Saray’ın başkanlık yolunda TSK operasyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 01/08/2016
15 Temmuz’dan beri iki temel tez üzerinde duruyoruz:
Birincisi daha darbe gecesi sosyal medyadan paylaştığımız şu mesajdı: “F Tipi darbe girişimi sabaha kadar bastırılır. Fakat Türkiye ‘ya darbe ya başkanlık’ ikilemine sokularak büyük kan kaybetmiş olacak…”
İkincisi ise Erdoğan’ın darbeyi bir fırsata çevirerek TSK’ye büyük operasyonlar yapacağıydı.
MECBURİYETLER TEZİ?
Amerikancı F Tipi darbe girişiminin üzerinden 17 gün geçmiş durumda ve Erdoğan ikincisini, yani TSK’ye büyük operasyonu önemli ölçüde yaptı.
Olan olduktan sonra olana karşı çıkmak yararsızdır, mesele olmakta olanı görüp olmaması için mücadele örgütleyebilmektir. Bunu yapamadık, yetersiz ve eksik kaldık, sorumluyuz.
Oysa Erdoğan’ın darbe fırsatçılığı ile TSK’ye büyük operasyon planladığı belliydi. Kaldı ki Erdoğan daha darbe bile bastırılmadan önce darbeyi “TSK’de temizlik yapmaya vesile olacağı için Allah’ın lütfu” ilan ediyordu!
Elimizden geldiği kadar uyardık, bulabildiğimiz platformlardan “Erdoğan’ın TSK’ye büyük operasyon hazırlığında” olduğunu anlatmaya çalıştık, Saray’ın TSK’yi parçalayacak tam 11 hedefi olduğunu yazdık. Bu hedefleri de Erdoğan’ın sözcüleri üzerinden yaptığı kamuoyu hazırlama girişiminden saptadık.
Kimi arkadaşımız itiraz etti. Erdoğan’ın yazdıklarımızı yapamayacağını, zaten Türkiye’yi Erdoğan’ın yönetmediğini(!) söylediler.
Bu kanaatleri “mecburiyetler tezi”nden kaynaklanıyordu: Erdoğan mecburiyetler nedeniyle milli cepheye gelmişti, Kemalizm’e teslim olmuştu, ABD’ye kafa tutuyordu…
Oysa bu, en başta sınıfsal nedenlerle bile olamazdı! Kaldı ki Erdoğan yıllar önce “iktidar olabilmek için gerekirse papaz elbisesi bile giyerim” demiş bir biriydi. Yani iktidarda kalabilmek için AKP Genel Merkezi’ne Atatürk posteri astırması bir şey değildi!
TÜRK ORDUSU’NA BÜYÜK OPERASYON
Erdoğan, iki OHAL kararnamesi ile TSK’ye operasyonu büyük ölçüde yaptı:
Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı tamamen İçişleri Bakanlığı’na bağladı ve askeri bir kuvvet olmaktan çıkarıp polis gibi bir kolluk kuvvetine dönüştürdü. İlk atamaları da İçişleri Bakanı yaptı.
Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Milli Savunma Bakanı’na bağlandı. (Genelkurmay Başkanlığı’nın Saray’a bağlanması için OHAL kararnamesi yetmiyor, anayasa değişikliği gerekiyor.)
Askeri liseler kapatıldı, harp okullarının yerine Milli Savunma Üniversitesi kuruluyor.
GATA ve askeri hastaneler Sağlık Bakanlığı’na bağlandı.
Yüksek Askeri Şura’nın yapısı değişti; 14 asker ve 2 siville 3 gün yapılan YAŞ, 10 sivil ve 4 askerle artık 2 saatte tamamlanacak!
Sırada Askeri Yargının da sivilleştirilmesi ve Adalet Bakanlığı’na bağlanması, MGK’nin anayasadan çıkarılarak teknik bir kurula dönüştürülmesi, halk ordusu özelliği ortadan kaldırılarak tamamen profesyonel orduya geçilmesi var…
Bu tarihi operasyonla ilgili iki önemli saptamada bulunalım:
1) Erdoğan’ın darbe bahanesiyle TSK bünyesinde yaptığı tüm bu yapısal değişiklikleri, aslında ABD ve AB uzun süredir talep ediyordu!
2) Erdoğan bu operasyonla Kemalist ve Milli Ordu’ya büyük bir darbe vurmuş oldu. Yani Erdoğan iddia edildiği gibi Kemalizm’e teslim olmuyor, tersine Kemalizm’le her fırsatta hesaplaşıyor!
GÜCÜN DAĞITILMASI VE SIZMA BAHANESİ
Saray ve AKP Hükümeti TSK’ye büyük operasyonuna iki gerekçe açıklıyor: “Sızma olduğu için askeri okulları kapatıyoruz ve darbeleri önleyebilmek için gücü dağıtıyoruz.”
İkisi de yanlış!
F Tipi yapının sızması kurum kapatmaya gerekçe ise hepsinden önce AKP’nin kapatılması gerekir! Zira en büyük sızma AKP’yedir! Dahası olan sızmadan ziyade, F Tipi’nin AKP bahçesinde 14 yıl serpilmesidir!
Diğer yandan AKP’nin “gücü dağıtma” bakışı, 15 Temmuz’u tam olarak anlayamadıklarını(!) ortaya koymaktadır.
Zira ABD tıpkı Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında olduğu gibi, 15 Temmuz’da da aslında TSK’ye darbe yapmıştır. Washington Ortadoğu haritası çizmeye çalıştığı bir süreçte Türk Ordusu’nu etkisizleştirmeye çalışmaktadır.
Yani gücü dağıtmak değil, tersine birleştirmek ve büyütmek gerekir!
BAŞBAKAN ŞEMADAN ÇIKARILDI!
Gelelim Erdoğan’ın başkanlık hedefine…
Erdoğan bu hedefini gerçekleştirmek için her fırsatı değerlendirmeye çalışmaktadır. Nitekim TSK’ye operasyonu da önümüzdeki süreçte bunu gündeme getireceğini göstermektedir. Şöyle:
Erdoğan Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini doğrudan Milli Savunma Bakanı’na bağladı. Genelkurmay Başkanlığı’nı da kendisine bağlayacağını ilan etti. Buna anayasa değişikliği gerektiği için kararnameyle çözemedi.
Düne kadar teşkilat şeması nasıldı? Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı’na, Genelkurmay Başkanlığı da Başbakan’a bağlıydı.
Saray’ın operasyonuyla teşkilat şeması neye dönüşüyor? Kuvvet Komutanları Savunma Bakanı’na, Genelkurmay Başkanlığı Saray’a bağlı olacak. Yani hepsi kendisine bağlı Başbakan boşta kalmış oldu!
Neden? Çünkü başkanlık sistemi ile başbakanlık da ortadan kalkacak!
Anlayacağınız Erdoğan Başkanlık hedefinden vazgeçmiş, milli mevzilere girmiş ve Kemalizm’e teslim olmuş değil!
Tersine Başkanlık hedefi için her fırsatı değerlendirmeye çalışmaktadır.
O nedenle muhalefetin Erdoğan’ı “iyi işler yapıyor” diyerek alkışlaması değil, tersine “iyi işleri” fırsata dönüştürememesi için uyanık olması ve sürekli muhalefet etmesi gerekmektedir!
Mehmet Ali Güller
1 Ağustos 2016
ABD’nin rolü ve 3 cuntanın koalisyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 29/07/2016
ABD Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper, darbe girişimi sonrası Türkiye’deki bazı muhataplarının tutuklandığını söyledi!
ABD (CENTCOM) Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph Votel, darbe girişimi sonrası tutuklananları “ABD ordusunun yakın müttefikleri” olarak niteledi!
Bu iki açıklama öncelikle ABD’nin darbe girişimindeki rolüne, ardından da 15 Temmuz’daki “cuntalar koalisyonu”na işaret etmektedir!
Açalım:
ALLAH’IN LÜTFU: ERKEN DOĞUM
15 Temmuz Amerikancı F Tipi darbe girişiminin üzerinden iki hafta geçti. İlk günden beri dile getirdiğimiz temel tez şuydu: Amerikancı F Tipi darbe, erken doğuma zorlanarak bastırıldı.
Bunu esas olarak “Yurtta Sulh Konseyi”nin hazırladığı bildiride darbe tarihinin 16 Temmuz saat 03.00 olarak yazılmasına ve 15 Temmuz saat 16.00’dan itibaren MİT-Genelkurmay ortaklı yapılan hazırlıklara bakarak yapmıştık. Diğer yandan bu tezimizi güçlendiren bir diğer olgu da Erdoğan’ın daha darbe girişimi sürerken, darbeden “Allah’ın lütfu” diye bahsetmesiydi!
Kısacası darbe girişiminin erken bir saatte ve köprü kapatma gibi tuhaflıklarla başlamış olması bir kurgu olduğuna değil, fakat erken doğuma zorlandığına işaret ediyordu.
Fakat ilk günlerde yanıtı bulunamayan bazı sorular vardı: Örneğin MİT Müsteşarı Hakan Fidan neden sadece Genelkurmay’ı bilgilendirmişti ve Erdoğan ile Binali Yıldırım’ı bilgilendirmemişti? Örneğin Genelkurmay Karargâhı bir takım önlem hazırlıkları yaparken neden Hava Kuvvetleri Komutanı’nı haberdar etmemişti? Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar neden darbe girişimi başlayana kadar odasında oturmaya devam etmişti? Org. Akar’ı Çankaya’ya getirenler neden tutuklandı, ya da Org. Akar neden darbecilerle Çankaya’ya geldi? 1 numara olduğu iddia edilen Org. Akın Öztürk’ün rolü ne? Genelkurmay 5 saat önce öğrendiği darbe girişimini engelleyebilmekte neden yetersiz kaldı?
Bunlar ve benzer soruların bir kısmı hâlâ yanıtsız ama bazı sorular da, özellikle ilk günlerdeki ham bilgilerin üzerine eklenen tutuklu ifadeleri ile yanıt bulmaya başladı. Bunların başında da darbe girişiminin salt F Tipi olup olmadığı geliyor…
ÜÇ CUNTA KOALİSYON YAPTI
Neredeyse generallerin yarısı tutuklandı. Hemen hepsinin F Tipi olduğunu iddia edebilmek pek mümkün değil. Kimi Ergenekon ve Balyoz mağdurları, isim isim bildikleri bazı generallerin Fethullahçılıkla hiç ilgisi olmadıklarını belirtiyorlar.
Anlayabildiğimiz kadarıyla 15 Temmuz darbe girişimi için 3 cunta koalisyon yapmış durumda. Bu cuntalardan üçüncüsü darbe girişimine hiç başlamamış. İkinci cunta ise erken doğuma zorlanan darbeye kısmen dâhil olmuş ama durumu görünce yarısı geri çekilmiş. Bir tek birinci cunta, yani F Tipi cunta bütün gövdesiyle bu darbe girişimine dâhil olmuş.
Üçüncü cuntanın darbe istihbaratının alındığı saatlerden itibaren, ikinci cuntanın da erken doğuma zorlanmış darbenin başlamasıyla birlikte çeşitli pazarlıklar yaptığı anlaşılıyor. F Tipi cunta ise geri dönüş ve pazarlık şansı bulunmadığı için intihar etmiş!
İşte dünkü Yüksek Askeri Şura kararlarını ve Erdoğan’ın TSK’yi yeniden yapılandırma hamlelerini bu çerçevede analiz edebiliriz.
YAŞ KARARLARININ ANLAMI
Yüksek Askeri Şura kararları çoğu kişi için sürpriz oldu. Zira AKP çevreleri de dâhil çoğu kesim için diplerine kadar girmiş F Tipi çeteyi göremeyen ve darbe girişimini engelleyemeyen komutanlar artık görev yapamazdı!
Fakat Erdoğan pragmatistti ve o nedenle “dereyi geçerken at değiştirilmez” diyordu.
Darbe girişimine “Allah’ın lütfu, çünkü Silahlı Kuvvetlerimizin temizlenmesine vesile olacak” diyen Erdoğan fırsattan yararlanıp OHAL kararnameleri ve Anayasa değişiklikleriyle “TSK’yi yeniden yapılandırma” adı altında “dönüştürmek” istiyordu!
Nitekim Erdoğan açık açık “MİT ve Genelkurmay bana, kuvvet komutanlıkları da Savunma Bakanlığı’na bağlansın” diyordu. Askeri okulların kapatılması, TSK’nin üniversitelerden (haliyle İmam Hatiplerden) kaynak bulması, askeri yargının kaldırılması gibi hedefler zaten masadaydı, hükümet yetkilileri açık açık söylüyordu…
Zaten ikinci OHAL kararnamesi ile Jandarma TSK’den tamamen kopartılıp İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştı bile… Dahası İçişleri Bakanı Efkan Ala ekranlarda Jandarmanın kıyafetini bile değiştireceğini ilan ediyordu!
Erdoğan’ın bu hedeflerinin yerine getirilmesinin önünde engel olarak yine en başta TSK’nin kendisi vardı. Erdoğan için o nedenle TSK’de yeni bir kuvvet komutası oluşması yerine, şimdilik bildiği, birlikte çalıştığı ve darbe girişimindeki “yaralı” rolleri nedeniyle mahcup konumda olan komutanların bulunması daha yararlıydı!
Evet, Erdoğan “yaralı” komutanları şimdilik tuttu çünkü mevcut komutanlar “TSK’nin yeniden yapılandırılması” planına itiraz edemeyecek konuma düşmüş durumdaydılar…
ABD’NİN ROLÜNÜ SAPTAMAK ESASTIR!
Tekrar başta belirttiğimiz ABD’li yetkililerin açıklamalarına dönersek…
ABD Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph Votel’in darbecileri müttefikleri olarak nitelemesi, hem darbedeki rollerine, hem de yukarıda anlatmaya çalıştığımız cuntalar koalisyonunun varlığına işaret eder.
ABD’nin müttefik gördüğü sadece F Tipi askerler değil, çoğunluktaki NATO’cu generallerdir!
İşte asıl bu gerçeğin üzerinde durmalıyız. 15 Temmuz darbe girişimi, her şeyden önce ve önemli olarak bir Amerikancı darbedir!
Saray ve AKP Hükümeti iki büyük yanlış içerisindedir:
1) Darbe girişiminin salt F Tipi özelliği üzerinde durmaları, orta vadede Türkiye’nin önüne yeni riskler getirecektir! İncirlik’in misyonuna devam etmesi, çeşitli yetkililerin “Suriye’de ABD’yle işbirliğine devam ediyoruz” açıklamaları yapmaları, en hafifinden darbeyi kanıyla engelleyen iradeye ihanettir!
2) Erdoğan’ın darbe girişimini fırsata dönüştürerek Türk Ordusu’nu biçimlendirmeye kalkması, genleriyle oynaması, çeşitli sorunlarla boğuşan Türkiye için bir felakettir. Son iki yüzyıllık ordu tarihi bu açıdan önemle incelenmelidir!
Türk Ordusu tektir ve etrafımızda haritaların yeniden çizilmeye çalışıldığı şu süreçte daha da büyük bir ihtiyaçtır. Onu parçalayan her girişim Türkiye’yi uçuruma sürükler!
Mehmet Ali Güller
29 Temmuz 2016
Darbe fırsatçılığı ve TSK’ye operasyon
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 27/07/2016
Anımsayacaksınız, Erdoğan Marmaris’ten uçakla İstanbul Atatürk Havalimanı’na geldiğinde, yani Amerikancı F Tipi darbe girişimi henüz bastırılmadan önce, darbeyle ilgili şöyle demişti: “Bu Allah’ın bir lütfu. Çünkü tertemiz Silahlı Kuvvetlerimizin temizlenmesine vesile olacak.”
Şimdi Saray ve AKP Hükümeti bu lütfu değerlendiriyor ve TSK’ye kapsamlı operasyona hazırlanıyor!
ABD’nin 50, AKP Hükümeti’nin de 14 yıldır “ana ajandasında” yer alan TSK’ye yönelik “yeniden yapılandırma” dönüşümü, F Tipi darbe girişimi bahanesiyle hayata geçirilmeye çalışılıyor.
Saray ve AKP Hükümeti TSK’ye yönelik bu büyük operasyonu OHAL çerçevesinde Kanun Hükmünde Kararnameler ve Anayasa değişikliği ile yapmaya çalışıyor.
Peki, hedefte neler var? Recep Tayyip Erdoğan, Binali Yıldırım, Numan Kurtulmuş, Efkan Ala ve İbrahim Kalın’ın açıklamalarına, AKP kulislerine ve medyaya yansıyanlara bakarak inceleyelim:
ASKERİ EĞİTİM SİVİLLEŞECEK
1) Askeri okullar kapatılacak ya da duruma göre daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanacak.
2) Harp Okullarında, bu dönem tüm öğrencilerin ilişiği kesilecek. Subay ihtiyacı üniversitelerden karşılanacak. Böylece İmam Hatip Lisesi mezunlarına da TSK’ye girme yolu açılmış olacak.
Harp okulları, daha sonra Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanacak.
3) GATA Sağlık Bakanlığı’na bağlanacak.
Böylece Askeri liseler, Harp okulları ve GATA üç farklı bakanlığa bağlanarak hem parçalanmış hem de siyasete eklemlenmiş olacak!
ASKERİ YARGI SİVİLLEŞECEK
4) Asker yargı kaldırılacak.
Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kapatılacak. Askerlerle ilgili davalara sivil yargı bakacak. Yargıtay ve Danıştay’da, askerlerin davalarını inceleyecek özel daireler kurulacak.
Sonuçta Askeri Yargı tamamen Adalet Bakanlığı’na geçmiş olacak.
5) MGK Anayasa’dan çıkarılacak. Böylece MGK Anayasal bir kurul değil, artık önemsiz bir teknik kurula dönüşmüş olacak.
6) TSK, Devlet Denetleme Kurulu’na tabi kılınacak. Böylece Saray’ın denetleme sopası TSK üstünde sürekli sallandırılacak.
VALİLER JANDARMA KOMUTANI OLACAK
7) Askeri birlikler şehir dışına çıkarılacak.
8) Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı İçişleri Bakanlığı’na bağlanacak. Daha önce emniyet ve asayiş görevlerinin yürütülmesi bakımından İçişleri Bakanlığı’na ama eğitim, öğretim ve askeri kanunların verdiği görevler bakımından Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olan Jandarma Genel Komutanlığı tamamen İçişleri Bakanlığı’na bağlanacak.
9) Valiler Jandarma Komutanı olabilecek!
GENELKURMAY’I SARAY’A BAĞLAMA HEDEFİ
10) TSK’nın nereye bağlanılacağı konusunda iki ayrı çalışma var:
TSK ya bir bütün olarak Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanacak, ya da kuvvet komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı’na ama Genelkurmay Başkanlığı da Cumhurbaşkanlığı’na bağlanacak.
11) Diğer yandan belli ölçülerde başlatılmış olan profesyonel askerlik konusu, tam profesyonelliğe doğru ilerletilecek. TSK’nin halk ordusu olma özelliği ortadan kaldırılacak.
AKP İÇİN UYGUN ZEMİN
Tüm bunların gerçekleşmesi demek pratikte şu demektir:
1) TSK bir bütün olmaktan çıkacak ve çeşitli parçalara ayrılmış olacak.
2) Parçalara ayrılmış TSK, Saray ile beş ayrı bakanlığa bağlanmış olacak.
3) Siyasetin emrindeki valiler, doğrudan Jandarma Komutanı olarak askerlerin amiri olacak.
Normal şartlarda Saray ve AKP Hükümeti bu 11 hedefin tekini bile gündeme getiremezdi. Amerikancı F Tipi darbe girişimi buna fırsat oluşturdu. Zira şimdi bu hedeflere ne TSK ne de muhalefet tamamen direnebilecek durumda…
Yine de hem TSK içinden hem de AKP karşıtı cephe içinden itirazlar gelecektir. Bakalım o itirazlar ne kadar büyük olacak ve AKP’nin bu hedeflerinin ne kadarını engelleyebilecek? (Yarınki YAŞ toplantısı, bu konudaki ilk işareti verecek.)
Zira Türkiye’nin çevresinde yeniden haritaların çizildiği bir süreçte TSK’nin yapısal bir dönüşüme uğraması, TSK’nin sürece etkisine büyük zarar verecektir!
Mehmet Ali Güller
27 Temmuz 2016
Öznesiz darbe, kurmaysız kitle
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 25/07/2016
CHP’nin Demokrasi Mitingi’ni, Kemal Kılıçdaroğlu ve kitle açısından ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor.
Önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu açısından değerlendirelim:
KILIÇDAROĞLU F TİPİ DİYEMEDİ
Kılıçdaroğlu, 10 maddelik Taksim Manifestosu açıkladı. Adı manifesto olunca, insan esası ortaya koyan, kapsamlı ve köşeli bir bildiri bekliyor haliyle…
Ancak 10 maddelik Taksim Manifestosu’nda esas yoktu! Yani 15 Temmuz darbe girişiminin sahibi yoktu!
Kılıçdaroğlu 15 Temmuz darbe girişimini darbecilerin yaptığını söyledi. Kimdi bu darbeciler? Belli değil…
Oysa 15 Temmuz’un F Tipi bir darbe olduğu herkesin malumuydu. Kılıçdaroğlu hiç bilmiyorsa, en azından Ergenekon ve Balyoz mağduru komutanların isim isim bu F Tipi darbecileri kitaplarında açıkladığını biliyor olmalıydı…
Diğer yandan ana muhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu, darbenin “varsa dış destekçilerini” kınadığını söyledi! Kılıçdaroğlu’nun “varsa” demesi, açık açık F Tipi’ne ve arkasındaki ABD’ye işaret edememesi, en hafifinden, Taksim’deki yüzbinlerin zekasına hakaretti!
Kısacası Kılıçdaroğlu’nun Taksim Manifestosu’na bakılırsa 15 Temmuz darbesi öznesizdi! Bir grup öfkeli general harekete geçmişti herhalde…
GEZİ’YE ÖZLEM DUYAN YÜZBİNLER
Peki, Taksim’deki kitle nasıldı?
Taksim’i dolduran yüzbinler, Kılıçdaroğlu’nun tersine 15 Temmuz darbesinin arkasında ABD ve F Tipi çetenin olduğunu görüyordu.
Birliğin çimentosu olan laikliğe önemle vurgu yapan, sürekli “Mustafa Kemal’in askeriyiz” diye slogan atan bu Türk bayraklı büyük kitle, dinamizmi ile de Gezi’ye özlem duyduğunun işaretini veriyordu.
Özetle çeşitli demokratik kitle örgütlerinin, sendika ve grupların CHP çatısı altında bir mitingde toplanması, CHP liderliği tarafından iyi okunması gereken bir tabloydu!
Ancak kürsü bu kitlenin hakkını veremedi; Kılıçdaroğlu’nun Taksim Manifestosu, Taksim’i dolduran devrimci dinamizme manifesto olamadı!
Dahası diyebiliriz ki, Taksim’de toplanan yüzbinler, siyaseten Kemal Kılıçdaroğlu’nun çok çok daha ilerisindeydi.
KURMAY-KİTLE DİYALEKTİĞİ
Bu tablonun tek bir anlamı var: Kılıçdaroğlu için darbenin öznesiz olması, aslında Taksim’de toplanan büyük kitleyi kurmaysız bırakmıştı!
“Kurmay” ile kitle arasındaki bu uyumsuzluk, Gezi’nin, yani Haziran Halk Hareketi’nin de en büyük sorunuydu: Kitleye kurmaylık yapabilecek programı olanlara kitle büyük gelmişti, kitleye uyan ölçekteki kurmayların programı ise kitlenin çok gerisindeydi!
Türkiye yine aynı sorunla karşı karşıya gelmiştir.
Şu gerçeği görmemiz gerekir: Gezi özlemi duyan, Türk Bayrağı, Atatürk ve laiklik ile birliği sağlayacak bu dinamik kitleye öncülük yapabilmek, Cumhuriyet’i yeniden kazandırır!
Önümüzdeki sürecin asıl düğümü işte budur. Bu düğümü çözen, yani bu büyük kitleye önderlik yapabilecek kurmayların ortaya çıkması, gidişatı kökten değiştirir.
Not: Vatan Partisi’nin bu mitinge katılmamış olması büyük hatadır. Zira yukarıda anlatmaya çalıştığımız düğümü çözmeye en yetkin program, Vatan Partisi’nde vardır!
Mehmet Ali Güller
25 Temmuz 2016
RTE’nin 3 fırsatı ile Türkiye’nin 3 fırsatı karşı karşıya
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 22/07/2016
Önce AKP Hükümeti sözcüsü Numan Kurtulmuş, ardından Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve en sonunda da Erdoğan işaretini verdi: Saray, F Tipi darbe girişimini fırsata çevirip şu üç hedefi gerçekleştirmek istiyor:
ERDOĞAN’IN TSK’Yİ BİÇİMLENDİRME HEDEFİ
1) Jandarma Genel Komutanlığı’nı Jandarma Genel Müdürlüğü’ne dönüştürmek. Tayin ve terfileri tamamen İçişleri Bakanlığı tarafından yapılacak bu müdürlük ile hem TSK kan kaybedecek, hem de AKP için TSK dengelenmiş olacak.
2) Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bir bütün olarak Savunma Bakanlığı’na bağlamak. Böylece YAŞ gibi kurumlara ihtiyaç kalmadan komutanlar Saray’dan değiştirilebilecek. Fakat TSK siyasete bağımlı hale getirilmiş olacak.
3) İmam Hatip Liseleri mezunlarına TSK’ye girme yolu açmak. Erdoğan Fethullahçı askeri öğrencilerden boşalacak sınıfları hızla daha önce defalarca “kindar nesil” diye nitelediği İmam Hatip Lisesi mezunlarıyla doldurup TSK’de yeni bir kuşak yaratmak istiyor. Saray bir yandan da askeri okulları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlamaya çalışıyor.
Aslında bu üç hedef Erdoğanlar için hiç yeni değil. Hatta ilk iki hedef ABD’nin Özal’dan bu yana gerçekleştirmeye çalıştığı hedeftir.
Erdoğanlar Ergenekon-Balyoz kumpaslarını bahane ederek de bu üç hedefi gerçekleştirmeye çalışmıştı ama başaramamıştı. Şimdi F Tipi darbe girişiminin bu fırsatı sağlayacağını düşünüyorlar.
İNCİRLİK KAPATILMALI, BÖLGEYLE İTTİFAK KURULMALI
Oysa Türkiye’nin önünde üç başka altın fırsat bulunmaktadır. Ankara F Tipi darbe girişimini ve ABD’nin bu darbe girişimindeki rolünü bahane ederek şu üç hedefi gerçekleştirebilir:
1) Ankara hızla İncirlik’i kapatmalıdır. Darbecilerin ifadeleri ortaya çıkmaya başladıkça, darbenin merkezinin Akıncı Üssü’nden ziyade İncirlik Üssü olduğu görülmektedir. Bu gerekçeyle Üs kapatılabilir!
2) Türkiye NATO üyeliğini dondurmalıdır.
3) Türkiye hızla bölgesel bir ittifak kurmalıdır. İran, Irak ve Suriye ile kurulacak bu ittifak, Rusya’nın da desteğiyle ABD’nin bölgede çizmeye çalıştığı harita girişimine engel olabilecektir.
ABD-AKP-CEMAAT İLİŞKİSİ
Görüldüğü gibi Erdoğan’ın üç fırsatı ile Türkiye’nin üç fırsatı birbirine cephe cepheye karşıdır. Erdoğan’ın hedefleri zaten ABD’nin Özal’dan bu yana var olan hedefleri iken, Türkiye’nin üç fırsatı ABD’ye karşıdır!
Peki, bu durumda Ankara bu üç fırsattan nasıl yararlanabilir? Erdoğan’a açık destek verilirse, ona muhalefet etmek yerine F Tipi ile mücadelesinden dolayı arkası sıvazlanırsa, Erdoğan kendi üç fırsatını gerçekleştirir!
Ama Türkiye’nin cumhuriyetçi, halkçı, devrimci, milli muhalefeti bu süreçte Erdoğan’a sağlam muhalefet ederse, Ankara’yı diğer üç fırsatı gerçekleştirmeye zorlayabilir.
Bunun yolu da, muhalefetin ABD-AKP-Cemaat ilişkisi üzerinden siyasetler üretebilmesidir. AKP’ye ABD ve Cemaat ile ilişkisi üzerinden yüklenmek, Erdoğanlara sürekli Cemaate destekleri üzerinden darbedeki sorumluluğunu anımsatmak, hesap sormak, Ankara’yı kendi üç fırsatını gerçekleştirmeye zorlayacaktır.
Tersi önce Erdoğan’a, sonra da ABD’ye yarayacaktır!
Nitekim Erdoğan ve kurmayları bunu görmekte ve o nedenle Cemaatle ilişkilerini gözlerden kaçırmaya çalışmaktadırlar. Hatta uyanıklık yapıp, o noktada bile bizleri suçlamaktadırlar. Laik basınç olmasaymış, AKP’yi kapatma davası olmasaymış, Cemaatle ittifak yapmazlarmış!
Her zamanki gibi takiye yapmaktadırlar. Çünkü Cemaatle ittifakları çok daha öncesine dayanmaktadır. Komünizmle Mücadele Dernekleri’nden bu yana ABD’nin kanatları altında ittifaktırlar!
TSK’Yİ KORUYABİLME SORUNU
Özetle, Türkiye F Tipi darbe girişimini bastırıp Fethullahçı çeteyi temizlerken, Erdoğanların bundan yararlanıp kendi hedeflerini gerçekleştirmesine izin vermemelidir. Bu tarihi bir hata olur.
Daha önce de dediğimiz gibi, 15 Temmuz F Tipi darbesi, 2006 yılında Atabeyler Davası ile başlayan ve Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla süren 10 yıllık “sürekli darbe” döneminin devamıdır.
Şimdi Erdoğanlara TSK’nin yapısını değiştirme fırsatı vermek, bu “sürekli darbe” dönemine bir “başarı” daha eklemelerini sağlayacaktır.
Türk Ordusu’nun zayıflatılması ve yapısının bozulması sorunu, hepimizin sorunudur ve pratik gelişmeler açısından en yakıcı sorunumuzdur!
Mehmet Ali Güller
22 Temmuz 2016
TSK’ye ‘sürekli darbeler’ dönemi
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 19/07/2016
İçerideki saflaşmayı bir kenara bırakarak gelişmelere dışardan bir bakalım. Ne görürüz? 2006-2016 arasındaki 10 yıllık süreçte Türk Ordusu’na sürekli darbeler vurulduğunu…
İşte asıl üzerinde durmamız gereken budur.
ERKEN DOĞUMA ZORLANAN DARBE
15 Temmuz darbe girişimi eldeki mevcut bilgilere göre ABD’nin merkezinde F Tipi subayların bulunduğu konsorsiyuma yaptırdığı darbe girişimidir. Konsorsiyumda F Tipi subaylar dışında “Laik-Atlantikçi” olan subayların da bulunduğu anlaşılıyor.
Fakat bir önceki yazımızda da incelediğimiz gibi, darbe girişimi haber alınmış ve bastırabilmek için erken doğuma zorlanmıştır. Bu süreçte saf değiştirmeler, darbeye karşı darbeler, 30 Ağustos’u garanti edecek şekilde ittifaklara yönelmeler yapıldığı da anlaşılıyor. Yakında aydınlanacaktır…
Erdoğan’ın şimdi bu darbe girişiminden hareketle muhaliflerini tasfiyeye yöneleceği, “ya başkanlık ya darbe” ikilemi üzerinden kendisine yol açmaya çalışacağı da görülmektedir. Nitekim sürekli mitingler yaparak taraftarlarını konsolide etmeye çalışmakta ve “işte ordu, işte komutan”, “idam isteriz” sloganlarıyla mesajlar vermekte, pazarlıklar yapmaktadır!
Erdoğan bir yandan da “isteseniz de istemeseniz de, Taksim’e tarihine uygun olarak topçu kışlasını yapacağım” diyerek alışageldiğimiz kutuplaştırıcı siyasetini uygulamakta ve böylece kitlesini “dayanacağı militan bir kuvvet” haline getirmeye çalışmaktadır!
Özetle o cenahta iddia edildiği gibi bir Kemalizm’e teslimiyet süreci değil, ezelden 31 Martçılık sürmektedir!
15 TEMMUZ ASIL TSK’YE DARBE
Gelelim işin esasına…
15 Temmuz darbe girişimi, esas olarak TSK’ye vurulmuştur!
Atabeyler Davası’ndan bu yana, Türk Ordusu ABD tarafından kesintisiz ve sürekli hedef alınmaktadır. Bu bazen Ergenekon ve Balyoz kumpaslarındaki gibi, bazen de 15 Temmuz’deki gibi gerçekleşmektedir…
Ama her hâlükârda ABD Türk Ordusu’nu zayıflatmaya çalışmakta ve belli ölçülerde de maalesef başarmaktadır. (AKP Hükümeti’nin bunda katkısı ayrıca ele alınması gereken çok önemli bir sorundur!)
Peki, ABD neden sürekli TSK’yi zayıflatmaya çalışmaktadır?
Anlatmaya çalışalım:
SURİYE’DE KORİDORA MECBUR ETME HEDEFİ
Önceki yazımızı şöyle bitirmiştik: “Bize göre ‘erken doğurtulmuş’ darbede asıl parmağı olan ABD’ydi ve hesabını Erdoğan’ın içeride güçlenmesinden çok dışarda zayıflamasına göre yapmıştı! Şimdi Ankara’nın önünde Suriye merkezli bölgesel gelişmelerle ilgili kritik bir ajanda bulunuyor!”
ABD’nin stratejik düzlemdeki planı Türkiye’yi Suriye’nin kuzeyinde bir koridora mecbur etmektir! ABD’nin bu stratejik hedefini gerçekleştirebilmesi birincil olarak zayıflatılmış bir TSK’ye ve ikincil olarak da Ankara’da Atlantik’e çıpalı bir hükümetin bulunabilmesine bağlıdır.
ABD zaman zaman sorunlar yaşasa da ikincisini sürekli gerçekleştirmiştir. O nedenle de ağırlığı hep Türk Ordusu’nu zayıflatmaya vermiştir; bu yönde taktikler uygulamıştır.
ABD Türk Ordusu’nu zayıflatabilmek için 10 yılda elinden gelen her şeyi yapmıştır: Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla Avrasyacı eğilimli subayları tasfiye etmiştir, 15 Temmuz darbesiyle TSK’yi “bölmüştür”, AKP eliyle TSK’nin yetkilerini tırpanlamıştır, PKK’yi bazen havuç, bazen sopa olarak kullanmıştır, bombalar patlatmıştır vs…
Irak örneği işte bu nedenle çok önemlidir. Orada da ABD Türkiye’yi bir koridora mecbur edebilmek için her şeyi yapmıştır. 1991-2003 yılları arasında geçen 12 yıllık sürece dönülüp bakıldığında, Türkiye’nin karşı çıktığı bir koridora adım adım mimarlık yaptırıldığı görülmüştür.
İşte aynı pratiği ABD bugün de Suriye için uygulamaktadır: Türk Ordusu’nu Suriye’nin kuzeyinde bir koridoru kabullenmeye itiraz edemeyecek hale getirmeye çalışmaktadır!
AKP EN BÜYÜK GÜVENLİK SORUNUDUR
Peki, Türkiye ABD’nin stratejik düzlemdeki bu hedefine nasıl karşı koyabilir?
Birincisi ABD cephesi içinde kalarak, ikincisi de AKP Hükümeti ile bu sürece karşı koyabilmek mümkün değildir. Taktik düzlemdeki kimi gelişmeler, stratejik düzlemdeki sürecin yönünü değiştirememektedir. Menbiç Operasyonu bunun en somut göstergesidir!
Sürekli AKP Hükümeti’nin bir ulusal ve bölgesel güvenlik problemi haline geldiğinde ısrar etmemiz bundandır. Türkiye’nin AKP Hükümeti ile bu sürece direnebilmesi mümkün değildir. Erdoğanlar Irak’ta da görüldüğü gibi en sonunda Barzanilere müttefik olurlar!
AKP Hükümeti’nin merkezinde olduğu siyasal İslamcı cenah, Komünizmle Mücadele Dernekleri köklerinden beri kronik Cumhuriyet karşıtıdır ve bu nedenle bünyelerinden sürekli F Tipi türü yapılar üretirler!
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesindeki kimi bilgiler, 15 Temmuz darbe girişimini konuştuğumuz şu günlerde daha da önem kazanmıştır. Zira soru şudur: Bu kadar Fetullahçı subay TKS’de nasıl barınabildi, çoğalabildi? Yanıtı iddianamededir: TSK 1984-2015 yılları arasında 400 subay ve astsubayı Fethullahçı diye ordudan atmıştır. Yanız bunların 398’i 2003’den öncedir ve TSK 2003’de 2 astsubayı ordudan ihraç ettikten sonra bir daha AKP’yi aşarak Fetullahçı tasfiye edememiştir!
Yani Erdoğan’ın “ne istediler de vermedik” sözü devletin her kuruumunda uygulanmıştır!
Sonuç olarak TSK “sürekli darbeler dönemi” ile zayıflatılmıştır ve ABD’nin çevremizde yeni haritalar çizmesine itiraz edemeyecek pozisyona zorlanmaktadır. Bu süreci değiştirebilmek, içeride cumhuriyetçi, halkçı, devrimci, milli bir iktidar kurabilmemize bağlıdır!
Mehmet Ali Güller
19 Temmuz 2016
Erken doğuma zorlanan darbe girişimi
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 17/07/2016
Dünkü ilk notlarımızda da belirttik: Darbe girişiminin, insanların ayakta hatta sokakta olduğu saat 22.00’de, üstelik mevcutlarından farklı olarak köprüyü hem de tek yönlü keserek başlatılması normal değildi. Darbe girişiminin siyasi hedeflerine karşı önlem almaması, darbe girişiminin baş hedefinin uçağıyla Marmaris’ten İstanbul’a gelişnin neredeyse canlı yayınlandığı, 8-10 askerle kurumların ele geçirilmeye çalışıldığı görüntüler normal değildi.
Evet, normal değildi normal olmamasına ama iddia edildiği gibi de tiyatro ya da düzmece değildi!
Peki neydi?
F Tipi darbe girişimi düzmece değil ama bastırabilmek için erken doğuma zorlanmış bir darbe girişimi şeklinde görünüyor!
Dünkü ilk notlarımızdan sonra ortaya çıkan yeni gelişmeler de bunu doğrular nitelikte:
ORG. AKAR DARBEYİ 5 SAAT ÖNCE ÖĞRENDİ!
Örneğin Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ın darbe girişimini 15 Temmuz’da, saat 17’de öğrendiği ortaya çıktı! Yani darbe girişimine başlanılmasından 5 saat önce!
Peki, Org. Akar bu beş saat içinde ne yaptı? Hükümeti uyardı mı? Darbeyi bastırabilmek için önlem aldı mı? Henüz bilmiyoruz…
Ama bildiğimiz şu: Karargâhta kalmaya devam etti ve saat 21:15’te darbeciler gelip kendisini tutukladı. 16 Temmuz gecesi saat 3’e kadar karargâhta tutulan Org. Akar, ardından Akıncı Hava Üssü’ne götürüldü.
BİLDİRİLERDE TUTMAYAN SAATLER
O gece değişik saatlerde darbeciler basın bildirileri yayımladılar. Bunlardan bir kısmı doğrudan TRT’de okundu, bir kısmı TSK’nin internet sitesinden yayımlandı, bir kısmı da basın bilgilendirme olarak Genelkurmay’ın hesaplarından biz gazetecilere yollandı.
Bu basın bildirileri içinde dikkat çekenlerden biri gece 00.00’da yayınlananıydı, çünkü içeriğinde saat 03.00’te yönetime el konulduğu yazıyordu!
Bir başkasında 06.00’dan itibaren sokağa çıkma yasağı ilan edildiği duyuruluyordu ama darbe girişimi 22.00’de başlamış ve önceki bildiride 00.00’dan itibaren sokağa çıkma yasağı ilan edildiği belirtilmişti!
Birbirini tutmayan bu bildiriler nasıl açıklanabilir? Darbe içinde darbe şeklinde mi? Öncü artçı darbeler şeklinde mi? Her durumda bir “erken doğum” yapıldığı açıktır.
DARBEYE KARŞI MESAJ YAYIMLAYAN AMA DARBECİ DİYE TUTUKLANAN KOMUTANLAR
Dikkat eken bir durumu daha paylaşalım: O gece AKP’nin önemli isimleri darbenin başındakilerin E. Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Akın Öztürk ile 1. Ordu Komutanı Org. Ümit Dündar olduğunu ilan etti. Aynı isimlere göre darbenin planlayıcısı ise Korg. Metin İyidil’di!
Fakat ilginçtir, Başbakan Binali Yıldırım Org. Ümit Dündar’ı ilerleyen saatlerde Genelkurmay Başkan vekili olarak atadı! Sonradan ortaya çıkan bilgilere göre de Org. Dündar o gece Erdoğan’a “Ankara’ya değil İstanbul’a gelin, ben sizi korurum” diyen kişiydi!
Gelelim diğer tuhaflıklara… Örneğin o gece erken saatlerde iki komutandan iki kritik açıklama geldi:
- Kolordu Komutanı Korg. Erdal Öztürk o gece erken saatlerde şu açıklamayı yaptı: “TSK milletin iradesine saygılıdır. Darbe girişiminde bulunan tüm askerlere kışlalarına dönme emri veriyorum. Kışlaya dönmeyenler hakkında işlem yapılacaktır.”
Fakat emri darbe girişiminin bastırılmasında etkili olan Korg. Erdal Öztürk, sabah darbeci diye tutuklandı!
- Ordu Komutanı Org. Adem Huduti o gece şu mesajı yayımlamıştı: “Bu faaliyetlere katılan personelin derhal emir komuta zincirindeki görevlerine ve komutanlarının emrine girmelerine kendilerinin ve ülkemizin menfaatine olduğunu ikazen hatırlatıyorum.”
Fakat 2. Ordu Komutanı Org. Adem Huduti sabah darbeci olarak tutuklandı! Oysa Org. Huduti daha kısa bir süre önce AK-Medya tarafından “İşte Cizre ve Sur’u teizleyen komutan” diye alkışlanıyor, teröristleri hendeklere gömen komutan diye övülüyordu!
Diğer yandan darbeyi bizzat planlayan isimler diye dile getirilenler de o gece açıklamalar yayımlayarak “milletimin ve Sayın Cumhurbaşkanımız ile Sayın Genelkurmay Başkanımız ile sıralı komutanlarımın emrindeyim” diyorlardı!
ERDOĞAN: DARBE GİRİŞİMİ ALLAH’IN LÜTFU
İlginçti, o gece Marmaris’ten uçakla İstanbul Atatürk Havalimanı’na gelen Erdoğan, daha henüz darbe girişimi bastırılmamışken şöyle diyordu: “Bu Allah’ın bir lütfu. Çünkü tertemiz Silahlı Kuvvetlerimizin temizlenmesine vesile olacak.”
Nitekim öyle oldu. Darbe girişiminde bulunanlardan çok daha fazlası gözaltına alınmaya başladı…
Zaten bu tasfiye sırasında Milli Savunma Bakanı Fikri Işık aynen şöyle diyordu: “TBMM’nin çalışması dâhil, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!”
Ve yine aynı saatlerde 2.745 hâkim ve savcı açığa alınıyor; 140 Yargıtay, 48 Danıştay, 5 HSYK ve 2 Anayasa Mahkemesi üyesi için gözaltı kararı çıkarılıyordu.
“YA DARBE YA BAŞKANLIK” İKİLEMİ
Darbe girişiminin başladığı ilk saatlerde sosyal medyadan paylaştığım ilk mesaj şuydu: “F Tipi darbe girişimi sabaha kadar bastırılır. Fakat Türkiye ‘ya darbe ya başkanlık’ ikilemine sokularak büyük kan kaybetmiş olacak.”
İşte şimdi bu noktaya doğru zorlanıyoruz. Erdoğan “işte ordu, işte komutan” diyerek slogan atan kitlesine dün “bir hafta boyunca benimle birlikte alanlarda olmaya var mısınız?” diye sorup, kitleden “idam isteriz” sloganlı sokaklarda olma sözü alıyordu!
Şimdi Erdoğan bu darbe girişiminden azami faydalanarak içerideki gücünü konsolide etmeye ve başkanlık yolu açmaya çalışacak.
Fakat gerçekte bundan daha büyük bir sorunla karşı karşıyayız!
Bize göre “erken doğurtulmuş” darbede asıl parmağı olan ABD’ydi ve hesabını Erdoğan’ın içeride güçlenmesinden çok dışarda zayıflamasına göre yapmıştı!
Şimdi Ankara’nın önünde Suriye merkezli bölgesel gelişmelerle ilgili kritik bir ajanda bulunuyor!
Mehmet Ali Güller
17 Temmuz 2016
F Tipi darbe girişiminde 5 durum, 3 sonuç
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 16/07/2016
15 Temmuz gecesi başlayan ve 16 Temmuz sabahı bastırılan F Tipi darbe girişimiyle ilgili ilk notlarımızı şöyle özetleyebiliriz:
Durum 1: F Tipi darbeciler TSK içinde azınlıktaydı ama darbe TSK’nin ana gövdesiyle değil, polisle engellendi!
Durum 2: Darbe girişiminin sıradışı bir şekilde 22.00’de ve köprüde başlatılması, girişimin daha baştan kaybedeceğinin göstergesiydi!
Durum 3: Darbecilerin siyasilere önlemler almadan yol tutma yöntemiyle bir darbeye soyunması, kaybedeceklerinin bir başka göstergesiydi!
Durum 4: Havada darbeci uçaklar dolanırken, RTE’nin Marmaris’ten Atatürk Havalimanı’na doğru yola çıktığının ilan edilmesi akıl işi değildi!
Durum 5: Tablo, halkı bir ikileme zorluyordu: Ya darbeden yanasın, ya AKP’den yana… Bu kıskaç, haliyle en çok RTE’nin işine yarayacaktı!
Sonuç 1: Neticede RTE kazanmış oldu, TSK yıpranmış oldu. Şimdi TSK’de ciddi operasyonlar başlayacaktır.
Sonuç 2: RTE mevcut tabloyu kullanarak başkanlığı alabildiğine zorlayacak. Her durumda “ya darbe ya başkanlık”a sıkışan Türkiye kaybetti!
Sonuç 3: Türkiye ve demokrasi cephesi için asıl mücadele şimdi başlıyor. Cumhuriyet ve özgürlüğümüzü asıl şimdi savunmak durumundayız.
Not 1; Ağırlıklı Albay-Yarbay düzeyindeki darbeciler, 2003`ten bu yana AKP sayesinde YAŞ’ta atılamayan subaylardır!
Mehmet Ali Güller
16 Temmuz 2016
Suriyelilere Türk vatandaşlığı değil, Suriye vatanı lazım!
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 12/07/2016
Suriyelilere vatandaşlık tartışması, Erdoğan karşıtı cephede bir kırılma yarattı. Kimi kesimler “Suriyeli istemiyorum” kampanyası yaparak vatandaşlığa karşı çıkıyor, kimi kesimler de vatandaşlığın artık kaçınılmaz olduğunu, Suriyelilerin de vatandaş olabilmesi gerektiğini savunuyor.
Bize göre ise meseleye “problemin kaynağına” inerek bakılmalı…
Nasıl mı? Şöyle ama önce Albert Einstein’ın şu şok önemli sözünü anımsatalım: “Hiçbir sorun, sorunun oluştuğu bilinç düzeyinde çözülemez.”
AKP’nin iç ve dış politikada yaptığı 180 derecelik hamlelerin gerçek bir çözüm olamaması, işte bu nedenledir.
Zira AKP problemlerin kaynağıdır, o nedenle de problemlere gerçek çözümler bulamaz! Hatta AKP problemlere çözüm ararken yeni problemler yaratır!
AKP’NİN YARGIYI ELE GEÇİRME AŞAMALARI
Örneğin yargıyı ele alalım. AKP yargıda yükselttiği ve kritik yerlere atadığı cemaatçilerle hem Cumhuriyet Yargısını biçti, hem de muhaliflerini tasfiye etti. AKP bu işi yapabilmek için yasama gücünü kullandı; yapısal değişikliğe gitti.
Bu yargıda büyük bir problemdi. Bu problemi yaratan Erdoğan, ardından devlet gücünü paylaşmak isteyen Cemaat ile hesaplaşmaya başladı. Kuşkusuz Cemaatin yargıdan temizlenmesi Türkiye için yararlıydı, dahası her cumhurbaşkanı ve başbakanın da normalde göreviydi! Fakat Erdoğan eski problemi çözme adına, bu kez yeni bir problem yarattı. Yargı yapısını yeninden bozdu, kurulları genişletti. Bunun için milliyetçi ve sosyal demokrat yargı üyeleriyle ittifak kurdu. Kurullar genişleyince Cemaatçi yargı üyeleri azınlıkta kaldı.
En sonunda Erdoğan, bu kez azınlıkta kalan Cemaatçi yargı üyelerini de tasfiye etmek için yeniden bir yapı değişikliğine soyundu. Bu kez daha önce genişlettiği kurulları daraltacaktı! Oysa yapıya hiç dokunmadan, cemaatçi yargı üyelerini soruşturma, disiplin gibi yollarla da yargıdan temizlemek mümkündü!
Fakat Erdoğan yapıyı değiştirerek birkaç kuş vurma peşinde. Kurulları, mevcut cemaatçi sayısından daha fazla daraltmaya yönelen Erdoğan, böylece ittifak yaptığı çeşitli kesimleri de sepete koyup eleyecek!
Sonuç olarak Erdoğan yarattığı problemi hem çözememiş, hem de yeni problemler yaratmış oldu; fakat iktidarını da korumuş oldu!
EĞİTİM, KÜLTÜR, SANAT VE SPORDA DA AYNI YÖNTEM
Benzer durum eğitim alanında da geçerli. Erdoğanlar orada da 12 yılda 12 farklı sistem uygulayarak adım adım Cumhuriyet eğitimini bitirdiler.
Önce Cemaatle birlikte eğitimin sınavlarını ve atamalarını felç ettiler. Ardında çeşit çeşit sistemler deneyerek Cumhuriyet eğitiminden ne kaldıysa tırpanladılar.
Sonra pay kavgasına tutuştular. Devlet gücünü kullanan AKP Cemaatin eğitim kurumlarını biçti. Fakat bu bir problem çözme değildi! Tersine başka problemler yarattılar: Okulları İmam Hatipleştirdiler, seçmeli ders adı altında müfredatı dinselleştirdiler, eğitimi bilimsellikten çıkardılar, evrimi müfredattan attılar…
En sonunda da kendi rejimlerini inşa etmek ve “kindar nesil” yaratmak amacıyla kendi vakıflarını kurup, eğitim kurumlarını ele geçirmeye başladılar.
Sadece yargı, sadece eğitim mi? Kültür, sanat ve spor dünyası bu yağmadan kurtulabildi mi?
Elbette hayır. Sanat ve kültür dünyasını ablukaya aldılar; ilgili kurumları yönetenleri sudan gerekçelerle görevden aldılar; birçok sahneyi kapattılar, çeşitli yazarların oyunlarını yasakladılar…
Asıl patlama ise sporda ve özellikle futbolda yaşanacak. AKP yıllar içinde bir yandan kendi kulüplerini kurdu, bir yandan da mevcut kulüpleri ele geçirmeye çalıştı. Direnişle karşılaştığında, Fenerbahçe örneğinde olduğu gibi, hapis cezalarına varan operasyonlar yaptı.
Ardından bir yandan stat operasyonları ile kulüp yönetimlerini bağladı, bir yandan da kulüpleri iflas noktasına götürecek borçlanma sistemini dayattı. Kulüplerin batarak ağa düşmeleri maalesef an meselesidir artık…
SURİYELİ PROBLEMİNİN KAYNAĞI ERDOĞAN’DIR!
Gelelim asıl meseleye, Suriyelilere vatandaşlık meselesine…
Güya şimdi Erdoğan Suriyelilere vatandaşlık vererek bir problemi çözecek! Oysa Erdoğan bu yöntemle bir problem çözmeyeceği gibi, çok daha büyük problemler yaratacaktır! Çünkü Erdoğan asıl problemin kaynağıdır!
Bugün ülkemizde 3 milyon Suriyelinin bir mülteci hayatı yaşıyor olmasının baş sorumlusu Erdoğan’dır! Erdoğan’ın yeni-Osmanlıcı politikaları ve Esad’ı yıkma hedefi, bu büyük problemi yaratmıştır.
Kendi itiraflarıdır. Örneğin AB Bakanı Volkan Bozkır aynen şöyle demiştir: “Türkiye çok önemli bir şey yaptı. Suriye’de olmayan bir muhalefetin oluşması için önayak oldu. Türkiye topraklarında filizlenmesine izin verdi. Bugün eğer bir Suriye muhalefetinden bahsedebiliyorsak Türkiye’nin çabaları sayesinde bu olmuştur.” (Hürriyet, 18 Mart 2013)
Erdoğanların Esad’ı yıkma ve Suriye’de Müslüman Kardeşler kurma hedefi nedeniyle milyonlarca Suriyeli mülteci durumuna düştü.
Şimdi Erdoğan bu büyük probleme “vatandaşlık” yoluyla çözüm bulacakmış!
Oysa bu bir çözüm değil, yeni problemlerdir. Tıpkı yukarıda verdiğimiz örneklerdeki gibi, Erdoğan vatandaşlık oyunu ile de iktidarını sürdürmeye çalışmaktadır.
Bakınız ne diyor Orman Bakanı Veysel Eroğlu: “Suriyelilerin duası ve bereketiyle yüzde 5 büyüdük.”
Hangi bereketmiş acaba o? Ucuz işgücü bereketi mi? Aslında en iyi Suriyeliler biliyor: Suriyeliler AKP için önce terörist ve ucuz iş gücü olarak değerliydi, şimdi de oy anlamına gelecek “vatandaş” olarak…
Kaldı ki Erdoğan’ın “mültecileri otobüslere doldurur göndeririz” diyerek AB’yle pazarlık yapmasının üzerinden daha iki ay bile geçmedi!
Diğer yandan 3 milyon önemli bir rakamdır ve bu ağırlıkta bir vatandaşlık kabulü, milletleşme meselesinde yeni sorunlar yaratacaktır. Kuşkusuz Erdoğan için millet yerine ümmet olmak ideolojik, çok etnisiteli olmak da başkanlık ve federasyona uyacağından siyasi tercihtir!
SURİYELİ’YE DEĞİL, ERDOĞAN’A KARŞI ÇIKALIM!
Yeri gelmişken belirtelim; Erdoğan’ın Suriyelilere vatandaşlık oyunu ne kadar yanlışsa, bazı çevrelerin kaba bir Suriyeli karşıtlığına soyunması da o kadar yanlıştır!
Suriyelilerin büyük çoğunluğu, doğrudan silahlı muhalif olan ve gece sınırı geçip savaşanlar hariç, zorunlu mültecidir. Fakat böyle olmasının sorumluluğu kendilerinde değil, AKP Hükümeti’ndedir!
Bu çevrelerin kaba bir Suriyeli karşıtlığına soyunmak yerine doğrudan AKP Hükümeti’nin Suriye’ye düşmanlığını mahkûm eden bir muhalefet anlayışına yönelmesi, Türkiye adına da “zorunlu misafirlerimiz” olan Suriyeliler adına da daha yararlı olacaktır.
Suriye’ye düşmanlık bitirilmeli ve Suriyeli kardeşlerimiz de vatanlarına kavuşmalıdır. Çünkü Suriyelilerin Türk vatandaşlığına değil, vatanları olan Suriye’ye kavuşmaya ihtiyaçları vardır!
Mehmet Ali Güller
12 Temmuz 2016
NATO Rusya’yı düşman ilan etti
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 10/07/2016
SSCB’nin dağılmasından sonraki en kritik NATO zirvesi olarak işaret edilen Varşova Zirvesi, beklendiği gibi ittifakın Rusya’ya karşı konumlanmasıyla sonuçlandı.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg bu konumlanmayı “Rusya stratejk partnerimiz değil” diyerek ilan ederken, ABD Başkanı Barack Obama da “NATO, şu anda normal şartlarda bir işbirliği yapamaz” dedi.
Varşova Zirvesi’nin sonuç bildirisinde “Rusya’nın NATO toprakları çevresinde kışkırtıcı askeri eylemlerde bulunduğu”, “Moksova’nın son zamanlarda saldırgan tutumu ile tehdit ve güç yoluyla siyasi amaçlarını gerçekleştirmeye dönük istek gösterdiği”, “bu nedenle de bölgesel istikrarsızlığın kaynağı olduğu” savunuldu!
Ancak bildiriye yansıyan bu düşmanca tutuma rağmen, bazı NATO üyeleri Rusya karşıtı konumlanmaya yine de mesafeli yaklaşıyorlar. O nedenle çok daha açık bir düşmanlık ilanının 13 Temmuz’da yapılacak “NATO-Rusya Konseyi” toplantısı sonrasına bırakıldığı belirtiliyor.
VARŞOVA ZİRVESİ KARARLARI
NATO’nun bu yeni pozisyonu, “karşılıklı güvence” politikasından “caydırma” politikasına geçiş olarak niteleniyor. Nitekim alınan kararlar da buna işaret ediyor:
1) NATO, Ukrayna’ya savunma ve güvenlik sistemlerini daha etkili hale getirmesi için kapsamlı yardım paketi sağlayacak. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Rusya’nın Kırım’ı ilhakını tanımadıklarını ve Moskova’nın Ukrayna’daki politikalarını kınadıklarını açıkladı.
2) NATO Estonya, Letonya ve Litvanya’ya takviye birlikler gönderme kararı aldı.
3) Türkiye hava sahasında uçan AWACS uçakları, itttifak üyelerinin gönderdiği Patriotlar ve SAMP/T tipi füze savunma sistemleri bulunduğunu belirten NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, bunlara ek olarak Türkiye’ye Suriye ve Irak hava sahasını denetleyecek ek AWACS erken uyarı ve gözlem uçakları göndereceklerini belirtti.
4) NATO, Akdeniz’de terörle mücadele ve kapasite artırımı kapsamında “Deniz Muhafızı” adlı yeni bir güvenlik operasyonu başlatacak.
5) NATO, Irak’a yeniden askeri eğitmen gönderme kararı aldı. Stoltenberg, hazırlıklar için bir ekibin en kısa zamanda Bağdat’a gönderileceğini açıkladı.
6) NATO 2017-2020 yılları arasında Afgan Güvenlik Kuvvetleri’ne her yıl 1 milyar dolar yardım vaadinde bulundu. (Obama, Varşova Zirvesi’nden önce Afganistan’dan çekilme kararını yavaşlatacaklarını ilan etmişti.)
7) NATO “siber alanı”, kara, deniz ve hava gibi bir güvenlik alanı olarak kabul edilmesini kararlaştırdı.
KRİTİK KONU: KARADENİZ
8) Varşova Zirvesi’nin en kritik konularının başında Karadeniz geliyordu. Her ne kadar Erdoğan özür dileyerek Rusya’yla normalleşme sürecini başlattıysa da, yakın zamanda Karadeniz’in Rus gölü olduğunu iddia ederek NATO’yu buraya çağırması, zirvenin ana konularından biriydi.
Nitekim Varşova Zirvesi sonuç bildirisinde Rusya’nın Karadeniz’deki askeri varlığının müttefikler ile diğer ülkelere karşı risk oluşturduğu savunuldu. (Bildiride ayrıca Rusya’nın Suriye’ye askeri müdahalede bulunduğu iddia edilerek, rejime destek vermesi de hedef alındı.)
Her ne kadar NATO, somut ve açık bir karar almadıysa da, genel olarak NATO’nın Karadeniz’deki varlığını artırması karara bağlandı. (Açıkve somut bir karar alınamaması, kararın başta Montrö’nün delinmesi gibi oldukça karmaşık konuları kapsaması nedeniyleydi.)
NATO Karadeniz’deki askeri varlığını artırmanın yolu olarak, öncelikle ortak tatbikat sayısını artıracak. Nitekim NATO, Varşova Zirvesi’yle eş zamanlı olarak 8-17 Temmuz tarihleri arasında Karadeniz’de Breeze-2016 tatbikatı başlattı.
NATO KARARLARI TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİSİNE KARŞI
NATO’nun Rusya’yı düşman ilan etmesi, haliyle en çok Türkiye’yi etkiliyor. Zira Rusya hem Türkiye’nin güneyindeki Suriye’de, hem de Türkiye’nin kuzeyindeki Karadeniz’de NATO tarafından bölgesel istikrarsızlığın kaynağı ilan edilmiş durumda.
Ve bu karara uygun olarak da NATO’nun Ege’de, Akdeniz’de, Türkiye’nin Irak ve Suriye sınırlarında yaptığı askeri yığınaklar da, doğrudan Rusya’yı hedef alması nedeniyle iki kere risk oluşturmuş durumda.
Açık ki NATO’nun bu yeni pozisyonu, Türkiye ile Rusya’yı daha çok karşı karşıya getirecek nitelikte. Ancak Erdoğan ve AKP Hükümeti tersine NATO’nun bu konumlanışına destek vermekte, hatta Karadeniz çağrısında olduğu gibi, öncülük de etmektedir!
Nitekim Erdoğan Varşova Zirvesi’ne katılmak üzere havalimanından hareketi sırasında NATO’nun daha aktif olmasını ve Türkiye’nin güvenliği için daha çok çaba göstermesini istedi!
Öyle ki, Erdoğan NATO’nun aldığı kararları bile yetersiz buldu! Anadolu Ajansı‘na konuşan Cumhurbaşkanlığı kaynakları, NATO’nun Türkiye’ye destek kararlarını “bir adım, ama yeterli değil” şeklinde yorumladı. Cumhurbaşkanlığı kaynakları, Türkiye’nin bir güvenik çemberi oluşturulmasını talep etttiğini, bu çemberin de sadece Türkiye’nin değil, aynı zamanda NATO’nun güvenliği anlamına geldiğini savundu!
Kuşkusuz Saray’ın bu tutumu, özür dileyerek başlattığı normalleşme süreciyle oldukça uyumsuz. Nitekim Moksova da bunu görüyor ve Ankara’nın NATO eksenli bu stratejik konumlanışı ile özür üzerinden başlayan taktik hamleyi ayrı ayrı not ediyor. Moskova “Türkiye’nin tam karşıda olmasındansa, NATO ile Rusya arasında bulunması çıkarıma uygundur” diyerek hareket etmeye çalışıyor.
ERDOĞANCILIKLA MÜCADELE ZORUNLULUĞU
NATO’nun Rusya düşmanlığı, gerçekte Türkiye’nin çıkarlarıyla uyumlu değildir ve zararınadır.
Sıkıştığı için dış politikada Abdülhamit tarzı dengecilik arayan AKP Hükümeti’nin taktik manevraları, Türkiye’yi girdiği açmazdan çıkarmaz.
Açık ki Türkiye’nin Erdoğancılık ile düze çıkma şansı yok. Türkiye’nin devrimci birikimi bu nedenle öncelikle Erdoğancılık ile mücadeleyi önüne görev koymalıdır!
Mehmet Ali Güller
10 Temmuz 2016