Kafkaslar için 3+3 modeli
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/07/2020
Türkiye ile Rusya, Suriye’de “işbirliği ve rekabet”, Libya’da ise “rekabet ve işbirliği arayışı” içinde. Yine Karadeniz de işbirliğinin öne çıktığı bir alan. Ukrayna ise iki ülkenin karşıt cephelerde konumlandığı bir alan. Kafkasya ise çıkarların çeliştiği alanlardan.
Doğalgaz boru hattı, nükleer santral, füze savunma sistemi, turizm, tarım ürünleri ticareti gibi konular, işbirliği alanları. Ayasofya ve Kanal İstanbul konuları ise şimdilik geçiştirilmiş potansiyel sorunlar.
Bu girişi, Azerbaycan-Ermenistan sınır çatışması konusunda Ankara ile Moskova’nın yaklaşımlarını analiz edebilmek için yaptık. Başlayalım:
Amerikancılar Rusya’yı işaret ediyor
Türk basınında ağırlıklı olarak bu son çatışma, Moskova’nın Ankara’ya mesajı olarak yorumlanıyor. Yorumcuların ağırlıklı olarak Türk-Amerikan işbirliğinin yeniden başlamasını savunan kesimler olduğunu da belirtelim.
Erdoğan ve Trump’ın Libya’da “ortak çalışma” mutabakatına varmasıyla birlikte Türkiye’nin çıkarlarının Rusya’yla değil ABD’yle hareket etmekten geçtiğini yüksek sesle savunmaya başlayan bu kesim, “milli duyguları” da körükleyerek açık bir Rusya ve Ermenistan düşmanlığı kışkırtıyor.
Bu yorumcuların Rusya’yı işaret edebilmesinin maddi zemini ise Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki son çatışmanın işgal altındaki Dağlık Karabağ’da değil de, oraya 250 km uzaklıktaki Tovuz’da yaşanıyor olması. Zira Tovuz, TANAP ve BTC boru hatları ile Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı üzerinde. Buradan hareketle meseleye ayrıca “enerji-politik” açıdan da bakılarak, daha kapsamlı bir Rusya hamlesi yorumu yapılıyor.
2018’de Ermenistan’da ‘kadife devrim’
Bize göre konu, çizilen “büyük resme” ait bir konu değil. Daha çok Ermenistan’ın, bir parça da Azerbaycan’ın iç politikasıyla ilgili…
Ne demek istediğimizi anlatabilmek için kısa bir anımsatma yapmalıyız: Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, 2008-2018 yılları arasında iki kez cumhurbaşkanlığı yaptı; ardından ülkeyi başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçirdi ve başbakan oldu. Rusya yanlısı Sarkisyan’ın bu girişimi haliyle toplumsal bir tepkiye dönüştü. O tepkiyi fırsata dönüştüren Batı’nın desteğiyle Nikol Paşinyan 8 Mayıs 2018’de Ermenistan Başbakanı oldu.
Batı’nın bu değişimdeki rolü o kadar açıktı ki, Paşinyan ilk günden beri başbakanlığını “kadife devrim kazandı” diye formüle etti sürekli.
Renkli devrimler, biliyorsunuz, ABD’nin SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya’yı çevrelemek için eski SSCB ülkelerinde yaptığı darbelerdi: 2003’te Gürcistan’da “gül devrimi”, 2004’te Ukrayna’da “turuncu devrim”, 2005’te Kırgızistan’da “lale devrimi” yapıldı; bir de Azerbaycan’da başarısız bir renkli devrim girişimi oldu…
Paşinyan’ın zaferini bu çizgi içinde “kadife devrim” olarak nitelemesi; ABD yanlısı ve Rusya karşıtı konumuyla ilgilidir.
Kullanışlı çatışma
Son sınır çatışmasını anlayabilmek için Paşinyan’ın durduğu yeri iyi anlamak gerekiyor. Paşinyan Azerbaycan’la “düşük dozda” bir çatışmayı ülkesini Batı limanına demirleyebilmenin aracı olarak görüyor.
Şöyle: Eğer Rusya Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün tüzüğü gereği Ermenistan’a yardım ederse, Paşinyan hem Azerbaycan’a karşı hem de Türkiye’ye karşı başarı kazanmış ve bunu iç politikada kullanmış olacak. Eğer Rusya, Türkiye’yle karşı karşıya gelmemek için meseleye karışmazsa, Paşinyan, iç kamuoyunu ABD’yle hareket etmenin zorunluluğuna ikna edebilecek.
Üstelik “milliyetçi duyguların” köpürtüldüğü bu şartlarda iki yıl önce “kadife devrim” sürecinde söz verilen ama yapılmayan vaatler de unutturulmuş olacak…
Konuştuğum Azerbaycanlı uzmanlar, aynı ölçülerde olmasa da, Bakü açısından da tablonun “kullanışlı” olduğuna işaret ediyorlar. Bu “düşük dozlu” çatışmanın doğuracağı “milliyetçi duyguların”, 2017’de Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak ülkeyi kocası İlham Aliyev ile birlikte yönetmeye başlayan Mihriban Aliyeva’ya yönelik tepkileri frenlemekte kullanılacağına işaret ediyorlar.
Her iki başkentte de ciddi “yolsuzluk” dosyaları konularının olduğunu önemle belirtelim!
Bölgesel işbirliği zemini: Astana Platformu
Kuşkusuz bunlar kesinlik kazanmamış, ham yorumlar. Üstelik Erivan ve Bakü açısından bakıldığında, bu analiz düzleminde büyük risk aldıklarını da söyleyebiliriz.
Bizim için önemli olan Türkiye’nin çıkarıdır. Türkiye’nin toplam çıkarının ise komşularıyla ve Rusya’yla işbirliği yapmasından geçtiğini savunan biri olarak, her gelişmeyi, bu işbirliğine yaptığı olumlu-olumsuz etki ile değerlendirmekteyiz.
O nedenle de geçen yıllarda Tahran’ın Kafkaslar için önerdiği 3+3 formülünü oldukça önemsiyoruz: Türkiye, İran ve Rusya üçlüsü yan yana gelirse, Kafkaslardaki Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan üçlüsünün sorunları çözülür
Bugün bu öneri Astana Platformu ile kısmen hayata geçmiş durumda. O nedenle Ermenistan-Azerbaycan çatışması üzerinden Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya getirilmesi değil, tersine Türkiye, Rusya ve İran’ın daha da geliştirilebilecek işbirliğinden hareketle Kafkaslardaki sorunları bölge yararına çözmenin zemini var…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Temmuz 2020
ABD’yle işbirliği yapan FETÖ’yle barışır!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/07/2020
İlginç bir 15 Temmuz haftası geçirdik…
Önce, süreci anlamamızı sağlayacak olgulara bakalım:
1. Kumpas 2.0 operasyonu başladı: Libya’da şehit düşen MİT görevlisinin cenaze töreni haberi gerekçesiyle Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Hülya Kılınç ve Murat Ağırel tutuklandı. Ardından “ikinci dalga” gibi Müyesser Yıldız da tutuklandı.
2. Bu hafta ise FETÖ karşıtı haber ve kitaplarıyla bilinen gazeteciler Aytunç Erkin ve Can Özçelik’e soruşturma açıldı. Yöntem yine benzerdi: İmzasız ihbar mektupları…
Aytunç Erkin’in Dayının Casusları ve Can Özçelik’in FETÖ Borsası kitapları FETÖ ve FETÖ’yle irtibatlı kesimleri oldukça rahatsız ediyordu, biliyorduk…
3. Bir dönem Gülen cemaatine ve FETÖ’nün kumpaslarına ekranlardan ve köşesinden verdiği destekle bilinen, dahası Fethullah Gülen’le fotoğrafı bile olan Abdülkadir Selvi, “Kılıçdaroğlu FETÖ’yü aklıyor” başlıklı bir yazı kaleme aldı!
Selvi yazısında, genç Berkay’ın seçimde Ekrem İmamoğlu’na “her şey güzel olacak” demesiyle darbeci Ömer Faruk Harmancık’ın darbe bildirisini uzattığı Hulusi Akar’a “İmzala bunu, her şey güzel olacak” demesi arasında bağlantı kurmuş!
Ne diyelim, gerisini “Her Şey Çok Güzel Olacak” isimli filmi olan Cem Yılmaz düşünsün artık!
4. Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yaramış, “15 Temmuz’u anlamak” panelinde şöyle dedi: “Darbe teşebbüsüne karışmış, pişman olmuş kişilere de sahip çıkmamız, onları bu toplumun içine dahil etmemiz, kazanmamız gerekiyor.”
Yaramış’a Abdurrahman Dilipak gibi kimi isimler destek verdi.
Bu arada Ensar Vakfı yöneticisi olan ve İskilipli Atıf’a övgüler dizen çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Ahmet Yaramış’ın üç ay önce Erdoğan’ın kararıyla Türk Tarih Kurumu’nun başına atandığını anımsatalım.
Üç mesaj
FETÖ cephesini sevindirecek bu gelişmeler yaşanırken, FETÖ karşıtı cepheden de önemli uyarılar vardı:
5. Gazeteci Soner Yalçın “AKP-FETÖ anlaşıyor mu” başlıklı dikkat çeken bir analiz yaptı. Yalçın “yakınlaşma” işareti gördüğü kimi olguları sıralayarak, bunların tesadüf olmadığını belirtti.
6. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, 15 Temmuz’un yıldönümünde dikkat çeken bir iddia açıkladı: “Şimdi size hiçbir yerde yayınlanmamış bir bilgi vereceğim. Darbe başladığı zaman Emniyet Genel Müdürlüğünde emniyet teşkilatımızın yöneticileri toplandı. Bütün polis teşkilatına şu mesajını geçti: Türk Silahlı Kuvvetleri darbe yapmıştır, polis askere karşı koymaz. Evet, aynen böyle…”
Program sunucusu Veyis Ateş mesajı gönderen kişilerin FETÖ’cü polisler olup olmadığını sorunca Perinçek’in yanıtı şu oldu: “Hayır FETÖ’cü polisler değil. Buradan söylüyorum beni İçişleri Bakanı yalanlasın. Ben size gerçek bilgiyi veriyorum. Polise o zaman mesaj geçti.”
4 yıl sonra gündeme gelen bu iddia ile FETÖ’yle uzlaşma yanlısı kesimlere bir mesaj veriliyordu muhtemelen…
7. 15 Temmuz’un 4. yılında TRT’nin özel yayınına konuk olan İlahiyat Profesörü Ali Köse dikkat çeken uyarılarda bulundu: “Benim bu konudaki kanaatim 15 Temmuz’dan gerekli dersin alınmadığı ve yeterli önlemlere gidilmediği şeklindedir. Hatta ben bunu ‘Bir FETÖ gitti, bin FETÖ geliyor’ diye değerlendiren, bu şekilde sloganlaştıran birisiyim. Bu uyarıyı yapmak benim vazifem.”
Gladyo’yla mücadele
AKP FETÖ’yle uzlaşır uzlaşmaz ayrı konu ama AKP’nin “siyasal İslamcılık” ideolojisinin yeni FETÖ’lere zemin oluşturduğu ortada. FETÖ’den arındırılan devlet birimlerini çeşitli cemaatlerin nasıl bir rekabetle doldurmaya çalıştığı ortada. Dindarların bu dincilikten rahatsız olmaya başladığı da ortada.
Şu gerçeği görmeden sorun çözülemez: FETÖ Gladyo’nun bir parçasıdır; ABD’nin “müttefik” ülkelerde kullandığı operasyon örgütüdür. Bu tür örğütleri ABD istihbaratıyla buluşturan zemin “siyasal İslamcılık” ve sola karşı düşmanlıkta ortaklıktır.
Bu ilişki parçalanmadan, FETÖ’lerle tam olarak mücadele edilemez; yeni FETÖ’ler türer.
Laiklik o nedenle dindarların da sigortasıdır; devletin de… Laiklik, cemaat ve tarikatların önce Allah ile kul arasına girmesini, buradan hareketle de devlete yerleşmesini önleyen sigortadır.
Bu sigorta 1946’dan sonra gevşemeye başladıkça Cumhuriyet’in kapattığı tarikatlar ortaya çıktı, güçlendi; ABD’nin “komünizmle mücadele” araçlarına dönüştü; hükümetlere ortak oldu, hükümet oldu; milli eğitime, emniyete, yargıya yerleşti; Türk ordusuna operasyon yaparak TSK’nin kilit noktalarını ele geçirdi ve en sonunda Türkiye’ye darbe yapmaya kalktı.
Meselenin siyasal İslamcılık, ABD’yle ilişki ve sol-laiklik-cumhuriyet karşıtlığı düzlemlerini görmeden bu örgütlerle tam olarak mücadele edilemez.
O nedenle laiklik gibi, bağımsızlık ve antiemperyalizm de FETÖ’yle mücadelenin panzehridir.
Bitirirken önemle belirtelim: Yüzünü Asya’ya dönen bir ülke FETÖ’yle mücadele eder, ABD’yle yeniden “ortak çalışma” yapmak isteyen ülke ise FETÖ’yle uzlaşır, barışır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Temmuz 2020
Moskova Doğu Akdeniz’de altın anahtar
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/07/2020
Türkiye ile Mısır, Libya’da gittikçe daha da gergin bir saflaşmanın aktörleri haline geliyorlar. Bu gerginliği giderecek bir hamle ne Ankara’dan ne de Kahire’den geliyor…
Ankara, Libya’nın batısına hâkim Serrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümetini; Kahire ise Libya’nın doğrusuna hâkim Temsilciler Meclisini ve meclisin destek verdiği Libya Ulusal Ordusunu/Hafter’i destekliyor.
Sirte-Cufra hattı ise hem bu doğu batı bölünmesinin sınırı, hem de Türkiye ile Mısır’ı askeri olarak karşı karşıya getirme potansiyeli taşıyan kırmızıçizgi haline gelmiş durumda…
Öyle ki, Berlin Konferansı’nın ev sahibi Almanya, Sirte-Cufra hattının “askerden arındırılmış bölge” haline getirilmesini savunmaktadır. Bunun Libya’nın fiilen bölünmesinin kabulü anlamına geleceği açık…
Sirte-Cufra hattında silah patlama tehlikesi
Ankara ve Trablus, Hafter kuvvetlerinin Sirte-Cufra’dan çıkmasını ve bu hatta Serrac kuvvetlerinin hâkim olmasını istiyor; Kahire ve Tobruk ise Sirte-Cufra hattını kırmızıçizgi ilan etmiş durumda…
Asıl vahimi ve gerginliği daha da artıran gelişme ise Tobruk’taki Temsilciler Meclisi’nin “Mısır Silahlı Kuvvetlerini Libya’ya müdahale etmeye” çağırması oldu!
Kısacası Sirte-Cufra hattı konusunda silahların patlayabileceği bir sürece girilmiş durumda ne yazık ki…
Bu ise Suriye’de, Libya’da, bölgede vekiller aracılığıyla süren çok taraflı savaşın devletler katına çıkması anlamına gelir ki domino etkisiyle yeni cepheler doğurma riski de taşımaktadır…
ABD Erdoğan’ın mektubunu anahtar görüyor
Ankara, Libya’da karşısında kalabalık bir ülkeler grubu bulunması nedeniyle Washington’u yanına çekmeye çalışıyor. Bunun için de Moskova’nın Libya’daki varlığının ABD/NATO çıkarlarına tehdit oluşturduğunu savunuyor.
Bir süredir AKP sözcülerinin Rusya’yla ilişkileri stratejik değil, taktik seviyede yürüttüklerini ilan etmeleri de, NATO toplantısında resmi olarak “Libya’da Rusya’nın güç kazanmasının NATO için tehlike oluşturduğunu” savunması da ABD’yi yanına çekebilmek için…
Erdoğan’ın 29 Nisan’da Trump’a mektup yazarak Libya’da (ve hatta Suriye’de) ABD’yle işbirliği yapmak istediğini ilan etmesiyle başlayan süreç ilerliyor. Zira Washington, Erdoğan’ın bu çağrısını, Türkiye-Rusya ilişkilerini bozmak için kullanılacak bir anahtar olarak görüyor.
Dahası ABD Libya’da Türkiye ile ortak çalışmayı, Suriye’de de ortak çalışmaya yeniden başlayabilmenin basamağı olarak değerlendiriyor.
Stratejik üçgen ve dörtgen
Bu girişimin, merkezinde Doğu Akdeniz’in olduğu ve Suriye’den Libya’ya uzanan geniş bir hat üzerinde Türkiye’ye ciddi sonuçlar doğuracağı ortada.
Zira Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda incelediğimiz gibi İskenderun Körfezi, Süveyş Kanalı ve Hürmüz Boğazından oluşan stratejik üçgen ve Karadeniz, Hazar Denizi, Aden Körfezi ve Umman Denizinden oluşan stratejik dörtgen, Batı Asya’da yüzyıllık çarpışmanın coğrafyasıdır.
Bu coğrafyayı tehdit eden kuvvet, ABD emperyalizmidir. Türkiye’nin Libya’da Rusya’yı dengelemek adına ABD’yle “ortak çalışması”, sonucu vahim bir süreci tetikleyecektir.
Oysa daha önce de bu köşede yazdığımız gibi tersi mümkündür: Nasıl ki Türkiye Suriye’de Rusya’yla normalleşerek İran’ı da kapsayan üçlü ittifak geliştirebildiyse, Libya’da da Rusya’yla işbirliği yaparak Mısır’ı da kapsayan yeni bir üçlü ittifak kurabilir. Kurmalıdır, Türkiye bunu zorlamalıdır.
Türkiye-Mısır çatışmasını ABD kazanır!
Kuşkusuz Türkiye ile Mısır’ın askeri olarak Libya’da karşı karşıya gelmesi durumunda Mısır’ın kazanma şansı sıfırdır; ancak Türkiye de son tahlilde kazanamaz. Kazanan ABD ve İsrail olur!
Bir kere Türkiye ile Mısır’ın Libya’da askeri olarak karşı karşıya gelmesi, Mısır’ı Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, ABD, AB bloğundan koparmanın da imkânsız hale gelmesi demek olacaktır.
Oysa Ankara şunu görmeli: Salt askeri kapasiteyle Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin haklarını azami savunabilmek mümkün değil.
Türkiye Doğu Akdeniz’de Suriye ve Mısır’la işbirliği yapabildiği oranda kazanım elde edecektir. Şam ve Kahire ile işbirliğine gidecek yoldaki altın anahtar ise Moskova’dır.
O nedenle Ankara’nın Libya’da ABD ve NATO desteği alabilmek için Rusya karşıtlığına konumlanması, stratejik hatadır; hızla dönülmelidir.
Ankara’nın Rusya’nın Doğu Akdeniz’e inme siyasetine karşı çıkması dünde kalmıştır; zira Rusya artık Doğu Akdeniz’dedir, Suriye ile tatbikat yapmaktadır. Bundan sonra mesele ABD’ye karşı Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki varlığından yararlanabilmek ve ABD’nin Karadeniz’e çıkmasını Rusya ile birlikte Doğu Akdeniz’de kesebilmektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Temmuz 2020
HDP’NİN UYGURCULUĞU!
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 15/07/2020
MESELE AMERİKANCILIK VE ÇİN KARŞITLIĞI
HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun birkaç gün önce TBMM’de yaptığı konuşma dikkatinizi çekmiştir. “HDP olarak Kürtlerin de, Uygur Türklerinin de hakkını savunan bir partiyiz” diyordu Gergerlioğlu…
Doğrudur, HDP’nin zaman zaman Uygur Türkleriyle ilgili açıklamaları oluyor.
Peki neden? İki nedeni var:
Birini geçen yılki konuşmasında açıklıyor Gergerlioğlu: “Türkiye’de Kürt meselesinde nasıl ayrımcı politikalar izleniyor ve buna karşı çıkıyorsak Çin’de de Uygur Türklerine yapılan ayrımcı politikalara şiddetle karşı çıkıyoruz parti olarak” (21.11.2019).
Yani HDP, Türkiye’de Kürtçülük yapabilmesine dayanak oluşturabilmesi için Çin’de Uygur Türkçülüğü yapıyor!
YA AZERBAYCAN, KIBRIS, IRAK TÜRKLERİ?
HDP için varsa yoksa Uygur Türkleri…
Ya Azerbaycan Türkleri? Siz hiç HDP’nin Ermenistan işgali altındaki Azerbaycan toprakları için bir tepki gösterdiğini işittiniz mi?
Ya Kıbrıs Türkleri? Siz hiç HDP’nin Kıbrıs Türklerinin devletini tanımayan ABD ve AB’ye tepki gösterdiğini duydunuz mu?
Ya Irak Türkmenleri, Suriye Türkmenleri? Siz hiç HDP’nin Irak Türkmenlerini, Suriye Türkmenlerini savunduğunu gördünüz mü?
Neden Irak, Suriye, Azerbaycan ya da Kıbrıs Türkleri değil de Uygur Türkleri?
MESELE TÜRK DEĞİL ABD’NİN ÇIKARI
HDP’nin Uygur Türklerine ilgisinin ikinci nedeni ise Amerikancılığıdır!
ABD, Çin’i zayıflatmak için bir yandan ticaret savaşı uyguluyor, diğer yandan bu ülkeyi askeri ve siyasi olarak çevreliyor, öte yandan da Uygur Türkleri, Tibet ve Hong Kong ayrılıkçılığı gibi konuları kaşıyor…
Her yıl insan hakları raporu hazırlayarak Çin başta olmak üzere bir çok ülkeyi hedef alıyor. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da milyonlarca insanı katleden ABD emperyalizmi, diğer ülkelere insan hakları dersi vermeye kalkıyor!
ABD’nin Uygur Türklerine sevgisi, Çin’i hedef alması nedeniyledir. Uygur Türklerinin Çin’den ayrılmasını savunarak bu ülkeye zarar vermek istiyor.
Ama aynı ABD, ayrı yaşamakta olan Kıbrıs Türklerini, Kıbrıs Rumlarıyla birlikte yaşamaya zorluyor yıllardır!
ABD’nin Türklerin Çin’den ayrılmasını ama Rumlarla birlikte yaşamasını savunması çıkarları gereğidir, arkasında bir ilke yoktur elbette…
ABD’NİN AMACI İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ
Kıbrıs’ta Türkleri Rumlarla birlikte yaşamaya zorlayan ABD, Kürtleri ise Türklerden Araplardan, İranlılardan koparmaya çalışmaktadır.
Neden? Kürtlerin kara kaşını, kara gözünü sevdiği için mi? Ya da Türklerin, Arapların, İranlıların kaşını ve gözünü sevmediği için mi?
Elbette değil. ABD bölge ülkelerini parçalayarak daha iyi kontrol edebilmek, bir enerji koridoru oluşturabilmek ve bölgeyi İsrail’in güvenliğine daha uygun hale getirebilmek için Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi bölmek istemektedir. 50 yıllık politikasıdır bu…
Arap ve İranlı basıncı altındaki Yahudilere, Kürt desteği sağlamaya çalışmaktadır. Hatta Yahudilerin rahat edebilmesi için Kürtleri paratoner olarak kullanmaktadır: Türkler, Araplar ve İranlılar Kürtlerle uğraşsın ki, Yahudiler rahat etsin yani…
EMPERYALİZM KULLANIR VE SATAR
ABD emperyalizminin Kürtleri kaç kere kullanıp yarı yolda bıraktığı, kısacası sattığı yakın tarihimizin acı gerçeklerindendir.
ABD emperyalizmi çıkarları için Kürt’ü de, Türk’ü de, Arap’ı da kullanır, kullanıyor…
Oysa bu coğrafyada Türkler, Kürtler, Araplar, İranlılar bin yıldır iç içe yaşıyor. Bu coğrafyaya 50 yıl önce gelen bir emperyalist devletin bölgeyi karıştırmasına zemin yaratmak, hiç kimseye yaramıyor emperyalist tekellerden başka…
O nedenle Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, İranlı’nın emperyalizmi dışlayarak herkesin yararına bir birlikte yaşama formülü üzerinde kafa yorması gerekiyor…
ASYA YÜZYILINDA REFAH İÇİNDE
Uygur Türkleri için de geçerli bu…
Uygur Türkleri içinde ABD desteği ile ayrılıkçılık yapan bir avuç Rabiacı, Uygur Türklerine iyilik değil, kötülük yapıyor!
Uygur Türkleri ABD’ye aldanıp ayrılıkçılık yapmamalı, Çin de Uygur Türklerini ABD’nin kullanabilmesine zemin yaratmamalı…
Asya yüzyılında, birlikte, barış içinde, refah içinde yaşamalıyız hepimiz…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Temmuz 2020
Atatürk’le hesaplaşma sembolü: Ayasofya
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/07/2020
Danıştay 10. Dairesi, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesine dair 24.11.1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını 10 Temmuz günü iptal etti. Karar birkaç saat içinde Resmî Gazete’de yayımlandı, hemen ardından Erdoğan bir cumhurbaşkanlığı kararı ile Ayasofya’yı Diyanet’e devredip cami olmasını onayladı, aynı akşam 20:53’te de “millete seslendi” ve ilk namazın 24 Temmuz’da kılınacağı ilan edildi.
Mesele ibadet değil
Ayasofya’ya uygarlık penceresinden değil, din penceresinden bakarak verilen bu karar, sıradan bir karar değildir.
Çünkü mesele ibadet değildir, ibadet yeri ihtiyacı da değildir. Nitekim daha önce bu konu gündeme geldiğinde, daha bir yıl önce Erdoğan “önce karşısındaki Sultanahmet Camisi’ni bir doldurun da ondan sonra bakarız” diyordu. Kaldı ki, aslında Ayasofya’da zaten namaz kılınabiliyor; 1991’den beri bir bölümü ibadete ayrılmış durumda.
Evet, mesele ibadet değil, mesele “eğitimin birliğini” bile hedef alan toplam bir rejim meselesidir. Nitekim Diyanet İşler Başkanı Ali Erbaş, “sadece ibadet etmekle kalınmasın, içinde bir mektep, bir medrese olsun” demektedir!
Mesele Atatürk’le hesaplaşma
Danıştay’ın iptal ettiği karar, altında Mustafa Kemal Atatürk’ün de imzasının bulunduğu 24.11.1934 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararıydı.
Erdoğan 20:53’teki konuşmasında o kararla ilgili aynen şöyle dedi: “Tek parti döneminde alınan bu karar, tarihe ihanet olmanın yanında hukuka da aykırıydı.”
Yıl 1934… “Tek parti dönemi” dediği bizzat Atatürk’ün dönemi… İmza Atatürk’ün imzası…
Ve Atatürk’ün koltuğunda oturan Erdoğan, Atatürk’ün “tarihe ihanet ettiğini” savunuyor!
Mesele devrimle hesaplaşma
Mesele egemenlik ve bağımsızlık meselesi de değildir; Ayasofya neticede müze olarak da, cami olarak da Türkiye’nindir, Türk milletinindir.
Ayasofya’nın yeniden cami yapılmasını “egemenlik ve bağımsızlık” ile açıklamaya çalışmaları da doğrudan Atatürk karşıtlıklarıyla ilgilidir. Yani 1934’te Ayasofya’yı müze yapan Atatürk’ün aslında emperyalizme boyun eğdiğini demeye getiriyorlar.
Ki bunu açık açık savunan AKP’liler de var: “İngilizler istedi, Yunan istedi diye Atatürk Ayasofya’yı müze yaptı” diyorlar…
Ne vahim ki, aynı zihniyet, tam tersinden “Keşke Kurtuluş Savaşını Yunan kazansaydı” da diyebiliyor! Yani duruma göre olgular eğilip, bükülüyor. Asıl olan kendi davalarında hedefe ilerlemeleri… İhtiyaç olursa genel merkezlerine Atatürk posteri asarlar, ihtiyaç olmadığında da “iki ayyaş” derler, “tarihe ihanet ettiğini” iddia ederler!
Ayasofya’yı emperyalistlerden Atatürk kurtardı
İstanbul ve elbette Ayasofya yaklaşık beş yıl boyunca emperyalistlerin işgali altındaydı. Padişahları Vahdettin İstanbul’un temsili anahtarını İngiliz komutana teslim etmişti.
İstanbul’u ve Ayasofya’yı Mustafa Kemal Atatürk kurtardı; padişahları Vahdettin de bir İngiliz zırhlısıyla kaçtı.
Bugünün Abdülhamitçileri ve Vahdettincileri ise Ayasofya’yı emperyalistlerden kurtaran Atatürk’ü “tarihe ihanet etmekle” suçlayabiliyor!
Mesele Lozan’la, Cumhuriyet’le hesaplaşma
Ayasofya, karşıdevrimcilerin devrimle mücadelesinin sembolüdür. O nedenle ilk namaz için 24 Temmuz seçilmiştir.
Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusunun resmiyet kazandığı, Lozan Anlaşması’nın tarihi…
“Lozan hezimettir” diyenler, Lozan’ın yıldönümünde, Lozan’ı imzalayanların 1934’te aldığı kararı yok sayarak, “laik Cumhuriyet’e” karşı “fetih” namazı kılacaklar!
Öte yandan Danıştay’ın gerekçesi de gösteriyor ki Cumhuriyet’in hukukuyla da hesaplaşmaktadırlar: 1470’li yıllarda hazırlanmış bir vakıf senedine dayanarak 1934 tarihli kararı değiştiriyorlar; Osmanlı hukukunu Cumhuriyet hukukunun yerine geçiriyorlar!
Nitekim “çoklu baro” yasasını da Cumhuriyet’in sağladığı hukukun birliğini yıkmak için çıkardılar!
Atatürk’ün partisinin aymazlığı
Yaşanmakta olan devrim-karşıdevrim çarpışmasıdır; 150 yıldır sürmektedir.
Ne yazık ki Atatürk’ün partisinin bugünkü yöneticileri bu gerçeği görememektedir. İktidarın her devrimle hesaplaşma hamlesine, sözde “AKP’nin kozunu elinden almak” gibi bir gerekçeyle sessiz kalıyorlar. “Laiklik tehlikede değildir” demeleri de, peşin peşin “Ayasofya’nın cami olmasına itiraz etmeyeceğiz” sözü vermeleri de sözde AKP’nin kozunu ellerinden almak için…
Oysa anlamadıkları şu: AKP’nin elinden aldıklarını sandıkları her koz gerçekleşerek Cumhuriyet adım adım yıkılıyor!
Anlamadıkları şu: Karşıdevrim Atatürk’ün partisini sindirdikçe, Atatürk’ün Cumhuriyet’i adım adım tasfiye ediliyor! Yani CHP, Atatürk’ün devrimci partisi olmaktan çıktığı oranda, Cumhuriyet’in kaleleri düşüyor…
Ki Erdoğan’ın 18 yıllık iktidarının “sihirli formülü” de budur; kendi başarısından ötürü değil, CHP’nin başarısızlığı nedeniyle sürekli iktidardır!
Nitekim tarih kaydetmiştir: Erdoğan’ı başbakan yapan CHP’nin önceki genel başkanı Deniz Baykal’dır; cumhurbaşkanı yapan da CHP’nin şimdiki genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’dur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Temmuz 2020
Amerikan devletinde çözülme işaretleri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/07/2020
Dünyayı ilgilendiren kimi önemli olaylarda ABD Dışişleri ile Pentagon’un ayrı düştüğü görülmüştür zaman zaman. Diplomatlar ile askerlerin olaya farklı bakışını oluşturan pek çok etken vardır kuşkusuz; askeri endüstrinin mi diğer endüstrilerden birinin mi çıkarlarının esas olacağından başlayarak mesleki bakış açısı oluşturan profesyonelliklerine kadar…
Ancak her durumda Beyaz Saray’ın birinden yana taraf olmasıyla görüş netleşir ve kısa sürede bir “Amerikan politikası” oluşurdu…
Ancak şimdilerde farklı bir durum yaşanıyor: Diplomatlar da kendi içinde bölünmüş durumda, askerler de… Hatta istihbarat örgütleri de…
Amerikan istihbaratının komplosu
New York Times, bir ABD istihbarat yetkilisine dayandırarak çok önemli bir iddia ortaya attı: Rus istihbaratı, Afganistan’daki ABD askerlerini ve koalisyon güçlerini öldürmesi için Taliban militanlarına para teklif etmişti (27.6.2020).
Bu iddia, ABD devleti içinde her kafadan farklı bir sesin çıktığı “Rusya-Taliban ilişkisi” tartışması doğurdu:
Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo Rusya’yı Taliban’a silah satmakla suçladı (1.7.2020).
Örneğin ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, Rusya’nın Afganistan’da Taliban’a ABD askerlerini öldürmesi için para teklif ettiği iddiası nedeniyle Rusya’ya “acilen yaptırım uygulanması” çağrısı yaptı (2.7.2020).
Örneğin Pentagon, Rusya’nın Taliban’ı desteklediğine dair bir rapor açıkladı: “Rusya, bu grup üzerindeki nüfuzunu güçlendirmek, Batı’nın askeri varlığını sınırlamak ve IŞİD ile mücadele operasyonlarını teşvik etmek için Taliban’ı siyasi olarak destekledi, ancak Rusya (bununla) bağlantısını açıkça reddediyor” (2.7.2020)
Pentagon’da bölünme
Ancak Pentagon’un bu raporuna rağmen, ordu içinden farklı açıklamalar geldi.
Örneğin ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth F. McKenzie, Rusya’nın Taliban’a ABD askerlerini öldürmesi için para teklif ettiği iddiası konusunda ikna olmadığını açıkladı (9.7.2020).
Associated Press ve ABC News‘e demeç veren McKenzie, Rusya’nın Taliban’a para verdiğine dair istihbarat ile Afganistan’daki ABD askerlerinin ölümü arasında “neden-sonuç bağlantısı” bulamadığını söyledi.
Konu, ABD Kongresi’nde de gündeme geldi. Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Milley ile birlikte bilgi veren ABD Savunma Bakanı Mark Esper, Rusya’nın ABD askerlerine saldırması için Taliban’a ödediği iddia edilen “ödül” hakkında hiçbir rapor almadığını belirtti (9.7.2020).
Beyaz Saray’dan istihbarata suçlama
Beyaz Saray ise ABD istihbaratının New York Times üzerinden gündeme getirdiği iddiaya karşı çıktı.
ABD Başkanı Donald Trump New York Times’ın haberinin yalan olduğunu savundu ve gazeteyi “sahte haber üzerinden kiralık katillik” yapmakla suçladı. Ve Trump, gazeteden iddianın sahibi olan ABD istihbarat yetkilisinin kim olduğunu açıklamasını istedi (28.6.2020).
Ardından Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien yazılı bir açıklama yaptı: “ABD halkının güvenine gizli bilgileri sızdırarak ihanet eden yetkililerin eylemleri, ulusal güvenliğimizi tehlikeye atmaktadır” (30.6.2020).
Konu üzerine CIA Direktörü Gina Haspel de bir açıklama yapmak zorunda kaldı: “Bilgi sızıntıları, kuruluşlar arasındaki önemli bilgi toplama, değerlendirme ve suç isnat etme çalışmalarına gölge düşürmekte ve bu çalışmaları sekteye uğratmaktadır” (30.6.2020).
Konuyla ilgili istihbarat açıklamalarını değerlendiren Trump, Fox Business televizyonuna şu değerlendirmeyi yaptı: “Duyduğuma göre, ki iyi duyuyorum, istihbaratta birçok kişi, bunun hiçbir zaman olmadığını düşünüyor. Bunun basın ve demokratların yalanı olduğunu düşünüyorum” (1.7.2020).
ABD hegemonyası zayıflarken…
Moskova’nın bu komployu yalanladığını ve her düzeyde yanıt verdiğini belirtmekle yetinelim. Zira bizi asıl ilgilendiren, Amerikan devletindeki bu çözülme görüntüsüdür…
ABD hegemonyası zayıfladıkça, emperyalist devlet içeride de, dışarıda da çözülme işaretleri vermektedir. Salgın dönemi boyunca Beyaz Saray ile valileri ve belediye başkanlarını karşı karşıya getiren kökten ayrımlar, hatta Trump’ın valilere karşı halkı neredeyse silahlı isyana teşvik etmesi, merkezi hükümet ile federal yönetimler arasındaki çelişkiler ve en sonunda ABD’nin köleciliğinin bir yansıması olarak süren “beyazcılığına” karşı siyah öfkenin patlaması…
Kısacası işaretler çok ve ABD’nin çözülmesi, dünyanın yararınadır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2020
Libya’ya Suriye modeli
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/07/2020
Şu olguları tarihsel sırasıyla anımsamakta yarar var:
– Erdoğan Trump’a yazdığı mektupla, Libya ve Suriye’de yeniden işbirliği yapmak istediğini ilan etti (29.4.2020).
– Trump’la telefonda görüşen Erdoğan “Libya konusunda ABD-Türkiye arasında yeni bir dönem başlayabilir, bazı mutabakatlarımız oldu” dedi (8.6.2020).
– Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Maliye Bakanı Berat Albayrak, MİT Başkanı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın Trablus’a gitti (17.6.2020).
– Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “ABD ile Libya’da ortak çalışma talimatı aldık” dedi (18.6.2020).
– Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Adnan Özbal, Trablus yakınlarındaki deniz üssünü ziyaret etti (30.6.2020).
– Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Güler, Sarrac’la buluştu, Libya’da görev yapan Mehmetçiklere ve Libyalı askerlere seslendi (4.7.2020).
ABD’nin arzuladığı tablo
Tablo ortada: AKP hükümeti, Libya’da ABD’yle ortak çalışma eğiliminde ve bunu Rusya karşıtı sembollerle ilan da ediyor!
Nasıl mı? Hulusi Akar Libya’da ele geçirilmiş bir Rus helikopterinin önünde İngiliz BBC’ye röportaj veriyor; fonda yine düşürülmüş bir Rus Mig-25 uçağı…
Diğer yandan Vatiyye üssüne saldırı, bu saldırıda Rus parmağına işaret eden servis haberler, ardından Türkiye destekli UMH’nin Cufra’da Rus güçlerini vurduğu şeklindeki doğruluğu kuşkulu haberler…
Bu süreçte Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmeye dönük bir Ayasofya tartışması da başlatılmış üstelik…
Tam da ABD’nin arzuladığı tablo bu…
ABD’li yetkililer, uzmanlar bir süredir açık açık dile getiriyorlardı: Libya, Türk-Rus ilişkileri açısından zayıf karındı ve AKP hükümeti buradan yola çıkarak işbirliğine kama sokabilirdi. Libya’da karşı karşıya gelecek olan Türkiye ve Rusya, ardından Suriye’de de ayrışmaya başlayacaktı. Böylece ABD’nin çok istediği şekilde Suriye, Rusya için bir “çıkmaza” dönüşecekti!
Doğu Akdeniz’deki potansiyel müttefik
Türkiye’nin Libya hamlesinin gerekçesi nedir?
Doğu Akdeniz’de ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, İsrail, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs enerji paylaşımı konusunda işbirliği yapmış, Türkiye’yi ablukaya almıştı. Türkiye bu ablukayı yarmak için Libya hamlesini yaptı…
Bu gerekçe bile politika inşasında tutulacak halkaya işaret etmiyor mu?
Türkiye’ye Doğu Akdeniz ablukası zinciri içinde yer almayan ülke hangisi? Rusya.
Doğu Akdeniz’de işbirliği yapan bu ülkelerin ortak hedefi ne? Doğu Akdeniz’deki enerjiyi paylaşmak ve AB pazarına ulaştırmak. Bu ABD’nin Doğu Akdeniz politikasının esası olan AB’yi Rus doğalgazına bağımlı olmaktan çıkarma hedefinin de gereği değil mi? Elbette.
Peki Türkiye neden o zaman Doğu Akdeniz’de ve Libya’da Rusya’yla işbirliğinin koşullarını aramıyor? Ankara Libya’nın batısındaki Serrac’ı, Moskova Libya’nın doğusundaki Hafter’i desteklediği için mi? Ki bu tam doğru da değildir; zira Moskova esnek bir politika izleyerek, Ankara’nın tersine iki tarafla da görüşmektedir…
Ankara ve Moskova, Hafter ve Serrac dışında üçüncü bir isimde uzlaşamaz mı? Neden olmasın? Önce Hafter’in tasfiyesi, onun yerine bir isim belirlenmesi, ardından Serrac ile o ismi işbirliğine zorlamak…
Çözüm Türkiye-Rusya-Mısır işbirliğinde
Israrla belirtiyoruz: Suriye-Doğu Akdeniz ve Libya artık tek cephedir.
Bu şu anlama geliyor: Türkiye Suriye’de Rusya’yla yaptığı işbirliğini cephe boyunca sürdürmeli, Doğu Akdeniz ve Libya’ya taşımalı…
ABD ise tersini zorlamaya çalışıyor: Libya’da Türkiye’yle ortak çalışarak, bunu Doğu Akdeniz ve Suriye’ye taşımaya, Türk-Rus işbirliğini bozmaya çalışıyor.
Strateji düzleminde tablo budur. Gerisi taktik…
Türkiye, -Suriye örneğinden hareketle- işte bu strateji düzlemine göre hareket etmelidir. Suriye’de nasıl ki Rusya’yla normalleşme, İran’la işbirliğini sağlamış ve sonuçta Suriye’de ABD’yi dışlayan bir Türkiye-Rusya-İran işbirliği oluşmuşsa, benzeri Libya’da da sağlanabilir.
Türkiye, Libya’da Rusya’yla işbirliği yapmaya başlayarak, Mısır’la ilişkileri normalleştirme fırsatı oluşturabilir. Bu tablo hem Libya’yı hem de Doğu Akdeniz’i “emperyalist heveslerden” kurtarır!
Tabii iş gelip iktidarın ideolojisine düğümlenmektedir ne yazık ki… Müslüman Kardeşler örgütüyle olan ideolojik bağ, Mısır’la bozuşmanın ve Libya’da yumurtaları tek sepete doldurma hatasının nedenidir…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Temmuz 2020
VİRÜS ÇİN’DEN ÖNCE AVRUPA’DA GÖRÜLDÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/07/2020
Anımsarsanız bir ara ABD Başkanı Donald Trump ve takımı sabah akşam “Korona virüsü Çin laboratuvarında üretildi” derdi.
Bugünlerde bunu dile getirmiyor olmaları, siyah öfke patlaması gibi iç politikadaki yoğunluklarından değil elbette. Çünkü Beyaz Saray Çin düşmanlığına olabildiğince devam ediyor… Dahası, Trump Kasım’daki başkanlık seçimini kazanabilmek için, oyununu “Çin karşıtlığı” üzerine kurmuş bile…
“Virüs Çin laboratuvarında üretildi” iddiasının gündemden kalkmasının nedenleri; birincisi ABD istihbaratının bu Beyaz Saray yalanını doğrulamaması, ikincisi Beyaz Saray’ın bu konuda Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) kanıt sunamaması, üçüncüsü Trump’ın bu yalana müttefiklerini de dünyayı da inandıramaması, dördüncüsü de iddiasının tersine kanıtlar oluşmaya başlaması…
İnceleyelim:
1) ABD İSTİHBARATI BEYAZ SARAY’I DOĞRULAMADI
ABD Ulusal İstihbarat Dairesi Direktörlüğü korona virüsünün “insan eliyle üretilmiş ya da genetiğiyle oynanmış” bir virüs olmadığı sonucuna vardıkları açıklamasını yaptı (30.4.2020).
Benzer açıklama Rusya’dan AB ülkelerine, dünyanın pek ülkesindeki bilim adamlarınca da yapıldı: Virüs, insan üretimi değildi!
Hatta en sonunda ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri Başkanı Dr. Fauci de Trump’a itiraz etmek zorunda kaldı: “Korona virüsünün Çin laboratuvarında yapıldığına dair kanıt yok. Virüs doğada evrim geçirdi ve türlere sıçradı.” (5.5.2020). Dahası, Dr. Fauci Trumpa’a “Komplo teorilerini bırak, ulusal sağlık sistemini düzelt” dedi!
ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley’in açıklaması da, askeri istihbaratın Beyaz Saray’ı doğrulamadığını ortaya koyuyordu. Org. Miley, kanıtların ağırlıklı olarak virüsün kasıtlı olarak sızdırılmadığını gösterdiğini, Vuhan’daki laboratuvardan sızıp sızmadığını ise bilmediklerini söyledi (6.5.2020).
2) ABD’YE DSÖ’YE KANIT SUNAMADI
Trump, korona virüsünün Vuhan’daki laboratuvardan çıktığına dair kanıt gördüğünü iddia etti (1.5.2020) ancak üzerinden iki ayı aşkın zaman geçmesine rağmen tek bir kanıt gösteremedi.
Nitekim Dünya Sağlık Örgütü de (DSÖ) kendilerine sunulan bir kanıt olmadığını belirtti. Dünya Sağlık Örgütü Acil Durum Programı Direktörü Dr. Michael Ryan, “ABD, Kovid-19’un Vuhan laboratuvarından çıktığı iddiasına kanıt sunmadı” dedi (5.5.2020).
Konu, DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus’un video konferans yöntemiyle yapılan basın toplantısında da gündeme gelişti. Genel direktör soruyu yanıtlaması için sözü Dr. Ryan’a vermişti. Yanıt netti: “Korona virüsünün doğal kökenli olduğundan eminiz” (1.5.2020).
3) TRUMP DÜNYAYI İKNA EDEMEDİ
ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğünden ABD Genelkurmay Başkanlığı’na ve üniversitelerden ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’ne kadar hemen her adres Trump’ı yalanlamıştı.
Kendi kurumlarını yalanına inandıramayan ABD’nin dünyayı bu yalana inandırması zaten mümkün değildi.
Pek çok ülke yetkilisi Trump’ın iddiasını reddetti. Örneğin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Kovid-19’un kasıtlı olarak çıkarıldığını düşünmek için bir neden yok” dedi (29.6.2020).
4) BİLİM ADAMLARI: VİRÜS ÇİN’DEN GELMEDİ
Yapılan araştırmalar ve bulgular, virüsün bırakın Çin’deki Vuhan laboratuvarında üretilmesini, Çin’den bile gelmediğini ortaya koyuyor.
Tersine, virüsün Çin’de ortaya çıkmadan çok önce Avrupa’da görüldüğüne dair kanıtlar var:
Örneğin İspanyol epideiyoloji uzmanları, 2019 Mart ayında Bercelona’nın atık sularında yeni koronavirüse rastladıklarını bildirdiler.
Örneğin Kovid-19’un izlerine Aralık 2019’da İtalya’nın Milano ve Torino kentlerinde rastlandığı açıklandı.
Örneğin Kovid-19’un izlerine Kasım 2019’da Brezilya’nın Florianopolis kentinde rastlandığı açıklandı.
Tabloyu değerlendiren Oxford Üniversitesi Kanıta Dayalı Tıp Merkezi uzmanı Dr. Tom Jefferson, The Daily Telegraph’a yaptığı açıklamada, Kovid-19’un Vuhan’daki laboratuvardan çıkmadığını, uzun zamandır dünyanın her yerinde uyku durumunda bulunduğunu söyledi. İngiliz bilim adamı çevre koşullarının değişimine dikkat çekti: “Virüs hep buradaydı, ‘burada’ derken ‘her yerde’yi kastediyorum. Muhtemelen uyku durumundayken çevre koşulları tarafından aktif hale getirilen bir virüsle karşı karşıyayız” (6.7.2020).
ÇİN DÜŞMANLIĞININ MALİYETİ
Kısacası Kovid-19 virüsünün Çin’deki Vuhan laboratuvarında bırakın kasten üretilmesini, oradan kazara çıktığına dair bile tek bir kanıt yok. Tersine, öncesinde Avrupa’da görüldüğüne dair kanıtlar var.
Nitekim ABD istihbaratı da virüsün insan işi olmadığını önemle Beyaz Saray’a rapor ediyorlar. Trump’ın bu yalanı, salgınla mücadeledeki başarısızlığını örtebilmek içindi. Örtemedi…
Maalesef o başarısızlık nedeniyle ABD’de vaka sayısı 3 milyona ulaştı; ölümler de 130 bini aştı…
Oysa Beyaz Saray Çin düşmanlığı yapmak yerine salgınla küresel mücadelede Çin’le işbirliği yapma yoluna gitse, tablo bugün farklı olabilirdi!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
7 Temmuz 2020
Modern sömürgecilik ve CIA’nın uyuşturucu ağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/07/2020
Venezüella hükümeti İngiltere Merkez Bankası’nda bulunan 930 milyon avro değerindeki altınlarını 2018 yılından beri istiyor. Londra, ABD’nin Venezüella’daki darbe girişimine destek olmak için bu altını vermiyor.
Maduro hükümeti Venezüella halkının yaklaşık 1 milyar avroluk altınlarını alabilmek için İngiltere Merkez Bankası’na dava açmıştı. İngiltere Yüksek Mahkemesi, İngiltere’nin Nicolas Maduro yerine ABD destekli darbeci Juan Guaido’yu “başkan” olarak tanıdığını belirterek 1 milyar avroluk altının iadesini reddetti (2.7.2020).
Bu düpedüz bir hırsızlıktır!
Emperyalizmin modern sömürgeciliği
Sadece İngiltere mi? Asıl hırsızlığı ABD yapmaktadır!
ABD Başkanı Donald Trump’un Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Ocak 2019’da Venezüella’nın ABD’deki 7 milyar dolarlık malvarlığına el koyduklarını ilan etmişti açık açık…
Dahası Veneüzella’nın bir miktar petrolüne de el koydular!
Washington ve Londra hırsızlıkla da yetinmiyor, ekonomik zorluk çekmesi için bu ülkenin petrol satmasını da, dışarıdan halkın gıda ve sağlık ihtiyaçları için mal almasını da engelliyorlar!
Bir ülkenin parasına, altınına, petrolüne el koyanlar, ardından da medya güçleriyle dünyaya “Maduro ülkesini yönetemiyor, ekonomi kötü, enflasyon patladı, halk ilaç bulamıyor” diye yayın yapıyorlar…
Ne yazık ki bu propagandanın avladığı zihinler de, “Maduro halkını açlığa mahkum etti” diye, hatta “katil Maduro” diye yazılar yazıyorlar…
ABD ve İngiltere’nin bu hırsızlığı, aslında modern sömürgeciliktir. Kökleri, ABD’nin köleci kapitalist düzeninde, İngiltere’nin Afrika ve Hindistan sömürgeciliğindedir…
CIA’nın Güney Amerika operasyonları
ABD istihbarat örgütü CIA’nın küresel uyuşturucu ağının ana düzenleyicisi olduğu bir gerçekliktir. CIA bu ağı denetiminde tutarak uyuşturucu gelirlerini yönetmektedir. O gelirlerle de terör örgütlerinin finansmanını sağlamakta, darbeler için kaynak oluşturmaktadır.
Örneğin CIA arka bahçesi gördüğü Latin Amerika’da hem solcu iktidarlara karşı darbelerde, hem de solcu-devrimci örgütlere karşı kontra örgütlenmesinde uyuşturucuyu kullanmıştır.
Öyle ki pislikler ortalığa serilince konu ABD kongresinde bir soruşturmaya bile dönüşmek zorunda kalmıştır: CIA, Nikaragua’daki solcu Sandinista hareketini önlemek için, faşist grup Contras’a (Kontralar) kokain kaçakçılığı izni vermiş, hatta rotalarını bile çizmiştir.
Afganistan’daki uyuşturucuyu CIA pazarlıyor
Peki 2001’den beri ABD işgali altındaki Afganistan’da durum nedir?
Rusya ilk kez dışişleri yetkilisi düzeyinde ABD’nin bu konudaki rolünü deşifre etti.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin‘in Afganistan Özel Temsilcisi ve Dışişleri Bakanlığı Asya İkinci Dairesi Başkanı Zamir Kabulov, açık açık CIA’nın uyuşturucu ticareti yaptığını ilan etti: “Amerikan istihbaratının ajanları uyuşturucu trafiğinin içinde. Uçakları Kandahar ve Bagram’dan kontrol edilmeden Almanya’ya, Romanya’ya, akla gelen her yere uçuyor. Bu böyle bir iş ki, Kabil’de her Afganlı size anlatır, tembel kişiler bile bu konu hakkında konuşmaya hazır. Bu sır, artık herkesi bıktıran ve herkes tarafından bilinen bir sırdır. Herkes bunu var olan bir şey olarak kabul etmiş durumda.” (5.7.2020).
Siyah öfke heykel yıkıyor
Kısacası emperyalizm sadece Irak’ta, Suriye’de, Libya’da açık askeri işgallerle milyonları katletmenin değil; aynı zamanda ülkelerin altınlarını, petrolünü gasp etmenin, uyuşturucu pazarlamanın da adıdır…
Ve emperyalizm tüm bu ahlaksızlığına rağmen, üstüne pişkince başka ülkeleri hedef alan insan hakları raporu yazabilmenin de adıdır…
En önemli insan hakkı olan yaşama hakkının baş düşmanıdır emperyalizm…
Siyah öfke patlamasının emperyalist ABD’nin ilk temsilcilerinden 26. Başkan Theodore Roosvelt’e ve 28. Başkan Woodrow Wilson’a kadar uzanması oldukça anlamlıdır.
O nedenle “yıkılsın heykeller, kahrolsun emperyalizm” diyoruz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Temmuz 2020
İçte ve dışta neo-Abdülhamitçilik
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/07/2020
Ufuk Ötesi okurları bilir; yıllardır iktidarın dış politikasını neo-Abdülhamitçilik olarak niteledik. “Rusya’yla işbirliği yaparak kendisine alan açan, bunu ABD’yle pazarlığında kullanan, iki büyük kuvveti de AB’yle dengelemeye çalışan” bir siyaset bu…
Osmanlı padişahı II. Abdülhamit benzer şekilde “büyük güçler dengesi” gözetmiş ve bugünkü Türkiye’nin yaklaşık iki katı toprak kaybetmişti…
Osmanlı topraklarının İttihat Terakki rejimi tarafından kaybedildiği propaganda edilir ama doğru değildir. Zira İttihat Terakki II. Meşrutiyet’ten yani 1908’den sonra iktidar olmuştur. II. Abdülhamit ise 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından II. Meşrutiyet’e kadar 1,6 milyon kilometrekare toprak kaybetmiştir.
Fransız Devrimi’nin milliyetçilik etkisinden başlayarak Osmanlı Devleti’nin sanayi devrimini yapamamasına ve tıkanan iktisadının toplumsal dinamizmi sınırlamasına kadar pek çok nedenle zaten o toprakların elde tutulması mümkün değildi. Elbette “doğru hatta geri çekilerek” I. Dünya Savaşı’nda daha az kayıplı sağlam bir mevzi tutulabilirdi…
Neyse, konumuz bu değil, tarihi süreçleri “keşke”lerle açıklamak da zaten bilimsel değil.
Padişaha RTÜK zırhı
Bu konuya şundan değiniyoruz: TELE1 TV Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, geçen günlerde canlı yayında II. Abdülhamit rejimini eleştirdi ve RTÜK başkanı birkaç saat sonra TELE1 hakkında soruşturma başlattıklarını açıkladı!
Türkiye’de II. Abdülhamit’in eleştirilmesine bu set çekmeye çalışma çabası, dış politikada yaptığımız neo-Abdülhamit benzerliğinin, iç politikada da geçerli olduğunu gösteriyor…
RTÜK’ün Merdan Yanardağ’ın Abdülhamit eleştirisi ve çağdaş ilahiyatçı Cemil Kılıç’ın Diyanet eleştiriş nedeniyle TELE1’ye 5 gün kapatma ve para cezası vermesi, özetle Abdülhamit dönemi sansürcülüğünün güncel uygulamasıdır!
Yani iktidar, dış politikada olduğu gibi iç politika da neo-Abdülhamitçidir!
Devrim-karşı devrim çatışması
Muhafazakarların ve siyasal İslamcıların II. Abdülhamitçiliği sıradan bir konu değildir. Abdülhamit’i savunmayı, İttihat Terakki devrimciliğinden başlayarak, onu içererek aşan Kemalist devrimciliğe karşı bir mücadele platformu olarak görürler…
Doğrudur; devrimcilik-karşı devrimcilik çatışması fiiliyatta İttihat Terakki-Abdülhamit çatışmasıdır. Abdülhamit’in istibdat rejimine karşı isyan eden İttihatçılar en sonunda onu tahtından indirmiş ve kapattığı Meclis’i yeniden açmıştır.
İşte bu mücadele sürmektedir: Cumhuriyet’i ve Kemalist Devrim’i kapatılması gereken bir parantez olarak nitelemeleri bundandır. Kapattıkları kurumları sıra sıra Abdülhamit, Hamit, Hamidiye isimleriyle açmalarından başlayarak TBMM’yi işlevsiz kılan başkanlık sistemine geçmelerine kadar hemen her politikaları bundandır.
Bu gerçeği görmeyerek kör İttihatçı düşmanlığı üzerinden AKP’ye yedek kuvvet olanların anlamadığı acı durum budur…
Mehmet Akif’in Abdülhamit’e bakışı
II. Abdülhamit’in “istibdat rejiminin” ne olduğunu şiirlerinde ve yazılarından en iyi resmedenlerin başında İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif gelmektedir…
Mehmet Akif en hafifinden Abdülhamit’i Yıldız’daki baykuş diye, şeytanın ruhuna rahmet okutan melun diye, kızıl kafir diye niteler…
Elbette siyasal İslamcılar açısından iyi bir dindar olan Mehmet Akif büyük oranda dokunulmazdır. Akif’e ve yazdıklarına karşı gelemedikleri için, onun sonradan bu fikrinden döndüğü yalanına başvurmuşlar, hatta onun adına Abdülhamit’e sahte övgü şiiri bile yazmışlardır! Yani “Trollük” köklerinde var…
Ancak en kuvvetli sahtekarlıklar bile hakikatin üstünü örtemez, örtememiştir…
Tarihi kim yazacak?
İktidar açısından Abdülhamit’i savunmak ve ona eleştirilemez zırhı kazandırmaya çalışmak, kapsamlı bir politikadır ve doğrudan yeni rejim inşa hedefiyle ve o hedefe uygun yeni tarih yazımıyla ilgilidir…
TELE1 TV ve Halk TV’yi 5 gün kapatma kararları da, Cumhuriyet gazetesini kamu ilanlarını keserek cezalandırmaya çalışmaları da, Oda TV internet sitesini kapatmaları da, sosyal medyayı düzenleme adı altında muhalefetin sesini kesme çabaları da yeni bir tarih yapabilmeleri ve yazabilmeleri içindir…
Ancak yapamayacaklar! Tarihi elbette kazananlar ama “haklı olarak kazananlar” yapar!
Hem haklı değiller hem de kazanamayacaklar!
Tarihi özgürlükçüler yapacak ve yazacak!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Temmuz 2020