Archive for category Politika Yazıları

Çinci Biden, Rusçu Trump’ı yendi

Başlık, ABD başkanlık seçimlerinin özetidir ve nedeni de Amerikan hegemonyasının inişe geçmiş olmasıdır.

Yaşadık: Emperyalist ABD’nin hegemonyası zayıfladıkça; seçimler içeride bir yarılmaya dönüşüyor, adaylar birbirini “düşman” bir ülkenin “adamı” olmakla suçluyor ve “dış mihrakların” seçimlere müdahale ettiği dile getiriliyor. Bunlar tipik “zayıflayan” devlet görüntüsüdür.

Trump’ın ‘Çin korkusu’ merkezli kampanyası

Donald Trump seçim kampanyası boyunca rakibi Joe Biden’ı Çincilikle suçladı!

Örneğin “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” dedi (11.8.2020). Örneğin “Sıcak Gelişme: Çin devlet medyası ve Çin liderleri, Biden’ın ABD seçimlerini kazanmasını istiyor. Bu olursa ki olmayacak, Çin ülkemizin sahibi olacaktır.” dedi (26.8.2020).

Özetle Trump, “ABD’nin büyük stratejisinde baş rakibi olan Çin” korkusu üzerinden kamuoyunu etkileyeme çalıştı.

Bu, son tahlilde, bir “küresel süper devlet” için, liderliğinin kaybedilmekte olduğunun açık işaretiydi.

Demokratların ‘Trump-Rusya işbirliği’ kampanyası

Demokratlarise neredeyse başkanlığının tüm bölümü süresince Trump’ı Rusçulukla suçlandı. Daha 2016’da seçilmesinde Rusya’nın seçimlere müdahalesinin belirleyici olduğu iddia edildi, hatta konu yargıya taşındı.

Trump, Putin’le ortak basın toplantısında “Rusya’nın seçimlere müdahale ettiğine inanmak için bir sebep olmadığını” söylediğinde kendisine Cumhuriyetçi senatörler bile tepki göstermişti. Örneğin Senatör John McCain “Daha önce hiçbir ABD Başkanı kendisini böyle bir despot karşısında hiç bu kadar sefilce aşağılamamıştı” derken, Senatör Lindsey Graham da Trump’ın Kremlin’e ABD’yle ilgili “zayıflık” mesajı verdiğini savunmuştu (17.07.2018).

Demokratlar ise Trump’a ateş püskürüyor, onu Rusçu olmakla suçluyordu. Örneğin Senatör Mark Warner, “Trump’ın açıklamalarının ABD’nin rakiplerine karşı ülkeyi korumakla ilgili görevinin ihmali anlamına geldiğini” belirtiyordu. Demokratların Senato’daki lideri Chuck Schumer, “Trump’ın ABD’nin hukuki yaptırımlarına, savunma yetkililerine ve istihbarat servislerine karşı Rusya Devlet Başkanı Putin’in yanında yer almasının düşüncesizce, tehlikeli ve zayıf olduğunu” söylüyordu.

ABD istihbarat raporu

Seçim sürecinin daha başlarında, çok çarpıcı bir ABD istihbarat raporu yayımlandı:

ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi Direktörü William Evanina tarafından kaleme alınan rapor, açık açık Rusya’nın 3 Kasım’da yapılacak seçimlerde Trump’ı desteklediğini, bu nedenle Biden’ı karaladığını savunuyordu.

7 Ağustos 2020 tarihinde yayımlanan bu rapor, Çin’in ise Trump’ın ikinci kez seçilmesini istemediğini, bu nedenle Pekin yönetiminin Beyaz Saray’ı artan dozda eleştirdiğini savunuyordu.

Amerikan Hegemonyasının Sonu

Özetle ABD başkanlık seçimlerinde başkan adaylarından biri Rusçulukla, diğeri de Çincilikle suçlandı. Bu, ABD emperyalizminin ve küresel liderliğinin durumu açısından olağanüstü bir tabloya işaret ediyor.

Ve başta da belirttiğimiz gibi bu tablo, Amerikan hegemonyasının zayıflamasıyla ilgilidir. Hegemonyası zayıflayan ABD’nin küresel politikaları da zayıflıyor, normal bir seçim yapabilme kapasitesi de!

Okumayanların, Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımı bu kapsamda incelemesini özellikle öneririm.

Türkiye’deki saflaşma!

ABD seçimleri, Türkiye açısından ise vahim bir tabloya sahne oldu:

İktidar bloğunun neredeyse tamamı Trump’ı, muhalefetin ise bir bölümü Biden’ı destekledi. Türkiye’deki siyasi kutuplaşma ve yarılma, ABD seçimlerine de yansıdı. ABD’deki yarılma da Türkiye’deki yarılmayı besledi.

“Kapitalist emperyalizm” olgusundan kopuk bu ABD başkan tahlilciliğinde son durum ise şöyle oldu: Trumpseverler üzülüyor, Bidenseverler seviniyor!

Ne acı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Kasım 2020

3 Yorum

İsrail’in Biden endişesi

Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın son yılında, 2015’te P5+1 ülkeleri ile İran arasında nükleer anlaşma imzalanmıştı.

Joe Biden’ın yardımcılığını yaptığı Obama, bu anlaşmayla İran’ı bir yönüyle “uluslararası sisteme” dahil etmeye çalışmıştı. Böylece İran, İsrail için güvenlik tehdidi olmaktan çıkacaktı…

Trump ise başkan olduktan sonra ABD’yi bu anlaşmadan çekti.

Biden İran’la nükleer anlaşmaya döner mi?

Biden, adaylığı sırasında başkan olduğu taktirde bu anlaşmaya dönebileceğinin işaretlerini verdi.

İşte bu olasılık, İsrail’de ciddi endişe yaratmış durumda.

İsrail Yerleşim Birimleri Bakanı Tzachi Hanegbi, Joe Biden’in ABD’deki başkanlık seçimini kazanması ve Obama döneminde yapılan nükleer anlaşmaya dönmesi halinde, bunun İsrail ile İran arasında şiddetli bir çatışmaya kadar gidebileceğini söyledi (AA, 5.11.2020).

Kuşkusuz, bu oldukça abartılmış ve Amerikan kamuoyuna şimdiden verilen “o anlaşmaya dönülmesin” mesajıdır.

İsrail Trump’tan çok memnundu

İsrail devleti, Trump yönetiminden oldukça memnundu. Trump hem Obama’nın İran’la yaptığı nükleer anlaşmadan çekilmiş hem de Körfez ülkeleri ile İsrail arasında “normalleşme” başlatmıştı. İsrail-Körfez ittifakı, İran için oldukça tehditkâr bir gelişmeydi.

Önceki yazılarımızda da işlemiştik: Obama ve Trump’ın İran politikaları birbirine zıttı ama aslında aynı büyük stratejinin altındaki farklılıktı. Obama da Trump da ABD’nin büyük stratejisi gereği esas rakibi Çin’e yönelmek üzere Ortadoğu’dan asker çekmeye çalıştı, önemli ölçüde de çekti.

Bu süreçte İsrail’in güvenliği için Obama farklı bir yolu, Trump ise farklı bir yolu seçti. Fakat İsrail devleti Trump’ın yolundan memnundu, Obama’nınkinden değil…

Amerikan Yahudileri Biden’ı destekledi

Ancak buna rağmen ABD başkanlık seçiminde Yahudilerin Trump’ı desteklemediği belirtiliyor.

Eski İsrail İletişim Bakanı Eyüb Kara, Amerikan Yahudilerinin büyük çoğunluğunun başkanlık seçiminde Demokrat Partinin adayı Biden’a destek vererek Başkan Trump’a “ihanet” ettiğini savundu (Odatv, 5.11.2020).

Eyüb Kara’ya göre Amerikan Yahudilerinin yüzde 72’si Biden’a, yüzde 28’i Trump’a oy vermişti.

Bu oran doğru mudur, yoksa Trump’ın kaybetmekte olmasından İsrailli eski bir bakanın duyduğu memnuniyetsizliğinin abartısı mıdır, bilinmez ama son tahlilde İsrail’in devlet olarak Biden yerine Trump’la çalışmayı tercih ettiği ortada.

İsrail işgali genişliyor

Biden’ın nükleer anlaşmaya dönme olasılığından endişe eden İsrail Yerleşim Birimleri Bakanı Tzachi Hanegbi’nin dikkat çektiği diğer bir durum ise şu: İsrail, Biden’ın seçimi kazanması halinde işgal altındaki Batı Şeria’da yer alan yasadışı Yahudi yerleşim birimleri dahil birçok konuda sorun yaşanabileceği endişesini ise hiç taşımıyor!

Yani, Trump da seçilse, Biden da seçilse, İsrail’in işgal planına tam destek verecek, veriyor!

Nitekim, siz bunları okurken bile İsrail yeni yerleşim bölgeleri işgal etme peşinde ne yazık ki…

Önceki gün Sputnik’te bu konuda önemli bir haber vardı: “Uluslararası toplum ABD seçimiyle meşgulken, İsrail, Batı Şeria’da son 10 yılın en büyük yıkımını gerçekleştiriyor.”

Filistin Benimdir

Filistin ve bölge açısından asıl sorun budur; İsrail işgalinin kesintisiz genişlemesi…

ABD’nin başına Trump mı yoksa Biden mı geçmiş, fark etmiyor; ABD’yi bir Cumhuriyetçi mi yoksa bir Demokrat mı yönetiyor, fark etmiyor. İsrail ABD desteğiyle Filistin işgalini genişletmeyi sürdürüyor!

Bu işgale Arap tepkisini iyice sönümlemek için de İsrail-Arap normalleşmesi başlattılar. Körfez ülkeleri, karşılığında da petrollerini bir boru hattıyla İsrail limanından Doğu Akdeniz’e indirme kazancı elde etmiş olacaklar.

Kısacası İsrail’in Filistin’i işgal sorunu bölgemizin en önemli sorunlarından biri olmayı yeni dönemde de sürdürecek.

Konunun oldukça kapsamlı olan siyasi tarihi konusunda, Ortadoğu umanı Hüsnü Mahalli tarafından geçen günlerde çok önemli bir kitap yayımlandı: Filistin Benimdir (Kırmızı Kedi Yayınevi).

19. yüzyılın sonunda ortaya çıkmaya başlayan sorunun özellikle 20. yüzyılda hangi hatalarla ne noktaya geldiğini ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde nasıl şekillendiğini tüm ayrıntılarıyla okuyacaksınız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2020

5 Yorum

Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği

Önceki yazımızda belirttik: Başkanın kim olacağı, ABD’nin “büyük stratejisi”ni etkilemiyor. Hangisi gelirse gelsin, o “büyük stratejiyi” uygulayacak. Farkları, alt stratejilerde, politika ve taktiklerde, yöntemlerde olacak…

ABD’nin esas hedefi Çin’i durdurmak.

ABD’nin bu hedefi gerçekleştirmek için belirlediği “büyük stratejisi” ise Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay ile Çin’i çevrelemek. Bu amaçla bölgede Çin karşıtı ittifaklar kurmaktan, bölgeye askeri yığınak yapmaya kadar pek çok hamleyi deniyor.

Öte yandan ABD, büyük güç mücadelesinde Çin-Rusya ortaklığı nedeniyle, “büyük stratejisi” gereği Rusya’yı da Baltıklardan başlayan, Ukrayna, Karadeniz ve Kafkasları kapsayan hat üzerinden sıkıştırmaya çalışıyor.

Asker çekme meselesi

Bu “büyük strateji” geçen yazımızda da belirttiğimiz gibi, neredeyse hazırlığı Bush’un son yılında başlayan ve Obama döneminde kesinleşen stratejiydi.

Obama bu nedenle Irak ve Afganistan’dan asker çekmek ve o askerlerin bir bölümünü Güney Çin Denizi’ne taşımak hedefini ilan etmişti ve bir ölçüde uygulamıştı.

Aynı hedefi Trump da birinci döneminde sürdürdü ve büyük oranda uyguladı.

Başkan kim olursa olsun, bu hedefi yine sürdürecek.

Ortadoğu ve İsrail’in Güvenliği

ABD açısından sorun şu: Geniş Ortadoğu’dan (Irak, Suriye ve Afganistan’dan, hatta Körfez ülkelerinden) nasıl çekilecek?

İşte Obama da Trump da bu sorunla uğraştı. İki başkanın farkı da burada oluştu.

İki başkan açısından da çekilirken değişmeyecek dört temel hedef var: Kürdistan’ın inşası, İsrail’in güvenliği, Körfez’in istikrarı, enerji nakil hatlarının kontrolü…

Obama bu hedefi sağlayabilmek için arkasında kendi çıkarlarını koruyacak bir bölge koalisyonu inşa etmeye çalıştı: Türkiye-İsrail-Körfez koalisyonu…

İsrail’in güvenliği için de İran’ı uluslararası sisteme dahil etmeye çalıştı, bu ülkeyle nükleer anlaşma imzaladı.

Trump ise İsrail’in güvenliği için farklı bir yönteme soyundu: Nükleer anlaşmayı bozdu, İran’ı ablukaya almaya çalıştı ve bu ülkeye karşı İsrail-Körfez ittifakı oluşturdu. Arap-İsrail normalleşmesi işte budur.

Çelişmeler derinleşiyor

Türkiye açısından ABD başkanının kim olacağının strateji düzleminde bir önemi yok. Hangi başkan olursa olsun, Türk-Amerikan ilişkilerini ABD lehine düzeltebilecek kudrette değil. İki nedenle; birincisi ABD hegemonyası zayıflıyor, ikincisi de Türkiye ile ABD’nin çelişmeleri derinleşiyor.

Türkiye açısından fark yok ama AKP açısından kısmen bir fark var. İktidar açısından Trump’la çalışmak, Biden’la çalışmaktan daha kolay. Zira daha önce de belirttiğimiz gibi Trump da Erdoğan gibi politikayı “şirket yöneten işadamı” kıvamında yapıyor. Bu durum ikili arasında pazarlıkçı bir ortak nokta oluşturuyor.

Ancak bu bile son tahlilde Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltemez. Şundan:

ABD başkanı kim olursa olsun, PKK’ye destek vermeyi sürdürecek, bölgede Kürdistan inşası için fırsat kollayacak.

ABD başkanı kim olursa olsun, Türk-Rus ilişkilerini sabote etmeye çalışacak; Libya’da, Suriye’de, hatta Karadeniz de Ankara ile Moskova’yı karşı karşıya getirmeye çalışacak.

ABD başkanı kim olursa olsun, Doğu Akdeniz ve Ege’de Türkiye’nin karşısında konumlanacak.

Daha pek çok alanda tablo bu…

Yeni bir dünya kuruluyor

Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltebilmek, tüm bu meselelerde ABD’nin çıkarları lehine geri adım atabilmekle ancak mümkün olur.

O geri adımı Türkiye’de atma potansiyeline en çok sahip olan iktidar, zaten mevcut iktidardır. Zira ABD projelerine bile eşbaşkanlık yapmış bir iktidardır!

Ancak bu iktidarın bile ABD lehine geri adım atabilmesi gün geçtikçe zorlaşmaktadır.

Buna en başta dünyanın yeni dengeleri izin vermemektedir: ABD hegemonyası zayıflıyor, Çin-Rusya ortaklığı küresel liderlik mücadelesinde ABD’nin emperyalist saldırganlığını dengeliyor ve belli oranda önlüyor ve bu mücadeleye bağlı olarak da yeni bir dünya kuruluyor…

Bu tabloya rağmen ABD lehine geri adım atan ve ABD şantajlarıyla (Halkbank, Reza Zarraf) uzlaşan bir iktidar, belki bir süre daha iktidarını koruyabilir ama en sonunda ve tümden yıkılır gider!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ekim 2020

12 Yorum

İKİNCİ SOĞUK SAVAŞ

ABD RAKİPLERİYLE DE MÜTTEFİKLERİYLE DE SORUNLU

ABD’nin SSCB’yle son vuruşmayı yaptığı yıllarda, 1982-1989 arasında dışişleri bakanlığı yapan George Shultz, geçen günlerde Trump yönetimini iki konuda uyardı:

1. Eski ABD Dışişleri Bakanı Shultz, Trump’ın eylemleri nedeniyle ABD’nin Çin ve Rusya ile ikinci bir Soğuk Savaşın eşiğine geldiğini belirtti (1.11.2020).

2. Shultz, Trump’ın politikaları nedeniyle ABD’nin Avrupa ve Asya’da yakın müttefikleriyle bile ilişkilerini bozduğunu, Beyaz Saray’ın diplomasiyi bırakıp askeri tehditleri tercih ettiğini belirtti.

ABD’NİN ONLARCA ÜLKEYLE İLİŞKİSİ BOZUK

ABD başkanlık seçiminden hemen önce yapılan bu açıklama, kuşkusuz seçimlere dönüktü. Ancak doğruları, hatta eksik doğruları içeriyordu.

İkincisinden başlarsak…

Evet, ABD Shultz’un da işaret ettiği gibi Avrupa ve Asya’daki yakın müttefikleriyle bile ilişkilerini bozdu.

Avrupa ülkelerine ekonomik ambargo uyguladı: Fransa ve Almanya ile NATO aidatları konusunda karşı karşıya geldi. Almanya’nın Rusya’yla inşa ettiği Kuzey Akım-2 boru hattını en sert şekilde hedef aldı, boru hattında yer alan şirketlere ambargo uyguladı. 5G alt yapı işlerini Çinli şirketle yürüten İngiltere’yi açıkça tehdit etti ve belli ölçülerde geri adım attırdı. Çin’e en önemli limanını 25 yıllığına kiralayan İsrail’i tehdit etti.

ABD’nin Türkiye’yle ilişkileri ise tarihinin en kötü döneminde. ABD’nin PKK’ye binlerce TIR silah vermesinden FETÖ’yü desteklemesine, Doğu Akdeniz’den Ege’ye Türkiye’nin karşısındaki bölge ülkelerini arkalamasına, Rusya’yla ilişkisi ve özellikle S-400 hava savunma sistemi nedeniyle Türkiye’yi açıkça sert yaptırımlarla tehdit etmesine uzanan bir dizi problem var…

TRUMP YERİNE CLINTON OLSA TABLO FARKLI MI OLURDU?

Mesele şu ki, bu çok kısa özetlediğimiz sorunlar acaba Trump’tan mı kaynaklandı? Geçen dönem Trump yerine rakibi Hillary Clinton başkan olsaydı, ABD bu sorunları yaşamayacak mıydı?

Üç nedenle büyük oranda yaşayacaktı.

1. ABD başkanlarının değişimi, ABD’nin “büyük stratejisinde” köklü bir değişikliğe neden olmuyor.

2. ABD’nin sadece rakipleriyle değil, müttefikleriyle de sorunlar yaşaması, hegemonyasının zayıflamasının zorunlu sonucudur.

3. Trump’ın “önce Amerika” stratejisi karma bir stratejiydi ve kökü rakibi Clinton’un da bakanlık yaptığı Obama dönemindeydi.

Dolayısıyla asıl soru şudur: Yarın Trump yerine Biden başkan olsa, Shultz’un işaret ettiği sorunlar ortadan kalkacak mı?

Yani Çin ve Rusya’yla soğuk savaşın eşiğine geldiğini belirttiği ABD, ilişkileri normalleştirebilecek mi?

TRUMP MI, BIDEN MI?

ABD’nin Trump döneminde oldukça sorunlu hale gelen Çin ve Rusya’yla ilişkisi, Biden başkan olsa bile düzelmez…

Zira Trump’ın ABD’nin “baş rakibi” Çin’e karşı uyguladığı politikalar selefi Obama döneminde de uygulandı, bu ya da bir sonraki dönemdeki halefi tarafından da uygulanacak.

Bakmayın Trump’ın kamuoyuna “Biden kazanırsa Çin kazanacak, Çin ABD’yi ele geçirecek” sözlerine…

Ki aslında bu sözler kamuoyuna “esas rakip Çin’le ben daha iyi mücadele ederim” demekten başka da bir anlama gelmiyor aslında.

Dolayısıyla Trump ya da Biden fark etmez, ABD “büyük stratejisi” temelinde Çin’i bölgesine sıkıştırma hedefini sürdürecek.

O bakımdan asıl soru şudur: Çin’i durdurma şansı olmayan ABD’nin daha az hasar alması acaba hangi başkanla mümkündür?

ABD seçmeninin asıl üzerinde durması gereken işte budur!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Kasım 2020

3 Yorum

Trump mı, Biden mı?

Herkesin sorduğu soru: 3 Kasım’daki ABD Başkanlık seçimini kimin kazanması Türkiye’nin çıkarına?

Aslında soruyu daha da genişletebiliriz: Çin, Rusya, Asya, bölgemiz, Doğu Akdeniz vd. bölgeler açısından Trump mı, yoksa Biden mı daha “yararlanılabilir” ABD başkanı olur?

Başkandan başkana büyük değişim olur mu?

ABD politikalarını birey, devlet ve sistem düzeyinde incelediğimizde, karşılaşacağımız genelleme şudur: ABD başkanlarının değişimi, ABD’nin “büyük stratejisinde” köklü bir değişikliğe neden olmuyor. Bireyin politikaya getireceği değişim, devletin hele de sistemin üzerinde olamıyor. Şöyle de söyleyebiliriz: Bireylerin farkları esasta değil, uygulamada ve yöntemdedir daha çok.

Ancak şunu da belirtelim: Soğuk savaş boyunca bir kural olan bu durum, ABD hegemonyası zayıfladıkça kaçınılmaz olarak esneyecektir, esnemektedir…

ABD’de çatışan iki görüş

ABD açısından 21. yüzyılın en önemli problemi Çin’in nasıl durdurulacağıydı. Çin ekonomisi ABD’yi yakalıyor ve geçiyordu; askeri alanda makas daralıyordu; teknolojide Çin yetişiyor ve hatta 5G teknolojisinde görüldüğü gibi ABD’yi geçiyordu.

Daha 90’lardan itibaren ABD’de iki temel görüş oluşmaya başladı:

Birinci görüş, ABD’nin bir süre geri çekilmesi ve ekonomiyi yeniden güçlendirmesi şeklinde özetlenebilecek görüştü.

İkinci görüş ise ABD’nin hâlâ çok büyük askeri güç olduğu gerçeğinden hareket ederek, “yangını çıkaralım, yangından en az hasar gören biz oluruz” şeklinde özetlenebilecek görüştü.

Bu iki görüşün temsilcisi olan emperyalist tekeller ve onların politik arenadaki ideolojik gladyatörleri, bu konuda uzun süre çatıştırlar. Sonuçta ortaya “karma” bir strateji çıktı: Hem geri çekilecek ve içeride ekonomiyi güçlendirmeyi esas alacak ama hem de kritik düğüm noktalarında yangınlar çıkaracak.

Trump, Obama döneminin devamı

İşte Obama dönemi, bu karma dönemin başlangıcıydı. Hatta Bush’un ikinci döneminin son yılı da aslında bu karma dönemin hazırlığıydı. Öyle olduğu için de Obama, Bush’un en önemli bakanı ve bürokratlarıyla çalışmayı sürdürdü ilk iki yıl.

Obama döneminde ABD, “karma stratejiye” uygun olarak önüne hem Ortadoğu’dan ve Afganistan’dan çekilmeyi koydu ama hem de kritik yerlerde, örneğin Ukrayna, Libya ve Suriye’de yangınlar çıkardı.

Bu dönemde (ve sonrasında Trump döneminde de) geri çekilme konusunda Beyaz Saray ile Pentagon arasında yaşanan çelişmeler, hep bu “karma strateji” nedeniyleydi. Başta belirttiğimiz iki görüş uzlaşsa da çatışmayı sürdürüyordu.

Trump dönemi de bu “karma stratejinin” devamıydı. O nedenle başlatılan Ortadoğu ve Afganistan’dan çekilmeyi sürdürmeye çalıştı. Karma stratejiye uygun olarak geri çekildi, “önce Amerika” stratejisi açıklayarak gümrük duvarlarını yükseltti, rakiplerine de müttefiklerine de çelikten enerjiye pek çok alanda ekonomik ambargo uyguladı.

Yine karma stratejiye göre Obama da Trump da Çin’i çevrelemeyi esas aldı, Asya-Pasifik merkezli strateji geliştirdi, Çin’e karşı ittifaklar oluşturmaya çalıştı.

ABD Türkiye’den vazgeçmeyecek

Dolayısıyla Trump ya da Biden’ın kazanması, bu özetlediğimiz “karma stratejisi” açısından büyük değişiklik göstermeyecek. Ancak Biden’ın yangın çıkarılmış bölgelerde közü yeniden harlamaya çalışması muhtemeldir. İşte Türkiye’yi esas ilgilendiren de budur.

Kişisel olarak Erdoğan’ın Trump’ı tercih ettiği ortada. Zira ikisinin politika yapma yöntemi birbirine benziyor; ülkelerini şirket gibi görüp, işadamı olarak yönetiyorlar. Dolayısıyla daha iyi frekans kuruyorlar. Halkbank’tan Rahip Brunson’a, hatta Suriye’de PYD’yi doğrudan hedef alan operasyonun frenlenmesine kadar pek çok konuda, iki işadamı olarak pazarlık yaptılar.

Dolayısıyla Biden’ın kazanması, Türkiye üzerindeki Amerikan basıncını biraz daha arttırabilecektir.

Ancak son tahlilde Washington açısından durum şudur: İster yeniden Trump kazansın, isterse Biden; ABD her koşulda Türkiye’yi “kaybetmemek” için çaba göstermeye devam edecektir. Emperyalist ABD, Türkiye gibi bir ülkeyi S-400 ya da Astana Platformu’nun varlığı gibi nedenlerle tümden karşısına almayacak. S-400 vb. konuları Trump döneminde yaptığı gibi “geciktirmeye” zorlayacak. Türk-Rus işbirliğini sabote edebilmek için de Suriye’den Libya’ya çeşitli alanlarda fırsatlar kollayacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2020

5 Yorum

Bayraktar’ın İHA’sı, kamunun İHA’sı değildir

Selçuk Bayraktar, bir haberdeki “Damadın İHA’sı” ifadesine tepki göstermiş. Tepkisinde bir ölçüde haklı. Zira Selçuk Bayraktar ve babası, saraya damat ve dünür olmadan çok önce bu konularda önemli işler yapıyorlardı…

İşlerini daha o zamanlarda da çok iyi yaptıklarına dair pek çok tanıdığım askerin değerlendirmesi var ki o değerlendirmeleri oldukça önemsiyorum.

Burada “Damadın İHA’sı” ifadesini haklı çıkaracak tek ölçü, Bayraktar’ın işlerinde damat olma avantajını yaşayıp yaşamadığıdır. Çünkü bu konuda kamuoyunda şu meşru soru var: Neden kamu kurumu olan TUSAŞ’ın ANKA İHA’ları değil de, Bayraktar’ın İHA’ları hep ön planda?

Menderes’in oğluna uyarısı

Damat olma avantajı konusunun, kamuoyunun hassas olduğu bir konu olmasını da Selçuk Bayraktar’ın anlayışla karşılaması lazım. Bu konuda hele de AKP’nin devamı olduğunu savunduğu Adnan Menderes’in çok önemli bir uyarısı vardır oğluna:

Adnan Menderes, 1956’da Türkiye’ye dönen büyük oğlu Yüksel Menderes’in ticarete girmesini istemedi. “Baba, izin verirsen serbest meslek, ticaret gibi konulara girmek istiyorum” diyen oğluna, yüzünü asarak şu yanıtı verdi: “İyi güzel ama Yüksel, sen serbest meslek veya ticaret konusuna girsen ne yapacaksın? Ne alıp satmış olacaksın? Bir yerde alıp sattığın ben olacağım. Ben başvekil olduğum müddetçe sen ne yaparsan yap, yaptıkların bana bağlanacak. Bu beni rahatsız edeceği gibi seni de rahatsız edecek. Kusura bakma ama bu düşünceni uygun görmüyorum.”

Menderes biliyordu ki, oğlu Yüksel’in satacağı A ürününü, piyasada daha kalitelisi ve daha ucuzu olsa bile, Adnan Menderes ailesiyle ve hükümetle alışveriş yapıyor gözükmek için gelip ondan alacaklardı…

Bayraktar-Albayrak farkı

Burada elbette Selçuk Bayraktar’a “madem saraya damat oldun, işini bırak” denemez. Selçuk Bayraktar damat olmadan önce de başarıyla yaptığı işini sürdürmelidir.

Dahası damatlık ölçeğinde Selçuk Bayraktar’la Berat Albayrak’ı eşitlemek, Selçuk Bayraktar’a yapılacak büyük haksızlıktır.

Çünkü Menderes’in uyarısıyla asıl çelişen konu, Erdoğan’ın damadı Albayrak’ı önce enerji, sonra da hazine ve maliye bakanı yapmasıdır!

TUSAŞ’ın malı, milletin malı

Selçuk Bayraktar’ın tüm bunlar nedeniyle ürettiği İHA’ların “Damadın İHA’sı” olarak nitelenmesinden rahatız olması gayet anlaşılır bir durumdur. Ama tepki gösterirken kullandığı ifade ise ekonomi-politik çerçevede oldukça sorunlu bir ifadedir!

Bayraktar “damasın İHA’sı” haberlerine “damadın İHA’sı değil, milletin İHA’sı” yanıtını verdi!

Bu, bana göre burjuvazinin klasik aldatmaca söylemidir. Çünkü Selçuk Bayraktar’ın malı, Selçuk Bayraktar’ın malıdır, Türk milletinin malı değildir. Türk milletinin malı, Selçuk Bayraktar’ın İHA’sı değil, TUSAŞ’ın ANKA İHA’sıdır.

Çünkü Selçuk Bayraktar’ın fabrikası özel işletmedir, TUSAŞ’ın fabrikası kamu işletmesidir. İlkinin ürünü şahsın malvarlığına dahildir, ikincisinin ürünü kamunun, yani bizim, hepimizin milletçe malvarlığımıza dahildir.

Türk malı başka, Tük milletinin malı başka

Bunları bu kadar basit ve ayrıntılı yazıyorum, çünkü Selçuk Bayraktar’a burjuva dediğim için beni sosyal medyada ayıplayan bile oldu! Burjuva, yani kentsoylu, kapitalist sistemde üretim araçlarını elinde bulunduran ve kendi adına üretim ve kazanç sağlayan kişidir.

Dolayısıyla bir burjuvanın malı, burjuvanındır; kamunun, milletin değildir.

Yani Selçuk Bayraktar’ın İHA’sı, Selçuk Bayraktar Türk vatandaşı olduğu için Türk malıdır ama Türk milletinin malı değildir; TUSAŞ’ın İHA’sı olan ANKA ise Türk milletinin malıdır.

Bayraktar İHA’sını sattığında kendisi para kazanır, TUSAŞ İHA sattığında milletçe kazanırız.

Bir malın Türk malı olması, Türk markası olması önemlidir ve değerlidir ama “Türk malı” başka şeydir, “milletin malı, kamunun malı” bambaşka bir şeydir.

Selçuk Bayraktar’ın ya da örneğin Rahmi Koç’un satacağı malını çıkıp “milletin malı” diye propaganda etmesi, sahte milliyetçilik olur!

Sorun şu ki, bu propaganda bir ölçüde yutuluyor maalesef. Kendi malı olan Kamu İktisadi Teşekküllerinin (KİT) özelleştirilmesine itiraz etmeyen kamunun bir bölümü, bu propagandadan “benim malım” diyerek gururlanabiliyor!

İşte asıl meselemiz de budur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2020

4 Yorum

Cumhuriyetin yeniden inşası

Atatürk’ün kurduğu ve Türk gençliğine emanet ettiği Cumhuriyet, büyük ölçüde yıkıldı. Bu gerçeği görmek, bugünün kritik sorunudur.

Bu gerçeği görmezsek, görevimiz “Cumhuriyeti koruma” aldatmacası şeklinde sürer ve “tam yıkılışı” izleriz. Bu gerçeği görürsek, Cumhuriyeti yeniden inşa etme görevimizi saptarız.

O Cumhuriyet bu cumhuriyet değil

Kuşkusuz “Cumhuriyetin büyük ölçüde yıkıldığı” gerçeğini kabul etmek güçtür, dile kolay gelmez, ağzımız mühürlenir…

Ama gerçektir, acı gerçektir…

Ali Sirmen ustamızın iki gün önce köşesinden önemle belirttiği gibidir tablo: “O Cumhuriyet, bugünkü cumhuriyet değil. Bugün 29 Ekim1923’te ilan edilen Cumhuriyetten geriye hiçbir şey kalmamıştır. Şimdi ancak onu yeniden kurmaya çalışabiliriz.”

O Cumhuriyet dünkü cumhuriyet de değil

Evet, o Cumhuriyet, yani Atatürk’ün Cumhuriyeti, bugünkü Cumhuriyet değildir ama aslında dünkü cumhuriyet de değildir.

İşte bir örnek:

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) 1994 yılında Galatasaray Lisesi’nde bir toplantı düzenler. “Atatürk’ün Cumhuriyeti Nereye Gidiyor?” konulu toplantının konuşmacısı Ahmet Taner Kışlalı’dır.

Kışlalı şöyle der: “Atatürk’ün Cumhuriyeti kaldı mı ki, nereye gittiğini tartışıyoruz? Asıl, onu nasıl yeniden kurabileceğimizi tartışmalıyız.

Ancak aradan geçen 26 yılda, “yeniden kurmayı” değil, “korumayı” esas aldık. Böyle yaptığımız için de bugünlere geldik…

Bugünün gerçeği

Cumhuriyetin “büyük ölçüde yıkıldığı” gerçeğini gösteren onlarca örnek vardır ve en önemlileri şunlardır:

1. Cumhuriyet, milletin egemenliğidir. Milletin vekilleri aracılığıyla egemenliğini uyguladığı yer de Meclis’tir. Ancak bugün egemenlik Meclis’ten saraya geçmiştir.

2. Cumhuriyet, ümmetin bir devrimle millet olmasıdır. Bugün tersine ümmetleşme süreci yaşanıyor…

3. Cumhuriyet, kulun yurttaş olmasıdır. Bugün yurttaşlığın yerini müritlik almaya başlamıştır.

4. Cumhuriyet, ortaçağ ilişkilerinin tasfiyesidir. Cumhuriyetin kapattığı tarikatlar, cemaatler bugün iktidardır; Cumhuriyetin yasakladığı şeyhler toplumun üzerinde otorite yapılmıştır.

5. Cumhuriyet, eğitimin birliğidir. Bugün pratikte ikili bir eğitim yürütülmektedir.

Bekçilik değil devrimcilik

Cumhuriyet neden “büyük ölçüde yıkıldı” peki?

Mustafa Kemal Atatürk’ün “arasız devrim” yolu tutulmadı, sürdürülmeyen devrim önce kireçlendi, sonra katılaştı ve en sonunda Cumhuriyet karşı devrimle, Cumhuriyet karşıtlarına teslim edildi.

Kısacası Cumhuriyet, “bekçilikle” korunamadı, korunamazdı…

Cumhuriyet, ancak devrimcilikle korunabilirdi.

Aynı nedenle, Cumhuriyet ancak devrimcilikle yeniden inşa edilebilir.

Bugünün büyük gerçeği budur.

Cumhuriyet cephesi

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözü, bir devrim formülüdür: Devrimle Cumhuriyet kuranlar, devrimle milletleşmiştir.

Geniş köylü kitlesi, olduğu kadar işçisi, esnafı, zanaatkârı, tüccarı, askeri, öğrencisi, aydını tek cephede toplanmış ve önce padişahın Kuvayı İnzibatiyesine karşı, ardından da emperyalistlere karşı kuruluş ve kurtuluş mücadelesi vermiştir.

Mustafa Kemal’in devrimciliğinin büyüklüğü, sağlam bir cephe inşa edebilmesindedir; Anadolu’nun fakir köylüsüyle, İstanbul’un aydınını aynı örgütte bir araya getirebilmesidir.

Bugünün işi de cumhuriyetçilerin bir araya gelebilmesidir; bir “Cumhuriyet Cephesi”nde toplanabilmektir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ekim 2020

4 Yorum

ABD VE ÇİN ARASINDA KORE SAVAŞI SÜRÜYOR

ABD SALDIRGANLIĞININ VE YENİLGİSİNİN 70. YILI

Kore Savaşı, Türkiye için başka, Çin için başka anlamlar taşıyor. O nedenle savaşa verilen isimler bile farklı.

Türkiye için Kore Savaşı’dır, coğrafi bir adlandırmadır; vatan savunmasıyla ilgili değildir. Peki Türkiye neden Kore’dedir?

Nazım Hikmet’in “Kore’de Ölen Bir Yedek Subayımızın Menderes’e Söyledikleri” başlıklı şiirindeki o yedek subayın Başvekil Menderes’ten istediği “diyet”, Türkiye’nin neden Kore’de olduğunu anlatmaktadır: “Diyetimi istiyorum, Adnan Bey, göze göz, ele el, bacağa bacak, diyetimi istiyorum, alacağım da.”

Evet, Türk askeri Kore’ye ABD emperyalizminin çıkarlarını korumak için gönderilmiştir; Mehmetçik Türkiye NATO’ya girebilsin diye şehit olmuştur Kore’de…

Ve kahraman Mehmetçik, ABD’nin gözünde 23 sentlik asker olmuştur Kore’de…

ABD Dışişleri Bakanı Dulles, “NATO’nun en ucuz askeri Türk askeridir. Bir Türk askeri 23 sente mal oluyor” demiştir.

Yanıtını da yine Nazım Usta vermiştir: “Hani şaşmayın, yarın çok pahalıya mal olursa size, bu 23 sentlik asker, yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim, her millet gibi büyük Türk milleti.”

ÇİN’DEN ABD’YE ‘SAVAŞA HAZIRLIKLIYIZ’ UYARISI

Kore Savaşı 25 Haziran 1950’de başladı. Türkiye ise 26 Kasım 1950’de savaşa dahil edildi.

Bugün bu girişi yapmamızın nedeni ise Çin’in Kore Savaşı’na dahil olması nedeniyle: 1 yaşındaki Çin Halk Cumhuriyeti, 25 Ekim 1950’de Kore Savaşı’na dahil oldu.

Bu yıl 70. yılı olması ve ABD’nin Kore yarımadası üzerinden Çin’i tehdit etmeye devam etmesi edeniyle, daha da önem kazandı.

Zira 3 Kasım ABD Başkanlık seçimi de iki aday arasında “hangimiz Çin’e daha düşmanız” yarışmasına dönmüş durumda.

İşte bu şartlarda Çin, Kore Savaşı’nın 70. yılında ABD’ye “savaşa hazırlıklıyız” mesajı verdi. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ülkesinin barış istediğini, ama savaştan da geri adım atmayacağını söyleyerek “Çin halkı işgalcilerle anladıkları dilde konuşmamız gerektiğini söylüyor” dedi.

ÇİN İÇİN KORE SAVAŞI’NIN ANLAMI

Başta da belirttik: Kore Savaşı, Türkiye için başka, Çin için başka anlamlar taşıyor. O nedenle savaşa verilen isimler bile farklı.

Çin’in bu savaşa verdiği isim şu: “ABD Saldırganlığına Karşı Direnme ve Kore’ye Yardım Savaşı

Çin’in bu savaşı böyle isimlendirmesi çok yerinde, zira Çin Kore Savaşı’nda hem Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne yardım etti, hem de doğrudan kendisini de hedef alan ABD saldırganlığına karşı direndi.

Nitekim savaşa 4 ay sonra, 25 Ekim’de dahil olması da bu nedenledir. Çünkü ABD 38. paraleli geçmiş ve Çin sınırına dayanmıştı, Çin’i de hedef alıyordu.

Zaten 20. yüzyılda Kore Yarımadası önce Japonya için, ardından da ABD için Çin’e saldırı amaçlı atlama tahtası olmuştur. Kore’yi 1905’te Rusya’yla savaş sonrasında işgal eden Japonya, burayı Çin’e saldırı üssü olarak kullandı. ABD de 1950’de yine bu yarımadayı “komünist Çin’e karşı” saldırı üssü haline getirmeye çalışıyordu.

Meseleye işte bu esas yönü ile baktığımızda, Kore Savaşı’nın ABD ile Çin arasında hâlâ sürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira ABD hâlâ Güney Kore’de ve Japonya’da asker bulundurarak Çin’i tehdit etmektedir.

EMPERYALİST ABD’NİN İLK YENİLGİSİ

Öte yandan Kore Savaşı, emperyalist ABD’nin de ilk yenilgisidir!

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına sonradan katılan ve her iki savaştan da güçlenerek çıkan ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist Batı blokunun liderliğini almış ve dünyayı şekillendirmeye soyunmuştu.

Dünyayı şekillendirmeye de, Kore iç savaşını fırsata çevirip bölgeye asker göndererek Kore Yarımadası’ndan başladı. Ancak ilk yenilgisini de burada aldı!

MacArthur komutasındaki ABD/NATO birlikleri (BM güçleri) Çin sınırına dayanınca, bir yaşındaki Çin Halk Cumhuriyeti “Çin Halk Gönüllüler Ordusu” oluşturarak Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin yardımına koştu. Mao Zedung’un çağrısıyla 1 milyon Çinli savaşa katıldı. 1 milyon Çinlinin arasında Mao Zendung’un 28. yaşındaki oğlu Mao Anying de vardı ve bu savaşta şehit oldu.

ÇİN HEGEMONYA PEŞİNDE KOŞMAYACAK

Türkiye Kore’de 721 şehit verdi ne acı ki…

Emperyalist ABD, dünyayı şekillendirme saldırganlığında, 721 Mehmetçiğimizin de kanını kullandı…

Neyse ki ABD hegemonyasının sonu geliyor; ABD emperyalizmi “21. yüzyılı Amerikan yüzyılı” yapma hedefini çoktan yitirmiş durumda ve Hint-Pasifik stratejisi ile Çin’i durdurmaya çalışıyor.

Ancak görünen o ki, bu mümkün olmayacak. Zira ekonomik güç merkezinin ardından siyasi güç merkezi de Atlantik’ten Pasifik’e kayıyor ve 21. yüzyıl, Asya yüzyılı olarak yükseliyor.

Emperyalist saldırganlıkların son bulacağı, hegemonyacılığın kaybedeceği, emperyalist tekellerin çıkarları adına ezilen ulus askerlerinin savaşlara sürülemeyeceği, barış içinde bir yüzyıl mümkün mü?

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in “ABD Saldırganlığına Karşı Direnme ve Kore’ye Yardım Savaşı”nın 70. yılında yaptığı konuşmada söylediği şu sözler umut veriyor: “Çin asla hegemonya ve genişleme peşinde koşmayacak, hegemonyacılık ile zorbalık siyasetine kesinlikle karşı çıkacak, daima vatan savunması niteliğinde askeri politika izleyecek.”

Mehmet Ali Güller
CRI TÜRK
27 Ekim 2020

5 Yorum

AKP’nin kısa ‘Libya dış politika’ tarihi

1. Erdoğan, Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başbakanı Fayez el Sarraj ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” ve “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” imzaladı (27.11.2019).

2. Türkiye ile Libya arasında güvenlik ve askeri iş birliği mutabakat muhtırasının onaylanmasına ilişkin kanun teklifi TBMM Genel Kurulunda kabul edildi (21.12.2019).

3. Türkiye “askeri danışmanlık hizmeti” adı altında Trablus yönetimini destekledi. Böylece Hafter kuvvetlerince kuşatılmış Trablus düşmekten kurtarıldı.

4. Türkiye ile Rusya, Libya’da “karşı karşıya gelmemek” için “çözüme ortak katkı sunma” konusunda anlaştı (24.12.2019).

5. Taraflar Berlin Konferansında buluştu ve tüm katılımcılar 55 maddeden oluşan “Libya barış planı” imzalandı (20.1.2020). Ancak ateşkes kırılgandı ve yürümedi.

6. Türkiye destekli Trablus kuvvetleri sahada önemli kazanımlar elde etti ve Sirte-Cufra hattını hedef aldı. Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, “Sirte ve Cufra’nın kırmızı çizgileri olduğunu” ilan etti ve Mısır ordusuna “hazırlıklı olun” emri verdi (20.6.2020).

Türkiye’nin dışlanma süreci

Sirte-Cufra hattı Türkiye’yi sadece Mısır’la değil, Rusya’yla da karşı karşıya getirdi. Fransa zaten Türkiye’nin karşısındaydı. Bu tablo üzerine Libya’da Türkiye’nin devre dışı bırakılmaya başlandığı yeni bir süreç başladı.

7. Trablus merkezli UMH Başbakanı Fayez el Sarraj, askeri güçlerine ateşkes talimatı verdi. Eşzamanlı olarak General Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’nu destekleyen Tobruk Merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih de ateşkes çağrısı yaptı (21.8.2020).

8. Mısır başta pek çok ülke ateşkesi destekledi. Ancak Sarraj’ı destekleyen AKP hükümeti sessiz kaldı.

9. UMH İçişleri Bakanı Fethi Başağa Türkiye’ye çağrıldı. Başağa, Hulusi Akar’la temaslarını sürdürürken, Sarraj tarafından görevden alındı (29.9.2020).

10. Fransa Dışişleri Bakanı Le Drian, Sarraj ile telefonda görüştü. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Sarraj’ı Paris’e davet etti (30.8.2020).

11. Başbakan Sarraj ve konsey üyelerinin huzurunda, Trablus’taki konsey karargâhında beş saat sorgulanan Başağa, bir hafta sonra göreve iade edildi (3.9.2020).

12. Trablus UMH Devlet Yüksek Konseyi ve Tobruk Temsilciler Meclisi heyetleri, Fas’ın Buznika kentinde 6-10 Eylül tarihleri arasında bir araya geldiler ve anlaşmaya vardılar.

13. Tobruk merkezli hükümet, Tobruk’taki Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’e istifasını sundu (14.9.2020).

14. Trablus’taki hükümetin AKP destekli başbakanı Sarraj, ekim ayının sonunda istifa edeceğini ilan etti (17.9.2020).

15. Erdoğan, “Sarraj’ın istifası bizler için üzüntü verici” dedi (18.9.2020).

BM gözetiminde kalıcı ateşkes

16. 5+5 askeri komite görüşmeleri kapsamında Mısır’ın Hurghada şehrinde bir araya gelen Libyalı taraflar, görevi Libya ordusunu birleştirmek olan askeri bir organı oluşturmayı kabul etti (1.10.2020).

17. BM gözetiminde Cenevre’de yapılan görüşmeler sonucunda tarafların “kalıcı” ateşkes anlaşması imzaladığı duyuruldu (23.10.2020). İmza töreninde konuşan BM Genel Sekreteri Libya Özel Temsilci Vekili Stephanie Turco Williams, derhal yürürlüğe girecek anlaşma kapsamında “Libya’da savaşan tüm paralı askerlerin ve yabancı savaşçıların bugünden itibaren en fazla üç ay içinde Libya’yı terk etmek zorunda olduklarını” açıkladı.

18. Erdoğan anlaşmayı “Güvenilirliği bana göre çok da olabilecek gibi değil” diye yorumladı (23.10.2020).

19. Önümüzdeki ay Tunus’ta Libya tarafları arasında siyasi görüşmeler başlayacak.

Sonuç

Rusya, Mısır hatta Fransa Libya’da bir tarafa ağırlık verse dahi, diğer tarafı ihmal etmedi. AKP hükümeti ise bir tarafı daha baştan düşman ilan etti. Yani Ankara bütün yumurtaları aynı sepete koydu. Oysa Türkiye’nin denizden komşusu olan kıyı Trablus’ta değil, Tobruk’taydı!

Ankara Trablus’la yaptığı bu anlaşmayı hayata geçirebilmek için Doğu Akdeniz’de müttefik kazanmalıydı. Ankara tersine Suriye’yle anlaşmamakta diretti, Mısır yönetimini “tanımamayı” sürdürerek Kahire’yi Atina’yla deniz yetki anlaşması imzalamaya itti.

Kasımda başlayacak siyasi sürecin dışında kalmamak, ancak çok köklü bir dış politika anlayışı değişikliğiyle mümkün olabilir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ekim 2020

2 Yorum

Kafkaslar’a Astana Platformu

Dağlık Karabağ’da çatışma 27 Eylül’de başladı. Çatışmadan dört gün önce 23 Eylül’de, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Azerbaycan Milli Meclis Başkanı Sahiba Gafarova’ya “Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilen 5 bölgesinin geri verilmesinden yanayız” demişti.

Bu açıklama, Ermenistan’ın Tovuz’a saldırdığı 12 Temmuz’dan sonra Moskova’nın, pratikte Azerbaycan’dan yana aldığı yeni pozisyona işaret ediyordu. Nitekim 27 Eylül’den bu yana Moskova, Erivan’ın yardım çağrısını reddediyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü kapsamında Ermenistan’a karşı sorumluluklarımız var fakat çatışmalar Ermenistan topraklarında yapılmıyor” (7.10.2020) diyerek, Ermenistan’a askeri destek vermeyeceğini kesin bir dille belirtmiş oldu.

Kremlin, Peşinyan’ı ‘terbiye etmek’ istiyor

Bu tablo şuna işaret ediyor:

1. Moskova, Azerbaycan’ın Ermenistan işgali altındaki Dağlık Karabağ’dan “bir miktar toprağını” kurtarmasını istiyor. Kremlin böylece;

a) Azerbaycan’a ve Astana ortağı Türkiye’ye “bölgesel işbirliğinin kazancını” sunmuş olacak.

b) Ermenistan’ın Batıcı lideri Peşinyan’ın “bölgede ikinci bir Gürcistan olma çizgisine” darbe vurmuş olacak.

2. Moskova, bu sürecin uzamamasını ve sahada genişlememesini istiyor. Keza Tahran da sürecin uzamasından rahatsız.

Moskova ve Tahran, süreç uzadıkça ABD’nin bölgeye çeşitli yollarla nüfuz etmesi riskinin olduğunu düşünüyorlar. Washington’un Bakû ile Ervinan’ı masaya oturtması ve bir anlaşmaya vardırması, Moskova ve Tahran için en kötü senaryo!

Moskova’nın ‘Washington süreci’ endişesi

3. Moskova bu nedenle, yeterli olduğunu düşündüğü kadar toprağın Azerbaycan tarafından kurtarıldığını varsaydığı ve Peşinyan’ın gerekli dersi aldığını düşündüğü noktada, tarafları Moskova’ya ateşkese çağırdı ve kabul ettirdi.

Ancak ateşkes uygulanamadı. Dahası, taraflar açısından “Washington süreci” başladı! ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Azerbaycan ve Ermenistan dışişleri bakanlarını Washington’a çağırdı ve iki bakanla ayrı ayrı görüşüp ateşkes masası kurmayı deneyecek. (Siz bu satırları okurken görüşmeler yapılmış olacak.)

4. Moskova, sürecin uzamasını ve sahada genişlemesini bir ölçüde Ankara’nın tutumuna bağlıyor. Üstelik bu tutumun, Moskova için Dağlık Karabağ’da en istenmeyecek durumu, yani bölgeye “radikal unsurların” gelmesi riskini doğurduğunu düşünüyor:

Rusya Dış İstihbarat Servisi Başkanı Sergey NarışkinKarabağ, teröristleri mıknatıs gibi çekiyor, burasını Rusya’ya sıçrama tahtası yapabilirler” (6.10.2010) derken; Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, “Ortadoğu’daki militanların Dağlık Karabağ’a gönderildiğine dair bilgilerden endişe duyduklarını Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a ilettiğini” açıkladı (13.10.2020). Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov da “Türkiye’yle görüşmelerde militanların Dağlık Karabağ’a gönderilmesi konusunu istişare ediyoruz” dedi (19.10.2020).

5. İşte bu noktada Rusya Devlet Başkanı’ndan önemli bir çıkış geldi. Putin, “Dağlık Karabağ sorununda Türkiye ile aynı düşüncede olmadıklarını ve iki ülkenin anlaşmazlıkları konusunda ödün verebilecekleri noktalar bulmaları gerektiğini” söyledi (23.10.2020).

Tahran’ın 3+3 önerisi

Bu tablo içerisinde Azerbaycan ve bölge için en iyi çözüm yolu ne peki?

20 Temmuz tarihli “Kafkaslar için 3+3 modeli” başlıklı makalemizde anımsatmıştık: Tahran’ın bölge için 20 yıl öncesine dayanan önerisi, 3+3 modeliydi. Buna göre Türkiye, İran ve Rusya üçlüsü bir araya gelirse Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan üçlüsü arasındaki problemler de çözülür…

Tahran bu önerisini bugün de, üstelik Astana Platformu avantajıyla daha kuvvetli öneriyor:

İran Hükümet Sözcüsü Ali Rabii, “İran, Türkiye ve Rusya’nın, barışçıl çözüme yardım edebileceğini” söylerken (30.9.2020), İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatipzade de, “Rusya ve Türkiye’yle olan üçlü inisiyatif, AGİT Minsk Grubu’nun Karabağ’da çözüm çabalarına katkı sunabilir” diyor (21.10.2020).

Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını kurtaracağı, Ermenistan’ı Kafkasya’da ikinci bir Gürcistan olmaktan caydıracak ve en önemlisi ABD’yi bölgeye bulaştırmayan çözüm, Astana Platformu’nu Kafkaslar’a taşımaktan geçmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2020

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın