ABD çevreliyor, Rusya yarıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 07/11/2015
Rusya neden Suriye’yi savunuyor? Moskova neden önce diplomasiyle, şimdi de silahla Şam yönetimini destekliyor? Rusya’nın bu riski almaktaki çıkarı ne?
Moskova, aslında Suriye’yi savunarak, ABD’nin kendisini kuşatan yayına karşı bir yarma harekatı yapıyor, yayın arkasına geçiyor. Rus stratejisinin esası işte buradadır.
Açalım:
ABD KUŞAĞI
ABD, SSCB’yi bildiğiniz gibi yeşil kuşakla çevrelemişti. Washington şimdi bu kuşağı biraz daha ileri hatta çekerek Rusya’yı yeniden sıkıştırıyor.
ABD’nin Rusya’yı çevrelediği yay batıdan doğuya şöyle: Baltık, Doğu Avrupa-Ukrayna, Karadeniz, Romanya, Bulgaristan, Türkiye, Kafkasya, Afganistan, Orta Asya.
Bu yay üzerindeki sıcak gelişmelere de bakalım:
1) ABD Dışişleri Bakanı John Kerry geçen hafta 5 Orta Asya ülkesini kapsayan özel bir tur yaptı. Kerry‘nin Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan, Tacikistan ve Türkmenistan ziyareti ABD’nin bölgedeki varlığı artırma ve Rusya’nın etkisini azaltma girişimiydi.
2) 9 Orta ve Doğu Avrupa ülkesi lideri, üst düzey NATO yetkilileriyle beraber Romanya’nın başkenti Bükreş’te “NATO’nun doğu kanadını pekiştirme” toplantısı yaptı.
3) Financial Times yazdı: NATO, Rusya yüzünden “güney stratejisini” değiştiriyor. Yeni güney stratejisine göre NATO’nun Akdeniz’deki varlığı artırılacak, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine “danışmanlık hizmeti” vermek üzere NATO birlikleri yerleştirilecek, bölgedeki NATO güçlerine takviye yapılacak, bölgede düzenli ve geniş kapsamlı tatbikatlar yapılacak.
NATO’NUN GÜNEY STRATEJİSİ
Peki ABD ve NATO “güney stratejisi” değişikliği kapsamında somut olarak neler yapıyor?
1) ABD Türkiye’deki askeri varlığını artırıyor: ABD İncirlik Üssü’ne geçen hafta “tank katili” olarak bilinen A-10 uçağı getirdi. Dün itibariyle de üsse 6 adet F-15C savaş uçağı yerleştirdi. ABD Kongresi Türkiye’ye 70 milyon dolarlık “akıllı bomba” satışını onayladı.
2) Fransa, Suriye’ye uçak gemisi gönderme kararı aldı.
3) ABD ve Türkiye, hem Irak’ta hem de Suriye’de “IŞİD’e karşı” işbirliğini hızlandırma ve askeri operasyonları artırma kararı aldı.
a) ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar ile Genelkurmay Karargahı’nda görüştü.
b) ABD’nin IŞİD’le Mücadele Özel Koordinatörü Brett McGurk Türkiye’ye geldi ve çeşitli temaslar yaptı.
c) Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu Barzani‘yi ziyaret etti ve “IŞİD’e karşı askeri olarak harekete geçme planımız var” dedi.
d) ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu’nda konuşan ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Victoia Nuland “IŞİD’e karşı Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ile işbirliğini hızlandırdık” dedi. Nuland bu işbirliği sayesinde Suriye’nin kuzeyinde siviller için Esad ve IŞİD’in bulunmadığı bir alan oluşturabileceklerini belirtti.
ABD’NİN TSK’Yİ KARA GÜCÜ YAPMA HEDEFİ
ABD ile Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyi için hızlandırdığı ilişkiler önemli. Öyle ki, ABD’nin Esad‘la savaşan muhalifleri koordine etmek üzere gönderdiği 50 kişilik özel kuvvet birliğin bile bu işbirliği kapsamında, yani Ankara’nın bilgisi ve onayı dahilinde olduğu iddia ediliyor.
Suriye’de Rakka, Irak’ta Musul operasyonlarının eş zamanlı yapılması düşünülüyor. ABD merkezinde Kürtlerin olduğu Rakka ve Musul operasyonlarının başarı getirmeyeceğini, dahası Kürt-Arap karşıtlığını artıracağını düşünüyor ve Sünni Arapları da harekata katabilmek için Türkiye’nin askeri varlığına ihityaç duyuyor.
Peki ABD ve AKP TSK’yi bölgede “kara gücü” yapabilir mi? Kuşkusuz bu zor. Ancak TSK’nin Musul ve Rakka operasyonlarına hava gücü ve özel birliklerle sınırlı olarak katılacağı konuşuluyor.
Önümüzdeki günlerin en önemli gelişmesi buradaki mücadele olacak.
LAZKİYE ÜSSÜ’NÜN ANLAMI
Tüm bu gelişmeler, ABD’nin Rusya’yı çevreleme atağının bir parçası. Yani ABD’nin Suriye hamlesi sadece Suriye’yi ve bölgeyi değil, Rusya’yı da hedef alıyor.
İşte Rusya’nın Suriye’yi silahla savunma dönemini başlatması bu nedenledir. Moskova’nın İncirlik’in 185 km karşısına Lazkiye üssü kurması, ABD’nin çevreleme harekatına karşı yapılan bir yarma hareketıdır, ABD yayının arkasına dolanma hamlesidir.
Mehmet Ali Güller
7 Kasım 2015
TSK’nin vatan savaşı, Erdoğan’ın saray savaşı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 06/11/2015
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek‘in bugün Aydınlık‘taki köşesinde bahsettiği arkadaşı benim. Genel Başkan Perinçek o soruları bana sordu. Yalnız köşesindeki sırayla değil!
Perinçek’in “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD’nin ‘kara gücüm’ diye ilan ettiği PKK Terör Örgütüne karşı mücadelesi, haklı savaş mıdır, haksız savaş mıdır?” sorusuna köşesinde yazdığı gibi “Böyle soru olmaz, bu konuda siyah ile beyaz olmaz” yanıtı vermiş değilim. Dahası bunu soru kabul edip, yanıt vermiş bile değilim! Zira bırakın bir Vatan Partisi üyesini, herhangi bir vatandaş bile bu konuda “haksız savaştır” diye düşünmez.
Benim bu soruya verilmiş gibi yazılan yanıtım, gerçekte Perinçek‘in “Bu savaş Saray Savaşı mı Vatan Savaşı mı?” sorusuna verdiğim yanıtın bir parçasıdır. Ve bu soru, ikinci değil, gerçekte birinci sorudur!
Kendisine özetle bu konuda birkaç makale yazdığımı, orada da görüleceği üzere sürece ne vatan savaşı ne de saray savaşı dediğimi belirttim. Gerekçelerimi de şöyle anlatmaya çalıştım:
“Meseleyi ‘ya vatan savaşı ya saray savaşı’ diye bir ikileme sıkıştırmak siyaseten doğru değil. Meseleyi böyle koymak, pratikte ‘ya AKP ya HDP’ demektir aynı zamanda…”
KABUL EDİLEMEZ SORULAR
Genel Başkan Perinçek bunun üzerine köşesinde ilk soru diye yazdığı o soruyu sordu: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD’nin ‘kara gücüm’ diye ilan ettiği PKK Terör Örgütüne karşı mücadelesi haklı savaş mıdır, haksız savaş mıdır?”
Bu soruyu yanıtlamadım haliyle. Kendimi bu sorunun muhatabı saymadım. Zira tartıştığımız şey TSK’nin operasyonunun haklı olup olmadığı değil ki! Ayrıca TSK’nin operasyonu “haksız” olabilir mi? Bundan şüphe edilebilir mi? Ayrıca onca yazdığım makale ortadayken böyle bir soruya muhatap olmak da ağırıma gitti…
O nedenle Genel Başkan’ın araya koyduğu bu türden soruları değil, tabi o esnada ne kadar mümkünse, esas soruyu yanıtlamaya çalıştım. Dilimin döndüğünce “ya o, ya bu” şeklindeki bakış açısının her zaman doğru olmayacağını, “ya siyah ya beyaz diye birşeyin olmadığını” söyledim. Hatta Başkan’ın ısrarlı soruları arasında, kendisine bir yıl önceki IŞİD tartışmamızı da anımsatmaya çalıştım. Bir yıl önce Kobani olaylarında da meseleyi “ya IŞİD ya PKK” diye koyduğunu, “Kobani’de piyon savaşı” yazısında “Türkiye ile ABD’nin IŞİD ve PKK üzerinden çarpıştığını” savunduğunu anımsattım.
Genel Başkan en sonunda köşesinde de belirttiği şu soruyu da sorunca, tartışmayı üzülerek sonlandırdım: “Mehmetçik teröristleri etkisiz hale getirdiği zaman mı seviniyorsun, yoksa teröristler Mehmetçiği şehit ettiği zaman mı?”
Böyle bir soru olabilir mi? Böyle bir soruya yanıt verilir mi? Makalelerim ve kitaplarım ortadayken, 25 yıllık Aydınlıkçı kimliğim ortadayken, böyle bir soruya muhatap olmak acı…
SAFLARI BÖLEN SORU
Genel Başkan’ın bu tartışmayı Aydınlık‘ın sayfasına ve kamuoyuna açması iki bakımdan yararlı oldu.
Birincisi bu meseleyi enine boyuna tartışalım ve partimiz için yararlı sonuçlar çıkaralım. Mesele kimin süreci doğru saptayıp saptamadığı değildir. Yanlış çıkmayı isterim; çünkü benim yanlışım beni bağlar, ama Genel Başkanımızın yanlışı hepimizi, Türkiye’yi bağlar.
Bu konuda şimdilik özetle şunları söyleyeceğim: Süreç ne vatan savaşıdır, ne de saray savaşı. Süreç iç içe geçmiştir; TSK için vatan savaşıdır, Erdoğan için saray savaşı. Erdoğan TSK’nin vatan savaşı üzerinden kendi saltanatını inşa etmektedir.
O nedenle sürecin bütününe birden vatan savaşı demek de yanlıştır, saray savaşı demek de…
Süreçten kimin nasıl yararlandığıdır önemli olan: 7 Haziran’da başkanlık hayali ortadan kalkan Erdoğan, 1 Kasım sonrasında yeniden bu olanağa kavuşmuştur! Rejimi yıkma şansı bulmuştur yeniden! Asıl mesele budur.
Erdoğan‘ın “400 vekil olsaydı bunlar yaşanmazdı” demesi aslında sürecin “kendisi açısından” ne olduğunu zaten anlatmaktadır. Yine 1 Kasım sonuçları belli olduğunda bir AKP’li yetkilinin “artık şehit gelmeyecek” demesi de sürecin “AKP açısından” ne olduğunu anlatmaktadır.
Yeri gelmişken belirtelim. Biz meseleyi bu zeminde tartışsak bile, TSK buna “vatan savaşı” değil “terörle mücadele operasyonu” demektedir. Zira vatan savaş demek, PKK’ye statü atfetmektir aynı zamanda. Tabi Perinçek buna TSK’nin ABD ile savaştığını düşündüğü için savaş demektedir.
Ancak mesele o noktada da tek boyutlu değildir. Hepsi bir yana, şu soru bile yeterlidir: ABD’yle savaşan bir ülke, ABD’ye üslerini açar mı?
Tersine AKP iktidarı Suriye’de ABD’yle birlikte hareket etmekte ve Rusya’ya karşı konumlanmaktadır! Asıl belirleyici eksen budur.
Diğer yandan 24 Ağustos tarihli “Beyaz Saray Savaşı” başlıklı makalemizde de belirttiğimiz gibi, meseleyi “ya vatan savaşı ya saray savaşı” ikilemine sokmak ABD’ye yaramaktadır, AKP ve HDP’ye yaramaktadır ve daha önemlisi AKP-HDP karşıtı Cumhuriyetçi safları bölmektedir. Nitekim bu ikilemde ısrar, kemalist-devrimci sanatçıları ve aydınları bile geçen süreçte bölmüş, ayrı ayrı bildirilerle karşı karşıya getirmiştir.
Önümüzdeki günlerde daha ayrıntılı tartışacağız. Örneğin PKK’nin 7 Haziran seçimlerinden hemen sonra “baraj” gerekçesiyle neden ateşkesi bozduğunu, Suruç katliamından sonra iki polisi uykusunda şehit etmesini sorgulayacağız. ABD’nin ana hedefi gereği stratejik ve taktik araçlarını gerektiğinde çarpıştırarak nasıl kullanabildiğinin üzerinde duracağız. ABD’nin “kara gücü” ilan edilen PYD’nin neden Türkiye’nin terör örgütü listesinde olmadığını sorgulayacağız. PKK’nin mi, yoksa ABD’nin mi baş düşman olduğunu tartışacağız. İncirlik’i, üsleri, TSK’nin Irak’ta IŞİD’e karşı kara gücü yapılma planlarını konuşacağız.
ÜLKEMİZ VE PARTİMİZ KAZANIR
Gelelim Genel Başkan’ın bu tartışmayı Aydınlık‘ın sayfasına ve kamuoyuna açmasının ikinci yararına…
Doğu Perinçek, yazısının son bölümünde bu konudan hareketle şöyle demektedir: “Aydınlık gazetesinde böyle bir özgürlük de olamaz.”
Perinçek‘in bu sözleri, Aydınlık‘ta neden yaz(a)madığımın da yanıtı oldu. 10 Ağustos’tan beri Aydınlık‘ta yaz(a)mıyorum ve okurlarımın sorusunu da yaklaşık üç aydır geçiştiriyorum. Perinçek‘in satırları bu bakımdan da yararlı oldu.
10 Ağustos’ta yaptığımız gazete temel örgüt toplantısında, kimi yönetici, editör, muhabir arkadaşlarımız, Doğu Perinçek‘in bu konudaki görüşünden hareketle, gazetenin tek sesli olması gerektiğini, benim yazılarımın tek sesliliği bozduğunu belirttiler. Ben de arkadaşlarımın bu kararına saygı duyarak, yazmaya ara verdim. Bu konu da böylece açıklığa kavuşmuş oldu.
Bitirirken belirteyim: Bu meseleyi sağlıklı tartışırsak, önce ülkemiz, sonra da partimiz kazanır!
Mehmet Ali Güller
6 Kasım 2015
1 Kasım ve Türk-Amerikan ilişkileri
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 04/11/2015
1 Kasım’da AKP’nin yeniden 2011 başarısını yakalayarak tek başına iktidara gelmesi Türk-Amerikan ilişkilerine nasıl yansıyacak?
Örneğin eski ABD Büyükelçisi Eric Edelman‘ın iddia ettiği gibi “stratejik ortaklık bitti” mi? (Aydınlık, 3 Kasım 2015).
STRATEJİK DEĞİL MODEL ORTAKLIK
Öncelikle belirtelim, Edelman‘ın, daha dorğusu Edelman‘ın başkanlık ettiği grubun hazırladığı bu rapor oldukça sübjektiftir. Bu biraz da Edelman‘ın Obama yönetimine muhalif olmasından ve Türkiye’deki görevi sırasında Erdoğan‘la yaşadığı problemlerden kaynaklanıyor.
Erdoğan‘ın 2005 yılında randevu taleplerini reddettiği ve “istenmeyen adam” pozisyonuna düşürdüğü dönemin ABD büyükelçisi Edelman, o günden beri Erdoğan konusunda “takıntılı” bir konumdadır. Bu durum onun 10 yıldır hazırladığı her rapora yansıyor. Öyle ki, en sonunda Erdoğan‘ı “antiemperyalist” bile ilan ediyor! Hatta Obama‘yı Erdoğan‘a kredisi nedeniyle suçluyor!
Ancak 75 sayfalık rapora bir bütün olarak bakıldığında, temel mesajın “stratejik ortaklık bitti” iddiası olmadığı görülüyor ve o fasılda şöyle deniyor: “Şimdi, bir zamanlar stratejik ortaklık olan ilişki, en iyi ifadeyle enstrumantal bir ilişkiye düşürülmüştür.”
Yani raporda bir süreç anlatılmaktadır. Zira Edelman Türk-Amerikan ilişkilerinin, hele de 1 Mart 2003’ten sonra “stratejik ortaklık” olmadığını bilecek deneyimde bir diplomattır. Olmayan “stratejik ortaklık” bitmez. Zaten bu dönemde ABD’nin hiçbir strateji belgesinde Türk-Amerikan ilişkileri için “stratejik ortaklık” ifadesi kullanılmamıştır.
Resmi belgelerde de, resmi açıklamalarda da ilişki “model ortaklık” diye isimlendirilmiştir. Yani AKP, ABD’nin Ortadoğu’daki işlerinin model ortağıdır!
‘TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ FABRİKA AYARLARINA DÖNDÜ’
Kaldı ki ABD’nin stratejik ortak diye nitelediği iki ülke vardır; İngiltere ve İsrail. O nedenle bu noktaya takılmadan raporun asıl mesajına bakmalıyız.
Bipartisan Policy Center için hazırlanan Edelman‘ın raporu asıl olarak Beyaz Saray’a şu öneriyi yapıyor: Türkiye konusunda kısa vadeli taktik önceliklerle, uzun vadeli stratejik olanları dengele!
Bu da iddia edildiği gibi bir kopuşu değil, tersine, yeni dönemde de birlikte yürümeyi hedefleyen bir bakış açısıdır. Kaldı ki, başka Amerikalı uzmanlar da 1 Kasım’la ilgili yorumlarında asıl bu noktaya yoğunlaşıyorlar.
Örneğin Washington Enstitüsü‘nde yapılan bir toplantıda ABD’nin kıdemli Türkiye uzmanlarından Alan Makovsky şöyle diyor: “ABD için güçlü bir AKP iktidarının geri gelmesi olumlu.” (Amerika’nın Sesi, 4 Kasım 2015)
Hatta Makovsky’ye göre 1 Kasım’dan sonra Türkiye, IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyonda daha etkili olacak.
Yine aynı toplantıda konuşan Washington Enstitüsü Türkiye Direktörü Soner Çağaptay, ABD’nin 1 Kasım sonucuna bakış açısını şöyle özetliyor: “Washington’un bakış açısına göre AKP, Amerika’yla ilişkileri bakımından fabrika ayarlarına döndü.” (Amerika’nın Sesi, 4 Kasım 2015)
Çağaptay ayrıca Erdoğan ve PKK’nin 1 Kasım’ın kazananları olduğuna dikkat çekiyor.
ERDOĞAN ABD İÇİN HÂLÂ EN İYİ SEÇENEK
Kuşkusuz Washington’da Erdoğan‘ın yüzde 49,5’lik başrısından memnun olmayanlar var. Ancak Amerikan devlet aklı için asıl önemlisi şudur: Erdoğan 13 yılda ABD çıkarları için en uygun isim olduğunu göstermiştir. Arada sorun çıkarması, potansiyel iktidar odaklarının ABD çıkarları için sürprizler yaratabilme ihtimalinin yanında küçük bir risktir!
Washington, Moskova’nın inisiyatif aldığı yeni süreçte, Türkiye’nin bölgedeki askeri potansiyeline ihtiyaç duymaktadır. Ve bu bu ihtiyaç, tam da Edelman‘ın raporunda ifade edildiği gibi kısa vadeli taktik önceliklerle uzun vadeli stratejik olanı dengelemeyi gerektirir.
ABD bu gerçeklik nedeniyle örneğin daha bir süre AKP’ye “PKK’yi vurma” vizesi verecektir; örneğin İncirlik’i tahkim etme hedefi için TSK’yi hoş tutacaktır, son olarak 70 milyon dolarlık akıllı bombada olduğu gibi istediği silahların satışını onaylayacaktır.
Türk-Amerikan ilişkilerinin model ortaklıktan, entrumantal olmaktan kurtulması AKP ile mümkün olamaz. Bu “hulusi-nasyon”dan çıkılmalı ve Erdoğan’a “en kahraman vatansever” payesi verilmekten dönülmelidir.
Türk-Amerikan ilişkisinin bağımlılıktan kurtarılıp eşitler ilişkisine dönüştürülmesi, sistemden çıkmak demektir ve ancak devrim gibi köklü kopuşlarla mümkündür.
Yeni dönemde bu noktada yığınak yapan kuvvet büyüyecektir!
Mehmet Ali Güller
4 Kasım 2015
1 Kasım’ın Suriye’ye etkisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 02/11/2015
1 Kasım seçim sonuçları partiler açısından değişik boyutlarda inceleniyor. Biz farklı olarak dış politikaya etkisini, Suriye’ye ve Türk-Amerikan ilişkilerine etkisini inceleyeceğiz.
Önce bir saptama yapalım.
Israrla vurguladık: “Erdoğan bitti”, “ABD Erdoğan’ın üstünü çizdi” gibi tezler hem doğru değil, hem de iç politik mücadeleye bir yararı yok. Tersine bu yanlış yaklaşım, siyaseten Erdoğan’ı hedef almak yerine, ona alternatif olacağı varsayılan kuvvetlere vurmaya yol açıyor.
Tez iki nedenle yanlış; birincisi ABD’nin öyle eskisi gibi birinin üzerini çizme kudreti yok, ikincisi ABD’nin asgari yüzde 35 tabanı olan bir kuvvetten vazgeçme lüksü yok. Kimi çıkışları hoşuna gitmese de, onunla çalışmayı sürdürür, yararlanmaya bakar.
AKP ABD’NİN YÖRÜNGESİNDE
Nitekim öyle yaptı. Bu süreçte Erdoğan Washington’un istediklerini önemle oranda verdi: Suriye krizinde Atlantik Cephesi içinde yer aldı, ABD’nin IŞİD’le mücadele koalisyonuna katıldı, Eğit-Donat programını uyguladı, İncirlik’i ve birkaç üssü Pentagon’a açtı, silah alımını sürdürdü, NATO’nun mukabele gücü için öne atıldı, ABD adına asker gönderilmesi gereken ülkelere asker göndermeyi sürdürdü vs.
Arada problemler yok mu? Elbette var. Örneğin Suriye’nin kuzeyi için planlanan güvenli bölge konusunda PYD-YPG nedeniyle pürüzler çıkardı. Örneğin Çin’le Füze savunma sisteminde anlaşarak ama yaklaşık iki yıldır anlaşmayı imzalamayarak, bunu Batı’yla ilişkilerinde pazarlık kartı haline getirdi. Örneğin Türk Akımı konusunu da aynı yaklaşımla ele aldı.
Ancak ABD basit hesap yapmaktadır ve terazinin kefelerine bakmaktadır. AKP Hükümeti’nin yönettiği Türkiye’nin Ortadoğu stratejisi içerisinde kalmasını esas görmektedir.
RUS KARŞITLI ÜZERİNDEN AMERİKANCILIK
Nitekim AKP Hükümeti ABD açısından en önemli işlevini 30 Eylül sonrasında ortaya koydu. Ne yaptı? Moskova’nın Suriye’de askeri operasyonlar başlatması karşısında ülkeyi Rus karşıtlığı üzerinden daha da ABD’ye yapıştırdı!
Bu noktada PYD karşıtlığını tek ve esas ölçüt alan yaklaşım sorunluydu. PYD’nin karşısında konumlanmaktan daha önemlisi temel eksende ne tarafta bulunulduğuydu. Yani Ankara, ABD-Suudi Arabistan-Katar-İsrail cephesinde mi, yoksa Rusya-İran-Suriye cephesinde mi yer alıyor? Asıl önemlisi burasıdır.
Atlantik Cephesi’nde yer almak stratejik düzlem içinde, PYD karşıtlığı ise taktik düzlem içinde ele alınacak meselelerdi. Ve taktik düzlem, stratejik düzlemin altındaydı.
Washington bu nedenle TSK’nin PKK’ye operasyonlarını “Türkiye’nin kendini savunma hakkı” olarak yorumladı ve bunu Suriye’deki hedefinde kullanmaya çalıştı.
ABD İÇİN ‘YENİ AÇILIM’ ZEMİNİ OLUŞTU
İşte 1 Kasım seçimleri ile AKP’nin yeniden 2011’deki gücüne ulaşması ve tek başına iktidar olması, tam da bu noktada ABD için fırsatlar doğurdu. Şöyle:
1) 1 Kasım, 7 Haziran süreciyle kesintiye uğrayan “Başkanlık-Özerklik” eksenli Erdoğan-Öcalan anlaşması için yeniden zemin yarattı.
Zira masada yüzde 13 oyu ile “şımarmış” bir HDP yerine, TSK operasyonuyla “burnu sürtülmüş” bir PKK ve 10,7’ye geriletilerek “terbiye edilmiş” bir HDP olacaktır. Erdoğan, en güçsüz olduğu şartlarda rakibiyle masaya oturacaktır.
Washington bu “yeni Açılım” için hazırlıklara başladı bile…
2) 1 Kasım, Erdoğan-Davutoğlu ikilisi için Suriye konusunda daha agresif davranmaya olanak yarattı. İkili, kendisini Suriye konusunda frenleyen güçlerle artık daha rahat başedebilecek.
Rusya’nın yaratttığı fırsat ile Türkiye’yi yanlış dış politikadan yumuşak geçişle kurtarmak yerine, doğası ve ilişkileri gereği, daha da ABD’ye çıpalayan AKP Hükümeti’nin bu yeni avantajı, ABD için farklı hedeflerle değerlendirilecektir.
a) Bunlardan ilki, Türkiye’nin PYD-YPG ilişkisidir. AKP Hükümeti yeni dönemde bu kırmızı çizgisini, iç politikadaki “yeni Açılım” sürecine paralel olarak değşiştirebilecektir.
b) İkinci olarak da, ABD, Türkiye’ye Suriye’de kara gücü olma konusunda daha rahat baskı uygulayabilecektir.
ASIL MÜCADELE ŞİMDİ BAŞLIYOR
Kuşkusuz Rusya’nın ağırlık koymasıyla inisiyatifin Bölge Cephesi’ne geçtiği bir süreçte ABD’nin işi hâlâ çok zordur. Ancak Erdoğan‘ın saltanatı karşılığında vereceği askeri destek, dengeleri değiştirebilecek ve bölgeyi ABD’nin istediği gibi daha da karışık hale getirebilecektir.
O nedenle “seçmen” ya da muhalefet partileri için asıl mücadele şimdi başlamaktadır. Yüzde 49,5 oy ile ihtiraslarını motive eden Erdoğan-Davutoğlu’nun frenlenmesi diye çok önemli bir sorun vardır artık.
Bu sorunla alanlarda ve halkla birleşerek mücadele edilmelidir!
Bu noktada kuvvet biriktiren ve sağlam politikalar üretebilen odak, geleceğe damga vuracaktır.
Mehmet Ali Güller
2 Kasım 2015
Erdoğan’ın şu 3 taktiği işe yarayacak mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 30/10/2015
Erdoğan‘ın hedefi ne? Başkan olmak!
Pratikte, 2023’e kadar iktidarda kalmak, yani 2019 seçimlerini de kazanmak. Bu süreçte dönüşümü sağlamak için de AKP’yi tek başına iktidarda tutabilmek.
Erdoğan o nedenle 29 Ekim günü yaptığı konuşmada 1 Kasım seçimini 2023 için kırılma noktası ilan etti, “2023 için tek parti” istedi!
7 Haziran’da bu hedef gerçekleşmediği için, Erdoğan 1 Kasım’da sandık kurdurmuştu. Bu kez “1 Kasım’da seçimlerden çıkacak neticeye saygı göstereceğiz” diyor, göreceğiz…
Peki Erdoğan “2023 için tek parti” hedefine 1 Kasım’da ulaşabilecek mi?
7 Haziran’da Erdoğan‘ın AKP’si 258 sandalye kazanmıştı ve tek başına iktidar olabilmesi için 18 sandalyeye daha ihtiyacı var.
Saray bu 18 sandalye için ince eleyip sık dokuyor. Erdoğan ve kurmayları bu 18 sandalye için 3 taktik belirledi ve uyguladı.
1) KATILIMI DÜŞÜK TUTMAK
Seçime katılım oranı ne kadar düşük olursa, AKP’nin tek başına iktidar olma olasılığı o kadar yüksektir. Zira Erdoğan bilmektedir ki, katılımın düşmesi en çok CHP seçmeninden olacaktır. 30 Ekim’in tatil ilan ederek 1 Kasım’ı kapsayan 4,5 günlük tatil icat etmeleri bu nedenleydi.
Peki HDP oyları? HDP’nin seçmenini sandıktan uzak tutmak için “sandık birleştirme” taktiğine yöneldiler. Sandık heryere götürülmeyecek, birleştirilecek ve katılım düşük tutulacaktı. Nasılsa “güvenlik sorunu” bahanesi de vardı. Ancak Erdoğan‘ın bu taktiği YSK’den öndü. Ancak yine de güvenlik sorunu nedeniyle HDP seçmeninin ağılıklı olduğu bölgelerde katılım sayısının düşeceği öngörülüyor.
2) MİLLİYETÇİ OYLARA YÖNELMEK
Normal zamanlarda milliyetçiliği ayakları altına alan Erdoğan seçim süreçlerinde hep “milliyetçi” olur! Zira bilir ki muhafazakarlıktan milliyetçiliğe uzanan kesimde hep bir geçişkenlik vardır.
Erdoğan TSK’nin PKK’ye yönelik operasyonlarından da bu amaçla yararlanmaktadır. PKK’yle masaya oturan, PKK’yle anlaşan, PKK’yi ülkenin bir bölgesinde otorite yapan Erdoğan, şimdi “terörle mücadele bayrağını” sallamaktadır.
Öyle ki, AKP’nin buradaki esas hedefi, zaman zaman yapılan açıklamalarla bilinçaltından çıkmaktadır. Örneğin İçişleri Bakanı Selami Altınok şöyle demektedir: “Terörle mcüadele azmimiz, seçimlerle alakalı bir mücadele azmi değildir.” (AA, 29 Ekim 2015)
Diğer yandan MHP’ye Tuğrul Türkeş operasyonu da Erdoğan‘ın milliyetçi oy hesabıyla ilgilidir.
3) CHP’Yİ FETÖ’YE YAPIŞTIRMAK
1 Kasım seçimlerine birkaç gün kala Cemaat’in bazı gazete ve kanallarına el konulması konusunda şüpheler var. Yaygın kanaat, bunun Erdoğan‘a yaramayacağı şeklinde. “Basın özgürlüğüne” vurulan darbe görüntüsünün 1 Kasım’da AKP’yi olumsuz etkileyeceği görüşleri var. Hatta bu nedenle operasyonun başka bir kuvvet tarafından yapıldığı bile iddia ediliyor.
Bize göre Erdoğan bu operasyonun arkasında ve burada çok ince düşünülmüş hesapları var: Erdoğan CHP’yi FETÖ’ye yapıştırmak istiyor!
Çünkü Erdoğan biliyor ki, CHP milletvekillerinin Cemaate destek vermesine parti tabanında itirazlar var. CHP’li vekillerin FETÖ’ye “militanlık” yapması, hatta Kemal Kılıçdaroğlu‘nun bu örgüte açık açık destek vermesi, CHP içinde ciddi itirazlar doğurmaktadır.
Saray’ın hesaplarına göre bunun 1 Kasım’a küçük de olsa yansıması ihtimal dahilindedir. Dahası buradan hareketle CHP ile MHP arasında oy geçişkenliği yaşanması bile AKP’nin yararınadır.
BÜYÜK ÇARPIŞMA YENİ BAŞLIYOR
Erdoğan‘ın 18 sandalye için öyle çok büyük oya ihtiyacı yok: Kabaca yarım-bir puan MHP’den, 1 puan katılımın düşüklüğünden, yarım puan HDP-CHP arası geçişkenlikten, yarım puan CHP-MHP arası geçişkenlikten, yarım puan Saadet Partisi ile BBP’nin 7 Haziran’dan farklı olarak bu kez seçime ayrı ayrı girmesinden…
Erdoğan‘ın bu taktiği işe yarayacak mı, göreceğiz. Ancak belirtelim, bu taktiğin işe yarayıp yaramamasından bağımsız olarak Erdoğan‘ın en büyük avantajı CHP’nin seçime “geniş bir cephe” ile girmeyerek, iktidar olmayı reddetmesidir!
Diğer yandan şunu da belirtelim: Seçmen dinamiği açısından kırılma anları olacak süreçlerden geçiyoruz. Böyle zamanlarda çarpıcı değişimler olabilir.
Ancak sonuç ne olursa olsun, şu “asıl tablo” önümüzde olacaktır: 1 Kasım seçimleri, bağrına karşı-devrim hançeri saplanan Cumhuriyet’i kurtarmaz! Türkiye’nin Haziran’lara ve TBMM dışı güçlü muhalefete ihtiyacı vardır. Yığınak buraya yapılmalıdır.
Zira asıl büyük çarpışma daha yeni başlıyor!
Mehmet Ali Güller
30 Ekim 2015
Cumhuriyet’in 92. yılında devrim ihtiyacı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 29/10/2015
Cumhuriyet milletin egemenliğidir.
Millet nasıl egemen olur? Devrimle!
Devrimle Tanrının yer yüzüdeki gölgesi olan kral ya da padişah yıkılır, devrimle ümmet millet olur, devrimle padişahın kulu devletin vatandaşına dönüşür, devrimle padişahın toprakları halkın olur.
92 yıl önce böyle olmuştur ve kimsesizlerin kimsesi olan Cumhuriyetimiz o nedenle devrimcidir; yıkar ve yenisini yapar, iyisini yapar, güzelini yapar!
Kuşkusuz eksikler vardır, yanlışlar yapılmıştır. Dahası kurucunun ölümünden sonra katılaşmıştır, gelişmesi durmuştur; hatta emperyalizmle işbirliği dönemiyle birlikte gericileşmiştir.
Bugün yaşadığımız ve karşı-devrimle Cumhuriyet’e hançer saplanması sürecinin başladığı yer, katılaşmaya başladığı yerdir. Devrimcilik durursa, önce ilerleme durur, sonra geriye dönülür.
Devrim durursa, devrimin yıktığı kuvvetler iktidarı gaspeder ve Cumhuriyet’i yıkar!
O nedenle devrimler arasız olmalıdır, sürekli olmalıdır…
Açalım:
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Cumhuriyet anlayışı şu 8 ilkeye dayanır:
1) Millet egemenliği: Cumhuriyet kralın, padişahın, imtiyazlı bir grubun değil, milletin egemenliğidir. Millet egemenliği siyasal birliktir.Türkiye Cumhuriyet’ini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.
2) Tam bağımsızlık: Millet egemenliğinin sürebilmesi, tam bağımsızlığa bağlıdır; ekonomik ve siyasal bağımsızlığa bağlıdır.
3) Üretim ekonomisi: Millet egemenliğinin sürebilmesi, üretim ekonomisine bağlıdır. Üretmeyen milletler önce pazarlarını, sonra egemenliklerini yitirir. Pazarını kaptıran, stratejik kurumlarını özelleştiren, bankalarını yabancılara satan, üretmeyen, satmaktan çok alan ve dışa bağımlı hale gelen bir ülke tam bağımsız değildir.
4) Ulusal bütünlük: Milletin egemen olduğu topraklar, vatandır. Her karışı milletindir. Üzerinde emperyalist üsler kurulan topraklar, vatan toprağı olmaktan çıkar.
5) Laiklik: Dinin vicdanlara hapsedilmesidir; Tanrı ile kişi arasında yaşanmasıdır; araya cemaatleri, tarikatları, 3. kişileri sokturmamaktır. Devrimci Cumhuriyet’te cemaatlerin okulları, medyası ve holdingleri olamaz. Devrimci Cumhuriyet’te tarikatlar biraraya gelip hükümet kuramaz. Daha doğrusu devrimci Cumhuriyet’te cemaat ve tarikatlar bulunamaz!
6) Çağdaşlaşma: Bilimdir, tekniktir, kültürdür, sanattır… Batılılaşma değildir, bilim ve teknik Batı’daysa Batı’dan, Doğu’daysa doğudan almaktır. Almak ve geliştirmektir; daha iyisini yapabilmektir.
7) Barışçılık: Millet egemenliği “yurtta barış, dünyada barış” ilkesine dayanır. Komşularına düşmanlık yapan milletler, egemenliğini tehlikeye atar.
8) Devrimcilik: Devrim arasız ve sürekli olmalıdır. Yokse katılaşır, durur, en sonunda gericileşir. Karşı-devrime yenilir.
O nedenle Cumhuriyet’in 92. yılında en büyük ihtiyacımız devrimciliktir!
Mehmet Ali Güller
29 Ekim 2015
Erdoğan ve Davutoğlu’nun Moskova rahatsızlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 26/10/2015
ABD-Türkiye-Suudi Arabistan üçlüsü Viyana’da Rusya’dan Esad için 6 ay ömür koparmayı beklerken, Ürdün’ü kaptırdı!
Ürdün Dışişleri Bakanı Nasır Cevdet ile kameraların karşısına geçen Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, iki ülkenin Suriye’de askeri eylemlerini koordine edeceğini ilan etti. (Sputnik, 23 Ekim 2015)
RUSYA GÜNEY TAMPONUNU ÖNLEDİ
Rusya, Ürdün’ün başkenti Amman’da bir koordinasyon merkezi kuruyor. Tıpkı Bağdat’ta İran, Irak ve Suriye’yle birlikte kurduğu koordinasyon merkezi gibi…
Bunun anlamı şuy: Atlantik Cephesi’nin “güney Suriye tampon bölgesi” hedefi iflas etti!
Neydi o hedef? Tıpkı Suriye’nin kuzeyinde AKP Hükümeti’nin yapmak istediği gibi Suriye’nin güneyinde de Ürdün-İsrail işbirliği içinde ve Dürziler üzerinden güneyde bir tampon bölge kurulacaktı!
Moskova, Viyana’daki dörtlü buluşma sürecinde, Ürdün dışında bir de Mısır atağı yaptı.
Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükrü ile görüşen Lavrov, Rusya ve Mısır’ın Suriye’deki operasyonlarda işbirliği yapacağını ilan etti! (Anadolu Ajansı, 24 Ekim 2015)
Lavrov ayrıca İran, Ürdün ve Mısır’ın Viyana’daki dörtlü buluşmanın yapılacak devam toplantılarına katılması gerektiğini belirtti.
AKP HALA KUZEY TAMPONU PEŞİNDE
Peki AKP Hükümeti ne yaptı Viyana’da? Ankara, Rusya’nın hamlesini fırsata çevirip yanlış Suriye politikasından dönme işaretleri verdi mi?
Tersine, Rus karşıtlığı üzerinden Türkiye’yi daha da ABD’ye yapıştırmaya çalıştılar. Örneğin Viyana’da masaya şu 5 konuyu getirdiler:
1) “Esad gitmeli, Esad‘ın geçiş formülüne sıcak bakmıyoruz.”
2) “PYD ile işbirliği doğru değil.”
3) “Halep çatışmasının yaratacağı göç dalgasına karşı ortak tedbir alınmalı.”
4) “Cerablus-Azez hattı güvenli bölge olmalı.”
5) “Rus operasyonları sınırımızı tehdit etmemeli.” (Yeni Şafak, 24 Ekim 2015)
AKP Hükümeti’nin 5 maddesi de Moskova’yı hedef alıyordu, şundan:
Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Rusya’nın PYD’yle temasından rahatsız; zira Rusya PYD’yi ABD kartı olmaktan çıkarıp Esad‘la ittifaka mecbur etmeye çalışıyor, Suriye’nin birliği içinde kalmaya zorluyor!
Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Rusya’nın “kuzey kuşağı”nda askeri operasyon yapmasından rahatsız; zira Rus hava operasyonları Suriye Ordusu’na karada alan açıyor. Bu, ilerleyen süreçte Esad‘ın ülkesinin kuzeyinde egemen olması ve AKP’nin “güvenli bölge” planının iflas etmesi demek. Ayrıca Rus uçakları İncirlik’ten kalkan ABD uçaklarını baskılıyor.
Erdoğan-Davutoğu ikilisi Rusya ve Suriye Ordusu’nun Halep operasyonlarından rahatsız; zira Halep AKP’nin TSK ve milli kuvvetleri Suriye müdahalesine razı edebilmesinin havucudur!
1 KASIM’A GİDİLİRKEN
AKP Hükümeti’nin Viyana’da “5 şartımız var” diyerek hala “güvenli bölge” hayali kurmasının üç anlamı var:
1) Dış politikada “sıfır ders” aldıklarını gösteriyor.
2) Rus karşıtlığı üzerinden Türkiye’yi ABD’ye daha da eklemleyecekelerine işaret ediyor.
3) Suriye yanlışından dönemeyeceklerini, hatta Türkiye’yi daha da büyük çıkmazlara sokabileceklerini gösteriyor. (Nitekim Beyaz Saray, uçuşa yasak bölgenin artılarını ve eksilerini saptamaya dönük iç topantılarına başladı.)
Türkiye 6 gün kalan 1 Kasım seçimlerinde sandığa asıl bu pencereden bakarak gitmelidir. Türkiye, komşularımızı ve bölgeyi yangından koruyabilmek bir kereliğine seçmenin elindedir.
Mehmet Ali Güller
26 Ekim 2015
Ankara ile Moskova’nın PYD’ye bakış farkı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 23/10/2015
Şu soruyla başlayalım: Erdoğan‘ın “Ankara saldırısı IŞİD, PKK, El Muhaberat ve PYD’nin kolektif saldırısıdır” demesini salt bir istihbarat zaafıyla ya da siyasi analiz sorunuyla açıklayabilir miyiz?
Peki, bir grup gazeteciye özel brifing veren üst düzey Dışişleri yetkilisinin “IŞİD’i başarılı bir İran projesi” olarak gördüğünü açıklamasını yine bir istihabrat zaafı ya da analiz sorunu olarak görebilir miyiz?
Bakınız, cephe cepheye savaşan kuvvetleri aynı sepete doldurmanın ancak iki nedeni olabilir: Ya fail karartılıyordur, ya da durum hedefe kanalize edilmeye çalışılıyordur.
Anlayabildiğimiz kadarıyla Saray, Başbakanlık, Dışişleri ve MİT dörtlüsü, yaşanan her olayı Rusya ve İran düşmanlığına dönüştürmeye ve buradan hareketle Türkiye’yi iyice Atlantik Cephesi’ne yapıştırmaya çalışıyor! (Ve Erdoğan bu yöntemle “iktidarını” pazarlıyor.)
PYD TERÖR LÜSTESİNDE DEĞİL
Gelelim bir diğer konuya…
MGK toplantısından çıkan en önemli sonuç neydi? MGK, “PYD, uluslararası terör örgütü kapsamında tescil edilmeli” dedi!
Güzel, peki uluslararası camianın PYD’yi terör örgütü olarak tescil edebilmesi için önce ulusal düzeyde PYD’nin terör örgütü ilan edilmesi gerekmez mi? Peki PYD Türkiye’nin terör örgütü listesinde mi?
PYD daha Türkiye’nin terör örgütleri listesinde değilken, MGK’nin uluslararası camiadan bu örgütü terör örgütü diye tescil etmesini istemesi mantıklı mı?
Bu ancak şöyle mümkündür: Asker hükümeti bu yönde adım atması için sıkıştırmak üzere MGK’de bastırmıştır ve bu “tavsiye kararını” aldırmıştır.
Ancak öyle de olmamış. Basına yansıdığıan göre konuyu MGK’ye hükümet getirmiş, asker de kabul etmiş.
MOSKOVA’NIN PLANI
Tüm bunları nasıl açıklayabiliriz? Erdoğan‘ın ve Davutoğlu‘nun Esad‘ı, PKK’yi ve IŞİD’i aynı sepete koymasını, Dışişleri’nin “IŞİD bir İran projesidir” demesini, MGK’nin Türkiye’nin listesinde olmayan PYD’nin uluslararası terör örgütü olarak tescil edilmesini istemesini neyle açıklayabiliriz?
Rusya faktörüyle! Moskova’nın ABD’nin Kürt kartını düşürme hedefli hamlesiyle!
Açıklayalım:
Rusya’nın 30 Eylül’de Suriye’de askeri operasyonlar başlatması sadece 5 yıllık Suriye krizi için değil, 1973’ü baz alırsak, ABD’nin 40 yıllık Ortadoğu hegemonyası için de bir kırılma noktasıydı.
Moskova’nın planı sadeydi: IŞİD’e karşı Şam, Bağdat ve Kürt örgütlerine dayanan bir “kara ittifakı” kurmak ve bu ittifaka hava gücüyle alan açmak. Terörü yenerek “Suriye’nin birliğini” sağlayacak bir siyasi çözümün koşullarını yaratmak.
Moskova bu plana uygun olarak; birincisi Lazkiye’de hava üssü inşa etti, ikincisi Bağdat’ta, “Rusya-İran-Irak-Suriye” dörtlüsünü buluşturan bir askeri istihabrat odası kurdu, üçüncüsü de PYD ile temasa geçerek bu örgütü kendi planına dahil etmeye çalıştı.
ABD TELAŞLI, AKP RAHATSIZ
Yani Times‘ın “Kürtlerin Putin ile yakınlaşması ABD’yi telaşlandırdı” demesi boşuna değildi…
ABD telaşlanırken, AKP Hükümeti de rahatsız oluyordu Rus hamlesi karşısında… O nedenle hızla “Rusya PKK terörünü destekliyor” ana fikirli bir kamuoyu çalışması başlattılar.
Oysa Moskova’nın stratejisi AKP Hükümeti’nin değil ama Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla örtüşüyordu. Şöyle:
Planın sahadaki uygulaycılarından Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, PYD liderleriyle görüşmelerinde öncelikle masaya “Suriye’nin birliğini” garanti eden Cenevre Mutabakatı’nı koyuyordu.
Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin, Valday Kulübü konuşmasındaki şu sözleriyle Moskova’nın hedefini ilan ediyordu: “Suriye’nin bölünmesi tüm bölgede kalıcı çatışma yaratır. Suriye’de hükümet güçleri ile Kürt güçler terörle mücadele güçlerini birleştirmeli.”
Yani Moskova pratikte PYD’yi Esad’la ittifaka ve Suriye’nin birliği içinde rol almaya zorluyordu!
Oysa AKP Hükümeti daha düne kadar Ankara’da ağırladıkları PYD lideri Salih Müslim‘e hep şöyle diyordu: “Esad’ı devirmek için ÖSO’yla hareket ederseniz, özerkliğinize karışmayız.”
RAFİNE POLİTİKA İHTİYACI
Moskova’nın PYD’yi IŞİD’e karşı Esad‘la ittifaka zorlayan ve Suriye’nin birliği içinde tutmaya çalışan çizgisi Türkiye için bir fırsattır.
Dahası iç dinamikler, bu gelişme nedeniyle inceltilmiş ve rafine edilmiş bir Kürt politikası oluşturmalıdır.
Çünkü HDP’ye oy veren 6,5 milyon seçmeni terörist ilan eden kaba anlayışlara yeni dönemde yer olmayacaktır!
Mehmet Ali Güller
23 Ekim 2015
Sevr’e karşı Lozan savaşı!
Posted by Mehmet Ali Güller in Kitap-Film Yazıları on 22/10/2015
100 yıl önce adı Sevr’di, 100 yıl sonra BOP oldu, Büyük Ortadoğu Projesi.
Genişletildi, Geniş Ortadoğu Projesi oldu.
Hedefe yeni yerler eklendi, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi oldu.
Adı değişti ancak özü hep aynı kaldı: Bölgeyi parçalamak, yeni devletçikler kurmak.
Neden? Sömürebilmek için!
İngiliz ve Fransız emperyalizmi 100 yıl önce bu topraklara Sevr için saldırdı.
ABD iki kez Irak’a Sevr için saldırdı.
Ve ABD Suriye’ye yine Sevr için saldırdı.
ABD’nin Sevr’i, Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir koridordu.
Bu koridorun geçeceği Irak’ın, Suriye’nin, Türkiye’nin ve İran’ın adım adım bölünmesi gerekiyordu.
İlk adımı Irak’ta attılar ve Barzanistan adı altında Irak koridorunu kurdular, şimdi Suriye’de ikinci bir koridor inşa etmeye çalışıyorlar.
Dün Irak’ta Özal‘ı kullandılar, bugün Suriye’de Erdoğan‘ı kullanıyorlar.
Fakat şartlar artık değişti. ABD daha zayıf, Atlantik Cephesi yekpare değil ve bölge ülkelerinin arkasında bu kez somut olarak Rusya ve Çin var.
Üstelik İran, Irak ve Suriye bir blok olarak hareket ediyor.
Bu tablo, Amerikan Koridoru inşa etmek için Suriye’ye Sevr dayatanlara Lozan yanıtı üretmeye çalışmaktadır.
Kısacası Atlantik ile Avrasya, Suriye’de çarpışmaktadır.
Bu çarpışma bir son değil, yeni bir sürecin başlangıcıdır: Yeni emperyalizm olan küreselleşmeye karşı bölgesel yanıtların verildiği ve tek kutuplu dünya döneminin kapatılıp, çok merkezli dünyaya gidildiği bir süreç…
Bu süreç, kuşkusuz sancılı geçecektir. Ancak dünyanın merkezi ve kadim uygarlıkların sahnesi olan bu coğrafya, en sonunda yine başı dik bir şekilde ayağa kalkacaktır.
“Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru” adlı yeni kitabımız, Atlantik ile Avrasya’nın bu büyük çarpışmasını incelemektedir.
Somutlarsak, Obama‘nın IŞİD stratejisi ile Putin‘in Suriye planı karşı karşıyadır; İncirlik ile Lazkiye üsleri cephe cepheyedir; terör örgütleriyle ordu göğüs göğüsedir.
İçinde vekalet savaşlarının olduğu, özel savaş yöntemlerinin sergilendiği, petrol ve gaza dayalı alan savunmalarının yapıldığı tarihi bir savaş.
Dünyanın döt bir yanında deneyim yaşamış savaşçıların bölgeye akın ettiği, her gün yeni bir terör örgütünün kurulduğu, istihbarat kurumlarının çarpıştığı bir savaş.
Basra’dan Doğu Akdeniz’e koridor kurabilmek için yakıp yıkmak isteyenler ile emperyalizme karşı direnen ve vatan savunması verenlerin savaşı.
Sevr’e karşı Lozan savaşı!
ABD ile Rusya Suriye’de anlaştı mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 21/10/2015
5 yıldır çeşitli aralıklarla iddia edildi: ABD ile Rusya Suriye’de anlaştı!
Buradaki anlaşma, işbirliği ve Suriye’yi paylaşma anlamındadır. Ancak her seferinde bunun doğru olmadığı ortaya çıktı.
Üst düzey bir yetkilinin bazı gazetecilere yaptığı özel açıklamalardan sonra aynı iddia yine gündeme geldi. Washignton ve Moskova anlaşmıştı!
Peki öyle mi?
ABD ‘SAVAŞI’ MI, RUSYA ‘BARIŞI’ MI?
Önce ABD ile Rusya’nın anlaşamayacağına dair kategorik bir doğrunun olmadığını belirtelim. Elbette ABD ile Rusya anlaşabilir. Ancak bu paylaşım anlamında değil, ABD’nin Rusya’nın “barışına” mecbur kalması anlamında olabilir. Kuvvet dengeleri bunu zorlamaktadır.
Yugoslavya’ya, ya da daha yakın olan Libya örneğine bakarsak, kuvvet dengeleri farklıydı ve tersine Rusya ABD’nin “savaşına” mecbur kalmıştı.
Bu kez şartlar Avrasya Cephesi’nden yana ve ABD “savaşı” yerine Rusya “barışı” daha olası görünüyor.
Gelelim gazetecilere yapılan o özel açıklamaya. Özeti şu:
ABD ve Türkiye’nin içinde olduğu Suriye’yi parçalamak isteyen 9 ülke 28 Eylül’de “Esad’lı geçiş” sürecinde anlaşmıştı. AKP Hükümeti birincisi altı ayın sonunda Esad‘ın kesin ayrılması ve ikincisi bu süreçte hiç bir önemli kurumun kendisine bağlanmaması şartıyla bunu onaylamıştı.
RUSYA ŞAM’IN ELİNİ KUVVETLENDİRİYOR
Aslında olan şuydu: Esad‘a 15 gün süre tanıyan ve 5 yıldır Esad‘ı yıkmayı en önemli hedefi ilan eden AKP Hükümeti, en sonunda Esad‘ın varlığını tanımaya mecbur kalmıştı ve “şartlı onay” gibi halkla ilişkiler yöntemiyle kamuoyu hazırlanıyordu.
AK-Medya o nedenle “Esad’sız Suriye’ye Esad’lı geçiş” gibi başlıklar attı.
Kuşkusuz son tahlilde AKP Hükümeti’nin “Esad’lı geçişe” mecbur kalması Türkiye ve bölge adına olumlu bir gelişmedir.
Diğer yandan gelişme, yukarıda da belirttiğimiz gibi “ABD ile Rusya’nın anlaşması” şeklinde yorumlandı. Peki öyle mi?
Olgulara bakalım: Tamam 9 ülke 28 Eylül’de anlaşmıştı ama 30 Eylül’de Rusya Suriye’de askeri operasyonlara başlamıştı!
Bu iki şeye işaret ediyor olabilir: Birincisi henüz bir anlaşma yok ve ikincisi Moskova, anlaşma olasılığı öncesinde Şam’ın elini kuvvetlendiriyor!
Zira Rus hava operasyonları Suriye Ordusu’na karada alan açıyor.
Bu sürecin geliştirilmesi, er geç kurulacak “barış” masasında Şam yönetiminin elini Atlantik Cephesi’ne karşı güçlendirecektir.
IRAK’IN ÖNEMİ
Atlantik ve Avrasya, Suriye sahnesinde çarpışmaktadır ve iki kuvvet de birbirini en zayıf anında masaya oturtmaya çalışmaktadır.
Karşılıklı hava operasyonları da, karşılıklı Kürt kartını ele geçirme çabaları da, karşılıklı Irak’ı saflara katma uğraşı da bu nedenledir.
Evet, Irak meseleyi anlamak açısından önemlidir: İran, Irak, Suriye kesintisiz hattını oluşturmak Avrasya cephesi açısından hem siyasi hem de askeri anlamda kıymetlidir. Rusya’nın Hazar’dan attığı füzelerin rotası için bile bu hat ihtiyaçtır. Suriye’nin toprak bütünlüğünü için Irak’ın bölge cephesinde yer alması gerekmektedir. İran’dan Suriye’ye yardımların sürdürülebilmesi için Irak’ın konumu hayatidir.
İşte bu nedenle Washington, Moksova’yla işbirliği işaretleri veren Bağdat’ı baskılamaya başladı. ABD’nin yeni Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford, ilk yurtdışı ziyaretini İsrail’e yaptıktan sonra sürpriz bir şekilde Irak’a geçti ve Barzani‘yle görüştü.
Dunford’un Barzani’ye “düşmanımız ortak” mesajı vermesi çok boyutluydu ve Bağdat’a “bölme tehdidi” içeriyordu.
Dunford’un “Irak’ı Rusya’dan yardım istememesi için ikna ettik” demesi de tehdidin düzeyini gösteriyordu.
ERDOĞANLARIN ASIL YERİ
Çarpışma bu kadar sertleşmişken, henüz bir anlaşmadan söz edemeyiz. Dediğimiz gibi taraflar, “anlaşmadan” önce, birbirinlerini zayıflatmaya çalışmaktadır. (Kaldı ki taraflar sadece Suriye’de değil, Ukrayna’da ve hatta şu günlerde Afganistan’da da çarpışmaktadır.)
Rusya hava operasyonlarını sürdürerek Suriye Ordusu’na alan açmaya ve Şam rejiminin ülkenin kuzeyinde egemen olmasını sağlamaya çalışıyor.
ABD de Suriye ordusunun bu taaarruzuna karşı konumlanmaya ve çeşitli araçlarla Rusya’ya gözdağı vermeye çabalıyor. ABD’nin “tank avcısı” olarak bilinen uçaklarını İncirlik’e getirmesi bu nedenledir. Çünkü IŞİD’in elinde tank yoktur.
Bu sürecin iç dinamikler bakımından öğretici yararı ise şu olmuştur: Erdoğan ve AKP rejiminin yeri Atlantik Cephesi’dir; bu süreçte hızla Rusya karşıtlığına oturmaları ve ABD ile AB’ye yapışmaları derslerle doludur.
Mehmet Ali Güller
21 Ekim 2015