Archive for category Politika Yazıları

Yanlış dış politika askeri güçle düzeltilmez!

Erdoğan 9 Aralık 2019’da “Libya yönetimi ya da halkı isterse, asker göndeririz” dedi.

Erdoğan hükümetinin Serraj hükümetiyle imzaladığı “güvenlik ve askeri işbirliği mutabakat muhtırası”, 21 Aralık 2019’da TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.

AKP’liler tepkiler nedeniyle mutabakat muhtırasını “metinde muharip asker yok” diyerek savundu. Doğru, metinde “muharip asker” yoktu, tanımlarla ilgili 3. maddede “misafir personel” vardı. Hatta o “misafir personelin faaliyetlerine” nezaret edecek “kıdemli personel” de vardı.

Ne ki “misafir personel”in yapacaklarının tarif edildiği “güvenlik ve askeri işbirliği alanları” başlıklı 4. maddenin altındaki bölüme göre aslında misafir personel askerdi, kıdemli personel de komutanı!

Yani açıkça TBMM’de “yurtdışına tezkeresiz asker gönderme”nin yolunu yaptılar! Ki aslında zaten aylardır Libya’da Türk askeri var! Anayasa’ya aykırı olduğu için, resmi üniformaları çıkarılarak Serraj hükümetini savunmaya gönderilmişlerdi…

‘Anlaşmayı koruma’ kılıfı

Evet, aylar önce, Yeni Şafak yazdı üstelik!

Yani henüz ortada Serraj hükümetiyle yapılan “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşması yokken…

Bu, şundan önemli: Libya’ya asker göndermeyi, 27 Kasım 2019 tarihinde imzalanan “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşmasını hayata geçirmek için savunuyorlar! Ama daha o anlaşma olmadan altı ay önce Libya’ya asker gönderiyorlar!

Bir öngörü mü? Hayır, çünkü Libya’yla “deniz yetki sınırlandırılması” anlaşması yapılması gerektiği, kendilerine ilgili bahriyeli kurmaylarca bir yıldan fazla süredir söylendiği halde o anlaşmayı yapmamışlardı!

Yani önce İhvancı Serraj’ı desteklemek için Libya’ya asker gönderdiler, altı ay sonra o anlaşmayı yaptılar, şimdi de “anlaşmayı korumak için asker göndermeliyiz” diyorlar!

Asker değil, önce diplomat gönderilmeli

Bu köşede yazdık: Libya’yla “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşması yapmak doğru bir hamledir. Ancak bu hamleyi tamamlamanın yolu Trablus’a asker göndermek değil, Şam’a, Kahire’ye, hatta Tel Aviv’e diplomat göndermektir! Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmektir!

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) 2 Nisan 2004’te, Libya 27 Mayıs 2009’da, Suriye 2009’da, Lübnan 19 Ekim 2010’da Münhasır Ekonomik Bölgesini (MEB) ilan etti! Türkiye hâlâ etmedi!

Dış politikadaki yanlışları askeri güçle düzeltmeye çalışmak, marifet değildir!

Peki buraya nasıl geldik?

Denktaş’ı dışlayan ve “masadan kalkan taraf olmayız” diye özetlenen AKP anlayışı, GKRY ile Yunanistan’a büyük manevra alanı sağladı.

AKP hükümeti, “Doğu Akdeniz’in önemine” dair yapılan uyarılara yıllarca kulaklarını tıkadı; neredeyse iş işten geçtikten sonra bölgeye sondaj gemisi yollayarak oyuna girmeye çalıştı.

İhvancı anlayışı nedeniyle sorunlu hale getirdiği Mısır ve İsrail’le ilişkileri, GKRY ve Yunanistan’a, bu iki ülkeyle ayrı ayrı üçlü mekanizma kurma şansı verdi. GKRY-Yunanistan-Mısır ve GKRY-Yunanistan-İsrail üçlü mekanizmaları, en sonunda Şubat 2019’da yedi üyeli (GKRY, Yunanistan, Mısır, İsrail, İtalya, Filistin ve Ürdün) Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na dönüştü! Dikkat ediniz, AKP’nin İsrail’e karşı savunduğu Filistin de oradadır, Akdeniz’e sınırı olmayan Ürdün’de!

Hepsini bir araya getiren ise kuşkusuz ABD’dir! Donald Trump’ın 21 Aralık 2019’da imzaladığı ve Türkiye’ye yaptırım içeren Savunma Bütçesi metinlerinde pek üzerinde durulmayan bir konu daha var: Washington yönetimi, İsrail, Yunanistan ve GKRY ile “ortak enerji merkezi” kuruyor!

Rusya’yla karşı karşıya gelmenin maliyeti

Hal böyleyken, AKP hükümeti şimdi Rusya’nın desteklediği Hafter’e karşı Serraj hükümetini desteklemek üzere Libya’ya asker gönderiyor.

AKP, Suriye’de İdlib sorununa rağmen süren Rusya’yla işbirliğini ve Astana Sürecini riske atıyor. Ukrayna’da karşı karşıya bulunduğu Rusya’yla bir de Libya’da karşı karşıya olmak, ciddi risktir ve maliyeti Suriye düzleminde büyük olur.

Tersinden bile! Moskova AKP’ye Libya’da alan açmaya bir şekilde razı olursa, karşılığını Suriye’de alır!

Sonuç olarak AKP’nin “milli dış politika” diye zorla kabul ettirmeye çalıştığı ve karşı çıkanı milli olmamakla, hatta vatan haini olmakla suçladığı dış politikası, bir hatalar zinciridir!

O zincire son dönemde takılmaya çalışılan kimi doğru halkalar bile, AKP dış politikasını milli dış politika yapmamaktadır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Aralık 2019

1 Yorum

‘Tek ülke iki sistem’ modelinin başarısı

1842’de Hong Kong’u sömürgeleştiren İngiltere, yönetimini 1 Temmuz 1997’de Çin Halk Cumhuriyeti’ne devretti.

1887’de Makao’yu sömürgeleştiren Portekiz, yönetimini 20 Aralık 1999’da Çin Halk Cumhuriyeti’ne devretti.

Hong Kong ve Makao’nun “özel yönetim bölgesi” olarak anavatana dönmesi özetle Çin devriminin başarısı ve emperyalizmin Asya’da yenilgisi anlamına geliyordu…

20 yılda 8 kat büyüme

Bugün Makao’nun Çin egemenliğine dönmesinin 20. yılı…

Peki Portekiz egemenliğinden Çin egemenliğine geçiş Makao’ya ne kattı?

İşte rakamlar:

1999 yılından 2018 yılına kadar Makao’nun Gayri Safi Milli Hasılası (GSMH) yıllık ortalama yüzde 7,7 oranında büyüdü! Bu oran en gelişmiş Batılı ülkelerin son 20 yıllık ortalama büyüme oranlarının iki katından fazladır!

1999 yılında Makao’da kişi başına düşen GSMH yaklaşık 15 bin ABD Doları iken, bu rakam 2018’de yaklaşık 84 bin ABD Dolarına yükseldi.

1999’da Makao’da işsizlik oranı yüzde 6,3 iken, bu oran 2018’de yüzde 1,8’e düştü.

Bütçe fazlası veren şehirde her yıl bütçenin bir kısmı vatandaşlara dağıtılıyor.

Kısacası “bir ülke iki sistem” modeli ile Çin’in egemenliğinde “özel yönetim bölgesi” olan Makao, 20 yılda büyüdü, gelişti ve kalkındı…

Öyle ki bunu Makao’yu Çin’e devreden Portekiz bile söylüyor! Portekiz Başbakanı Antonio Costa “bir ülke iki sistem” politikasının Makao’ya “göz alıcı bir başarı hikayesi ve sosyal refah getirerek kültürel çeşitliliğinin korunmasına büyük katkı sunduğunu” söylüyor!

Kumar gelirine bağımlılığı azaltma hedefi

Doğu’nun Vegas’ı olarak biline Makao’nun en önemli geliri, kumarhane ve turizm gelirleri…

Ancak Çin Halk Cumhuriyeti yönetimi, şehrin Portekizlilerden miras kumar gelirine bağımlılığını azaltmaya çalışıyor.

Bu hedefte bir başarı da sağlanmış görünüyor: Kumarhane gelirlerinin toplam gelir içindeki payı yavaş yavaş düşüyor ve Makao’da sergi, konferans, finans, geleneksel Çin tıbbı ve kültürel inovason gibi yükselen yeni sektörlerin payı yükselmeye başlıyor.

Çin yönetimi, Makao’ya yapılacak yeni yatırımlarla, bu şehrin, uluslararası konferanslara ev sahipliği yapan Singapur’la yarışmasını hedefliyor. Nitekim Makao’nun sergi ve konferans gelirleri, daha şimdiden GSMH’nin yüzde 1’ine ulaşmış durumda…

Dengeli birleşme

Sonuç olarak 100 yıldan fazla bir süre Avrupa sömürgesi olmuş iki “özel yönetim bölgesi” olan Hong Kong ve Makao’daki bu çarpıcı gelişim başarıları, Çin’e özgü “tek ülke iki sistem” modeliyle dengeli bir “birleşmenin” sonucudur.

Batı’nın Hong Kong olaylarından hareketle Çin düşmanlığı pompalaması ve ayrılıkçılığı teşvik etmesi, sosyo-ekonomik tablodaki asıl gerçeği elbette değiştiremeyecektir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Aralık 2019

1 Yorum

Türkiye’nin altı kozu

ABD Kongresi’nin Ermeni soykırımı karar tasarısını kabul etmesine yanıt olarak Erdoğan’ın “Gerekirse İncirlik ve Kürecik’i kapatırız” demesi, gündeme oturdu. Kafalardaki ilk soru da şu: AKP hükümeti gerçekten İncirlik ve Kürecik’i kapatabilir mi?

Hatırlatalım: Her ne kadar AKP’li yazarlar Erdoğan’ın bu açıklamasını özetle “Batı’nın tehditlerine karşı sessiz kalan o eski Türkiye artık yok” diyerek cilalasa da, “eski Türkiye” İncirlik dahil tüm ABD üslerini kapatmıştı!

Erdoğan’ın Trump’a mesajı

ABD üssü İncirlik de, NATO üssü Kürecik de hemen kapatılmalıdır! Hatta İncirlik üssü çoktan kapatılmalıydı ve komşularımızı hedef alan Kürecik radarı da hiç kurulmamalıydı!

Gelelim bugüne: Erdoğan’ın “İncirlik ve Kürecik’i kapatma” mesajı, ABD Kongresi’nden geçen karar tasarısı hakkında işlemde bulunacak olan Trump’a yöneliktir. Ankara Beyaz Ev’e “Tasarıyı onaylama!” demiş oluyor. Erdoğan’ın açıklamasındaki “gerekirse” kelimesi, fiilen “Trump’ın onayı halinde” anlamına gelmektedir.

Aslında sıkıntıda buradadır: İncirlik’in kapatılması çoktan gerekmekteydi!

İncirlik zaten kapatılmalıydı

Ankara’nın İncirlik’i kapatmasını “gerektiren” nedenler zaten vardı:

1. İncirlik’in ABD’nin bir kanadınca desteklenen FETÖ darbe girişimindeki rolü ortaya çıktığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

2. ABD’den Fethullah Gülen’i iade isteğine olumsuz yanıt aldığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

3. ABD Türkiye’nin güneyinde “terör koridoru” inşa ederken, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

4. ABD PKK’nin Suriye kolu olan YPG’ye silah yardımı yapmaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

5. ABD Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de bir cephe kurmaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

6. ABD Türkiye’ye karşı yaptırım uygulamaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

7. ABD Türkiye’nin parasını ödediği F-35’leri vermediğinde ve Türkiye’yi F-35 programından çıkardığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

8. ABD Başkanı Trump Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na tehdit dolu o mektubu gönderdiğinde, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

Şimdi “Gerekirse kapatırız” diyen Erdoğan için demek ki tüm bu ABD tehditleri gerçekleşirken, İncirlik’i kapatmak gerekmemiş!

Bari en azından İncirlik’teki uçuşları geçici sürelerle askıya alabilsekerdi! Bu hamle, 8 maddenin en azından bazılarını geçersiz kılabilirdi!

Kozu zamanında oynamak gerekir

Doğru, İncirlik Türkiye’nin elindeki çok önemli bir kozdur. Fakat koz güçlüyken oynanmalıdır. Zamanında oynanmayan ve değeri zayıflayan koz, gecikildiğinde etkisizleşir.

Bunu şundan söylüyoruz: Tamam, İncirlik çok önemli; ABD için sadece askeri bir üs değil, Türkiye-Amerikan ilişkilerinin de bir nevi siyasi karargâhıdır.

Ancak ABD Irak’ın kuzeyindeki Erbil üssünü askeri anlamda önemli bir üsse dönüştürüyor ve Yunanistan-Bulgaristan-Romanya aksına askeri yığınak yapıyor. Bu tablo haliyle İncirlik’in önemini azaltıyor.

O nedenle Türkiye elindeki kozu değeri azalmadan, zamanında ve gecikmeden oynamalıdır. Yani hiç beklemeden İncirlik’i kapatmalıdır.

Türkiye’nin ABD’ye karşı kozları

Kimileri “Eliminde başka koz yok, hemen oynayıp kozsuz kalmayalım” demektedir. Bu aslında “İncirlik’i kapatmaya karşı” üretilmiş bir argümanıdır.

Tersine Türkiye’nin elinde başka kozlar da var ve o nedenle İncirlik’i kapatma kozu bekletilmeden oynanmalıdır.

İşte kademeli olarak uygulanabilecek diğer kozlar:

1. Türkiye hiç beklemeden S-400’leri Doğu Akdeniz’i esas alarak aktif hale getirebilir.

2. Türkiye F-35’lerin muadili olan Rusya’nın Su-57 uçaklarından alabilir.

3. NATO’ya Karadeniz yolu anlamına gelen Kanal İstanbul projesinden vazgeçildiği ilan edilebilir.

4. Ankara, Şam’la normalleşme adımı atabilir.

5. Bölgede Türkiye-İran-Irak-Suriye ittifakı kurulabilir. Bu ABD için en olumsuz tablodur. 4 komşunun ittifakı, bölgeyi ABD emperyalizmine kapatır!

AKP hükümetin bunları yapar, yapamaz; o ayrı… Fakat hükümetlerden bağımsız olarak belirtmeliyiz ki, Ankara bu kozları adım adım her halükarda oynamalıdır. Zira altı koz da Türkiye’nin çıkarınadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Aralık 2019

6 Yorum

ABD küresel ticaret savaşını kazanamadı

ABD’nin Çin’e açtığı küresel ticaret savaşının geride kalan 20 ayında ortay çıkan en önemli sonuç şudur: ABD’nin Çin’e ticaret savaşı, sadece Çin’i değil, ABD’yi de vurmaktadır.

Washington bu nedenle bir müzakere masası kurmaya mecbur kaldı. Ancak masaya güçlü oturabilmek ve Çin’den taviz koparabilmek için Beijing’i baskı altında tuttu: ABD’nin Uygur ayrılıkçılığını ve Hong Kong’daki olayları desteklemesini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Sonuç olarak küresel ticaret savaşıyla iki tarafın da kaybettiğini gören Washington ve Beijing yönetimleri masaya oturdu ve iki tarafın da kazanacağı bir yol bulmaya çalıştı. İlerleyebilmek için de müzakereleri aşamalara bölerek kolaylaştırma yolunu seçtiler.

İşte geçen günlerde yapılan anlaşma, bu müzakerenin birinci aşamasına dair anlaşmadır.

ABD makası kapatamadı

Anlaşmanın özeti şudur: Çin ABD’den daha çok mal alacak ve ABD de Çin’e uyguladığı ek gümrük vergilerini kademeli olarak kaldıracak.

Ayrıntılandırırsak:

Mevcut durumda Çin’in ABD’ye sattığı mal, ABD’nin Çin’e sattığının çok çok üstündeydi. ABD bu nedenle Çin’e karşı sürekli ve büyüyen bir dış ticaret açığı veriyordu. Çin’in sattığı mallara gümrük vergilerini artırarak makası kapatacağını hesapladı.

Örneğin Çin’in 2017’de ABD’ye ticaret fazlası 275 milyar dolardı. Ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı ticaret savaşına rağmen bu açık büyüdü ve 2018’de 323 milyar dolara çıktı!

Üstelik Çin de benzer şekilde ABD mallarına ek vergi koyma yoluna girince, ortaya biri daha az, biri daha çok ama son tahlilde iki tarafın da zarar ettiği bir tablo çıkmış oldu.

Anlaşmanın içeriği

Varılan “ilk aşama” anlaşmasına göre Çin önümüzdeki iki yılda ABD’den yapacağı tarım ürünleri alımını (50 milyar dolar) artıracak. ABD de karşılığında Çin’e uyguladığı ek gümrük vergilerini kademeli olarak kaldıracak: Washington 15 Aralık’ta uygulamaya koyacağı 160 milyar dolarlık Çin malına gümrük vergisi artışını erteleyecek; Eylül ayında uygulamaya başladığı 120 milyar dolarlık Çin malına gümrük vergisini de yarı yarıya azaltacak. Beijing de karşılığında ABD otomobillerine yüzde 25 gümrük vergisi içeren planını erteleyecek.

Anlaşma kapsamında ayrıca fikri mülkiyet haklarının korunması ve teknoloji transferinin engellenmesi gibi konularda Çin ABD’ye taahhütte bulundu.

Sonuç olarak her iki taraf da kazanmış oldu. Nitekim Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi, müzakerelerin birinci aşamasında varılan anlaşmayı “herkes için iyi haber” olarak değerlendirdi ve “Küresel ticaretin istikrarına katkıda bulunacağını” belirtti.

Çin direnişinin önemi

Artık önemli olan şudur: ABD küresel ticaret savaşını kazanamayacağını anladı. Çin’e, AB’ye, Rusya’ya, İran’a, Türkiye’ye ticaret savaşı açan ve yaptırım uygulayan Washington yönetiminin uzun vadede kazanma şansı zaten yoktu.

ABD’nin küresel ticaret savaşının Çin ayağında ortaya çıkan bu tablo, o savaşın bir başka cephesinde, AB cephesinde de Avrupa lehine değişiklik getirecektir.

Yani ABD’nin açtığı küresel ticaret savaşına karşı Çin direnişi, diğer cephelerde savaşa maruz kalanları da rahatlatacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Aralık 2019

1 Yorum

Kanal İstanbul: NATO’ya Karadeniz yolu

ABD’nin en önemli hedeflerinden biri Karadeniz’e yerleşmektir. Bunun önündeki engel ise 1936 tarihli Montrö anlaşmasıdır.

Montrö Sözleşmesi, bölge dışı devletlerin Karadeniz’de bulundurabileceği savaş gemilerini toplam 45 bin tonaj ve 21 günle sınırlamaktadır.

Montrö özetle Karadeniz’in güvenliğinin garantisidir ve bu sözleşmeyle Türkiye ve Sovyetler Birliği Karadeniz’i fiilen Batılı emperyalist ülkelere kapatmıştır. Öyle ki, ABD Soğuk Savaş döneminde bile Türkiye’yi Montrö’yü delmeye ikna edememiştir!

ABD’nin Karadeniz’e 4 hamlesi

SSCB dağıldıktan sonra kopan devletleri Batı kampına alarak Rusya’yı daha ileriden çevrelemeyi sürdüren ABD, bu süreçte de Karadeniz’e yerleşme planını uygulamaya çalıştı.

1. ABD’nin birinci hamlesi Karadeniz’in batısında kıyısı olan devletleri Atlantik kampına almak oldu. Bulgaristan ve Romanya 2004’te NATO’ya, 2007’de AB’ye üye yapıldı. O zamandan bu zamana ABD bu ülkelere askeri yığınak yapıyor.

2. ABD’nin ikinci hamlesi Kafkaslardan bir gedik açarak Karadeniz’e doğusundan girmekti. Gürcistan’da 2004’te turuncu darbeyle Batıcı Saakaşvili iktidar yapıldı ve Gürcistan’ın NATO üyeliği için düğmeye basıldı. Batıya teslim olmaya itiraz eden Osetlerin bağımsızlık girişimini Saakaşvili’nin engellemeye kalkmasına Putin’in Rusya’sı askeri olarak müdahale etti. Saakaşvili kaçtı, Gürcistan’ın NATO üyeliği rafa kalktı ve ABD’nin birinci hamlesi başarısız oldu.

3. ABD’nin Karadeniz’e üçüncü hamlesi ise kuzeyinden, Ukrayna üzerinden oldu. Putin’in karşı hamleyle Kırım’ı Ukrayna’dan koparması, ABD’nin bu hamlesini sonuçlandırabilmesini önledi: Ukrayna’nın NATO üyeliği de rafa kalktı.

4. İşte Kanal İstanbul, ABD’nin Karadeniz’e yerleşebilmesi için fiilen dördüncü hamle olacak!

Kanal İstanbul ile Çanakkale ve İstanbul Boğazlarını ABD gemilerine sınırlandıran ve Karadeniz’de 21 günden fazla kalmalarını engelleyen Montrö Sözleşmesi devredışı bırakılacaktır; hem de Türk hükümeti eliyle!

Montrö’ye en karşı ülke: ABD

Montrö Sözleşmesi’nin devredışı kalması Washington’un arayıp da bulamadığı bir olanaktır. Zira geride kalan yıllar içinde Montrö’nün bazı hükümlerini kendi çıkarlarına göre güncelletemeyen ABD, Kanal İstanbul ile tamamından kurtulma fırsatı yakalamış olacak!

Montrö Sözleşmesi normalde 20 yıllıktı ve 1956’da sona erecekti. Ancak bunun için taraf devletlerden birinin sözleşmeyi sona erdirme isteği bildiriminde bulunması gerekiyordu. Karadeniz’i bölge denizi yaparak bölge dışı devletlere kapatan özelliği ve yararı nedeniyle bugüne kadar hiçbir taraf devlet sözleşmeyi sona erdirmek için girişimde bulunmamıştı.

ABD bu nedenle, bir de Karadeniz’in “uluslararası su” olduğunu iddia ederek bu denize girmeye çalıştı. Ancak Türkiye bu teze de direndi ve örneğin dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ şöyle diyerek konuyu kapattı: “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konudur.

Erdoğan’ın NATO’yu Karadeniz’e daveti

ABD, son yıllarda NATO üzerinden Karadeniz’de bazı hamleler yapmaktadır. Üstelik bu hamlelerin siyasi dayanağı da Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’e 2016’da yaptığı şu çağrı olmuştur: “Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor. Karadeniz’i tekrar istikrar havzası kılmalıyız” (11.5.2016)

8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvede NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması karara bağlandı. Sonuç bildirgesinde Rusya’nın Karadeniz’deki askeri varlığının müttefikler ile diğer ülkelere karşı risk oluşturduğu savunuldu.

Ardından NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg imzasıyla yayımlanan “NATO: Gelecek İçin Hazır” adlı belgede, “NATO Standing Naval Forces in the Black Sea”nin 2018 ve 2019’da Karadeniz’deki varlığını artıracağı ve bu denizde yıl boyunca toplam 120 gün bulunmayı hedef aldığı ilan edildi.

Ve NATO Nisan 2019’da da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirledi.

Devlet intiharı

Görüldüğü gibi AKP’nin Kanal İstanbul projesi, ABD’nin yıllardır uğraştığı Karadeniz’e yerleşme hedefini kolayca yerine getiriyor.

Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında cephe kuran ve güneyde Türkiye’ye karşı “terör koridoru” inşa eden ABD’yi, AKP hükümeti eliyle bu kez kuzeye, Karadeniz’e yerleştirmek, ancak ve ancak bir “devlet intiharı” olur!

Türkiye buna izin veremez!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Aralık 2019

1 Yorum

Libya’ya asker gönderme meselesi

Geçen hafta değerlendirdik: Ankara ile Trablus arasında, Doğu Akdeniz’deki yetki alanlarının belirlenmesine ilişkin mutabakat muhtırası doğru ama eksik bir hamledir; Suriye ile tamamlanmalıdır.

Ancak Ankara’dan “eksikliği” tamamlama işareti yerine, “doğruyu” sıkıntıya düşürecek bir işaret geldi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, canlı yayında “Yönetiminin ya da halkının talep etmesi durumunda Libya’ya asker göndereceklerini” söyledi!

Bu açıklamadan hemen sonra talep girişimi de geldi. Libya Devlet Yüksek Konseyi üyesi Abdurrahman Shater, Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac’dan Türk ordusunun ülkeye davet edilmesini talep etti!

Mutabakata TSK kalkanı

Bahsetmiştik: AKP hükümetinin Libya’da mutabakat imzaladığı Trablus hükümeti, “üç Libya”dan biri. Dahası güçlü olan parça da değil.

Hal böyle olunca, AKP hükümetinin imzaladığı anlaşmayı koruyabilmek için Trablus hükümetine askeri destek vermesi gerekiyor. Erdoğan Libya’ya asker gönderme konusunu bu nedenle gündeme getiriyor.

Ancak mesele bununla sınırlı değil. AKP’nin ana motivasyon kaynağı doğalgaz paylaşımı ya da deniz yetki alanı meselesinden çok, en başından beri Libya’da inşa etmek istediği İhvan rejimi konusudur!

Anımsayalım: Dönemin AKP hükümetinin başbakanı Ahmet Davutoğlu, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinin ABD’yi tedirgin etmesi üzerine, 14 Mart 2011 günü acilen yapılan “duruma müdahale” toplantısında şöyle demişti: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.

ABD’li yetkililerin de bulunduğu o toplantının ardından hem Libya’da hem Suriye’de Atlantik kuvvetleri harekete geçti. Her iki ülke dokuz yıldır iç savaşın pençesinde…

Libya’da savaştayız zaten!

Gerçi Erdoğan’ın sözleriyle Libya’ya asker gönderme konusu resmi olarak şimdi ilk kez dile getirilmiş oldu ancak aslında AKP hükümeti çoktandır Libya’da savaşıyor!

Hayır, NATO haçlı ittifakına dahil olarak Kaddafi’yi devirme operasyonundan bahsetmiyoruz. Desteklediği İhvancı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümetini ayakta tutabilmek için yaptıkları askeri destekten bahsediyoruz.

Özetleyelim: Bu yılın Nisan ayında Tobruk hükümeti, yani General Hafter kuvvetleri taarruza geçmiş ve adım adım ilerleyerek Trablus’a yaklaşmıştı. Ancak Hafter kuvvetleri beklenmedik bir şekilde durduruldu. O süreçte önce Türkiye’ye ait bir insansız hava aracının düşürüldüğü açıklandı. Ardından 29 Haziran’da Hafter güçleri Libya’ya gelecek Türk uçak ve gemilerini “düşman hedefi” ilan etti!

Ne olmuştu da Türkiye hedef olmuştu peki?

Yanıtı AKP medyasından öğrendik: Hafter Trablus’u alamamıştı çünkü imdadına Türkiye’nin gönderdiği destek yetişmişti! Türkiye’den gönderilen destek sayesinde Hafter kuvvetleri püskürtülmüştü! (Yeni Şafak, 3-4 Temmuz 2019)

Çözüm müttefik kazanmak

AKP’nin İhvancılığı hem Türkiye’yi komşularıyla sorunlu hale getiriyor hem de ulusal çıkarlarının gereği olan -Trablus’la deniz yetki alanı mutabakatı gibi- hamleleri boşa düşürüyor!

Önemle belirtelim: Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarının korunmasının öncelikli yolu askeri değil, diplomatiktir! Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımızı en iyi şekilde, ancak bölgede müttefik kazanarak elde edebilir ve koruyabiliriz.

Bunun yolu da Trablus’la yapılan mutabakatı tamamlamak adına önce Suriye’yle anlaşmaktan, ardından da Mısır’la normalleşme yoluna girerek Kahire yönetimini deniz yetki alanını belirlemek üzere müzakereye davet etmekten geçiyor.

Bölgenin tamamını karşımıza almak, pratikte ülkemizi bölge dışı bir büyük kuvvete yaslanmaya mecbur edecektir. O durumda ise çıkarlarımız, büyük kuvvetin çıkarlarının altında kalacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Aralık 2019

Yorum bırakın

NATO Çin’i hedef ilan etti

70. yılında yapılan NATO’nun Londra Zirvesi, kritik öneme sahipti. Zira NATO’nun önemli üyelerinden Fransa’nın Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, açık açık “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” diyordu.

Bir ölçüde doğruydu. Çünkü NATO’nun ABD ile Avrupa ayakları arasında sorunlar vardı.

ABD ile Avrupa arasındaki sorunlar

Örneğin ABD Avrupalı müttefiklerinden İran’la yapılan nükleer anlaşmayı sonlandırmasını istiyordu ancak Berlin ve Paris, anlaşmayı sonlandırmak şöyle dursun, Tahran’la alışveriş için alternatif ticaret mekanizması kuruyordu!

Örneğin ABD, Avrupalı müttefiklerinin Rusya’yla gelişen işbirliğine karşı çıkıyordu. Ancak hem Berlin hem Paris bu çağrıya karşı çıkıyordu. Macron Londra Zirvesi’nin hemen öncesinde “Rusya’yı NATO’nun baş düşmanı olarak görmek anlamsız” diyordu.

Örneğin ABD, Almanya’nın Rusya’yla yaptığı Kuzey Akım-2 enerji anlaşmasına karşı çıkıyor ve Berlin’den bu anlaşmayı feshetmesini istiyordu. Berlin anlaşmayı sürdürüyor ve Washington da müttefikine karşı yaptırım arıyor!

Örneğin Almanya ve Fransa, ABD’den bağımsızlaşmak gerektiğini savunuyor ve Avrupa ordusu kurulmasını savunuyor.

Örneğin ABD Türkiye’nin Rusya’yla işbirliğine karşı çıkıyor ve Ankara’nın Moskova’dan S-400 almamasını istiyor ancak başaramıyor.

Özetle NATO’nun ABD ile Avrupa üyeleri arasında ciddi sorunlar var…

Beyin ölümüne tedavi arayışı

İşte Londra Zirvesi bu şartlarda toplandı ve NATO’yu Avrupa’yı kontrol etme aracı olarak kullanmaya ihtiyacı olan ABD, ittifakın beyin ölümünün gerçekleşmediğini ortaya koymaya çalıştı.

İşte NATO Genel Sekreteri Jens Stoltengberg bu amaçla “Çin’in ilk kez NATO’nun resmi gündeminde” olduğunu belirtiyor  ve bu nedenle “ittifakın canlı olduğunu ortaya koyuyoruz” diyordu!

Böylece NATO’nun Londra Zirvesi’nde Çin “risk potansiyeli” görülerek, fiilen hedef ilan edilmiş oldu.

Asya-pasifik merkezli stratejik planlama yapan ve Çin’i “baş düşman” gören ABD böylece liderliğini yaptığı NATO’ya da “belli ölçülerde” bunu kabul ettirmiş oldu.

Yeni bir dünya kuruluyor

Ancak nafile…

Zira NATO kendisine yeni bir düşman ilan etse de, adım adım beyin ölümüne gidiyor.

Kuşkusuz bugünden yarına NATO’nun dağılmasını beklemek doğru değildir ancak ABD’nin hegemonyasının zayıflamasına bağlı olarak, merkezkaç etkisiyle, ittifak üyelerinin adım adım bağımsızlık aradığı da bir gerçektir.

İşte yukarıda özetlediğimiz sorunlar da bir yönüyle bu hegemonya zayıflamasının sonucudur.

Yeni bir dünya kuruluyor, beş merkezli bir dünya…

ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’ın dünyanın beş büyük merkezi olacağı önümüzdeki on yıllarda, soğuk savaştan ve ABD emperyalizminin egemenlik dönemlerinden kalma pek çok kurum adım adım işlevsizleşecek…

Yaşayacağız…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10 Aralık 2019

 

1 Yorum

Erdoğan’ın NATO karnesi

NATO’nun Londra Zirvesi’ne dair iktidar cephesinden yapılan değerlendirmeler çok çarpıcı. Özetini ise AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş yapmış: “Cumhurbaşkanımız dünyadaki egemen güçlere karşı meydan okuyor!

Peki öyle mi? Erdoğan egemen güçlere karşı meydan mı okudu?

Londra’da sıfır kazanım!

Türkiye’nin Londra Zirvesi’nde iki hedefi vardı: 1. Bizzat Erdoğan’ın ifade ettiği gibi NATO YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmezse, Türkiye NATO’nun Baltık savunma planını veto etmeyi sürdürecekti! 2. AKP hükümeti müttefiklerinden Suriye’de güvenli bölge konusunda siyasi ve mali destek istiyordu.

Meydan okumayı geçtik, zirveden kazanım elde edilip edilmediğinin somut göstergesi bu iki talep için NATO üyelerinden bir destek alınıp alınmadığıdır. Bakalım:

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg: “Türkiye Baltık planına yönelik engellemeyi kaldırdı. YPG’nin terörist olarak tanımlanması konusu zirvede görüşülmedi.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar: “Nihai noktada mutabakat sağlanamadı. Terörle mücadele konusunda yalnız bırakıldık.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan: “İsim vermeyeceğim, sadece bir ülke ‘Size (güvenli bölge konusunda) gerekli desteği vereceğiz’ dedi.

Sonuç ortada!

Tersine imza

Aslında Erdoğan’ın toplamda tüm NATO karnesi bu şekildedir.

Londra’ya giderken “YPG’yi terör örgütü kabul etmezlerse, Baltık planını veto edeceğiz” deyip, YPG terör örgütü ilan edilmediği halde Baltık planını kabul etmeleri kimseyi şaşırtmasın.

Daha önce de Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in adaylığına karşı çıkıp, ardından NATO genel sekreterliğini onaylamamışlar mıydı?

Hatta en vahimi, “Ne işi var NATO’nun Libya’da?” diye tepki gösterdikten kısa bir süre sonra “NATO Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için oraya gitmelidir” diye bir gerekçe üreterek Libya’yı bölen haçlı harekâtına dahil olmamışlar mıydı?

Geçelim ve asıl meseleye gelelim:

NATO nedir?

Genellikle şöyle bilinir: “NATO Sovyet Rusya tehdidine ve Varşova Paktı’na karşı bir askeri savunma örgütüdür.”

Bu tanım üç kere yanlıştır: 1. NATO savunma örgütü değil, saldırı örgütüdür. 2. NATO 1949’da, Varşova Paktı ise 1955’te kurulmuştur. 3. NATO sadece askeri bir örgüt değildir, ondan daha önce ve önemli olarak siyasi bir örgüttür.

Ve bu özellikleri nedeniyle NATO, ABD’nin Avrupa’yı denetim altında tutma ve üye ülkelere Amerikan çıkarlarını kabul ettirme örgütüdür.

İşte Gladyo ve türevi örgütler bu nedenle NATO ülkelerinde vardı, vardır!

Çok merkezli dünya ve NATO

Fakat NATO, ABD hegemonyasının zayıflaması ve dünyanın iki kutupluluk halinin çok merkezli bir yapıya dönüşmesi nedeniyle önemini kaybetmektedir. Avrupa ülkeleri, bu yeni dünyanın gereği olarak, daha bağımsız hareket etmeye çalışmaktadır.

İşte ABD ile AB arasındaki Avrupa ordusu, İran’la nükleer anlaşma, savunma harcamalarına ayrılan pay konusu; ABD ile Almanya-Fransa ikilisi ve Türkiye arasında Rusya’yla ilişkilere bakış farkı konusu; ABD ile Almanya arasındaki Kuzey Akım-2 projesi konusu; ABD ile Türkiye arasında S-400 ve Türk Akımı projesi konusu; ABD hegemonyasının zayıflaması ve beş merkezli yeni bir dünyanın kurulmakta olmasıyla doğrudan ilgilidir.

Dünya egemenliğini kolayca devretmeyecek ABD için NATO öyle kolayca vazgeçilecek bir örgüt değildir. ABD mümkün oldukça bu örgütü “transatlantik” ittifakı sürdürebilmek için kullanacaktır.

İşte son Londra Zirvesi bu nedenle kritik önemdeydi.

NATO’nun yeni hedefi: Çin

Ve o öneme uygun olarak NATO ilk kez Çin’i “risk potansiyeli” tanımlayarak ve resmi olarak bir belgesine dahil ederek, fiilen hedef düşman ilan etti.

Böylece önümüzdeki 30 yılı Çin-Rusya işbirliğine karşı mücadele dönemi olarak gören ABD, bunu NATO’ya da kabul ettirmiş oldu.

İşte Ankara’nın NATO’da bir kazanım elde edip etmediği aslında bu gerçeğe bakılarak incelenmelidir. O halde olan şudur: Ankara Suriye’de işbirliği yaptığı Rusya’yı Baltıklardan tehdit eden bir planı ve ekonomi çıkarlarının bulunduğu yeni dünyanın öncü kuvveti Çin’i hedef alan bir belgeyi imzalamıştır!

Önemle belirtelim: ABD’nin Çin-Rusya ittifakına karşı başarı şansı olmadığı koşullarda Amerikan gemisinde kürek sallayan, gemiyle batar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2019

Yorum bırakın

ABD’nin Sincian yalanlarının hedefi

Ayrılıkçılık, içinde bulunduğumuz siyasal çağın en önemli sorunlarındandır. Örneğin bugün Kürtlerin bir bölümü Türkiye’den, Katalanların bir bölümü İspanya’dan ve Uygurların bir bölümü de Çin’den ayrılmak istiyor.

Örneğin ABD, Türkiye’den ayrılmak isteyen Kürtleri ve Çin’den ayrılmak isteyen Uygur Türklerini destekliyor ama İspanya’dan ayrılmak isteyen Katalanlara ciddi bir destek vermiyor!

Diğer yandan tersine, Çin’den ayrılmak isteyen Uygur Türklerini destekleyen ABD, zaten ayrı olan Kıbrıs Türklerini ise Kıbrıs Rumlarıyla birleşmeye zorluyor!

Şu kısacık özet bile ayrılıkçılık konusunda bir uluslararası standart olmadığını gözler önüne serebiliyor.

Zira ABD başta pek çok ülke, ayrılıkçılığı, kendi ulusal çıkarlarını esas alarak yönetmeye çalışıyor; insan hakları ya da demokrasi ise o “emperyalist çıkarların” örtüsü sadece…

Hedef kazançlı ticaret anlaşması

Emperyalizm, sosyalizmin/komünizmin 1991’de dünya siyaset platformunun tepesinden inmesinin ardından, “yeni dünya düzeni” ilan etti ve milli devletleri hedef aldı. ABD’ye göre milli devletler etnik ve mezhepsel temelde bölünmeli ve dünyanın küresel pazara dönüştürülmesine direnememeliydi.

ABD bu amaçla gücünün yettiği ülkelere açık saldırı düzenledi; gücünün zorlanacağı ya da yetmeyeceği ülkelerde ise ayrılıkçılığı, üstelik terör boyutunda destekledi.

ABD’nin Çin’deki Sincian meselesini kaşıması işte bu nedenledir. Uluslararası ilişkilerin ruhuna aykırı olarak, ABD Temsilciler Meclisi’nde bu amaçla “2019 Uygur İnsan Hakları Politikası” başlıklı bir yasa tasarısı onaylandı son olarak!

Uzun vadede bu mesele ile Çin’i yormayı ve zayıflatmayı hedefleyen ABD’nin kısa vadede istediği şu: Ticaret anlaşması yapmaya hazırlandığı Çin’i masada zayıf yakalamak için hem Hong Kong hem de Sincian üzerinden Beijing yönetimini baskılamak!

Emperyalist yalanlar ve Sincian’daki gerçek

ABD, elindeki dev medya aygıtı üzerinden dünyayı büyük yalanlarına inandırabiliyor maalesef. Örneğin Irak’a saldırısına meşruiyet kazandırmak için petrole bulanmış kuş görüntüsü ya da BM oturumunda ABD Dışişleri Bakanı’nın elinde nükleer madde diye gösterilen sahte toz…

ABD’nin Sincian için kullandığı büyük yalanı ise şu: Çin Uygur Türklerine dini yasakladı!

Geçenlerde Sincian meselesini tartışırken, hükümete yakın bir yorumcu ABD’nin bu yalanını kanıt diye masaya getirdi. Kendisine bunun yalan olduğunu, hem de Anadolu Ajansı ve TRT haberlerine dayanarak anlattım. Ve şu somut veriyi sundum: Türkiye’de 910 kişiye bir cami düşerken, Sincian’da 530 kişiye bir cami düşmekteydi; yani din yasak değildi ve oransal olarak camiler, hem de Türkiye’den daha çoktu!

Az önce “Çin Uygur Türklerine dinlerini yasakladı” diyen o yorumcu bu kez ne dedi, biliyor musunuz? “Ama camilerde Şi Cinping’in resimleri var!”

Evet, ayrılıkçılığı desteklemek için Amerikan yalanlarının sonu ve büyüklüğünün sınırı yok ama dünyanın bütün yalanları bile er geç gerçeğin önünde buhar olacaktır! Ayrılıkçılığın yalanları, en sonunda birliğin ihtiyacı ve gerçekliği önünde eriyecektir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Aralık 2019

3 Yorum

Siyasal İslamcılığın Amerikancı karakteri

Erdoğan’ın “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” diyen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a verdiği yanıt ilginç: “Önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir!

Aynı günlerde sarayın sözcüsü ve iletişim başkanı da NATO’ya ne derece bağlı olduklarını ve ittifaka ne kadar katkı yaptıklarını üst üste mesajlarla anlatıyorlardı.

İşte bu, soğuk savaş doğumlu siyasal İslamcılığın genetik kodlarındaki o Amerikancı karakterdir!

Zayıflayan ABD hegemonyası

Oysa tersine, NATO bugünlerde o kadar da önem atfetmeleri gereken bir durumda değil… ABD Başkanı Donald Trump bile NATO’yu gereksiz gördüğünü dile getiriyor; “bu modası geçmiş yapının ABD’ye boşuna zaman ve para harcattığını” söylüyor.

Kuşkusuz o kadar da değil; ABD Avrupa’yı yanında tutacaksa ve onları Çin ve Rusya’ya karşı kendi çıkarlarına uygun pozisyon almaya zorlayacaksa, NATO gibi siyasi ve askeri bir örgüte ihtiyacı sürecek elbette!

Ancak ABD hegemonyasının zayıflamasına bağlı olarak NATO’nun öneminin azalmaya başladığı da bir gerçek.

Fakat işte o “Amerikancı karakter”, şu şartlarda ve en kritik zamanlarda bile Fransa’dan çok NATO’culuk yapılmasını sağlayabiliyor!

Türkiye’ye tehditlerin kaynağı

Üstelik bugün Amerikancılık ve NATO’culuk yapmak, düne göre Türkiye’yi yönetenler için daha da zor. Bugün somut tehditler tam da oradan geliyor çünkü…

Türkiye’nin önünde iki büyük tehdit/sorun var: PKK/Suriye ve Doğu Akdeniz/Kıbrıs…

Peki bu tehditlere/sorunlara göre kim nasıl konumlanıyor? ABD ve AB, Suriye’de PKK’nin yanında ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında.

Fakat bu gerçeğe rağmen “yerli ve milli” görünümlü “siyasal İslamcı” iktidar, NATO zirvesi öncesi NATO’ya bağlılık yemini ediyor!

Ve Erdoğan zirveye giderken şöyle diyor: “Rusya’yla olan ilişkilerimiz müttefiklerimizle (ABD, AB) olan ilişkilerimizin alternatifi değil.

Neo-Abdülhamitçilik

İktidarın “yerli ve milli” görünümüne aldananların anlamadığı işte tam da bu. Erdoğanların Suriye düzleminde Rusya’yla Astana Süreci’ne girmesi ya da konu ekonomi olduğunda Çin’e açılım yapması bir eksen kayması ya da Avrasyacılık değildir.

İktidar yararcı ve gerçekçidir; Suriye’de kendisine alan açabilmek için Rusya’ya yanaşması gerektiğini görmüştür; dünyanın ekonomik merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaydığı şartlarda da yönünü yeni merkeze dönmüştür.

Fakat bu, siyasal İslamcı iktidarın Amerikancı karakterini kökten değiştirmemiştir elbette. İktidar o karakteri güncellemiş ve ideolojik köklerindeki Abdülhamitçilik ile harmanlayarak bir dış politik hat inşa etmeye çalışmıştır: Neo-Abdülhamitçilik!

Yani Rusya’yla kendisine alan açan ve bunu ABD’ye pazarlığında kullanan, bu iki kuvveti dengelemek için de AB’yle müzakere yapan anlayış…

Çok taraflılık değil, çok tarafa taviz

İşte NATO’nın Londra zirvesinin öncesinde Türkiye, İngiltere, Almanya ve Fransa liderleri arasında yapılan Suriye konulu dörtlü zirve, bu bahsettiğimiz hattın bir yansımasıdır.

Londra’daki bu dörtlü zirveden çıkan şu sonuç aslında ne demek istediğimizi çok somut anlatıyor: “İdlib dahil Suriye’deki tüm sivillere yönelik saldırıların durdurulmasında uzlaşıldı.”

Yani Rusya’yla anlaşarak Suriye’ye giren ve bu ilişkiyi ABD’den taviz kopartmakta kullanan iktidar, Moskova’dan gelen İdlib konusundaki baskıyı da AB’ye dayanarak hafifletmeye çalışıyor!

Ve buna “çok taraflılık” diyor! Fakat mesele şu ki, netice “çok tarafa” tavize dönüşüyor!

Baksanıza, mevcut tablodan ne kadar da mutlu ABD Başkanı Trump: “Erdoğan’la iyi anlaşıyorum. Türkiye ile iyi ilişkilerimiz var. Türkiye’nin Suriye sınırı yakınından çekildik. Orada iyi iş çıkarıyorlar. Sınırda yeterince bulunduk, petrolün kontrolü bizde.”

Not: Biz makalemizi yazı işlerine teslim ettiğimizde NATO’nun Londra zirvesi başlamamıştı. Zirveyi sonraki makalemizde inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Aralık 2019

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın