Archive for category Politika Yazıları

Kıbrıs’ta yeni tuzak

BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide‘nin “ev sahipliğinde” adadaki ara bölgede bir araya gelen Güney Kıbrıs Rum lideri Nikos Anastasiadis ile KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Kıbrıs müzakerelerine 15 Mayıs’tan itibaren yeninden başlama kararı aldı.

Önce bir anımsatma: Annan Planı’nın 2004 yılında reddedilmesinden sonra müzakereler yeniden 2013 yılında Anastasiadis ile dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu arasında yeniden başlamış fakat Rum kesimi Barbaros Hayrettin Gemisi’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetini gerekçe gösterek Ekim 2014’te müzakereleri askıya almıştı.

Mustafa Akıncı’nın geçen ayın sonunda cumhurbaşkanı seçilmesi ise hem Batı da, hem de Rum kesiminde müzakerelerin yeninden ve uygun koşullarda başlayabilmesinin fırsatı olarak görüldü.

YAVRU VATAN’A İTİRAZIN ANLAMI

Kuşkusuz Akıncı‘nın seçilmesi fırsattı ama şu saptamayı da yapmak durumundayız: Annan Planı’nın ortaya atılmasından bu yana değişmeyen bir gerçek var. Ermeni ve Kıbrıs meseleleri Batı’nın Kürt meselesi için manivelaları oldu. Washington bu iki sorun üzerinden Türkiye’yi sıkıştırarak Kürt meselesinde tavizler kopardı.

Akıncı‘nın seçilmesi elbette masayı yeniden kurmanın fırsatıdır ama 2015 yılının Kıbrıs’ta müzakere yılı hatta “çözüm” yılı ilan edilmesi, önümüzdeki süreçte Kürt meselesi konusunda yeni baskılarla karşılacağımızın işaretidir!

Burada Ankara derken, elbette AKP Hükümetlerini kastetmedik. Zira Abdullah Gül‘ün kurduğu ilk AKP hükümetinden itibaren hepsi Kıbrıs konusunda Türkiye’den yana değildi! Daha ilk günden KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş‘ı engel olarak gören ve onu tasfiye etmeye çalışan AKP Hükümeti, masada hep Washington’un yanında oldu!

Mustafa Akıncı‘nın seçilmesinden sonra “yavru vatan” polemiğiyle başlayan tartışmada Erdoğan‘ın takındığı tutum kimseyi şaşırtmasın. Zira 7 Haziran seçimleri endişesi nedeniyle Erdoğan sadece Kıbrıs’ta değil, Ermeni ve Kürt meselelerinde de “milliyetçi” bir görüntü vermeye çalışıyor!

Aslında iki kavramın kullanılış hedefleri çok farklı ve önemliydi. Mustafa Akıncı “yavru vatan” ifadesine itiraz ederek, gerçekte Türkiye’nin garantörlüğüne itiraz ediyordu! “Yavru değil kardeşiz” derken, Türkiye’ye rağmen ve Türkiye’nin çıkarlarını gözetmeden Anastasiadis’le masaya oturacağını ilan ediyordu!

HEDEF TÜRK ASKERİ VARLIĞI

Neticede Kıbrıs’ta müzakereler başlıyor ve bu kez masada Türk milletinin çıkarlarını savunması gereken iki koltuk da dolu durmuyor!

Nitekim Erdoğan “2015 yılının Kıbrıs’ta çözüm yılı olacağına inanıyoruz” diyerek, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da “Türkiye Kıbrıs’ta çözüm konusunda herkesten bir adım ileride” diyerek daha masaya oturmadan açık çek vermiş durumdalar!

Oysa diğer garantör ülke olan Yunanistan’ın Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias Kıbrıs’ta tek bir Türk askeri dahi bulunduğu sürece Kıbrıs sorununun çözülemeyeceğini savunuyor!

Türk askeri demek Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarının garantörlüğü ve KKTC’nin varlığının teminatıdır. Bu nedenle işin esası ve gerçekte müzakerelerin hedefidir!

BMGK’Yİ DAHİL ETME ÇABASI

Bu arada Rum kesimi ve Atina, bu kez masada daha güçlü olabilmek için yeni bir yol izliyor: İngiltere, Yunanistan ve Türkiye üçlü garantörlük tablosunu lehlerine geliştirebilmek ve Ankara’yı masada eksik bırakabilmek için BM Güvenlik Konseyi üyelerinin tamamını konuya dahil etmeye çalışıyor. Rumlar, doğalgaz varlığını ve Rusya’ya üs teklifini avanataja dönüştürmek istiyor.

Anastasiadis bu hedefle ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa Büyükelçileriyle görüşme yapmaya başlıyor. Filelfteros gazetesine göre bu temasların amacı, beş daimi üyeyi müzakerelerin tüm aşamalarına dahil ederek ABD ve İngiltere’nin rolünü zayıflatmak!

İşte Türkiye açısından paradoks burada başlıyor. Ankara aslında kendisini hedef alanlara daha çok yapışmaya zorlanıyor!

7 Haziran, Türkiye’yi bu kumpastan çıkarabilmenin fırsatı ve takvimidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Mayıs 2015

Yorum bırakın

TSK’nin önündeki 4 dosya

Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel‘in emekliliğine 3,5 ay kala sağlık sorunları nedeniyle bir süreliğine rapor alması ve görevi Karar Kuvvetleri Komutanı Org. Hulusi Akar‘a bıraktığını belirten bir açıklama yazması, Türk Ordusu içindeki önemli sıkıntıların işaretidir.

Nedir o sıkıntılar? Bu köşede ele aldığımız çeşitli konuları incelerken de vurguladığımız gibi TSK bünyesinde iki önemli çelişki var: Biri TSK’nin ana gövdesi ile Genelkurmay Karargahı arasında, diğeri de Genelkurmay Karargahı’nın kendi içinde olan bu çelişmeler, Türk Ordusu’nun önüne konulan sıkıntılı dosyalardan kaynaklanmaktadır.

Başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun ve Genelkurmay Karargahı’nın dün yaptığı iki açıklamayla “sorun yok” mesajı vermeye çalışması, şu dört dosyanın yarattığı büyük sıkıntı gerçeğini örtememektedir:

1) AÇILIM DOSYASI

Türk Ordusu’nun önündeki en önemli dosya, Açılım dosyasıdır. Açılım’ın Türkiye’nin üniter yapısını daha şimdiden bozmaya başladığı, PKK’yi güçlendirdiği ve ülkenin bir bölgesinde neredeyse egemen hale getirdiği ortada. Türkiye’nin tüm milli kuvvetleri gibi Türk Ordusu da Açılım’ın sürdürülmesinin ülkeyi bölnmeye götüreceğini saptamaktadır.

Türk Ordusu’nun ana gövdesi, bu nedenle MGK kararlarına yansıyan “çözüm süreci”ne destek açıklamalarına karşı çıkmaktadır.

Kararlarda imzası olan komutanlar, bir süredir AKP Hükümeti ile ordunun ana gövdesi arasında sıkışmaktadır.

2) SURİYE DOSYASI

AKP Hükümeti’nin 4 yıldır Şam yönetimini yıkmaya çalışması ve Türk Ordusu’nu da bu işe bulaştırmaya uğraşması, TSK içinde önemli bir sıkıntı yaratmaktadır.

AKP’nin politikasını olumlayan, değişik gerekçelerle Suriye’ye daha açık müdahaleyi savunanlar kuşkusuz vardır ama ordunun ana gövdesi Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Şam düşmanlığına karşıdır. Keşif uçağı, sınırda patlatılan bombalar gibi kışkırtmalar işe yaramamıştır. O nedenle AKP Hükümeti 4 yıllık faaliyetleri esas olarak MİT üzerinden kotarmıştır.

Öte yandan Genelkurmay Karargahı’nın bir bölümünün desteklediği ABD’yle Eğit-Donat programı da TSK’nin ana gövdesinde kabul edilemez bulunmaktadır!

3) IRAK-MUSUL DOSYASI

AKP Hükümeti ABD’nin Musul’u IŞİD’den kurtarma harekatına katılmak istemektedir.

TSK içinde geçmişten kaynaklanan hatalı bir Musul bakışı vardır. “Musul’u almayı” bir emanet gibi görenler, hatta bunu ABD’nin Kürt devletini engellemenin yolu sananlar bile vardır.

Ancak yine de TSK’nin ana gövdesi Musul harekatına karşıdır ve AKP’ye direnmesi için Genelkurmay Karargahı’nı baskılamaktadır.

4) İÇ-YAPI DOSYASI

Jandarma Genel Komutanlığı’nın büyük oranda valilere, daha doğrusu hükümetin emrine verilmesi ve Genelkurmay’ın bu operasyona doğru dürüst karşı çıkmaması,TSK’nin ana gövdesinde büyük rahatsızlık yarattı.

Öte yandan “F Tipi’yle mücadele” adı altında ordunun bütününe yönelik başlatılmaya çalışılan operasyona da ciddi itirazlar var. TSK’nin ana gövdesi, MİT’in hazırladığı listelerle F Tipi temizliğe soyunulmasının başka yerlere uzanacağı ve büyük tasfiyelere yol açacağı endişesi taşımaktadır.

TSK’ye göre TSK içinde F Tipi tasfiye, TSK eliyle yapılmaldıır! Genelkurmay Karargahı alttan gelen bu endişenin de baskısı altındadır.

7 Haziran, bu ağır dosyaları hafifletmenin ve TSK’yi AKP ile millet arasındaki, Genelkurmay’ı da AKP ile TSK’nin ana gövdesi arasındaki sıkışmışlıktan kurtarabilmenin fırsatıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Mayıs 2015

 

Yorum bırakın

PKK’nin güvencesi Erdoğan’dır

Öyle bir medya operasyonu var ki, AKP ile HDP sanki 2005 yılından beri ortak değilmiş ve sanki birbirinin karşıtıymış gibi bir atmosfer yaratılıyor.

Her gün ekranlarda “HDP AKP’nin panzehridir” tezi işleniyor, her akşam televizyonlarda “HDP barajı aşarsa AKP tek başına iktidar olamaz” fikri işleniyor.

Tüm bu bombardımana rağmen, aslında HDP’yi güçlendirmenin AKP’yi ve Erdoğan’ı güçlendirmek olduğunu ısrarla anlatmaya çalışıyoruz.

Bazen imdadımıza kendileri de yetişiyor. Nasıl mı?

YASADIŞILIK ORTAKLIĞI

8 Mayıs 2015 gecesi CNNTürk‘te, Akif Beki‘nin Baştan Sona programında Günay Aslan ve Taha Özhan konuktu. AKP’li ve HDP’li iki konuk HDP’nin barajı aşıp aşamayacağını, bunun çözüm sürecini nasıl etkileyeceğini tartıştı.

Programın sonlarına doğru ilginç bir diyalog oluştu. Yaklaşık olarak konuklar şunları söyledi:

Günay Aslan: “Etnik sorun fiilen çözüldü ama hukuken çözülmedi. Kürtçe yayınlar hukuken korsandır, Kürtçe gazeteler, televizyonlar yasal değildir, aslında örneğin Kürdistan demek bile suçtur.”

Akif Beki: “Erdoğan’ın Kürtçe Kuran’ı elinde göstermesi de suç mu yani?”

Günay Aslan: “Evet, hukuken suçtur. Fiili çözümlere o nedenle yasallık kazandırılmalıdır.”

Taha Özhan: “Günay bey haklıdır ama işte AKP de bunun güvencesidir. AKP olmasa …”

OSLO VE HABUR’DAN GÜNÜMÜZE

Neyin güvencesi AKP yani? Yasadışılığın, yasaları uygulatmamanın!

Oslo tutanaklarını anımsatıyor, değil mi? Erdoğan‘ın temsilcisi olarak masada oturan şimdiki MİT Müsteşarı Hakan Fidan PKK liderlerine bölgede şikayet ettikleri kamu görevlileri olup olmadığını soruyordu.

Erdoğan‘ın temsilcisi PKK liderlerine yasaları uygulayan, yasalara göre hareket eden valileri, kaymakamları, il jandarma komutanlarını, emniyet müdürlerini görevden alacaklarını söylüyordu özetle…

AKP, Habur’da da yasadışılığın güvencesi olmuştu! Öcalan‘ın talimatıyla gelen PKK’lilere çadır mahkemede “pişmansınız, değil mi?” diye sorulmuş, “hayır pişman değiliz” yanıtına rağmen “yaz kızım, pişmanlık yasasının…” denmişti.

AÇILIM ORTAKLIĞI

Uzatmayalım, böyle onlarca “yasadışı” ortaklık yaptılar. Dolayısıyla AKP ile HDP aslında suç ortağıdırlar. Türkiye’yi dinamitleme, vatanı bölme suçunun ortağı…

Bu nedenle birbirlerine muhtaçtırlar. Açılım, ikisini birbirine bağlayan bir Atlantik projesidir ve Açılım’dan vazgeçme şansları yoktur. Varlıkları Açılım’a bağlıdır.

Erdoğan‘ın “Kürt sorunu yok” ya da “Dolmabahçe’deki AKP-HDP pozu yanlıştır” gibi çıkışıyla, Selahattin Demirtaş‘ın “seni başkan yaptırmayacağız” sözleri seçim içindir. Erdoğan milliyetçi oylara seslenmek adına, Demirtaş da toplumdaki Erdoğan karşıtlığından yararlanmak adına söylemektedir bu lafları…

Yani yalanda da ortaktırlar!

Birbirlerine sahte düşmanlık yapmakta ve o görüntüden nemalanmaktadırlar!

Açılım, özünde HDP için özerklik ve AKP için başkanlık sistemidir ve bu özelliği nedeniyle Erdoğan ile Öcalan’ı birbirine mıhlamıştır, yapışık hale getirmiştir!

YASADIŞILIĞA 7 HAZİRAN YANITI

Evet AKP, HDP için yasadışılığın güvencesidir ama aynı zamanda iktidarda kalabilmek, kendi yasadışılığı için de güvencedir!

Erdoğan bu sayede “parlamenter sistem bekleme odasında” diyebiliyor, bu sayede anayasayı rafa kaldırıyor, bu sayede tarafsızlık yeminini hiçe sayarak meydanlarda AKP’ye oy istiyor, bu sayede 18 yıl önce kendisini hapse götüren konuşmayı aynı mekanda tekrarlayabiliyor!

İşte 7 Haziran, bu yasadışılığa, bu suç ortaklığına, bu bölücü ittifaka, bu açık darbeye yanıt verebilmenin takvimidir!

7 Haziran’da seçmen, aynı zamanda birer Cumhuriyet savcısıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Mayıs 2015

 

 

1 Yorum

Avrasya’da ortak ekonomik alan

Sovyet Kızıl Ordusunun Nazileri yenilgiye uğratıp 2. Dünya Savaşı’na son vermesinin 70. yıldönümü törenleri tarihi bir gelişmeye tanıklık etti.

Törenler için Moskova’ya giden Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin‘le tam 32 önemli anlaşma imzaladı.

Ama bu anlaşmalardan çok daha önemli bir gelişme oldu. Bu tarihi gelişmeyi ayrıntılı anlatacağımız için, önce 32 anlaşmadan kısaca bahsedelim:

32 ÖNEMLİ ANLAŞMA

Pekin ve Moskova, savunma, silahlanma, enerji, demiryolu, uzay, madencilik, medya ve finans alanlarında tam 32 anlaşma yaptı.

Örneğin savunma ve silahlanma alanlarında savaş uçakları, füze savunma sistemleri, helikopter projesi gibi anlaşmalar; finans anlaşmaları içinde ortak yatırım bankası kurulması, kredi hattı anlaşması gibi anlaşmalar; enerji alanında Rus Gazprom ile Çin Ulusal Petrol Şirketi (CNPC) arasında “Batı Koridoru” gaz boru hattı inşası gibi anlaşmalar var.

2,700 kilometre uzunluğunda olması planlanan hat, Rus doğalgazını Batı Sibirya bölgesinden Çin’in Sincian bölgesine taşıyacak.

Bu arada anımsatalım: Pekin ile Moskova geçen yıl tam 400 milyar dolarlık doğal gaz anlaşması yapmıştı!

AEB İLE İPEK YOLU BİRLEŞİYOR

Artık tarihi dediğimizi gelişmeye gelebiliriz…

Çin’i “stratejik ve en önemli ortak” ilan eden Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin, Kremlin Sarayı’ndaki ortak basın toplantısında, tüm dünyayı etkileyecek bir gelişmeyi müjdeledi: Pekin ve Moskova, Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) ile İpek Yolu Ekonomik Kuşağı’nın birbirine bağlanmasında işbirliği yapılmasını öngören ortak bir bildiri imzaladı.

Putin‘in açıklamasına göre Rusya’nın liderlik ettiği Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) ile Çin’in liderlik ettiği İpek Yolu Ekonomik Kuşağı birleşerek, “Avrasya ortak ekonomik alan”ını oluşturacak!

Bu tarihi gelişme, Batı’nın önemli düşünce merkezlerinde, “Rusya-Çin işbirliği dünya düzenini değiştiriyor” diye yorumlandı.

Daha ortada bu büyük gelişme yokken bile, 27 Nisan 2015’te bu köşede Asya Altyapı Yatırım Bankası’ndan hareketle “Çin yeni dünya düzenini kuruyor” diye yazmıştık. Artık “Avrasya otak ekonomik alan”ı ile birlikte yeni düzen, hızla diğer ülkelere de yansıyacak.

Elbette Türkiye’ye de…

ORTAK ASKERİ TATBİKAT

Pekin ve Moskova her alanda yeni bir düzen inşa ediyor. Örneğin iki ülke, ilk kez Akdeniz’de ortak askeri tatbikat yapacak. Çin Deniz kuvvetleri, bu ay içinde yapılacak ve gerçek mermilerin kullanılacağı tatbikata 9 gemiyle katılacak.

Her ne kadar Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü Geng Yansheng imzalı bildiride tatbikatın üçüncü taraflara yönelik olmadığı söylense de, tatbikatın işaret ettiği iki önemli gerçek var:

1) İki ülke Doğu Akdeniz’de ABD ve NATO’ya karşı birlikte hareket edecek!

2) Bundan sonra Akdeniz’de Rus filosu dışında Çin filosu da bulunacak!

Bu iki gerçeklik, Kıbrıs’tan Suriye’ye, Süveyş’le ilgili sorunlardan dolaylı olarak Karadeniz’e kadar uzanan pek çok konuyu da etkileyecek.

TÜRKİYE’NİN YARARINA KOŞULLAR

Sonuç olarak yeni bir düzen ortaya çıkmaktadır: ŞİÖ, BRICS ve AEB gibi bölgesel birlikler, Asya Altyapı Yatırım Bankası ve BRICS Kalkınma Bankası gibi yeni ekonomi merkezler derken, şimdi de “Avrasya ortak ekonomik alan” oluşturulmaktadır.

Bu gelişmeler, “Doğu’ya yönelen Türkiye ile Batı’ya eklemli AKP Hükümeti” çelişkisinden kaynaklı temel sorunumuzu da, ulusal çıkarlarımız doğrultusunda çözecek koşullar yaratmaktadır.

Not: Bugün de yine Malatya Kitap Fuarı’ndayız. Değerli okurlarımızı Kaynak Yayınları standına bekliyoruz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Mayıs 2015

Yorum bırakın

‘Cep bölge’ tartışması

Şu iki görüş, üzerinde durulması ve tartışılması gereken önemdedir:

1) ABD ile Türkiye’nin farklı “cep bölge” anlayışları var.

2) Şam’la anlaşarak Suriye içinde “cep bölge” inşa etmeliyiz.

Birbirinin bütünleyeni olan bu iki görüşü inceleyelim:

HERKESİN AYRI CEP’İ Mİ VAR?

1) ABD ile Türkiye’nin “cep bölge” anlayışları birbirinden temelde farklı değildir. Tabii burada Türkiye derken, haliyle AKP Hükümeti demiş oluyoruz.

Fark, ayrıntılardadır; cep ya da güvenli bölgenin uygulanabilme durumunda, maliyetinde ve korunabilmesinde…

ABD Savunma Bakanı Ashton Carter ve ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey‘in “Türkiye ile güvenli bölgeyi görüşüyoruz ama ek maliyeti var” demesi bundandır.

Yeri gelmişken belirtelim: ABD’nin siyasetlerini anlamak için bakacağımız adres Obama ya da Kerry değil, Carter‘dır. Carter, Obama sonrasının uygulanacak politikalarının uyumu nedeniyle hükümete dahil edilmiştir. Tıpkı Bush zamanında olduğu gibi. O zaman da Robert Gates Bush hükümetine dahil edilerek, Bush‘tan sonra uygulanacak siyasetlere başlamıştı.

Herneyse, Washington ile AKP Hükümeti’nin “cep bölge” kurmakla ilgili niyetleri birbirine zıt değildir. Biri “cep bölge” ile Kürt Koridoru kurmak isterken, sonuçta diğeri “cep bölge” ile Kürt Koridoru’nu engelleme peşinde değildir!

Kaldı ki Kürt Koridoru inşa edilmesini engelleyebilmenin yolu açıktır: Suriye’ye terör sevkiyatını durdurmak. Böylece Şam, ülkesinin tamamında yeniden egemen olacaktır.

ŞAM’LA ANLAŞMAK

2) Şam’la anlaşarak Suriye’de “cep böge” inşa etme ve Türkiye’deki Suriyelileri oraya yerleştirme fikri hem pratikte mümkün değildir hem de AKP’nin “cep bölge” politikasına belli ölçülerde meşruiyet sağlar. Açalım:

Öncelikle, bir başka ülkenin toprağında bir faaliyette bulunmak, ya o ülkenin rızasına, ya da BM’nin kararına bağlıdır. Mümkün mü?

Şam’la anlaşarak Suriye’de “cep bölge” inşa etme fikri pratikte mümkün değildir. Zira fiilen Ankara Şam yönetimine düşmandır ve yıkmak için elinden geleni yapmaktadır. AKP Hükümeti olduğu müddetçe “Şam’la anlaşmak” diye bir durum yoktur. (AKP’ye rağmen anlaşmanın koşulları da şu aşamada yoktur.)

Kaldı ki hedef Türkiye’deki Suriyelileri kendi topraklarına yerleştirmekse, bunun yolu “cep bölge” değil, öncelikle Suriye’ye düşmanlığı bırakmak ve sınırları kapatmaktır. Bu sağlandığında zaten Şam yönetimi topraklarında egemen olacak ve 2 milyon Suriyeli de ülkesine dönebilecektir.

Kısacası hem Suriye’ye terör sevketmek hem de terörden etkilenenlere Suriye’yle anlaşarak güvenli bölge inşa etmek, eşyanın tabiatına aykırıdır.

TSK’Yİ SURİYE’YE SOKMANIN GEREKÇESİ

Fakat daha önemlisi şudur: AKP Hükümeti olduğu müddetçe Kürt Koridoru’nu önlemek ya da Türkiye’deki Suriyelileri ülkelerine götürmek gibi olumlu niyetler, son tahlilde Türk Ordusu’nu Suriye’ye sokmaya dönüşür! Yani asıl sorun buradadır.

AKP Hükümeti 4 yıldır hiçbir gerekçeyle TSK’yi Suriye’ye sokamamıştır. Keşif uçağı, sınırda bomba gibi gelişmeler bile Türk Ordusu’nu “komşuya düşmanlık” noktasına taşıyamamıştır.

Hal böyleyken, “Şam’la anlaşarak cep bölge kuralım” demek, Suriye’ye sokulamayan TSK’yi Suriye’ye sokmaya gerekçe bulmak demektir.

Ayrıca “cep bölge” neden bugün tartışılmaktadır? Olgulara bakarak söyleyelim. Başkasının niyeti ne olursa olsun, AKP açısından pratikte “cep bölge” Ankara-Riyad destekli Fetih Ordusu’nun ele geçirdiği İdlib’i Şam’a karşı korumak demektir!

YAPILACAK İŞ SINIRI KAPATMAKTIR

Toparlarsak, mesele açıktır: Suriye’ye düşmanlık politikası en sonunda Kürt Koridoru demektir. AKP Hükümeti Esad düşmanlığı yaparak pratikte Kürt Koridoru’na eylemli destek vermektedir. Türkiye bu tabloyu değiştirmeden “Kürt Koridoru’nu yıkma” hedefi ortaya koymak, gerçekçi değildir.

Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim boşuna söylemiyor: Siz sınırınızı kapatın ve ülkemize terörist geçmesine izin vermeyin yeter, biz üç ayda terörü bastırır ve Suriye’nin bütününe egemen oluruz!

Not: Bugün Malatya Kitap Fuarı’ndayız. Kaynak Yayınları standına tüm okurlarımızı bekliyoruz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mayıs 2015

Yorum bırakın

Suriye’ye özel savaş

CHP’li Gürsel Tekin‘in dün Taraf‘ta sürmanşet olan “Türkiye iki gün içinde Suriye’ye girecek” sözleri bize göre gerçekleşme şansı çok zayıf bir iddiadır.

Hayır, AKP’nin böyle bir niyeti olmadığı için değil, hem Türkiye’nin hem de bölgenin şartları nedeniyle… O şartlar zaten uygun olsa, Erdoğan-Davutoğlu ikilisi daha ilk günden Suriye’ye girerdi.

Şartların en başında da TSK’nin tutumu geliyor. Genelkurmay karargahı için yapılan “30 Ağustos” müzakerelerine rağmen, Erdoğanların Türk Ordusu’nun gövdesini komşuya düşmanlığa ikna etmesi mümkün değil. Ses kaydı ortaya çıkan o görüşmedeki “gerekçe yaratmaya heveslilerin” çabalarına rağmen mümkün değil.

ŞAH FIRAT, ÖZEL SAVAŞ’IN ÖNLEMİYDİ

Dün de belirttik. ABD’nin Irak ve Suriye konusunda acelesi yok. Tercih ettiğinden değil, güç erozyonu ve kaybettiği mevziler nedeniyle hızlı adım atabilmesi mümkün olmadığından. O nedenle IŞİD bahaneli taktik atağını ağır ağır yapıyor ve kendisinden çok müttefiklerini asıl işlerin altına koymaya çalışıyor.

O müttefiklerin başında da Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar geliyor. Bir süredir dolaşımda olan “Suudi Arabistan havadan, Türkiye karadan Suriye’ye saldıracak” iddiası da, bu üçlünün fiilen sahada harekete geçmiş olmasından kaynaklanmaktadır; Tekin‘in iddiası dahil…

Evet, Tekin‘in iddiasının gerçekleşmesi pek mümkün değil ama bu, birşeyler yapılmadığı anlamına da gelmiyor; çok şey yapılıyor! ABD’nin bilgisi dahilinde Türkiye, Suudi Arabistan, Katar üçlüsü iki aydır Suriye’ye karşı “özel savaş” yapıyor! Şah Fırat operasyonu da aslında bu “özel savaş” öncesinde alınan bir önlemdi!

Sırasıyla “özel operasyon odası”nın kurulması, terörist grupların Fetih Ordusu diye birleştirilmesi, silahlandırılması, “profesyonellerin” koordintörlüğünde önce İdlib’i ardından da Cisr Şuğur’a saldırtılması bu “özel savaş”ın gereğiydi! Şam yönetiminin İdlib’in düşmesinde AKP Hükümeti’nin rolü olduğunu belirtmesi ve Ankara’yı BM’ye şikayet etmesi boşuna değildi.

Nitekim AKP’nin kanatları altında çalışan SUKO da, kısmi başarısının sarhoşluğuyla, bu gerçeği itiraf ediyor. Pentagon’da ABD’li askerlerle AKP’nin güvenli bölge tezini görüşen SUKO Başkanı Halid Hoca, Tolga Tanış‘ın “meseleyi kazıyan” sorularına yanıt verirken, “Suudi Arabistan’ın güneyden, Türkiye’nin kuzeyden Fetih Ordusu’nu silahlandırdığını ve İdlib başarısının böyle geldiğini” itiraf ediyor! (hurriyet.com.tr, 7 Mayıs 2015)

CEP BÖLGE STRATEJİSİ

Bu “özel savaş” önce Cenevre-3’te ardından da ABD’nin sonbaharda yapmayı planladığı “uluslararası konfernast”ta Şam’ı “yenik” olarak masaya oturtmak için yapılıyor. ABD, işin doğrudan içinde olmadan, yani postalları karaya çıkarmadan, Esad‘sız çözümü bir de böyle deniyor.

İdlib ve benzeri bölgelerin ele geçirilmesi ve buralarda “cep bölgeler” kurulmasıyla Şam, Halep, Lazkiye bağlantılarını kesmek, ardından Şam’ı kuşatmak ve en sonunda Esad’ı Lazkiye’ye kaçmaya mecbur etmek, Washington’un yazdığı ve “ortak operasyon odası”nın sahada uygulanması için detaylandırdığı senaryodur.

ABD daha ilerisini, güç erozyonu gerçeğiyle yapamıyor. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter ile ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey‘in Senato Tahsisatlar Komitesi’nde vurguladıkları önemli: “Türkiye’yle güvenli bölge oluşturulması bir süredir görüşülüyor, bu askeri olarak da mümkün ama ek maliyete yol açar!” (aa.com.tr, 7 Mayıs 2015)

Sonuç olarak diyebiliriz ki, AKP bu şartlar altında Suriye’ye “özel savaş”ı aşan türden bir maceraya soyunamaz. Ama dün de belirttiğimiz gibi: “ABD’nin elinde Salman ve Erdoğan gibi benzin bidonları ve çakmaklar var! O nedenle 7 Haziran, aynı zamanda AKP’den kurtularak bölge barışını koruyabilmenin seçimi olarak önümüzde duruyor!”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Mayıs 2015

Yorum bırakın

Washington’un 6 aşamalı Irak-Suriye planı

Irak Kürt Bölgesi Başkanı Mesut Barzani‘nin Washington ziyareti “bağımsız Kürdistan” talepli diye sunuldu. Örneğin Irak Kürt Bölgesi Başkanlık Divanı Başkanı Fuad Hüseyin ziyaretin ana gündeminin Kürt devleti olduğunu belirtti. Irak Kürt Bölgesi Başkan Yardımcısı Kusret Resul da ziyaretin hedefini “ya bağımsızlık ya konfederasyon” diye sundu.

Kuşkusuz bu talep gerçekçi değildi. Barzani talebi bu seviyede tutarak, esas hedefine ulaşmak istiyordu: Bölgesinin sınırlarını genişletmek! Yani IŞİD’in Musul’u işgaliyle başlayan fırsatlar döneminde ABD’nin desteğiyle ele geçirdiği yerleri Bağdat’tan koparıp Erbil’e bağlamak.

Önceki gün Fikret Akfırat‘ın da Aydınlık‘ta belirttiği gibi bunun yolu “özerk Kerkük” gibi ara aşamalardan geçiyordu. Çünkü ABD’nin bögedeki gelişmeleri kısa yoldan belirleyebilme gücü yoktu.

Nitekim Barzani‘nin ABD Başkanı Barack Obama ve ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden‘le görüşmesinden “bağımsızlık ya da konfederayon” değil, “birleşik ve federal Irak’a devam” mesajı çıktı!

ORTAK OPERASYON ODASI

Tamam, ABD IŞİD’in Musul’u işgalini fırsat bilerek bölgeye yeniden döndü, taktik ataklar yapıyor, müttefiklerini devreye sokuyor ama hâlâ bölgedeki Rusya destekli direniş cephesini kırabilmiş değil. O nedenle bazıları içiçe geçen aşamalı bir Irak-Suriye planı uygulamaya çalışıyor:

1) ABD Suriye’deki taşeronlarını yeniden biraraya getirdi. Müslüman Kardeşler nedenli ayrılık giderildi ve Salman‘ın kral olmasıyla Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye yeniden Suriye’de tek cephede buluşturuldu. Hatta üç ülke bir aydır süren saldırıların karargahı olan “ortak operasyon odası” kurdu.

2) “Ortak operasyon odası”nın ilk işi destekledikleri grupları bir cephede birleştirmek oldu. Riyad’ın desteklediği El Kaide kolu En Nusra ile Türkiye’nin desteklediği Ahrar uş-Şam’ın başını şektiği gruplar Fetih Ordusu adı altında biraraya geldi.

3) Önümüzdeki 5-6 hafta boyunca sürecek Cenevre-3 görüşmelerinde Esad‘ın temsilcilerinin masaya zayıf oturabilmesi için Fetih Ordusu harekete geçirildi. ABD’nin silah, Katar’ın mali, Suudi Arabistan ile Türkiye’nin istihbarat desteğiyle önce İdlib’i, ardından da Cisr Şugur’u ele geçeiren Fetih Ordusu Lazkiye kırsalına doğru ilerlemeye başladı.

4) Eğit-Donat programı başlıyor; Kırşehir’de terörist eğitecek “uzman” ABD askerleri gelmeye başladı. “Yabancı askerlerin Türk topraklarında bulundurulması” sorunu ise Suriye tezkeresine konulan bir cümleyle zaten en baştan halledilmişti!

Hedef şu: Bir yandan Fetih Ordusu’nun ele geçirdiği yerlerde “güvenli bölge” benzeri “cep bölgeler” kurulacak, diğer yandan da Eğit-Donat programından geçmiş “kontrgerilla” tipi teröristlerle doğrudan Halep’i, hatta Şam’ı hedef alan “özel operasyonlar” yapılacak.

5) ABD bu şekilde zayıflattığı Şam yönetimini sonbaharda yapmayı planladığı “uluslararası konferans”ta masaya oturtmaya çalışacak. Washington burada, önceki aşamalardaki başarılarına bağlı olarak “Esad’lı geçiş döneminden” “Esad’sız geiş dönemine” kadar değişik senaryoları ön plana çıkaracak.

6) Bu süreçte ayrıca hazırlıkları tamamlanmış Musul Harekatı başlatılacak. Türkiye harekata özel operasyon ekipleriyle sınırlı katılacak.

NASRALLAH’IN UYARISI

ABD’nin asıl hedefi ise Irak ve Suriye’yi bölmek ve Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir Kürt Koridoru kurmak. ABD bu hedef için en başından beri “tasarlanmış düşman” olan IŞİD’in saldırılarından yararlanıyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Seyyit Hasan Nasrallah‘ın dünkü uyarısı bu nedenle çok önemli: “ABD’nin IŞİD’le savaşta acele etmeyeceğini ve IŞİD tehlikesinden bölgedeki kendi planları doğrultusunda yararlanacağını söylemiştim. Ben o dönemde ABD’nin Irak ve bölge ülkeleri ile ilgili planının bu ülkelerin bölünmesi olduğunu söylemiştim. Örneğin Irak Arap ve Kürt olarak, Araplar da kendi içinde Sünni ve Şii olarak. Yine Suriye’ye baktığımızda onlar bu ülkeyi de etnik ve mezhebi temelde bölüyor.” (YDH, 6 Mayıs 2015)

Kuşkusuz inisiyatif hala bölge ülkelerinde ve ABD’nin masada yazdığı bu senaryoyu sahada gerçekleştirme şansı çok zayıf. Ve en önemlisi ABD’nin bu çapta bir hedef için gücü yok ama elinde Salman ve Erdoğan gibi benzin bidonları ve çakmaklar var! O nedenle 7 Haziran, aynı zamanda AKP’den kurtularak bölge barışını koruyabilmenin seçimi olarak önümüzde duruyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Mayıs 2015

Yorum bırakın

AKP’nin Jandarma’yı şekillendirme operasyonu

Gazeteci Müyesser Yıldız‘ın haberine göre Jandarma Genel Komutanlığı’nda büyük bir tasfiye operasyonu başladı.

Habere göre MİT yaklaşık bin kişilik bir “paralelci” listesi oluşturdu. Bu listeye göre başlayan soruşturmanin sonucunda bin kişi tayin ve emekli gibi yollarla Jandarma Genel Komutanlığı’ndan tasfiye edilecek! (Odatv.com, 5 Mayıs 2015)

TSK’DEKİ TEMİZLİĞİ MİT YAPMAMALI

AKP’nin F Tipi ile “mücadelesi” konusunda uzunca bir süredir yaptığımız uyarılar işte bu ve benzeri riskler içindi.

Daha 9 Temmuz 2014’te, “2 bin cemaatçi Özel’in masasında” haberi ortaya çıktığında “TSK’deki temizliği MİT yapmamalı” demiştik!

Çünkü MİT’in yapacağı temizlik ile sadece F Tipi subaylar değil, tehdit görülen başka subaylar da tasfiye edilebilecekti.

Çünkü MİT açısından F Tipi temizlik, TSK’ye “dokunabilmenin” aracıydı! Ergenekon ve Balyoz tertipleriyle tasfiye edilen subay ve astsubaydan sayıca çok daha fazlası bu yöntemle tasfiye edilebilecekti! Yani tertip ve kumpasın daha büyüğü başlayacaktı!

Ayrıca önemle belirtmiştik: Elbette TSK bünyesinde F Tipi subaylar vardı, olmasa Ergenekon tertipleri bu denli başarılı olamazdı. Ayrıca TSK bünyesinde kimin F Tipi olup olmadığı tertibe uğramış kadrolarca çok iyi biliniyordu. Yani TSK’nin kendisi, tasfiye edilmiş subayların tanıklığıyla kimin F Tipi olduğunu belirleme işini MİT’ten çok daha iyi yapardı. Ve yapmalıydı!

MİT TIR’I BAHANESİYLE JANDARMA’YA OPERASYON

Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel‘in masasındaki 2 bin kişi neyseki tasfiye edilmedi. Ancak iktidar TSK’de, özellikle de Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde bu tür bir büyük tasfiye için sürekli fırsat kolladı.

İşte MİT TIR’larının durdurulmasına karşı başlatılan operasyonlar da bu fırsatlardan biriydi. AKP Hükümeti bu operasyon üzerinden Jandarma’ya müdahale etmek niyetindeydi.

O nedenle ısrarla vurguladık: MİT TIR’larını durdurma işi iki ayrı düzlemde oldu. İlkinde AKP Hükümeti’nin Suriye’ye bir dış müdahalesi önlendi ve ülkenin yararına oldu; dolayısıyla milli bir hamleydi. F Tipi yapının Hakan Fidan‘a operasyonu devam ettirmek için olaya eklemlenmesi ise meselenin ikinci düzlemiydi.

İkisini bir saymak ve “ne güzel, F Tipi tasfiye ediliyor” diye sevinmek doğru değildi. Çünkü AKP Hükümeti bu fırsattan yararlanarak Jandarma’ya “dokunma” peşindeydi. O nedenle teröre desteğini açığa çıkaracak bir mahkeme süreci riskini bile almıştı!

İÇ GÜVENLİK PAKETİ

Nitekim AKP Hükümeti İç Güvenlik Paketi’nin içine soktuğu yasa tasarısıyla, Jandarma Genel Komutanlığı’nı tamamen TSK’den koparmaya ve kendisine bağlamaya soyundu. Böylece Gladyo’nun Türkiye’deki 50 yıllık en önemli hedeflerinden biri gerçekleşmiş olacaktı.

Ancak Erdoğan iktidarı bu hedefi tam olarak yerine getiremedi. Albaylardan aşağısını valilere, yani hükümete bağlayabildi ama generaller yine de TSK’de kaldı. (Bu süreçte Genelkurmay Başkanlığı’ndan etkili bir itiraz gelmemesinin nedeni belki de bu uzlaşıydı, ileride anlaşılacaktır.)

Fakat İç Güvenlik Paketi de Erdoğanların ihtiyacı olan hızlı müdahaleye geçit vermiyor. Valilerin çok hızlı bir şekilde jandarma bünyesinde değişiklik yapabilmesi teknik olarak zor. Kendilerine sağlanan ceza verme yetkileriyle ne kadar subayı tasfiye edebilirler ki!

F TİPİ BAHANEYLE TASFİYE

MİT’in listeleriyle “paralel temizlik” operasyonuna soyunulması girişimi, işte bu ihtiyacın bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Çünkü AKP’nin istediği büyüklükte bir tasfiye ancak F Tipi’yle mücadele kapsamına alınabilirse başarılabilecektir!

Böylece AKP Hükümeti büyük oranda kendisine bağladığı Jandarma Genel Komutanlığı’nı, uzun yıllar beklemeye gerek kalmadan bu tasifyelerin neticesinde kendine göre yeniden şekillendirmiş olacaktır!

Sonuç olarak artık 7 Haziran, bu tür tasiye girişimlerine karşı da engel olmanın tarihidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Mayıs 2015

 

Yorum bırakın

Rusya neden ‘soykırım’ dedi?

Son günlerde sizlerden en çok gelen soru şu: “ABD Başkanı Barack Obama ‘soykırım’ demezken Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin neden ‘soykırım’ dedi? Hani Rusya dostumuzdu?“

Birincisinden başlayalım: Washington için soykırım tehdidi, soykırımın kabul edilmesinden daha kullanışlı ve değerlidir! Çünkü ABD bunu koz yaparak Türk hükümetlerini kendi çıkarlarına uyumlaştırabilmektedir.

Almanya’nın gerekçesi ise daha farklıdır. Berlin savaş şartlarının mecbur ettiği tehcire soykırım diyerek kendi soykırım lekesini hafifletmeye çalışmaktadır.

MOSKOVA’NIN TAKTİK GİRİŞİMİ

Gelelim Rusya’ya…

Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin her ne kadar 24 Nisan’da Erivan’da katıldığı törende “1915 olayları” dediyse de, öncesindeki yazılı açıklamasında “soykırım” dediği için, bu Moskova’nın yeni tutumu olarak algılandı. Daha sonra sözcüsü Dmitriy Peskov‘un şu yumuşatma girişimi oldu: “Başkan Putin‘in ağzından Erivan’da soykırım ifadesi tek bir sefer çıktı. O da BM tarafından zamanında kabul edilen soykırım bildirgesiyle ilgili. Onun dışında Putin 1915 olayları hakkında soykırım tanımı yapmadı.”

Açıklama çok da ikna edici değildi. Nitekim daha sonra Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev‘in Ermenistan Başbakanı Hovik Abrahamyan‘a gönderdiği mesajda ‘soykırım’ kavramını kullanması, Moskova’nın yeni bir yönelimde olduğunu ortaya koyuyordu.

Peki neden?

RUSYA İÇİN KAFKASYA’NIN ÖNEMİ

Rusya’nın ‘soykırım’ demeye başlamasının iki temel nedeni var: Birisi Rusya’yı, diğeri de Türkiye’yi ilgilendiren bu nedenleri inceleyelim.

Moskova için Kafkasya stratejik önemde. Kafkasya’daki ülkeleden Gürcistan’ın bir süre Batı nüfuzuna girmesi Rusya’nın hayati çıkarlarını tehdit etmişti. Moskova bu nedenle Ermenistan’a çok büyük önem veriyor, bu ülkeyi NATO’ya kaptırmak istemiyor.

Rusya’nın Ermenistan’ı önce Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne (KGAÖ) ardından da Avrasya Ekonomik Birliği’ne dahil etmesi bu yönde önemli bir adımlardı.

Ancak ABD Ermenistan’ı kaşımaya devam ediyor. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın geçen günlerde yaptığı türden NATO’ya yeşil ışık mesajları ya da Ermenistan’ın NATO’nun düzenlediği Saber Junction tatbikatına katılması Moskova’yı sürekli alarmda tutuyor.

İşte ‘soykırım’ jesti bu esastan kaynaklanıyor.

AKP TÜRK TEZiNi SAVUNMADI

Ancak bizim açımızdan asıl önemli olan bizden kaynaklanan nedendir. O da şudur: AKP Hükümeti bu konuda Türkiye’yi olması gerektiği gibi savunmuyorsa Rusya neden savunsun? Cumhurbaşkanı Erdoğan özür mesajı yayınlıyorsa, Başbakan Davutoğlu taziye sunuyorsa, hatta hükümet sözcüsü Arınç “bilerek soykırım yapmadık” diyorsa, Putin de ülkesinin çıkarları için elbette ‘soykırım’ der!

AKP Hükümeti Ermenistan ile ABD’nin gözetiminde protokol imzalarsa, hatta Davutoğlu‘nun itiraf ettiği gibi gizli gizli diyaspora ile görüşürse, Putin elbette ‘soykırım’ der!

Daha da somutlayalım mı?

AKP Hükümeti neden Perinçek-İsviçre davasının Türkiye lehine olan ve Dışişleri Bakanlığı’nın milat dedigi kararı kullanmaz?

AKP Hükümeti neden Mehmet Perinçek‘in Rus arşivlerinden çıkardığı ve onlarca kitaba dönüştürdüğü binlerce belgeyi kullanmaz? AKP Hükümet Rus arşivlerine gözünü kapatırsa, Rusya neden açsın?

TÜRK-RUS DOSTLUĞU STRATEJİKTİR

Tamam, Rusya bu konuda Türkiye’nin aleyhine davranmıştır ama sorunun asıl kaynağı Putin degil Erdoğan-Davutoğlu yönetimidir.

Türkiye-Rusya dostluğu tıpkı geçen yüzyılda olduğu gibi bu yüzyılda da stratejik önemdedir. Putin’in Erivan’a jest nitelikli taktik girişimi bu gerçeği değiştirmez. Milli bir Türk hükmeti bu meselede hızla Putin’i ikna edecektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi (Taşra baskısı)
30 Nisan 2015

2 Yorum

Millet varsa milli devlet vardır

7 Haziran’da sadece partiler yarışmıyor, ondan daha çok “iç-devletler” ile “milli devlet” çarpışıyor.

Gelin önce kavramları açalım, sonra da bu çarpışmayı inceleyelim:

MİLLETİ ESİR ALAMADILAR

Milli devlet, Kemalist devletten geriye kalandır; Küçük Amerika süreciyle hedef alınan, NATO hükümetleri üzerinden beynine “çip” yerleştirilen, serbest piyasacılık ile pazarları teslim alınan, özelleştirmeler ile gövdesi satılan, neoliberalizm ile tarihi, felsefesi, kimliği tahrip edilen, Türk-İslam sentezi ile laik yapısı aşındırılan, BOP eşbaşkanlıkları ile Cumhuriyeti yıkılan ve Ergenekon tertipleri ile Açılım’a mecbur edilen devlet…

Ancak milli devleti yine de öldüremediler; zira kurumları büyük oranda teslim aldılarsa da, milleti esir edemediler!

Millet varsa, milli devlet de vardır!

3 PARALEL DEVLETÇİK

Gelelim iç-devletlere…

İç-devletler yukarıda saydığımız yıkım sürecinin son ve günümüzdeki taşeronlarıdır. İç-devletler AKP, F Tipi ve PKK devletçikleridir.

Milli devleti tasfiye sürecinde üçü de ortaktır. Milli devleti bölme sürecinde de üçü nesnel olarak ortaktır. Ama milli devlete egemen olma mücadelesinde ikisi karşı karşıya gelmiştir.

İç-devletlerin içinde en büyüğü AKP’nindir; çünkü AKP yürütme gücü sayesinde büyük tahribattan kalan milli devlet yapısına el koymuş ve adım adım onun içinde ve onu esir alan bir devletçik oluşturmuştur.

F Tipi ise 12 Eylül’ün kanatları ve Özal‘ın himayesi altında milli devlete sızmış, sinir merkezlerine üs kurmuş ama AKP’nin iktidarında altın dönemine erişip büyümüş, serpilmiş ve milli devletin yargısını, emniyetini vs. ele geçirmiştir.

PARALEL ÇARPIŞMADA MİLLET FAKTÖRÜ

Milletin öncü unsurlarının hamle yapması ve belli ölçülerde ayağa kalkması, bu küçük ama deneyimli F Tipi devletçik ile büyük ama daha tecrübesiz olan AKP devletçiği arasındaki milli devlete egemen olma çelişmesini derinleştirmiştir.

İki devletçik hem bu çelişki nedeniyle hem de ABD içindeki iç çarpışma ve iki kanadın bu iki devletçiği ayrı ayrı arkalaması nedeniyle çarpışmaktadır.

Öte yandan PKK devletçiği de ABD’nin stratejik desteği, Amerikancı hükümetlerinin taktik onayı ile serpilmiş, büyümüş ve en sonunda AKP iktidarı döneminde devletle pazarlığa oturmuştur. AKP kendi devletçiğini oluşturabilmek ve milli devlete hakim olabilmek için PKK’nin devletçik kurmasına zemin yaratmış ve iki devletçik de birbirinden yararlanarak büyümüştür.

MİLLİ DEVLETÇİLERİN MERKEZİ

7 Haziran’da bu iç-devletçikler arasında kuşkusuz bir çarpışma yaşanmaktadır. AKP ile HDP, hatta AKP ile CHP arasındaki çarpışmalar bu kapsamdadır. Zira F Tipi yapı AKP’yle çarpışmasında CHP’ye yanaşmış ve belli ölçülerde Yeni-CHP’ye sızmıştır. Benzer durum çok daha asgari olmakla birlikte MHP için de geçerlidir.

Dolayısıyla ortada bir de iç-devletçik montajlı bu yönetimler ile CHP ve MHP’nin milli devletçi ana gövdeler arasındaki çelişme vardır.

Ancak Türkiye’nin bütünü açısından ana çelişme iç-devletçikler ve onların etkilediği kesimlerle milli devletçilik arasındadır. Yani asıl çelişme TBMM’nin mevcut partileri arasındaki çelişme değil, iç devletçiklerin toplamı ile milli devletçiler arasındaki çelişmedir, çarpışmadır.

Somutlarsak Vatan Partisi ile CHP ve MHP’nin ana gövdeleri bir tarafta; AKP, HDP ve F Tipi’nin etkilediği (kasetle teslim aldığı) CHP-MHP parçaları diğer taraftadır. 7 Haziran’da işte asıl bu programlar ve taraflar çarpışmaktadır.

Dolayısıyla Vatan Partisi hem 7 Haziran öncesinde ama hem de 7 Haziran sonrasında kritik önemdedir. Çünkü herşeyden önemlisi milli devletçileri birarada tutabilmenin adresidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Nisan 2015

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın