştır”. (4) (www.ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2011)
“PATRİK ATAMAMIZ YANLIŞ” JESTİ
Erdoğan esip gürlediği konuşmasında, Patrikhane konusunda da ileride Türkiye’nin elini zayıflatacak bir jest yaptı: “ 1952’den beri Patrikhane’ye kimse gitmezken, pazartesi günü benim yardımcım Arınç gitmiştir. Bizim Batı Trakya’daki seçilmiş müftülerimiz hâlâ kabul edilmiyor, atama yapılmıyor. Patriğin bizim tarafımızdan atanması ne kadar yanlışsa, Batı Trakya’daki müftünün atanması da yanlıştır”. (5) (www.ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2011)
“DUVAR DEĞİL ÇİT” DÜZELTMESİ!
Başbakan Erdoğan, bu konuşmaların yaşandığı açılıştan önceki ortak basın toplantısında da esip gürlemişti! Erdoğan, Türkiye sınırına “duvar” ören Yunanistan’a karşı yine çok sert çıkmıştı: “Türkiye sınırında 12.5 kilometrelik bir çit söz konusu, bunu duvar olarak nitelemek yanlış” dedi! (2) (www.ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2011)
“Komşularla sıfır sorun” temelli AKP dış politikasının batı cephesindeki başarısı işte böyleydi!
MEHMET ALİ GÜLLER
ŞAŞIRMA!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 04/01/2011
Gün boyu gelen telefonlara şaşırdım! Çünkü herkes şaşkın, Hizbullah üyeleri serbest bırakılıyor diye…
ERGENEKON İÇERİ, HİZBULLAH DIŞARI
Şaşırmadım. Ergenekon’un içeride olduğu bir ülkede, Hizbullah elbette dışarıda kalır. Geç bile kalındı. Hizbullah’ı Türkiye’ye ilk duyuran dergi olan 2000’e Doğru dergisinin başındaki isim, Doğu Perinçek Ergenekon’dan içeride… Hizbullah elbette dışarıda olacak!
Hizbullah’ın “Çevik Kuvvet Merkezi’nde eğitildiğini” haber yapan değerli meslektaşım, 2000’e Doğru Dergisi Diyarbakır Temsilcisi Halit Güngen, haberi yazdıktan iki gün sonra, 21 yaşında öldürüldü!
Hizbullah’ın liderinin Hüseyin Velioğlu olduğunu ilk yazan, resmini ilk basan 2000’e Doğru’nun yöneticileri şimdi Ergenekon’dan içeride.. Hizbullah’ın askeri kanat sorumlusu Hacı İnan bugün serbest! Şaşırmadım.
Hizbullah’ın CIA denetimindeki bir kontgerilla örgütü olduğunu, Gladio yapılanması olduğunu ortaya koyan 2000’e Doğru Dergisi yöneticileri Ergenekon’dan içeride… Hizbullah’ın İran örgütü olduğu yalanına sarılarak Türkiye-İran düşmanlığı yapanlar bugün en yüksek makamlarda; üstelik yeni konumları gereği “perdenin önünde” İrancılık yapıyorlar…
Hizbullah’ı dışarı salıveren düzenlemenin sahibi hükümetin başı, gelen tepkiler üzerine açıklama yapıyor; kararı “yargının tasarrufu” sayıyor… Şaşırmadım! O “değiştim” demeden değiştiğini iddia edenlere de şaşırmamıştım.
ASKERLİK “EN ALTTAKİLERİN İŞİ”
Askerlerin tasfiyesi sürüyor. MGK’de uygulanan taktik, şimdi YAŞ için hazırlanıyor… Bu arada, milletle ordusunu karşı karşıya getirecek projeler de hız kazandı. Polis akademisi mezunları artık “üç hafta” askerlik yapacak! Doktorlar da ayrıcalık istiyor… Sonra diğer meslekler gelecek… Askerlik “en alttakinin işi” olacak neticede… Şaşırmıyorum.
Aklıma Çanakkale geliyor… Tıbbiyeliler… Hepsi Çanakkale’de şehit olan tıbbiyeliler ve iki yıl mezun veremeyen Tıbbiye…
İktidarın bir başka tasarısı da sırada bekliyor. 50 bin sözleşmeli er tasarısı… Asker’in yerini Sözleşmeli Er alacak… Dedim ya “en alttakilerin işi” olacak diye askerlik… Eş zamanlı bir başka kanun teklifi de hazırlamışlar zaten; 10 bin avro karşılığı yeni dövizli askerlik yasası… Şaşırmadım.
Evet şaşırmadım; her darbeye alkış tutanların şimdi sözde darbe karşıtlığı diye TSK’ya savaş açmalarına şaşırmadığım gibi… Darbenin zindanlara attığı isimlerin, şimdi darbeci diye Ergenekon’dan içeri alınmalarına şaşırmadığım gibi…
AŞİRET HUKUKU VE TOPRAK REFORMU
Iğdır’lı Zelal, Fırat’a âşık olur, çare bulamayıp kaçarlar. Baba şikâyetçi olur, şikâyetini almak için de 20 bin lira ister Fırat’ın ailesinden. Para çok gelir, Fırat’ın ailesi Zelal’i “iade” eder! 15 yaşındaki kardeşi, töre gereği Zelal’i 21 yerinden bıçaklayarak öldürür. Şaşırmadım.
Kişisel tartışmalarda, “tamam, tek bir şartla istediğin her şeyi kabul ediyorum, ama sen de benim şartımı, bir tek toprak reformunu kabul et” dediğimde, kocaman bir “hayır” yapıştıran Kürtçüler geldi aklıma… Kürt’ün sorunuyla ilgilenmeyen “Kürt Sorunu”cuları” geldi aklıma; sonra toprak reformuna karşı olan ırkçı Turancılar geldi…
Daha gerilere gittim; CHP’den kopan ve DP’yi kuran dörtler geldi aklıma. Toprak reformuna direnenlerin, büyük toprak sahiplerinin, nasıl emperyalizmle işbirliği yaparak Atatürk devrimlerine karşı çıktığı geldi aklıma…
Belleğim yeniden günümüze geldi; mayınlı arazileri İsrail’e peşkeş çekmeye çalışan iktidarın söylemleri geldi aklıma… Şaşırmadım!
15 yaşındaki kardeşi, ablasını “töre” gereği öldürüyordu güzel ülkemde… Töre yani Aşiret hukuku! Ki “iki dil ilan edilerek” bölgede, zaten Ankara’nın otoritesine başkaldırıldı geçenlerde… Yeni otorite, yeni hukuk demek sonrasında… işte özerklik!
BANKA SOYGUNU VE ENFLASYON
“Kriz teğet geçti” denilen ülkemde, bir başka 15 yaşındaki genç de, İstanbul’da silahla banka soyuyordu… Aynı saatlerde enflasyon rakamları açıklanıyordu. Eksi çıkmıştı enflasyon! Maaş zammı enflasyona bağlanan emekçiler habere üzülüyorlardı.
Şaşırmadım!
Çünkü bu bir sınıf mücadelesidir!
Çünkü bu bir, mafya-tarikat-siyaset rejimi olan Mafyokrasi’ye karşı devrim mücadelesidir!
Siz de şaşırmayın!
Ama alışmayın da..!
Öfkelenin ve hesap sorun!
Geleceğimiz kararmadan…
MEHMET ALİ GÜLLER
YENİDEN YAPILANDIRILAN TÜRKİYE
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 28/12/2010
AKP’nin önce hükümet sonra iktidar yapılmasıyla başlatılan ve nihai hedefi “Türk-Kürt Federe Devleti” olan “Türkiye’yi yeniden yapılandırma” süreci hız kazandı.
DİYANET’TE YENİDEN YAPILANDIRMA
Siyasetle başlayan ve kurumlara doğru genişleyen bu “yeniden yapılanma” sürecinden son etkilenen kurum Diyanet’tir. Kim ne derse desin, Diyanet Kurumu, son tahlilde laikliğin yanındadır, daha doğrusu yanındaydı. Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin hırpaladığı laikliği, zaman içinde Diyanet Kurumu üzerinden onarırdı. Ali Bardakoğlu’nun Atatürk vurgusu yaparak katılmadığı AKP resepsiyonuyla başlayan Diyanet Kurumu’ndaki “yeniden yapılandırma”, şimdi de vakfa sıçradı ve görevden almalar ile istifalar yaşandı…
ÜNİVERSİTELERDE YENİDEN YAPILANDIRMA
“Yeni CHP”nin açılımı ile başlayan, YÖK genelgesiyle serbestlik kazanan türban konusu da, aşama aşama yapılandırılan üniversiteler açısından AKP’ye yeni bir mevzi sağladı. Türbanla sadece öğrencilerin değil, üniversite yöneticilerinin de kafaları bağlandı! Bunun son örneği, demokratik haklarını kullanmak isteyen TGB’li gençlere, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Mehmet Pakdemirli’nin takındığı tutumdu…
YARGI’DA YENİDEN YAPILANDIRMA
Önce Anayasa Mahkemesi’ni, 12 Eylül halkoylamasından sonra da HSYK’yı “yeniden yapılandıran” iktidar, şu anda “yerleşme” sürecinde. Bu süreç tamamlandıktan sonra hedefte Yargıtay var!
TSK’DA YENİDEN YAPILANDIRMA
İktidarın “yeniden yapılandırma” hedefinin odağındaki kurum olan TSK, şimdilerde YAŞ’a yönelik saldırıyla meşgul. AKP, MGK’nin “yeniden yapılandırılması” sürecinde izlediği yolu şimdi YAŞ’ta izliyor; adım adım, Şura’nın asker-sivil oranı üzerinde oynuyor.
TSK üzerindeki “yeniden yapılandırma” sürecinin hangi etkiyi yaptığını gösteren son örnek, Harp Okulu öğrencilerinin yaptığı geleneksel “Garnizon koşusu” ile ilgili şikayetti(!) Genelkurmay yaptığı açıklamayla, ismini vermeden, hükümetin emrindeki Ankara Valisi’nden şöyle şikâyette bulundu: “Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 91’inci Yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, her yıl geleneksel olarak icra edilen ‘Garnizon Koşusu’, kullanılacak güzergâhın tahsis edilmemesi nedeniyle yapılamamıştır”.
Temennimiz, TSK’nın vatan savunması konusunda da “yetki ve güzergâh tahsisi” bekleme noktasına düşmemesidir!
Ankara Valiliği’nin, Atatürk’ün 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişi nedeniyle yapılan geleneksel “Garnizon Koşusu”na güzergâh tahsis etmemesinin nedeni ise 10 Aralık 2010 tarihinde yayınladığı genelgede belirttiği trafik yoğunluğuymuş. Valilik, aynı nedenle, 1932 yılından beri yapılmakta olan “Seymen Alayı Yürüyüşü”ne de izin vermemiş. Oysa Ankara Valiliği, 75. Yıl koşusu için, tüm ana caddeleri kapatıp koşuya açabilmiş!
Demek, “asker-sivil” kavram bulandırması üzerinden yürütülen ideolojik mücadele, koşuya kadar inmiş! Ankara Valiliği, askere izin vermezken, sivillere güzergâh tahsis edip, koşu izni veriyormuş!
İDEOLOJİDE YENİDEN YAPILANDIRMA
Asker’e ve Atatürk’e karşı alınan bu tutumun bir başka yansıması da Türklük kavramı üzerine olanıdır. Bir yandan Karen Fogg’un deyimiyle “Türk tarihinin hakkından” geliniyor, diğer yandan da Türk kavramı üzerinden “ideoloji” yeniden yapılandırılıyor.
Nasıl mı?
Örneğin, Türkiye Cumhuriyet Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Kürtçülüğe de Türkçülüğe de karşıyım. Bizim medeniyetimizde ırkçılığa yer yoktur” diyor. (Sabah, 27 Aralık 2010)
Örneğin, Kemal Kılıçdaroğlu, “yeni CHP” genel başkanı seçildiği kurultaydaki konuşmasında “neden Kürt demediniz” diye soranlara “Ben Türk de demedim” savunmasında bulunmuştur. (Radikal 27 Mayıs 2010)
Örneğin, Mehmet Akif Ersoy’u anma törenlerinde “İstiklal Marşı” okunmamıştır! Törende konuşan Başbakan Erdoğan da, başka yer yokmuş gibi, kürsüden “diplomasi dersi” vermiştir. (Gerçi ders diye söylediği topu topu ‘diplomasinin esası vücut dilidir’ mealindeki sözlerinden ibarettir)
Örnekler artırılabilir. En önemlisi olduğundan, Başbakan’ın “Kürtçülüğe de Türkçülüğe de karşıyım. Bizim medeniyetimizde ırkçılığa yer yoktur” açıklaması üzerinde durarak yazımızı tamamlayalım. Bir kere Başbakan iki kısa cümlede bir paradoksa, iki hataya ve bir “gizli ajanda”ya imza atmıştır:
1.. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Kürtçülük ile Türkçülüğü aynı kefeye koyamaz! Koyarsa, oturduğu koltuğu, kendine oy verenler açısından da tartışmaya açar.
2.. Kürtçülük ile Türkçülük kavramlarını ister sosyo-ekonomik ister siyasi, isterse salt kavramsal açıdan analiz ediniz; “aynı”laştıramazsınız! Tüm bu nedenlerin toplamı olarak her iki kavram birbirine “bölen ile birleştiren” kadar zıttır.
3.. Türkçülük ırkçılık değildir! Atatürk milliyetçiliği ırkçılık değildir!
4.. Erdoğan’ın “bizim medeniyetimiz” dediği “Türk medeniyeti” değildir! İslam medeniyetidir!
SONUÇ
Türkiye Cumhuriyeti devleti “yeniden yapılandırılırken”, süreç yukarıdan aşağıya doğru ilerlemektedir!
“Kürt Açılımı”, doğası gereği “toplumsal ayrışmaya” dönüşmüştür. Ülkenin bir bölgesinde “demokratik özerklik” ilan edilmiş, bir haftadır “iki dilli” bir yaşama geçilmiştir!
2011 Haziran’ı, dümensiz vaziyette yuvarlanan Türkiye’nin uçurumudur! Talabani bile –en üst katlardan bulduğu destek ile Türkiye’nin iç işlerine karışarak- 2011 Haziran’ını işaret etmiş ve PKK ile BDP’den aşırıya gitmemelerini istemiştir! Dahası Talabani, hükümetin seçimlere kadar önemli adımlar atamayacağını, PKK ve BDP’ye öğüt olarak söylemiştir! (Radikal, 26 Aralık 2010)
Türkiye ya uçurumda durabilecek, ya da yuvarlanacaktır!
MEHMET ALİ GÜLLER
AKP VE DAMAT FERİT GELENEĞİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 27/12/2010
Türk dış politikasının başarısızlığını, salt Ahmet Davutoğlu’nun “hayalciliğiyle” açıklamaya çalışan tezler, Türk dış politikasına Davutoğlu kadar zarar veriyor. Bu tez, son tahlilde, Erdoğan’ın Davutoğlu değişikliğinin, Türk dış politikasını kurtaracağı sonucuna götürür!
Oysa sorunun kaynağı Davutoğlu değildir. Sorunun kaynağı AKP ve onun iktidar olabilmesinin şartı olarak ABD’ye olan bağımlılığı ile politikalarının Washington merkezli olmasıdır.
“Komşularla sıfır sorun” adı altında yürütülen bu politikaların “mantığını” çözümlemek açısından, gelin Washington merkezli tezlerin sahiplerinden Ömer Taşpınar’ın yazdıklarına bir göz atalım:
“Ama eğer bu konuda kendi elimizi güçlendirmek ve ABD’deki Ermeni lobisinin işini zorlaştırmak istiyorsak 2011 Haziran seçimlerinden hemen sonra yapılması gereken şey belli: Ermenistan ile imzalanan protokolleri TBMM’den geçirmek. Ermeni soykırım yasa tasarısının Demokles’in kılıcı gibi her yıl Türk-Amerikan ilişkilerinin üzerinde sallanmasını engellemek için önümüzdeki son fırsatı kaçırmamalıyız. Zira Beyaz Saray ve ABD Dışişleri sonsuza kadar Türkiye’nin jeostratejik önemini Kongre’ye karşı savunamayacaklardır”. (Ömer Taşpınar, Kürt Meselesi, CHP ve ABD, Sabah, 27 Aralık)
Keza Davutoğlu da “Tasarı Demokles’in kılıcı gibi sallanmasın” demişti birkaç gün önce…
Gelin kafa üstü duran bu tezi, önce ayaklarının üzerine taşıyalım.
ABD’nin Ermeni Soykırımı iddiasını gündemde tutmasının hedeflerinden biri, Türkiye’ye Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmesini sağlatmaktır. Çünkü Ermenistan’ın siyasi ve ekonomik nedenlerle buna ihtiyacı vardır. Türkiye ise ilişkilerin normalleşmesini, Ermenistan’ın işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmesi şartına bağlamıştı. Bu şart AKP taahhütleriyle birlikte, kırmızı bir çizgi olmaktan zamanla çıktı. TBMM’den geçirilmesi istenen protokoller, işte AKP’nin bu şart olmaksızın, Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmesini esas almaktaydı.
Hal böyleyken, “Ermeni Soykırımı tasarısı, Demokles’in kılıcı gibi üzerimizde sallanmasın diye” protokolleri TBMM’den geçirmeyi kabullenmek, tasarının hedefinin zaten gerçekleşmesi demektir!
“Komşularla sıfır sorun” sağlayacağım diye “sorunları komşu lehine sıfırlamak”, başarı değil, bağımlılıktır!
Karşıdakinin kozunu almak için, kozu kabullenmeyi diplomatik başarı gibi sunan bu anlayış, bağımlılığın sonucudur, bağımlı kafanın esaretinin sonucudur. İşte AKP, tüm Dışişleri Bakanları’yla bu anlayışı sürdürdü; şimdiki Bakan Ahmet Davutoğlu gibi, Yaşar Yakış da, Abdullah Gül de, Ali Babacan da bu çizgiyi yürüttü.
Ki bu çizgi, Damat Ferit çizgisidir, geleneğidir. Tarih içinde çözümü de bellidir.
MEHMET ALİ GÜLLER
MANİSA REKTÖRÜ BİR ZAMANLAR NE DİYORDU?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 25/12/2010
“Üniversiteler topluma yön veren kuruluşlar olmalıdır. Statüko ve durağanlığı temsil etmemeli, değişim ve yenilikten yana öncü rol oynamalıdır. Bu kurumlarda çalışan akademisyenler tam anlamıyla kendilerini özgür hissedebilmeli, düşünce ve fikirlerini hiçbir endişeye kapılmadan rahatça ifade edebilmelidirler. Akademisyenlere, beğenmedikleri icraatlar için üniversite idaresini ve rektörü de rahatlıkla tenkit edebilme serbestliği sağlanmalıdır. Muhalif sesleri susturmak için disiplin ceza yönetmeliği kullanılmamalı, açıklama ve ikna yöntemi tercih edilmelidir. Disiplin soruşturması ancak başka türlü çözüm yolu kalmamış, sabit ve art niyetli suçlar için açılmalı, rektörlüğün kendi makam ve icraatlarını savunmak, muhalifleri susturmak için bir silah olarak kullanılmamalıdır. Suçu sabit olan ve kötü niyetli kastın olduğu eylemlerde ise suçlu korunmamalı, gereken işlemler derhal yapılmalıdır. Bu özgürlük ortamından öğrencilerimiz de yararlanabilmeli, suça karışmamak şartı ile fikirlerini özgürce beyan edebilmeli, bu amaçla toplanıp konuşmalar yapabilmelidir. Öğrenci temsilci kurulları birimler tarafından periyodik olarak toplantılara çağrılmalı, öğrencilerin iyileştirme adına önerileri dikkatle ele alınmalıdır.” (1)
Bu sözler, Celal Bayar Üniversitesi’nin yeni rektörü Prof. Dr. Mehmet Pakdemirli’ye ait. Bu “demokratik” bakış açısına sahip bir rektörün varlığı, üniversite öğrencilerinin büyük şansı(!)
Peki öyle mi?
‘KİMLİKLERİNİ TOPLARIM, OKULDAN ATARIM’
24 Aralık 2010 tarihinde, Manisa Milletvekili ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Prof. Pakdemirli’yi, rektör atandığı için kutlamak ister ve Manisa Celal Bayar Üniversitesi’ne geleceğini haber gönderir.
Bu gelişme üzerine bir grup Türkiye Gençlik Birliği TGB üyesi üniversiteli genç, Arınç’ı protesto etmek üzere toplanır. Ellerinde yumurta olmayan ve sadece slogan atacak gençlerle, rektör arasındaki diyalogu Türkiye izledi.
“Rektörün ibretlik konuşmasını yeniden anımsatalım: “Sizler Atatürk’ten görev alamazsınız. Cumhuriyeti savunacaksam ben savunurum. Net bir şey söylüyorum size. Siyasi slogan atarsanız, kimliklerinizi toplarım. Üniversiteden atarım hepinizi”. (2) Rektör tam bu konuşmayı bitirince, bir yetkili kameraların da duyacağı şekilde, Rektöre “Arınç’ın üniversiteye giriş yaptığını” haber verdi.
İyice paniğe kapılan Rektör, öğrencilere son sözünü söyledi: “Hemen dağılıyorsunuz. Burada slogan atamazsınız. Eğer atarsanız emniyet görevlileri kimliklerinizi toplayacak”. (3)
Gençler olgun davrandı da, olay daha da büyümedi!
Şimdi gelin Rektör’ün, Arınç ziyareti nedeniyle estirdiği terör sırasında söylediği sözler ile daha önce dile getirdiği, yukarıda alıntıladığımız sözleri, cümleler bakımından kıyaslayalım.
REKTÖRÜN ARINÇ HALLERİ
Rektör eskiden diyor ki: “Muhalif sesleri susturmak için disiplin ceza yönetmeliği kullanılmamalı, açıklama ve ikna yöntemi tercih edilmelidir”.
Rektörü şimdi diyor ki: “Net bir şey söylüyorum size. Siyasi slogan atarsanız, kimliklerinizi toplarım. Üniversiteden atarım hepinizi”.
Rektör eskiden diyor ki: “Bu özgürlük ortamından öğrencilerimiz de yararlanabilmeli, suça karışmamak şartı ile fikirlerini özgürce beyan edebilmeli, bu amaçla toplanıp konuşmalar yapabilmelidir”.
Rektörü şimdi diyor ki: “Hemen dağılıyorsunuz. Burada slogan atamazsınız. Eğer atarsanız emniyet görevlileri kimliklerinizi toplayacak”.
BİLİMSEL DURUŞUN İFLASI
Bir akademisyeni, yazdığını yalayacak böyle bir uygulamaya yönelten nedir? Doktor unvanı almış, profesör unvanı almış, bilimle uğraşmış bir insanın, makam edindikten sonraki 180 derece değişen bu tutumunu nasıl açıklamak gerekir?
Hiç lafı evirmeye, çevirmeye gerek yok!
Bu AKP korkusudur!
AKP’li Burhan Kuzu’nun, protesto edildi diye, SBF Dekanı’nın görevden alınması için YÖK’ü göreve çağırması ve üniversitelerin bu açık “faşist” uygulamaya sessiz kalmış olması, bilimsel duruşun iflasıdır!
İşte o duruş, dün de Manisa’da yerlerde sürünmüştür!
Ancak o duruş yerlerde de sürünce, bu ülkenin gençleri, Kubilay’dan bu yana başını vermiş ama başını öne eğmemiştir!
MEHMET ALİ GÜLLER
KAYNAKLAR:
1..http://www.mehmetpakdemirli.com/index.php?option=com_content&view=article&id=168&Itemid=126
2..24 Aralık 2010 tarihli anahaber bültenleri
3..24 Aralık 2010 tarihli anahaber bültenleri
DEMOKARTİK ÖZERKLİK KİTAPÇIĞI 2 YIL ÖNCE TBMM’DE DAĞITILMIŞTI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 24/12/2010
Demokratik Toplum Kongresi’nin “özerklik” ilanı konusunda hükümet değil ama AKP nihayet bir açıklama yaptı. AKP’li Ömer Çelik, “bu tartışmalar Türkiye için suikast girişimidir” (1) dedi.
Kuşkusuz bu açıklama, “Kürt Açılımı”nı başlatan AKP’nin genel yönelimine hiç de uymuyordu. Ne de olsa, AKP, “bölgelerde yerel hükümetler kurma” zemini oluşturan Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nu 15 Temmuz 2004 tarihinde TBMM’den geçirmişti. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, AKP’nin yasasını “Türkiye’ye suikast” gibi değerlendirmiş ve veto etmişti.
Tabi, “proje” Washington merkezli olduğundan, AKP eline geçen ilk fırsatta, yeniden hamle yaptı: AKP, Türkiye’yi 12 eyalete bölen Kalkınma Ajansları Yasası’nı 25 Ocak 2006 tarihinde TBMM’den geçirdi.
Kaldı ki AKP, projeye hukuki zemin sağlamak üzere, 4 Haziran 2003 tarihinde “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi” başlıklı “BM İkiz Sözleşmeleri”ni TBMM’de zaten onaylamıştı!
Erdoğan’ın daha o tarihlerde “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu projesi içinde bir merkez yapma” (2) taahhüdünde bulunması, aynı proje gereğidir.
İşte Ömer Çelik’in bugün “suikast” diye tanımladığı “demokratik özerklik”, aslında AKP hükümetinin bir numaralı ev ödeviydi. AKP ile BDP’yi, PKK’yı “Kürt Açılımı”nda birleştiren de bu ödevdi.
AKP’nin DTK’nın “özerklik” ilanına, “suikast” gibi çok ağır bir ifadeyle karşı çıkması, esas olarak, 2011 Haziran seçimleriyle ilgilidir. Hükümet, seçimlere bu kadar az zaman kala, riske girmek istememektedir. Başbakan Erdoğan, “demokratik özerklik” esaslı federasyon anayasasını da, zaten “yeni anayasa seçim sonrası” diyerek rafa kaldırmıştı.
Yani AKP’nin “suikast” açıklaması sadece taktikseldir. Çünkü “demokratik özerklik” zaten yeni de değildir!
Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı Demokratik Toplum Partisi DTP’nin, zaten kongre kararıydı!
Demokratik Toplum Kongresi, 24 Ekim 2007 tarihinde “demokratik özerklik projesi”ni kabul etmiş; Demokratik Toplum Partisi DTP de, Kasım 2007’deki 2. Olağan Kongresi’nde, projeyi, “siyasi tutum belgesi” olarak tüzüğüne sokmuştu!
Hatta, DTP milletvekilleri, projeyi Türkçe, Kürtçe ve İngilizce kitapçık şekliden bastırıp, TBMM’de de dağıtmıştı! (3)
O gün, Meclis çatısı altında yapılan bu rezalete suskun kalan hükümetin ve AKP’nin, bugün çıkıp “suikast” demesi, seçim taktiğidir, takiyedir ama her şeyden önce hafızaya hakarettir!
MEHMET ALİ GÜLLER
1.. www.hurriyet.com.tr, 23 Aralık 2010
2.. Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004
3.. Hürriyet, 29 Ekim 2008
DAVUTOĞLU’NUN SIFIR SORUNU!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 22/12/2010
Atanmış Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” isimli, Washington merkezli dış politikası, Türkiye’ye ağırlık kaybettirmeye devam ediyor. AKP’nin profil kaybettirdiği Türk dış politikası, uluslararası ilişkiler açısından gün geçtikçe onur kırıcı bir hal almaya başladı!
Son iki gündür yaşananlar bile, kolay kolay telafi edilemeyecek önemdedir.
KIBRIS
“Kıbrıs Rum Kesimi’nde yüzlerce Apoel taraftarının saldırısına uğrayan Pınar Karşıyakalı basketbolcular, sığındıkları soyunma odasında saatlerce mahsur kaldı. Lefkoşa’nın Rum kesimindeki spor salonunda oynanan maçın ardından Türkiye aleyhine sloganlar atan yüzlerce Apoel taraftarı tribünlerden sahaya indi. Taş ve sopalarla Pınar Karşıyakalı sporculara saldıran fanatik Rumlar, soyunma odasına sığınan takımımızı saatlerce içeride mahsur bıraktı. Salondaki 3 bin kişiye karşı sayıları 10’u ancak bulan Rum polisleri, taraftarlara engel olmakta yetersiz kaldı”. (1)
Rum Kesimi yönetiminin, gerginlik içinde geçeceği belli bir karşılaşmada sadece 10 kadar polis görevlendirmesi, zaten niyetleri ortaya koymaktadır! Kaldı ki, taraftarların maçtan günler önce, şu ifadelerle saldırıya hazırlandıkları ortadayken: “ ‘Hep birlikte Yunan ruhunu köpeklere göstereceğiz’, ‘Buradan canlı çıkış yok’, ‘Yunanlıların kim olduğunu hatırlama vakti geldi’”. (2)
Bu arada sporcularımızı karşılayan Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın, “yaşananlar, Rum kesiminin adil, kalıcı bir uzlaşmayla bir arada yaşama isteğinde olmadığını bir kez daha ortaya koydu” (3) şeklindeki açıklaması, Kıbrıs’ta sekiz yıldır “ver kurtul” siyaseti izleyen AKP’nin dış politikasındaki başarısızlığının itirafı oldu!
Bir başka başarısızlık itirafı da AKP’nin spordan sorumlu Devlet Bakanı Faruk Nafiz Özak’dan geldi: “Eğer biz Avrupa Birliği’nde bu zihniyette ülkelerle bir arada olacaksak, ben AB’ye girmeyi istemiyorum”! (4)
YUNANİSTAN
AKP hükümeti, taviz üzerine taviz vererek, Yunanistan’ın FIR hattı ihlalini engellemeye çalıştı. Atina ise tavizler karşısında, geri adım atmak şöyle dursun, gittikçe pervasızlaştı. Hükümetin FIR hattına umut için ürettiği yeni taktik ise tam bir diplomasi skandalı:
“Türk Hava Kuvvetleri’nin 100. kuruluş yıldönümü kapsamında 13-24 Haziran tarihleri arasında Konya’da düzenlenecek Anadolu Kartalı Tatbikatı’na Yunanistan Hava Kuvvetleri ilk kez davet edildi”. (5)
ERMENİSTAN
AKP’nin Azerbaycan’la “kardeşliği” hiçe sayarak ABD’nin isteği doğrultusunda uyguladığı “Ermeni Açılımı”, duvara çarpmış durumda. AKP açılımı ile sırasıyla uygulanan kilise ve müze jestlerinin, Azeri bayrağı yasaklamanın, protokol imzalamanın bedeli sadece Azerbaycan dostluğunun bozulması olmadı elbette…
Ermenistan, “dünyanın en etkili savunma sistemlerinden biri olarak kabul edilen S-300 füzelerine sahip olduğunu” açıkladı. (6)
Dahası, Türkiye’yi AKP üzerinden Ermeni Açılımı’na mecbur eden ABD, şimdilerde yeniden sözde soykırım iddiasını Ankara üzerinde kılıç gibi sallamaktadır. Türkiye birkaç gündür, ABD Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’nun, tasarıyı oylayıp oylamayacağıyla ilgili hop oturup, hop kalkmaktadır.
Üstelik Beyaz Saray bir açıklama yaparak, ABD Başkanı Obama’nın, Erdoğan’ın gönderdiği “tasarı gündeme alınmasın” şeklindeki mektupla ilgili Genel Kurul nezdinde bir girişimde bulunmadığını da açıkladı!
IRAK
AKP iktidarı öncesi, Türkiye tarafındaki muhatabı en fazla Albay rütbesinde olan Celal Talabani, ABD’nin desteğiyle Irak Cumhurbaşkanı oldu ve Türkiye’nin iç politikasına müdahale etme noktasına kadar ulaştı. AKP’nin defalarca kırmızı halı sererek Ankara’da ağırladığı Talabani, şimdi de Ankara’daki “demokratik özerklik” tartışmasına “ağabey” olarak ağırlığını koymaya geldi. Talabani, “demokratik Özerk Kürdistan” kararı alan Demokratik Toplum Kongresi’nin eş başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk ile görüştü.
Görüşmenin ardından kameraların karşısına geçen Ahmet Türk’ün sözleri, aslında Talabani’nin AKP üzerindeki “ağabey” rolüne işaret ediyordu: “Barışın sağlanması konusunda, önemli bir misyona sahip olan bir cumhurbaşkanı. Yine Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözümü konunda büyük çaba içinde olduğunu görüyoruz. Tabii ki barışçıl bir sürecin gelişmesi için bugün yapacağı çalışmaların Türkiye’nin barışına yönelik katkılar sunacağına inanıyoruz”. (7)
Türk devletine rest çeker gibi yapılan bu görüşmelerin geldiği noktayı, herhalde en iyi Aysel Tuğluk’un, Talabani’ye, Abdullah Öcalan’ın selamını ilettiğini söylemesi gösterdi!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile 1.5 saatlik zirve yapan Talabani, NTV’ye önemli açıklamalar yaptı. “Kürt Açılımı tarihi fırsattır” diyen Talabani, “iki dillilik, kültürel zenginliktir” (8) demeyi de ihmal etmedi! Sürece müdahil olan Talabani, yetinmeyip, “çözüm için elinden geleni yapacağını” belirtti!
Bu arada, ana muhalefet partisi CHP’nin büyük suskunluk içinde izlediği sürece, AKP’den de “dolaylı destek” geldi! AKP, “BDP-DTK-PKK”nın “demokratik özerk Kürdistan” ilanına, “Cizre ve Yüksevova’yı il yapma” (9) açılımıyla harç sağladı!
SONUÇ
Atanmış Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” isimli dış politikasının geldiği yer burası…
Ancak AKP’nin uygulamaları, Türkiye’yi hem içte, hem de dışta, yamaçtan aşağı yuvarlanan bir kayaya, taşa dönüştürmüş durumda…
Türkiye dümensiz bir şekilde, uçuruma yuvarlanıyor…
MEHMET ALİ GÜLLER
KAYNAKLAR:
1 www.hurriyet.com.tr, 22 Aralık 2010
2 www.ntvmsnbc.com, 22 Aralık 2010
3 www.htspor.com, 22 Aralık 2010
4 www.milliyet.com.tr, 22 Aralık 2010
5 Cumhuriyet, 21 Aralık 2010
6 www.gazetevatan.com, 21 Aralık 2010
7 www.haberturk.com, 22 Aralık 2010
8 www.ntv.com.tr, 22 Aralık 2010
9 Milliyet, 22 Aralık 2010