Archive for category Politika Yazıları

6 koalisyon senaryosu

Artık koalisyonlar konuşulmaya başladı. Çünkü AKP’nin tek başına iktidar olma şansı gün geçtikçe zayıflıyor. Siyaset koridorları bu nedenle 7 Haziran sonrasının olasılıkları üzerinde duruyor. Koalisyon senaryoları özetle şöyle:

AKP İÇİN SENARYOLAR

AKP 1. Genel Başkanı Erdoğan‘ın “ya koalisyon ya darbe” diye seçmenin önüne koyduğu “tehdit”, iktidar olma gayretini yansıttığı gibi koalisyon ihtimalinin bulunduğunu da ortaya koyuyor.

Siyaset koridorlarında AKP için ağırlıklı olarak iki koalisyon senaryosu konuşuluyor. Birincisi AKP-HDP ortaklığı. Zira ikili birbirine Atlantik’ten Açılım’la bağlanmış durumda. Ancak HDP’yle koalisyonun AKP’ye maliyetleri, özellikle seçmen nezdinde çok büyük ve ilk seçimde (belki erken seçimde) faturası ağır olacaktır.

İkincisi ise AKP-CHP ortaklığıdır. AKP ile HDP nasıl Açılım’la birbirine bağlanmışsa, AKP ile CHP de “yeni” kimliğiyle birbirine bağlanmış durumdadır ve Atlantik açısından bu bağın önemi Açılım’ı sürdürebilme potansiyeli nedeniyle önemlidir.

Fakat bunun da CHP’ye maliyeti büyüktür. Ulusalcılığı yük gören ve yavaş yavaş bu “ağırlıktan” kurtulan Yeni-CHP’nin AKP’yle koalisyonu partiyi kaçınılmaz olarak parçalayacaktır.

Siyaset koridorlarında pek konuşulmayan senaryo ise AKP-MHP ortaklığı şeklindeki üçüncü senaryodur. Devlet Bahçeli‘nin kişisel özellikleri üzerinden bakıldığında, aslında bu seçenek ilk iki seçenekten daha kuvvetlidir.

Bahçeli‘nin Ecevit‘le koalisyon sırasındaki Dervişçiliği, o uğurda kamucu-milliyetçi bakanlarını tasfiye edebilmesi, gelen özel bir telefon üzerine ve koalisyon ortağı ile partisine danışmadan Türkiye’yi erken seçime ve dolayısıyla AKP iktidarına götürme “kabiliyeti”, onu 7 Haziran sonrası için AKP’yle koalisyon yapabilmenin özel aktörü haline getiriyor. Hatta Erdoğan‘ın da bu gerçek nedeniyle CHP ve HDP’yi hedef aldığı ama MHP’ye pek fazla vurmadığı konuşuluyor.

Kuşkusuz bu ihtimalin de MHP’ye faturası ağır olacak. MHP’nin vatansever-milliyetçi tabanı başka adrese kayacaktır.

CHP, MHP ve HDP İÇİN SENARYOLAR

Tabi AKP’nin tek başına iktidar kuramadığı koşulların başka senaryoları da var. Merkezinde CHP’nin olduğu bu senaryolar, HDP’nin barajı aşması üzerine kuruluyor.

Bu çerçevede dillendirilen ilk senaryo, toplamda dördüncü olan CHP-MHP-HDP senaryosudur. Ancak bize göre bu senaryo bir kaç nedenle hayaldir. Bir kere Bahçeli faktörüne rağmen bu koalisyonu MHP’ye kabul ettirebilmek mümkün değildir. Öyle bir durumda MHP yarılır, Bahçeli devrilir.

CHP ile MHP’nin de toplam milletvekili sayısı yeterli olmayacağından, böyle bir koalisyon da mümkün değildir. Kuşkusuz büyük güç kaybederek TBMM’ye girmiş AKP’nin içinden kopacak bir grubun desteğiyle CHP-MHP koalisyonu vardır ve beşinci senaryodur.

VATAN’IN KRİTİK ÖNEMİ

Dikkat ederseniz siyaset koridorlarında konuşulan tüm bu senaryolar TBMM’ye dört partinin gireceği üzerine yapılmıştır. Bu senaryolarda Vatan Partisi faktörü yoktur.

Oysa Vatan Partisi’nin potansiyeli, bazı anket kuruluşlarının teslim ettiği barajı zorlama kapasitesi, 7 Haziran için büyük bir sürpriz yaratabilir. Türkiye bu seçimde, 1999’dakinden de büyük bir sürprize gebedir.

Dolayısıyla Türkiye’nin önünde CHP-MHP-Vatan Partisi koalisyonu şeklinde bir seçenek de vardır ve bu altıncı senaryodur.

Ve en önemlisi şudur: Türkiye bu seçeneği ortaya çıkaramazsa, 7 Haziran’da oluşmuş TBMM’nin ülkeyi bir dört yıl daha yönetme şansı yoktur. Erken seçim olasılıklarından kaosa kadar pek çok problemle karşı karşıya kalacağız.

Ve işte asıl bu duruma hazırlıklı olmalıyız. Türkiye’nin sorunlarına TBMM içinden çözüm arama şansının kalmadığı o koşullarda, Türkiye’nin bağımsızlıkçı ve birlikçi çözümü alanlarda gelişecektir!

Türkiye 7 Haziran’da, aynı zamanda, işte alanlarda verilecek bu mücadelenin de yığınağını yapacaktır. Vatan Partisi’nin bir diğer önemli rolü de budur!

Sonuç olarak Vatan Partisi TBMM içi seçenekler açısından da, TBMM dışı çözümler bakımından da kilit öneme sahiptir. Haftasonu İzmir’den edindiğim izlenim, bu rolün ve önemin seçmen nezdinde görüldüğüdür. Kimi partilerin Vatan Partisi’ni hedef alan “oyları bölmeyin” korkusu ve kampanyası işte bu nedenledir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Nisan 2015

Yorum bırakın

Çin yeni dünya düzenini kuruyor

ABD Başkanı Barack Obama, “küresel ekonominin kurallarını Çin değil ABD yazmalı” dedi! (ajanslar, 20 Nisan 2015)

Peki tıpkı geçen yüzyılda olduğu gibi ABD’nin bu yüzyılda da küresel ekonominin kurallarını yazma şansı var mı?

DOLARIN EGEMENLİĞİNE SON

Obama‘nın konuşmasına bakılırsa, öncelikle bu Pasifik’te serbest ticareti öngören anlaşmaya ve Çin’in Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın önünün kesilmesine bağlı!

Peki bu mümkün mü? Olmadığı Çin’in Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın kurucular listesine bakılarak anlaşılır. Hayır Asya ülkelerine bakarak değil, ABD’nin Avrupalı ortaklarına bakarak söylüyoruz bunu…

ABD’nin itirazlarına rağmen Batı Avrupa’nın tamamı dışında kalamadı ve teker teker Çin’in bankasına kurucu ortak oldu. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, İspanya gibi ülkelerin bu tavrı transatlantik ortaklığa darbe vurmuş oldu!

Şundan: ABD 20. yüzyılda liderliğini Dünya Bankası ve IMF gibi ekonomik araçlar ile NATO gibi askeri araçlara dayandırmıştı. Bu araçlar ile ABD öncelikle Avrupa’yı yanına almıştı ve büyük transatlantik ortaklık kurmuştu.

Ancak Çin şimdi bu araçların karşısına kendi araçlarına çıkarıyor: Sadece Asya Altyapı Yatırım Bankası’ndan söz etmiyoruz, BRICS’in Kalkınma Bankası ve BRICS ülkelerinin hem kendi aralarında hem de üçüncü ülkelerle ticarette dolar yerine milli paralar kullanmasını da ekliyoruz…

Böylece altının yerine doların değişim aracı ilan edilmesiyle başlayan Amerikan egemenliği yerini çok kutupluluğa bırakmış oldu.

ABD: ÇİN UMDUĞUMUZDAN HIZLI SİLAHLANDI

Dünyadaki bu büyük değişim, yani Çin’in yeni bir dünya düzeni kurması, kuşkusuz sadece ekonomik güce dayanarak başarılamaz. Çünkü ABD en sonunda askeri gücünü kullanarak bu ekonomik araçları etkisizleştirir.

Çin’in ekonomik araçları kurabilmek için ABD’yi caydıracak askeri güce de ihtiyacı var. Elbette NATO’nun karşılığı olmasa da Şangay İşbirliği Örgütü’nü bu araçlardan biri sayabiliriz ama daha önemlisi doğrudan Çin’in kendi askeri varlığıdır.

Pekin yönetimi son 30 yıldır bir yandan ekonomik gücünü “sosyalist piyasa ekonomisi” kuralları ile büyütürken, diğer yandan da askeri gücünü adım adım artırmayı başardı. Pekin’in özellikle son 10 yıldır bu alanda yaptığı atılımlar oldukça önemlidir.

Nitekim ABD Savunma Bakanı Yardımcısı Bob Work şu itirafı yapmaktadır: “Biz Afganistan ve Irak’taki savaşlar ile ilgilenirken, Rusya ve Çin askeri güçlerini umduğumuzdan daha hızlı artırdı.” (abhaber.com, 19 Nisan 2015)

Tamam, ABD Çin’in bu alanda da büyüdüğünü görüyordu ama makasın bu kadar hızlı daralacağını öngörmüyordu. Üstelik ABD’nin stratejisine önemli darbe vuranlardan biri de Vlademir Putin‘di. Çünkü ABD’ye göre Çin’in durdurulması yalnızlaştırılmasından ve Rusya’nın Batı’ya eklemlenmesinden geçiyordu.

Ancak Bob Work‘un belirttiği gibi bu gerçekleşmedi: “Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından Rusya’yı bir ortak olarak Avrupa’ya dahil etmeye çalıştık, ancak Rusya lideri Putin bizi şaşırttı.”

PEKİN’İN İDEOLOJİSİ

Çin’in ABD’ye karşı büyük avantajları var. Bir kalemde Rusya’yla 400 milyar dolarlık enerji anlaşması yapabiliyor, bir kalemde (geçen hafta olduğu gibi) Pakistan’a 47 milyar dolarlık yatırım kararı alabiliyor, ABD’nin 13 yıl boyunca işgal ettiği Afganistan’ın birinci partneri haline gelebiliyor, Latin Amerika’dan Afrika’ya kadar dünyanın pek çok yerinde ABD’yi dışarıya iterek kendi anlaşmalarını yapabiliyor.

Üstelik geçen yüzyıldaki ABD’den farklı olarak; sadece kârı esas almayarak, yatırım yaptığı ülkenin kalkınmasını önemseyerek ve o ülkeye teknoloji transfer ederek.

Aslında Pekin’in bu büyük başarısının kaynağı ne ekonomisi ne de geliştirdiği askeri gücüdür. Bunlar sonuçtur, asıl kaynak ideolojisidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlın Gazetesi
27 Nisan 2015

Yorum bırakın

Demirtaş’ın AKP’yle işbirliği itirafı

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan‘ın TRT Haber‘deki sözleri ilginçti. Akdoğan “arkasında terör örgütü olan HDP’nin barajı aşmasının sıkıntı doğuracağını” söyledi! (gazetevatan.com, 23 Nisan 2015)

Bu sözlerin sahibi Açılım’dan, yani PKK’yle müzakerelerden sorumlu Başbakan Yardımcısı’ydı; PKK lideri Öcalan‘la periyodik görüşmeler yapan HDP heyetinin muhatabıydı, heyetin her İmralı dönüşünde onlarla görüşen isimdi.

PKK’yle müzakere edenlerin PKK’nin “yasal” partisiyle ilgili “barajı geçmeleri sıkıntı doğurur” demeleri inandırıcı değildir. Akdoğan tıpkı Erdoğan gibi 7 Haziran için “görüntü” vermeye çabalamaktadır, çünkü Erdoğan “Kürt sorunu yok” ve “Dolmabahçe’de verilen poz yanlıştır” derken AKP’nin düşüşünü önlemeye ve milliyetçi oylara seslenmeye çalışmıştı.

Bu arada Dolmabahçe’de o pozu veren, yani HDP’yle devlet mutabakatı ilan eden kişi de bizzat Akdoğan‘dı!

YASA TASARISINDA YAPILAN İŞBİRLİĞİ

Biliyorum, çok sık vurguluyoruz ama “HDP’ye baraj atlatma” operasyonu nedeniyle anımsatmakta yarar görüyoruz. AKP ile HDP’nin tıpkı Akdoğan‘ın yukarıdaki sözlerindeki gibi iki karşıt parti görüntüsü 7 Haziran aldatmacasıdır. Gerçekte AKP ile HDP birbirine karşıtlıktan nemalanmaya, Türk ve Kürt oyları kutuplaştırmaya çalışmaktadır.

Nitekim Selahattin Demirtaş‘ın geçen hafta yaptığı bazı açıklamalar aralarında bir karşıtlık değil, tersine yoğun işbirliği olduğunu ortaya koydu. “HDP’ye baraj atlatma” kampanyası nedeniyle sürekli ekranlarda ağırlanan Demirtaş, laf bolluğu nedeniyle zaman zaman AKP-HDP işbirliğini belgeleyen itiraflar yaptı.

Örneğin Demirtaş aynen şöyle dedi: “Paketin içindeki parti kapatma maddesine destek vereceğimizi söyledik. (O dönemki bir bakan) bana dedi ki; ‘Siz destek verirseniz AKP’nin içinde milliyetçi kanat oy vermeyebilir. Bizim içimizdeki 20 küsur milliyetçi vekil oylamada hayır oyu kullanabilir.’ Biz buna rağmen sembolik olarak 5 arkadaşımızı görevlendirdik ve 5 oy verdik. Ve bunu ilk defa söylüyorum, alenen açık yapmadık ki, beyefendilerin içindeki milliyetçi kanat bu maddeyi düşürmek için uğraşmasın. Ne oldu peki? Onlar oy vermediği için o madde düştü. O milliyetçi dedikleri AKP’li milletvekilleri…” (taraf.com.tr, 22 Nisan 2015)

HDP’DEN AKP’YLE KOALİSYONA YEŞİL IŞIK

AKP ile HDP’nin nasıl pazarlıklar yaptığını, ne tür işbirliği yöntemleri geliştiklerini gösteren bu itirafın olduğu konuşmada Selahattin Demirtaş AKP ile koalisyona da yeşil ışık yaktı!

Seçim öncesinde karşıtlık, seçim sonrasında işbirliği hatta koalisyon!

Seçim öncesinde karşıklı “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışları, “Kürt sorunu yoktur” hamleleri ama seçim sonrasında Açılım’ı sürdürme kararlılığı! Evet, her iki parti de seçim bildirgelerinde Açılım kararlılıklarını sergilediler.

Hep söyledik: Açılım en çok özerklik ile başkanlık sistemidir, hatta gerisi ayrıntıdır. AKP ile HDP hem bu nedenle hem de Açılım’ın asıl sahibinden dolayı birbirine mecburdur.

AKP’nin tarihi o nedenle aynı zamanda HDP’ye (BDP, DTP, DEP dahil) koruyucu kalkan olma tarihidir.

MAHREM: GÜL DEP’Lİ VEKİLLERE YALVARDI

Hatta Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu‘nun yazdığı, Kırmızı Kedi Yayınevi‘nden çıkan Mahrem‘den okuduğumuza göre değil kalkan olmak, yalvarmak bile var!

ABD Büyükelçisi Eric Edelman‘ın 3 Mayıs 2004 tarihli kriptosu, Edelman ile İngiltere Büyükelçisi Peter Westmacot‘un Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile yaptığı görüşmeyle ilgilidir. Gül iki diplomata, Leyla Zana ve diğer DEP’li vekillerin suçlu bulunsalar dahi, iyi hal gerekçesiyle serbest kalacaklarını müjdeliyor ve aynen şunu söylüyor: “Onlara ve avukatlarına gittik ve dedik ki, ‘Allah rızası için lütfen hakimlere hakaret etmeyi bırakın da, sizi dışarı çıkarabilelim.’” (s.342)

Evet, AKP ilk günden itibaren DEP’lileri “kurtarmaya” çalışıyordu. Hatta 7 Nisan 2004 tarihli bir kriptodan öğrendiğimize göre dönemin Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Volkan Bozkır ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Charlie Ries‘a şöyle demiştir: “Türk Hükümeti’ne kalsa, Zana çok uzun zaman önce tahliye edilmiş olurdu.” (s.342)

Not: Bugün İzmir Kitap Fuarı’nda kitaplarımı imzalıyorum; okurlarımızı beklerim.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Nisan 2015

Yorum bırakın

AKP’nin ‘soykırımı’ kolaştırıcı rolü

AKP Hükümeti, ABD Başkanı Barack Obama‘nın 24 Nisan’da “soykırım” dememesini büyük bir başarı olarak sunuyor!

Tamam, Obama soykırım demedi ama Papa, Putin ve Merkel soykırım dedi. Bu isimler dahil kimi başkentlerden bu yıl neden “soykırım” sesleri yükseldi? Sırf 1915 tehcirinin 100. yıldönümü olması nedeniyle mi?

Hayır, AKP Hükümeti’nin başarısızlığı nedeniyle!

Papa, Putin ve Merkel AKP Hükümeti bu meseleyi doğru düzgün ele almadığı için “soykırım” dedi. Moskova ve Berlin, Ankara’dan yükselen Erdoğan‘ın özrü, Davutoğlu‘nun taziyesi ve Arınç‘ın “bilerek soykırım yapmadık” gibi lafları nedeniyle kolayca bu yıl “soykırım” diyebildiler!

Türkiye’nin elindeki kozları, örneğin Perinçek-İsviçre davasının AİHM kararını kullanmayan AKP Hükümeti özür diler ve taziye sunarsa, Rus ve Alman hükümetleri de “soykırım” der!

SOYKIRIM KOZUNUN KULLANIM DEĞERİ

Gelelim Obama‘ya…

Obama neden “soykırım” demedi? AKP Hükümeti’nin baskısı nedeniyle mi, “soykırım dersen İncirlik’i kapatır, NATO’dan çıkarım” gibi sert hamleleri nedeniyle mi? Hayır!

“Soykırım” kelimesi Türkiye’yi ABD çıkarlarına boyun eğdirmenin kozudur. Söylenmesinden çok söylenme olasılığı Washington için yararlıdır. ABD “soykırım” dediği anda Türkiye’yi çok zor duruma sokacaktır ama elindeki bu kozu da masaya atmış olacaktır.

Öte yandan “soykırım” kozu, ABD’nin asıl kozu değil, Kürt kartını besleyen bir kozdur. Ermeni ve Kıbrıs kozları, ABD için Kürt meselesin manivelalarıdır. Washington bu iki konudan bastırıp, Kürt meselesinde tavizler koparmaktadır.

1991’den önce eldeki kart olan ama Irak’a saldırıyla oyuna sokulan Kürt kartı 24 yıllıktır ve ne tesadüf, ABD Başkanları da 22 yıldır 24 Nisan konuşmaları yapmaktadır!

Üstelik Obama “soykırım” dememiştir ama soykırımdan beter laflar etmiştir ve böylece “soykırım” kozunu gelecek yıl için de kullanımda tutmuştur.

AKP’NİN 15 MADDELİK TAVİZ LİSTESİ

Peki Obama bu yıl neden soykırım demedi, acaba bu kozun karşılığında ne aldı? Önceki gün “AKP’nin Obama’yla soykırım pazarlığı” başlıklı makalemizde kısaca değindik. Bugün biraz daha açalım:

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu 24 Nisan’dan önce Washignton’a gitti ve hem ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile hem de ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice ile görüştü.

Kerry, Çavuşoğlu‘yla uzun görüşmesinden önce basına yoğun gündemi madde madde sıraladı: 1) İran nükleer müzakereleri. 2) IŞİD. 3) Suriye. 4) Rusya’nın Ukrayna politikası ve NATO’nun öncelikleri. 5) Karadeniz’de ABD-Türkiye işbirliği. 6) Afganistan’da işbirliği.7) Irak’ta işbirliği. 8) Yemen’deki ihtilaf. 9) Libya’da süren problem. 10) Akdeniz’de ölen göçmenler. 11) Enerji güvenliği. 12) Kıbrıs’ta nihai çözüm. 13) Kasım’da Türkiye’de yapılacak G-20 toplantısı. 14) ABD-Türkiye ticari bağları. 15) İfade özgürlüğü, bağımsız basın ve yargı gibi anayasal haklar.

Dikkat ederseniz Kerry bir tek Ermeni meselesini saymadı! Neden? Zaten o “kozluk” konuydu ve onun üzerinden Kerry tavizler koparacaktı!

Sonuç mu? Yaklaşık iki saatlik kapalı görüşmenin özeti Çavuoğlu için “Türk-Amerikan stratejik ilişkileri vazgeçilmezdir”, Kerry için de “Türkiye olmazsa olmaz partnerdir” şeklindeydi!

Ve bu 15 maddelik görüşmenin ardından Çavuşoğlu Ankara’ya müjdeyi ulaştırdı: “Obama soykırım demeyecek!”

Nitekim Obama soykırım demedi ama 5 yıl önce ABD’nin koordinatörlüğünde AKP ile Ermeni hükümetinin imzaladığı protokollerin parlamentolar tarafından onaylanması konusu gündeme geldi!

TAVİZ SOYKIRIM DENİLMESİNİ KOLAYLAŞTIRIYOR

Geride kalan 13 yıl incelendiğinde bu konuda karşımıza çıkan en önemli gerçek şu olmuştur. AKP Hükümeti ile bu konu her yıl adım adım Türkiye’nin önüne ağırlaştırılarak konulmuştur. AKP Hükümeti ise bu sorun karşısında kararlı bir duruş sergilememiş, tersine ABD’nin girişimlerini kabul etmiş ve ABD’li uzmanların çizdiği yol haritalarına uygun davranmıştır.

Sonuç: Soykırım denmemesi için taviz vermiş, taviz verdikçe de soykırım denilebilmesini kolaylaştırmıştır.

Not: Bugün İzmir Kitap Fuarı’nda kitaplarımı imzalıyorum; okurlarımızı beklerim.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Nisan 2015

1 Yorum

Ermeniler neden tehcir edildi?

Ermeniler neden 1. Dünya Savaşı’nın başlamasından bir süre sonra, 1915 yılında tehcir edildi Ermeni milliyetçiliğinin partisi Taşnaksutyun’un tarihi, işte bu soruya yanıt veriyor. Mehmet Perinçek‘in Kaynak Yayınları‘ndan çıkan “Ermeni Milliyetçiliğinin Serüveni” isimli kitaptan yararlanarak anlatalım:

NASIL ULUSLARARASI MESELE OLDU?

Ermeni meselesi 1915’in değil, çok daha öncesinin, 1877’nin meselesidir; 1877-1878 Türk-Rus savaşıyla uluslararası bir mesele haline gelmiştir. Ayastefanos Antlaşması’na konan 16. madde ile Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde reformlara başlanması ve bu reformlar tamamlanana kadar da Rusya’nın işgal ettiği toprakları terketmemesi öngörüldü.

Berlin Konferansı’nda ise Ayastefanos’un 16. maddesinin yerine 61. madde kabul edildi. Bu madde ile reformların denetlenmesini sadece Rusya değil, konferansa katılan 6 büyük devlet sağlayacaktı.

İşte böylece 1850’lerden itibaren çetecilikle başlayan bir iç mesele, dış ülkelerin müdahale ettiği bir uluslararası mesele haline gelmiş oldu!

İLK SİYASİ TERÖR

Ermeni milliyetçiler meselenin uluslararasılaşmasıyla 1890 yılında Taşnaksutyun Partisi’ni kurdular. Taşnakların ilk icraatı Osmanlı devletinde yüksek görevlerde çalışan Ermenileri öldürmek oldu: Maksut Simon Bey, İstihbarat biriminin başkanı Artaşek, Jandarma Müdürü Adisi Tigran, eski piskopos Mambre Benlyan, cerrah M. Tutunciyev ve diğerleri…

Taşnaklar daha sonra dünya çapında ses getirebilmek için Osmanlı Bankası’nı bastılar. 26 Ağustos 1896 yılında Osmanlı Bankası’nı işgal eden ve 150 kişiyi rehin alan Taşnakların bu saldırısı, tarihteki ilk siyasi terör olarak değerlendirilmektedir. Taşnaklar bu terör saldırısının ardından da tarihe 18 saatlik Samatya çatışması olarak geçen olayları başlatmıştır.

Taşnaksutyun Partisi bu ses getiren eylemlerin ardından bu kez doğuda silahlı saldırılarını artırmaya başladı. Örneğin 1905-1906 yıllarında, Ermeni Bolşevik liderlerden O. A. Arutyunyan‘ın hatıralarına da yansıdığı gibi, Taşnaklar, köy köy dolaşarak, kiliselerde konuşmalar yaparak Ermenilere “öldürebildiğin kadar Azerbaycanlı öldür, yağmala, kimseye acıma” çağrısı yaptı.

Bu saldırılar ile bölgedeki Müslümanların bir kısmı katledildi, bir kısmı da göçe zorlandı. Çarlık Polis Raporlarına göre 5-6 yıl içinde Taşnakların Müslümanlardan boşalttığı yerlere yaklaşık 500 bin Ermeni yerleşti.

TAŞNAKLARIN KIRIM HAZIRLIĞI

Taşnaksutyun Partisi 1908 yılında Abdülhamit‘in devrilmesinin ardından yasal ve Osmanlı meclisinde temsilcisi olan bir partiye dönüştü. Hatta Meclise ve hükümete “özerk Ermenistan” talebi bile sundu!

Ancak 1. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri gelmeye başlayınca, Taşnaklar yeniden harekete geçti. Örneğin Rusya Devlet Arşivi’nden çıkan 2 Kasım 1912 tarihli bir polis belgesine göre Taşnaksutyun Partisi Van, Muş ve Zeytun’da Türklere karşı isyan çıkartmak için silahlı birlikler oluşturuyordu.

1914 yılına kadar süren bu tür hazırlıklar, 1 Dünya Savaşı’nın başlaması ve Ermenilerin Rus Çarlığı’nın yanında yer almasıyla “gönüllü Ermeni birlikleri” kurulmasına yükseltildi. Ermenistan’ın ilk Başbakanı ve Taşnaksutyun’un kurucusu O. Kaçaznuni‘nin 1923 tarihli raporundan öğrendiğimize göre, 1914 sonbaharı boyunca Güney Kafkasya’da büyük bir gürültü ve büyük bir enerjiyle “gönüllü Ermeni birlikleri” oluşturulmuştu!

Rus arşiv belgelerine göre örneğin Ağustos 1914’te 15 bin kişilik bir kadro hazır hale getirilmişti; örneğin Tiflis, Erivan ve Yelizavetrol’de 80 bin kişi gönüllü olarak orduya yazılmıştı.

SOYKIRIM YOK ÖNCE KARŞILIKLI KIRIM SONRA TEHCİR VAR

1. Dünya Savaşı’yla birlikte, bu “gönüllü Ermeni birlikleri” Osmanlı devletini arkadan vurmaya başladı. Bu dönemde Taşnaklar büyük kırımlar yaptı.

Türk hükümeti ise arka cepheyi sağlama alabilmek için Taşnaklara önemli tavizler vermeye bile razıydı. Örneğin bir Rus albayın 10 Mart 1915 tarihli raporuna göre Türk hükümeti Taşnaklara “Ruslar yerine Türk tarafına geçmeleri halinde Ermenilere tam özerkliğin verileceğini” bile taahhüt etmişti! Ancak Taşnaklar Rusya’nın kazanacağını öngörerek bu teklifi reddetti ve Doğu’da saldırılarını sürdürdü.

İşte tehcir yani Sevk ve İskan Kanunu bunun üzerine, arkadan vurulmayı durdurmak ve yeni cepheler açılmasını engellemek için zorunlu olarak çıkarıldı.

Kayıtlara göre 428 bin 758 kişi tehcir edildi. 56 bin 610 Ermeni iskan bölgesine ulaşamadı. Yaklaşık 9-10 bin Ermeni yollarda katledildi. 15-20 bin civarında Ermeni tehcir sırasında kaçtı, 25-30 bin civarında Ermeni de tifo ve dizanteri gibi hastalıklar nedeniyle yollarda yaşamını yitirdi.

Yani etnik nefrete dayalı bir soykırım yoktu, karşılıklı kırım ve savaş şartlarının zorunlu göçü vardı: Bu nedenle her ilde tehcir edilen Ermeniler olduğu gibi yerlerinde kalanlar da vardı. Bu nedenle Türk hükümeti yollardaki katliamların sorumlularını idam etti. Bu nedenle 18 Aralık 1918 tarihli kararnameyle Ermenilerin evlerine dönebileceği ilan edildi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Nisan 2015

2 Yorum

AKP’nin Obama’yla soykırım pazarlığı

Papa’nın “soykırım” mesajıyla başlayan 24 Nisan’a yönelik Atlantik baskısı karşısında Ankara neden Perinçek-İsviçre davasının AİHM kararını kullanmıyor?

Emekli Büyükelçi Ünal Çeviköz Hürriyet‘e yaptığı açıklamada şu yanıtı veriyor: “Türkiye kendi iç siyasi durumu nedeniyle bu hukuki kazanımları pek kullanmıyor. Belki ‘seçimlere gidiyoruz, Perinçek davasındaki kazanımı öne çıkarırsak Perinçek‘in şu anki konumuna katkı sağlayabilir’ gibi bir kaygı olabilir.”

SOYKIRIM SÖZCÜĞÜ YOK, TESLİMİYET VAR

Kuşkusuz AKP Hükümeti’nin böyle bir hesabı var. Erdoğan tıpkı 1 Mart 2003 tezkeresinin oylamasından önce kapalı grup toplantısında milletvekillerine “ya bendensiniz ya Perinçek’ten yanasınız” dediği gibi, bugün de en karşısında konumlananın Perinçek olduğunu bilmektedir.

Erdoğanların “Ermeni soykırımı yalanını” bitiren AİHM kararını kullanmaması, aynı zamanda ABD’yle vardıkları anlaşmanın da bir sonucudur! Açalım:

Washington’da temaslarını sürdüren Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu müjdeyi verdi: “Obama ‘soykırım’ kelimesini kullanmayacak.”

Peki neyin karşılığında? Yanıt, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin Çavuşoğlu‘yla görüşmesi sırasında söylediği “Türkiye olmazsa olmaz partnerdir” cümlesinin içindedir. Kerry o cümleyi şöyle açmıştır: Türkiye Irak’ta, Suriye’de, IŞİD konusunda, Musul’da, Yemen’de, Afganistan’da, Libya’da hatta Ukrayna’da bile ABD’nin partneridir!

Tamam Obama bu yıl ‘soykırım’ demeyecektir ama AKP Hükümeti sayesinde Türkiye’den bölgedeki geniş çıkarlarında yararlanacaktır!

ÖZÜR, TAZİYE, BİLMEYEREK SOYKIRIM!

Siz bakmayın Papa’nın ‘soykırım’ mesajı sonrasında Erdoğan‘ın yaptığı çıkışlara. Tamamı 7 Haziran’la ilgilidir. Yoksa Erdoğan geçen yıl 24 Nisan’da yayınladığı “özür” mesajıyla bu konuda nerede durduğunu göstermiştir.

Ya Davutoğlu? O da bu yıl yayınladığı mesajla Ermenilerin acılarını paylaştı, taziyelerini sundu. Hatta “diasporayla gizli gizli görüştüğünü” de açıkladı.

Erdoğan özür diler, Davutoğlu taziye sunar da Arınç durur mu? O da “bilerek ve isteyerek soykırım yapmadık” diyerek çıtayı biraz daha yükseltti!

İnsan bu laflara bakınca Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan‘ın boşuna konuşmadığını düşünür! Şöyle demişti Sarkisyan geçenlerde: “Türkiye er geç soykırımı kabul edecek!”

Sarkisyan hem ABD’nin koordinatörlüğünde imzalanan Türkiye-Ermenistan protokollerine dayanarak bunu söylüyordu, hem de bu protokollerin bir sonucu olarak AKP’li yetkililerin “kamuoyunu alıştıra alıştıra” yaptığı açıklamalara…

ERMENİ MİLLİYETÇİLİĞİNİN SERÜVENİ

Öte yandan AKP Hükümeti’nin Perinçek-İsviçre davasının AİHM kararını kullanmamasının bir diğer nedeni de şudur: ABD’nin kullandığı karta, ABD’nin taşeronları ve işbirlikçileri karşı çıkamaz!

Bakınız Ermeni meselesinin en önemli tarihsel özelliği dün de bugün de emperyalistlerin kullandığı bir kart olmasıdır. Ermeni milliyetçiliğinin temsilcisi olan Taşnaksütyun Partisi sadece 1. Dünya Savaşı’da Rus Çarlığının ve İngiliz emperyalizminin bir silahı olmamıştır, 1940’larda da Hitler’in emir komutasına girmiştir!

Ermeni meselesi konusunda çok önemli eserler veren Mehmet Perinçek‘in Kaynak Yayınları‘ndan çıkan son kitabı “Ermeni Milliyetçiliğininin Serüveni” işte bu çarpıcı gerçeği bizlere göstermektedir.

Ermeni milliyetçiliği önce Rus Çarlığının ve İngiliz emperyalizminin, sonra Nazizmin ve en sonunda da ABD emperaylizminin elinde bir kart olduğu için, 1915 olayları sürekli “soykırım” kelimesi üzerinden işlenmektedir.

Çünkü mesele gerçekte yaşandığı gibi “karşılıklı kırım” düzleminde incelense, Türkler ve Ermeniler arasındaki bu sorun hızla halklar yararına çözülecek ve emperyalizmin elindeki kart düşürülmüş olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Nisan 2015

Yorum bırakın

Kürt var, Ermeni var ama Türk yok!

HDP’nin seçim bildirgesinin en temel özelliği, içinde “Türk” sözcüğünün bulunmamasıdır! Kürt vardır, Ermeni vardır, Rum vardır ama HDP’nin seçim bildirgesinde “Türk” yoktur!

Hadi haksızlık etmeyelim, bir tek Kıbrıs konusunun olduğu paragrafta Türk vardır ama “Kıbrıs Türk”ü olarak…

Yani HDP’nin seçim bildirgesinde Kıbıs’ın Türk’ü vardır ama Türkiye’nin Türk’ü yoktur!

HDP’NİN MİSYONU

Peki hazırladığı seçim bildirgesine tek bir Türk sözcüğü koymayan HDP nasıl Türkiye partisi olabilir? Türkiye partisi olmak için sadece Türkiye demek yeterli midir?

Türk’ü yok sayan bir anlayışla Türkiye partisi olunur mu? Türk’ü “Türkiye halkları” diye geçiştirerek Türkiye partisi olunur mu?

Türk’ü üst kimlik olarak görmeyen bir anlayış, Türkiye partisi olur mu?

Fakat gerçekte HDP’nin zaten Türkiye partisi olmak gibi bir derdi yoktur. Bir MİT projesi olarak Hakan Fidan‘ın Öcalan‘a kurdurduğu HDP’nin temel görevleri Türk Solu’nu emmek ve Gezi türü yeni isyanlarda AKP’ye barikat olmaktır!

HDP’nin “Türkiye partisi” olarak 7 Haziran görevi ise diğer muhalefet partilerinin alacağı batıdaki oyların bir kısmını tırtıklayarak AKP’yi rahatlatmaktır!

ARA GÜLER’İN İŞARET ETTİĞİ GERÇEK

Ermeni kökenli Türk fotoğraf sanatçısı Ara Güler bakın ne diyor: “Ermeni ve Türkler bütündür. Hepsinin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu memlekette yaşayanlar, kökenleri ne olursa olsun Türk’tür. Türkiye vatanlarıdır.” (aa.com.tr, 21 Nisan 2015).

Ara Güler Türk kimliğine vurgu yaparak Ermeni kimliğini yok mu sayıyor? Hayır, Türk’ün Türkiye’de yaşayan herkesin üst kimliği olduğunu fakat Ermeniliğin de kendisinin alt kimliği olduğunu belirtiyor.

Çünkü Türk kimliği bir etnik kimlik değildir, milli ve siyasi kimliktir. Atatürk o nedenle “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” demiştir!

Bir devrimle Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran tüm (Türkmen, Kürt, Laz, Çerkez vs.) etnik gruplar, milletleşmiş ve Türk ortak kimliğini ortaya çıkarmıştır.

İşte Ara Güler usta bu esası vurgulamıştır. Çünkü Ara Güler ustanın birlikte yaşamak diye bir derdi vardır.

ÖZERKLİK AYRILIĞIN YOLUDUR

Peki HDP’nin birlikte yaşamak diye bir hedefi var mı?

Seçim bildirgesinin merkezine koydukları “özerklik”, birlikte yaşamanın adı mıdır, yoksa ayrılma vakti gelene kadar idare etmenin yolu mudur?

Hem Açılım’ı hem de özerkliği HDP’nin önüne koyan David Philips gibi ABD’nin Kürt işleri sorumlularının yazdıklarından biliyoruz ki, özerklik, ayrılışı kolaylaştıracak bir geçiş aşamasıdır!

ABD’nin Irak’a iki savaşla kabul ettirdiği otonominin, Suriye’de Batı destekli terörle inşa edilmeye çalışılan kantonların ve Türkiye’ye Açılım’la dayatılan özerkliğin son tahlilde Büyük Kürdistan’ın parçaları olduğu ortadadır!

DOLMABAHÇE MUTABAKATI

AKP ile HDP arasındaki “karşıtlık” görüntüsüne itiraz etmemiz Açılım’dandır!

AKP ile HDP Açılım ortağıdır ve her ikisinin de hedefi Türkiye Cumhuriyeti’nin idari yapısını ve kuruluş ilkelerini değiştirmektir.

AKP ile PKK’yi Açılım’da buluşturan en önemli ortak nokta, özerklik ile başkanlık sisteminin birbirini bütünlemesidir.

Ve o nedenle HDP seçim bildirgesinde, AKP ile yaptığı anlaşmayı esas almaktadır: “HDP, bu sürecin bir aşaması olarak Dolmabahçe Mutabakatı’nda açıklanan 10 maddeyi, çözümün ilkesel çerçevesi olarak kabul eder.”

AKP de tıpkı HDP gibi Dolmabahçe Mutabakatı’nı esas aldığından, baskıda düştüğünü söylediği Açılım’la ilgili metni, aynı gün kendi seçim beyannamesine eklemiştir!

ERDOĞAN-ÖCALAN ANLAŞMASINA UYUM

Böylece hem HDP’nin hem de AKP’nin seçim bildirgesi, aynı günde, Erdoğan-Öcalan anlaşmasına uyumlu hale getirilmiş olmaktadır!

Erdoğan‘ın tavrı konusunda “ama” diyenlere de önemle anımsatalım: Erdoğan 10 maddeye değil, oy kaygısı nedeniyle Dolmabahçe’de verilen poza itiraz etmişti!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Nisan 2015

Yorum bırakın

Başkanlık = AKP + HDP

Türkiye 7 Haziran seçimine şu büyük aldatmacayla gidiyor: “AKP’nin panzehri HDP’dir.”

Bu aldatmaca üzerinden HDP’nin barajı aşmasına çalışılıyor:

1) Toplumdaki mevcut Erdoğan karşıtlığı rüzgarından HDP’nin yelkeni şişirilmeye çalışılıyor. “Erdoğan‘ı başkan yaptırmayacağız” gibi çıkışlarla, kamuoyunda “Erdoğan’la en iyi çarpışan parti HDP’dir” algısı yaratılmaya çalışılıyor.

2) AKP ile HDP’nin birbirinin karşıtı olduğu görüntüsü üzerinden Türk ve Kürt oylar kutuplaştırılmaya, MHP ile CHP’deki Türk ve Kürt oylar AKP ile HDP’ye yönlendirilmeye çalışılıyor.

3) AKP, örneğin Yeni Şafak‘ın dünkü “işte o gizli görüşme” türü manşetleriyle, Alevileri Atatürk ve Cumhuriyet’e düşmanlaştırmaya ve oylarını HDP’ye yönlendirmeye çalışıyor!

Yoksa AKP’nin derdi temelde Aleviler değil, fakat Dersimcilik ve Seyit Rızacılık üzerinden Cumhuriyet’le hesaplaşmak ve laikliğin en büyük savunucuları olan Alevileri Cumhuriyet’in temel ilkelerinden koparmaya çalışmaktır.

4) Kılıçdaroğlu‘nun “türbanı AKP’nin elinden almak” diyerek başlattığı laikliği sulandırma ve en sonunda “tarikat ve cematlere saygılı olma” çizgisi, laikliğin asıl kalesinin HDP olduğu iddiasında kullanılıyor.

DOĞUDA KAYBEDECEĞİNİN FAZLASINI BATIDA KAZANMAK

Denilebilir ki AKP HDP’yi neden güçlendirsin, neden kendisinin aldığı Kürt oyları HDP’ye kaptırma riskine girsin?

Erdoğan‘ın iki hedefi var:

1) Erdoğan, milliyetçilik görüntüsü ile doğuda kaybedeceğinden fazlasını batıda kazanacağını hesaplamaktadır.

2) Erdoğan, HDP’yi güçlendirebildiği oranda rakiplerini zayıflatacağını bilmektedir.

Yani Erdoğan milliyetçilik söylemi ile AKP’nin kaybedilecek oylarını durdurmaya ve AKP, MHP, CHP ve Vatan Partisi arasında dolaşacak milliyetçi-vatansever oyları kontrol etmeye çalışmaktadır. Diğer yandan rakiplerinin Kürt-Alevi ve laik oylarının da HDP’ye akmasına uğraşmaktadır.

ERDOĞAN-ÖCALAN ANLAŞMASI

Peki Erdoğan tüm bu operasyonları hangi ana hedef için yapmaktadır? Başkanlık sistemi için!

Erdoğan’ın başkanlığı ise AKP’nin oyları yetmediğinden, AKP ile HDP’nin oylarının toplamına bağlıdır. Ancak HDP barajı aşar ve AKP ile HDP’nin oy toplamı referandum için gerekli sayıya ulaşırsa Erdoğan‘ın başkanlık hayali gerçekleşebilecektir.

Demirtaş‘ın “seni başkan yaptırmayacağız” demesinin anlamı yoktur. Çünkü Erdoğan ile Öcalan, başkanlık sistemi ile özerklikte anlaşmıştır.

Daha doğrusu ABD’nin Erdoğan ile Öcalan‘ın önüne koyduğu ve kabul ettirdiği Açılım, asıl başkanlık ve özerklik demektir. Erdoğan‘ın daha 2004 yılının başında söylediği “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” demesi bundandır. Diyarbakır, “özerk Kürdistan”ın başkenti olacaktır!

AKP’Yİ KİM İKTİDAR YAPMAZ?

Ortaya çıkan bu tablo yukarıdakilerinin tersine asıl şu gerçekleri ortaya çıkarmaktadır:

1) HDP, AKP’nin panzehri değil, pratikte ortağıdır. HDP AKP’yle en iyi çarpışan parti değil, ortak hedeflerinin aktörüdür.

2) “HDP barajı aşıp TBMM’ye girerse AKP tek başına iktidar olamaz” tezi yalandır ve asıl HDP barajı aşarsa AKP iktidar olacak ve başkanlığı getirecektir!

3) Görüldüğü gibi AKP’yi tek başına iktidar yapmayacak etken HDP’nin TBMM’ye girmesi değil, asıl Vatan Partisi’nin TBMM’ye girebilmesidir.

4) AKP’nin milliyetçiliği sahtedir ve Ermeni soykırımı yalanı konusunda da görüldüğü gibi gerçek vatansever milliyetçiliği Vatan Partisi yapmaktadır.

5) Aleviler, Cumhuriyet’in ve laikliğin en önemli savunucularıdır ve oylarını Cumhuriyet düşmanlarına vermez!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Nisan 2015

Yorum bırakın

NATO’ya karşı Çin-Rusya-İran cephesi

İran Savunma Bakanı Tuğg. Hüseyin Dehkan, Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu‘ya “NATO’ya karşı Çin-Rusya-İran birleşik cephesi” kurmayı önerdi.

ABD ve müttefiklerinin yayılmacı politikalar sürdürdüğünü vurgulayan Dehkan, yeni bir dünya düzeni kurulması gerektiğini savundu. Dehkan, Rusya’nın “ABD’nin güvenilir bir dost ve ortak olamayacağına dair görüşünü” paylaştıklarını da belirtti.

Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu ise “Rusya, Çin ve İran’ın yakın tehditleri değerlendirmek için kısa zamanda ortak bir zirve yapması” çağrısında bulundu.

YENİ DÜNYA DÜZENİ KURULUYOR

Çin, Rusya ve İran arasında kurulacak bir “birleşik cephe”, yeni bir dünya düzeni yaratacaktır. Böylesi bir “birleşik cephe” herşeyden önemlisi ABD’yi kısa zamanda bölgede etkisizleştirecek ve en sonunda da Asya’dan atacaktır!

Fakat bizim açımızdan asıl önemlisi, “birleşik cephe”nin Türkiye’yi nasıl etkileyeceğidir. Zira İran Savunma Bakanı Tuğg. Hüseyin Dehkan‘ın dikkat çektiği “ABD ve müttefiklerinin yayılmacı politikaları” cümlesindeki müttefiklerden birisi AKP Hükümeti’nin yönettiği Türkiye’dir.

Türkiye, birleşik cephenin tam karşısında olan NATO’nun bir üyesidir ve Suriye ile Yemen’de İran ile Rusya’ya karşı konumlanmıştır.

Bu tablo şu önemli gerçeğe işaret etmektedir: Türkiye, daha fazla Amerikancı bir iktidarla yönetilemez! Zaten Türkiye Amerikancı iktidara rağmen bir süredir kaçınılmaz olarak Asya’ya kaymaktadır. Tıpkı dünyanın geri kalanı gibi…

Neden? Çünkü Asya-Pasifik dünyanın yeni ekonomi merkezidir ve siyasal merkezi de olmaya başlamıştır. Çin, ABD’nin Dünya Bankası-IMF merkezli dünya düzeninin karşısında yeni bir düzen girişimi başlatmıştır. BRICS’in Kalkınma Bankası, AB ülkelerinin bile dışında kalamadığı Çin’in Asya Altyapı Yatırım Bankası, BRICS ülkelerinin dolar yerine milli paralarını kullanmaları yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğunun göstergeleridir.

Bu gerçekler, Erdoğan rejimini bile Şangay İşbirliği Örgütü üyeliği arayışına, Asya Altyapı Yatırım Bankası kurucu üyeliğine ve Çin’le Füze Savunma Anlaşması yapmaya itmiştir. Erdoğan‘ın bunları ABD’yle pazarlığında kullanmaya çalışması talidir ve ana gelişmeyi değiştiremeyecektir.

KÜRESELLEŞMEYE KARŞI BÖLGESELLEŞME

Bu tablo aslında ABD’nin küreselleşme stratejisine karşı bölgeselleşmenin ne denli etkili olduğunun da göstergesidir. Bölgesel ittifaklar, ekonomik entegrasyonlar “tek kutuplu dünya”yı bitirmiş, arka bahçesi sayılan Latin Amerika’dan başlayarak dünyayı ABD emyeryalizmine dar etmiştir.

Türkiye de er geç bu ana gelişmeye uygun bir yönetime kavuşacaktır. Çünkü doğru rotada yanlış kaptanla yol alınamamaktadır.

Türkiye er geç “bölgeselleşecek” ve Batı Asya Birliği dediğimiz yapıyı İran, Irak, Suriye, Lübnan, Azerbaycan ve KKTC ile birlikte oluşturacaktır. Biz bunu, sınıf mücadelesi esaslı tarih, politika ve devletlerarası ilişki okumamıza yani emperyalizm ile milli devletler arasındaki mücadeleye bakarak söylüyoruz.

TÜRKİYE İÇİN JEOPOLİTİK ROTA

Ama jeopolitik bakışla da sonuç buraya çıkıyor, kaçınılmaz!

Türkiye’nin en önemli stratejistlerinden Soner Polat, jeopolitik bilimi ile çok önemli bir dünya, bölge ve Türkiye incelemesi yaparak, işte bu sonuca varanlardandır. Polat, “Türkiye İçin Jeopolitik Rota” isimli yeni kitabında, Ankara-Şam-Bağdat-Tahran-Bakü hattının kurulmasının kaçınılmaz olduğu sonucuna ulaşmıştır.

Polat, bu gerçeğe şu üç temel inceleme üzerinden varmıştır: Birincisi ABD’nin restorasyon çabalarına bakarak, ama ikincisi ABD’ye karşı küresel denge arayışlarını dikkate alarak ve üçüncüsü de Türkiye için risk ve tehditleri analiz ederek, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını saptayarak ve bu çıkarların kimlerle birlikte savunulacabileceğine bakarak!

Kaynak Yayınları‘ndan çıkan kitap, aynı zamanda jeopolitik disiplin hakkında genel bir kaynak olma özelliği de taşıyor. Bu bilimin tarihte nasıl ortaya çıktığı, hangi temel jeopolitik teorilerin olduğu, uygarlıkların bu disiplinle nasıl inceleneceği gibi konular da bu başvuru kitabında yer almaktadır. Kuşkusuz kitap aynı zamanda bir ABD, AB, Ortadoğu, Asya, Avrasya incelemesidir ve önemli bir devletlerarası ilişkiler kitabıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Nisan 2015

Yorum bırakın

HDP’yle koalisyona evet, Vatan’la ittifaka hayır!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 7 Haziran’dan sonra MHP ve HDP ile koalisyon kurabileceklerini ilan etti! (hurriyet.com.tr, 17 Nisan 2015)

Kılıçdaroğlu böylece “HDP barajı aşmalıdır” çizgisini daha da kalınlaştırmış oldu!

KILIÇDAROĞLU’NDAN HDP’YE OY İKRAMI

Bu sıradan bir açıklama değildir. Tek başına iktidar olamayan bir partinin hükümet kurma arayışı da değildir. Peki nedir?

CHP’li okurlarımız kızsınlar ama şu yazacaklarımın üzerinde mutlaka düşünsünler:

Kılıçdaroğlu‘nun bu açıklaması TBMM’yi AKP’ye teslim etme ve muhalefette kalma açıklamasıdır. Şundan:

1) HDP’yle ittifak ve HDP’yle koalisyon söylemi CHP’ye oy kaybettirir. Çünkü bu görüntü her şeyden önce ulusalcı seçmeni kızdırır.

Nitekim HDP’nin Açılım ortağı AKP bile bu gerçek nedeniyle her seçim öncesinde milliyetçilik maskesi takar ve PKK karşıtı açıklamalar yapar.

2) HDP’yle ittifak çizgisi, Kürt-Alevi oylara yönelmiş HDP’nin CHP tabanından oy kazanmasına yol açar. Hele bir de başta Kılıçdaroğlu olmak üzere üst düzey CHP yöneticileri “HDP’nin barajı geçmesini isteriz” demişken! Bu CHP Genel Merkezi’nin tabanından bir bölümü HDP’ye ikram etmesi demektir.

TEMEL NOKTA: MİLLİ DEVLET

Fakat daha önemlisi şudur: CHP’nin HDP ile ittifakı, kurucu partinin kurucu ilkelerden koptuğunu ve AKP’leştiğini resmeder!

Örneğin CHP de tıpkı AKP gibi artık “Avrupa yerel özerklik şartı” demekte ve PKK’nin istediği özerkliğe yeşil ışık yakmaktadır. Önce Dersimcilik, şimdi de soykırımcılık eğiliminin başlaması, bu kurucu ilkelerden kopmanın sonuçlarıdır. Hatta CHP heyetinin Ağrı-Diaydin’deki olay için “Asker gelmese PKK ve halk halay çekerdi, olay çıkmazdı” noktasına kadar savrulması bile bu kurucu ilkelerden kopmanın sonucudur.

Nedir o kurucu ilke? Üniter devlet, yani milli devlet!

Buradan verilecek tavizin yanında, tüm siyasal tavizler değersiz kalır! Vurgulamamız bundandır, CHP’li dostlarımızı üzmek pahasına bu noktaya dikkat çekmemiz bundandır. Türkiye’nin yurtseverlerini, ulusalcılarını, milliyetçilerini, Atatürkçülerini uyarmamız bundandır.

YENİ CHP YÖNETİMİNİN VATAN KORKUSU

Bunun “CHP’ye düşmanlık” gibi değerlendirilmesi, kuşkusuz Türkiye’ye özgü seçim süreci doğasının içindedir. Ancak kimi CHP’lilerin bu en temel noktalardaki eleştirilere yanıt vermek yerine, ekranlardan “CHP’ye karşı AKP-Vatan ittifakı var” gibi iftiralara sarılması, en hafifinden ayıptır!

Bu iftirayı atanlar kendilerine HDP ile ittifak yapabilmeyi yakıştırabilirler ama Vatan Partisi AKP ile yan yana olmayı kendisine yakıştırmaz!

Aslında o iftirayı atanlar da bunu bilmektedir. AKP’ye en iyi ve sonuç alıcı muhalefeti yapanın Vatan Partisi olduğunu bilirler. Daha düne kadar bu partinin Silivri duvarlarını nasıl yıktığından, AKP’nin “yeni Anayasa” girişimini nasıl durdurduğundan, soykırım yalanını nasıl mahkum ettiğinden övgüyle bahsedenlerin, bugün “CHP’ye karşı AKP-Vatan ittifakı var” türü iftiralara sarılması, aslında vatansever seçmenin Vatan’da birleşmeye başlaması korkusundandır!

Kurucu ilkelerden kopan CHP’nin vatansever seçmeninin Vatan Partisi’ne oy verme eğilimine girmesinden korkmakta ve çareyi iftirada aramaktadırlar!

Nitekim bu gerçek, ciddi anketlerde de ortaya çıkmaya başladı. Vatan Partisi’nin barajı zorlayan yüzde 8’lik potansiyele sahip olduğu gerçeği, bu telaşın, bu iftiraların nedenidir.

VATAN’LA İKTİDAR OLUNUR

Uzun laflar etmenin anlamı yok. Aydınlık‘ın CHP ile ilgili haberleri ortadadır ve tamamı bu partinin Kılıçdaroğlu döneminde kurucu ilkelerden kopması girişimlerine eleştiridir. Hatta doğru okuma yapmak isteyenler için, dostça uyarıdır.

İftiraya ve yalana dayalı propagandanın nasılsa hükmü yoktur, CHP’li seçmen bunu görecek siyasi olgunluktadır. O nedenle CHP’li seçmen asıl şu sorunun üzerine gitmelidir: Kılıçdaroğlu neden HDP’yle koalisyona evet ama Vatan’la seçim ittifakına hayır diyor? Kılıçdaroğlu neden Vatan’la iktidar olmak varken HDP’yle koalisyona razı oluyor?

Bu sorunun yanıtı, bütün sorunların anahtarıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Nisan 2015

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın