Archive for category Politika Yazıları
18 MADDEDE TUNUS-MISIR OLAYLARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 03/02/2011
Tunus’da başlayan ve Mısır’da süren, siyasal etkileri Ürdün ve Suriye’de de hissedilen halk hareketleri, bölge açısından önemli bir dönemin işaretidir. Yaşananların ne anlama geldiği; sürecin nasıl bir yöne doğru gelişeceğini anlamak bakımından önem kazanmaktadır. Bölgenin geleceği açısından çok önemli olan bu olayları, 18 maddede inceledik:
HALK DEVRİMİ DEĞİL, HALK HAREKETİ
1..) Tunus’da başlayan ve Mısır’da süren olaylar, halk ayaklanmasıdır, halk hareketidir. Bunlara “halk devrimi” demek yanlıştır. Bu yanlış nitelemeyi de, kendi tezlerine destek olsun diye, daha ziyade Tunus-Mısır olaylarını ABD planı olarak görenler, dile getirmektedir. Böylece “halk devrimi mi, Soruscu darbe mi” diye sorulduğunda, okur nezdinde, “devrim olmadığına göre, o zaman kesin Soroscu darbedir” yanıtı oluşacaktır!
Tunuslu akademisyen Dr. Muahmmed Adil’in de vurguladığı gibi, yaşananlar, Soroscu bir kalkışma değil, bir halk hareketidir! (www.odatv.com, 31 Ocak 2011)
HALK HAREKETİ SOROSCU DEĞİL
2..) Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerini Soroscu ilan edip, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’ın devamı saymak yanlıştır. Çünkü Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan Doğu’nun (Rusya) nüfuz alanıyken, Tunus ve Mısır, Batı’nın nüfuz alanıdır!
Üstelik, Rusya’nın nüfuz alanı altındaki ülkelerde yapılan bu Soroscu darbeler tersine çevrilmiştir. Ukrayna’da ABD’nin iş başına getirdiği turuncu lider yenilmiş, Kırgızistan’daki de, çıkan ayaklanma neticesinde kaçmak zorunda kalmıştır. Gürcistan’daki Soroscu lider de, Rusya’nın 2008’deki savaş ilanından beri sesini çıkaramamaktadır!
3..) Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerini Soroscu ilan edip, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’ın devamı saymak yanlıştır. Çünkü, Tunus’un 23 yıllık diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali ABD istihbarat okulunda eğitilmiş bir CIA ajanıdır, iktidara ABD darbesiyle gelmiştir ve ABD’nin en has müttefikidir. Keza 30 yıllık diktatör olan Hüsnü Mübarek de ABD’nin en önemli bölgesel müttefikidir. Üstelik Mübarek, ABD’nin İsrail-Arap dünyası ilişkilerindeki en kilit müttefikidir!
4..) Halk hareketini bastırmak üzere kullanılan atlı-develi-kılıçlı milis yapısı bile halk hareketinin karakterini göstermesi bakımından bir turnusol kağıdı işlevi görmektedir. Halk hareketini Soroscu diye karalayanlara, onların mantığıyla sorarsak eğer: Halk hareketi Soroscuysa, halkın “baltacı” adını verdiği bu milis kuvvet anti-Soroscu mu olacak, devrimci mi olacak? Ya da halk hareketi Soroscu, Amerikancı ise Mübarek Mısırcı, hatta devrimci mi olacak?
5..) Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerini Soroscu ilan edip, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’ın devamı saymak yanlıştır. Çünkü, halk ayaklanması içinde yer alan kimi örgütlerin, Soros’dan, Batı’dan fonlanması, o ayaklanmayı toptan Soroscu yapmaz! Dahası, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinde yer alan bazı gençlerin, ayrılıkçı Sırp örgütü Otpor’un işaretini taşımaları da, halk hareketini toptan Otporcu, Soroscu, Amerikancı yapmaz!
Bu bakış açısının yanlışlığını ortaya koyan en tipik örnek, 2007’deki Cumhuriyet mitingleridir. Milyonların Ankara, İstanbul ve İzmir’de alanları dolduğu o mitingleri, kim “Soroscu mitinglerdi” diye karalayabilir? Aklı başında hiç kimse o mitinglere elbette Soroscu demez. Ama o mitinglerde yer alan en az elli örgütün Soros’dan, ABD’den, AB’den fonlandığı da bir başka gerçekti! Ancak o gerçek, Cumhuriyet mitinglerini Soroscu yapmaz, sadece mitinglerin “siyasi sonuç” almasının önünde duran engellerden biri haline geitirir! (Cumhuriyet mitinglerinin yanlış önderlikle yanlış yönlendirilmesi ve parlamenterizmle uzlaştırılmasının tarihi sonucu, bir başka yazının konusudur)
6..) Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarının Soroscu olduğuna kanıt diye sunulan “Mısır bayrağı taşımıyorlar, Nasır posteri taşımıyorlar” gibi tezler yanlıştır, yüzeysel bir bakış açısının sonucudur, masa başı değerlendirmesidir! Faik Bulut’un, El Quds el Arabi gazetesinde yazan Muhammed Sadık El Hüseyni’den aktardığı şu cümle bu tezi çürütmektedir:
“Birçok gösteride, ülkenin tarihi ulusal lideri Cemal Abdülnasır’ın posterleri taşınıyor; sömürgeci işgaline direnen simge isimlerden Saad Zağlul ile Abdülnasır hakkındaki kitaplar yeniden okunuyor…”
Kaldı ki, Nasır posteri taşınıp taşınmaması, bir toplumsal hareketin karakterini tek başına tayin etmeye yetmez. Bizler de “Nasır posteri” taşınıyor diye halk ayaklanmasını milli-sosyalistçi ilan edemeyiz!
7..) Mısır’daki olayların ABD planı olduğuna kanıt diye sundukları bir başka olgu ise halk hareketi başladığı sırada Mısır Genelkurmay Başkanı’nın Amerika’da bulunması ve Mısır ordusunun halka müdahale etmemesidir. Oldukça yüzeysel olan bu değerlendirmeyi çürütecek en önemli gelişme, Tahrir Maydanı’nda 2 milyon Mısırlının toplanmasından sonra Ordu’nun yaptığı “evlerinize dönün” çağrısıdır!
HALK HAREKETİ, ABD’NİN ÇÖKÜŞ SÜRECİNİN ESERİDİR
8..) Mısır ve Tunus’daki halk ayaklanmaları, halk hareketleri, ABD’nin dünya çapındaki güç kaybıyla doğrudan ilgilidir. ABD, 2001 yılında başlattığı dünya çapındaki saldırısını sürdürememiştir. ABD Irak’tan sonra sırayla işgal etmeyi planladığı Suriye ve İran’a girememiştir. Büyük Ortadoğu Projesi’ni ilerletememiş, Obama ile revize etme yoluna mecbur kalmıştır. Daha önce dünyaya tek başına kafa tutabileceğini düşünen Washington, geleneksel müttefikine, yani Avrupa’ya yeniden sarılmış, dahası NATO’yu yeniden kullanma ihtiyacı görmüştür. Rusya-Çin bloğunun Orta Asya’ya girmesini engellediği ABD, bölgedeki en önemli askeri üslerini de boşaltmak zorunda kalmıştır. Dahası, ABD en önemli ekonomik ortağı olan Japonya’yı da Çin’e kaptırmıştır. Arka bahçesi saydığı Güney Amerika’da, sıra sıra Bolivarcı iktidarlar oluşmasına engel olmadığı gibi, 2008’den beri krizde olan ekonomisini düzlüğe çıkaramamıştır.
Genel bir değerlendirme yaparsak eğer, 1991’de “tek güç” olan ABD, bu durumu ancak 17 yıl sürdürebilmiş ve 2008 yılından itibaren inişe geçmiştir. Üstelik “tek kutuplu dünya” hedefinin de hayal olduğu bu süreçte ortaya çıkmış, dünya “çok kutuplu” bir hal almıştır.
Wikileaks belgelerinin ortaya çıkması bile ABD’nin çöküşe geçen durumuyla doğrudan ilgilidir. Ancak çöken bir kuvvetin safraları böyle ortaya saçılır!
9..) Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerini ABD’nin planı olarak görmek, ABD’nin “değişmez muktedir güç olduğu” yanılsamasından kaynaklanmaktadır. Ama tarih göstermiştir ki, tüm süper güçler, er geç çökeceklerdir. Kaldı ki, ABD’nin dünya siyaset tarihinde başa güreştiği dönem topu topu, 65 yıldır! 65 yıl, insanlık tarihinde çok küçük bir zaman parçasıdır!
ABD’nin çökmediğini, tam tersine bütün hedeflerine ilerlediğini düşünenlerin yanılgı nedenlerinden biri de “çöküş” kavramını doğru algılamamasındandır. Çöküş, bugünden yarına, toptan durum değişikliği değildir. Çöküş, yıllar alan bir süreçtir. Roma’nın, Osmanlı’nın, İngiltere’nin çöküşleri bunun en önemli göstergesidir. Bu süper güçlerin çöküş süreleri, ABD’nin başa güreştiği toplam sürenin bile iki-üç katıdır!
10..) Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarının ABD’nin planı olduğunu savunanların yanılgısının bir diğer kaynağı da, “devlet” aygıtına dair kavramsal yanlışlılarıdır. Meseleleri “devlet” kavramı ile değil, CFR ile, Yahudi Lobisi’yle, Rothschild ve Rockafeller aileleriyle hatta şeytana tapan masonik örgütlerle açıklamaktadırlar. Onlara göre dünyayı bu yapılar dizayn etmektedir! Çok basit bir şekilde söylersek, bu anlayışa göre, bu gizli örgütleri ya da aileleri ortadan kaldırırsak, ABD emperyalizmi yenilecektir!
Onlara göre ABD-İngiltere-İsrail üçlüsünün uçan kuştan haberi vardır, her şey onların kontrolündedir! Dünyada her ne oluyor ise ABD istediği için oluyordur!
ABD’NİN ‘MÜBAREK’İ VERİP, MISIR’I KURTARMA’ ÇİZGİSİ
11..) Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarının ABD’nin düğmeye basmasıyla ortaya çıkmadığının en önemli kanıtı, ABD’nin Mısır olayları boyunca izlediği çizgidir. ABD önce Mübarek yönetimini istikrar unsuru olarak nitelendirmiş; gelişmeler sürünce, Mübarek’e “reform yap” çağrısında bulunmuş; durum kötüye gidince de “geçiş dönemi” vurgusu yapmaya başlamıştır!
12..) ABD çok açık biçimde, kendi planlamadığı ve başlatmadığı süreçte yer almaya çalışmaktadır. ABD’nin mecburiyet çizgisini “Mübarek’i verip, Mısır’ı kurtarmak” diye de formüle edebiliriz. BBC’nin yorumu da dikkat çekicidir: “ABD Mısır’daki devrimi, evrime yöneltmeye çalışıyor”.
Kaldı ki ABD, gidişat karşısında eski Kahire Büyükelçisi Frank Wisner’i Kahire’ye göndermiş ve süreci etkilemeye dönük bir karargâh kurmuştur. Bu ABD karargâhı, bir yandan ayaklanmanın yönünü istediği noktaya çevirmeye çalışmakta, bir yandan da ayaklanmanın içinde yer alan unsurların birbirleriyle çelişmelerinden yararlanıp, halk hareketini bölmeye çalışmaktadır.
Nobel ödüllü Muhammed El Baradey’in “muhalefet lideri” olarak ortaya sürülmesi “geçiş dönemi” pazarlığının bir sonucudur. İstihbaratın başı Ömer Süleyman’ın Mübarek’in yardımcılığına getirilmesi de, yine bu pazarlıkların bir sonucu olup, batı adına “kontrollü bir geçiş dönemi” sağlamak hedefiyledir.
13..) ABD’nin Mısır’da ayaklanma olacağına dair bir öngörüsü olduğu, aslında Wikileaks belgelerinde görülmektedir. Ancak, ABD çaresizdir! İnişe geçen bir kuvvet olarak duruma el koyamamıştır, ayaklanmayı engelleyememiştir. Obama’nın geçen yılki Kahire konuşması ile Müslüman Kardeşlerin yine geçen yıl iki kanatlı bir yapı haline getirilmesini, duruma el koyma hamlesinin bir parçası olarak okuyabiliriz.
MÜBAREK, İSRAİL MÜTTEFİKİDİR
14..) İsrail’in, ABD ve AB ülkelerini, bölgedeki istikrarın muhafaza edilmesi amacıyla Mübarek’e yönelik eleştirilerini frenlemeye çağırması da dikkat çekicidir! İsrail devleti, Dışişlerinden tüm dünyadaki büyükelçiliklerine yazı göndermiş ve elçilerinden, bulundukları ülke yönetimlerini Mübarek lehinde etkilemelerini istemiştir. (www.gazetevatan.com, 31 Ocak 2011) Çünkü Mübarek, Filistin sorunu konusunda, İsrail’in en önemli müttefikidir!
15..) Halk ayaklanmalarını Soroscu ilan edenlerin kendilerine dayanak yaptığı bir başka durum da, ayaklanmaların Tunus, Yemen, Mısır diye birbirini izlemiş olmasıdır. Onlara göre bu ayaklanmaların arkasında ABD olmasa, aynı anda bu ayaklanmalar başlamazmış… Soğuk savaş döneminden kalma bir bakış açısının eseri olan bu yaklaşım, dünyadaki gelişmelerin, 50 yıl hatta 20 önce olduğu gibi kitleler tarafından haftalar sonra öğrenilebildiği esasına dayanıyor!
Halk hareketlerinin ve her türden sosyal hareketin büyütülmesinde hatta ortaya çıkarılmasında, “sosyal iletişim ağlarının” nasıl bir etkiye sahip olduğunun en önemli göstergesi, 2007 yılındaki Cumhuriyet mitingleridir. Daha yakın bir örnek vermek gerekirse, geçen ay Facebook üzerinden örgütlenen, “taraftar Taksim’e, ıslık çalmaya” eylemidir!
16..) Mısır’daki halk hareketinin en önemli sorunu, harekete önderlik edecek “devrimci bir örgüt”ün, dolayısıyla “devrimci bir programın” olmamasıdır. Aslında ayaklanmanın “herhangi” bir lider örgütü de yoktur. Sırf bu gerçek bile, yaşananların tam bir halk ayaklanması, halk hareketi olduğunu göstermektedir.
Halk hareketinin hangi yöne ilerleyeceği, harekete önderlik edecek kuvvete bağlıdır. “Devrimci bir örgütün” liderliğinden yoksun bir ayaklanmanın, devrime gitmeyeceği aşikârdır. Üstelik, Mısır’daki sınıfsal durum, sosyo-ekonomik karakter, “devrime gebe” bir durum teşkil etmemektedir. Ancak bu türden ayaklanmalar, ileride, devrimci halk hareketlerine önderlik edecek devrimci örgütlerin kurulmasına, gelişmesine zemin oluşturur.
Mevcut halk ayaklanması, ideolojik bir hedefi olmayan, kitlelerin yaşam standartlarına tepkisinden doğmuş ve esas hedefi “Mübarek karşıtlığı” olan bir ayaklanmadır.
Bu durum, yukarıda da belirttiğimiz gibi ABD’nin elini güçlendirmektedir. Ayaklanmaya önderlik edecek kuvvetler arasında şimdiden başlayan pazarlıklar gidişatın yönünü belirleyecektir.
GELİŞMELER, İRAN’IN LEHİNE
17..) Durumdan vazife çıkaran Ürdün Kralı’nın hükümeti görevden alması ve Suriye lideri Beşar Esad’ın “reform zamanı” açıklaması yapması, halk ayaklanmalarının gücünün ne olduğunu da daha şimdiden göstermiştir!
18..) ABD’nin etrafında Sünni hilal oluşturmaya çalıştığı İran, Tunus’la başlayan ve bölgeyi etkileyen bu gelişmelerden en çok siyasi yarar sağlayan ülkedir! İran, ABD’ye karşı daha önce de –Hizbullah’ın hükümetten çektirilmesiyle- Lübnan’da başarı kazanmıştı!
MEHMET ALİ GÜLLER
ABD MÜTTEFİKLERİ ÇÖKÜYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 29/01/2011
Bazı Türk aydınlarında tuhaf bir bakış açısı hakimdir. Her şeyi ABD’den bilirler. ABD’nin gücü ve bilgisi dışında hiçbir şey cereyan edemez onlara göre. ABD’nin çöktüğünü görseler bile, “ABD bilerek çöktü, bu bir oyun, altından Atlantis çıkacak” derler!
İşte bu Türk aydınları, şimdi de, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerini, Gürcistan ve Ukrayna’daki gibi Sorosçu darbeler olarak değerlendirmektedirler. Hatta bir kısmı, düğmeye İsrail’in bastığını bile iddia etmektedirler.
Wikileaks belgeleri ortaya çıktığında da, diplomatik mektupların, ABD ve İsrail tarafından bilerek sızdırıldığını, hedefin de Erdoğan olduğunu dile getirmişlerdi…
Tunus ve Mısır’daki olayların ABD planı olduğunu iddia etmelerine dayanak oluşturan olgu ise olaylarda yer alan kimi NGO’ların, ABD’den fonlanmış olmaları… Tunus’taki NGO’lar da, tıpkı başka ülkelerdeki NGO’lar gibi ABD ve AB’den fonlanıyorlar elbette. “Sivil toplumculuk” anlayışının 1980’lerde piyasa sürülmesinin nedeni de, batıdan beslenen “sivil toplum kuruluşları”nın, yerel olan “demokratik kitle örgütleri”nin yerini almasıydı zaten.
Bir halk hareketini, içinde yer alan bazı unsurların NGO olması nedeniyle, toptan ABD planı içinde görmek, aslında gerçeği görememektir. Tunus halk hareketi, içinde yer alan NGO’lar nedeniyle Amerikancı olunca, halk hareketinin yıktığı Tunus lideri Bin Ali de doğal olarak anti-Amerikancı oluyor kuşkusuz. Nasılsa, kimse Bin Ali’nin nasıl iktidara geldiğini hatırlamaz, bilmez diyorlar herhalde…
BİNALİ CIA GÖREVLİSİDİR
Anımsatalım: Bin Ali Tunus’un, Habib Burgiba’ya karşı 1987 yılında ABD darbesiyle iş başına getirilmiş 23 yıllık diktatörüdür. ABD’nin istihbarat okulu olan “The Senior Intellegence School at Fort Holabird”de eğitilmiştir. CIA görevlisidir. ABD’nin Tunus’taki bir numaralı müttefikidir.
İşte Tunus’da ABD’nin beslediği NGO’lar da, Bin Ali sonrasının kontrolü için Washington’un olaylar başladıktan sonra devreye soktuğu, diğer alt müttefikleridir. Görevleri, tepkilerin salt Bin Ali’yle sınırlı kalmasını sağlayarak, ABD’nin çıkarlarını koruyacak bir ara süreci yaratmaktır.
Mısır’da da Nobel ödüllü Baradey’in “halk hareketinin lideri” olarak devreye sokulması, aynı anlayışın sonucudur. Müslüman Kardeşler ya da “antiemperyalist” bir örgüt iktidarı devralacağına, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanlığı yapmış, Nobel ödülüyle taçlandırılmış, “laik” görünümlü Muhammed El Baradey’in Mısır’da iş başına gelmesi, Washington’un çıkarınadır.
ABD SÜREÇTEN YARARLANMA PEŞİNDE
ABD’nin Mısır’da, göstericilere destek veren açıklamalarını, iddialarına ikinci dayanak yapan bu aydınların görmediği bir başka gerçek ise Amerikan pragmatizmidir. ABD, hem göstericileri desteklemiş, hem de Mübarek’ten halkın değişim beklentilerini yerine getirmesini istemiştir. ABD, çok açıkça, iddiaların aksine, planlamadığı bir süreçten yararlanmanın peşindedir. Ki Bin Ali gibi Mübarek de, ABD’nin müttefikidir. Hatta Hüsnü Mübarek, ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli müttefikidir! İsrail boşuna telaşa düşmemiştir!
İran Dışişleri Bakanlığı’nın durumu “Mısırlıların gösterileri bir adalet arayışıdır” şeklinde değerlendirmesi de, Mübarek’in ABD’ye “yardım edin, yoksa çökeriz” diye yalvarması da en önemli olgulardır!
HALK HAREKETİ GÜCÜNÜ NEREDEN ALIYOR?
Peki Tunus’ta başlayan ve Yemen ile Mısır’da süren halk hareketleri, gücünü nereden almaktadır?
ABD’nin BOP yenilgisinden, Ortadoğu’da güç kaybından ve geri çekilmesinden! Çöken kuvvetin önce safraları ortaya serilir, sonra müttefikleri dökülür. Wikileaks’le safraları ortaya serilen ABD’nin, şimdi bölgedeki müttefikleri iktidardan düşüyor.
Aslında ABD, 2.5 savaş konsepti olarak bilinen askeri doktrininden vazgeçtiğini ve yeni bir strateji belgesi kabul ettiğini açıkladığında, bu gidişatı ortaya koymuştu. Biz de o günlerde ABD’nin 13 cephede kaybettiğini göstererek, ABD’nin çöküşe başladığını belirtmiştik. Kısaca anımsamak gerekirse; ABD, Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesine yanıt veremedi; Karadeniz’e giremedi; Doğu Avrupa’ya füze kalkanı kuramadı; Irak’ta batağa saplandı, güney ve orta Irak’tan çekildi, kuzey Irak’a yerleşiyor; Irak’tan sonraki hedefleri olan Suriye, Kore ve İran’a saldıramadı; Orta Asya’daki askeri üslerinden çekilmek zorunda kaldı; Afganistan’dan çıkışın peşinde; Pasifikteki müttefiki Japonya’yı Çin’e kaptırdı; AB’yle arasında mesafe oluştu; arka bahçesi olan Latin Amerika’da Bolivarcı iktidarlara teslim oldu; üstelik ekonomisi batakta!
En yenisi ise ABD’nin Lübnan’da yenilmesidir!
Bu yenilgiler, bölge halklarının elini güçlendirdi.
Peki Tunus’ta Bin Ali devrildi ama iktidar boşluğunu kim dolduracak? Mısır’da Mübarek yıkılacak mı? Yıkılırsa yerini kim alacak?
Bu soruların yanıtları ise halk hareketi unsurlarının örgütlü gücüne bağlı artık… Yeni iktidarın batı karşıtı mı yoksa batı yanlısı mı olacağı, laik mi yoksa İslamcı mı olacağı, hatta daha mı iyi yoksa daha mı kötü olacağı bile, bundan sonraki kuvvet mücadelesine göre belirlenecek.
MEHMET ALİ GÜLLER
TAYYİP ERDOĞAN, TUNCAY GÜNEY’LE GÖRÜŞTÜ MÜ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 26/01/2011
“Ben Tayyip Erdoğan’la görüştüm, geçen sene. Hem de içinde bulunduğu parti aleyhine bir görüşmeydi. Hiç çıkıp da, basına bir açıklama yaptı mı?”
Bu sözler, Tuncay Güney’e ait. Konuşma, 1998 yılında, gazeteci Kemal Kaplan ile Tuncay Güney arasında geçiyor. Konu ilginç. Güney elindeki “Mesut Yılmaz – Abdullah Çatlı” fotoğrafının nasıl paraya çevrileceğinin peşinde…
Tuncay Güney, Vakit ve Yeni Şafak gazetelerinde çalıştıktan sonra, kendisiyle birlikte, Strateji dergisini ikinci kez çıkarmak üzere çalışmaya başlayan Kemal Kaplan’dan, fotoğrafları Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’a satmasını ister.
Kaplan, her ne kadar yapacağı işin gazetecilik faaliyetiyle bağdaşmayacağını düşünse de Güney’in isteğine boyun eğer:
“Kendimi kanıtlamam için fırsat doğmuştu. Neden kendimi kanıtlamam gerektiğini ise bilmiyordum. Ya mesleğim, ya da Tuncay’la birlikte başlayan, adının ne olduğunu bilmediğim yeni kariyerim arasında karar vermem gerekiyordu. Ancak belki de işler sandığım gibi sarpa sarmazdı. Kimsenin haberi olmadan bunu çözebilirdim. Son düşünce, beni daha çok rahatlatıyordu. Buna tutunarak, Tuncay’a, ‘Olur, Recai Kutan’a bu fotoğrafı götürürüm’ dedim.
“- Harika… Korkuyorsun değil mi?
“- Evet.
“- Çok normal. Fakat korkacak bir şey yok. Öncelikle yasa dışı bir şey değil. İçinde bulunduğumuz dönemin fırsatlarını değerlendiriyoruz sadece.
“Haklı olabilirdi. Belki de haklıydı. Yasa dışı bir şey değildi. Fakat bana son derece yabancı ve ters bir durumdu.
“- Sen önce Recai Kutan’la görüşme fırsatı yakala, sonrası çorap söküşü gibi gelir.
“- Ya, basına deşifre ederse olayı?
“- Sen deli misin bunlar siyasetçi, siyaset için her şeyi yaparlar, kimsenin ruhu duymaz. Ben Tayyip Erdoğan’la görüştüm, geçen sene. Hem de içinde bulunduğu parti aleyhine bir görüşmeydi. Hiç çıkıp da, basına bir açıklama yaptı mı?
“- Hıı.. İlginç, Tayyip Erdoğan’la mı görüştün? Ne görüştün, diye sordum heyecanla. Tuncay hemen kapattı kendini.
“- Sonra anlatırım bunları, şimdi işimize bakalım.
“Artık bununla ilgi hiçbir şey öğrenemezdiniz Tuncay’dan. Bir anlık heyecanla gaflete kapılmış, olayın devamını sormuştum. Adam da bir savunma mekanizması devreye giriyor, hemen kendini kapıyordu. Öldürsen anlatmaz… Ben de meraktan çıldırırım…” (1) Kemal Kaplan, Köstebek – JİTEM-MİT ve MOSSAD Üçgeninde Tuncay Güney ile 240 gün, Stigma Yayınları, Mayıs 2010, sayfa 35,36
Sonuç olarak Kemal Kaplan Recai Kutan’la fotoğraf işini görüşür. Kutan Kaplan’ı, pazarlık için Nevzat Yalçıntaş’a yönlendirir. Yalçıntaş, Güney’in istediği 150 bin doları çok bulur…
Ergenekon soruşturması, 2001’deki Emniyet ifadesine dayandırılan Tuncay Güney, bu konuşmadan kısa bir süre sonra, Tayyip Erdoğan’ın arkadaşı Sarıyer Belediye Başkanı Yusuf Tülün ile de görüşür. Konu, bu kez Erdoğan’ın Yargıtay’da bekleyen cezasıdır…
GÜNEY: ERGENEKON DÜĞMESİNE ABD BASTI
Güney’in Emniyet ifadesinin, Ergenekon tertibi olduğunun en açık işaretlerinden biri de yine kitapta yer alıyor. Kemal Kaplan, soruşturmanın ilerleyen aşamalarında, Kanada’da bulunan Tuncay Güney’le Messenger üzerinden konuşmaktadır. 5 Mayıs 2009 tarihli bilgisayar kaydına göre Güney şöyle söyler:
“Benim ifadem olmadan, bu içerideki ne Perinçek kimse çıkamaz. Adam gibi ifade verirsem, kıçımı başımı oynatmazsam çıkarlar”. (2) Sayfa 223
Kaplan, Güney’le 17 Nisan 2010 tarihinde bir görüşme daha yapar. Konu, Ergenekon operasyonunun asıl sahibinin kim olduğudur. Bilgisayar kayıtlarına göre görüşme şöyledir:
“Kemal: Kim yapıyor peki ABD mi?
“Daniel: Kim olsa iktidarda, operasyon olacaktı.
“Daniel: ABD tek başına değil.
“Kemal: Düğmeye ABD mi bastı?
“Kemal: Kim var ABD’nin yanında?
“Daniel: Bir takım ülkeler de var.
“Daniel: Aslında her şey ortada.” (3) Sayfa 233
Gerçekten de aslında her şey ortadaydı. Güney’in ilişkileri başta olmak üzere…
TUNCAY GÜNEY’İN ABD BAĞLANTISI KİM?
Kemal Kaplan’ın Tuncay Güney’le 240 günlük anıları içinde, satır aralarında bu ilişkiler de ortaya çıkıyor. Örneğin, bir gece Prive isimli, seçkin eşcinsellerin takıldığı bir gece kulübüne giderler. Tuncay Güney’in masasına üç kişi oturur:
“Üç kişiden birincisi, ABD İstanbul Konsolosluğu’nda, diğeri Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nda görevliydi. Üçüncüsü ise bir diplomattı. Evet yanlış duymadığınız bir diplomat. Hem de bir Ortadoğu ülkesinin İstanbul Konsolosluğu’nda. Oldukça iyi Türkçe konuşuyordu”. (4) Sayfa 79
Tuncay Güney’in ABD bağlantısı olan “gay” arkadaşı ilerleyen sayfalarda da karşımıza çıkıyor:
“ 2001 yılındaki ifadesinden sonra, ABD’ye gitmiş olması çok tartışıldı. Fakat Tuncay daha önce de gitmişti. 10 yıllık vizeyi ifade vermeden önce 2000 yılında almıştı. İfade verdikten sonra ikinci kez gitmiş oluyordu. ABD İstanbul Konsolosluğu’nda kendi gibi gay arkadaşı olduğunu zaten biliyordum. Vize alması kolaydı”. (5) Sayfa 203
TUNCAY GÜNEY’DEN MİT’E DÜZENLİ RAPOR
Güney’in bir de MİT’ten iki kişiye düzenli rapor verdiği bilgisi yer alıyor kitapta:
“Şadi ve Nurullah isminde Tuncay’ın MİT ajanı olarak tanıttığı iki kişi vardı. Şadi uzun, Nurullah orta boylu, ikisi de yapılı adamlardı.
“Tuncay girip çıktığı yerlerde, duyduğu-öğrendiği bilgileri bu iki kişiye arada bir dosya yapıp verirdi”. (6) Sayfa 132
PERİNÇEK’E KOMPLO İTİRAFI
Kitaptaki en çarpıcı itiraf ise, Tuncay Güney ve Sami Demirkıran’ın Doğu Perinçek’e kurduğu komplo konusundaydı:
“Demirkıran enteresan biriydi. İlginç tavırları ve yaşama bakışı vardı. Uzun yıllar PKK’nın dağ kadrosunda yer almıştı. Televizyonlarda da o dönem boy gösteren Demirkıran, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e kafayı takmıştı. Sebebi neydi? Perinçek’ten ne alıp veremediği vardı? Bilmiyorum.
“Sami bir gün Doğu Perinçek aleyhine hazırladığı mektubu, bize getirdi. Mektup, PKK’nın sözde sorumlularından biri tarafından yazılmış ve Perinçek’in örgüte verdiği destekten dolayı teşekkürü içeriyordu. Altında bir de PKK’nın mührü vardı. Tuncay mektubu okuduktan sonra, ‘Harika, süper yazmışsın’ dedi.
“Demirkıran, ‘Mektubu Ankara’ya götüreceğim. Nuh Mete Yüksel’e vereceğim. Perinçek görsün bakalım’ dedi.
“Sami’nin anlattığına göre, dönemin Ankara DGM başsavcısı olan Nuh Mete Yüksel’le arası çok iyiydi. Perinçek’in mektup sayesinde tutuklanacağından emindi.
“Tuncay mektubu alıp bir kopya çıkardı. Sami ofisten ayrıldıktan sonra Tuncay’a, neden böyle bir olaya karıştığını, Aydınlık grubuyla aramızın iyi olduğunu, Adnan Akfırat’la sık sık görüşüp hatta onlara haber kaynaklığı bile yaptığımızı hatırlattığımda, bana gülerek şu cevabı verdi. ‘Kemal hocam çok irdeleme…’
“Nuh Mete Yüksel, Sami Demirkıran’ın verdiği mektuba istinaden, Perinçek’i tutuklatmış, 24 Eylül 1998 tarihinde cezaevine giren Doğu Perinçek, on ay cezaevinde yatmıştı”. (7) Sayfa 69-70-71
Kemal Kaplan, Perinçek’e kurulan komployla ilgili olarak yıllar sonra şöyle söylüyordu kitabında:
“Ülkemde iftira kampanyaları çok kolay tutar. ‘Çamur at izi kalsın’ değil, ‘Çamur at, nasıl olsa yapışır, üzerinde kalır’ anlayışı hakim”. (8) Sayfa 71
MEHMET ALİ GÜLLER
ŞEHZADELER DEĞİL, CUMHURİYET BOĞAZLANIYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 24/01/2011
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, konuşması sırasında ezan başlayınca şöyle demiş: “Ben, ‘ezan okunurken konuşmaya devam edilebilir’ diye bir fetva aldım. O yüzden konuşmama devam edeceğim. Güzel bir şeydir, ezan bitene kadar susar sonra devam ederler. Bu bazen istismar gibi algılanır bazen hürmet kabul edilir. Ezan bizim ezanımız çok şükür ‘Tanrı uludur’ demiyor ‘Allahüekber’ diyor, bugünleri gösteren Rabbime şükürler olsun.” (1) Vatan Gazetesi, 24 Ocak 2011
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre fetva, “dini hukuk kurallarına göre çözüm açıklayan, şeyhülislam veya müftü tarafından verilebilen belge”ye deniyor.
Başbakan’ın geçen yıllarda dile getirdiği “bir de ulemalara soralım” cümlesinden sonra, Başbakan Yardımcısı’nın da “fetva aldığını” beyan etmesi, Laik Cumhuriyet’e vurulan yeni bir darbe oldu!
Hilafet, saltanat boşuna kaldırılmış, modern hukuk boşuna getirilmiş!
TARİKATALARA SAYGILI CHP
İktidar böyle de muhalefet farklı mı?
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “siyasallaşmayan, siyaset yapmayan tarikatlara saygılı” olduklarını bir kez daha ilan etmiş! (2) Hürriyet Gazetesi, 24 Ocak 2011
Atatürk, boşuna “Türkiye Cumhuriyet şeyhler, dervişler, müritler, cemaatler, tarikatlar memleketi olamaz” demiş!
12 Eylül halk oylaması öncesi “türbanı biz çözeriz” diyerek, AKP’nin rafa kaldırmak zorunda kaldığı “türban savaşlarını” yeniden ama karşı cepheden başlatan Kılıçdaroğlu, YÖK’ün “türban serbest” yönetmeliği hazırlamasına ve türbanın ilköğretim okullarına kadar girmesine yol açmıştı. Kılıçdaroğlu yetinmemiş, “cemaatlere saygılıyım, yeter ki siyasallaşmasınlar” ve “laiklik tehlikededir diyemem” demişti! (3) Akşam Gazetesi, 21-22 Eylül 2010)
Konuştuğum CHP’lilerin iki savunması var:
Birincisi, toplumun bu kadar “dincileştiği” bir durumda, AKP ile baş etmenin yolunun buradan geçtiğini düşünüyorlar. Bu sözde savunmaya şu yanıtı veriyoruz: Sorun, toplumdaki dincileşme oranıysa, Cumhuriyetin ilk yılları, günümüze göre dinin toplumun her kanalına daha çok nüfuz ettiği bir dönemdi. Ayrıca, CHP AKP ile aynı kulvara girerek, AKP’nin oy havuzundan çalamaz! Gerçeği varken, kimse sahtesine oy vermez!
İkincisi, siyaset yapan ve yapmayan tarikat ile cemaatleri ayrıştırarak, cepheyi daraltacaklarını düşünüyorlar. Tarikat ve cemaatlerin tarihini iyi araştırmalarını, tarihte siyaset yapmayan tarikat ya da cemaat bulunup bulunmadığına bir bakmalarını öneriyoruz. Kaldı ki, böyle bir gerçek olsa, Kılıçdaroğlu’na kalmadan, 80 yıl önce Atatürk bunu zaten uygulardı!
Neyse, bizi muhalefetin yanlışlarından çok iktidarın uygulamaları ilgilendiriyor. Arınç’ın fetva aldığını söylemesi Cumhuriyet açısından ciddi bir kırılma dönemine işarettir.
Türkiye Cumhuriyeti, İslam hukuku yerine Cumhuriyet hukuku uygulanması ilkesi üzerine kurulmuştu! Hukuk kaynağını dinden alamazdı! Laiklik, “din ile dünya işlerinin ayrılması”ydı!
Ama önce laiklik tanımını değiştirdiler. Türkiye Cumhuriyeti “küçük Amerika” sürecine sokulurken, laikliği “din ve dünya işlerinin ayrılması” yerine “din ve devlet işlerinin ayrılması” şeklinde tarif ettiler. Tarif “devlet katında” kabul görünce, “cemaatlere de, tarikatlara da” yol açılmış oldu…
ABD’NİN YEŞİL KUÇAKÇILARI, ILIMLI İSLAMCILARI
24 Ocak kararlarını uygulamak üzere 12 Eylül darbesini yaptıklarında, ABD’nin SSCB’ye yönelik “yeşil kuşak” projesine evet diyerek “Türk-İslam sentezini” kabul ettiler. ABD’nin “Kemalist devlet” yerine “ılımlı İslam” ülkesi ödevine el birliğiyle sarıldılar.
Cumhuriyet hükümeti diye, “tarikatlar ve cemaatler koalisyonu” kurdular!
Palazlandıkça, toplumu biçimlendirmeye başladılar: Darwin anlatan öğretmenlerin “müfredat dışına çıktığı” gerekçesiyle ceza aldığı, kız ve erkek öğrencilerin ayrı merdivenleri kullandığı; hatta kız ve erkek öğrencilere 45 cm uzakta durma kuralı uygulandığı; Kamu çalışanının etek boyunun, -ki dizaltında- sürgüne neden olduğu; alkol servis eden sanat açılışlarının saldırıya uğradığı; film galalarından alkol servisinin çıkarıldığı; Başbakan’ın “tıksırıncaya kadar için”, yardımcısının “hayat seks ve alkolden ibaret değil” dediği; Başbakan’ın bir heykeli “ucube” diye değerlendirdiği, yetinmeyip “tez yıkıla” diye hüküm verdiği; yumurta atmaktan, ıslık çalmaya kadar ve neredeyse yan bakmaya kadar her türden protestonun yasaklandığı bir ülkeye dönüştük…
TÜRKÇÜLÜK SUÇ, KÜRTÇÜLÜK ve DİNCİLİK ÖZGÜRLÜK!
Cumhuriyet deforme edildi: Kavramlar yer değiştirdi, beyinler iğfal edildi, cehalet prim yaptı…
Örneğin söze “liberal demokratım” diye başlayan Taraf’tar Rasim Ozan Kütahyalı, “Milliyetçilik, bu topraklara batıdan gelmiş bir mikroptur” diyebilmekteydi artık! (4) Kanaltürk, Pazar Politika Programı
Sanırsın, liberallik batıda değil, Arap yarımadasında doğdu!
Dahası, Sinan Oğan’ı telefonla programa katılarak hedef alan Kütahyalı’nın bu sözlerine, stüdyodaki konuklar Mehmet Metiner ve Şenol Özbek alkış tutmakla yetinmiyor, kaynakça da gösteriyordu(!): Saidi Nursi’ye göre milliyetçilik, bu topraklara ait olmayan, yabancı bir ideolojiydi!
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “ulusalcılığı” bir tehdit olarak algılayan raporundan, Anayasa Mahkemesi üyelerinin yemin metninden “Türk” ifadesinin çıkarıldığı bir döneme girmiştik ne de olsa…
Ulusalcılık, milliyetçilik, Türkçülük suç artık! Kürtçülük, her türden etnik ve dinsel ayrımcılık ise özgürlük ve insan hakkı!
Çünkü artık “ileri demokrasi” var!
Çünkü yıllar önce “demokrasi bir tramvaydır, istediğimiz durakta ineriz” diyen Başbakan Erdoğan, artık makas değiştirdi!
Çünkü muhteşem saraylarda, şehzadelerin değil Cumhuriyetin boğazlanması artık gündemde!
MEHMET ALİ GÜLLER
ATATÜRK HEYKELİNDE SANAT DEĞERİ ARAYAN BAŞBAKAN
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 13/01/2011
Anımsanacağı gibi Başbakan Erdoğan, Kars’taki anıt için “ucube” demiş, Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da çıkıp, “Başbakan heykele değil, yerine ve ortama ucube dedi” gibi açıkça ortada olan bir ifadeyi yalanlamaya, yumuşatmaya soyunmuştu!
Erdoğan, bakanının bu anlamsız girişimine son noktayı koydu ve “sağa sola çekmeye gerek yok, ucube ifadesini heykel için kullandım” dedi. Yetinmeyip heykelcilik dersleri de veren Başbakan Erdoğan net konuştu: “Binlerce Atatürk heykeli var. Sanat değeri olan 5’i, 10’u geçmez”!
Kuveyt ve Katar gezisinin son gününde, heyette bulunan gazetecilerle sohbet eden Erdoğan, heykel tartışması dışındaki konularda da önemli açıklamalar yaptı.
BAŞBAKAN ZATEN İKİ DİLLİ
Örneğin, “yeni anayasa” konusunda şunları söyledi Başbakan Erdoğan: “Yeni anayasayla ilgili çalışmalar yapılıyor. 12 Eylül’de ileri demokrasi ve özgürlükler dedik. Şimdi daha geniş ele alınmalı. Bu anayasayı anayasacılar yapmayacak. Toplumun geniş katmanları yapacak. Anayasacılardan son aşamada teknik yönden istifade edeceğiz. Toplumun anayasayı anlamak için tercümana ihtiyacı olmayacak. Seçimden sonra bunu gerçekleştirebileceğimiz bir Meclis arzu ediyoruz”.
“Toplumun anayasayı anlamak için tercümana ihtiyacı olmayacak” diyen Erdoğan, yargı konusunda “Mecelle’de var, ‘ehemmi mühime tercih olunmalı’” derken, Kürt Açılımı konusunda da “bunlar bizim zenginliğimizdir. Kesrettir. Tek bayrak, tek dil, tek dil üst kimliğinde vahdettir” dedi.
ERDOĞAN’IN ‘KAMUDA TÜRBAN’ ATAĞI
Türban konusuna da değinen Erdoğan, yeni hedeflerini şöyle açıkladı: “Üniversitelerde başörtüsü bu sene fiili olarak serbest. Ama başörtülü mezunların akademisyen olmak ya da kamuda çalışmak gibi sorunlarını çözmeliyiz. İleri demokrasi, özgürlük diyorsak, bu sorunu ele almalıyız”.
Bakalım, “türbanın önünü açan” ve partisinden gelen tepkileri “üniversitede evet ama kamuda türbana izin vermeyiz” diyerek yumuşatan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AKP’nin “kamuda türban” girişimine ne diyecek?
“İleri demokrasi” gereği “kamuda da türbana özgürlük” isteyen Erdoğan’ın yönettiği ülkemizde son bir haftada yaşananlar, bu konuda AKP’nin gümbür gümbür ilerleyeceğini de zaten gösteriyor:
İŞTE İLERİ DEMOKRASİ UYGULAMALARI
Kız ve erkek öğrencilere 45 cm mesafe barajı uygulamaya başladılar; kız ve erkek öğrencilere, yürürken birbirlerine değmesinler diye merdivenlerde ayrı kulvarlar tahsis ettiler; diz altındaki eteği bile çok kısa bularak, bir bayan kamu görevlisini sürgünle cezalandırdılar; Atatürk’ü “sarhoş” gösteren belgeseli eleştirenleri “demokrat olmamakla” suçladılar, sonra Sultan Süleyman’ın içtiği “şerbeti” şarap sanıp, RTÜK harekete geçsin diye fetvalar verdiler; Alkolle mücadele ediyoruz diye “sosyal hayata” savaş açtılar vs…
Aslında her şey kabak gibi ortada… Başbakan artık söylediklerinin yumuşatılmasına ihtiyaç duymuyor, “dediysem dedim” diyor!
Umarım, yumuşatma görevlileri, yakında kendilerine de ihtiyaç kalmayacağını görmeye başlarlar!
MEHMET ALİ GÜLLER
ERTUĞRUL GÜNAY AKP’YE ‘AK DEĞİL KARANLIK’ DEDİĞİ GÜNLERİ ÖZLÜYOR MU?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 13/01/2011
Tarih: 13 Mayıs 2004
Yer: İnciraltı Crowne Plaza – İzmir
Demokrasi Kültürünü Geliştirme ve Yaygınlaştırma Derneği DEMKÜLDER, “Günümüz Sosyal Demokrasi Anlayışı ve Türk Sosyal Demokrasi Paneli” düzenlemektedir.
Doğu Perinçek’ten Murat Karayalçın’a, Mümtaz Soysal’dan Tarhan Erdem’e, Masum Türker’den Celal Doğan’a, Erol Tuncer’den Hurşit Güneş’e çeşitli isimler 12-13 Mayıs 2004 tarihinde, toplam dört oturum halinde düzenlenen panelde “Sosyal Demokrasi” konusunu tartışmaktadırlar…
Konuşmacılardan biri de AKP’nin Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’dır.
Gerçi Günay o tarihte, henüz AKP’li değildir.
Neden mi yakın tarihte böyle bir yolculuğa çıktık?
Açıklayalım:
AKP, AKP ANITINA KARŞI!
Bildiğiniz gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kars’taki “İnsanlık Anıtı”na “ucube” demiş ve yıkılmasını istemişti.
Oysa Mehmet Aksoy imzalı anıt, bizzat AKP’li Kars Belediyesi tarafından 2004 tarihli “öyle bir heykel yapalım ki, sınırın ötesinden, Ermenistan’dan görünsün” talebi üzerine yapılmıştı…
Üstelik henüz tamamlanmayan 35 metrelik ve 700 tonluk bu heykele karşı, MHP “yıkılsın” kampanyası da yürütüyordu? Erdoğan’ı “heykel düşmanı” durumuna sokan bu öfkesinin sebebi, acaba dönemin AKP’li Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu’nun, sonradan CHP’ye geçmesi miydi? Ya da “komşularla sıfır sorun” temelli yapılan icraatların, seçimlere beş ay kala, rafa kaldırılması ihtiyacı mıydı? Sorular çoğaltılabilir…
Ama bizim konumuz başka…
Erdoğan’ın 8 Ocak günü yaptığı bu çıkış, büyük tepki topladı. Öyle ki, en sadık Erdoğan kalemşörleri bile durumu kurtarabilmek adına, konuyu “Başbakan heykel konusunda fikir belirtemez mi” gibi sıradan bir polemiğe sokmaya çabaladılar… Ama gerçek bütün sadeliğiyle ortadaydı. Konu Erdoğan’ın beğenileri değildi, tersine beğenmediği bir konuda, padişah gibi “tez yıkıla” hükmü verebilmesiydi… Öyle ki, konuya en uzak bakanlığın başındaki Ahmet Davutoğlu bile kendisini padişahın sadrazamı sanıp ikinci bir “yıkılsın” hükmü verebiliyordu…
Ancak her şeye rağmen tepkiler büyüdü…
GÜNAY, BAŞBAKAN’A NEDEN KALKAN OLDU?
İşte bu tepkilerin tam ortasında AKP’li Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ortaya çıktı ve “Başbakan heykele değil, heykelin yerine ve ortama ucube dedi” diyerek “yumuşatıcılık” görevine soyundu. Koskoca bakanı, üstelik kameralar önünde yaşanmış ve kanıtlı bir olayı bu denli “yok saymaya” götüren nedenler neler olabilirdi?
Bu çıkış, ya Erdoğan’ın talebi gereğiydi, ya AKP’nin toplumdaki balık hafızaya olan güveni nedeniyleydi ya da Ertuğrul Günay’ın seçimler yaklaşırken üstü çizilme endişesine karşı kendiliğinden üstlendiği Başbakan’a kalkan olma görevi gereğiydi… Kim bilir?
Günay’ın bu “yumuşatıcı” rolünün üzerinden iki gün geçti ki, Başbakan bir açıklama yaptı ve “sağa sola çekmeye gerek yok, ucube ifadesini heykel için kullandım” dedi!
Erdoğan’ın bu açıklamasının nedeni, Ertuğrul Günay’ı boşa düşürmek değilse eğer, herhalde yüzde 58 sonrası oluşan tabloya duyulan güvendi… Erdoğan, takiyeye gerek duymadan daha açık ilerliyordu nede olsa…
Peki, Ertuğrul Günay kendini bu duruma nasıl sokmuştu?
GÜNAY’A GÖRE AKP, AK DEĞİL KARANLIK!
Sorunun yanıtına geleceğiz ama önce yazımızın başında anımsattığız 13 Mayıs 2004 gününe dönelim.
Uçak rötarı nedeniyle panele biraz da geç kalan Ertuğrul Günay başlıyor konuşmaya… Genel bir değerlendirme yaptığı sırada şöyle söylüyor Günay:
“Kendisini, çok ustalıklı bir imaj yaratmayla da, AK Parti diye niteleyen bu parti, biraz Fikret’in şiirindeki, Zulmeti Beyza’ya benziyor: ‘Aksa eğer, bir beyaz karanlık…’ Yani, gitgide ülkenin üzerine çöken ve biraz göz gözü görmemeye, ne olduğunu gizlemeye dönük; bir beyaz karanlık. Böyle bir siyasal yapı”.
Acaba bu konuşmayı yaptıktan çok değil üç yıl sonra bakan olan Ertuğrul Günay, kendisini AK Partili mi, yoksa AKP’li mi saymıştır? Ne dersiniz?
Neyse, bizi ilgilendirmeyen bu sorunun yanıtını bırakıp, Ertuğrul Günay’ın konuşmasını anımsamaya devam edelim. Günay, bakın “seçmenlerin aslında neye oy verdiğini” açıklamaya çalışırken, şimdiki partisi “beyaz karanlığı” neyle suçluyor:
CUMHURİYET VE DEMOKRASİ KARŞITI, ŞERİATÇI PARTİ HANGİSİ?
“… 1989’da İzmir’in ya da İstanbul’un ya da Ankara’nın daha kırsal ya da kentlerin çevresi sayılabilecek olan yoksul kesimlerinde, biz oy alırken, bize Ümraniye’de ya da Altındağ’da oy verirken, inanmış, sosyal demokrat oldukları için vermediler. Ya da sosyal demokrasiyi bilimsel olarak bildikleri, özümsedikleri kişiselleştirdikleri için vermediler. İnandılar, getirdiler oylarını verdiler. 95’te Refah Partisi’ne veya bu seçimde AKP’ye oy verirken de, birden bire o insanlar, yine aşağı yukarı aynı sosyal sınıflardan gelen insanlar, bu kez cumhuriyet karşıtı, demokrasi karşıtı ve şeriatçı falan olmadılar…”
Neymiş, aslında karanlık olan AKP, kendisine imaj için AK Parti dedirtiyormuş…
Neymiş, AKP cumhuriyet karşıtı, demokrasi karşıtı, şeriatçı bir partiymiş…
Hani, demin sormuştuk ya, “Peki, Ertuğrul Günay kendini bu duruma nasıl soktu?” diye… Gelin bu sorudan da, yanıtında da vazgeçelim ve şu yeni soruyu soralım:
Ertuğrul Günay bu ‘beyaz karanlık’ durumdan nasıl kurtulur?
İstifa mı dediniz?
MEHMET ALİ GÜLLER
ERDOAĞAN, ‘TÜRK ORDUSU İŞGALCİ DEĞİLDİR’ DİYEMEDİ!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 08/01/2011
Sekiz yıldır uygulandığına göre, hitabet sanatının altın ilkesi olsa gerek: Söyleyecekleriniz dolu değilse, bol alkış için mutlaka bağırın!
Başbakan Erdoğan bu sanatı, son olarak, Yunanistan Başbakanı Papandreu’nun yüzüne karşı söylediği “Türk Ordusu Kıbrıs’ta işgalci” suçlamasına karşı uyguladı!
Erzurum’da sahneye önce Papandreu çıktı ve misafir olduğunu da bir yana bırakıp, haddini aşarak, Kıbrıs’ta Türk Ordusu’nu işgalci ilan etti! Papandreu’dan sonra söz alan Başbakan Erdoğan esti, gürledi ve şunları söyledi:
ERDOĞAN “ANLAŞMAK İSTİYORUZ” DİYE BAĞIRDI
“Burgenstock’ta bizzat işin başındaydım ve orada kapandık, çalışmalara başladık. Ne yapacaktık? Kıbrıs sorununu çözecektik. İmzalar atıldı ve atılan imzalara rağmen 26 Nisan 2004’te AB bu işi çözme noktasında kararlı olduğunun sinyallerini verdi. Oybirliği ile o gün karar verildi. Kuzey Kıbrıs’a uygulanan izolasyon son bulacaktı. Sorun son buldu mu? Bulmadı. Peki ben bir başbakan olarak, bir siyasetçi olarak sorumlu bir kimlikteki insan olarak ne yapayım? Karşımdakilerin yaptığı bu. Oy birliği ile karar alıyorsunuz, hala bu kararı Kuzey Kıbrıs’a uygulamıyorsunuz. Hala izolasyon var. Ve hep siz verirsiniz. Kuzey Kıbrıs versin, Türkiye versin. Kusura bakmayın. Masaya oturacağız, karşılıklı menfaat esasına dayalı olarak bu işi çözeceksek çözeceğiz.
“Ben buradan, Erzurum’dan, siz büyükelçilerimiz vasıtasıyla tüm dünyaya şu mesajımızı bir kez daha iletmek istiyorum; Türkiye olarak biz sadece ve sadece barıştan yanayız. Biz, kendimiz için istediğimiz kadar, her ülke için huzur istiyor, istikrar istiyor, refah istiyoruz. Bölgemizde olsun, küresel ölçekte olsun, haktan, uluslararası hukuktan, dayanışma ve paylaşmadan öte hiçbir gaye taşımıyoruz. Israrla ve altını çizerek bir kez daha söylüyorum; biz artık silahlara değil, eğitime; mayınlara değil sağlığa; tel örgülere değil, otoyollara, demiryollarına; çocuk katili olan füzelere, kitle imha silahlarına değil, çocukların umutla büyüyeceği yarınlara yatırım yapan bir dünya görmek istiyoruz. Biz artık enerjisini, mesaisini, çatışmaya değil uzlaşmaya, ayrışmaya değil ittifaka, yıkmaya değil yapmaya sarf eden bir dünya görmek, böyle bir dünyada yaşamak istiyoruz.
“Kusura bakmayın ama hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa denir. Biz de konuşarak anlaşmak istiyoruz. Gerilim ortamını birileri tahrik ediyor”. (1) (www.ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2011)
Başbakan Erdoğan esti gürledi ama, “Türk Ordusu Kıbrıs’ta işgalcidir” diyerek haddini aşan Papandreu’ya karşı tek bir somut şey söylemedi! Dahası, “Türk Ordusu işgalci değildir” diyemedi!
PAPANDREU, EGE’Yİ KENDİ HAVASAHASI İLAN ETTİ!
Öte yandan Papandreu, konuşmasında rutin uçuş yapan Türk uçaklarının da “Yunan egemenliğini ihlal ettiğini” iddia etti ve “Türkiye neyi ispatlamak istiyor. Bu hareketler statüyü değiştirmeyecek” dedi. (2) (www.ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2011)
Erdoğan, Papandreu’nun bu suçlamasına da çok sert yanıt verdi: “Kıbrıs sorunlarına ortak çözüm bulursak, karşılıklı sorunlar sona erecektir. Buna değerli dostumun dediği Ege uçuşları da dâhil. Biz barış için çabalarken yazılı ve görsel medya ne der diye düşünemeyiz. Gerilimlere yol açmayacak bir Ege barışını dostum Yorgo ile birlikte sağlayacağız”. (3) (www.ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2011)
Papandreu’nun “statü değişmeyecek” dediği, uluslararası hava sahasını, Yunan hava sahası kabul etmiş olduğu ilanıydı aslında… Neyse ki Genelkurmay Başkanlığı bu konuda bir açıklama yapmış ve Atina’ya “meydanın boş olmadığını” önceden göstermişti: “Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın Ege Denizi’nin uluslararası hava sahasında eğitim uçuşu icra eden F-16 uçaklarına, Yunanistan’ın Tanagra meydanından kalkan M-2000 uçakları tarafından 1 kez önleme yapılmıştır”. (4) (www.ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2011)
“PATRİK ATAMAMIZ YANLIŞ” JESTİ
Erdoğan esip gürlediği konuşmasında, Patrikhane konusunda da ileride Türkiye’nin elini zayıflatacak bir jest yaptı: “ 1952’den beri Patrikhane’ye kimse gitmezken, pazartesi günü benim yardımcım Arınç gitmiştir. Bizim Batı Trakya’daki seçilmiş müftülerimiz hâlâ kabul edilmiyor, atama yapılmıyor. Patriğin bizim tarafımızdan atanması ne kadar yanlışsa, Batı Trakya’daki müftünün atanması da yanlıştır”. (5) (www.ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2011)
“DUVAR DEĞİL ÇİT” DÜZELTMESİ!
Başbakan Erdoğan, bu konuşmaların yaşandığı açılıştan önceki ortak basın toplantısında da esip gürlemişti! Erdoğan, Türkiye sınırına “duvar” ören Yunanistan’a karşı yine çok sert çıkmıştı: “Türkiye sınırında 12.5 kilometrelik bir çit söz konusu, bunu duvar olarak nitelemek yanlış” dedi! (2) (www.ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2011)
“Komşularla sıfır sorun” temelli AKP dış politikasının batı cephesindeki başarısı işte böyleydi!
MEHMET ALİ GÜLLER
ŞAŞIRMA!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 04/01/2011
Gün boyu gelen telefonlara şaşırdım! Çünkü herkes şaşkın, Hizbullah üyeleri serbest bırakılıyor diye…
ERGENEKON İÇERİ, HİZBULLAH DIŞARI
Şaşırmadım. Ergenekon’un içeride olduğu bir ülkede, Hizbullah elbette dışarıda kalır. Geç bile kalındı. Hizbullah’ı Türkiye’ye ilk duyuran dergi olan 2000’e Doğru dergisinin başındaki isim, Doğu Perinçek Ergenekon’dan içeride… Hizbullah elbette dışarıda olacak!
Hizbullah’ın “Çevik Kuvvet Merkezi’nde eğitildiğini” haber yapan değerli meslektaşım, 2000’e Doğru Dergisi Diyarbakır Temsilcisi Halit Güngen, haberi yazdıktan iki gün sonra, 21 yaşında öldürüldü!
Hizbullah’ın liderinin Hüseyin Velioğlu olduğunu ilk yazan, resmini ilk basan 2000’e Doğru’nun yöneticileri şimdi Ergenekon’dan içeride.. Hizbullah’ın askeri kanat sorumlusu Hacı İnan bugün serbest! Şaşırmadım.
Hizbullah’ın CIA denetimindeki bir kontgerilla örgütü olduğunu, Gladio yapılanması olduğunu ortaya koyan 2000’e Doğru Dergisi yöneticileri Ergenekon’dan içeride… Hizbullah’ın İran örgütü olduğu yalanına sarılarak Türkiye-İran düşmanlığı yapanlar bugün en yüksek makamlarda; üstelik yeni konumları gereği “perdenin önünde” İrancılık yapıyorlar…
Hizbullah’ı dışarı salıveren düzenlemenin sahibi hükümetin başı, gelen tepkiler üzerine açıklama yapıyor; kararı “yargının tasarrufu” sayıyor… Şaşırmadım! O “değiştim” demeden değiştiğini iddia edenlere de şaşırmamıştım.
ASKERLİK “EN ALTTAKİLERİN İŞİ”
Askerlerin tasfiyesi sürüyor. MGK’de uygulanan taktik, şimdi YAŞ için hazırlanıyor… Bu arada, milletle ordusunu karşı karşıya getirecek projeler de hız kazandı. Polis akademisi mezunları artık “üç hafta” askerlik yapacak! Doktorlar da ayrıcalık istiyor… Sonra diğer meslekler gelecek… Askerlik “en alttakinin işi” olacak neticede… Şaşırmıyorum.
Aklıma Çanakkale geliyor… Tıbbiyeliler… Hepsi Çanakkale’de şehit olan tıbbiyeliler ve iki yıl mezun veremeyen Tıbbiye…
İktidarın bir başka tasarısı da sırada bekliyor. 50 bin sözleşmeli er tasarısı… Asker’in yerini Sözleşmeli Er alacak… Dedim ya “en alttakilerin işi” olacak diye askerlik… Eş zamanlı bir başka kanun teklifi de hazırlamışlar zaten; 10 bin avro karşılığı yeni dövizli askerlik yasası… Şaşırmadım.
Evet şaşırmadım; her darbeye alkış tutanların şimdi sözde darbe karşıtlığı diye TSK’ya savaş açmalarına şaşırmadığım gibi… Darbenin zindanlara attığı isimlerin, şimdi darbeci diye Ergenekon’dan içeri alınmalarına şaşırmadığım gibi…
AŞİRET HUKUKU VE TOPRAK REFORMU
Iğdır’lı Zelal, Fırat’a âşık olur, çare bulamayıp kaçarlar. Baba şikâyetçi olur, şikâyetini almak için de 20 bin lira ister Fırat’ın ailesinden. Para çok gelir, Fırat’ın ailesi Zelal’i “iade” eder! 15 yaşındaki kardeşi, töre gereği Zelal’i 21 yerinden bıçaklayarak öldürür. Şaşırmadım.
Kişisel tartışmalarda, “tamam, tek bir şartla istediğin her şeyi kabul ediyorum, ama sen de benim şartımı, bir tek toprak reformunu kabul et” dediğimde, kocaman bir “hayır” yapıştıran Kürtçüler geldi aklıma… Kürt’ün sorunuyla ilgilenmeyen “Kürt Sorunu”cuları” geldi aklıma; sonra toprak reformuna karşı olan ırkçı Turancılar geldi…
Daha gerilere gittim; CHP’den kopan ve DP’yi kuran dörtler geldi aklıma. Toprak reformuna direnenlerin, büyük toprak sahiplerinin, nasıl emperyalizmle işbirliği yaparak Atatürk devrimlerine karşı çıktığı geldi aklıma…
Belleğim yeniden günümüze geldi; mayınlı arazileri İsrail’e peşkeş çekmeye çalışan iktidarın söylemleri geldi aklıma… Şaşırmadım!
15 yaşındaki kardeşi, ablasını “töre” gereği öldürüyordu güzel ülkemde… Töre yani Aşiret hukuku! Ki “iki dil ilan edilerek” bölgede, zaten Ankara’nın otoritesine başkaldırıldı geçenlerde… Yeni otorite, yeni hukuk demek sonrasında… işte özerklik!
BANKA SOYGUNU VE ENFLASYON
“Kriz teğet geçti” denilen ülkemde, bir başka 15 yaşındaki genç de, İstanbul’da silahla banka soyuyordu… Aynı saatlerde enflasyon rakamları açıklanıyordu. Eksi çıkmıştı enflasyon! Maaş zammı enflasyona bağlanan emekçiler habere üzülüyorlardı.
Şaşırmadım!
Çünkü bu bir sınıf mücadelesidir!
Çünkü bu bir, mafya-tarikat-siyaset rejimi olan Mafyokrasi’ye karşı devrim mücadelesidir!
Siz de şaşırmayın!
Ama alışmayın da..!
Öfkelenin ve hesap sorun!
Geleceğimiz kararmadan…
MEHMET ALİ GÜLLER
YENİDEN YAPILANDIRILAN TÜRKİYE
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 28/12/2010
AKP’nin önce hükümet sonra iktidar yapılmasıyla başlatılan ve nihai hedefi “Türk-Kürt Federe Devleti” olan “Türkiye’yi yeniden yapılandırma” süreci hız kazandı.
DİYANET’TE YENİDEN YAPILANDIRMA
Siyasetle başlayan ve kurumlara doğru genişleyen bu “yeniden yapılanma” sürecinden son etkilenen kurum Diyanet’tir. Kim ne derse desin, Diyanet Kurumu, son tahlilde laikliğin yanındadır, daha doğrusu yanındaydı. Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin hırpaladığı laikliği, zaman içinde Diyanet Kurumu üzerinden onarırdı. Ali Bardakoğlu’nun Atatürk vurgusu yaparak katılmadığı AKP resepsiyonuyla başlayan Diyanet Kurumu’ndaki “yeniden yapılandırma”, şimdi de vakfa sıçradı ve görevden almalar ile istifalar yaşandı…
ÜNİVERSİTELERDE YENİDEN YAPILANDIRMA
“Yeni CHP”nin açılımı ile başlayan, YÖK genelgesiyle serbestlik kazanan türban konusu da, aşama aşama yapılandırılan üniversiteler açısından AKP’ye yeni bir mevzi sağladı. Türbanla sadece öğrencilerin değil, üniversite yöneticilerinin de kafaları bağlandı! Bunun son örneği, demokratik haklarını kullanmak isteyen TGB’li gençlere, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Mehmet Pakdemirli’nin takındığı tutumdu…
YARGI’DA YENİDEN YAPILANDIRMA
Önce Anayasa Mahkemesi’ni, 12 Eylül halkoylamasından sonra da HSYK’yı “yeniden yapılandıran” iktidar, şu anda “yerleşme” sürecinde. Bu süreç tamamlandıktan sonra hedefte Yargıtay var!
TSK’DA YENİDEN YAPILANDIRMA
İktidarın “yeniden yapılandırma” hedefinin odağındaki kurum olan TSK, şimdilerde YAŞ’a yönelik saldırıyla meşgul. AKP, MGK’nin “yeniden yapılandırılması” sürecinde izlediği yolu şimdi YAŞ’ta izliyor; adım adım, Şura’nın asker-sivil oranı üzerinde oynuyor.
TSK üzerindeki “yeniden yapılandırma” sürecinin hangi etkiyi yaptığını gösteren son örnek, Harp Okulu öğrencilerinin yaptığı geleneksel “Garnizon koşusu” ile ilgili şikayetti(!) Genelkurmay yaptığı açıklamayla, ismini vermeden, hükümetin emrindeki Ankara Valisi’nden şöyle şikâyette bulundu: “Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 91’inci Yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, her yıl geleneksel olarak icra edilen ‘Garnizon Koşusu’, kullanılacak güzergâhın tahsis edilmemesi nedeniyle yapılamamıştır”.
Temennimiz, TSK’nın vatan savunması konusunda da “yetki ve güzergâh tahsisi” bekleme noktasına düşmemesidir!
Ankara Valiliği’nin, Atatürk’ün 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişi nedeniyle yapılan geleneksel “Garnizon Koşusu”na güzergâh tahsis etmemesinin nedeni ise 10 Aralık 2010 tarihinde yayınladığı genelgede belirttiği trafik yoğunluğuymuş. Valilik, aynı nedenle, 1932 yılından beri yapılmakta olan “Seymen Alayı Yürüyüşü”ne de izin vermemiş. Oysa Ankara Valiliği, 75. Yıl koşusu için, tüm ana caddeleri kapatıp koşuya açabilmiş!
Demek, “asker-sivil” kavram bulandırması üzerinden yürütülen ideolojik mücadele, koşuya kadar inmiş! Ankara Valiliği, askere izin vermezken, sivillere güzergâh tahsis edip, koşu izni veriyormuş!
İDEOLOJİDE YENİDEN YAPILANDIRMA
Asker’e ve Atatürk’e karşı alınan bu tutumun bir başka yansıması da Türklük kavramı üzerine olanıdır. Bir yandan Karen Fogg’un deyimiyle “Türk tarihinin hakkından” geliniyor, diğer yandan da Türk kavramı üzerinden “ideoloji” yeniden yapılandırılıyor.
Nasıl mı?
Örneğin, Türkiye Cumhuriyet Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Kürtçülüğe de Türkçülüğe de karşıyım. Bizim medeniyetimizde ırkçılığa yer yoktur” diyor. (Sabah, 27 Aralık 2010)
Örneğin, Kemal Kılıçdaroğlu, “yeni CHP” genel başkanı seçildiği kurultaydaki konuşmasında “neden Kürt demediniz” diye soranlara “Ben Türk de demedim” savunmasında bulunmuştur. (Radikal 27 Mayıs 2010)
Örneğin, Mehmet Akif Ersoy’u anma törenlerinde “İstiklal Marşı” okunmamıştır! Törende konuşan Başbakan Erdoğan da, başka yer yokmuş gibi, kürsüden “diplomasi dersi” vermiştir. (Gerçi ders diye söylediği topu topu ‘diplomasinin esası vücut dilidir’ mealindeki sözlerinden ibarettir)
Örnekler artırılabilir. En önemlisi olduğundan, Başbakan’ın “Kürtçülüğe de Türkçülüğe de karşıyım. Bizim medeniyetimizde ırkçılığa yer yoktur” açıklaması üzerinde durarak yazımızı tamamlayalım. Bir kere Başbakan iki kısa cümlede bir paradoksa, iki hataya ve bir “gizli ajanda”ya imza atmıştır:
1.. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Kürtçülük ile Türkçülüğü aynı kefeye koyamaz! Koyarsa, oturduğu koltuğu, kendine oy verenler açısından da tartışmaya açar.
2.. Kürtçülük ile Türkçülük kavramlarını ister sosyo-ekonomik ister siyasi, isterse salt kavramsal açıdan analiz ediniz; “aynı”laştıramazsınız! Tüm bu nedenlerin toplamı olarak her iki kavram birbirine “bölen ile birleştiren” kadar zıttır.
3.. Türkçülük ırkçılık değildir! Atatürk milliyetçiliği ırkçılık değildir!
4.. Erdoğan’ın “bizim medeniyetimiz” dediği “Türk medeniyeti” değildir! İslam medeniyetidir!
SONUÇ
Türkiye Cumhuriyeti devleti “yeniden yapılandırılırken”, süreç yukarıdan aşağıya doğru ilerlemektedir!
“Kürt Açılımı”, doğası gereği “toplumsal ayrışmaya” dönüşmüştür. Ülkenin bir bölgesinde “demokratik özerklik” ilan edilmiş, bir haftadır “iki dilli” bir yaşama geçilmiştir!
2011 Haziran’ı, dümensiz vaziyette yuvarlanan Türkiye’nin uçurumudur! Talabani bile –en üst katlardan bulduğu destek ile Türkiye’nin iç işlerine karışarak- 2011 Haziran’ını işaret etmiş ve PKK ile BDP’den aşırıya gitmemelerini istemiştir! Dahası Talabani, hükümetin seçimlere kadar önemli adımlar atamayacağını, PKK ve BDP’ye öğüt olarak söylemiştir! (Radikal, 26 Aralık 2010)
Türkiye ya uçurumda durabilecek, ya da yuvarlanacaktır!
MEHMET ALİ GÜLLER
AKP VE DAMAT FERİT GELENEĞİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 27/12/2010
Türk dış politikasının başarısızlığını, salt Ahmet Davutoğlu’nun “hayalciliğiyle” açıklamaya çalışan tezler, Türk dış politikasına Davutoğlu kadar zarar veriyor. Bu tez, son tahlilde, Erdoğan’ın Davutoğlu değişikliğinin, Türk dış politikasını kurtaracağı sonucuna götürür!
Oysa sorunun kaynağı Davutoğlu değildir. Sorunun kaynağı AKP ve onun iktidar olabilmesinin şartı olarak ABD’ye olan bağımlılığı ile politikalarının Washington merkezli olmasıdır.
“Komşularla sıfır sorun” adı altında yürütülen bu politikaların “mantığını” çözümlemek açısından, gelin Washington merkezli tezlerin sahiplerinden Ömer Taşpınar’ın yazdıklarına bir göz atalım:
“Ama eğer bu konuda kendi elimizi güçlendirmek ve ABD’deki Ermeni lobisinin işini zorlaştırmak istiyorsak 2011 Haziran seçimlerinden hemen sonra yapılması gereken şey belli: Ermenistan ile imzalanan protokolleri TBMM’den geçirmek. Ermeni soykırım yasa tasarısının Demokles’in kılıcı gibi her yıl Türk-Amerikan ilişkilerinin üzerinde sallanmasını engellemek için önümüzdeki son fırsatı kaçırmamalıyız. Zira Beyaz Saray ve ABD Dışişleri sonsuza kadar Türkiye’nin jeostratejik önemini Kongre’ye karşı savunamayacaklardır”. (Ömer Taşpınar, Kürt Meselesi, CHP ve ABD, Sabah, 27 Aralık)
Keza Davutoğlu da “Tasarı Demokles’in kılıcı gibi sallanmasın” demişti birkaç gün önce…
Gelin kafa üstü duran bu tezi, önce ayaklarının üzerine taşıyalım.
ABD’nin Ermeni Soykırımı iddiasını gündemde tutmasının hedeflerinden biri, Türkiye’ye Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmesini sağlatmaktır. Çünkü Ermenistan’ın siyasi ve ekonomik nedenlerle buna ihtiyacı vardır. Türkiye ise ilişkilerin normalleşmesini, Ermenistan’ın işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmesi şartına bağlamıştı. Bu şart AKP taahhütleriyle birlikte, kırmızı bir çizgi olmaktan zamanla çıktı. TBMM’den geçirilmesi istenen protokoller, işte AKP’nin bu şart olmaksızın, Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmesini esas almaktaydı.
Hal böyleyken, “Ermeni Soykırımı tasarısı, Demokles’in kılıcı gibi üzerimizde sallanmasın diye” protokolleri TBMM’den geçirmeyi kabullenmek, tasarının hedefinin zaten gerçekleşmesi demektir!
“Komşularla sıfır sorun” sağlayacağım diye “sorunları komşu lehine sıfırlamak”, başarı değil, bağımlılıktır!
Karşıdakinin kozunu almak için, kozu kabullenmeyi diplomatik başarı gibi sunan bu anlayış, bağımlılığın sonucudur, bağımlı kafanın esaretinin sonucudur. İşte AKP, tüm Dışişleri Bakanları’yla bu anlayışı sürdürdü; şimdiki Bakan Ahmet Davutoğlu gibi, Yaşar Yakış da, Abdullah Gül de, Ali Babacan da bu çizgiyi yürüttü.
Ki bu çizgi, Damat Ferit çizgisidir, geleneğidir. Tarih içinde çözümü de bellidir.
MEHMET ALİ GÜLLER