Archive for category Politika Yazıları

Suudi-İsrail ortaklı Kürdistan planı

7 Haziran seçimleri etnik ve mezhepçi bir harita yarattı. Bu yönüyle 7 Haziran’ı ABD’nin BOP haritasının bir ölçüde gerçekleşmesi diye de değerlendirebiliriz.

O nedenle 7 Haziran seçimlerini Açılım süreci açısından da mutlaka masaya yatırmamız gerekiyor:

AÇILIM PKK’Yİ BÜYÜTTÜ

1) Açılım’ın PKK’yi adım adım sönümlendireceği iddiasının yalan olduğu 7 Haziran’la iyice anlaşıldı. Zira PKK küçüleceğine, büyüdü! Yüzde 13’ün anlamı PKK’nin AKP döneminde katlanarak büyüdüğüdür.

PKK 40 yılın ardından, AKP’nin Açılım’la sağladığı fırsatlar sayesinde Doğu ve Güneydoğu’daki en geniş tabanına ulaşmış durumdadır. Bu tablo oya da yansımıştır.

2) Açılım’ın PKK’ye silah bıraktıracağı iddiasının yalan olduğu 7 Haziran’la tescillendi. Oyalama taktiği ile Açılım’dan yararlanarak büyüyenler, aynı taktiği 7 Haziran’dan sonra da sürdürüyorlar.

Örneğin yüzde 13’le “adres” gösterilen HDP topu Öcalan‘a atıyor. Öcalan‘la görüşme heyetinin üyelerinden Sırrı Süreyya Önder ise “Öcalan İzleme Kurulu İmralı’ya gittiği gün silah bırakma kongresi için tarih verecekti” diyerek “izleme kurulunu” olmazsa olmaz şart yapıyor!

PKK-KCK ise “ne HDP ne Öcalan, silah bırakma kararını biz veririz” diyor. Dahası, yüzde 13’ün fırsatıyla şu şartları masaya sürüyor: 1) Ateşkes tahkim edilsin. 2) Öcalan serbest bırakılsın 3) AKP’yle yapılan anlaşmalara anayasal güvenceler kazandırılsın.

AÇILIM PKK’Yİ BÖLGESELLEŞTİRDİ

3) Açılım’la palazlanan ve Atlantik’in Suriye’ye saldırısıyla bölgesel aktörlük kazanan PKK, yeni Ortadoğu dengeleri içinde, yeni destekçiler bulmaya başladı!

Bunlardan sonuncusu, AKP’nin Suriye’deki iş ortağı Suudi Arabistan’dır. Yakın Doğu Haber‘in The Amerikan Interest‘den aktardığına göre Suudiler İsrail’e 7 maddelik bir Ortadoğu planı sundu. Maddelerden biri bölgede kurulacak Kürdistan’dı!

Konu Cuma günü Suudi Arabistanlı General Enver Macis Eşki‘nin İsrail’li bir yetkiliyle yaptığı görüşmede gündeme geldi: “General Eşki sözlerini Ortadoğu için yedi maddelik bir planla bitirdi. Plan Irak, Türkiye ve İran topraklarından oluşturulacak bağımsız bir Kürdistan kurma çağrısı içeriyordu.” (YDH, 12 Haziran 2015)

AKP Hükümeti’nin Suriye’deki iş ortağı Suudi Arabistan hem İran’a karşı İsrail’le stratejik ortaklık kuruyor, hem de İsrail’le birlikte Türkiye’yi parçalama senaryosu yazıyor!

AÇILIM PKK’Yİ STRATEJİK AKTÖR YAPTI

4) ABD’nin IŞİD stratejisi özetle şöyleydi: IŞİD’in Irak ve Suriye’de ağırlıklı olarak Arap ve Türkmen bölgelerine saldırmasına yol verilecek, ardından yapılacak kurtarma operasyonları sonrasında o topraklar Kürt örgütlerinin hakimiyetine bırakılacaktı. Kürt Koridoru böyle inşa edilecekti!

Açılım’la siyasallaştırılan ve bölgesel aktör haline getirilen PKK, şimdi ABD stratejisinin içinde başat güç olmaya doğru gidiyor, stratejik araçlık değeri kazanıyor.

Nitekim Öcalan işte bu plan nedeniyle Açılım görüşmelerinde rahattı ve şöyle diyordu: “Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu anda Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin.”

Bu süreçte ABD’yle temaslarda bulunan Aysel Tuğluk da o nedenle şöyle diyordu: “En az önümüzdeki çeyrek asır boyunca Kürtlerin var olduğu her yerde PKK de çeşitli biçimlerde olacak. Suriye’de bir süre daha silahlı, İran’da yakın gelecekte tekrar silahlı.”

PKK SİLAHLA KAZANDI

Şimdi devlet içinde “ama HDP Türkiyelileşiyor, PKK adım adım dağdan iner, örgüt sisteme dahil olur” diyerek avunanlar var!

Onlara anımsatalım: PKK 40 yılın sonunda bu başarıya silahla geldi, o nedenle silahı bırakmaz!

PKK ne için silahlandı? Siyasal hedeflerini yerine getirmek için. Bu durumda “silahını bıraksın” diye örgüte “siyasal hedeflerini” parça parça vermek başarı mıdır?

Açıkça belirtelim: “Siyasal hedefleri için silahlanan bir örgüte siyasal hedeflerini vererek silahını alırım sanmak” strateji değil, en hafifinden saflıktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Hazirn 2015

Yorum bırakın

Birlik merkezi inşa etmek

7 Haziran seçim sonuçları da gösterdi ki, bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı, bir birlik merkezi inşa etmektir!

7 Haziran öncesinde bunun tohumları Vatan Partisi olarak atılmıştı. Millicileri, halkçıları, sosyalistleri biraraya getiren o tohum 7 Haziran’da filiz verdi. 161 bin oyun yararlı anlamı budur.

Şimdi o filizi fidana dönüştürme vaktidir.

TBMM DIŞI MUHALEFET İHTİYACI

Birlik merkezi ihtiyacının en önemli göstergesi, TBMM’de oluşan Açılım ortaklığıdır. Özerklik, değişik tonlarda da olsa, her üç partinin, HDP, AKP ve CHP’nin artık ortak paydasıdır.

Kuşkusuz hem AKP’li hem de CHP’li milletvekillerinin içinde özerkliği Türkiye’nin birliğini dinamitleyen bir proje olarak görerek karşı çıkan milletvekilleri var. Dahası HDP’ye oy veren seçmenler içinde de var. Elbette bu kesimler, bölücülük ile birlikçiliğin daha somut karşı karşıya geleceği zamanda yararlanılacak kuvvetlerdir.

Ama şu şartlarda, hele de koalisyon pazarlıklarının tek belirleyici olduğu şartlarda, TBMM, özellikle bu üç parti açısından, neredeyse tek blok halindedir.

Bu nedenle Türkiye’nin önünde, asıl TBMM dışı bir muhalefet örgütleme sorunu ve ihtiyacı vardır.

İşte Vatan Partisi bu noktada önemlidir.

VATAN ZEMİNİNDE MÜCADELE GERÇEĞİ

Türk-Kürt birliğini savunan, antiemperyalist, Suriye ve Irak’la dostluk isteyen, Haziran Halk Hareketi’nde Türk Bayrağı altında toplanan ve AKP rejimine karşı “Mustafa Kemal’in askeri” olarak ayağa kalkan, laik ve demokraitk bir cumhuriyeti savunan en geniş kesimler için asıl mücadele şimdi başlıyor.

Milliciler, ulusalcılar, cumhuriyetçiler, Atatürkçüler, devrimciler, sosyalistler için; işçiler, köylüler, kamu çalışanları, beyaz yakalılar, ücretliler, kısacası tüm emekçiler için asıl mücadele şimdi başlıyor.

Ve mücadelenin zemini bugün dünden daha yakıcı olarak vatandır.

Çünkü bu kez vatanımız, yurdumuz, ortak evimiz asıl hedeftir. Çünkü evlerimizi ayırma, yurdumuzu bölme projesi yürürlüktedir.

Çünkü o projenin aktörleri bu kez TBMM’de çoğunluktur!

ELDEKİ EN İYİ ARAÇ: VATAN PARTİSİ

Sistem tıkandı. Sistem içi çözüm arayışları, restorasyon hükümetleri ve hatta erken seçim bile bu takınmayı gideremeyecektir.

İster CHP, ister MHP, isterse ikisi birden azınlık hükümeti kursun; tıkanmayı çözemeyeceklerdir.

Çünkü geride kalan 13 yılda o tıkanmanın dolaylı aktörleri olmuşlardır, tıkanmayı açabilecek devrimci programları yoktur! O nedenle en fazla restorasyona adaydırlar!

Bu tablo, TBMM dışında en geniş ittifakı kurmayı hem zorunluluk hem de en temel yurtseverlik görevi olarak önümüze getirmektedir.

O ittifakın adresi ise millici, halkçı ve sosyalist öncüleri birleştirebildiği için Vatan Partisi’dir. Elimizde şu anda daha iyi bir araç yoktur!

Kuşkusuz eksikleri vardır, kuşkusuz hataları vardır ama tüm bu eksikleri giderecek, tüm bu hatalardan ders çıkarak devrimci bir perspektifi vardır.

BİRLİK VATAN’DA BAŞLAR

Var olan bu çok değerli araç TBMM dışı partiler içinde en çok oy alan ikinci partidir. Bu aracı büyütmeye 161 bin oyu, 161 bin üye yaparak başlayalım!

Vatan Partisi’ni kitle örgütlerinin içinde, emekçi yataklarında, mücadele alanlarında halka halka genişletelim.

Devrimci askerle işçiyi, milli sanayiciyle aydını, Türk ile Kürt’ü, Sünni ile Alevi’yi, öğrenci ile köylüyü Vatan Partisi saflarında birleştirelim.

Türkiye’nin birliğini inşa etmeye, Vatan Partisi’nde örgütlenerek başlayalım!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Haziran 2015

 

1 Yorum

Baykal’ın Erdoğan’ı kurtarma mecburiyeti

Tayyip Erdoğan ile Deniz Baykal‘ın önceki gün yaptığı 2,5 saatlik görüşme “büyük uzlaşma” denilerek parlatılmaya çalışılan AKP-CHP koalisyonu için bir girişim miydi?

Büyük oranda böyle okundu. Üstelik Baykal‘ın TBMM Başkanlığı da konuşuluyorken…

Kategorik olarak bu değerlendirmeye bir itirazım yok; HDP destekli AKP azınlık hükümetini ya da AKP-HDP açık koalisyonu ihtimalini, AKP-CHP koalisyon ihtimalinden daha yüksek gören biri olarak hem de…

Ama şu soruları da sormalıyım:

Hedef AKP-CHP koalisyonu ise neden Ahmet Davutoğlu ile Kemal Kılıçdaroğlu değil de, Erdoğan ile Baykal görüştü?

Ya da en azından iki partinin genel başkan yardımcıları değil de neden “eski” liderleri görüştü?

Bu soruya yanıt verebilmek öncelikle bazı olağanüstü önemdeki gelişmeleri anımsamaktan geçiyor.

ÇENGELKÖY BULUŞMASI

Erdoğan ile Baykal‘ın 3 Kasım 2002’den sonra Çengelköy’de yediği yemek hâlâ özel sırlar içermektedir. Tamamı henüz aydınlanmamıştır.

Aydınlananlar mı?

Siyasi yasağı nedeniyle “muhtar bile olamayacak” durumda olan Tayyip Erdoğan nasıl başbakan oldu? Erdoğan‘a bu yolu açan kimdi? Deniz Baykal!

Birkaç kez yazdık, özetleyelim: Dönemin AB Komiseri Günter Verheugen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal‘la, 3 Kasım seçimlerinden hemen sonra, 15 Kasım 2002’de Varşova’da görüştü.

Verheugen bu görüşmeden sonra gelip Tayyip Erdoğan‘a “Baykal seni Başbakan yapacak” müjdesi verdi!

AB Komiseri’nin temaslarının özeti şöyleydi: “Verheugen, Baykal‘a ‘Başbakan kim olacak’ diye sorduğunu ve ‘Tabii ki seçimin galibi başbakan olacak’ yanıtını aldığını anlattı. Verheugen Baykal‘ın yaptığı sohbetten aldığı izlenimi Erdoğan‘a, ‘Deniz Bey galiba sizin başbakan olabilmeniz için önünüzün açılmasına yardımcı olacak’ sözleriyle aktardı.” (Hürriyet, 22 Kasım 2002)

Sonra ne mi oldu? Erdoğan ile Baykal Çengelköy’de bir lokantada buluşturuldu. O gün yemekte Türkiye’nin gidişatını değiştirecek anlaşmalar yapıldı; sadece 2002’yi değil, 2007’yi ve 2015’i!

Sırasıyla anlatalım:

BAYKAL ERDOĞAN’I BAŞBAKAN YAPTI

Baykal o yemekten hemen sonra işe koyuldu: Önce Anayasa değiştirildi, sonra Siirt seçimleri iptal ettirildi. Anayasa değişikliğinden faydalanan Erdoğan‘ın siyasi yasağı kalktı ve yenilenen Siirt seçimlerinde milletvekili olabildi. Ve elbette Başbakan! (Erdoğan‘ı Baykal‘ın başbakan yapmasından sonra Kılıçdaroğlu‘nun da cumhurbaşkanı yaptığını ayrıca not düşelim!)

O tarihlerde Çengelköy’deki yemeğin Erdoğan‘a başbakanlık, Baykal‘a cumhurbaşkanlığı anlaşması olduğu düşünüldü. Ancak sonraki gelişmeler, Baykal‘a hiçbir kazanımın olmadığını gösterdi. Tersine Baykal o yemeğin sürekli kaybedeniydi. 2007’de Baykal değil, Abdullah Gül cumhurbaşkanı oldu. Ve Baykal 2010’da bir kasetle CHP Genel Başkanlığı’nı da kaybetti.

O nedenle şunu sormalıyız: 2010 kaseti aslında Çengelköy’deki yemeğin de konusu muydu? Erdoğan‘ı başbakanlığa götüren yol o kasetle mi açılmıştı? Hatta Baykal‘ın 2007’de Cumhuriyet mitingleriyle iktidarı reddetmesi ve “sistem içinde” kalması o kasetle mi sağlanmıştı?

KOALİSYON ERDOĞAN’I KURTARIR, CHP’Yİ BİTİRİR

Ve gelelim bugüne…

AKP-CHP koalisyonu hazırlığı için Erdoğan ile Baykal’ı yeniden buluşturan o kaset mi?

En başta sormuştuk: Neden Davutoğlu ile Kılıçdaroğlu değil de Erdoğan ile Baykal görüştü?

Yoksa aslında CHP, AKP’yle koalisyona pek sıcak bakmıyor mu? Zira CHP’nin tabanı çok açık bir şekilde AKP’yle koalisyona karşı. Ve bu nedenle daha iki gün önce Kemal Kılıdaroğlu, belki de istemeye istemeye, ekranlardan “AKP’yle koalisyon yok” dedi!

Bu nedenle Baykal meseleyi ısıtması için mi devreye sokuluyor? Karşılığında TBMM Başkanlığı mı ikram ediliyor?

Dün de belirttik: AKP’yle koalisyon, fiilen Erdoğan’ı kurtarmak sonucunu doğurur! CHP de bu suçun altında kalır! 2013’ten beri sallanan ama düşmeyen Erdoğan’ın kurtarıcısı olmak, CHP’yi bitirir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Haziran 2015

Yorum bırakın

Koalisyon pazarlığı Erdoğan’ı kurtarır!

Türkiye 7 Haziran seçimlerine nasıl girdi? Seçmen açısından sorunlar listesinin en tepesinde Erdoğan vardı! Bu gerçek, Erdoğan‘a en iyi muhalefet edenin oyunu daha çok artıracağına işaret ediyordu.

Nitekim öyle oldu. Selahattin Demirtaş “seni başkan yaptırmayacağız” kampanyasını, gerçekte içeriği öyle olmasa da, iyi değerlendirdi ve merkez medyanın da desteğiyle oyunu en çok artıran parti lideri oldu.

Kısacası, görüntüde Erdoğan‘a en iyi vuranın seçmen kitlesini daha çok büyüttüğü bir seçim yaşadık. O vuranların gerçekte ne kadar Erdoğan karşıtı olduğu tali kaldı.

ERDOĞAN’LA UZLAŞAN KAYBEDER

Buna şundan dikkat çekiyoruz:

Koalisyon ön temasları başladı. Merkezinde AKP’nin olduğu seçeneklerden, HDP’nin dışarıdan destekleyeceği CHP-MHP seçeneklerine kadar 6 çeşit koalisyon konuşuluyor.

Seçim sürecinin temel motivasyonu bu süreçte de geçerli. Erdoğan karşıtlığını merkeze almayan girişimler, girişim sahiplerini hızla güç kaybına götürür!

Yani Erdoğan‘ı frenleyecek, onun anayasayı takmayarak “herşeye karışan” tavrını dizginleyecek hedeften yoksun bir koalisyon girişimi, hem başarısız olacak hem de koalisyon üyelerini hızla zayıflatacaktır.

Kısacası, AKP’yle, daha doğrusu Erdoğan‘la uzlaşan kaybeder!

KILIÇDAROĞLU GEZİ’DEN KORKTU

Bu tehlikeye, 2013 hatasının tekrarlanma tehlikesi de diyebiliriz. Açalım:

Haziran Halk Hareketi’nin temel motivasyonu da yine Erdoğan karşıtlığıydı. Çünkü Erdoğan‘ın sultanlık girişimi halkı boğmuştu.

Sonuçta Gezi’de Erdoğan‘ın saltanatı fena sallanmıştı. O halk hareketinin dinamizmini kucaklayacak irilikte bir devrimci partinin olmaması, o hareketin daha ileri noktalara gidememesine yol açtı.

Burada önemli faktörlerden biri de CHP’ydi. Tamam CHP’nin tabanı alanlardaydı, tamam CHP’nin 20 kadar milletvekili hergün Taksim’de nöbet tuttu, tamam Kemal Kılıçdaroğlu Taksim’e çıktı ancak bu tablo CHP’nin Haziran’a fren koyduğu gerçeğini değiştirmez!

Açık söyleyelim: Kılıçdaroğlu Haziran’dan korktu! Tıpkı Baykal’ın 2007’deki Cumhuriyet mitinglerinden korkması gibi!

Kılıçdaroğlu‘nun “Tamam çocuklar güzel şeyler yaptınız ama hadi artık evlere” anlamına gelen çıkışları ile MHP’nin “biz bu işlerde yokuz” tavrı birleşti ve Gezi’ye darbe diyen HDP’nin sonrasında Gezi’yi baltalaması ile Erdoğan rahat bir nefes aldı!

O tarihten sonra koltğu sallanan Erdoğan adım adım konumunu sağlamlaştırdı. Ve bir yılın sonunda hem Cumhurbaşkanı oldu hem de partisine yerel seçim başarısı kazandırdı!

GÖREV GERÇEK ERDOĞAN KARŞITLARININ

Aynı risk yine var!

7 Haziran 2015 itibariyle Erdoğan‘ın iktidarı yine sallanmış oldu, başkanlık rüyası bitti. Kısacası Erdoğan bu sonuçlarla Saray’a sıkışmış oldu.

Ancak Erdoğan şimdi “Hangi koalisyon ile yeniden güç toplarım, hangi pazarlık ile yeniden ayağa kalkarım?” hesapları yapıyor.

Erdoğan karşıtlığı ile oylarını artıran partilerin koalisyon uzlaşması adına bu hesaplara boyun eğebilmesi riski önümüzde duruyor maalesef.

2013’ten kurtulan Erdoğan’ın 2015’ten de kurtulabilmesi mümkün. Zira en başta da belirttik, halkın “Erdoğan’dan kurtulma” beklentisinden yararlandılar ama gerçekte esaslı Erdoğan karşıtları değillerdi!

Dolayısıyla hesap yine gerçek Erdoğan karşıtlarına kalıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Haziran 2015

Yorum bırakın

HDP’ye ödünç oy verenlerin 5 sorumluluğu

HDP’nin barajı geçecek oyları ağırlıklı olarak doğuda AKP’den, batıda CHP’den aldığı anlaşılıyor.

Bu tabloda kuşkusuz kendi seçmenine hatta üyesine yeşil ışık yaktığı için Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin büyük kaykısı var. HDP yönetimi de bu gerçeği bildiği için o oyları “ödünç oy” diye niteledi. Batıda o ödünç oyları verenler esas olarak solcuydu, aydındı, gazeteciydi, neo-liberaldi, orta sınıflardı vs.

Biz bugün baraj atlatma kampanyasının amacına ve seçmenin “ya Erdoğan ya Öcalan” ikilemine sıkıştırılmasına dönmeyeceğiz yeniden. Ancak bu ödünç oyların sahiplerinin, en çok da solcuların, bugün itibariyle önemli bazı sorumlulukları olduğuna dikat çekeceğiz.

1) TÜRK-KÜRT BİRLİĞİNİ SAĞLAMAK

HDP’ye ödünç oy veren solcuların en önemli sorumluluğu, tabloyu Türk-Kürt birliği hedefine zorlamaktır. HDP’deki ayrılıkçı çizgiye karşı çıkmak ve verdikleri oyun ayrılığa değil birliğe olduğunu sürekli vurgulamak, ödünç oy veren solcuların en temel görevidir.

HDP’nin “Türkiye partisi” hedefinin seçim sürecindeki taktik anlamını bir kenara bırakarak anımsatalım: HDP’ye ödünç oy verenler, artık oylarının karşılığı olarak bu partiyi gerçek anlamıyla bir Türkiye partisi olmaya zorlamalıdırlar. Hepimizi birleştiren Türk Bayrağı’nın HDP etkiliklerinde artık daha çok taşınabilmesinin sorumluluğu ödünç oy verenlerin sırtındadır.

2) ERDOĞAN-ÖCALAN ANLAŞMASINI BOZMAK

HDP’ye oy veren solcuların bir diğer önemli sorumluluğu, Erdoğan ile Öcalan arasında yapılan “Özerklik karşılığı başkanlık” anlaşmasına karşı çıkmaktır.

Hep söyledik: Başkanlık ile özerklik birbirinin bütünleyenidir. Özerklik üniter yapının ortadan kalkmasıdır, bir nevi federasyondur ve başkanlık da en çok federatif özellikli ülkelerde uygulanır.

HDP’ye ödünç oy verirkenki en öne çıkan motivasyonunuz Erdoğan‘a ve onun otokratik anlayışına karşı olmanızdı. İşte başkanlık da o anlayışın bugün için zirvesidir. Buna karşı olmayı sürdürmek, Demirtaş‘ı “Erdoğan’ı başkan yaptırmayacağız” sözünü tutmaya zorlamak, en çok sizlerin sorumluluğundadır.

3) BİJİ OBAMACILIKLA MÜCADELE

HDP’ye ödünç oy veren solcuların bir diğer önemli sorumluluğu ise HDP’yi Suriye ile dostluk politikasına zorlamaktır. Solculuk, herşeyden önce antiemperyalist olmaktır ve HDP’ye oy veren solcular ABD’nin bölgedeki taşeronlarıyla birlikte Suriye’ye abanmasına cepheden karşı çıkmalıdır.

IŞİD’le mücadelenin, öncelikle ABD’yle mücadeleden gaçmekte olduğunu en iyi solcular analiz eder. ABD’nin Ortadoğu’dan çıkarılması gerektiğini en çok solcular savunur. Emperyalizmin halkların yararını değil, kendi tekellerinin çıkarlarını düşündüğünü en iyi solcular bilir.

Bu nedenle, HDP içindeki emperyalizmin bölge politikalarına destek verme çizgisine itiraz etmek, ABD’den rol talep eden anlayışlara karşı çıkmak, kısacası “biji Obamacılık”la mücadele etmek, HDP’ye ödünç oy veren solcuların sorumluluğu ve hatta görevidir!

4) FEODALİZMLE MÜCADELE

Solculuk, feodalizme mücadele etmektir aynı zamanda. HDP’nin içindeki feodal ilişkilerin tasfiyesine karşı çıkan çizgiyle mücadele etmek, feodal ağalarla iş tutulmasına ve aşiretçilik yapılmasına karşı çıkmak HDP’ye ödünç oy veren solcuların sorumluluğudur.

HDP’nin içinde küçük de olsa bulunan Saidi Nursicilik ve dinci gericilik çizgisiyle mücadele etmek de solcuların sorumluluğudur.

5) TÜRK BAYRAĞI ALTINDA HALK HAREKETİ

Halk hareketlerini desteklemek, dahası halk hareketleri örgütlemek solculuğun görevidir. Halk hareketlerine, yani Gezi’ye darbe diyen HDP’deki anlayışla mücadele etmek, ödünç oy veren solcuların görevidir.

Yeni halk hareketlerinde, Türk Bayrağı’nın altında birlik yaratabilmek solcuların görevidir!

HDP’ye ödünç oy veren solcuların, 2010’daki halk oylamasında “yetmez ama evet” diyen liberallerin durumuna düşmemesi için bu sorumluluklarını yerine getirmesi gerekmektedir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Haziran 2015

Yorum bırakın

2013 tarihli Erdoğan-Öcalan anlaşması ne olacak?

AKP tek başına iktidar olamadı, peki ne olacak? 45 günde erken seçim mi? Kuşkusuz olası ama hem Erdoğan hem de Davutoğlu 45 gün sonra yapılacak bir seçimde yüzde 30’un altına düşme olasılığı riskini alamaz!

Bu durumda koalisyon kaçınılmaz: AKP’nin HDP, CHP ya da MHP’yle yapacağı koalisyon seçenekleri ile bir de Dursun Çiçek gibi yeni CHP milletvekillerinin önerdiği CHP-HDP-MHP seçeneği var. Kuşkusuz kağıt üzerinde…

Devlet Bahçeli sonuçlar belli olduktan sonra koalisyona dahil olmayacağını ilan ederek kağıt üzerindeki dört seçeneği ikiye düşürdü. Bahçeli‘nin hesabı basit: AKP’li ya da HDP’li bir koalisyonla güç kaybetmeyip, erken seçimi zorlamak ve daha da güçlenerek çıkmak!

Bu durumda kağıt üzerinde AKP’nin ya HDP’yle ya da CHP’yle koalisyon kurma olasılığı kaldı. Kuşkusuz bir de “azınlık hükümeti” seçeneği var ki, onu sona bırakıyorum…

AKP-CHP KOALİSYONU İHTİMALİ

Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi AKP’yle koalisyona sıcak bakıyor. Washington’un da istediğinin bu olduğu anlaşılıyor. Zaten “Derviş programı” iki partiyi koalisyon ortağı yapacak nitelikte. Bir de Açılım’ı bu kez “kurucu parti” ile taçlandırma hedefi var.

Ancak bu koalisyonun iki parti için de maliyetleri büyük. “CHP zihniyeti” vurgusuyla AKP seçmenine kodlananlar Davutoğlu açısından ayrı bir zorluk, bu kadar çarpışmadan sonra dönüp Erdoğan‘ın partisiyle ortak olmak Kılıçdaroğlu açısından ayrı bir zorluk…

Daha şimdiden Ali Özgündüz gibi etkili isimler AKP-CHP koalisyon seçeneğine karşı tavır koymakta ve CHP Genel Merkezi’nin önünde protesto çadırı açma uyarısı yapmaktadır.

Özetle bu koalisyon seçeneği her iki partiyi de bölebilecek etkidedir!

DEMİRTAŞ SEÇMENE SÖZÜNÜ TUTABİLİR Mİ?

Selahattin Demirtaş, seçim süreci boyunca Erdoğan karşıtlığından maksimum yararlanabilmek için “ödünç seçmene” sürekli “AKP’yle koalisyon yok” mesajı verdi. Sonuçlar belli olduğunda da bu sözünü yineledi.

Peki Demirtaş bu sözü Öcalan‘a rağmen tutabilir mi? Elbette çok zor ama yüzde 13 gibi bir artısı var. O nedenle Öcalan için 13 yerine 10,5 gibi bir sonuç belki de daha yararlı olacaktı! Baksanıza şimdiden AKP’den HDP’ye “Öcalan’ı İmralı’ya mahkum ettiniz” anafikirli mesajlar yönelmekte…

Aslında Erdoğan‘ın HDP’nin barajı aşmasına itirazlarından biri de bu nedenleydi. Kuşkusuz ilk sırada HDP’nin vekillerinin çoğunun AKP hanesine yazılacağı gerçeği vardı. Fakat Öcalan‘la yürüttüğü sürece fazla aktör katmama, hele de etkili aktör katmama ihtiyacı da Erdoğan için kritik önemliydi.

AZINLIKHÜKÜMETİ SEÇENEĞİ

Az öznelilik ihtiyacı sadece masanın PKK tarafı için değil, AKP için de geçerliydi. Erdoğan‘ın Hakan Fidan‘ın istifasına itirazı en çok da bu nedenleydi.

Ve şimdi, AKP’nin çözülmeye başlamasıyla bu daha da problematik olmaya başladı. Örneğin Sevilay Yükselir‘in önce seçimlere üç gün kala AKP yerine oyunu HDP’ye vereceğini ilan etmesi, ardından seçimlerden bir gün sonra Yalçın Akdoğan‘ın açıklamalarının Erdoğan‘ı sıkıntıya soktuğunu iddia etmesi önemli bir çatışmaya işaret ediyor: Hakan Fidan – Yalçın Akdoğan çatışması!

Açılım’ın Efkan Ala‘yle birlikte üç önemli aktöründen ikisinin bu çatışması, yeni ve AKP açısından zorlu bir süreci işaret ediyor. Problem şu: Öcalan 2013’te Erdoğan’la yaptığı “özerklik karşılığı başkanlık” anlaşmasını yürürlüğe sokabilecek mi? Yüzde 13 alan HDP bu anlaşmaya uyacak mı?

Çok bilinmeyenli bu denklemin Erdoğan açısından en uygun çözümü, sona bıraktığımızı söylediğimiz “azınlık hükümeti” formülüdür: HDP koalisyon ortağı olmadan AKP’ye dışarıdan destek vererek hem Öcalan’ın anlaşmasını uygular hem de “ödünç seçmenine” erken kazık atmamış olur. Erdoğan da bu yöntemle 45 gün sonra olacak bir erken seçimi 1 yıla kadar uzatabilir. Bu süreçte “safları sıklaştırma” politikasıyla Gül’ün yeni hamlelerine karşı zaman kazanır.

Bu seçenek Obama sonrasına hazırlanan Washington’dan da onay alacaktır!

Sonuç mu? Her durumda sistem içi çözüm yoktur ve en erkeni olmasa da, erken bir seçim kaçınılmazdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Haziran 2015

Yorum bırakın

Erken seçim kazandı, Erdoğan kaybetti

Biz bu yazıyı yazmaya başladığımızda sandıkların henüz yarısı açılmıştı. Dolayısıyla kesin olmayan sonuçlara göre bir ilk değerlendirme yapıyoruz.

Ortaya çıkan ilk sonuç TBMM açısından şu: HDP ve MHP kazandı, AKP ve CHP kaybetti!

Gelelim daha ayrıntılı değerlendirmeye…

ERDOĞAN KAYBETTİ

Erdoğan‘ın anayasayı ihlal ederek seçim meydanlarına çıkması, AKP’nin düşüşünü frenleyebilmek için devlet olanaklarıyla “seçim mitingleri” yapması, haliyle seçimi Erdoğan‘la karşıtları arasında bir seçime dönüştürdü.

7 Haziran sonuçlarına bu açıdan baktığımızda ilk saptamamız şudur: Seçimerin en büyük kaybedeni Erdoğan‘dır!

İlk sonuçlar, hatta kesin sonuçlar, Erdoğan‘a o çok istediği başkanlık yolunu artık açamayacaktır!

SİSTEM İÇİ ÇÖZÜM YOK

Seçimi sistem içinden değerlendirdiğimizde karşımızda şu iki seçenek vardı: Otokrasi mi, restorasyon mu?

Yani Erdoğan‘ın önü mü açılacaktı, yoksa sistem geçici bir dönemle tedavi mi olacaktı? Yani başkanlık sistemi mi gelecekti, yoksa ara rejim mi?

İlk sonuçlara bakıldığında otokrasi değil, ara rejim öne çıktı. Erdoğan‘a başkanlık yolu kapandı ve erken seçimi getirebilecek yeni bir dönem başlamış oldu.

HAYAT SİSTEM DIŞI ÇÖZÜMÜ DAYATIYOR

Sistem o denli iflas etti ki, “otokrasi mi, restorasyon mu” şeklindeki seçenekler asıl seçeneğin önüne geçemedi.

Nedir o asıl seçenek? Sistem içi seçeneklerin zayıflaması ve sistem dışı seçenek arayışının kuvvetlenmesi.

İşte Vatan Partisi’nin aldığı “stratejik oylar” bu sistem dışı seçenek arayışına yapılan yatırımdır. Niceliğiyle değil stratejik oluşuyla değerli bu oyların, önümüzdeki süreçte alanlardaki mücadelelerde nasıl önemli hale geleceğini hep birlikte göreceğiz…

CHP’DEN HDP’YE BARAJ İKRAMI

Açılımcılar, seçim iklimini en başından beri “ya AKP ya HDP” denklemine sıkıştırmaya çalıştı. Seçmen “ya Erdoğan ya Öcalan” ikilemi arasında tercih yapmaya zorlandı. Hedef, karşıtlıktan beslenerek AKP’nin inişini frenlemek ve HDP’ye baraj atlatmaktı.

Kısmen başarılı olundu. Hatta bu yönüyle en çok kazanan Öcalan oldu!

Kaybeden mi? “HDP barajı aşmalı” diyerek bu denkleme destek veren Kemal Kılıçdaroğlu!

HDP “CHP iktidar olmalı ama Erdoğan’a karşı HDP’ye oy veriyorum” diyen CHP’lilerin sayesinde barajı aştı.

ERKEN SEÇİM OLASILIĞI

AKP tek başına iktidar olacak mı? Biz yazarken açılan sandık sayısının milletvekili dağılımına göre olamıyor. Tüm sandıklar açıldığında ne olur? Zor, en iyimser ifadeyle bıçak sırtı.

AKP dışardan destek alarak bir azınlık hükümeti de kursa, HDP ya da CHP’yle, hatta MHP’yle bir koalisyon da kursa, Türkiye’yi erken seçim bekliyor.

Şundan: Türkiye’yi kimin yöneteceği meselesi Erdoğan lehine çözülememiş oldu. Ancak Davutoğlu da bu tablo içinde Türkiye’yi yönetemeyecek.

Daha ilginci de şu: AKP ve Ahmet Davutoğlu güç kaybetti ama Erdoğan daha çok kaybetti. Bu paradoks hem erken seçimi dayatacak hem de AKP içinde çözülme hatta bölünme gibi seçenekleri ortaya çıkaracak!

Öte yandan mevcut tablo, bir erken seçimde barajın da düşürülmesini zorlayacak!

Diğer yandan “tek başına iktidar olamazsam istifa ederim” diyen Davutoğlu ve “yüzde 26’nın altına düşersem istifa ederim” diyen Kılıçdaroğlu‘nun pozisyonları da sallantılı hale geldi!

Yarın kesin seçim sonuçları belli olduktan sonra daha sağlıklı bir değerlendirme yaparız…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Haziran 2015

Yorum bırakın

8 Haziran sorunları

Bugün kullandığınız oyların neticesi ne olursa olsun, yarın sabah Türkiye’nin önünde şu önemli sorunlar var:

1) Erdoğan sorunu.

2) Komşulara düşmanlık sorunu.

3) Açılım sorunu.

4) Kıbrıs sorunu.

5) Ekonomi sorunu.

Hangi partiye oy vereceğiniz,bu sorunların nasıl ve hangi yöntemlerle çözülebileceğini belirleyecek.

ABD’YLE İŞBİRLİĞİ SORUNU

1) Erdoğan sorunu Türkiye’nin önündeki en sıcak sorundur. Açık açık parlamenter sistemi bekleme odasına aldığını ve anayasayı rafa kaldırdığını söyleyen Erdoğan, seçim sürecinde de ettiği tarafsızlık yeminini yok sayarak meydanlara çıktı.

Hangi hükümetin onun hırslarını dizginleyebileceği, hangi hükümetin onun rejimi değiştirme çabasına fren koyabileceği ve hangi hükümetin onun tek adamlığa gidişini durdurabileceği, önümüzdeki en acil meseledir.

2) Türkiye’nin önünde ciddi bir komşulara düşmanlık politikası sorunu vardır ve çok boyutludur. Ankara’nın Washington’la ilişkisinden başlar ve terörist eğitme programlarından Katar’da üs kurma gibi hamlelere kadar unazır.

Türkiye’nin önünde 7 Haziran sonuçlarını bekleyen iki ABD’yle anlaşma yakın tehdidi bulunmaktadır: Birincisi İncirlik’i de kapsayan yeni bir güvenlik anlaşması hazırlığı, ikincisi de Suriye’ye müdahale seçeneklerinin ele alındığı askeri işbirliği hazırlıkları.

Hem birincisi hem de ikincisi, belli ölçülerde yol adlı. Eğit-Donat programı başladı, İncirlik’te silahlı predatörler kullanılıyor, ortak operasyon merkezi faal… Hatta hava destekli cep bölge kurma hedefi bile masada!

Bu çizginin devamı bölgesel savaştır! Yarın bu çizginin devam edip edemeyeceği ortaya çıkacak…

YA ÇÖZÜLECEĞİZ, YA DA AÇILIMI BİTİRECEĞİZ

3) Açılım, son tahlilde Türk ile Kürt’ü ayrıştırma projesiydi. Maalesef önemli mevziler kazandı. Erdoğan ile Öcalan çizgilerinin son bir kaç aylık mücadelesi, bundan sonrası için masada güçlü olabilme çabasının gereğiydi.

Kuşkusuz mesele Suriye konusuyla da irtibatlı. O nedenle ikisi ayrı ayrı değil, aslında toplam ve bir olarak çözülecektir: Ya çözülerek, ya da Açılım’ı bitirerek!

4) Kıbrıs sorunu, aslında Atlantik’in Türkiye’yi Kürt sorununda sıkıştırma aracıydı. ABD ve AB ne zaman Kıbrıs konusuna abansa, biliyoruz ki, Kürt meselesinde Ankara’yı sıkıştırmaya hazırlanıyordur.

Bu genelleme bugün de geçerlidir. Batı, Mustafa Akıncı‘nın KKTC Cumhurbaşkanı olmasıyla yeni bir fırsat yakaladı. Daha şimdiden elektrik şebekelerinin birleştirilmesinden adadaki Türk askeri sayısının azaltılmasına kadar çeşitli pazarlık konuları masaya getirilmiştir.

Türkiye mevcudu mu sürdürecek, yoksa Denktaş‘ın çözümünü ve hatta Türkiye’yle entegrasyon seçenklerini mi gündeme getirecek? Önümüzdeki dönemin çarpışan iki çizgisi budur.

5) 24 Ocak 1980’den bu yana aynı program uygulanıyor. Evren-Özal-Çiller-Derviş-Erdoğan çizgisi tektir ve özelleştirmedir, üretimi bitirmektir, sıcak paraya bağımlılıktır…

Satılacak kurumların azalması ve sıcak para bulma zorluğu, Türkiye gibi “sürekli kriz” içindeki ülkelerin “sıçramalı krizini” belirler.

Türkiye açısından bu artık sürdürülemez duruma gelmiştir. Suriye’ye düşmanlığı ve Açılım’ı sürdürebilmenin karşılığında bulunacak Körfez paralarıyla artık çark döndürülememektedir. Ankara planlı kamucu bir üretim ekonomisine mecburdur. Mesele bunu kimin yapabileceğidir.

KESİN ÇÖZÜM SEÇENEĞİ KAÇINILMAZ

Bu akşam sandıklar açıldığında ve yarın sabah kesin sonuçlar belli olduğunda, bu sorunlarla daha somut yüzleşeceğiz. Fakat sonuç ne olursa olsun, sistem içi çözümlerin tıkanması ve restorasyon olasılığının azalması nedeniyle, en sonunda “kesin çözüm” seçeneğine gideceğiz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Haziran 2015

Yorum bırakın

Stratejik oy

Biliyorum, çoğunuz oy kullanırken bugüne kadar hep yakın geleceği düşündünüz.

Önce ertesi günü düşündünüz hatta. Acaba oyunuz iktidar olmuş muydu? Oy verdiğiniz parti seçimi kazanmış mıydı? En kötüsü, acaba oyunuz partinizin barajı geçmesini sağlamış mıydı?

Sonra ilk haftayı düşündünüz. Oyunuz iş yerinizdeki sohbetlere yansıyacaktı. Oyunuz kazanan tarafta mıydı?

Ardından ilk ayı düşündünüz. Acaba oyunuzun sonucu pazara, alış verişe, enflasyona nasıl yansımıştı? Oyunuz masraflarınıza ama en çok da maaşınıza acaba nasıl yansımıştı?

Sonra?

TAKTİK OY

Sonra hayat rutine girdi ve oyunuz o ilk bir ayki etkisini yavaş yavaş yitirdi. Sandığı belirleme kudretiniz adım adım söndü…

Ne kapınızı çalan partiler vardı artık, ne de oyunuzu isteyen adaylar…

Ne o tek oyunuzu alabilmek için elinizi avuçları arasına alanlar vardı artık, ne de her akşam ekrandan gözlerinizin içine bakarak oyunuzu isteyenler!

Seçim süreci geçmişti, gitmişti…

Yani özetle çoğunuz oyunuzu yakın gelecek için atmıştınız. Bu nedenle oyunuz esas olarak taktik oydu…

Taktik oy kullanacağınız için de yakın hesaplar yaptınız: “Oy kullandığım parti iktidar olur mu” ile “oy kullandığım parti barajı geçer mi” arasındaki dar alanda sorular sordunuz.

BARAJSIZ SORULAR

Sizi yeni sorular sormaya davet ediyorum bugün: Oyumu kullandığım parti daha iyi mücadele eder mi? Oyumu verdiğim parti daha sağlam çarpışır mı? O benim tek oyum, yeni bir duvarın yıkılmasında el olur mu? O benim kıymetli tek oyum alanlarda ses olur mu? Var olan sesi daha da gürleştirir mi?

Biliyorum, bu sorularda ne baraj var, ne de yüzdelik dilim hesapları…

Fakat biliyorum, büyük mücadelelere giden yollar bu sorulardan geçiyor. Örneğin Mustafa Kemal o gün Bandırma Vapuru’na binerken baraj hesabı yapmıyordu; çünkü yapsa o vapura hiç binemeyecekti! İstanbul’daki Meclis’te kaç mebus vardı, Erkanı Umumiye’de kaç paşa vardı, bu hesapları yapmadı!

Fakat elbette bir hesap yaptı: Bu kavga kazanılmalıydı ve kazanılacak bir kavgaya giriyordu! Yumruğunun o günkü büyüklüğünü düşünmeden kararını verdi. Çünkü biliyordu ki, o yumruğu atma kararlılığı gösterdiğinde yumruklar çoğalacaktı!

7 HAZİRAN FİNAL DEĞİL BAŞLANGIÇ

Yarın sandıkta bu soruları sormanızı ve yanıt vermenizi istiyorum. Bırakın barajı, sayıyı, hesabı, kitabı… Bırakın “oyumu verdiğim parti TBMM’ye girer mi, girmez mi” sorularını… Bırakın “oyum boşa gider mi, gitmez mi” endişesini…

Bakınız, aslında oyunuz, bu sistem hesapları içinde değersizleştirilmektedir ve aslında o tek oyunuz, böyle hesaplanamayacak kadar değerlidir!

Yıkın kafanızdaki baraj engelini, kırın düşüncelerinizin önüne çekilmiş zinciri!

Bu kez taktik değil, stratejik oy verin! Oyunuz sıradan bir +1 değil, ağırlıklı ve etkili bir 1 olsun!

TBMM’deki sandalye sayılarını bir kenara bırakın, oyunuzu Taksim, Tandoğan, Gündoğan meydanlarına verin!

Stratejik oyunuzla stratejik yığınak yapın!

Zira yarın, yani 7 Haziran bir final değil, asıl mücadelenin başladığı gündür!

Oyunuzu sadece 7 Haziran akşamı sayılsın diye değil, 8 Haziran’da başlayacak asıl mücadeleye destek için verin!

Boşverin kıyıdakileri, siz Bandırma Vapuru’na binin!

Oyunuzu Vatan Partisi’ne verin!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Haziran 2015

Yorum bırakın

Oyları birleştirmeyenin ‘oyları bölme’ kampanyası

CHP tam hız Vatan Partisi’ni hedef almayı sürdürüyor: “Oyları bölme!”

Peki Vatan Partisi CHP’nin oylarını bölüyor mu? Hem evet, hem hayır. Açıklayalım:

İlk kez Vatan Partisi’ne oy vereceğini söyleyen yurttaşların büyük bölümü daha önceki seçimlerde oyunu CHP’ye kullananlardan oluşuyor. Onları MHP’ye oy veren yurttaşlar izliyor. Meseleye daha önceki oylar düzleminde baktığınızda, evet Vatan Partisi CHP’nin oylarını bölüyor!

Ama aslında Vatan Partisi CHP’nin oylarını bölmüyor. Şundan: Yurttaş oyunu Vatan Partisi’ne veriyorsa, o oy Vatan Partisi’nindir, CHP’nin değil! O oy CHP’nin olsaydı, Vatan Partisi’ne verilmezdi.

Karışık mı oldu? Somutlayalım:

ATATTÜK’ÜN CHP’Sİ, BUGÜN VATAN VARTİSİ’DİR

Eskiden CHP’ye oy veren yurttaş, bugün Vatan Partisi’ne oy verirken, aslında 1930’ların CHP’sine, yani Atatürk’ün CHP’sine oy veriyor.

Zira Vatan Partisi milliyetçileri, halkçıları, sosyalistleri birleştirirken, bir program etrafında birleştirdi. O program Atatürk’ün Altı Ok programıydı.

Zaten Altı Ok’un üç oku, yani milliyetçilik, halkçılık ve devrimcilik, birleştirilen kesimlerin adıydı! Milliyetçilerin oku milliyetçilik, halkçıların oku halkçılık ve sosyalistlerin oku devrimcilikti. Cumhuriyetçilik, laiklik ve devletçilik ise ortak oklardı.

İşte dün CHP’ye oy veren yurttaş, bugün Vatan Partisi’ne bu oklar nedeniyle oy veriyor. Yani yurttaş Kemal Kılıçdaroğlu‘nun Yeni-CHP’sine değil, Atatürk‘ün 1930’lardaki CHP’sine oy veriyor. Dolayısıyla oylar bölünmemiş oluyor. Yeni-CHP’nin oyları Yeni-CHP’ye, Atatürk’ün CHP’sinin oyları da Vatan Partisi’ne gitmiş oluyor.

Ne diyor Kemal Kılıçdaroğlu? “Biz 1930’ların CHP’si değiliz!”

1930’ların CHP’si olan Vatan Partisi, bu durumda zaten oyları bölmemiş oluyor!

HDP CHP’NİN OYUNU BÖLMÜYOR MU?

CHP’li dostlarımıza her seferinde soruyorum: Her gün ekranlardan cilalanan HDP’ye kimler oy verecek? Kimlerin oyuyla HDP’ye baraj atlatılmaya çalışılacak?

İstisnasız hepsinin yanıtı aynı: En çok CHP’nin oyuyla; CHP’ye oy veren Kürt-Alevilerin oyuyla…

Peki Vatan Partisi’ne karşı “oyları bölme” kampanyası düzenleyen CHP, neden HDP’ye “oyları bölme” demiyor?

Ve hatta neden başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere Yeni-CHP’nin en tepesi “HDP barajı geçmeli” diyerek kendi oylarını HDP’ye servis ediyor?

CHP’li dostlarımız önce bu sorunu çözmelidir!

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

Gelelim meselenin bir başka yönüne…

Bir partinin bir partiyi “oylarımı bölme” diye suçlaması çok sorunlu bir yaklaşımdır. Zira parlamentoya girmek isteyen partiler haliyle oyları bölecektir, normali budur. 100 dilimlik pasta bir bütündür ve bölünecektir.

Zaten seçim son tahlilde oyların bölünmesi ve partilere dağılması demektir.

Oylar mecburen bölünecektir ama bölünmüş oyların toplamıyla iktidar olmak isteyenler, oyları birleştirebilirler.

Vatan Partisi 1995 seçimlerinden beri “oyları birleştirelim” kampanyası yapmaktadır. Hem DSP’ye hem de CHP’ye sol güçbirliği, cumhuriyet güçbirliği, ulusal güçbirliği adı altında defalarca seçim ittifakı önerildi. Ama her seferinde “oyları birleştirelim” kampanyası reddedildi.

Vatan Partisi’nin “oyları birleştirelim” kampanyasını reddeden Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin, “oyları bölme” kampanyası başlatmasını ise CHP’li dostlarımızın takdirine bırakıyorum.

Ve bitirirken şu soruyu soruyorum: Kılıçdaroğlu ve ekibinin “oyları bölme” kampanyası yoksa 8 Haziran sabahı için bir mazeret mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Haziran 2015

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın