Archive for category Politika Yazıları

Erdoğan’ın NATO karnesi

NATO’nun Londra Zirvesi’ne dair iktidar cephesinden yapılan değerlendirmeler çok çarpıcı. Özetini ise AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş yapmış: “Cumhurbaşkanımız dünyadaki egemen güçlere karşı meydan okuyor!

Peki öyle mi? Erdoğan egemen güçlere karşı meydan mı okudu?

Londra’da sıfır kazanım!

Türkiye’nin Londra Zirvesi’nde iki hedefi vardı: 1. Bizzat Erdoğan’ın ifade ettiği gibi NATO YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmezse, Türkiye NATO’nun Baltık savunma planını veto etmeyi sürdürecekti! 2. AKP hükümeti müttefiklerinden Suriye’de güvenli bölge konusunda siyasi ve mali destek istiyordu.

Meydan okumayı geçtik, zirveden kazanım elde edilip edilmediğinin somut göstergesi bu iki talep için NATO üyelerinden bir destek alınıp alınmadığıdır. Bakalım:

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg: “Türkiye Baltık planına yönelik engellemeyi kaldırdı. YPG’nin terörist olarak tanımlanması konusu zirvede görüşülmedi.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar: “Nihai noktada mutabakat sağlanamadı. Terörle mücadele konusunda yalnız bırakıldık.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan: “İsim vermeyeceğim, sadece bir ülke ‘Size (güvenli bölge konusunda) gerekli desteği vereceğiz’ dedi.

Sonuç ortada!

Tersine imza

Aslında Erdoğan’ın toplamda tüm NATO karnesi bu şekildedir.

Londra’ya giderken “YPG’yi terör örgütü kabul etmezlerse, Baltık planını veto edeceğiz” deyip, YPG terör örgütü ilan edilmediği halde Baltık planını kabul etmeleri kimseyi şaşırtmasın.

Daha önce de Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in adaylığına karşı çıkıp, ardından NATO genel sekreterliğini onaylamamışlar mıydı?

Hatta en vahimi, “Ne işi var NATO’nun Libya’da?” diye tepki gösterdikten kısa bir süre sonra “NATO Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için oraya gitmelidir” diye bir gerekçe üreterek Libya’yı bölen haçlı harekâtına dahil olmamışlar mıydı?

Geçelim ve asıl meseleye gelelim:

NATO nedir?

Genellikle şöyle bilinir: “NATO Sovyet Rusya tehdidine ve Varşova Paktı’na karşı bir askeri savunma örgütüdür.”

Bu tanım üç kere yanlıştır: 1. NATO savunma örgütü değil, saldırı örgütüdür. 2. NATO 1949’da, Varşova Paktı ise 1955’te kurulmuştur. 3. NATO sadece askeri bir örgüt değildir, ondan daha önce ve önemli olarak siyasi bir örgüttür.

Ve bu özellikleri nedeniyle NATO, ABD’nin Avrupa’yı denetim altında tutma ve üye ülkelere Amerikan çıkarlarını kabul ettirme örgütüdür.

İşte Gladyo ve türevi örgütler bu nedenle NATO ülkelerinde vardı, vardır!

Çok merkezli dünya ve NATO

Fakat NATO, ABD hegemonyasının zayıflaması ve dünyanın iki kutupluluk halinin çok merkezli bir yapıya dönüşmesi nedeniyle önemini kaybetmektedir. Avrupa ülkeleri, bu yeni dünyanın gereği olarak, daha bağımsız hareket etmeye çalışmaktadır.

İşte ABD ile AB arasındaki Avrupa ordusu, İran’la nükleer anlaşma, savunma harcamalarına ayrılan pay konusu; ABD ile Almanya-Fransa ikilisi ve Türkiye arasında Rusya’yla ilişkilere bakış farkı konusu; ABD ile Almanya arasındaki Kuzey Akım-2 projesi konusu; ABD ile Türkiye arasında S-400 ve Türk Akımı projesi konusu; ABD hegemonyasının zayıflaması ve beş merkezli yeni bir dünyanın kurulmakta olmasıyla doğrudan ilgilidir.

Dünya egemenliğini kolayca devretmeyecek ABD için NATO öyle kolayca vazgeçilecek bir örgüt değildir. ABD mümkün oldukça bu örgütü “transatlantik” ittifakı sürdürebilmek için kullanacaktır.

İşte son Londra Zirvesi bu nedenle kritik önemdeydi.

NATO’nun yeni hedefi: Çin

Ve o öneme uygun olarak NATO ilk kez Çin’i “risk potansiyeli” tanımlayarak ve resmi olarak bir belgesine dahil ederek, fiilen hedef düşman ilan etti.

Böylece önümüzdeki 30 yılı Çin-Rusya işbirliğine karşı mücadele dönemi olarak gören ABD, bunu NATO’ya da kabul ettirmiş oldu.

İşte Ankara’nın NATO’da bir kazanım elde edip etmediği aslında bu gerçeğe bakılarak incelenmelidir. O halde olan şudur: Ankara Suriye’de işbirliği yaptığı Rusya’yı Baltıklardan tehdit eden bir planı ve ekonomi çıkarlarının bulunduğu yeni dünyanın öncü kuvveti Çin’i hedef alan bir belgeyi imzalamıştır!

Önemle belirtelim: ABD’nin Çin-Rusya ittifakına karşı başarı şansı olmadığı koşullarda Amerikan gemisinde kürek sallayan, gemiyle batar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2019

Yorum bırakın

ABD’nin Sincian yalanlarının hedefi

Ayrılıkçılık, içinde bulunduğumuz siyasal çağın en önemli sorunlarındandır. Örneğin bugün Kürtlerin bir bölümü Türkiye’den, Katalanların bir bölümü İspanya’dan ve Uygurların bir bölümü de Çin’den ayrılmak istiyor.

Örneğin ABD, Türkiye’den ayrılmak isteyen Kürtleri ve Çin’den ayrılmak isteyen Uygur Türklerini destekliyor ama İspanya’dan ayrılmak isteyen Katalanlara ciddi bir destek vermiyor!

Diğer yandan tersine, Çin’den ayrılmak isteyen Uygur Türklerini destekleyen ABD, zaten ayrı olan Kıbrıs Türklerini ise Kıbrıs Rumlarıyla birleşmeye zorluyor!

Şu kısacık özet bile ayrılıkçılık konusunda bir uluslararası standart olmadığını gözler önüne serebiliyor.

Zira ABD başta pek çok ülke, ayrılıkçılığı, kendi ulusal çıkarlarını esas alarak yönetmeye çalışıyor; insan hakları ya da demokrasi ise o “emperyalist çıkarların” örtüsü sadece…

Hedef kazançlı ticaret anlaşması

Emperyalizm, sosyalizmin/komünizmin 1991’de dünya siyaset platformunun tepesinden inmesinin ardından, “yeni dünya düzeni” ilan etti ve milli devletleri hedef aldı. ABD’ye göre milli devletler etnik ve mezhepsel temelde bölünmeli ve dünyanın küresel pazara dönüştürülmesine direnememeliydi.

ABD bu amaçla gücünün yettiği ülkelere açık saldırı düzenledi; gücünün zorlanacağı ya da yetmeyeceği ülkelerde ise ayrılıkçılığı, üstelik terör boyutunda destekledi.

ABD’nin Çin’deki Sincian meselesini kaşıması işte bu nedenledir. Uluslararası ilişkilerin ruhuna aykırı olarak, ABD Temsilciler Meclisi’nde bu amaçla “2019 Uygur İnsan Hakları Politikası” başlıklı bir yasa tasarısı onaylandı son olarak!

Uzun vadede bu mesele ile Çin’i yormayı ve zayıflatmayı hedefleyen ABD’nin kısa vadede istediği şu: Ticaret anlaşması yapmaya hazırlandığı Çin’i masada zayıf yakalamak için hem Hong Kong hem de Sincian üzerinden Beijing yönetimini baskılamak!

Emperyalist yalanlar ve Sincian’daki gerçek

ABD, elindeki dev medya aygıtı üzerinden dünyayı büyük yalanlarına inandırabiliyor maalesef. Örneğin Irak’a saldırısına meşruiyet kazandırmak için petrole bulanmış kuş görüntüsü ya da BM oturumunda ABD Dışişleri Bakanı’nın elinde nükleer madde diye gösterilen sahte toz…

ABD’nin Sincian için kullandığı büyük yalanı ise şu: Çin Uygur Türklerine dini yasakladı!

Geçenlerde Sincian meselesini tartışırken, hükümete yakın bir yorumcu ABD’nin bu yalanını kanıt diye masaya getirdi. Kendisine bunun yalan olduğunu, hem de Anadolu Ajansı ve TRT haberlerine dayanarak anlattım. Ve şu somut veriyi sundum: Türkiye’de 910 kişiye bir cami düşerken, Sincian’da 530 kişiye bir cami düşmekteydi; yani din yasak değildi ve oransal olarak camiler, hem de Türkiye’den daha çoktu!

Az önce “Çin Uygur Türklerine dinlerini yasakladı” diyen o yorumcu bu kez ne dedi, biliyor musunuz? “Ama camilerde Şi Cinping’in resimleri var!”

Evet, ayrılıkçılığı desteklemek için Amerikan yalanlarının sonu ve büyüklüğünün sınırı yok ama dünyanın bütün yalanları bile er geç gerçeğin önünde buhar olacaktır! Ayrılıkçılığın yalanları, en sonunda birliğin ihtiyacı ve gerçekliği önünde eriyecektir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Aralık 2019

3 Yorum

Siyasal İslamcılığın Amerikancı karakteri

Erdoğan’ın “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” diyen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a verdiği yanıt ilginç: “Önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir!

Aynı günlerde sarayın sözcüsü ve iletişim başkanı da NATO’ya ne derece bağlı olduklarını ve ittifaka ne kadar katkı yaptıklarını üst üste mesajlarla anlatıyorlardı.

İşte bu, soğuk savaş doğumlu siyasal İslamcılığın genetik kodlarındaki o Amerikancı karakterdir!

Zayıflayan ABD hegemonyası

Oysa tersine, NATO bugünlerde o kadar da önem atfetmeleri gereken bir durumda değil… ABD Başkanı Donald Trump bile NATO’yu gereksiz gördüğünü dile getiriyor; “bu modası geçmiş yapının ABD’ye boşuna zaman ve para harcattığını” söylüyor.

Kuşkusuz o kadar da değil; ABD Avrupa’yı yanında tutacaksa ve onları Çin ve Rusya’ya karşı kendi çıkarlarına uygun pozisyon almaya zorlayacaksa, NATO gibi siyasi ve askeri bir örgüte ihtiyacı sürecek elbette!

Ancak ABD hegemonyasının zayıflamasına bağlı olarak NATO’nun öneminin azalmaya başladığı da bir gerçek.

Fakat işte o “Amerikancı karakter”, şu şartlarda ve en kritik zamanlarda bile Fransa’dan çok NATO’culuk yapılmasını sağlayabiliyor!

Türkiye’ye tehditlerin kaynağı

Üstelik bugün Amerikancılık ve NATO’culuk yapmak, düne göre Türkiye’yi yönetenler için daha da zor. Bugün somut tehditler tam da oradan geliyor çünkü…

Türkiye’nin önünde iki büyük tehdit/sorun var: PKK/Suriye ve Doğu Akdeniz/Kıbrıs…

Peki bu tehditlere/sorunlara göre kim nasıl konumlanıyor? ABD ve AB, Suriye’de PKK’nin yanında ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında.

Fakat bu gerçeğe rağmen “yerli ve milli” görünümlü “siyasal İslamcı” iktidar, NATO zirvesi öncesi NATO’ya bağlılık yemini ediyor!

Ve Erdoğan zirveye giderken şöyle diyor: “Rusya’yla olan ilişkilerimiz müttefiklerimizle (ABD, AB) olan ilişkilerimizin alternatifi değil.

Neo-Abdülhamitçilik

İktidarın “yerli ve milli” görünümüne aldananların anlamadığı işte tam da bu. Erdoğanların Suriye düzleminde Rusya’yla Astana Süreci’ne girmesi ya da konu ekonomi olduğunda Çin’e açılım yapması bir eksen kayması ya da Avrasyacılık değildir.

İktidar yararcı ve gerçekçidir; Suriye’de kendisine alan açabilmek için Rusya’ya yanaşması gerektiğini görmüştür; dünyanın ekonomik merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaydığı şartlarda da yönünü yeni merkeze dönmüştür.

Fakat bu, siyasal İslamcı iktidarın Amerikancı karakterini kökten değiştirmemiştir elbette. İktidar o karakteri güncellemiş ve ideolojik köklerindeki Abdülhamitçilik ile harmanlayarak bir dış politik hat inşa etmeye çalışmıştır: Neo-Abdülhamitçilik!

Yani Rusya’yla kendisine alan açan ve bunu ABD’ye pazarlığında kullanan, bu iki kuvveti dengelemek için de AB’yle müzakere yapan anlayış…

Çok taraflılık değil, çok tarafa taviz

İşte NATO’nın Londra zirvesinin öncesinde Türkiye, İngiltere, Almanya ve Fransa liderleri arasında yapılan Suriye konulu dörtlü zirve, bu bahsettiğimiz hattın bir yansımasıdır.

Londra’daki bu dörtlü zirveden çıkan şu sonuç aslında ne demek istediğimizi çok somut anlatıyor: “İdlib dahil Suriye’deki tüm sivillere yönelik saldırıların durdurulmasında uzlaşıldı.”

Yani Rusya’yla anlaşarak Suriye’ye giren ve bu ilişkiyi ABD’den taviz kopartmakta kullanan iktidar, Moskova’dan gelen İdlib konusundaki baskıyı da AB’ye dayanarak hafifletmeye çalışıyor!

Ve buna “çok taraflılık” diyor! Fakat mesele şu ki, netice “çok tarafa” tavize dönüşüyor!

Baksanıza, mevcut tablodan ne kadar da mutlu ABD Başkanı Trump: “Erdoğan’la iyi anlaşıyorum. Türkiye ile iyi ilişkilerimiz var. Türkiye’nin Suriye sınırı yakınından çekildik. Orada iyi iş çıkarıyorlar. Sınırda yeterince bulunduk, petrolün kontrolü bizde.”

Not: Biz makalemizi yazı işlerine teslim ettiğimizde NATO’nun Londra zirvesi başlamamıştı. Zirveyi sonraki makalemizde inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Aralık 2019

2 Yorum

Amerikan bayraklarıyla demokrasi gelmez

Hong Kong’da “suçluların Çin’e iadesi” tasarısına karşı başlatılan eylemler, tasarı geri çekilmesine rağmen aylardır sürüyor.

Batı, özellikle ABD basını meseleyi bir “demokrasi mücadelesi” gibi sunuyor.

Oysa hiç siyasi analiz yapmadan, salt eylemlerin içeriğine bakarak bile bunun bir demokrasi mücadelesi olmadığını söyleyebiliriz. Eylemcilerin açık cinayetler işlediği, kendileri gibi Çin karşıtı bulmadıkları kişilere sokaklarda işkence yaptıkları bu eylemlerin talebi demokrasi değildir, çünkü eylemlerin kendisi demokratik değildir!

Trump’tan özgürlük beklemek!

Diğer yandan her eylemde bolca Amerikan bayrağı ve ABD’ye mesaj ileten pankartlar taşınıyor, dahası Trump’tan Hong Kong’a özgürlük getirmesi isteniyor!

Oysa ABD başkanlarının nerelere nasıl demokrasiler götürdüğü yakın tarihimiz içinde biliniyor:

Irak’a iki kere demokrasi götüren ABD bu ilkeyi işgal etti ve milyonlarca insanı katletti. Libya’ya demokrasi götüren ABD, bu ülkeyi üçe böldü ve iş savaşa sürükledi, yüzbinler öldü. Suriye’ye demokrasi götürmeye kalktı, yüzbinler öldü, milyonlar evsiz ve yurtsuz kaldı…

ABD’nin hedefi

Hong Kong’daki eylemlerin demokrasiyle ilgisi yok; eylemcilerin amacı Hong Kong’u Çin’den koparmak, ABD’nin hedefi ise bu eylemler ile ticaret savaşında Çin’i avantajlı bir anlaşmaya zorlamaktır.

Bunu bir analize değil, somut olguya, ABD’nin resmî açıklamalarına bakarak söylüyoruz. Ne diyor ABD Başkanı Trump? “ABD’yle ticaret anlaşması yapmak isteyen Çin, önce Hong Kong ile insani bir şekilde ilgilensin” diyor.

Ve Trump, istediği anlaşmayı imzalamayan Çin’e karşı yaptırım yasa tasarısı hazırlatıyor. Trump’ın imzaladığı yasa tasarısına göre Hong Kong’daki gösterilerde uygulanan şiddet ve insan hakları ihlallerinden sorumlu olan Çinli yetkililere yaptırım uygulanacak!

Hong Kong’daki demokrasi ABD’de yok!

Oysa altı aydır süren eylemlerde, güvenlik kuvvetlerinin uyguladığı ciddi bir şiddet yok, tersine bu meselenin kaşınacağını öngören yönetimin eylemlere toleransı var.

Kaldı ki Hong Kong’da, ABD’de olmayan demokrasi var: Eylemciler, ülkelerinin yetkililerine yaptırım uygulayan emperyalist ABD’nin başkanına teşekkür için “şükran günü” mitingi bile düzenleyebiliyor!

Batı basını istediği kadar yazsın, gerçekte Hong Kong olayları da Sincian meselesi ve güney Çin denizindeki adalar konusu gibi, ABD’nin Çin’i sıkıştırmak için üzerinde durduğu konulardır.

İşine geldiği için Uygur Türklerini Çin’den ayırmaya çalışan ama Kıbrıs Türklerini zorla Rumlarla birleştirmeye çalışan ABD’nin meselesi hiçbir zaman demokrasi değildir; zira ABD demokrat bir ülke değildir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Aralık 2019

1 Yorum

Ankara-Trablus mutabakatı

Türkiye Libya ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzaladı. Bu muhtıra, Münhasır Ekonomik Bölge ilanından önceki son basamak olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin bu hamlesi, Doğu Akdeniz’deki “enerji savaşı” açısından doğru ama iki nedenle eksik adımdır.

Hangi Libya?

Erdoğan, mutabakat muhtırasını Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac ile imzaladı. Yani “Üç Libya”dan biriyle…

Çünkü AKP iktidarının da dahil olduğu NATO saldırısıyla Kaddafi öldürüldü ve Libya iç savaşa sürüklendi, bölündü. Şu anda üç Libya var:

Birinci Libya, Türkiye’nin de desteklediği ve yukarıda bahsettiğimiz mutabakat muhtırasını imzaladığı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti. İhvancıların kontrolündeki bu hükümeti Türkiye dışında Katar ve bazı AB ülkeleri destekliyor. BM nezdinde meşru Libya temsilcisi, şu anda bu hükümet. Fakat Trablus merkezli bu hükümetin kontrol ettiği Libya toprakları 103 bin 81 km² ve ülkenin sadece %6,35’i.

İkinci Libya ise Tobruk merkezli Libya Ulusal Ordusu. Rusya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Fransa’nın desteklediği General Hafter liderliğindeki Tobruk hükümetinin kontrol ettiği Libya toprakları ise 1 milyon 259 bin 800 km² ve ülkenin %77,58’i.

Üçüncü Libya ise Tebu halkının yaşadığı güneydeki “yarı özerk” bir bölge. General Hafter ile işbirliği içindeki bu bölge 260 bin 989 km² büyüklüğünde ve ülkenin %16,07’sini kapsıyor.

Yani Türkiye’nin mutabakat muhtırası imzaladığı Libya, bu bölgelerden en küçüğüdür.

Öte yandan özetlediğimiz mevcut tablo, ABD, Fransa ve Türkiye ağırlıklı NATO güçlerinin eseridir ve ne yazık ki ABD Başkanı Donald Trump’ın ekibinden Sebastian Gorka’nın Avrupalı bir diplomatla 2017 Nisan’ındaki buluşmasında bir peçeteye çizdiği Libya’yı üçe bölen haritayla uyumludur. O haritaya göre Trablus merkezli kuzeybatı bölgesi Trablusgarp, Tobruk merkezli kuzeydoğu bölgesi ise Sirenayka diye bölünüyor ve güneyde, Çad sınırında da üçüncü bir devlet kuruluyor!

Trablus’la mutabakatın kazancı

Türkiye’nin Trablus merkezli en küçük Libya parçasıyla yaptığı anlaşmanın önemi şurada:

Yunanistan, Libya’nın içinde bulunduğu üç parçalı durumdan yararlanarak ve Girit Adası’nı baz alarak, 2014 yılında Libya’nın 39 bin km²’lik karasuları alanını kendi karasuları ilan etmişti. Oysa adalar üzerinden karasuları ilan etmek için ana karaya sahip bir ülkenin olmaması gerekir.

Atina’nın kendi karasuları ilan ettiği o bölge, Doğu Akdeniz’den çıkarılacak doğalgazın Kıbrıs’tan Yunanistan’a taşınabilmesinin güzergâhıdır.

İşte Ankara Trablus hükümetiyle bir anlaşma yaparak, Kıbrıs-Yunanistan hattını kapatmaya çalışıyor. Böylece Doğu Akdeniz doğalgazının Avrupa pazarına taşınabilmesinin tek güzergâhının Türkiye olmasını sağlamaya çalışıyor.

Türkiye’nin doğal müttefiki kim?

Trablus’la yapılan bu anlaşmanın Doğu Akdeniz enerji savaşı açısından doğru ama eksik olmasının ikinci nedeni ise Türkiye’nin bu konuda asıl Suriye ile anlaşması gerektiğidir!

Zira Suriye Doğu Akdeniz açısından Libya’ya göre çok daha önemli bir ülkedir. Her şeyden önemlisi doğalgazın bulunduğu Kıbrıs çevresine yakın konumdadır. Diğer yandan Suriye, bu enerji savaşında arkasına ABD ve AB’yi de alan İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Mısır dörtlüsüne karşı, Türkiye için en doğal “stratejik müttefik”tir.

Dahası Şam yönetiminin pozisyonu, Kahire’nin pozisyonunu gözden geçirmesine de neden olabilecektir. Kaldı ki Mısır’ın enerji savaşındaki bu konumlanışında, AKP’nin İhvancı yaklaşımı nedeniyle Kahire yönetimini tanımamasının etkisi büyüktür. Ankara ile Şam’ın normalleştiği süreçte, Ankara ile Kahire’nin normalleşmesinin de yolu açılacaktır.

Ne yapmalı?

Türkiye Doğu Akdeniz enerji savaşının kaybedeni olmamak için öncelikle Suriye’yle anlaşmalı ancak Rusya’nın desteklediği Tobruk hükümetini doğrudan karşısına alan mevcut politikasını da güncellemelidir.

Zira ABD’nin hem Trablus hem de Tobruk hükümetleriyle görüştüğü ve bölünmediği taktirde Tobruk merkezli hükümetin tüm Libya’da egemen olabilme olasılığının çok daha yüksek olduğu şartlarda, Ankara’nın sadece Trablus’a “oynaması”, sonrasında Türkiye’nin pozisyonunu sıkıntıya sokacaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Aralık 2019

4 Yorum

Demokrasi ve terör

Ne zaman “Ankara Şam yönetimiyle görüşmeli ve işbirliği yapmalı” desek, hükümete yakın isimlerden liberallere kadar uzanan bir kesim şu itirazı dile getiriyor: “Esad halkına zulüm yapıyor, zalimle görüşülmez.

Ne zaman “Türkiye Çin’le işbirliğini geliştirmeli” desek, aynı kesim bu kez şöyle diyor: “Çin’de demokrasi yok, din yasak, komünist yönetim Uygurları katlediyor.

Ne zaman ABD’nin darbe girişimlerine karşı Venezuela’yı savunsak aynı kesim yine tek ses bağırıyor: “Katil Maduro, Venezuela’da demokrasi yok.

Ve yine ne zaman ABD emperyalizmine karşı direnen İran’ı savunsak, aynı koro yine alıyor sazı eline ve “İran’da demokrasi yok” demeye başlıyor.

‘Demokrasi yok, öyleyse ihraç edelim’cilik!

Bir başka ülkeyle ilgili “orada demokrasi yok” demek kadar tehlikeli bir durum yok aslında. Çünkü bu sıradan bir saptama ya da bireysel bir eleştiriden ibaret değildir. “Demokrasi ihracı” yönelimine giriştir “demokrasi yok” demek!

“Demokrasi yok” diye söze başlayanlar, bir süre sonra demokrasi olmadığını söyledikleri o yere, demokrasi götürülmesi gerektiğini savunmaya başlarlar/başlıyorlar…

Yani “demokrasi yok” söylemi, aslında ABD emperyalizmine ülkelere müdahale etme zeminini yaratan siyasal iklimdir.

ABD “demokrasi yok” diyerek Irak’a, Libya’ya, Suriye’ye saldırmasına meşruiyet aramamış mıdır zaten?

Aynı durum AKP hükümeti için de geçerli değil midir? Suriye’ye müdahale için sınırı dünyanın çeşitli bölgelerinde staj görmüş cihatçılara açmanın ve Esad’ı devirmeye çalışmanın gerekçesini hep “demokrasi yok, Esad halkına zulmediyor” diye açıklamadılar mı?

Uluslararası ilişkiler problemi 

Bir ülkede demokrasi olup olmaması, o ülkenin insanlarının sorunudur. Elbette o ülkenin insanları demokrasi yok diyerek ayaklanabilir, hükümeti devirmek isteyebilir, en temel hakkıdır da…

Fakat bir ülkede demokrasinin olup olmadığı konusu bir başka ülkeyi ilgilendirdiği anda, ortaya çok ciddi uluslararası/devletlerarası bir problem çıkmaktadır. Ve o problem demokrasiye en uzak yöntemle, “gücü gücüne yetene” mantığıyla “çözülmeye” çalışılmaktadır. Yani güçlü olan güçsüze “demokrasi götürmeye” kalkmaktadır.

Ve elbette “demokrasi götürmek” emperyalizm açısından kılıftan ve hedef ülkeyi işgal etmesi için kullandığı bir gerekçeden ibarettir.

Komşunun teröristini terörist kabul etmeme yanlışı 

Benzer durum “terör” kavramı için de geçerlidir.

Ne yazık ki terör konusunda dünyada üzerinde mutabık kalınan bir tanım ya da uluslararası bir standart yoktur. Çünkü bir ülkenin terörist dediğini, diğer ülke terörist görmemekte, tersine o ülkeyi zayıflatmak için desteklemektedir.

Örneğin YPG Türkiye için teröristtir ama ABD için değildir; hatta ABD YPG’yi “kara ordusu” ilan etmiştir. Örneğin ÖSO içindeki pek çok grup Suriye için teröristtir ama Türkiye maalesef onları “Kuvayı Milliye” ilan etmektedir.

Örnekler çoğaltılabilir…

Önemli olan şudur: Tıpkı “demokrasi yok” demekle başlayan sürecin “demokrasi ihracına” ilerlemesi gibi, komşu bir devletin teröristini terörist görmemekle başlayan süreç de, yine “müdahaleci” bir yönelime giriyor…

Geçmişte çok yaşandı: Ankara Şam’a karşı İhvan’ı, Şam Ankara’ya karşı PKK’yi destekledi. Dahası Ankara, Şam, Bağdat ve Tahran, komşu ülkenin Kürt örgütünü ne yazık ki komşusuna karşı destekledi… Bundan en çok yararlanan da ABD emperyalizmi oldu!

Dolayısıyla daha iyi bir tanım/yöntem bulunana kadar yapılması gereken şudur: Egemen bir devletin, kendi sınırları içindeki bir örgütü terörist görmesi, komşuları için de bağlayıcı olmalı… Yani Suriye’nin terörist kabul ettiği bir örgütü Ankara da terörist kabul etmeli ve destek vermemeli; Ankara’nın terörist gördüğü bir örgütü de Şam terörist kabul etmeli ve destek vermemeli!

Ancak bu şekilde “iyi komşuluk” sürdürülebilir ve ancak bu şekilde bölge emperyalist müdahalelere kapalı tutulabilir. Aksi durumda, bugün yaşadığımız sorunların sürmesi demektir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2019

 

1 Yorum

ABD ve Rusya’yı aynı torbaya koyma yanlışı

Erdoğan yönetiminin, Suriye’nin kuzey doğusunda “ÖSO koridoru” inşa etme hedefine ulaşmak için uyguladığı taktik şu: Hem ABD’yle hem de Rusya’yla anlaşmak/uzlaşmak; birini diğerine dayanak yaparak her ikisinden de ayrı ayrı taviz koparmak.

ABD de Rusya da Türkiye’nin özgül ağırlığını ve Ankara’yı rakibinin cephesine itmenin maliyetini bildiği için, Erdoğan’ın bu “Neo-Abdülhamitçi” denge politikasına ciddi itiraz etmediler şu ana kadar…

Fakat işler gittikçe zorlaşıyor.

Kötü diplomasiye iyi örnek!

Erdoğan yönetiminin bu taktiği gereği uygulamaya koyduğu yeni hamle şu: ABD ve Rusya’yla ikinci tur güvenli bölge görüşmelerinde yeni tavizler elde etmek için, ikisini de “mutabakatı yerine getirmemekle” suçlamak!

Önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu suçladı ve “ABD ve Rusya mutabakatın gereğini yapmadı, operasyona devam edebiliriz” dedi (18.11.2019).

Sonra Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın konuştu ve “ABD ve Rusya’ya, anlaşma gereğini yerine getirme çağrısını yineliyoruz” dedi (19.11.2019).

İkiliyi Milli Savuna Bakanı Hulusi Akar tamamladı ve ABD ile Rusya’ya “Suriye’de gerekli tedbirleri alın” mesajı verdi (20.11.2019).

Her iki ülkeyi de aynı konuda suçlamak, elbette sahadaki gerçeklerle tam olarak örtüşmüyordu.

Nitekim Çavuşoğlu, Kalın ve Akar üçlüsüne Moskova’dan “itirazlar” geldi:

Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov, “Türk Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun ‘Suriye’deki sözlerimizi tutmadığımız’ yönündeki açıklamalarını şaşkınlıkla karşıladık” dedi (19.11.2019).

Daha önemlisi ise Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un sözleriydi. Mutabakatın gereğinin yapıldığını belirten Lavrov, Çavuşoğlu’na şu mesajı veriyordu: “Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki harekatın yeniden başlamayacağına dair güvence verdi!” (20.11.2019).

Raftaki ‘IŞİD dosyası’

Şu açıklamaları alt alta koyup okuduğunuzda, sadece kötü bir diplomasi örneğini değil, AKP iktidarının müttefiklik anlayışını ve işbirliği zeminini ne kadar kaygan tuttuğunu da görüyorsunuz!

ABD’ye karşı Rusya’yı, Rusya’ya karşı ABD’yi “kullanma” kurnazlığının ilelebet yürüyeceğini sanan “özgüven”, umarım ülkemizi aynı anda iki büyük gücün de hedefi haline getirmez!

Zira AKP ne zaman böylesi yöntemlere başvursa, Moskova’nın IŞİD konusunda Ankara’yı hedef alan açıklamalarına şahit oluyoruz. Moskova’nın uçak düşürme olayı sonrası hazırladığı fakat normalleşme başlayınca rafa kaldırdığı “IŞİD dosyası”nın varlığı, önemli bir dış politika kozu olarak duruyor maalesef…

İşte yine aynısı oldu: Hem ABD hem de Rusya, AKP iktidarını IŞİD üzerinden sıkıştırmaya yöneldi.

Önce Pentagon’un -Trump’ı da hedef alan- raporu yayımlandı. ABD Savunma Bakanlığı’nın İstihbarat Kurumu’nun (DIA) değerlendirmesine göre “Trump’ın Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusuna harekât düzenlemesine yeşil ışık yakması ve Amerikalı askerleri harekât bölgesinden çekmesi sonucunda IŞİD, kabiliyetleriyle kaynaklarını yeniden oluşturma ve yurtdışında saldırı planlama becerisini güçlendirme yönünde istifade etti” (20.11.2019)

Elbette PYD’ye uluslararası boyutta meşruiyet kazandırma hedefi içinde IŞİD’i “kullanışlı düşman” olarak değerlendiren ABD’nin söylediklerinin bir önemi yoktu.

Fakat bu süreçte Moskova’nın da Pentagon raporundakiyle aynı doğrultuda bir değerlendirme yapması, önemle not edilmesi gereken gelişmeydi.

Rusya Esad’la işbirliğini işaret ediyor

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Oleg SıromolotovTürkiye’nin Suriye harekâtından sonra kaçan militanlar IŞİD’in gücünün yeniden toplanmasını sağlayabilir” uyarısı yapıyordu (22.11.2019).

Peki bu tehdit nasıl ortadan kaldırılacaktı? Şöyle diyordu Sıromolotov: “Bu tehdidin ortadan kaldırılması ve IŞİD’in yeniden canlanmasını önlemek için, bölgede aktif askeri operasyonların yeniden başlamasına izin verilmemeli ve Suriye’nin toprak bütünlüğü ile egemenliğinin tesis edilmesi için katkıda bulunulmalı.

Yani Moskova Çavuşoğlu’na “operasyona devam edemezsiniz” diyor ve yine Şam’la işbirliği yapılması gerektiğine işaret ediyordu.

Ne diyelim! Bir iktidarın, birbirine karşıt konumlanan iki ülke yönetimi tarafından aynı anda aynı konuda suçlanabilmesi, en hafifinden ciddi siyasi körlüktür!

Esad karşıtlığı” yanlışına, şimdi bir de “ABD ve Rusya’yı aynı torbaya koyma” yanlışı eklendi maalesef!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Kasım 2019

1 Yorum

Erdoğan-Trump buluşmasının anlamı

Erdoğan ve Trump’ın 13 Kasım’da Beyaz Ev’de buluşacak olması, 17 Ekim tarihli “Erdoğan-Pence mutabakatı”nın bir gereğiydi.

Araya Erdoğan’ı zor durumda bırakan Trump’ın mektubu ve Temsilciler Meclisi’nden geçen Türkiye karşıtı iki karar girmişti ama Erdoğan yine de o mutabakatın gereğini yerine getirmeliydi.

Nitekim hem görüşmeye giderken, hem de görüşme sürecinde ısrarla verdiği mesaj şuydu: “ABD’yle yeni bir sayfa açmak istiyoruz.”

Dahası masada sanki dosyalar ve ABD’den Türkiye’yi yönelik tehditler yokmuş gibi “Türk-Amerikan ilişkilerini sabote etmek isteyenlerin oyununa gelmedik” diyordu.

Trump’ın temel hedefi ise Türkiye’yi kaybetmemekti.

Beyaz Ev’den ‘zaman kazanmak’ çıktı

Erdoğan ve Trump, işte bu şartlarda Beyaz Ev’de buluştular ve görüşmeyi sorunlu dosyaları çözmekten çok, iç politikadaki baskılara karşı malzeme üretmek için kullandılar.

Ve Erdoğan’ın “yeni sayfa açma” isteği ile Trump’ın “Türkiye’yi kaybetmeme” hedefi nedeniyle, buluşmadan “masadaki sorunları öteleyerek işbirliği yolunu açık tutmakta anlaşma”, yani “zaman kazanmak” sonucu çıkmış oldu esas olarak.

Tabi iki konuda varılan uzlaşıyı da eklemeliyiz:

İki uzlaşı

Birincisi Trump, kameraların önünde Erdoğan’ın “tutuklu olan bir ABD vatandaşını daha serbest bırakma sözünü” verdiğini söylüyordu!

Fakat tutukluları yargının değil, yürütmenin serbest bırakabildiği şeklindeki tablo, Beyaz Ev’de misafir bulunanları hiç de rahatsız etmiyordu! Kim bilir, belki de ikincisinin maliyetinin ilk serbest bırakılan Rahip Brunson‘dan daha az olmasına seviniyorlardı!

Varılan ikinci uzlaşı ise S-400 ve F-35 konusunda bir “ortak mekanizma” kurulmasıydı. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert C. O’Brein ile “resmi olmayan” muadili İbrahim Kalın, “ortak mekanizma”nın çalışmalarına liderlik yapacaktı.

Ve “ortak müzakere” hızla çalışmaya başladı!

Kalın, 15 Kasım’da “S-400 ve F-35 için ortak mekanizma bugün itibarıyla çalışmalara başladı” müjdesi verdi!

Artık AKP hükümeti S-400 konusunu komisyonda oyalayabildiği kadar oyalayabilecekti!

Trump’ın iki talebi

Trump‘ın Erdoğan‘dan iki temel talebi var: Birincisi S-400’leri paketinde tutması, ikincisi de PYD konusunda esnemesi.

Trump zaman içinde bu iki konuda kazanım elde edebilirse, bunu iç politik basıncı hafifletmekte başarıyla kullanacak. O nedenle bu konuda ortaya çıkacak bir esneme karşılığında yaptırım sopalarını kaldırmayı, Patriot ve F-35 programına dönüş havucu vermeyi, 100 milyar dolar hedefli ticaret anlaşması yapmayı taahhüt ediyor.

İşte senatörlerle oynanan tiyatro bunun içindi!

Tiyatro dememiz şundan: Erdoğan o senatörlerin bazılarıyla zaten görüşmüştü. Yani öyle Trump‘ın Erdoğan‘a “yüzlerine anlat” demesini gerektirecek bir durum yoktu.

Olan Türkiye’nin görünümüne oldu: Türk milletvekillerinin hükümete hesap sorabilmesi neredeyse ortadan kalkmıştı ama Erdoğan Amerikalı senatörlerinin sorularını kameralar önünde tek tek yanıtlamak zorunda kalıyordu!

ABD’ye Ortadoğu defterini kapatmak

Özetle, Türkiye ile ABD arasındaki “temel sorun” konusunda bir gelişme olmadı. Erdoğan ile Trump, birbirlerini, iç politikadaki sıkışmışlıklarına dayanak yapmaktadırlar.

Türkiye ile ABD arasındaki “temel sorun”, ABD’nin bölgemizde bir terör koridoru inşa etmeye çalışması ve bunun gereği olarak da terör örgütleriyle işbirliği yapmasıdır. Bu sorunun varlığı sürerken ABD’yle “yeni sayfa” açmaya hevesli olmak, o sorunu ortadan kaldırmaz.

O sorun ancak ABD’ye karşı cephe kurmakla ve bölgesel işbirliği yapmakla çözülecektir.

Kısacası Türkiye, ABD’yle “yeni sayfa” açmanın peşinde değil, ABD’ye “Ortadoğu defterini kapatmanın” yollarını inşa etmelidir!

ABD’yle eşit, bağımsız ve dengeli uluslararası ilişki de ancak öyle kurulur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Kasım 2019

1 Yorum

İsrail’in İran’a karşı Kürt kartı

Brookings Enstitüsü’nden Michael E. O’Hanlon, 30 Haziran 2015’te dönemin ABD Başkanı Barack Obama için bir rapor hazırlamıştı: “Suriye’yi Yeniden İnşa Etmek: ABD’nin En Umutsuz Savaşı İçin Yeni Bir Strateji

Raporda özetle “güvenli bölgeler” üzerinden konfederal bir Suriye’nin oluşturulması öneriliyordu. İzlenecek stratejiye göre güvenli bölgelerin ilki, PYD’nin kontrolünde Suriye’nin kuzey doğusunda; ikincisi de güneyde, Ürdün sınırında kurulacaktı. Şartlar oluştukça başka güvenli bölgeler de olacaktı.

Aynı süreçte eski İsrail İçişleri Bakanı Gideon Sa’ar ile emekli İsrail askeri Dr. Gabi Siboni, Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü için “İyi, Kötü, Çirkin: Suriye Devletini Bölmek” başlıklı bir rapor hazırlamıştı.

Raporda özetle Suriye’nin dört parçaya bölünmesi isteniyordu: Akdeniz kıyısında Nusayri devleti, güneyde Ürdün sınırında Dürzi devleti, kuzeyde Türkiye sınırında Kürt devleti ve geri kalan bölgelerde de Sünni devleti…

Stratejik hedef: Koridor

2015 yılında hazırlanan bu planlar hayata geçemedi, çünkü ABD ve İsrail açısından şartlar oluşamadı. Tersine Rusya’nın silahlı olarak sahaya inmesiyle Suriye kazanmaya başladı.

Fakat ABD planından kolay vazgeçmeyecek; zira Amerikan Koridoru’nun inşası Washington için stratejik hedef. İsrail için de öyle!

Hatta koridor, İsrail açısından ABD’ye göre çok daha “hayati” bir ihtiyaç!

İsrail Kürtlerin Araplara karşı paratoner olmasını; kendisine yönelik Arap ve Fars baskısının, Kürtlere kaymasını istiyor.

Üstelik İsrail bunu çok uzun planlıyor ve bu nedenle Kürt örgütlerle 1958’den itibaren temasa geçti:

Barzani-MOSSAD ilişkisi

Örneğin MOSSAD subayları Barzani’nin peşmergelerini eğitmek üzere Menderes hükümetinin izniyle Türkiye üzerinden Irak’ın kuzeyine geçti.

Örneğin 1966’da Irak’ın kuzeyini gizlice ziyaret eden İsrailli Bakan Lova Elyaf, Irak devletine karşı savaşan Kürtler için bir sahra hastanesi kurdu.

Örneğin 1967’de Mustafa Barzani İsrail’i gizlice ziyaret edip Savunma Bakanı Moşe Dayan’la bir anlaşma yaptı. İsrail Barzani’ye silah göndermeye başladı.

Örneğin yine Mustafa Barzani 1968’de Tel Aviv’de İsrail Cumhurbaşkanı Zalman Şazar ve Başbakan Levi Eşkol’u ziyaret etti ve yeni anlaşmalar yaptı.

Uzatmayalım, İsrail bölgede bir Kürt devleti kurulabilmesi için, daha doğrusu Kürtlerin Araplarla çatışmasını sağlayarak kendisini Arap baskısında uzak tutabilmesi için, uzun yıllardır siyasi, ekonomik ve askeri destek veriyor.

Ve bu destek artarak sürdü, sürüyor…

İsrail’in PYD’ye desteği

İsrail, güvenliği için Barzani’nin Irak Araplarıyla uzun yıllardır savaşmasını teşvik etti; güvenliği için 8 yıldır PYD’yi Arap Suriye’sini bölmesi için destekliyor ve Kürtlerin Araplardan sonra İranlılara karşı da paratoner olmasına uğraşıyor!

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Tzipi Hotovely, geçenlerde bu hedeflerini mecliste yaptığı konuşmada açık açık dile getirdi: “Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin kontrolünün olası çöküşü, İsrail açısından olumsuz ve tehlikeli bir senaryodur. Bu tür bir gelişmenin, bölgede İran’ın öncülük ettiği olumsuz unsurların güçlenmesine yol açacağı kesinlikle nettir.

Hotovely bu amaçla PYD’ye yardım sağladıklarını, sağlamaya da devam edeceklerini belirtti.

PKK Kürtleri ataşe atıyor

İsrail bu nedenle Trump’ın Suriye’den asker çekmesine Pentagon kadar karşı!

Kongre, Pentagon ve İsrail, Trump’ı Suriye’deki petrol bölgesinin güvenliği için pozisyon almaya zorladı. Trump da “Kürtlerin petrol bölgelerine yönelme zamanı gelmiştir” dedi ve yeni bir planı uygulamaya aldı.

Obama PKK/PYD/YPG’yi “kara gücü” ilan etmişti, Trump “petrol bekçiliği” görevi veriyor, İsrail de “İran’a karşı denge aparatı” olarak kullanıyor.

Toplamda ise PKK/PYD/YPG, ABD ve İsrail adına Kürtleri “ateşe atmış” oluyor!

Ateşe atmış oluyor, çünkü ABD’nin bölgede kazanma şansı yok!

Kürtler bu nedenle “ateşe atılmaya” artık dur demeli! Çünkü bölgede Kürtlerin de çıkarına olacak yeni bölgesel işbirliği iklimi oluşmakta…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2019

Yorum bırakın

NATO’nun beyin ölümü

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Economist dergisine verdiği röportajda “NATO’nun beyin ölümü yaşadığını” söyledi. Macron’a göre beyin ölümünün nedeni ise birincisi ABD ile AB arasındaki koordinasyon eksikliğiydi, ikincisi ise Türkiye’nin Suriye politikasıydı…

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Macron’un bu açıklamasını “yersiz bir sözlü saldırı” olarak niteleyerek “Transatlantik ortaklık bizim için vazgeçilmez” dedi.

Merkel’in sözleri, kuşkusuz ABD ile AB arasındaki gerilimi arttırmamaya dönüktü. Yoksa ABD ile NATO konusunda yaşananlar bakımından Berlin, Paris’ten farklı düşünmüyordu.

Avrupa Ordusu

Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımda ayrıntılı yazdım: Berlin ve Paris, önüne “ABD’ye ve NATO’ya bağımlılığı azaltma” hedefi koymuş durumda.

AB ülkeleri bu nedenle 13 Kasım 2017’de savunma alanında daha sıkı işbirliği ve koordinasyon için “Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması (PESCO)” imzaladı.

Dönemin Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, PESCO’nun Avrupa için bir alternatif olacağını belirtti. Diğer yandan AB ülkeleri önlerine “Askeri Schengen Bölgesi” kurma hedefi de koydu.

Macron 6 Aralık 2018’de ABD’ye bağımlı olmayan egemen bir AB ordusu kurmadıkça Avrupalıların güvende olamayacağını söyledi.

Macron’dan daha da ileri giden Merkel, Berlin’in “gerçek” bir Avrupa ordusu istediğini belirterek, bunu sağlayabilmek için “Avrupa Güvenlik Konseyi” kurulmasını savundu.

Dahası Macron, Avrupa ordusu istedikten kısa bir süre sonra Alman Parlamentosu’nda konuştu ve “ABD’den bağımsız olmayı” birliğin önüne görev koydu.

ABD’den bağımsız AB isteği

İşte asıl mesele de buydu. AB, ABD’den adım adım bağımsızlaşmak istiyordu. AB ordusu çıkışı bunun içindi…

O günlerde hem Berlin’den hem de Paris’ten “bağımsız AB” mesajları geliyordu:

Örneğin eski Almanya Başbakanı Gerhard Schröder “ABD işgali altında gibi olmamalıyız, yeni müttefikler aramalıyız” diyordu.

Örneğin Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, “ABD ile AB ilişkilerinin gözden geçirilmesi gerektiğini” söylüyor, “Washington’a eskisi gibi güvenilmediğini” belirtiyordu.

Örneğin Fransa Ekonomi Bakanı Bruno Le Maire “Almanya’yla birlikte bağımsız Avrupa finans mekanizmasını geliştirme kararı aldıklarını” duyuruyor ve “Avrupa’nın vasal toprak değil bağımsız kıta olmasını istiyoruz” diyordu.

Yeni bir dünya kuruluyor

Peki AB, neden ABD’den bağımsızlaşmak istiyor?

Bunun belirleyici nedeni ABD’nin hegemonyasının inişe geçmiş olmasıdır. Zayıflayan ABD’nin çekim gücü azalıyor.

Dahası ekonomisi zayıflayan ABD, “transatlantik müttefiki” AB’ye ticaret yaptırımları uyguluyor, hatta AB’nin güvenliğini sağladıklarını belirterek, NATO’ya olan borçlarını ödemesini istiyor!

Berlin ABD’ye rağmen Çin’le İpek Yolu, Rusya’yla enerji anlaşmaları imzalıyor; Berlin ve Paris, ABD’ye rağmen İran’la ticaret yapıyor.

Kısacası yeni bir dünya kuruluyor, AB de o dünyada daha bağımsız bir konumda olmak istiyor!

NATO dağılır mı?

Peki NATO dağılır mı?

Kuşkusuz NATO sadece bir askeri örgüt değildi, siyasal bir ittifaktır. Dahası ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutmasının da aracıdır. Bu nedenle SSCB ve Varşova Paktı dağıldığında, NATO varlığını sürdürdü.

Ancak bugün ciddi ciddi NATO’nun geleceği, üstelik ABD’de sorgulanıyor. Dahası ABD Başkanı Donald Trump açık açık NATO’yu anlamsız bulduğunu söylüyor. Hatta Neo-Conlar bile bu konuda Trump’a destek veriyor.

Öyle ki ABD Temsilciler Meclisi, bir oldubittiyle karşılaşmamak için bu yılın başında ABD’nin NATO’dan çıkmasını yasaklayan bir tasarıyı bile geçirdi!

Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da, “NATO beyin ölümü yaşıyor” diyen Macron’un sözleri üzerine NATO’nun değişmesi ve gelişmesi gerektiğini, aksi taktirde ittifakın hükümsüz olma riski taşıdığını belirtti!

Tabi bugünden yarına NATO’nun dağılması söz konusu değil ama NATO üyelerinin günden güne “bağımsız” hareket etmeye başladığını da önemle belirtelim.

Emperyalist savaş aygıtı NATO’nun dağılması, tün dünya için çok yararlı bir gelişme olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Kasım 2019

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın