Musul’a Türk askeri gönderilmesinin anlamı

AKP Hükümeti, Musul’un 30 km kuzeydoğusundaki Başika’ya 600 asker gönderdi.

Hükümete yakın bazı kaynaklara göre bu askerler IŞİD’e karşı Peşmerge’nin eğitilmesi içindi, bazı kaynaklara göre ABD’nin liderlik ettiği koalisyonun Musul’u IŞİD’den kurtarma harekatı hazırlığı içindi. Hatta “Türkmenleri korumak, Telafer’e koridor açmak için” diyenler bile oldu!

Türkiye’nin sınırdan 18 kilometre ileride Bamerni ve sınırın hemen yanındaki Kanimasi’de küçük çaplı üsleri vardı. Örneğin son bilgilere göre Bamerni’de tank ve piyadelerden oluşan 500 kişilik bir mekanize taburumuz vardı. Yine Kanimasi’de 400 komando ve 130 bordo bereli bulunuyordu.

Her iki noktada da asker bulundurmamız, Saddam Hüseyin yönetimiyle yaptığımız anlaşmadan ve Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulmasını savaş nedeni saydığımız, kırmızı çizgi ilan ettiğimiz dönemden kalma anlaşmalardı.

Ancak AKP Hükümeti’nin sınırdan tam 61 km derinlikteki Başika’ya 600 asker göndermesi, bunun tam tersi hedefe sahip bir hamleydi: İnceleyelim:

KÜRDİSTAN’IN HAMİSİ: ERDOĞAN

AKP Hükümeti Musul’a Türk askeri göndererek Bağdat’a rağmen Erbil’le yaptığı enerji anlaşmalarını askeri alana da taşımış oldu.

Tayyip Erdoğan ve Neçirvan Barzani 23 Kasım 2013’te Kzuey Irak’taki petrolün Türkiye’ye getirilmesiyle ilgili bir anlaşma imzaladı. Bağdat merkezi hükümetine rağmen yapılmış bu anlaşma, teknik olarak “kaçak petrol anlaşması” anlamına geliyordu. Barzani anlaşmayı AKP Hükümeti’yle imzalanmış 50 yıllık stratejik bir anlaşma olarak niteledi.

Bu anlaşmayla birlikte, aslında daha öncesinde başlayan, tankerle petrolün Türkiye’ye taşınması ve Barzani adına depolanması süreci hızlandı. Bu petroller, Bağdat hükümetinin onayı olmadığı için kaçak depolanıyordu ve o nedenle alıcı sorunu yaşıyordu. Sorun şöyle çözüldü: Barzani’nin petrolünü AKP Hükümeti taşıyacak, İsrail alacaktı!

İşte Musul’a asker gönderilmesiyle, bu anlaşmaya askeri boyut da eklenmiş oluyor. Çünkü Türkiye yine Bağdat’a rağmen Erbil’le anlaşmış oldu. Nitekim Irak hükümeti Türk askerinin Musul’a gönderilmesine karşı çıktı ve Ankara’dan derhal askerleri çekmesini istedi.

Bu pratikte AKP Hükümeti’nin Erbil’e savunma kalkanı kurmaya başlması demek. Yani fiiliyatta Ankara’nın Erbil’i Bağdat’tan koparmaya çalışması demek. Ve toplamda Türk deletinin dün kırmızı çizgi ilan ettiği “Barzani Kürdistanı”nı himaye etmeye soyunması demek! (TSK zaten yaklaşık iki yıldır Kuzey Irak’ta Eğit-Donat kapsamında Peşmerge eğitmektedir.)

Türkmenleri korumak, Telafer’e koridor açmak gibi hedefler ilan etmek ise bu ana hedefin örtüsüdür, Türk kamuoyunu sürece alıştırmak içindir.

HAMLENİN SURİYE VE AÇILIM’A ETKİSİ

Erdoğan‘ın bu hamlesi hem Suriye’deki, hem de içerideki Kürt politikasına basınç uygulayacak.

Şöyle ki, Irak’taki Kürdistanı destekleyen bir devletin, Suriye’deki Kürdistan girişiminin karşısında durabilmesi pratikte mümkün değildir. Zaten Suriye’de ABD’yle birlikte hareket etmek, başından beri ısrarla vurguladığımız gibi, niyetinizinde bağımsız olarak sizi en sonunda Kürdistan’ın bekçiliğine götürecektir. Bu 20 yıllık Irak tecribesiyle sabittir!

Nitekim süreç oraya doğru ilerlemektedir. İncirlik’e askeri yığınak yapılmaktadır ve tıpkı Irak’ta olduğu gibi İncirlik kuzeydeki devlet girişimine kalkanlık yapacaktır. Türkiye ile ABD, PYD’nin egemen olmadığı alanda ortak operasyona hazırlanmaktadır ve bu en sonunda o bölgenin de PYD’nin egemenliğine geçmesi demektir.

Diğer yandan Barzanistan’ı himaye, AKP Hükümeti’nin Türkiye’deki Kürt politikasını da etkileyecektir. Zaten Açılım Erdoğan‘ın söylediği gibi bitirilmemiş, iç politikanın gereği olarak buzdolabına kaldırılmıştır.

AKP milletvekili Galip Ensarioğlu‘nun da berlittiği gibi zaten Öcalan‘la şu anda görüşülmektedir, Dolmabahçe Mutabakatı da yürürlüktedir; Erdoğan‘ın o mutabakata karşı itirazları siyasal rakiplerini alt etmek içindir. Neticede Erdoğan 1 Kasım’ı istediği gibi şekillendirmiştir!

Böylece Ensarioğlu uzunca bir süre anlatmaya ve uyarmaya çalıştığımız hamleleri açıklıkla ortaya koymuştur, itiraf etmiştir!

CEPHELEŞME KESKİNLEŞTİ

AKP Hükümeti’nin Musul’a asker göndermesinin daha geniş anlamı ise bölgedeki cepheleşmesinin artık iyice keskinleşmesidir.

ABD’nin liderlik ettiği Atlantik Cephesi ile Rusya’nın liderlik ettiği Bölge Cephesi karşı karşıyadır.

Askeri anlamda ABD, Türkiye, İngiltere, Fransa, Almanya, İsrail, Suudi Arabistan ve Katar bir tarafta; Rusya, İran, Irak ve Suriye diğer taraftadır. (Çin ve Mısır ise askeri anlamda değil ama siyasal anlamda Bölge Cephesi içimdedir.)

AKP Hükümeti Rus uçağı düşürerek ve Musul’a asker göndererek, ABD projesine tamamen eklemlenmiştir. Zaten Rus uçağı düşürmek ve Musul’a asker göndermek, gerçekte AKP Hükümeti’nin ABD ile imzaladığı İncirlik Mutabakatı’nın pratik sonucudur.

Tüm bunlar aynı zamanda Erdoğan’ın iç politikada iktidarını sigortalatma ve başkanlık rejimine yol açma hamlesidir.

3. İSRAİL OLMA TEHLİKESİ

Peki süreç nereye ilerler?

Rus hava kuvvetleri ve Suriye Ordusu’nun Halep operasyonları, sahada Amerikan Koridoru’nu önleyen bir hamledir. Lazkiye-Halep-Azez üçgeni, koridorun coğrafyasının Doğu Akdeniz’e açılan kapısıdır ve asıl mücadele şu anda burası için yapılmaktadır. Bu üçgeni kontrol eden, Ortadoğu’yu biçimlendirecektir.

Şartlar ve sahadaki güç dengesi Bölge Cephesi’nden yanadır ancak bu durum şu gerçeği değiştirmez: Burada kilit sorun Türkiye’dir. Zira Türkiye’nin çıkarları Bölge Cephesi’nde ama Ankara yönetimi Atlantik Cephesi’ndedir!

Türkiye bu çelişkiyi çözemediği müddetçe kırmızı çizgilerini silecek ve maalesef “3. İsrail” olacaktır! (2. İsrail, Amerikan Koridoru-Kürdistan’dır. Son çıkan “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru” kitabımı özellikle okumanızı öneririm.)

Mehmet Ali Güller
6 Aralık 2015

1 Yorum

Rus uçağı düşürülmesinin ilk sonuçları

Rus uçağının düşürülmesi Erdoğan‘ı mı vurdu? Bu tezin doğruluğu şu ikisine bağlıdır:

1) Uçağı düşürme emrini verenler, yani askerler, uçağı Erdoğan‘a rağmen düşürmüştür!

2) Erdoğan “milli mevzi”dedir ve Türkiye’nin yönünü Atlantik’ten Avrasya’ya çevirmeye çalışmaktadır!

Peki öyle mi? Elbette değil!

ERDOĞAN KONUMUNU SAĞLAMLAŞTIRMAYA ÇALIŞIYOR

Tersine, Erdoğan sınır ihlalinde yine uçağı düşüreceklerini belirtmektedir, Davutoğlu “emri kendisinin vediğini” açıklamaktadır. Tansiyonu düşürmeyi değil, yükselterek Rus karşıtlığından iç ve dış politikada yarar sağlamaya çalışmaktadırlar.

Nasıl mı? İç politikada “milliyetçi” görüntü ile siyasal rakiplerinin altını oymakta ve bunu başkanlık hedefine kanalize etmeye çalışmaktadır. Dış politikada ise Batı’ya karşı kullandığı Türk Akımı ve Çin füzesi kartlarının da desteğiyle konumunu sağlamlaştırmakta, ABD ve AB’yle anlaşmalar yaparak Türkiye’yi iyice Atlantik’e çıpalamaktadır!

Somut gidelim ama önce Erdoğan‘ın şu taktik manevrasına dikkat çekelim:

Rus uçağının düşürülmesinin birinci hedefi, NATO’yu Suriye’ye çekmekti. Ancak NATO Rus kararlılığı nedeniyle bu riski almadı. İşte Erdoğan‘ın “Rus uçağı olduğunu bilseydik farklı davranırdık” açıklaması bunun üzerine geldi.

Ancak ABD ve NATO’dan istediği oranda olmasa da bir destek koparan Erdoğan bir gün sonra yeniden “düşürdük, yine düşürürüz” noktasına geldi. Erdoğan‘ın siyasal hayatında bu tür manevralar hep vardı.

Gelelim ABD ve AB’yle anlaşmalara, somut gelişmelere:

TÜRK HAVA SAHASI ABD’YE EMANET!

1) Erdoğan‘la Paris’te bir saat gören Obama açıkladı: “Türk hava ve kara kuvvetlerinin düzenini belirlemek, Türk sınırını şu an olduğundan daha iyi bir şekilde kapatabilmek için Türkiye tarafında askeri birliklerimizi birlikte çalıştırıyoruz.” (Aydınlık, 2 Aralık 2015)

Obama‘nın bu açıklaması Pentagon sözcüsü Peter Cook‘un “İncirlik’e yerleştirdiğimiz F-15’leri Türkiye talep etti, bu uçaklar Türkiye’nin hava savunmasında görelendirilecek” sözlerini ve Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç‘in “Doğu Akdeniz’de konuşlu ABD savaş gemileri savunmamızın bir parçasıdır” demesini teyid etmektedir!

2) İçeriği bilinmeyen İncirlik Mutabakatı’nın sonuçları ortaya çıktıkça, Türkiye’nin 1 Mart tezkeresinde ABD’ye vermediği olanakların Erdoğan tarafından Pentagon’a verildiği anlaşılmaktadır.

İncirlik’in yanı başına 2,500 kişilik patriot kasabasının inşa edilmeye başlamasından sonra, ABD’nin Diyarbakır’da da bir üs kurduğu ortaya çıktı. Aydınlık‘ın haberine göre ABD “arama-kurtarma birliği” adı altında Diyarbakır’daki 8. Ana Jet Üssü’ne 90 bin metrekarelik operasyon merkezi kurdu, 100’ün üzerinde baraka inşa etti.

FRANSA-ALMANYA İNCİRLİK’E GELİYOR

3) Erdoğan, Paris’te görüştüğü Fransa Cumhurbaşkanı Hollande‘la özel bir anlaşma yaptı, “atacağımız adımları planladık” dedi. Neler mi? Franız uçakları İncirlik ve diğer üsleri kullanacak. Fransız uçak gemisi Mersin-Taşucu’nu lojistik destek amacıyla kullanacak.

4) Almanya da İncirlik’i kullanmaya başlıyor. Berlin 6 Tornado keşif uçağı ile bir yakıt ikmal uçağının İncirlik’i kullanması için Ankara’ya niyet mektubunu iletti. Alman Hükümeti 1,200 askerinin İncirlik’te görevlendirilmesini karara bağladı.

5) NATO Genel Sekreteti Jens Stoltenberg, ittifakın Türkiye’ye destek için Akdeniz’e uçak ve savaş gemileri göndereceğini açıkladı.

Stoltenberg, İngiltere’nin NATO ittifakı kapsamında Türkiye’ye uçak, Almanya ve Danimarka’nın da Akdeniz’e taktik komuta gemileri göndereceğini duyurdu.

VATAN SAVUNMASI İNCİRLİK’TEN BAŞLAR!

Bunlar daha ilk sonuçlar. Peki ne anlama geliyor?

1) ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin “Türkiye’nin güvenli olmayan 98 kilometrelik sınırında ortak operasyon yapacağız” demesi hayata geçirilmeye çalışılıyor. ABD bu amaçla Suriye’ye özel birlikler göndermeye başladı. Obama G-20 toplantı sırasından Erdoğan‘dan da özel birlik istemişti.

İncirlik merkezli hava saldırılarının desteğinde, ABD-Türk özel birliklerinin koordine ettiği kara güçleri, 98 kilometre genişliğindeki hattı 40 kilometre derinliğe ilerletmeye çalışacak.

Rus hava kuvvetleri ve Suriye ordusu tam da bu alana hakim olmaya çalışıyordu!

2) “PKK’ye karşı mücadele vatan savaşıdır, İncirlik Mutabakatı önemsizdir” tezinin doğru olmadığı, ısrarla belirttiğimiz gibi PKK’ye karşı mücadelenin asıl süreci örtmekte kullanılan bir havuç olduğu ortaya çıkmıştır.

Elbette PKK’ye karşı operasyon yapılmalıdır, zaten geç bile kalınmıştır. Ancak bunun adı vatan savaşı değil, TSK’nin de isimlendirdiği haliyle terörle mücadele operasyonu veya iç güvenlik harekatıdır.

Olana vatan savaşı demek ve Türkiye’nin PKK üzerinden ABD’yla savaştığını iddia etmek, hem Erdoğanların konumunu yanlış saptamaya yol açar, hem İncirlik Mutabakatı gibi çok önemli bir konuyu önemsizleştirir, hem de ABD’yle asıl yürüyen sürece karşı mücadeleyi örgütlemeyi engeller.

NE YAPMALI?

1) Türkiye hızla İncirlik Mutabakatı’na karşı ayağa kaldırılmalı. 1 Mart tezkeresi sürecinde olduğu gibi muhalefet partileri, kitle örgütleri, sendikalar, öğrenciler harekete geçirilmeli. İncirlik’e yürüyüşler düzenlenmeli, Adana’da mitingler yapılmalı.

2) Türk-Rus dostluğu için ekonomik kurumların, turizm ofislerinin, çiftçi birliklerinin de dahil edildiği ve Ankara-Moskova hattında girişimlerde bulunacak heyetler kurulmalı.

3) Erdoğanların Suriye’ye düşmanlık eksenli dış politikasına karşı içeride geniş bir cephe inşa edilmeli. Hatay’dan başlayarak Türkiye-Suriye dostluk mitingleri düzenlenmeli.

4) Vatan Partisi’nin savunduğu Batı Asya Birliği’nin kamuoyuna anlatılması için İstanbul’da bölge ülkelerini kapsayan uluslararası bir konferans düzenlenmeli.

Mehmet Ali Güller
2 Aralık 2015

1 Yorum

Tahir Elçi’yi kim öldürdü?

Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi‘nin öldüğü ve polisler Ahmet Çiftaslan ve Cengiz Erdur‘un şehit olduğu saldırı(lar) tuhaflıklarla dolu. Bir kere polislerin şehit olduğu olayla, Elçi‘nin öldüğü olayın ayrı olaylar mı olduğu, yoksa birincisinin ikincisi için mi gerçekleştiğini henüz bilmiyoruz.

O nedenle Tahir Elçi‘nin öldürülmesine eldeki verilerle ne suikast diyebiliyoruz, ne de kör bir kurşun…

Ancak sonucu itibariyle Tahir Elçi‘nin ölmesine siyasi cinayet diyebiliriz.

OLAY KAMERALARA NASIL YANSIDI?

Olay suikast olabilir mi? Buna evet demek için tüm şu aşamaların çok planlı olduğunu iddia etmek gerek:

28 Kasım 2015 günü saat 10:55’te, başka bir olay nedeniyle izlenen kişilerin bulunduğu bir taksi caddede duruyor ve üç polis taksinin yanına ilerliyor. Taksiden açılan ateş sonucunda, taksinin sol önünde bulunan Ahmet Çiftaslan ölüyor, taksinin sağ kapısını açan Cengiz Erdur da ağır yaralanıyor.

Taksinin şoförü sola, sağ kapısından çıkan iki terörist de sağ tarafa doğru kaçıyor.

İki terörist, 10 dakika önce Tahir Elçi‘nin basın açıklaması yaptığı sokağa giriyor. Basın açıklamasını izleyen güvenlik şube polisleri kendilerine doğru koşan iki teröriste ateş açıyor. Öndeki teröristin (PKK’li Mahsun Gürkan olduğu ortaya çıktı) kameraların önünden ve polislerin yanıbaşından koşarken, elindeki tabancasını kabzasından değil, namlusundan tuttuğu görülüyor. Hemen arkasından koşan teröristin de polislerin yanına koşarak geldiği sırada elindeki tabancayı üzerlerine attığı görülüyor.

Tam o esnada Tahir Elçi bir grup gazeteciyle birlikte dört sütunlu minarenin hemen yanında ve polislerin 5-10 metre ilerisinde.

Polislerin vuramadığı teröristler ise polislerin yanından koşarak geçtikten sonra, Tahir Elçi‘nin bulunduğu yerin de hemen yanından geçmiş oluyor.

O esnada kameralara Tahir Elçi‘nin vurulduğu ve yerde yattığı görülüyor. Ancak silah sesleri gelmeye devam ediyor. Dört sütunlu minarenin arkasına mevzilenen polisler karşıdan gelen ateşe karşılık vermeyi sürdürüyor.

SUİKAST Mİ, KÖR KURŞUN MU?

Bu görüntülere bakarak Tahir Elçi‘nin yanlışlıkla teröristlere ateş açan polis kurşunuyla da vurulmuş olabileceğini, koşanların dışındaki başka teröristlerce uzaktan ateşle vurulmuş olabileceğini de söyleyebiliriz. (Henüz Elçi‘nin ensesinden girip sol kaşının üstünden çıkan mermi çekirdeğine ulaşılamadı.)

Peki planlı suikast diyebilir miyiz? Bunu iddia edebilmek için 100 metre ötedeki bir taksinin durdurulmasını, içindeki teröristlerin polisleri öldürmesini, araçtan inip koşarak Tahir Elçi’nin bulunduğu sokağa girmesini, polis ateşi altında sokağı boydan boya koşmasını, sırf Tahir Elçi’nin vurulabilmesi için planlanmış olduğunu iddia etmek lazım ki, çok zorlama görünüyor.

Peki kör kurşun mu? Tüm bu olayların içinde, o kör kurşunun gelip bir tek Tahir Elçi’yi bulabilmesi de öyle kolay açıklanamıyor!

Zaten elde henüz çok fazla veri yok. Saat 15:00’te olay yeri incelemesi için gelen savcılar bile saldırıya uğradığı için gerekli verileri toplayabilmiş değiller.

TAHİR ELÇİ BİRLİKÇİYDİ

Ancak sonuçta Diyabrkır Baro Başkanı Tahir Elçi ölmüştür ve buradan hareketle olaya siyasi cinayet diyebiliriz.

Üstelik Elçi, CNN Türk televizyonunda “bazı eylemleri terör niteliğinde olsa bile PKK, silahlı siyasal bir harekettir” dediği için hedef olmuştu ve tepkiler sonucunda hakim karşısına çıkmıştı.

Ancak Tahir Elçi‘nin PKK’ye bakışını sadece o cümlesi üzerinden yorumlamak, çok eksiktir. Zira Tahir Elçi PKK’nin silahlı eylemlerini onaylamayan, hatta son dönemdeki hendek politikalarını açıkça eleştiren bir isimdi.

Üstelik Elçi birlikçiydi. Örneğin Aydınlık gazetesine geçen ay verdiği söyleşide “Cumhuriyet döneminde sunulan imkanlar Kürtleri Türklerle bütünleştirmiştir”, “Kürtlerin yüzde 90’ından çoğu ayrılık istemiyor”, “Türkler ve Kürtler birlikte yaşayacaklardır ve bu kaçınılmazdır” diyordu.

Dolayısıyla Elçi‘nin suikast ya da kör kurşunla bir siyasi cinayete kurban gitmesi, maalesef birden çok kesimi memnun edecektir!

Bitirirken dikkat çekelim: Tam netlik kazanmayan Selahattin Demirtaş‘a suikast girişimi, Rus uçağının düşürülmesi, Can Dündar ve Erdem Gül‘ün MİT TIR’ı haberi nedeniyle tutuklanması ve Tahir Elçi‘nin ölümü… Birbiriyle doğrudan bağı olmayan bu olayların bir hafta içerisinde gerçekleşmesi, umarız Amerikancı bir “rejim değiştirme darbesinin” yolunun taşları değildir!

Mehmet Ali Güller
29 Kasım 2015

5 Yorum

Rus uçağı düşürülmesinin 3 hedefi

Rus Su-24 uçağının 24 Kasım 2015 günü saat 9:24’te, sınırımızı 17 saniye ihlal ettiği gerekçesiyle vurulması, Suriye merkezli Atlantik-Avrasya çarpışmasında yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor.

O aşamayı incelemeden önce şu olgulara dikkat çekelim:

ERDOĞAN’IN ÖN ALMA GAYRETİ

Olayın ardından Genelkurmay “milliyeti belirlenemeyen uçağa müdahale edildi” açıklaması yaptı. Rusya ise uçağın “yerden atılan füzeyle” vurulduğunu açıkladı.

Bu iki dikkatle seçilmiş açıklama, eğer Ankara ve Moskova krizi büyütmek istemezse, manevra yapılabilsin diye seçilmişti. Yani gerektiğinde düşürülen Su-24 uçağının Suriye’ye verilmiş bir uçak olduğu, TSK tarafından değil Suriye’deki muhalifler tarafından yerden vurulduğu söylenilerek mesele büyütülmeyebilirdi.

Ancak Cumhurbaşkanlığı TSK ve Moskova’dan önce hamle yaparak “Rus uçağını vurduğumuzu” müjdeledi!

Dahası sanki Türkiye Rus uçağını değil de, Rusya Türk uçağını düşürmüş gibi anında NATO’ya başvuruldu. Rusya’nın Türkiye sınırını değil, NATO sınırını ihlal ettiği dile getirildi. İlgili maddelere göndermeler yapılarak NATO toplantıya çağrıldı.

Cumhurbaşkanlığı’nın sonradan “gazete haberlerine dayandıklarını” belirterek ilk açıklamasında kısmi bir düzeltmeye gitmesi ise krizi kapatma şansının zayıflamasından sonraydı…

Zira artık önceden belirlenmiş Türkiye ziyareti bulunan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov‘un gelmeyeceği ilan ediliyor; taraflar karşılıklı büyükelçilik görevlilerini çağırarak protesto notaları veriyordu. (Ardından Putin‘in yaptığı sert açıklama AKP’nin teröre destek kanıtlarının masaya getirileceğine işaret ediyordu.)

ERDOĞAN VE BARZANİ’NİN NATO ORTAKLIĞI

Meselenin bu yanına dikkat çekmemiz şundan: Acaba Rus uçağı NATO’yu Suriye’ye çekebilmek için mi vuruldu?

Tamam, Erdoğan defalarca NATO’yu göreve çağırmıştı; Türk uçağı vurulduğunda da, sınırlarımızın içine top mermileri düştüğünde de… Ancak NATO hiçbir zaman bu davetlere olumlu yanıt vermemişti. En fazla patriotlar göndermişti.

Peki şimdi durum değişti mi ki, AKP Hükümeti yeninden NATO’yu çağırıyor? Kısmen….

Biliyorsunuz,NATO bir “Mukabele Kuvveti” kurdu. Hatta geçen ay Akdeniz’de 36 bin asker, 60 gemi ve 140 uçağın katıldığı bir tatbikatla Mukabele Kuvveti’nin fonksiyonlarını test etti.

İşte Erdoğan bu kez NATO’nun Mukabele Kuvveti’ni Suriye’ye çekmeye çalışıyor.

Sadece Erdoğan mı? İlginçtir. Rus uçağının düşürülmesinden üç gün önce Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Dışilişkiler Sorumlusu Felah Mustafa 61. NATO Genel Toplantısı’na katılmış ve IŞİD’le mücadele konusunda NATO’dan “askeri ve siyasi yardım” talebinde bulunmuştu!

Yani Erdoğan ile Barzani eşzamanlı olarak NATO’yu bölgeye çağırıyordu!

Artık daha önemli ayrıntılara geçebiliriz.

MÜNBİC BOŞLUĞUNU KİM DOLDURACAK?

Biliyorsunuz, Obama iç baskılara rağmen seçmene verdiği sözü tutacağını ve karaya Amerikan askeri postalı değdirmeyeceğini söylüyor. Türk Ordusu da, mevziyi “Amerikan askeri yoksa biz de yokuz” hattına kurmuş vaziyette. Bu durum Erdoğan‘ın Suriye’ye doğrudan sefer yapmasına engel oluyor.

Ancak Obama iç baskılar neticesinde Suriye’ye özel birlikler göndermeyi kabul etti. Hatta Obama G-20’de Erdoğan‘dan da özel birlikler istedi. Ardından ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin “yakında 98 kilometrelik sınırın da güvenli hale getirilmesi için Türkiye’yle ortak operasyon başlatacağız” dedi.

Şimdi sorun şu: 98 kilometre genişliğinde, 40 kilometre derinliğinde bir bölge IŞİD’den arındırıldığında, yeri kimle doldurulacak? Washington’un yanıtı PYD, Ankara’nın yanıtı ise ÖSO.

Rusya ise harekete geçip Şam yönetiminin bu bölgede egemen olmasını sağlamaya çalışıyor. Günlerdir süren “Türkmen katliamı” yalanı işte bu nedenleydi.

Hürriyet‘in Washington Temsilcisi Tolga Tanış Amerikalı yetkililere dayanarak kaleme aldığı son yazısında önemli bir noktaya dikkat çekti. Amerikalıların “Menbic boşluğu” dediği bölgenin kimin tarafından doldurulacağı konusunu görüşmek üzere ABD Genelkurmay İkinci Başkanı Paul Selva Türkiye’ye geliyordu. Ve IŞİD’den arındırılmış bölgenin Türkiye tarafında güvenliğin sağlanması için NATO kuvveti yerleştirilmesi de seçenekler arasındaydı!

ERDOĞAN’IN HEDEFLERİ

Sonuç olarak bir haftadır süren “Türkmen katliamı” yalanı kampanyası ile Rus karşıtlığı üretmenin ve en sonunda bir Rus uçağı düşürmenin Erdoğan açısından yararlanılacak üç amacı var:

1) ABD’yle yapılacak “ortak operasyon” hazırlığı.

2) NATO Mukabele Kuvveti’nin devreye sokulabilmesi.

3) Karşılığında Başkanlık rejimi!

Erdoğan‘ın bu hedeflerini daha ayrınılı inceleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
25 Kasım 2015

11 Yorum

Atlantik milliyetçilerine Halep havucu

AKP Hükümeti’nin ve AK-Medya’nın “Ruslar ve Esad Türkmenleri katlediyor” yalanı sıradan bir kampanya mıdır? Hayır!

Olmadığı başta Erdoğan‘ın danışmanı Yiğit Bulut olmak üzere AK-Medya’daki kimi kalemlerin yazdıklarından bellidir.

Örneğin “Türk çağı” başlıklı yazısında Ergün Diler şöyle diyordu: “ABD dünyayı konrol etmek için Ankara’ya büyük rol vermek durumundaydı. Onlar dünyada büyük kalırken biz de bölgede imparatorluk kuracaktık… Bu operasyonlardan sonra İslam dünyası İstanbul’dan yönetilecek.”

Örneğin İbrahim Karagül, ABD’nin duraklama dönemine girdiğini, küresel ölçekte yönetme becerisi olan tek ülkenin Türkiye olduğunu, Serlçuklu ve Osmanlı’yı kuran iradenin devrede olduğunu, Erdoğan‘ın bu nedenle 2023 hedefi ilan ettiğini, kalıcı güç inşa etmek üzere sadece Anadolu için değil, bütün coğrafya için çıkış yolları çizilmekte olduğunu yazdı.

Örneğin danışman Yiğit Bulut açık açık coğrafyanın Türkiye tarafından yeniden çizileceğini savundu.

BOP GÖREVLERİ SÜRÜYOR

Tüm bunları sıradan hevesler, dizginsiz ihtiraslar olarak niteleyebilir miyiz? Hayır!

ABD’nin kendilerine imparatorluk kuracağını söyleyebilmeleri Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığı yapmalarındandır. Bunu Türkiye’ye yutturmak için de “Yeni-Osmanlıcılık” yapıyorlar!

Yine Ahmet Davutoğlu‘nun Dışişleri Bakanlığı’na atanmadan hemen önce ABD’ye verdiği şu söz hâlâ geçerlidir: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni düzeni olacaktır.” (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009)

Davutoğlu’nun “alt bölgesel düzen” dediğine, Ergün Diler “ABD’nin kurduracağı imparatorluk” demekte, Erdoğan ise “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir merkez yapmak” diye tarif etmektedir.

Açılım sürecinde de “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” diye propaganda yapmışlardı.

IRAK’TA KERKÜK, SURİYE’DE HALEP HAVUCU

Kısacası ABD’nin BOP görevini, kamuoyuna “Yeni-Osmanlıcılık” diyerek ve “Türkiye’yi Irak ve Suriye’ye genişleteceğiz” diyerek yutturmaya çalıştılar, çalışıyorlar.

İşte son günlerdeki “Türkmen katliamı var” kampanyası bu nedenle yapılmaktadır. AK-Medya’da attıkları “82. il Halep” manşeti bu nedenledir.

ABD nasıl 20 yıl önce Türkiye’nin önüne Kerkük havucu koyarak Barzanistan’ı inşa ettiyse, bugün de Türkiye’nin önüne Halep havucu koyarak PYD kantonlarını inşa etmektedir!

Tamam, ABD Türk Ordusu’nun direncini kıramamış ve onu Suriye’de “kara gücü” yapamamıştır ama Washington arşivlerinde Irak deneyimleri mevcuttur. Beyaz Saray PKK operasyonlarına sessiz kalarak PYD’ye koruma kalkanı kurabilmiş, İncirlik Mutabakatı ile John Bass‘ın dediği gibi Türkiye’yi geri dönülmez bir noktaya doğru ilerletmeiş, şimdi de ABD ve Türk özel birliklerinin koordine ettiği bir saldırıyla süreci yeni bir aşamaya geliştirmeye çalışmaktadır.

“82. il Halep” manşeti, işte bu aşamanın tuzağıdır!

ŞAM AMERİKAN KORİDORUNU ENGELLİYOR

Milliyetçilikleri iki kere sahtedir. Birincisi Suriye’deki Türkmen için kampanya yaparken, Irak’taki Türkmen’e sırtlarını dönmektedirler; ikincisi Sünni Türkmen için kampanya yaparken, Şii Türkmen’i pasaportu olmadığı için sınırdan içeri sokmamaktadırlar!

Kaldı ki, Rusya ve Suriye Ordusu Türkmenlere değil, MİT’in kurduğu Sultan Murat Tugayı’na operasyon yapmaktadır. Sonuç olarak Arap, Kürt, Türkmen farketmez; Suriye’yi paralamaya çalışan her örgüt Şam yönetimi için teröristtir.

Ve aslında Sultan Murat Tugayı’na destek olmak da milliyetçilik değil, Suriye’ye düşmanlık üzerinden Türkiye’ye düşmanlık yapmaktır. Şöyle:

Türkiye neyden rahatsız? Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin desteklediği bir Kürt koridoru inşa edilmesinden.

Peki ABD neden kuzeyde bir koridor inşa edebiliyor? Çünkü Türkiye’nin de katkısıyla Şam yönetimi kuzeyde egemenliğini geride kalan 5 yılda yitirdiği için. Şam yönetimi egemenliği yitirdikçe, kuzeyde PYD ABD desteğiyle egemenlik kurmaktadır.

İşte şimdi Suriye ordusu Rus hava desteğiyle kuzeye doğru ilerlemekte ve koridor inşa edilecek coğrafyada adım adım yeniden egemen olmaya çalışmaktadır. Amerikan Koridoru’ndan gerçekten rahatsız olan, bu kuzeye taarruz harekatını destekler!

Oysa AKP Hükümeti tersine “Halep havucu” ile kamuoyunu ikna edip Suriye’ye sefer düzenleme peşindedir; koridoru önlemek için değil, Suriye Ordusu’nu durdurmak için! Bu da sonuç olarak koridor inşasına katkı demektir.

Türkiye’nin Irak’ta düştüğü tuzağa 20 yıl sonra Suriye’de yeniden düşüyor olması, gelip gelip en temel sorunumuza dayanmaktadır: Ankara’nın Ankara’dan yönetilmemesi sorununa…

Not: Bu konularda daha da ayrıntılı inceleme yapmak isteyenler, son kitabım “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru”nu mutlaka okumalıdır.

Mehmet Ali Güller
24 Kasım 2015

4 Yorum

ABD’nin ‘ortak operasyon’ tuzağı

Suriye konusunda birincisi 3. Viyana toplantısında, ikincisi de G-20 toplantısında ele alınan iki önemli gelişme oldu. Bu iki gelişmenin ayrıntılarına bakalım ve neye işaret ettiğini inceleyelim bugün…

VİYANA’DA ABD-RUSYA BİLEK GÜREŞİ

Viyana’da Suriye konusunda tarafların bir “anlaşmaya” vardığı belirtildi.

Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu‘nun açıklamasına göre anlaşma şöyleydi: “6 ay içinde hükümet kurulacak, 14 ay sonra yeni anayasayla seçimlere gidilecek. Esad kalmayacak, aday da olmayacak.

Ancak Rusya ve İran’a göre “Esad kalacak ve aday olacaktı”, daha doğrusu Esad bu konuda kendi kararını kendisi verecekti!

Takvim de şöyleydi: “14 Aralık 2015’te Viyana’da yeniden toplanılacak. 1 Ocak 2016’da Şam yönetimi ile muhalifler arasında resmi görüşmeler başlayacak. 14 Mayıs 2016’da ateşkes ilan edilecek ve yeni anayasa süreci başlayacak. 14 Mayıs 2017’de seçimler yapılacak.”

Takvim uygulanabilir mi, göreceğiz. Zira saha çok aktörlü ve taraflar masaya güçlü oturabilmek için askeri hamlelerini hızlandıracaktır. Bu da haliyle takvimi zorlayacaktır.

Diğer yandan Viyana “anlaşması” açısından en kritik konu olan Esad‘ın konumu hakkında taraflar hâlâ pozisyon değiştirmemiştir. Örneğin Obama hâlâ “Esad varken Suriye’de çözüm olmaz” derken, Lavrov “Esad olmadan Suriye’de asla çözüm olmaz” gerçeğini savunmayı sürdürmektedir.

Ve asıl söz sahibi olan Esad ise Viyana’da konuşulan “takvime bağlı geçiş sürecine” itiraz etmektedir: “Muhaliflerin elinde toprak olduğu sürece takvime bağlı geçiş sürecinden bahsedilemez!

Bu da Moskova’nın “önce terör bitirilmeli” stratejisi içindedir!

KARA HAREKATI DEĞİL ORTAK OPERASYON İHTİMALİ

G-20’de ise Obama ile Erdoğan‘ın Suriye’de yeni hamleler konusunda bazı anlaşmalar yaptığı görülüyor. ABD Dışişleri Bakanı Kerry‘nin “Suriye’nin kuzeyini güvenli hale getirmek için yakında Türkiye ile ortak operasyon başlatıyoruz” demesi bir anlaşmaya işaret etmektedir.

Ancak “ortak operasyonun” Erdoğan ve Davutoğlu‘nun istediği ve G-20 öncesinde dillendirdiği gibi “kara harekatı” olmayacağı, daha doğrusu olamayacağı görülüyor.

Zira ABD açısından bunun gerçekleşebilmesi, birincisi Paris saldırısı sonrası Fransa’nın doğrudan askeri müdahale kararı alabilmesine ve AKP Hükümeti’nin ABD askeri olmadan da asker gönderebilme kabiliyetine bağlıydı.

Ancak Rusya’nın kararlılığını sürdürmesi Paris’in pozisyonunu Washington’a tam ayarlı hale getiremedi. Ankara da (TSK ve Dışişleri) ABD’siz bir kara harekatını çok riskli buldu.

Obama, iç politikadaki baskılara rağmen Suriye’ye “Amerikan askeri postalı” değdirmeyeceği sözünü tutmaya çalışıyor. Beyaz Saray’ın buradaki hesabı biraz da, Rusya’nın Suriye’deki askeri operosyonlarını, ekonomik nedenlerle, ne kadar sürdürebileceğine bağlı olacak.

Peki o saate kadar Atlantik Cephesi’nin tutumu ne olacak? İşte Kerry‘nin önce 15 Kasım’da CNN‘de Fareed Zakaria‘ya, ardından da 17 Kasım’da yine CNN‘de Christiane Amanpour‘a yaptığı “ortak operasyon” açıklaması bu noktada önem kazanıyor.

SURİYE KORİDORUNU KABÜLLENME OPERASYONU

Kerry bir kara harekatından ziyade IŞİD’in kontrolünde bulunan Türkiye-Suriye sınırı konusunda bir ortak operasyondan sözediyor. 310 km’lik bu sınırın yüzde 75’inin güvenli olduğunu, kalan 98 km’lik kısmının güvenli hale getirilmesi için Türkiye’yle ortak operasyona hazırlandıklarını belirtiyor.

Peki nasıl? ABD Suriye’nin kuzeyine 50 kişilik özel birlik göndermiş ve ek asker de göndereceğini açıklamıştı. Amerikan CBS kanalına göre Obama G-20’de Erdoğan’dan da özel birlik istedi.

Plan şu: Bu özel birlikler karadaki kuvvetleri koordine edecek, İncirlik’ten kalkan ABD ve Türk uçaklarının hava desteğiyle içeriye doğru ilerleyecek.

Fakat burada çok önemli bir tuzak var: Kerry bu açıklamasıyla Türkiye sınırındaki PYD kantonlarının güvenli bölge olduğunu, kalan kısmın da IŞİD’den alınarak güvenli bölge haline getirileceğini söylemiş oluyor. Bu pratikte Suriye’nin kuzeyinde Amerikan Koridoru’nun kurulması demek!

İşte en başından beri İncirlik Mutabakatı’nın öneminde ısrarcı olmamız ve Suriye’yle (dolayısıyla Rusya ve İran’la) anlaşmadan yapılacak bir müdahalenin koridoru önlemeyeceğine, tersine koridora bekçiliğe dönüşüceğine dikkat çekmemiz bundadı! (Bu noktada Kaynak Yayınları’dan çıkan son kitabımız “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru”nu önemle tavsiye ediyoruz.)

ABD adım adım Ankara’yı PYD kantonlarını kabule ve “ortak operasyon” üzerinden tıpkı Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de koridorun inşasına mecbur etmektedir.

Bu girdaptan Türkiye’nin çıkabilmesi ciddi bir halk hareketine bağlıdır. Halk hareketi örgütlemek yerine Erdoğan‘ın “iktidarını sürdürme” hedefli “Açılım’ı buzdolabına koyma” taktiğine bel bağlamak, en sonunda Çin Füzesi’nden vazgeçilmesi gibi hüsran yaratacaktır!

Zira Erdoğan ekranlardan (ATV, Ahaber) “kara harekatı için güçlerimiz hazır”, “adım atılacak, zamanı belli değil” mesajları vererek ABD’nin mevzisinde olduğunu ve bölge cephesine karşı konumlandığını gayet açık birşekilde ortaya koymaktadır!

Mehmet Ali Güller
19 Kasım 2015

1 Yorum

Erdoğan’ın ABD’yle pazarlık kartı: Füze

AKP Hükümeti’nin füze savunma sistemi ihalesini kazanan Çinli firmayla iki yıldır bir türlü anlaşma imzalamamasıyla ilgili değerlendirmemizi birçok kez yazdık: Erdoğan, Çin’le anlaşmayı ABD’yle pazarlığının kartı olarak kullanıyor!

Aynı durumun Rusya’yla imzalanmayan Türk Akımı anlaşması için de geçerli olduğunu birkaç kez belirtmiştik.

Yani Erdoğan‘ın Çin ve Rusya’yla anlaşmaları bir yön değişikliği değil, iktidarını garantiye almak için ABD’ye karşı kullandığı silahlardı.

Nitekim Erdoğan‘ın yön değiştiremeyeceğini hep vurguladık. Bu birincisi Erdoğan ve partisinin sınıfsal karakteri nedeniyleydi, ikincisi de Türkiye’nin NATO üyeliği nedeniyle…

Erdoğan‘ın, daha doğrusu Türkiye’nin yön ve kamp değiştirmesi, en sonunda sistem değişikliği demektir ve devrim gerektirir! Öyle sessiz sedasız olmaz…

AKP’NİN BAHANELERİ

Türkiye’nin Çin’in aldığı füze ihalesi anlaşmasından vazgeçtiği, tam da G-20 toplantılarına denk getirilerek duyuruldu.

Bu herşeyden önce meselenin Çin’le G-20’de yapılacak ekonomik anlaşmaların gölgesinde kalması ve sessizlikle son bulması içindi. Nasılsa 4 milyar doları kaybedecek Pekin’le başka anlaşmalar yapılıyordu.

Ancak anlaşmanın iptali için öne sürülen iki gerekçe de asılsızdı. Birincisi Çin’in teknoloji transeferi yapmayacağı iddia edildi ki, doğru değildi. İkincisi de güya sistemin NATO’ya entegre edilemeyeceği anlaşılmıştı!

Peki bu durum 2 yıl sonra mı anlaşılabilmişti? Elbete hayır. Kaldı ki anlaşma yapıldığı sırada hem AKP sözcüleri, hem savunma uzmanları Çin füzesinin sisteme entegre edilebileceğini açıklamışlardı; Çin’in teknoloji transferi yapacağını duyurmuşlardı.

MİLLİ FÜZE ALDATMACASI

Bu bahaneler gerçeği yansıtmayınca, Türkiye’nin milli füze yapacağı için Çin füzesinden vazgeçtiği açıklandı.

Bu bahane, çeşitli milli kesimleri de tavladı: Tamam Çin füzesi ABD füzesine tercih edilebilirdi ama milli füze yapılacaksa Çin füzesi alınmamalıydı! Böyle yazıldı, çizildi…

Oysa milli füze de pekala Çin füzesi gibi NATO sistemine entegre edilemeyebilirdi. Zira bu teknik bir konu değil, gerçekte siyasi bir konuydu!

Öte yandan Türkiye’nin kısa vadede milli bir füze savunma sistemi kurabilmesi de mümkün değildi. Aselsan ve Roketsan’ın bugünden yarına bu sistemi kuramayacağı açıktı.

Tamam Türkiye’nin milli füze üretmesi ve kendi sistemini kurması en iyi yoldu ama kısa vadede mümkün değildi. Zaten öyle olduğu için 2 yıl önceki füze ihalesinde teknoloji transeferini sağladığı için Çin’le anlaşılmıştı. Yani Çin’in transfer edeceği teknolojiyle, ilerleyen yıllarda kendi milli füzemizi üretecektik.

AKP ‘MİLLİ’ FÜZEYE ORTAK ARIYOR

Peki bu noktada durum değişti mi? Hayır.

Nitekim asıl gerçek yavaş yavaş orataya çıkmaya başladı. Eski Dışişleri Bakanı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Mevlüt Çavuşoğlu işin gerçekte nereye ilerleyeceğini şu sözleriyle açık etti: “Çin’le anlaşmayı iptal ettik çünkü füzede kendi teknolojimizi geliştirmek istiyoruz. Bununla ilgili şartlara uyan tüm ülkelerle işbirliği yapmaya hazırız.

Yani, “milli füze” için başka bir ülkeyle anlaşmak gerekiyordu!

Hadi daha da açık hale getirelim bu cümleyi: AKP Hükümeti Çin’le anlaşmayı iptal edip Batı’yla anlaşma yoluna girmişti…

Aslında kimi olgulara bakıldığında bu zaten görülüyordu. Örneğin Pentagon Sözsücü Peter Cook geçen hafta İncirlik’e konuşkandırılan F-15’lerin Türkiye tarafından talep edildiğini, bu uçakların Türkiye’nin hava savunmasında görevlendirileceğini açıklamıştı!

Yine Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç de, Doğu Akdeniz’de konuşlu ABD gemilerinin Türkiye’nin savunmasının bir parçası olduğunu belirtmişti!

Ne demekti bunlar? Türkiye Çin’le anlaşmayı iptal edince ne hızla milli füze üretebilirdi, ne de hızla yeni ihaleyle yeni füze alabilirdi. İkisi de kısa vadede mümkün değildi. O vakte kadar Türkiye’nin hava savunması ABD’ye emanetti.

ERDOĞAN’IN MEVZİSİ

Yani Erdoğan’ın mevzi değiştirdiği, ABD’yle arasında mesafe koyduğu gibi bir durum yoktu. Erdoğan Çin’le füze anlaşmasını, iktidarını sürdürebilmenin bir kartı olarak kullanıyordu.

Üstelik Erdoğanlar İncirlik ve diğer üsleri ABD’ye açmakla kalmıyor, Türkiye’nin hava savunmasını bile doğrudan Pentagon’a havale edebiliyordu!

Mehmet Ali Güller
17 Kasım 2015

3 Yorum

Erdoğan hangi mevzide?

“Vatan savaşı – Saray savaşı” meselesine ilk günden beri şu itirazı yapıyorum: “Meseleyi ‘ya vatan savaşı, ya saray savaşı’ ikilemi içinde ele almak yanlıştır. Bu ikilem pratikte ‘ya AKP ya HDP’ demektir ve ikisine yarar.”

Özetle 24 Temmuz sürecine “savaş” değil, “terörle mücadele” ya da TSK’nin isimlendirdiği gibi “iç güvenlik harekatı” diyorum ve Erdoğan‘ın bu süreçten saltanatı adına yararlanma çabasına karşı uyanık olunması gerektiğini savunuyorum.

Başından beri bu görüşümü korumama rağmen, ısrarla benim “saray savaşı” dediğimin iddia edilmesi ve bu varsayımdan hareketle “Mehmetçiğin ölmesine sevinen kişi” diye hedef gösterilmem, herşey bir yana, tartışmada yararlılık ilkesine aykırıdır!

Yazdıklarım, söylediklerim ortada….

YANLIŞ DÜZLEMDE YANLIŞ TARTIŞMA

Bu sorunlu bakış, anlayabildiğim kadarıyla şu temel nedenden kaynaklanıyor: Esas mesele olan “Erdoğan’ın mevzisi” konusuna dayanak oluşturabilmek için, mesele böyle bir ikileme hapsedilerek tartışılıyor.

Tartışmanın ilk halinin “ABD’nin taktik piyonu AKP, statejik piyonu PKK’dir” tezime verilen “asıl taktik piyon sensin” özetli yanıt olduğu düşünülürse, bu gerçek daha da iyi görülür.

O nedenle meseleyi yanlış bulduğum düzlemde, yani “ya vatan savaşı, ya saray savaşı” düzleminde tartışmayacağım. Zira o düzlemi tartışma düzlemi kabul ettiğinizde de, bu kez “haklı savaş mı, haksız savaş mı” gibi hiç ilgisi olmayan bir başka düzleme çekiliyorsunuz. İdeoloji, strateji, taktik; hepsi karmakarışık hale getiriliyor…

Gelelim asıl düzleme; “Erdoğan’ın mevzisi” düzlemine…

ERDOĞAN’IN MEVZİSİ

Erdoğan iddia edildiği gibi milli bir mevziye mi girdi?

Erdoğan‘a bu payenin veriliyor olmasının nedeni, onun PKK’ye karşı vatan savaşı verdiği iddiasıdır.

Peki bu, ülkemizi yöneten biri için tek ve yeter ölçüt olabilir mi? Erdoğan‘ın milli bir mevzide olup olmadığını saptayabilmek için, eğitim, sağlık, tarım, ekonomi politikalarına da bakmamız gerekmiyor mu? Dış politikasına bakmamız gerekmiyor mu? Temel saflaşmalarda hangi tarafta yer aldığına bakmamız gerekmiyor mu?

Çağımızda milliliği belirleyen en önemli ölçüt emperyalizme karşı tutumdur. Buraya bakacağız.

Anlayabildiğim kadarıyla Erdoğan‘ın bir tek PKK’yle ilişkisine bakarak ona millilik payesi verilebiliyor olması, “PKK baş düşman” tezinden kaynaklanıyor. Oysa PKK baş düşman değil ki!

Baş düşman ABD’dir ve PKK de ABD’nin aracıdır. Bu araçlık durumu hem Obama‘ya göre böyledir, hem de Öcalan‘a göre…

İSLAMCILARIMIZ KEMALİZM DÜŞMANI

Peki Erdoğan‘ın emperyalizme karşı tutumu ne? Erdoğan antiemperyalist mi?

Bakınız Türkiye açısından sosyolojk bir gerçekliktir: Türkiye’nin İslamcı hareketleri antiemperyalist olamadı. Neden?

Türkiye’deki İslamcı hareketler, en başından beri Kemalist devrime ve Cumhuriyet’e karşı mevzilendi.

Bu mevzilenme kaçınılmaz olarak İslamcı hareketleri emperyalizmin safına düşürdü.

Önemli bir gerçekliktir: Türkiye’deki İslamcı hareketlerin ideolojik şekillenişi gereği vatanın bir önemi yoktur ama Kemalist Devleti yıkmak önemlidir!

ERDOĞAN’IN EMPERYALİZMLE SOMUT İLİŞKİSİ

Artık somut gidelim: Erdoğan‘ın emperyalizme karşı tutumu ne?

Turuncu karşı-devrimlerini, BOP eşbaşkanlıklarını, gizli anlaşmalarını hadi bir kenara bırakalım ve sadece günümüzün olguları üzerinden inceleyelim:

1) Erdoğanlar ABD’yle İncirlik Mutabakatı imzaladı. Önceleri “önemsiz” diye geçiştirilen bu anlaşmanın sonuçları artık görülmeye başladı. ABD İncirlik’e uçak üstüne uçak gönderiyor, askeri yığınak yapıyor. Üstelik Pentagon bu uçakların Türkiye tarafından Rusya’ya karşı talep edildiğini açıklıyor.

2) Erdoğanlar Rusya’ya ve Bölge Cephesi’ne karşı NATO’yu göreve çağırıyor.

3) Erdoğanlar, ABD’nin Doğu Akdeniz’deki savaş gemilerinin Türkiye’nin savunmasının bir parçası olduğunu dile getiriyor. (Dışişleri sözcüsü Tanju Bilgiç‘in açıklaması.)

4) Erdoğanlar, ABD’yle birlikte Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge kurmak istiyor; Esad‘ı devirmek ve Suriye’yi parçalamak istiyor.

5) Erdoğanlar, ABD’yle birlikte Suriye’ye kara harekatı görüşmelerine başlıyor; “olumlu gelimeler var” diye müjdeliyor!

6) Erdoğanlar, ABD’nin araçlarından Barzani‘yle stratejik işbirliğine giriyor; Barzani‘nin petrolünü İsrail’e satıyor, Barzani‘nin peşmergesini TSK’ye eğittiriyor, Barzani‘nin paşmergesine Suriye’ye geçmesi için Türkiye toprakları üzerinden koridor açıyor, ABD’den Barzani‘nin peşmergesine silah yardımı yapmasını istiyor vs.

Soru basit: Irak’ın kuzey kuşağıyla stratejik işbirliği yapan bir kuvvetin, Suriye’nin kuzey kuşağını engelleyebilme şansı olur mu? Bu yöntemle Basra’dan Doğu Akdeniz’e Koridor kurulması projesi engellenebilir mi?

Tarihi derstir: Türkiye, ABD’nin mevzisinden çıkamadığı için, Irak’ın kuzeyinde bir devlet kurulmasına karşı çıkmasına rağmen, onu önleyemedi.

AKP’Yİ YIKMAK

Hepsini bir kenara bırakalım ve Atlantik Cephesi ile Avrasya Cephesi’nin karşı karşıya geldiği temel saflaşmaya bakalım: Bir tarafta Rusya, Çin, İran, Irak, Suriye’nin içinde yer aldığı Bölge Cephesi ve Avrasya Cephesi var; bir tarafta da ABD’nin liderlik etttiği Atlantik Cephesi.

Peki Erdoğan‘ın yönettiği Türkiye hangi cephede?

Yukarıda özetlediğimiz olgular ortada: Erdoğan ABD emperyalizminin cephesindedir ve bu nedenle milli bir mevzide değildir!

Türkiye’yi bu yanlış mevziden çıkarabilmenin biricik yolu, AKP Hükümeti’ni yıkmaktan geçmektedir!

Mehmet Ali Güller
13 Kasım 2015

17 Yorum

ABD’nin Suriye’de postala ihtiyacı var

Daha önce Amerikalılara “Suriye’ye Amerikan postalı değmeyecek” sözü veren Barrack Obama, “kara harekatı” baskısı altında. Rusya’nın Suriye’de askeri operasyonlar başlatmasıyla ABD’nin inisiyatifi kaybettiğini ve Ortadoğu’daki varlığını tehlikeye attığını savunan muhalifler, Beyaz Saray’ı Suriye’de somut adımlar atmaya çağırıyor.

Obama‘nın IŞİD stratejisine başında beri “yetersiz” eleştirileri yapan muhalifler, hava operasyonlarının sahadaki örgütlerin önünü açmaya yetmediğini, ABD’nin ve müttefiklerinin karada da varlık gösermesi gerektiğini savunuyorlar.

ABD’NİN ‘TOPRAK İŞGALİ’ SİNYALİ

Beyaz Saray’ın bu baskılar karşısında ilk hamlesi Suriye’nin kuzeyine 50 kişilik özel hareket birliği göndermek oldu.

ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, ek asker gönderebilecekleri sinyali verdi: “Eğer, IŞİD ile savaşmaya istekli, hevesli ve kapasite sahibi gruplar bulursak, daha fazla asker göndeririz. Başkan da daha fazlasını yapabileceğimize dair istekli olduğumuza işaret etti. Ben de ona daha fazlasını yapmamız gerektiği tavsiyesinde kesinlikle bulunuyorum. Ama kapasite sahibi yerel güçlere ihtiyacımız var, bu, sürdürülebilir zaferin anahtarı.”

Peki bu “kapasite sahibi güçler” kim?

Pentagon’un neyi kastettiğini daha iyi anlamak için Carter‘ın hava kuvvetlerinden sorumlu yardımcısı Deborah Lee James‘in şu açıklamasına bakmak gerekir: “Hava kuvvetlerinin önemi çok büyük. Çok şey yapabilir ama her şeyi yapamaz. Nihai olarak toprak işgal edemez daha da önemlisi bu toprakları yönetemez. Sahada postala ihtiyacımız var. Bu mücadelede kara gücüne ihtiyacımız var.” (www.aljazeera.com.tr, 11 Kasım 2015)

TSK’NİN İHTİMALAT PLANLARI HAZIR

Carter‘ın bahsettiği “kapasite sahibi güçler” kim? Daha önce Obama‘nın “kara gücümüz” dediği PYD mi? Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın kurduğu ÖSO mu? Yoksa Davutoğlu‘nun ABD’den PYD yerine silahlandırmasını istediği Barzani‘nin peşmergeleri mi?

Rusya’nın varlık göstermeye başladığı Suriye’de ABD’nin sadece PKK’ye dayanarak hedeflerini gerçekleştirmesi mümkün değil. Önemli derstir: ABD Irak’ta koridoru Barzani’yle değil, İncirlik’teki askeri varlığıyla ve Türkiye’nin “gönülsüz ama zorunlu” desteğiyle inşa etmişti.

Nitekim ABD Dışişleri Sözcüsü Mark Tonner, bu ihtiyaç nedeniyle (ve havuç taktiği gereği) şöyle demektedir: “PYD’yi Suriye’de özerk bölge kurma çabasına girmemesi yönünde uyardık.” (Sputnik, 11 Kasım 2015)

Yine Deborah Lee James‘in yeni olarak “postal” sözcüğünü kullanması da bu ihtiyaç nedeniyledir!

Peki postal kimin mi? Davutoğlu‘nun ve ardından da Erdoğan‘ın “kara harekatında olumlu gelişmeler var” şeklindeki açıklamalarına bakılırsa, Ankara kara harekatına hevesli.

Hükümete yakın basında, TSK’nin 11 bin ile 20 bin arasında askerle katılacağı kara harekatına ilişkin “ihtimalat planlarının” yapıldığı, Aralık’ın ikinci haftasında başlayacak kara harekatıyla Cerablus’ta “sığınma bölgesi” ilan edileceği ve TSK’nin burada 10 yıl kalacağı iddia ediliyor. (Yeni Şafak, Akşam, 10-11-12 Kasım 2015)

Ancak kulislerde ABD’nin belli oranda asker bulundurmaması halinde, Türkiye’nin de kara harekatına katılmayacağı, ABD’siz Rusya ve İran’la karşı karşıya gelmeyeceği konuşuluyor.

ABD UÇAKLARINI TÜRKİYE TALEP ETTİ

AKP Hükümeti’nin hevesli olduğu bu kara harekatına ABD’nin ne oranda katılacağı belli değil. Ancak ABD’nin bu hevesi kullanarak İncirlik’e ve Doğu Akdeniz’e tahkimat yaptığı belli.

İncirlik’teki mevcut tablo şöyle: 12 adet A-10 uçağının ardından 6 adet F-15C geldi. 6 adet silahlı predatöre 4 ek daha yapılacak. F-15E’ler ve F’-16’lar yolda. Ayrıca üsse 10 adet tanker uçağı konuşlandı.

Tanker uçaklarının sayısı, kara harekatı olmasa bile çok yoğun bir hava operasyonu ihtimaline işaret ediyor. Nitekim Türk Hava Kuvvetleri’nin 60 uçakla bu operasyona katılacağı belirtiliyor.

Yine Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar‘ın İncirlik ziyaretinin de bu hazırlıklarla ilgili olduğu belirtiliyor.

İşin ilginç yanı, ABD’nin İncirlik’e yaptığı bu yığınağı Türkiye’nin talep ettiği ortaya çıktı. Pentagon sözücü Peter Cook, Türkiye’nin talebiyle üsse gelen uçakların Türkiye’nin hava sahasını koruyacağını belirtti. (AA, 11 Kasım 2015)

Peki Türkiye ABD uçaklarını kima karşı talep etti? Uçağı olmayan IŞİD’ karşı mı?

Meselenin çok boyutlu olduğu, Peter Cook‘un açıklamasından bir hafta önce Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç‘in bir basın toplantısında söylediği şu sözlerden de anlaşılmaktadır: “NATO balistik füze savunma kapsamında bu geminin ve ABD’nin diğer gemilerinin önümüzdeki döneminde Akdeniz’in doğusunda ülkemizin savunmasını takviyesi kapsamında mevcudiyetleri sürecek.” (Milliyet, 6 Kasım 2015)

HALK MUHALEFETİ ÖRGÜTLEME İHTİYACI

Türkiye’nin hava savunmasını İncirlik’teki ABD uçaklarına, deniz savunmasını Doğu Akdeniz’deki ABD gemilerine havale eden bu anlayışın Türk Ordusu’nu ABD stratejisine postal yapmaya çalışmasında şaşılacak bir şey yok kuşkusuz.

AKP’nin hangi milli mevziye gelip gelmediği tartışmalarını bırakıp, Türk Ordusu’nu komşumuzun üzerine sürecek bu girişimlere karşı harekete geçmeli ve milleti seferber etmeliyiz!

Arkamızda Necip Torumtay örneği ve 1 Mart tezkeresine karşı mücadele deneyimi var!

Mehmet Ali Güller
12 Kasım 2015

1 Yorum

İncirlik merkezli kara harekatı

Ne acı! AKP Hükümeti’ne yakın gazeteler Mustafa Kemal Atatürk‘ün ölüm yıldönümünde onun “yurtta barış, dünyada barış” ilkesine aykırı manşetlerle çıktılar: “Kara harekatına yeşil ışık”

ABD Başkanı Barrack Obama Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu‘na telefon etmiş, Davutoğlu da CNN International‘da “kara harekatına hazırız” demiş!

Peki ne için? Suriye’nin kuzeyindeki Amerikan Koridoru girişimini durdurmak için mi? Hayır! Tersine, Davutoğlu ABD’yle birlikte IŞİD’e karşı bir kara harekatına yeşi ışık yakmış.

Peki Türkiye IŞİD’e karşı deyip, sonradan Amerikan Koridoru’nu önlemek için bir kara harekatı düşünüyor olamaz mı? Ankara ancak Şam’la anlaşırsa bu mümkündür. Zira Şam’la anlaşmak, Moskova ve Tahran’la anlaşmaktır.

Ancak tersine Davutoğlu Suriye’ye kara harekatına yeşil ışık yaktığı konuşmasında Rusya’yı hedef almış, kara harekatının şartını da Esad’ın gidişine ve ABD’yle güvenli bölge kurmaya bağlamış!

KARA HAREKATI HAZIRLIKLARI

Davutoğlu‘nun bu açıklaması sürpriz değil. Üç gün önce “ABD çevreliyor, Rusya yarıyor” başlıklı makalemizde bazı olguları sıralayarak, “ABD’nin TSK’yi kara gücü yapma hedefine” dikkat çekmiştik. Yenilerini de ekleyerek anımsayalım:

1) ABD İnirlik’e yığınak yapıyor. Pentagon son 10 günde üsse bir düzine “tank katili” olarak bilinen A-10 uçağı ve 6 adet F-15C gönderdi. Rus Su-30 uçaklarına karşı olduğu belirtilen F-15C’lerden daha da geleceği söyleniyor.

Ekim ayı başında kamuoyuna yansıyan “İncirlik’in yanına 2,500 kişilik patriot kasabası kuruluyor” başlıklı haberleri, bu yığınağın hazırlığı olarak anımsayalım.

2) Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar İncirlik Üssü’nü ziyaret etti ve ABD’li askerlerden bilgi aldı, onlarla hatıra fotoğrafı çektirdi.

Org. Akar, geçen hafta da ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass‘ı Genelkurmay Karagahı’nda kabul etmişti.

Diğer yandan ABD’nin IŞİD’le Mücadele Özel Koordinatörü Brett McGurk da geçen hafta Ankara’daydı ve içeriği açıklanmayan bir dizi temasta bulundu.

3) Pentagon Suriyeli muhalifleri koordine etmek için geçen hafta 50 kişilik bir özel harekat birliği göndermişti. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter Suriye’nin kuzeyine ek asker gönderilebileceğini açıkladı. (Bu arada Irak Savunma Bakanlığı Kürtlere silah taşıyan iki uçağın bir süre alıkonulduktan sonra Türkiye ve Katar’daki üslerine kargolarıyla birlikte geri gönderildiğini açıkladı. Uçaklarda Kuzey Irak’ta görev yapan İsveç ve Kanada askerlerine ait malzemeler olduğu belirtildi.)

4) ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu’nda konuşan ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Victoria NulandIŞİD’e karşı Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ile işbirliğini hızlandırdık” dedi. Nuland bu işbirliği sayesinde Suriye’nin kuzeyinde siviller için Esad ve IŞİD’in bulunmadığı bir alan oluşturabileceklerini belirtti.

5) Erbil’de Barzani‘yi ziyaret eden Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu “IŞİD’e karşı askeri olarak harekete geçme planımız var” dedi.

6) Ve tüm bu hazırlıkların ardından da Davutoğlu kara harekatı konusunda yeşil ışık yaktı. Davutoğlu konuşmasında, ABD’den PYD’ye değil, Barzani‘nin Peşmergesine silah vermesini de istedi!

TOPYEKUN MÜCADELE

Türkiye’nin Suriye’ye yapacağı kara harelatı ile içeride yeni anayasa ve başkanlık girişimi, ayrıca “Yeni Açılım” doğrudan bağlantılıdır.

1 Kasım’dan sonra HDP’li kimi isimlerin “seni başkan yaptırmayacağız” çizgisinden dönmelerini, AKP ile yeni anayasa konusunda birlikte çalışabileceklerini belirtmelerini, yine AKP’li pek çok sözcünün “Açılım bitmedi, başlayabilir” özetli açıklamalarıyla birlikte düşünmek gerekiyor.

Nitekim hükümete yakın Akşam gazetesi bu konuda da rotanın belirlendiğini manşet yaptı. Buna göre “Yeni Açılım”da muhatap sadece HDP olmayacak, içlerinde HDP’nin da olduğu, Kürt temsilcilerden oluşan geniş bir heyet kurulacak ve adına da Barış Ofisi denilecek. Diğer yandan bu kez TBMM de, kurulacak bir komisyon ile devrede olacak.

7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki sürecin ana hedefi işte bu tabloydu. Sadece PKK’ye operasyonlara bakarak diğer gelişmeler yok sayıldı; İncirlik Mutabakatı önemsenmedi, Açılım’ın ilelebet bittiği varsayıldı, Erdoğan’ın Batı’ya karşı konumlandığı sanıldı…

Kuşkusuz herşey bitmedi. Erdoğan‘ın başkanlığına, yeni anayasaya, özerkliğe, İncirlik’e, komşulara düşmanlığa, Suriye’ye kara harekatına karşı verilecek bir büyük halk mücadelesi bizi bekliyor. Bu mücadeleye önderlik edebilen kuvvet, parça parça iktidar olur!

Mehmet Ali Güller
10 Kasım 2015

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın