Muhafazakar kurnazlık ve Abdülhamit dengeciliği
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 04/07/2016
Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin önce İsrail’le anlaşması, ardından Putin‘den özür dileyerek Rusya’yla normalleşme yoluna girmesi ve Mısır, hatta Suriye’de politika değişikliğine gideceğinin işaretini vermesi yoğun tartışılıyor.
Bu değişiklikleri genel olarak olumlu bulmayanlar, değişime toptan U dönüşü diyorlar. Eski muhafazakar ortaklar U dönüşleri “kimlik değişimi” diye, liberaller ise “eksen kayması” diye nitelendiriyorlar.
Peki biz nasıl değerlendiriyoruz? Madde madde görüşlerimizi açıklamaya çalışalım:
RUSYA’YLA ANLAŞMAK TÜRKİYE’NİN YARARINADIR
1) Kuşkusuz Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin dış politikadaki bu değişiklikleri, daha doğrusu manevraları öncelikle sınıfsaldır.
Biz, Erdoğan ve dayandığı sınıfların hedef ve niyetlerinden bağımsız olarak, İsrail’le değil ama Rusya’ya normalleşme sürecine girilmesini, Türkiye için çok değerli ve yararlı bir hamle olarak görüyoruz. Zira Rusya’yla yakınlaşma, İran ve Suriye politikalarına da belli ölçülerde olumlu yansıyacaktır.
Kuşkusuz her türlü muhalif kesim Türkiye için yararlı olan hamleden memnun olmalı, fakat aynı zamanda bir geri dönüş olması nedeniyle de siyaseten yararlanmalıdır!
İKTİDARDA KALABİLME MANEVRALARI
2) Erdoğanların Rusya’yla normalleşmeyi İsrail’le anlaşmaya denk getirmesi, muhafazakar kurnazlıktır; Abdülhamit’ten kalma bir dengecilik anlayışıdır.
Yine Erdoğanların “85 yıl sonra Ayasofya’da ilk ezan” hamlesi de, İsrail’le anlaşmadan rahatsız olan tabana yönelik bir muhafazakar kurnazlıktır.
AKP Hükümeti, İsrail ile Rusya anlaşmalarını aynı sürece denk getirerek, birine tepki gösterecek ama diğerinden memnun olacak kesimleri sessiz kalmaya zorlamıştır. Nitekim Rusya’yla anlaşmaya memnun olan kesimler, İsrail’le anlaşmaya yeterinde tepki gösterememiştir.
3) Her iki anlaşmanın da kendi içinde ayrı ayrı anlamları vardır. Fakat ikisinin birden toplamının ABD ve AB ile ilişkilerde gelinen noktayla doğrudan ilgisi vardır.
Son dönemde hem ABD, hem de AB ile sorunlu bir sürece giren AKP Hükümeti, bir yandan İsrail ile anlaşarak Batı’yla ilişkisinde dayanacağı bir müttefik bulmuş oluyor, bir yandan da Rusya ile normalleşme yoluna girere Batı’ya “bak cephemi değştiririm ha” mesajı vermiş oluyor.
Erdoğan‘ın “Çin füze anlaşmasını” Batı’ya karşı 1,5 yıl elinde bir kart olarak kullanması gibi…
Yani yıllar önce “iktidar olabilmek için gerekirse papaz elbisesi giyerim” diyen Erdoğan, bu kez iktidarda kalabilmek için her türlü elbiseyi üstüne deniyor!
4) Erdoğan’ların ABD’ye karşı içeriden İsrail, dışarıdan Rusya kartı oluşturmaya çalışması, herşeyden önemlisi Washington’un elindeki şu üç kartı dengelemek içindir…
Bu kartlardan birincisi Reza Zarraf, ikincisi Kuveyt Türk davası ve üçüncüsü de hazırlığı yapılan İHH davasıdır. Her üçü de doğrudan AKP Hükümeti’ni hedef almaktadır.
İSRAİL ANLAŞMASI VE DOĞALGAZ TRANSFERİ
5) İsrail anlaşması, İsrail-Kıbrıs-Mısır üçgeninde bulunan çok büyük miktarlardaki doğalgaz rezervlerinin çıkarılması ve Batı’ya transferi ile doğrudan ilgilidir. Nitekim üç ay önce Washington’da nükleer güvenik zirvesine katılan Erdoğan, burada İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz ile görüşmüştü. Steinitz, Türk basınına pek yansımayan bu görüşmeyi İsrail medyasına “anlaşma yüzde 90 tamam” diye müjdelemişti.
Peki neydi anlaşma? Steinitz, onu da bir kaç gün önce açıkladı. Bölgedeki doğalgazın Batı’ya en ucuz transferi Türkiye üzerinde yapılabilirdi. Kıbrıs’tan Türkiye’ye uzanacak boru hattı, 2019’da ilk doğalgazı Türkiye’ye sevkedecekti. 550 km’lik boru hattını, 2 milyar dolara bir Türk firması yapacaktı!
Tabi bu anlaşmanın hayata geçmesi için kritik olan konulardan biri de Kıbrıs’ta bir anlaşma sağlanmasıydı! Birkaç aydır Batı’nın Kıbrıs’ta anlaşma için bastırması bu nedenleydi.
TURİZM VE TARIM GELİRİ İHTİYACI
6) Erdoğanlar için Rusya’yla anlaşmak bir kaç nedenle zorunluydu. Birincisi Rusya’dan gelecek turizm gelirlerine ve Rusya’ya ihraç edilecek tarım ürünleri gelirlerine acil ihtiyaçları var.
Sıcak para girişine bağımlı bir ekonomiyi oldukça olumsuz etkileyen bu iki kalem, aynı zamanda AKP Hükümeti üzerinde bir Antalya baskısı oluşturuyordu!
Diğer yandan Rus uçağı düşürdüğü için Suriye sınırında uçak bile kaldıramez duruma gelen AKP Hükümeti, değil Suriye’de oyun kurmak, 7 aydır oyuncu bile olamıyordu.
Rusya’nın AKP Hükümeti’ni sınır geçişleri nedeniyle sık sık ABD’ye şikayet etmesi, hele son süreçte Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov‘un ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘den bu yönde müttefiki Türkiye’ye baskı yapmasını istemesi, diğer yandan Moskova’nın IŞİD işbirliği nedeniyle AKP Hükümeti’ni sıkıştırması, Erdoğan‘ı tüm söylediklerini bir kenara bırakarak Putin‘den özür dilemeye mecbur etti.
TAVİZ RİSKİ KAPIDA
7) Fakat bu dengeleme girişimi ve Erdoğan’ın iktidarda kalma manevraları, çıkarsal ve sınıfsal olduğu için, etkin bir muhalefet oluşturulamazsa eğer, Ankara’yı çeşitli tavizler vermeye götürecektir.
a) İsrail’le anlaşma zaten başlıbaşına bir tavizdir.
b) Kıbrıs’ta tavizler verilmektedir, daha da verileceği Başbakan Binali Yıldırım‘ın “Kıbrıs görüşmelerinde yapıcı olmaya devam edeceğiz” sözlerinden bellidir.
c) Diğer yandan İncirlik’te yeni tavizlerin işaretleri vardır. Daha bir hafta önce “İncirlik’e sivil giremez” diyerek güya Almanya’ya tepki gösteren AKP Hükümeti, İsrail-Rusya anlaşmalarının hemen ardından Almaya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen‘e İncirlik’in kapılarını açmıştır!
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu‘nun dün TRT‘de “İncirlik’i Rusya’ya da açma” mesajı vermesi ama bugün “işbirliği dedim, İncirlik demedim” şeklinde düzeltmeye gitmesi, AKP Hükümet’nin savrulmadan savrulmaya gidebileceği tehlikesini göstermektedir.
Yeri gelmişken belirtelim: Türkiye’nin sosyalistleri için İncirlik’in Rusya’ya da açılması gerçekçi olmadığı gibi, savunulacak bir politika da değildir. İncirlik Üssü’nün her ülkeye açılmasını değil, tamamen kapatılmasını savunmalıyız!
d) Diğer yandan mevcut gelişmeler, AKP Hükümeti’ni “Yeni Açılım” yapmaya da sevketme riskleri taşımaktadır. (Bu konuyu ayrıntılı işleyeceğiz.)
NE YAPMALI?
Erdoğan iktidarda kalabilmek için Abdülhamit dengeciliğine başlamıştır. Bu anlayışa karşı İttihat Terakki’nin izlediği “muhalefet yöntemi” bugün de geçerlidir. O günün devrimcileri “Abdülhamit iyi bir çizgiye geldi” deyip muhalefet etmeyi rafa kaldırmıyordu; tersine Abdülhamit’i devirmek için var güçleriyle muhalefet ediyolardı!
Bugün de aynı şey yapılmalı. Türkiye’nin devrimci, milli kuvvetleri “yapıcı muhalefet” adına Erdoğan‘ı alkışlamayı bırakmalı ve AKP Hükümeti’ni iktidardan indirmek için muhalefet etmelidir!
Mehmet Ali Güller
4 Temmuz 2016
Terör ihraç eden, terör ithal eder!
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 29/06/2016
28 Haziran 2016 akşamı Atatürk Havalimanı’nı hedef alan son terör saldırısı, 20 Temmuz 2015’te Suruç’ta başlayan saldırı dizisinin 10.’sudur. Bu 10 saldırının bir kısmını IŞİD, bir kısmını da PKK’ye yakın TAK üstlendi.
28 Haziran 2016 tarihli son saldırının failinin ilk bilgilere göre IŞİD olduğu anlaşılıyor.
TERÖRÜN HEDEFİNDE ÜÇ OLASILIK
Saldırıyla ilgili şu aşamada, sınırlı veriye ve zamanlamaya bakarak üç olasılıktan bahsedebiliriz:
1) ABD, Türkiye’nin Rusya’yla barış yoluna girme adımından rahatsızdır ve “elverişli tasarlanmış düşman” IŞİD’in bu saldırısı üzerinden rahatsızlık mesajı vermiş olabilir.
2) Bir süredir Türkiye’de ve Doğu Akdeniz’de konuşlu ABD ve diğer NATO ülkeleri IŞİD’e karşı mücadele için Ankara’dan “uçuş kolaylığı” istiyordu. AKP Hükümeti geçen günlerde bu taleplere olumlu bir yanıt verdi ve angajman kuralları, Suriye sınırında NATO’ya uçuş kolaylığı sağlayacak şekilde gevşetildi. IŞİD Türkiye’nin bu kararına tepki olarak terör eylemi yapmış olabilir.
3) IŞİD, 29 Haziran 2014’te hilafet ilan etmişti ve yıldönümü nedeniyle bu eylemi yapmış olabilir. IŞİD’in bu tarihlerde eylem yapabileceği istihbarat kurumlarının bilgisi dâhilindeydi. O nedenle başta ABD olmak üzere çeşitli ülkeler kendi vatandaşları için Türkiye’ye seyahat uyarısı yayımladılar.
TERÖRÜN ZEMİNİ SORUNU
Bu üç olasılıktan hangisi geçerli, saldırının üzerinden sadece saatlerin geçtiği şu süreçte bilemiyoruz…
Ancak şu kanun gibi gerçeği biliyoruz: Terör ihraç eden, terör ithal eder!
Elbette faili, asıl faili, mesajı, arkasındaki devleti sorgulayacağız ama sorgulamamız gereken bir nokta da, terörün zeminidir!
Komşulara düşmanlığın sürdürüldüğü, bu amaçla komşulardaki terör örgütlerinin desteklendiği bir süreçte terör kaçınılmazdır. Bu sadece Türkiye için değil, diğer komşularımız için de geçerlidir.
Suriye’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin Suriye’ye, İran’ın Irak’a, Irak’ın İran’a karşı terör örgütü desteklemesi, en sonunda gelip destekleyeni de vuracaktır. Bölge için son 40 yılın deneyiminin en önemli sonucu budur.
O nedenle, ancak bölgesel işbirliğiyle ve emperyalizme karşı birlikte konumlanarak teröre karşı başarılı olunabilir!
Ankara, ABD’nin talebi üzerine İsrail’le değil, Türkiye’nin çıkarı için Rusya-İran-Suriye cephesiyle işbirliği yapmalıdır.
NATO’YA DAVET, TERÖRE DAVETTİR!
Erdoğan’ın Obama’ya teşekküründen de anlaşıldığı gibi İsrail’le anlaşma talebi doğrudan ABD’den geldi. Bu anlaşmanın İran’a karşı Ankara-Riyas-Tel Aviv hattı inşa etmek için yapıldığı ortada.
Diğer yandan İncirlik başta Diyarbakır ve Malatya üslerini Atlantik kuvvetlerine bölge düşmanlığı için kullandırıyoruz. Ege ve Doğu Akdeniz NATO gemileriyle dolu. Kürecik’te radar; Konya’da Awacks; Adana, Antep ve Kilis’te patriot bataryaları var…
Yetmiyor, Erdoğan hem Karadeniz’e hem de Suriye sınırına NATO’yu davet ediyor!
Bu şartlarda teröre karşı konumlanılamaz, teröre yatak olunur!
BÖLGSEL İŞBİRLİĞİ YAKICI İHTİYAÇ
Topraklarını komşularına düşmanlık yapacak kuvvetlere üs yapan bir ülke, kaçınılmaz olarak terörün hedefi olur!
İşte bu nedenle İsrail’le anlaşmayı dengelemek için Rusya’ya özür mektubu yazmak yetmez. Türkiye öncelikle ve hemen stratejik konumlanışını değiştirmelidir.
Ankara Şam’la anlaşmalı, Suriye hava kuvvetlerine karşı ilan ettiği angajman kurallarını kaldırmalı, sınırlarını terör örgütlerine kapatmalı, muhalif adı altındaki terör örgütlerine her türlü desteği kesmelidir.
Ankara zaman kaybetmeden İran, Irak ve Suriye’yle “bölge ülkelerinin siyasal birliği ve toprak bütünlüğü” hedefli bir işbirliği anlaşması imzalamalıdır!
Hem PKK hem de IŞİD terörüne karşı sonuç alıcı mücadele, bölge işbirliğine bağlıdır!
Tabi bir de ve en önemlisi nkara’nın Ankara’dan yönetilebilmesine!
Mehmet Ali Güller
29 Haziran 2016
8 maddeli Türkiye-İsrail anlaşması
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 27/06/2016
Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold’un 22 Haziran 2015’te Roma’da gizlice buluşmasıyla başlayan Türkiye-İsrail mutabakatı, 26 Haziran 2016’da yine Roma’da yapılan son görüşmeyle nihai anlaşmaya dönüştürüldü. Başbakan Binali Yıldırım ile İsrail Başbakanı Benyamin Natamyahu bugün eş zamanlı olarak anlaşmaya varıldığını ilan edecekler.
Aslında mutabakata üç ay önce varılmıştı. Ancak bunun bir nihai anlaşma olarak sonuçlandırılması için Erdoğan’ın zamana ve kamuoyunu alıştırmaya ihtiyacı vardı. Nitekim hükümet ve hükümete yakın basın, bir süredir adım adım kamuoyunu İsrail’le anlaşmaya hazırlıyordu.
Örneğin bir yandan Erdoğan “İsrail’e ihtiyacımız var” (Sputnik, 2 Ocak 2016)diyordu, örneğin bir yandan da Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi “Bizim için İsrail önemli bir müttefik; ekonomik, askeri ve stratejik işbirliği yapmamız gereken bir ülke” diyordu! (El Cezire, 25 Haziran 2016)
Hatta Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Mesut Özcan da, “Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’daki güvenlik sorunları Türkiye ile İsrail’i birbirine bağlıyor” diyordu! (Sol Haber, 25 Haziran 2016)
ERDOĞAN’IN İSRAİL KARNESİ
Peki, Erdoğan neden üç ay bekledi? Neden kamuoyunu bu anlaşmaya hazırlamaya gerek duydu? Örneğin Erdoğan Mart ayında ABD’de İsrail Enerji Bakanı Yuvak Steinitz ile görüşmesini neden gizli tuttu? (Steinitz o görüşmeden sonra Türkiye-İsrail anlaşmasının yüzde 90’nının tamamlandığını açıklamıştı!)
Erdoğan buna mecburdu zira Davos’taki “van münit” tiyatrosu ile Mavi Marmara kışkırtması sonrasındaki açıklamaları, öyle kolay kolay geri dönüşe izin vermiyordu!
Örneğin Erdoğan “Biz kimseyi titretmedik bugüne kadar, İsrail’den başka” diyordu. (Twitter, 22 Eylül 2011)
Örneğin Erdoğan “İsrail bir terör devletidir” diyordu. (NTV, 19 Kasım 2012)
Örneğin Erdoğan “İsrail, eninde sonunda kendi döktüğü kanda boğulacak” diyordu. (Twitter, 18 Temmuz 2014)
Örneğin Erdoğan “Ben görevde bulunduğum sürece İsrail ile hiçbir zaman olumlu bir şey olmaz” diyordu. (Yeni Şafak, 19 Temmuz 204)
Örneğin Erdoğan “İsrail barbarlıkta Hitler’i bile geçti” diyordu. (Yeni Akit, 20 Temmuz 2014)
Örneğin Erdoğan “İsrail bir terör devleti olduğu için insana karşı en ağır zulmü yapıyor” diyordu. (Twitter, 21 Temmuz 2014)
Örneğin Erdoğan “Türkiye İsrail’in ve diğer zalimlerin nöbetçisi bir ülke olmayacak” diyordu. (Twitter, 23 Temmuz 2014)
Örneğin Erdoğan “O masum çocukların ahı, o masum annelerin feryadı er ya da geç İsrail’den sorulacak” diyordu. (Twitter, 2 Ağustos 2014)
Bu kadar ağır suçlamalardan sonra Erdoğan’ın İsrail’le oturup anlaşması, haliyle önce kamuoyunun alıştırılmasını gerektiriyordu!
ASKERİ İŞBİRLİĞİNDEN DOĞALGAZ PAZARLAMAYA
Gelelim anlaşmaya…
Yediot Ahronot gazetesinin haberine göre Roma’da imzalanan anlaşma şu maddelerden oluşuyor:
“1) İsrail ve Türkiye, Büyükelçilerin karşılıklı olarak gönderilmesi ve karşılıklı devlet ziyaretleri de dâhil olmak üzere tam diplomatik ve normalleşmiş ilişkilerini yeniden kuracaklar. İki taraf ayrıca NATO ve BM gibi uluslararası forumlarda birbirlerinin çıkarlarını zedeleyeceği düşünülen biçimde hareket etmekten kaçınacaklarını da taahhüt edecekler.
“2) İsrail’in, Türk yardımının İsrail denetiminden geçtikten sonra Aşdod limanı üzerinden Gazze’ye ulaştırılmasına izin vereceğini vaat etmesi karşılığında, Türkler Gazze’deki ablukanın kaldırılması taleplerinden vazgeçecekler. İsrail, ayrıca Türklerin Gazze’de yeni bir elektrik santrali, (Almanya ile işbirliği çerçevesinde) bir deniz suyu arıtma tesisi ve bir hastane inşa etmesine izin verecek.
“3) Anlaşma, Eylül 2014’ten beri Gazze’de kayıp olan İsrailli sivil Avera Mengiustu’nun geri dönüşü veya aynı yılın daha önceki bir zamanında “Koruyucu Eşik Operasyonu”nda öldürülen Oron Shaul ve Hadar Goldin’in kalıntılarının geri dönüşü ile ilgili bir madde içermiyor. Fakat Türk hükümeti, Hamas’la bağlantıları aracılığıyla askerlerin kalıntılarının iade edilmesinin sağlanmasında çaba göstereceğine söz veriyor. Ayrıca gerekli durumlarda İsrail ve Hamas arasında aracı olacağında da mutabık kaldı.
“4) İsrail, Mavi Marmara olayında öldürülen ya da yaralananların ailelerine para sağlayacak; bir Türk insani yardım fonuna yaklaşık 21 milyon dolar aktaracak.
“5) Türkiye, Türk mahkemelerinde Mavi Marmara olayına karışmış olan İsrailli yetkililere karşı açılmış tüm yasal süreçleri sona erdirecek.
“6) Ankara, Hamas’ın Türkiye’yi İsrail aleyhindeki eylemleri için bir üs olarak kullanmasını engelleyecek. Bunun karşılığında İsrail, Türkiye’nin Hamas’ın komuta merkezini ülkesinden sürme talebini feshetti. Gil-Ad Shaer, Naftali Frenkel ve Eyal Yifrach isimli İsrailli çocukların 2014 yazında Gush Etzion’da kaçırılıp öldürülmesinden sorumlu olan üst düzey Hamas üyesi Salih el-Aruri artık Türkiye’de değil ve yetkililer Aruri’nin dönmesine izin verilmeyeceğine söz verdiler.
“7) İki ülke askeri işbirliğine geri dönecekler ve yeniden istihbarat paylaşmaya başlayacaklar.
“8) İki ülke, İsrail’in doğalgaz rezervlerinin çıkartılıp taşınabilmesi için bir doğalgaz boru hattının döşenmesi konusunda resmi görüşmelere başlayacaklar. Türkiye, İsrail’den doğalgaz satın alıp Avrupa pazarlarına satmada ilgi gösterecek.” (Yakın Doğu Haber, 27 Haziran 2016)
SURİYE’DE ORTAK OPERASYON HEDEFİ
Tabi bir de bu maddelerin dışında işbirliği alanları var. Bunların başında da Türk Dışişleri yetkilisinin de dediği gibi Suriye geliyor! Peki nasıl?
AKP Hükümeti’nin Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte kurduğu, desteklediği SUKO’nun lideri Kemal Labwani aylar önce Ankara’nın da onayıyla Tel Aviv’e gitmişti. Labwani bu ziyarette İsrail’den Suriye sınırında “güvenli bölge” istemişti! (Yakın Doğu Haber, 19 Şubat 2016)
Yani Türkiye Suriye’nin kuzeyinde, İsrail de Suriye’nin güneyinde “güvenli bölge” kurarak bu ülkeyi parçalayacaktı!
Nitekim İsrail Savunma Bakanı Moşe Yaalon Suriye’nin bir omlet olduğunu, omletten yeniden yumurta yapılamayacağını söyleyerek İsrail’den pay kapmanın peşindeydi.
Zaten bir yandan Feridun Sinirlioğlu’yla görüşen İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold, bir yandan da Suudi Arabistan yetkilisi Enver Macid Ekşi ile görüşüyor ve Tel Aviv ile Riyad, Kürt devleti kurulmasını da öngören 7 maddelik bir anlaşmaya varıyordu!
Riyad diğer yandan da İslam İttifakı kurarak Ankara’yla İran’a karşı eksen geliştiriyordu. Böylece bölgede İran ve Suriye karşı Ankara-Riyad-Tel Aviv hattı inşa ediliyordu.
Peki, pratik hedef neydi? Onu da İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Shai Cohen açıklıyordu: “Türkiye ile İsrail Suriye’de ortak operasyon yapabilir.” (Hürriyet, 11 Mayıs 2016)
DIŞ POLİTİKA İFLASI
Türkiye ile İsrail’in bugünkü şartlarda Suriye’de ortak operasyon yapabilmesi çok olası görünmüyor.
Fakat ABD’nin PYD ile birlikte IŞİD’e karşı Menbiç Operasyonu yaptığı şu günlerde İsrailli yetkililerin yaptığı IŞİD açıklamaları dikkat çekiyor.
Örneğin İsrail Askeri İstihbarat Şefi Tümg. Herzl Halevi İran’a karşı IŞİD’i tercih ettiklerini açıkladı. Tümg. Halevi “Suriye’deki durumun IŞİD’in yenilmesiyle sona ermesini istemiyoruz” dedi. (Sputnik, 23 Haziran 2016)
Bu dikkat çeken çıkış Halevi’nin kişisel düşüncesi değildi. Zira İsrail Savunma Bakanı Moşe Yalon da aylar önce aynı şeyi söylemişti: “İran ve IŞİD arasında tercih yapmam istense IŞİD’i seçerim.” (Sputnik, 20 Ocak 2016)
Tel Aviv’in bu tutumu, IŞİD’in neden İsrail karşıtı bir açıklamasının bile olmadığını açıklıyor sanırım…
AKP Hükümeti’nin yeni ortağının IŞİD tutumunu bir kenara not ederek, işin esasını belirtelim: Bölgede İran ve Suriye’ye karşı Ankara-Riyad-Tel Aviv hattının inşa edilmiş olması, Türk dış politikasının iflasıdır ve de intiharıdır!
Umarız dış politikada Türkiye’nin çıkarlarına uygun ve komşularla işbirliğini içeren bir değişiklik yapılabilmesinin Erdoğan hükümetleriyle mümkün olmayacağı anlaşılır!
Mehmet Ali Güller
27 Haziran 2016
Trans-Atlantik ittifakın bölünmesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 25/06/2016
Büyük Britanya’nın AB’den ayrılma kararı alması, 2008’de başlayan ve hâlâ süren büyük kapitalist küresel krizin sonucudur.
Büyük Britanya AB’yle mali ilişkilerde yılda 7 milyar dolar zarara uğramaktadır. Büyük Britanya’nın AB’yle ticareti son 15 yılda yüzde 60’dan yüzde 47’ye düşmüştür. Büyük Britanya AB’yle ticaretinde 78 milyar dolara varan açık vermektedir.
AB’nin genişlemesi, Britanya ekonomisini olumsuz etkilemiştir. Ayrıca 2008 küresel krizinin AB’nin zayıf ülkeleri Yunanistan, İspanya ve Portekiz’de yarattığı tablo ve bunun AB ülkelerince fonlanması, Britanya’yı daha da zorlamıştır.
BÜYÜK BRİTANYA’NIN DAĞILMA RİSKİ
AB’den ayrılmak isteyen toplamda Büyük Britanya’dadır fakat aslında İngiltere ve Galler’dir; yoksa Kuzey İrlanda ve İskoçya’da AB’de kalma yönünde bir sonuç çıkmıştır.
Haliyle bu sonuç Büyük Britanya’nın da dağılabileceği riski taşımaktadır. Daha şimdiden Kuzey İrlanda’da Serbest İrlanda ile birleşmek ve AB’de kalmak, İskoçya’da da bağımsızlık fikri seslendirilmeye başlamıştır.
Kaldı ki Büyük Britanya’nın AB üyeliği ne para birliğini ne de Şengen’i kapsamaktaydı. Kuzey İrlanda ve İskoçya en azından bu noktada bir girişimde bulunabilirler.
ÇEKİRDEK AB İNGİLTERE’DEN KURTULDU!
Peki, İngiltere’nin AB’den ayrılmasını AB’nin dağılması diye yorumlayabilir miyiz? Kuşkusuz AB’den ayrılan, hele de İngiltere gibi önemli bir ülke ise, buna nesnel olarak AB’nin bölünmesi, dağılması, küçülmesi diyebiliriz.
Fakat diğer yanıyla bu, AB’nin “çekirdek Avrupa” yönelimine dönmesi ve hatta AB’nin daha da sağlamlaşması demektir.
Yani olayın bir yönü İngiltere’nin AB’den çıkması ise de, diğer yönü AB’nin İngiltere’den kurtulması demektir. AB’nin İngiltere’den kurtulması ise ABD’ye karşı “bağımsızlaşması” demektir!
Zira İngiltere ABD’nin AB içindeki Truva atıydı. Ya da ABD’li yetkililerin tanımladığı haliyle, ABD’nin AB’ye açılan penceresiydi.
Dolayısıyla İngiltere’nin olmadığı bir AB, ABD’den daha bağımsız hareket edebilecektir. Bunun pek çok ekonomik ve siyasi sonucu olacaktır.
ABD ‘DAHA GENİŞ BATI’ İNŞA EDEMEDİ
Gelelim meselenin ABD’yi etkileyen boyutuna…
Washington, 21 yüzyılda da küresel liderliğini sürdürebilmeyi, “daha geniş batı” inşa edebilmeye bağlamıştı. Zira hızlı gelişen Çin’e karşı liderliği koruyabilmek bunu gerektiriyordu.
“Daha geniş batı” ise sadece AB ülkelerini ve SSCB’den kopan Baltık ile Doğu Avrupa ülkelerini değil, bizzat Rusya ve Türkiye’yi bile içeriyordu. Türkiye’nin AB kapısına bağlanması da, bir süre devam eden NATO-Rusya ya da AB-Rusya yakınlaşmaları da Washington’un bu hedefinin gereğiydi. Yani Rusya ve Türkiye Asya’ya yöneleceğine, Batı’nın dış halkasında tutulmalıydı.
Fakat 2008 küresel krizi bu hedefi tersine çevirdi. Rusya “daha geniş batı”nın dış halkası olacağına, tersine Çin’le daha da yakınlaştı ve siyaseten de ABD’yle Ukrayna ve Suriye cephelerinde doğrudan karşı karşıya geldi.
TÜRKİYE İÇİN GÜMRÜK BİRLİĞİ’NDEN ÇIKMA FIRSATI
Ya Türkiye?
Türkiye için İngiltere’nin kararı büyük bir fırsattır. Ankara bu fırsatı Gümrük Birliği’nden çıkarak kullanmalıdır.
Fakat AKP Hükümeti bu fırsatı değerlendirebilecek noktada değildir. Tersine AB Bakanı Ömer Çelik, İngiltere’nin AB’den ayrılmasına üzüldüklerini açıklamakta, hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş da “İngiltere’nin kararının AB’nin Rusya’nın genişlemesine mani olamadığından kaynaklandığını” belirterek sonuçtan yakınmaktadır. Fakat daha vahimi Çelik’in bu karardan hareketle “AB ile Anadolu birleşmelidir” diyebilmesidir!
Yani AKP Hükümeti İngiltere’nin AB’den ayrılmasını Gümrük Birliği’nden çıkma fırsatına dönüştürmek yerine, tersine bir fırsat olup olmadığını kollamaktadır!
KÜRESEL SAVAŞ RİSKİ
Yukarıda da belirttiğimiz gibi İngiltere’nin AB’den ayrılması, Almanya-Fransa eksenli kara Avrupa’sının ABD’den daha bağımsız siyasetler yürütebilmesinin yolunu açacaktır.
ABD’nin Rusya’ya yaptırım kararından etkilenen Avrupa ülkelerinin eli rahatlayacaktır. Bunun öncelikle Ukrayna krizine bir siyasi etkisi olacaktır.
Fakat yine de şu risk vardır: Yaşananlar büyük küresel kapitalist krizin yansımalarıdır ve 8 yıldır süren bu krizden çıkışı ancak ve ancak küresel bir savaşta gören büyük tekeller vardır!
Mehmet Ali Güller
25 Haziran 2016
Diyarbakır’ı merkez yapma görevi sürüyor!
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 20/06/2016
Başbakan Binali Yıldırım’ın ilan ettiği “4 cazibe merkezi” hedefi, Erdoğan’ın 2004 yılında açıkladığı “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” görevinin gereğidir!
Zira o görev, Erdoğan’ın en büyük hayali olan başkanlığın da zeminidir! Açalım:
CAZİBE MERKEZİ MASKELİ EYALET MODELİ
Başbakan Binali Yıldırım’ın ilan ettiği 4 cazibe merkezi şunlar: Kars, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Var.
Binali Yıldırım’ın belirttiğine göre örneğin Ağrı, Iğdır ve Ardahan bu “cazibe merkezlerinden” Kars’a bağlanacak. Yani çevre iller, toplamda da Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki tüm iller, bu 4 merkeze bağlanmış olacak!
Açıkça belirtelim: AKP’nin Kars, Diyarbakır, Urfa ve Van’ı “cazibe merkezi” yapıp çevre illeri oraya bağlama projesi, eyalet sistemine geçiş projesidir!
Erdoğanların Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Kalkınma Ajansları ve Bütünşehir yasasıyla adım adım adem-i merkeziyetçi bir idari yapılanma kurma gayretlerinin de dördüncü halkasıdır!
Denilebilir ki, ne var bunda, dört şehir kalkındırılacak ve büyük şehirlere göç engellenecek!
Keşke… Pek çok ilimizin kalkınması, Marmara ağırlıklı sanayileşmenin her bölgeye yayılması hepimizin arzusudur. Ama Erdoğanlar için maksat başkadır.
En iyisi ne demek istediğimizi bizzat Erdoğan’ın ağzından açıklayalım:
ERDOĞAN HEP EYALET MODELİ İSTEDİ
Erdoğan daha 1993’te “ileride Türkiye eyalet sistemine geçebilir” dedi. (Metin Sever, Can Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, 1993)
Erdoğan bir yıl sonra İstanbul’un Ankara’dan yönetilemeyeceğini söyleyerek “İstanbul’a Osmanlı yönetimi” önerdi. (Milliyet, 23 Mayıs 1994)
Erdoğan, 1998’de bir nikâh sırasında Kenan Evren’e de şöyle demişti: “Sizin döneminizde belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum.” (Kenan Evren de sonraki yıllarda “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” diyerek Erdoğan’a destek vermişti. Sabah, 28 Şubat 2007)
Erdoğan’ın bu hedefleri, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne uyuyordu. Bu uyum, 3 Kasım 2002’de bir turuncu darbeyle AKP iktidarını doğurdu.
Ardından Erdoğan’a hukuki yollar açıldı ve “muhtar bile olamayacak” Erdoğan, önce milletvekili, sonra başbakan oldu. Tabi aynı zamanda da BOP eşbaşkanı!
Ve Erdoğan ABD dönüşü ekranlardan açık açık ilan etti: “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız.” (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)
2005 Diyarbakır Açılımı, 2009 Kürt Açılımı, 2013 İmralı Açılımı hep bu hedefin gereğiydi…
BAŞKANLIK İÇİN EYALET MODELİ ŞART
Peki, Erdoğan neden eyalet modeli istiyordu? Erdoğan “Diyarbakır’ı merkez yapma” görevini açıkladığı programda başkanlık sisteminden bahsedince, Fatih Altaylı “bunun uygulanabilmesi için eyalet sisteminin de olması gerekmiyor mu?” diye sormuştu. Erdoğan’ın yanıtı netti: “Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı şişhane olur!”. (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)
Yani Erdoğan, hayalini kurduğu başkanlığın üniter yapıda değil, eyalet modelli federatif yapılarda uygulanabileceğini bildiği için, adım adım adem-i merkeziyetçi bir yapı inşa ediyordu.
Sonraki yıllar da zaten böyle oldu…
Burada Açılımlar ve Öcalan’la anlaşmalar, daha doğrusu Washington’un Erdoğan ile Öcalan’ı aynı hedefte birleştirmesi kritik önemdedir. Şöyle:
Örneğin Öcalan 4 Mayıs 2005’te avukatlarına şöyle diyordu: “Türkiye’de 81 il var. Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur.”
Peki, Erdoğan hükümeti ne yaptı? 26 Ocak 2006’da Kalkınma Ajansları yasasını çıkardı. Ardından Erdoğan 2010 halk oylaması sonrasında balkondan yaptığı konuşmada “biz ne istiyoruz” diye sordu ve şu yanıtı verdi: “Batı ülkelerini şöyle bir gözden geçirin, orada hep bunları göreceksiniz, federal meclisi göreceksiniz, federal konseyi göreceksiniz.”
12 Haziran 2011 seçimlerinin ardından da Erdoğan Kalkınma Bakanlığı kurup, Kalkınma ajanslarını genişleterek oraya bağladı! Nasıl mı? 7’si Doğu ve Güneydoğu’yu kapsayan, 25 Kalkınma ajansı şeklinde!
Yani tam da Öcalan’ın açıkladığı gibi!
AÇILIM SÜRMEKTEDİR
Şimdi Erdoğan yeni mevziler kazandığı şu süreçte bu büyük hedefini gerçekleştirmek için yeni hamleler yapmaktadır. İşte “cazibe merkezi” diye maskelenen hamle bunlardan biridir.
Sonbaharda başkanlık hedefli yeni anayasasını getirmeye hazırlanan Erdoğan, başkanlığın uygulanacağı zemini adım adım döşemeye çalışmaktadır. Çünkü kendisinin de ifade ettiği gibi, “Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı şişhane olur!”
Üstelik bu hazırlık, PKK’nin Türkiye’de “bir süreliğine” silah bırakacağı ve karşılığında Suriye’de tanınacağı yeni süreç için de ön hazırlıktır.
Zira Açılım Erdoğan’ın belirtiği gibi bitmemiştir, buzdolabındadır. Zaten ABD açısından Açılım gerektiğinde pazarlığı, gerektiğinde çatışmayı içeren iki boyutlu bir süreçtir. Bu özelliği nedeniyle de aslında sürmektedir. Çünkü Açılım Türk ile Kürt’ü ayrıştırmaktır, Suriye’de Kürt koridorudur, Türkiye’de başkanlık-federasyondur. Ve bu hedefler masadayken de, sahadayken de yürürlüktedir!
Mehmet Ali Güller
20 Haziran 2016
ABD Suriye’yi bölme girişiminden vazgeçti mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 17/06/2016
Başlıktaki soruyu sormamıza neden olan, Doğu Perinçek’in bugünkü yazısıdır. “Savunmada değiliz” başlıklı önemli bir analiz yazısı yazan Perinçek şöyle diyor:
“Artık ABD, Batı Asya’da oluşan yeni durumu kabul etme eğilimi içine girmiştir. İran direnişinin sonuçlarına razı olması ve Suriye’yi bölme girişiminden vazgeçmesi, bu yeni durumun göze çarpan olaylarıdır.” (Doğu Perinçek, Savunmada değiliz, Aydınlık, 17 Haziran 2016)
Peki, gerçekten de ABD Suriye’yi bölme girişiminden vazgeçti mi?
ABD’NİN ANA STRATEJİK HEDEFİ
ABD’nin bölgeyle ilgili ana stratejik hedefinin “Büyük Kürdistan” kurmak olduğunu biliyoruz. ABD’nin iki kez Irak’a saldırması da, beş yıldır Suriye’ye saldırması da bu stratejik hedefin gereğidir.
Çünkü ABD Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir koridor kurmak istemektedir. Bu koridor ABD’nin bölgeyi denetlemesinin, Çin ve Rusya gibi rakiplerini Ortadoğu’dan uzak tutabilmesinin yoludur.
ABD’nin stratejik hedefi olan bu koridor Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarından geçmektedir. Koridor coğrafyasında da ağırlıklı olarak Kürtler yaşamaktadır.
ABD 1965’lere dayanan bu hedefini 1986’dan itibaren planlamış ve 1991’den itibaren de hayata geçirmiştir. 1991 ve 2003 Irak işgalleri ile Irak Koridoru’nu, 2011’de başlayan Suriye saldırısıyla da Suriye koridorunu inşa etmeye çalışmaktadır. Böylece Barzani’nin yönettiği Irak Koridoru’nu Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e uzatmak istemektedir.
Irak’ta bu proje için esas olarak Barzani’yi değerlendiren ABD, Suriye’de de PYD’yi kullanmaktadır. ABD “kara gücüm” dediği PYD’ye, IŞİD’le savaş adı altında egemenlik alanları inşa etmektedir. PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde üç kantonu bulunmaktadır. İkisi doğuda, birisi batıda olan bu kantonların birleştirilmesi için de fiilen şuanda Menbiç Operasyonu’nu yürütmektedir.
Türkiye daha önce kırmızıçizgi ilan ettiği bu operasyonu, önceki yazılarımızda incelediğimiz gerekçeler nedeniyle sessizce ve kabullenerek izlemektedir!
Dolayısıyla olgular, Perinçek’in iddia ettiği gibi ABD’nin Suriye’yi bölme girişiminden vazgeçtiğini göstermemektedir! Tersine ABD Suriye’yi bölme hedefine bugün daha da sarılmıştır. (Bunu gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceği başka bir konudur ve aslında pratikte AKP Hükümeti’nin Rusya-İran-Suriye cephesine düşmanlığına bağlıdır!)
ASKERİN ‘ABD PYD’YLE YAPAMAYACAĞINI ANLADI’ İDDİASI!
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, aslında bir süredir dolaylı olarak bu tezi işliyordu. Hatta Perinçek Kürdistan planının ABD’den önce İsrail’in olduğunu da iddia etti!
Perinçek, “Suriye’nin toprak bütünlüğünde birleştiler” başlıklı yazısında şöyle demişti: “Kürdistan planı, ABD’den önce İsrail’indir. Adı üzerinde ikinci İsrail! ABD vazgeçmek zorunda bırakılabilir. İsrail ise, sonuna kadar diretecektir.” (Doğu Perinçek, Suriye’nin toprak bütünlüğünde birleştiler, Aydınlık 19 Mart 2016)
Kürdistan planının ABD’den önce İsrail’in olduğunu savunan ve bu nedenle ABD’nin bu plandan vazgeçirilebileceğini düşünen Perinçek, aradan geçen üç ay sonunda ABD’nin Suriye’yi bölme girişiminden vazgeçtiğini yazıyor. Demek ki bu üç ayın sonunda ABD Kürdistan planından vazgeçti!
Öyle mi? Olgular tersini söylüyor…
Yeri gelmişken aynı tezin bütünleyeni olduğu için, Perinçek’in yazısının yer aldığı sayfadaki bir habere de değinelim. Aydınlık’ın manşet haberine konu olan “üst düzey güvenlik yetkilisi” şöyle diyor: “ABD, PYD’yi kara gücü olarak görüyordu fakat Rakka’dan sonra iş değişti.” (ABD, PYD ile yapamayacağını anladı, Aydınlık 17 Haziran 2016)
Dolayısıyla ortaya bu mantıkla şu tablo çıkıyor: ABD Rakka operasyonundan sonra PYD ile yapamayacağını anladı ve bu örgütü kara gücü olarak görmekten vazgeçti. PYD kara gücü olmaktan çıkınca, ABD haliyle Suriye’yi bölme girişiminden de vazgeçmiş oldu! Zaten Kürdistan planı ABD’den önce İsrail’indi!
Bunlar son derece hatalı ve tehlikeli tezlerdir. Zira AKP’nin ABD’ye “PYD’yle değil, benimle hareket et” dediği ve ABD ile NATO’nun Suriye’de daha ağırlıklı rol almaya hazırlandığı günlerden geçiyoruz…
EKSEN DEĞİŞTİRMEK DEVRİM GEREKTİRİR
ABD emperyalist bir devlettir ve stratejik hedeflerinden vazgeçmez; zamana yayar, erteler hatta mecbur kalıp rafa bile kaldırır ama vazgeçmez! Bu tür stratejik hedefler ancak emperyalizmin yenilmesiyle ortadan kaldırılır!
Bunun yolu da bellidir: ABD’nin stratejik hedefi olan Büyük Kürdistan’ın geçtiği ülkelerin, yani Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin bölgesel işbirliği!
Burada sorunlu halka maalesef Türkiye’dir. Türkiye ABD’nin stratejik hedefidir ama aynı zamanda model ortağıdır, NATO müttefikidir. Türkiye bu ilişki nedeniyle kendisini hedef alan bu projenin, dolaylı olarak mimarlığını yapmaktadır. İşte Irak Koridoru konusunda gelinen nokta ortadadır. Aynı durumun Suriye Koridoru için de geçerli olmaması için zaman daralmaktadır.
Türkiye’yi Amerikan cephesinden çıkararak bölgesel cepheye dâhil edebilmek ise Erdoğanlarla mümkün olmayacağı gibi, sıradan bir hükümet değişikliğiyle de mümkün olamaz. Çünkü bu ağırlıkta bir eksen değiştirmek, 60 yıldır bulunulan bloktan çıkmak devrim gerektirir!
Bitirirken belirtelim: Son tahlilde bölge cephesi Çin ve Rusya’nın da desteğiyle emperyalizmi yenecek ve ABD’nin stratejik hedefini engelleyecektir! Türkiye’nin yanlış tarafta yer alması sadece zamanı uzatacak ve maliyeti artıracaktır!
Mehmet Ali Güller
17 Haziran 2016
NATO’nun Rusya’yı çevreleme stratejisinde Türkiye’nin rolü
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 15/06/2016
Brüksel’deki NATO Savunma Bakanları toplantısı, ittifakın Rusya’yı çevreleme stratejisinde yeni hamlelere başladığına işaret ediyor.
NATO, tıpkı daha önce SSCB’ye yaptığı gibi, Rusya’yı yine genişçe bir yayla çevrelemeye çalışıyor. Üstelik şu farkla: SSCB’ye uygulanan çevreleme yayından daha derinlere inerek…
NATO Rusya’yı birincisi Baltık’tan, ikincisi Doğu Avrupa’dan, üçüncüsü Türkiye ve Karadeniz’den, dördüncüsü Kafkasya’dan ve beşincisi Afganistan’dan çevrelemeye çalışıyor. Bu yay, SSCB zamanında özellikle NATO’nun batı kanadında daha da gerideydi. Baltık ve Doğu Avrupa’daki güç dengesi değişikliği ve NATO’nun genişlemesi, yayı daha derinlere ilerletmiş oldu.
Fakat Rusya da, Suriye ve Doğu Akdeniz üzerinden ABD-NATO’nun yayını yarmış, yayın arkasına geçmiş durumda!
NATO’DAN RUSYA’YA KARŞI 5 HAMLE
Brüksel’deki NATO Savunma Bakanları toplantısının ilk gün sonuçları, ittifakın beş önemli hamle başlattığını göstermiş oldu:
1) NATO, Doğu Avrupa’ya 4 bin asker gönderme kararı aldı. Karar, Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya’ya 4 tabur gönderilerek uygulanacak.
2) NATO Genel Sekreteri Jens Soltenberg, hazır kuvvetlerin 3 kat artırıldığı açıkladı.
3) Soltenberg, NATO bünyesinde oluşturulması kararı alınan Acil Müdahale Gücü’nün ilgili ülkelerde görevlendirilmeye hazır hale getirildiği ilan etti.
4) NATO’nun Doğu Avrupa’da 8 yeni karargâh kurduğu açıklandı.
5) Soltenberg, “NATO’nun Karadeniz bölgesindeki savunma ve caydırıcılığını güçlendirmek için ek önlemler alacağını” ilan etti!
NATO’NUN ORTADOĞU VE KAFKASYA ATAĞI
NATO’nun ve bileşenlerinin son dönemde aldıkları kimi kararlar, ittifakın Rusya’yı çevreleme stratejisinin gereğiydi.
Örneğin Alman parlamentosunun Ermeni Soykırımı kararı alması, Türkiye’den çok Rusya’yı hedef alıyordu. Batı, çevreleme stratejisi gereği, Kafkasya’da Ermenistan’a çengel atıyordu. Zira Rusya’nın liderlik ettiği Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne üye olan Ermenistan, son iki yıl içerinde birincisi Moskova’nın iki üssünü büyütme kararına onay verdi, ikincisi Avrasya Ekonomi Birliği’ne girdi, üçüncüsü de Rusya’yla ortak hava savunma sistemi kurma kararı aldı.
Diğer yandan Almanya’nın savunma ve güvenlik doktrini içerisinde Rusya’yı rakip ülke olarak ilan edeceği yönündeki iddialar, iddia düzeyinde kalsa bile, Moskova-Berlin ilişkisi üzerinde baskı oluşturmuş durumda.
Yine Almanya’nın Türkiye’den İncirlik üzerinde üs talep etmesi, Fransa’nın Kobani’de üs kurma kararı alması, NATO’nun Rusya’yı çevreleme stratejisinin gereği hamlelerdir.
Yine NATO Genel Sekreter Yardımcısı Alexander Vershbow’un, ittifakın Ortadoğu’daki IŞİD’le mücadele operasyonlarına doğrudan katılabileceğini açıklamasını da, yine çevreleme stratejisi içerisinde değerlendirebiliriz.
NATO TÜRKİYE’YE YIĞINAK YAPMIŞ DURUMDA
Peki, Türkiye’nin bu strateji içerisindeki rolü ne?
Türkiye, hem NATO’nun Rusya’yı çevreleme stratejisindeki beş cephenin üçünde kritik konuma sahip olduğu için, hem de Rusya’nın çevreleme yayını yardığı Suriye-Doğu Akdeniz eksenindeki konumu nedeniyle, önemli bir role sahiptir. Açalım:
Çevreleme yayının ikinci cephesi olan Doğu Avrupa’nın Bulgaristan ve Romanya gibi ülkeleri, aynı zamanda Batı Karadeniz üzerinden Türkiye ile NATO bünyesinde eklemlidir. Nitekim bu üç ülkede eşgüdümlü çalışan NATO radarları vardır.
Çevreleme yayının üçüncü cephesi, zaten doğrudan Türkiye ve Karadeniz’dir.
Çevreleme yayının dördüncü cephesi olan Kafkasya ise Doğu Karadeniz ve Türkiye açısından doğrudan önemlidir.
İşte bu nedenle, Erdoğanlar son dönemde şu çıkışları yapmaktadır:
Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Soltenberg’e “Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor. Karadeniz’i tekrar istikrar havzası kılmalıyız.” demesi…
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Varşova’da yapılan Türkiye, Polonya, Romanya üçlü siyasi ve askeri danışma toplantısında, NATO’nun Türkiye’de bulunan balistik füze sistemlerini genişletmesi gerektiğini söylemesi…
Erdoğan’ın Türkiye-Suriye sınırına, NATO sınırı olduğu gerekçesiyle ittifakı çağırması…
Kaldı ki ABD-NATO açısından Türkiye cephesinde yığınak tablosu şöyledir: Ege’de ve Doğu Akdeniz’de NATO gemileri; İncirlikte ABD, Almanya ve Fransa uçakları; Malatya ve Diyarbakır’da üsler; Adana, Antep ve Maraş’ta patriot bataryaları; Kürecik’te radar…
RUSYA’YLA İLİŞKİLERİ DÜZELTME ZORUNLULUĞU
Şimdi tablo böyleyken, Erdoğan’ın bir mektubuyla Ankara-Moskova ilişkilerini düzeltmesi mümkün değildir. Zira Moskova çok iyi bilmektedir ki, düşürülen uçak, bir neden değil İncirlik Mutabakatı’nın sonucudur!
AKP hükümetinin turizm ve tarım ağırlıklı ekonomik ihtiyaçlar nedeniyle Moskova’ya el uzatmasının Türkiye’nin yararına bir anlam kazanabilmesi, Ankara’nın en azından NATO stratejisinin kenarına çekilebilmesine, strateji içerisinde öncülük yapmamasına bağladır.
Zira NATO’nun Rusya’yı çevreleme stratejisi, aslında Türkiye’nin de zararınadır. Türkiye ABD cephesinde ve NATO stratejisi içerisinde kalarak ne terörü bitirebilir, ne de Rusya dâhil komşularla gerçek bir barışa kavuşabilir!
Mehmet Ali Güller
15 Haziran 2016
Suriye eksenli silahlı saflaşma
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 11/06/2016
Bölge, üç kritik öneme sahip gelişmeye sahne oldu:
1) ABD, 2003 Irak işgalinden bu yana ilk kez Akdeniz’e iki uçak gemisi birden gönderdi!
2) ABD, İngiltere, Fransa özel kuvveleri ilk kez Suriye’de aynı anda operasyona başladı.
3) Rusya, İran, Suriye Savunma Bakanları ilk kez üçlü bir toplantı yaptı.
Bu tablo aynı zamanda Suriye eksenli bir silahlı saflaşmaya işaret ediyor: Bir yanda ABD, İngiltere ve Fransa’dan oluşan Atlantik kuvvetleri, diğer yanda da Rusya, İran ve Suriye’den oluşan bölge kuvvetleri…
Peki, Türkiye bu tablonun neresinde?
Geleceğiz ama önce tarihi öneme sahip üçlü savunma bakanları toplantısında alınan kararları inceleyelim. Zira o kararlardan biri doğrudan Türkiye’yi ilgilendiriyor!
RUSYA-İRAN-SURİYE SAVUNMA BAKANLARI ZİRVESİ SONUÇLARI
Tahran’dan yapılan ve İran Savunma Bakanı Hüseyin Dehkan, Suriye Savunma Bakanı Fahad Casim el-Fryec ve Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun katıldığı tarihi önemdeki üçlü zirveden şu sonuçlar çıktı:
1) Üç ülke savunma bakanı, “sıkı operasyon” kararı aldı. İran Savunma Bakanı Dehkan bu kararı “terörist gruplara karşı bitirici bir hamle yapmak konusunda kararlıyız” diye açıkladı.
2) Üç ülke, ateşkes sürecinde ABD’nin “ılımlı muhalif” dediği grupların silahlandığı saptamasından hareketle, bu gruplara karşı da mücadele kararı aldı. Yeni bir döneme işaret eden bu mücadele bir takvime bağladı. Bunun ilk aşaması, Suriye’nin kuzeyinde uygulanacak.
3) Askeri faaliyetlere paralel olarak, siyasi ve diplomatik baskı uygulanacak ve terörü destekleyenlere özel mesajlar gönderilecek. Bu işi Moskova üstlenecek ve ABD üzerinden Türkiye ve Suudi Arabistan’a “terörist gruplara yardımı durdurun” mesajı verilecek.
AKP’NİN PROGRAMI VE KONUMU AÇIK
Görüldüğü gibi bölge kuvveleri, aldıkları bir karar ile de Türkiye’nin bu saflaşmada nasıl konumlandığına işaret etmiş oldular.
Buna şundan dikkat çektik: AKP Hükümeti’nin dış politikada değişikliğe başladığı ve Ankara’nın Şam ve Moskova ile ilişkileri düzeltme yoluna girdiği şeklindeki hayal, gerçeği yansıtmamasının ötesinde, AKP Hükümeti’ne bu noktada yapılacak muhalefeti de etkisizleştirmektedir!
Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin programı, konumu ve tavrı açıktır!
Erdoğan, Muhammed Ali’nin cenazesinde bile Suriye’ye düşmanlık yapmayı sürdürmektedir. Erdoğan ABD’den şu mesajı vermiştir: “Esad bir katildir. Esad’a yardımcı olanlar onun katliamlarına ortaktır.”
Bu açıklama Erdoğanların tavrını yansıtmaktadır. Peki, konumlanışları nedir? Hangi cephede pozisyon almaktadırlar?
ERDOĞANLARIN NATO’CULUĞU
Yukarıda özetlediğimiz Suriye eksenli silahlı saflaşma yaşanırken, Türkiye, Polonya ve Romanya Dışişleri Bakanları Varşova’da üçlü siyasi ve askeri danışma toplantısı yaptı. Ortak basın toplantısında Çavuşoğlu NATO’nun Türkiye’de bulunan balistik füze sistemlerini genişletmesi gerektiğini söyledi!
Aynı zamanda NATO’nun doğu kanadı toplantısı özelliği taşıyan bu üçlü zirve, önümüzdeki günlerde yapılacak ve Moskova’nın sert tepkisine neden olan Anakonda-16 NATO tatbikatı nedeniyle de önemliydi. Türkiye’nin de katılacağı Polonya Silahlı Kuvvetleri’nin ev sahipliğindeki bu tatbikat, doğrudan Rusya’yı hedef alıyor!
Çavuşoğlu’nun NATO’dan talebine gelirsek… Yani İncirlik, Diyarbakır, Malatya üsleri, Kürecik radarı, Konya’daki Awacks sistemi, Adana, Antep ve Maraş’taki patriot bataryaları yetmiyor, AKP Hükümeti NATO’dan daha fazla ülkemize yerleşmesini istiyor!
Öte yandan NATO gemileri zaten Doğu Akdeniz ve Ege’de… Anımsayacağınız gibi Erdoğan ayrıca Karadeniz’in Rus gölü olduğunu iddia ederek NATO’yu buraya da davet etmişti!
Bir de Türkiye’nin sınırının NATO sınırı olduğu argümanı üzerinden, Erdoğan’ın NATO’yu doğrudan Türkiye-Suriye sınırına davet edişi var…
Yani AKP Hükümeti’nin yönettiği Türkiye, yukarıda özetlediğimiz silahlı saflaşmada doğrudan Atlantik kuvvetleri ile birlikte konumlanıyor. Nitekim “ABD, İngiltere, Fransa özel kuvveleri ilk kez Suriye’de aynı anda operasyona başladı” derken, buna “MİT kuvvetleri”ni de eklememiz gerekiyor!
BÖLGENİN KRİTİK SORUNU: TÜRKİYE’NİN POZİSYONU
Özetlersek, Suriye eksenli saflaşmada yeni bir döneme girildi. Mücadele sertleşecek. Atlantik kuvvetleri, ağırlıklı olarak Suriye’nin kuzeyinde bir koridor inşası için hamle yapmaya başladı.
Bölge kuvvetleri ise bu hamleye, Suriye’nin kuzeyinden yanıt vermeye hazırlanıyor.
Suriye’nin kuzeyindeki koridor, Türkiye’nin ulusal güvenliğine olumsuz etkiyor. Ankara’nın çıkarları bu nedenle nesnel olarak bölge kuvvetlerinin yanında. Ancak iktidar, programı ve siyasi konumu gereği Atlantik kuvvetlerinin yanında!
Bu sadece Türkiye için değil, bölge için de önemli bir sorundur!
Mehmet Ali Güller
11 Haziran 2016
ABD’nin 2. koridor inşası
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 09/06/2016
ABD Irak’ın kuzeyinde Barzanistan’ı nasıl kurdu? Kuşkusuz öncelikle Irak’ı işgal ederek. Fakat işgal bu hedefi gerçekleştirmeye yetmiyordu; Irak’ın komşularının da buna mecbur edilmesi gerekiyordu. O komşuların başında da Türkiye geliyordu.
Türkiye 1991’den 2016 yılına kadar, yani mevcut Binali Yıldırım hükümetinin Irak’ta adem-i merkeziyetçilik üzerinden Barzanistan’ın tanımasına kadar geçen süreçte “Kürt Koridoru”na nasıl razı edildi?
1) Komşularla işbirliği yapmak yerine ABD cephesinde yer alarak!
2) ABD’ye İncirlik Üssü ve Çekiç Güç ile Barzanistan’a kalkan olmasını sağlayarak!
3) ABD’nin PKK’yi bazen havuç bazen de sopa olarak kullanmasına engel olamayarak!
4) ABD’nin Musul-Kerkük havucu ile “sadece Kürtlere değil, Türkmenlere de özerklik olabilir” havucuna aldanarak!
Bunlar sahadaki somut temel nedenlerdi. Kuşkusuz bunlara ekonomiden, bağımlı hükümetlere kadar başka temel nedenler de ekleyebiliriz.
Peki, bunu neden anımsattık? ABD’nin Irak’taki şablonu aynen Suriye’de de uyguladığını bir kez daha anlatmak için…
MENBİÇ OPERASYONUNUN KRİTİK ÖNEMİ
Taktik süreçlere değil, stratejik sürece bakmamız gerekiyor. Nedir o stratejik süreç?
İlk kitabımız “Büyük Kürdistan”da da, son kitabımız “Amerikan Koridoru”nda da vurguladık: ABD’nin stratejik hedefi Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi kapsayan, Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan, ikinci bir İsrail işlevi görecek bir koridor kurmaktır.
ABD bu hedefi gerçekleştirmeye Irak’tan başladı. 12 yıl arayla yapılan iki ayrı savaşta ve 25 yılın sonunda Barzanistan’ı belli bir noktaya getirdi. Fakat denize sınırı olmayan Barzanistan’ın yaşama şansı olmadığı için bugüne kadar bağımsızlık konusunu hep rafta tuttu. Suriye meselesi işte bu stratejik hedefin ikinci aşamasıydı: Barzanistan’ı Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açmak!
Peki, 5 yılın sonunda bu hedefte durum ne? Suriye’nin kuzeyinin bugün kabaca Türkiye sınırı boyunca yüzde 80’i ABD destekli PYD’nin denetiminde. Sınırın yüzde 70’lik kesintisiz kısmı Fırat’ın doğusunda, PYD’nin iki kanton yönetimi altında…
Fırat’ın batısında, Suriye’nin kuzeyinin en batısında yine PYD’nin denetimi altında yüzde 10’luk bir parça var. Burası da bir kantonun yönetimi altında…
Arada ise yüzde 5’i ÖSO’nun, yüzde 15’i IŞİD’in denetiminde olan yüzde 20’lik parça var.
ABD işte bu yüzde 20’lik parçanın da PYD’nin denetimine geçmesine uğraşıyor. Gündemdeki Menbiç operasyonu, işte bu hedefle yapılıyor; PYD’nin Fırat’ın doğusundaki iki kantonu ile batısındaki bir kantonu birleştirmek ve kesintisiz bir koridor kurmak için…
ANKARA PRAİTKTE PYD KANTONLARINI KABULLENDİ
Peki, Türkiye ne yapıyor?
Cumhurbaşkanı Erdoğan “PYD-YPG zaten lojistik güç” diyerek Menbiç Operasyonuna razı olduklarını ilk ilan eden oldu. (Star, 3 Haziran 2016)
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “ABD bize garanti verdi” diyerek Menbiç Operasyonuna karşı somut hiçbir şey yapmayacaklarını ilan etmiş oldu! (Hürriyet, 7 Haziran 2016)
TSK, “PYD-YPG sınıra 15 km yaklaşırsa vururuz” dedi! (Yeni Şafak, 8 Haziran 2016)
Peki, ne anlama geliyor bu açıklama? Sınırın 15 km altının PYD denetiminde olduğunun artık kabullenilmesi!
ÇİFT BANT MUTABAKATI
Peki, Türkiye ABD’nin Menbiç Operasyonu karşısında bir oldubittiye mi geldi? Siz Erdoğanların açıklamalarına ya da havuz medyasından yapılan şu türden propagandalara bakmayın: Yok “ABD’li generale rest çekilmiş”, yok Türkiye ile ABD fiilen savaştaymış vs.
Gerçek şu: Menbiç Operasyonu konusunda Washington ile Ankara arasında bir mutabakat var. Bu mutabakatın istekli mi yapıldığı yoksa mecbur mu kalındığı sonucu etkilemiyor.
Erdoğan’ın Nisan ayı başında ABD’ye yaptığı ziyaretin merkezinde Menbiç Operasyonu vardı. Sırasıyla Çavuşoğlu-Kerry, Erdoğan-Kerry, Erdoğan-Biden ve Erdoğan-Obama görüşmelerinde bu konuda genel bir mutabakata varıldı. O ziyarette yapılan “ABD ile PKK yüzünden küsecek değiliz” açıklaması kritik önemdedir!
O mutabakatın teknik detayları için Erdoğan‘ın hemen arkasından Türkiye’ye bir ABD heyeti geldi. Askeri kaynaklara göre, teknik ayrıntılarda, asker ve diplomatlardan oluşan ABD heyetiyle büyük oranda anlaşma sağlanmıştı!
Kuşkusuz mutabakat başka, bunu hayata geçirebilmek başkaydı. Sahanın şartları olduğu gibi, Türkiye’nin içinden de itirazlar vardı. O nedenle zamana ve küçük tavizlere bırakıldı. 18 Mayıs’ta Obama ile Erdoğan arasında yapılan 1 saat 10 dakikalık telefon görüşmesinin sonucu her iki Saray tarafından da “IŞİD’e karşı ortak çaba göstermenin aciliyeti hususunda mutabık kalınmıştır” diye duyuruldu. Yani IŞİD’e karşı Menbiç Operasyonu yapılacaktı.
Peki nasıl? Türkiye içinden gelen basınç çift bant formülü ile giderildi: Sınırın Türkiye tarafındaki 20 km’lik bölümünde ÖSO, altındaki bölümünde ise PYD hâkim olacaktı!
Erdoğan ile Obama’nın telefonda anlaşmasından dört gün sonra, 22 Mayıs 2016’da ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Org. Joseph Votel gizlice Suriye’ye gitti ve Menbiç Operasyonu için düğmeye bastı. Votel ardından da Türkiye’ye gelip Dışişleri ve Genelkurmay yetkilileriyle son ayrıntıları görüştü.
Ve böylece Menbiç Türkiye’nin de “oluruyla” başlamış oldu!
‘PKK’Yİ VUR, AMA PYD’Yİ TANI’ SÜRECİ
İşte bu tablo, asıl görülmesi gereken stratejik süreçtir. Bunun yerine salt PKK’ye operasyonlara odaklanılması, Türkiye’yi Irak’taki hataya götürür.
Nedir o hata? Yukarıda da belirttik, ABD Türkiye’yi Barzanistan’a mecbur etmede PKK’yi bazen havuç bazen de sopa olarak kullandı. Özetle Türkiye’yi PKK’ye karşı Barzani’yle müttefik yaptı! Oysa PKK gibi Barzani de ABD’nin koridor planının araçlarıydı. Türkiye’nin birini diğerine tercih etmesi, sonuçları bakımından da görüldüğü gibi, Irak’ta bir koridor inşa edilmesini engellemedi. Tersine Türkiye’yi o koridora mimar yaptı! (Elbette şu ayrımı yapalım: Ankara-Bağdat işbirliği dâhilinde Barzani’yle taktik ittifak ayrı, Ankara-Washington müttefikliği içinde Barzani’yle ilişki ayrı.)
Bugün de aynısı geçerlidir. Erdoğan’ın Obama’dan gelen bir telefon sonrasında Bakanlar Kurulu’na imzalattığı 22 Temmuz 2015 tarihli İncirlik Mutabakatı’nın özü neydi? Türkiye’yi “PKK’yi vur, PYD’yi tanı” noktasına sürüklemekti.
ABD Büyükelçisi John Bass’ın o süreçte Kürt örgütü temsilcilerine “Türkiye’yi geri dönülmez noktaya ilerletene kadar sabredin” mesajı vermesi bundandı.
Sonuç? Tamam, Türkiye 24 Temmuz 2015’ten bu yana PKK’yi vuruyor ama karşılığında da Suriye’nin kuzeyinde PYD kantonlarını kabul etmeye mecbur kalmış durumda…
Nitekim Eski ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone Kuzey Irak’tan verdiği mesajda artık şöyle demektedir: “PKK’nin silah bırakmasının zamanı geldi.”
Ve ilginçtir, Başbakan Binali Yıldırım da ardından şöyle demektedir: “Terör örgütünden ‘görüşebiliriz, silahları bırakabiliriz, konuşalım’ gibi doğrudan, dolaylı haberler geliyor.” (Hürriyet, 8 Haziran 2016)
Yıldırım’ın bu cümlenin hemen arkasından “ama konuşacak bir şey yok” demesi önemsizdir, zira konuşmayacak kişi boşuna “konuşalım mesajı geldi” demez! Nitekim Yıldırım konuşmasının devamında bayrak vurgusu yaptıktan sonra “bunlar üzerinde konuşacaksanız, buyurun konuşalım” demektedir!
Fakat bize göre henüz o konuşma vakti gelmemiştir. Zira ABD için meselenin Suriye boyutu önemlidir ama Erdoğan için de Türkiye boyutu kritiktir. Erdoğan bu kartı başkanlık (ya da partili cumhurbaşkanlığı) hedefi gerçekleşene kadar kullanacaktır. Zira o kart 7 Haziran yenilgisinden sonra 1 Kasım’da AKP’yi tek başına hükümet yapmaya öncelikle yaradı. Ancak henüz 367’yi bulamamış bir Erdoğan açısından kullanım değeri hâlâ bulunmaktadır.
İKİNCİ KORİDOR RİSKİ KAPIDA
Şimdi yazının bu noktasında kimi okurlarımız çıkıp “ne yani PKK’ye operasyon yapılmasın mı” diye sorabilir. Hatta kimileri de “bak, saray savaşı dedi”, “baki aslında PKK’yi savunuyor” gibi anlamsız varsayımlarda bulunabilir, alıştık.
Onlar için de belirtelim: PKK’ye karşı operasyonlar elbette yapılmalıdır. Kaldı ki bu her şeyden önce hükümetin ve devletin görevidir. TSK, Erdoğanların siyasi hesaplarına bakmadan, bu süreçten yararlanabildiği kadar yararlanmalı ve PKK’yi mümkün olduğu kadar sıfırlamalıdır.
Fakat Türkiye açısından asıl tehdit Amerikan Koridoru’dur. PKK bu koridorun aracı olması bakımından tehdittir. Türkiye PKK’ye vururken, bunun karşılığında ABD’nin adım adım koridoru inşa etmesine sessiz kalarak stratejik hata yapar, yapmaktadır!
Peki, ne yapmalı? Hep söylüyoruz; birincisi ABD cephesinde kalarak ABD projesi önlenmez. İkincisi, komşularla işbirliği yapmadan Amerikan Koridoru önlenemez. Üçüncüsü, yine komşularla işbirliği yapmadan terör bitirilemez!
Türkiye’nin kara komşuları İran, Irak ve Suriye ile deniz komşusu Rusya’ya karşı ABD cephesinde hareket etmesi, Türkiye’yi hem sürekli ve döne döne PKK sorunuyla karşı karşıya bırakmaktadır, hem de bu süreçte ABD’nin adım adım stratejik hedefini gerçekleştirmesine hizmet etmektedir. Türkiye bu kısırdöngüden çıkmalıdır!
Bunun mevcut iktidarla gerçekleşmeyeceğinden hareketle, duruma çözüm bulmak da hepimizin sorunu ve sorumluluğudur! Aksi takdirde ikinci bir Barzanistan, Suriye koridoru olarak kapımızdadır!
Mehmet Ali Güller
9 Haziran 2016
Sultan Murad Tugayı’nı destekleyerek Amerikan Koridoru engellenebilir mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 06/06/2016
ABD destekli Menbiç Operasyonu, fiilen Türkiye’nin “YPG Fırat’ın batısına geçemez” kırmızıçizgisini ortadan kaldırdı.
Gerçi kırmızıçizgi aslında başından itibaren geçersizdi. Zira PYD-YPG daha AKP’nin PYD lideri Salih Müslim’i Ankara’da ağırladığı günlerde ikisi Fırat’ın doğusunda, biri Fırat’ın batısında olmak üzere üç kanton ilan etmişti. Yani YPG zaten Fırat’ın batısındaydı!
İKİ BANT MUTABAKATI
Türkiye açısından mesele bu üç kantonun birleşmesi ve Suriye’nin kuzeyinde kesintisiz bir kuşak oluşturulmasıydı.
Doğudaki iki kanton ile batıdaki bir kantonun arasında ise ağırlıklı olarak IŞİD’in işgal ettiği, Nusra ile AKP destekli grupların da yer yer bulunduğu 98 km’lik Cerablus var.
Washington özellikle son altı aydır Ankara’yı “girdap operasyonu” ile kesintisiz bir kuşağa adım adım mecbur etmeye çalışıyor. Üzerinde önemli ölçüde mutabık kalındığı anlaşılan plana göre AKP destekli grupların egemen olduğu 20 km’lik bir bant ve onun altında da YPG’nin egemen olacağı bir alt bant olacak…
Ankara böylece “Kürt kuşağı” ile arasına güya bir ÖSO tamponu koymuş olacak!
Bu planın işe yaramayacağı ortada; zira Barzanistan’ın 20 km’lik bir bandın altından da Doğu Akdeniz’e bağlanabilmesi, ABD için yararlıdır!
Kaldı ki, en sonunda o 20 km’lik bant da Kürt gruplar lehine eriyecektir!
TEZKERE, İNCİRLİK, SULTAN MURAD TUGAYI
AKP’nin mecbur kaldığı bu çift bantlı proje adım adım ilerlerken, Türkiye’nin milli kuvvetleri de alternatif çareler aramaktadır. Bu “çarelerden” biri de MİT’in kurduğu Sultan Murad Tugayı’nın desteklenmesi diye açıklanmaktadır! Üstüne emekli özel kuvvet askerlerinin yönettiği Blackwater tipi örgüt kurulması gerektiği söylenmektedir!
Bize göre bu bir çare değil, tersine AKP gibi ABD’nin “girdap operasyonuna” dolaylı mecbur kalmak demektir!
Sultan Murad Tugayı benzeri grupları desteklemek, AKP’nin tezkeresini desteklemekle başlayan ve İncirlik Mutabakatı’nın “kâğıt üzerinde bir anlaşma” olduğunu iddia ederek önemsiz sayan sorunlu bakışın yeni bir aşamasıdır!
Kaldı ki, bugünün koridor sorunu, dünün Sultan Murad Tugayı benzeri çeşitli etnik ve mezhebi örgütlerin desteklenmesinin sonucudur!
AKP Hükümeti SADAT gibi Blackwater tipi örgütler kurduğu ve Sultan Murad Tugayı gibi grupları sahaya sürdüğü için Esad kuvvetlerini güneye doğru baskılayabilmiştir. Bunun sonucunda da kuzeyde açılan alana ABD destekli PYD yerleşmiştir!
En somut gerçektir: Suriye’yi bölen her pratik, Amerikan Koridoruna yarar!
AMERİKAN KORİDORU NASIL ÖNLENİR?
Stratejiyi düzeltmeden Türkiye’nin Amerikan Koridoru’nu önleme şansı yoktur. 25 yıllık Irak deneyimi ortadadır ve Ankara en sonunda Barzanistan’ı tanımak zorunda kalmıştır.
Doğru strateji nedir? ABD’nin Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi hedef alan “Büyük Kürdistan” projesi, hedef alınan dört ülkenin işbirliğiyle engellenir.
AKP Hükümeti ise tersine üç ülkeye düşmanlık yapmakta ve ABD cephesinde yer almaktadır.
Amerikan cephesinde kalarak ve komşulara düşmanlık yaparak ABD projesinin önlenemeyeceği 25 yıllık Irak ve 5 yıllık Suriye örneği ile sabittir!
Aslında mesele basit ve açıktır:
İncirlik olmasa, ABD’nin Suriye’deki bin özel kuvvet askeri YPG’ye koridor kurdurabilir mi?
Ankara angajman kurallarını kaldırsa ve Suriye uçakları ülkenin kuzeyinde hava operasyonu yapabilse, koridor kurulabilir mi?
Ankara Suriye sınırını kapatsa ve bu ülkeye terörist akışını kesse, Şam kuvvetleri kuzeye doğru taarruz yapabilse, koridor kurulur mu?
Ankara, Sultan Murad Tugayı ve ÖSO gibi gruplara desteği kesse ve Şam kuvvetleri kuzeye egemen olsa, koridor kurulur mu?
Özetle, hadi işbirliğini geçtik, Ankara Şam’a düşmanlığı bıraksa, ABD Suriye’de bir koridor kurabilir mi?
İKTİDARA MUHALEFET ETMEK
AKP’nin tezkeresine destek vererek, Erdoğan’ın imzaladığı İncirlik Mutabakatı’nı önemsiz sayarak, MİT’in kurduğu Sultan Murad Tugayı’nı destekleyerek Amerikan Koridoru önlenmez, tersine Irak’ta olduğu gibi adım adım koridora mimar olunur!
Türkiye’nin milli kuvvetlerinin “sonunda terörle mücadele ediyor, aman yıpratmayalım” diyerek Erdoğan’a muhalefeti kesmesi, tarihi hatadır.
Her hükümetin ve devletin görevidir terörle mücadele etmek. İşini yapıyor diye Erdoğanların tüm yanlışlarına göz kapatmak, AKP Hükümeti’ni bir girdap operasyonu ile yakalamış ABD’nin işini kolaylaştırmaktadır!
Irak’ta olduğu gibi karşı çıkılan projeye mimar olunmak istemiyorsa, muhalefet Sultan Murad Tugayı’na destek gibi fikirleri bırakıp, işe iktidara muhalefet ederek başlamalı!
Mehmet Ali Güller
6 Haziran 2016