AKP-F Tipi çatışmasına dair 8 tez

İlk günden beri AKP ile F Tipi yapı arasındaki çatışmaya bakışımızı şu dört maddede özetliyoruz:

1) F Tipi yapı mutlaka tasfiye edilmelidir.

2) AKP Hükümeti’nin F Tipi yapıyla mücadelesinden yararlanılmalıdır.

3) AKP’nin F Tipi ile mücadelede konumunu tahkim etmesine, iktidarını sağlamlaştırmasına izin verilmemelidir.

4) F Tipi’yle mücadelenin asıl hedefi, Türkiye’yi ABD’ye bağımlılıktan çıkartmak olmalıdır.

Neden mi anımsattık bu dört maddeyi?

Hem 17-25 Aralık yaklaştığı için, hem de Fuat Avni‘nin “medyaya operasyon var” istihbaratının yarattığı gündem için…

F TİPİ’YLE SONUNA KADAR MÜCADELE

Önce şu saptamayı yapalım:

Yolsuzluk yapanlarla da mücadele edilecek, tertipçilerle de…

Yolsuzluk yapanlardan da hesap sorulacak, tertipçilerden de…

Durduğumuz yer burasıdır ve bu noktadan hareketle şu tezleri dile getiriyoruz:

1) Niyeti ve hedefine olursa olsun, F Tipi yapının AKP’nin yolsuzluklarını ortaya çıkarmaya yönelik hamlesi, Türkiye’nin yararına olmuştur. AKP Hükümeti, yolsuzluklukla anılmaktan artık kurtulamaycaktır!

2) Niyeti ve hedefi ne olursa olsun, AKP Hükümeti’nin F Tipi yapıyla mücadele etmesi, Türkiye’nin yararınadır ve yararlanılabildiği oranda iç dinamikleri rahatlatır.

3) Ergenekon tertipleri boyunca onlarca gazeteciye yapılan operasyonlarda bizzat görev alanların, manşetleriyle açık yalanlara imza atanların, yalan haberleriyle insanları intihara sürükleyenlerin, bugün “basın özgürlüğü” diye ağlamasının hiçbir inandırıcı yanı yoktur!

Asıl basın özgürlüğü, basının bu kumpasçı zihniyetten arınmasıdır!

GLADYO CUMHURİYETİ TEHLİKESİ

4) AKP ile F Tipi yapının çarpışması, bağlı oldukları üst yapının durumundan bağımsız değildir.

ABD içi çarpışma ve ABD’nin güç erozyonu içinde olması, enstrumanlarını doğrudan etkilemektedir. Güç kaybı, kontrol kaybı demektir.

5) AKP Hükümeti’nin F Tipi çeteyle mücadele ederken, kendi çetesini kurmasına ve devlet içinde özel bir yapı oluşturmasına izin verilmemelidir. F Tipi yapıyla mücadeleyi destekleyen tüm kesimler, bu tehlikeye karşı da mücadele etmelidir.

MİT yasası, İç Güvenlik paketi gibi adımlarla Türkiye’yi “Gladyo Cumhuriyeti”ne dönüştürmeye yönelik çabalara geçit verilmemelidir!

Zira aksi durumda, Türkiye, F Tipi çetenin tertiplerinden daha büyük tertiplere açık hale gelecektir!

TERTİBİN SAVCISINDAN HESAP SORULMALI

6) AKP Hükümeti, F Tipi yapıdan 12 yıl boyunca yararlandı. Onun operasyonlarıyla TSK’ye, İşçi Partisi’ne ve milli kuvvetlere karşı operasyon yaptı, gücünü sağlamlaştırdı ve iktidarını uzattı.

Bugün “kandırıldık” demesi doğru değildir ve suçu başkasına atmaya yönelik bu yalan savunma, şu saptamayı doğurmaktadır: Fethullah Gülen’in böyle rahatça kandırabildiği bir hükümeti, “model ortaklık” ilişkisi kurduğu ABD-CIA parmağında oynatmıştır!

7) “Kandırılmış” bir hükümet, suçtan arınmış değildir! Dahası “kandırıldım” demek, aynı zamanda “yönetemiyorum” demektir ve anında istifayı gerektirir.

8) Kumpas denilen davaların görüldüğü özel yetkili mahkemelerin kaldırılması, o davada rol alan özel yetkili polislere dava açılması, o davaları yürüten özel yetkili hukukçuların hedef alınması gereklidir ama yeterli değildir!

Asıl mesele, “ben bu davanın savcısıyım” diyen Tayyip Erdoğan’dan hesap sorabilmemizdir!

Türkiye asıl o zaman rahatlayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Aralık 2014

Yorum bırakın

Cenevre yerine Moskova Platformu

ABD Başkanı Barack Obama, IŞİD’le mücadele için Kongre’den yetki istedi. Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Robert Menendez önderliğinde hazırlanan yetki tasarısı ise Dışişleri Bakanı John Kerry‘yi memnun etmedi. Obama‘nın yetki talebiyle ilgili oturuma katılan Kerry üç temel itirazda bulundu:

1) Tasarı, Obama yönetimine 3 yıllık yetki veriyor. Kerry, bunun ucunun açık olmasını istedi ve bir zaman sınırlamasının ABD yönetimini zora sokacağını savundu!

2) Tasarı, ABD askerlerinin kesinlikle muharebeye girmeyeceği şartını getiriyor. Kerry, kendilerinin de muharebe istemediğini ancak böyle keskin bir ifadenin, olağanüstü şartlarda ellerini bağlayacağını, bu nedenle bu ifadenin değiştirilmesini istedi.

3) Tasarıda, yetki Irak ve Suriye’yle sınırlı. Kerry, bunun da kendilerini sıkıntıya düşüreceğini, IŞİD’in bir başka ülkeye yerleşmesi halinde müdahale edemez konuma düşeceklerini savunarak, değiştirilmesini istedi.

ABD’nin Ortadoğu hamlesinin çerçevesini anlamak bakımından Kongre’deki bu tartışma oldukça anlamlıydı. Şimdilik burada bırakıyor ve ABD’nin hedef aldığı bölge ülkelerinin bu hamleye karşı hangi önlemleri aldığına geçiyoruz.

ÜÇLÜ İTTİFAK

ABD’nin Ortadoğu hamlesinin görünen nedeni IŞİD’le mücadele. Ancak Beşar Esad, IŞİD’le asıl kendilerinin mücadele ettiğini, ABD hava saldırılarının kozmetik olduğunu savunuyor.

Geçen hafta IŞİD’in ABD eseri olduğunu savunan Suriye ve İran, yanına Irak’ı da alarak, IŞİD’le mücadele konusunda yeni bir eksen oluşturdu!

İran, Suriye ve Irak Dışişleri Bakanları, Tahran’da yaptıkları konferansta, IŞİD’e karşı sıkı işbirliği yapma kararı aldı. Bu üçlü işbirliği, yeni bir döneme de işaret ediyor!

İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Şerif, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ve Suriye Dışişleri Bakanı İbrahim Caferi‘nin katıldığı konferansın en dikkat çeken konuşmasını ise açılışta İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yaptı. Ruhani, IŞİD gibi aşırılıklarla mücadele için, dini okullarda reform yapılmasını talep etti!

RUSYA’NIN YENİ PLANI

Bölge cephesinde bu gelişme yaşanıken, daha büyük ve önemli gelişme ise Rusya’nın girişimiyle yaşanıyordu.

Rusya, ABD’nin IŞİD’le “mücadele” hamlesi başlayınca rafa kalkan Cenevre süreci yerine Moskova Platformu kurmaya çalışıyor. Muhalifleri Suriye yönetimiyle masaya oturtmaya çabalayan Moskova, bu konuda önemli ilerlemeler de sağladı.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Devlet Başkanı Putin‘in özel temsilcisi olan Mihail Bogdanov, bu amaçla çeşitli başkentlerde önemli görüşmeler yapıyor. Bogdanov önce SUKO’nun ilk başkanı Ahmed Muaz Hatip‘le Moskova’da görüştü. Hatip, bu görüşmenin ardından Esad rejimiyle masaya oturabilecekleri mesajını vermişti. Bogdanov son olarak 7 Aralık’ta, İstanbul’da, SUKO’nun şimdiki başkanı Hadi Behra ile görüştü.

Rus yetkili muhalfilerle görüşmesinden sonra, önce Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim‘le, ardından da BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan De Mistura ile görüştü. Sızan bilgilere göre Moskova, “bağımsız muhalifleri” de dahil ettiği bir yol haritasını uygulamaya başlamıştı. Hatta De Mistura‘nın Gaziantep’te bu yeni planı muhaliflerle görüştüğü belirtildi.

Bogdanov, bilahare Lübnan’a geçip Hizbullah’la da görüştü.

ABD’YE UYARI

Ancak asıl bomba bu trafiğin ardından geldi. Bogdanov, Şam’da Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad‘ı ziyaret ettikten sonra gazetecilere yaptığı açıklamada, dikkat çeken bir çıkış yaptı!

Bogdanov, bir gazetecinin sorusu üzerine “eğer Suriyelilerden Moskova’da bir görüşme şeklinde bir talep gelirse, bu konuyu Amerkalılarla görüşürüz” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki‘nin bu teklife yanıtı ise olumsuz değildi: “Sanırım öncelikle konuyla ilgili detayları öğrenmemiz lazım. Bu detayları öğrenmek için Rus tarafıyla temas halindeyiz.

Aslında olan şuydu: Rusya, ABD’ye Cenevre yerine Moskova Platformu’nu hayata geçireceğinin mesajını veriyor ve dışında kalmaması uyarısı yapıyordu!

Yani taraflar, Ortadoğu satranç tahtasında artık sıkıştıran hamlelerini oynuyordu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Aralık 2014

Yorum bırakın

Erdoğan kara harekatı istiyor

Osmanlıca konusu kuşkusuz çok önemli. Erdoğan‘ın bu gündemden üç beklentisi olduğu anlaşılıyor:

1) Osmanlıca tartışmasıyla çok önemli konular perdelenmiş olacak. Neler olduğuna aşağıda değineceğiz.

2) Erdoğan ve kurmayları, Osmanlıca tartışmasını “anadil eğitimi” ve “2. resmi dil” konusunun normalleştirilmesinin bir parçası olarak değerlendiriyorlar.

3) Osmanlı aşkları Osmanlı tarihi eserlerine nasıl sahip çıktıklarıyla(!) anlaşılan Erdoğanlar, son tahlilde Osmanlıcanın ders olmasıyla, “kindar nesil” yaratma çabalarında bir kazanım elde etmiş olacaklar.

PERDENİN ALTINDAKİ GÜNDEM

Gelelim bu süreçte nelerin perdelendiğine…

Öncelikle Açılım’da ciddi bir ilerleme var. AKP ile HDP heyetleri buluşup Öcalan‘ın 6 sayfalık taslağını tartışıyor. HDP heyeti “sekreterya ve 3. gözde bir sorun olmadığını” ilan ediyor; tabana, “AKP’nin artık oyalamadığı” müjdesini veriyor!

Diğer yandan dört eski bakanın yolsuzluk komisyonuna verdiği, daha doğrusu veremediği hesap gündemde alt sıralara düşüyor!

Ve en önemlisi: ABD’yle sürdürülen IŞİD pazarlığında varılan yeni mutabakatlar, kaydedilen ilerlemeler gözlerden uzak tutuluyor!

Neler mi? İnceleyelim:

EĞİT-DONAT’TA MUTABAKAT VAR

Erdoğan, önceki gün Litvanya Cumhurbaşkanı’yla basın toplantısı sırasında, bir gazetecinin sorusu üzerine çok önemli açıklamalar yaptı. Osmanlıca gündemi altında kalan ve basında pek yer almayan o açıklamada iki konu oldukça önemliydi.

İlki Erdoğan‘ın verdiği bir bilgiydi: “Henüz özellikle uçuşa yasak bölge, güvenli bölge konusunda koalisyon güçleri tarafından taahhüt edilen bir durum yok. Ama eğit-donat’ta bir mutabakat görünüyor.”

Böylece AKP Hükümeti’nin ÖSO ve peşmerge eğitimi için ABD’yle mutabakata vardığı en üst ağızdan teyid edilmiş oluyor. Gerçi peşmerge eğitimi zaten başlamıştı ve ÖSO eğitimi için de ABD’liler Ankara’nın güneyinde (Kırşehir seçeneği dahil) yer bakmaktaydı.

Gelelim Erdoğan‘ın ikinci açıklamasına: “Sadece hava harekatı ile burada netice almak mümkün değil. Bunun bir kara harekatı olması şart. Kara harekatının, hava harekatı ile desteklenmesi gerekir ve bu kara harekatında, ÖSO eğit-donat noktasında gerekli desteği alırsa, zaten onlar hazır. Bakın şu anda Kobani’de ne oldu? Peşmergeleri, biz kendi ülkemizden geçirdik ve Kobani’ye geçtiler ve son günlerdeki olumlu gelişmeler ortada. Fakat onlara da yine bu desteklerin verilmesi gerekir. Eğer bu destekler verilirse, hava destekli bu tür bir kara harekatının yapılması, bir de güvenli bölgenin tesis edilmesi bu defa ne yapacaktır, engelleyecektir.”

30 ÜLKE ORTAK GÖREV GÜCÜ KURDU

Erdoğan‘ın bu sözleri, şu iki gelişmeyle birlikte okunduğunda daha da anlam kazanmaktadır:

1) ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), IŞİD ile mücadele için çok uluslu askeri güçlerden oluşan Birleşik Ortak Görev Gücü – Doğal Kararlılık Operasyonları (CJTF-OIR) kurduklarını ilan etti.

Korg. James Terry‘nin komutasındaki Birleşik Ortak Gürev Gücü’nde 30 ülkeden personel olduğu açıklandı. Ortak Görev Gücü, 2-3 Aralık’ta “entegrasyon konferansı” ile birlikte çalışmaya başladı.

Peki bu 30 ülke kim? Pentagon’un sitesinde henüz bu ülkelerin listesi yok. Yakında açıklanacaktır.

2) Birleşik Ortak Görev Gücü komutanı Korg. James Terry, koalisyonun Irak’a 1,500 asker göndereceğini açıkladı.

Daha önce iki ayrı seferde Irak’a 3,100 asker gönderen ABD, 1,500 koalisyon askeriyle birlikte bu sayıyı 4,600’e çıkarıyor. ABD’nin asıl hedefi ise 25 bin asker!

Peki Ortak Görev Gücü’nün asıl hedefi ne? Gelişmelere bakılırsa asıl hedef Kürdistan’ın inşası ve bölge ülkelerine karşı korunması!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Aralık 2014

Yorum bırakın

IŞİD’in Musul’u işgalinin 8 sonucu

Verda Özer‘in PYD lideri Salih Müslim‘le yaptığı kısa söyleşi, dünün en ilgi çeken haberlerinden biriydi. Zira Müslim‘in “AKP Hükümeti ile PKK arasında arabuluculuk yapmaya hazırız” söylemi, hem magazin tadındaydı, hem de Açılımlı gündeme uygun düşmüştü.

‘IŞİD KÜRT ÖRGÜTLERİ BİRLEŞTİRİYOR’

Ancak bize göre söyleşinin önemi Müslim‘in bu ve benzeri sözlerinde değil, çok anlamlı bir olguyu saptamasındaydı. AKP Hükümeti’nin Kobani’ye açtığı peşmerge koridorunun siyasal önemine dikkat çeken Müslim şöyle diyordu: “IŞİD Kürtleri birleşmeye itiyor, bu da iyi birşey!

Bu sözleri, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad‘ın geçen hafta yaptığı “IŞİD ABD’nin kurduğu bir örgüttür” saptamasıyla birlikte okumalıyız.

Hem Müslim‘in hem de Esad‘ın sözleri, psikolojik savaş kapsamında üretilen hayali cepheleri de dağıtıyor, kuvvetleri asıl yerlerine koyuyor. Zira o hayali cepheye göre Esad hem PKK-PYD hem de ABD ile aynı mevzide; hatta İran da…

Müslim‘in “itirafı” ve Esad‘ın saptaması, İran’ın tespitleriyle de uyumludur. Geçen hafta İran Genelkurmay Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Mesut Cazairi, IŞİD’in CIA tarafından kurulduğunu açıkladı. Dahası Cazairi, ABD silahlı kuvvetlerinin bu örgüte yardımlar yaptığını da kaydetti.

IŞİD MUSUL’U, KDP KERKÜK’Ü İŞGAL ETTİ

Sadece Şam ve Tahran değil, ABD ile IŞİD arasındaki organik bağa Pekin ve Moskova merkezli güvenlik kaynakları da işaret ediyor. Bu yönde pek çok ciddi makale var.

Ancak hepsi bir yana, sonuçları bakımından da bu esasa ulaşabilir. IŞİD’in 9 Haziran’da Musul’u işgal etmesiyle başlayan süreci inceler ve gelişmeleri sıralarsak bu sonuca ulaşırız:

1) IŞİD’in Musul’u işgal etmesini fırsat bilen Barzani, Kerkük’ü işgal etti. Kerkük’ün ele geçirilmesi Kürdistan’ın “bağımsızlığının” en önemli dönemeciydi, zira Kerkük enerji üssü olması nedeniyle ekonomik bağımsızlığın anahtarıydı.

O gün Barzani‘nin Kerkük’ü işgal etmesine ses çıkarmayan Ahmet Davutoğlu, geçen günlerde IŞİD’in Kerkük’e yöneleceği bilgisiyle birlikte “Barzani’nin Kerkük’ünü” savuncağını ilan ediyordu, açık açık “gerekli tedbirleri aldık” diyordu!

2) IŞİD’in Irak’ın Kuzeyindeki Türkmen ağırlıklı yerleşim bölgelerine saldırırak Türkmenleri yerlerinden dağıtması, sonuçları bakımından en çok Barzani’ye yaradı!

3) IŞİD’in Musul’u işgaliyle birlikte Barzanibağımsızlık için referanduma gideceğini” ilan etti. Bağımsız Kürdistan’ı tanıyacağını açıklayan ilk ülke İsrail oldu. İkinci olarak da Hüseyin Çelik‘in ağzından AKP Hükümeti.

4) IŞİD’in Musul’u işgali Kürtlerin Birliği’ni gündeme getirdi. PKK Sincar’da KDP’nin yardımına, KDP de Ayn El Arap’ta AKP’nin açtığı koridordan PKK-PYD’nin yardımına koştu. Ve ABD bu “yardımlaşma” üzerinden masaya oturttuğu iki örgüte, 9 günlük uzun bir müzakerenin ardından Duhok’ta anlaşma imzalattı!

Kürtlerin Birliği, Ortadoğu hamlesi yapmaya hazırlanan Obama‘ya CAP Raporu ve benzeri raporlarla zaten yaz başında tavsiye ediliyordu.

KDP İLE PKK’YE EĞİTİM VE SİLAH

5) Batı, IŞİD’le fiilen çarpıştığı için Kürt örgütlerine silah ve eğitim yardımı yapmaya başladı. Pek çok ülkede PKK’nin terör lüstesinden çıkarılması tartışmaya açıldı: Kötü terörist IŞİD’e karşı iyi terörist PKK meşru hale getirilmeliydi!

6) AKP Hükümeti, sadece KDP’nin peşmergelerine Kobani için koridor açmadı, aynı zamanda peşmergeye eğitim vermeye başladı. Başbakan Davutoğlu, bordo bereliler aracılığıyla eğitilen peşmergeleri kuzey Irak’taki kamplarda teftiş etti.

7) ABD’yle yapılan eğit-donat anlaşması çerçevesinde yapılan bu eğitim işi, aynı zamanda peşmergenin silahlandırılmasını da kapsıyordu. Zaten KDP yetkilileri, IŞİD’in Erbil’e yöneldiği (ama ansızın çekilip Ayn El Arap’a saldırdığı) süreçte AKP’nin kendilerine silah yardımı yaptığını açıklamıştı!

8) Maliki, Irak petrolünün Kürt petrolü olarak Türkiye üzerinden satılması girişimini bir yıldır engelliyordu. IŞİD’in Musul’u işgali şartlarında önce Maliki hükümeti devrildi, ardından da Bağdat ile Erbil arasında “Irak’ın kuzeyindeki petrolün satışı” konusunda bir uzlaşmaya varıldı.

Bu kısa özetle, IŞİD’in Musul’u işgalinin sadece Kürt örgütler açısından bir muhasebesini yaptık. Kuşkusuz çok daha geniş bir muhasebe yapılmalı ve saflar yerli yerine oturtulmaldır. Yeri geldikte değineceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Aralık 2014

Yorum bırakın

Pentagon’un bütçesi neden arttı?

Dış politikada en önemli araç, ekonomidir. Büyük bir ekonomi, aynı zamanda güçlü silahlı kuvvet demektir. Silahlı kuvvetin büyüklüğü, diplomasideki en önemli kozdur.

Silahlı kuvvetin büyüklüğü ise genel olarak savunmaya ayırdığınız pay ile doğru orantılıdır. Bu pay, algılanan tehditlere göre belirlenir ancak kuşkusuz bir denge içinde olmalıdır. Dış politikada başarı için silahlı kuvvetlere anormal pay verip, içeride ekonomik-sosyal dengeyi bozamazsınız.

Bu nedenle, ülkelerin dış politikasını anlamak için bakacağımız en önemli verilerden biri, o ülkenin savunmasına ayırdığı paydır.

Artık esas meseleye gelebiliriz…

OBAMA DÖNEMİ SAVUNMA HARCAMALARI

Stokholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün verilerine göre Obama dönemi ABD’nin savunma harcamaları yıllara göre şöyle gerçekleşti.

2009’da 668 milyar $
2010’da 698 milyar $
2011’de 711 milyar $
2012’de 685 milyar $
2013’te 640 milyar $

Henüz tamamlanmayan 2014 harcamasının da 590 milyar dolar civarında olduğu sanılıyor.

Dikkat edilirse, ABD’nin Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrini ilan etmesi ve Ortadoğu’daki çıkarlarını taşeronlarına devrederek bu bölgeden ayrılmaya başlamasıyla birlikte ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un bütçesi düşmeye başlamıştır.

Öyle ki, bu yılın Mart ayında, 2015 yılı için planlanan savunma bütçesi 496 milyar dolardı.

Yani savunma bütçesi, dört yılda 711 milyar dolardan, 496 milyar dolara düşüyordu. Bu da yaklaşık yüzde 30’luk bir kesinti demek.

Kuşkusuz bu ABD yönetimi için bir tercih değil, zorunluluktu. 2008 ekonomik krizi, “ulus inşası” esaslı büyük savaşlara artık geçit vermiyordu. Zaten Obama da bu zorunlu değişikliğin uygulayıcısı olarak seçilmişti.

2015 BÜTÇESİ YÜZDE 18 ARTTI

Fakat durumun değiştiği anlaşılıyor. Nedenlerine geçmeden önce somut rakamlara bakalım:

ABD Temsilciler Meclisi, önceki gün 2015 yılı savunma bütçesini 119’a karşı 300 oyla onayladı. Buna göre ABD’nin önümüzdeki yılki savunma bütçesi, 496 milyar dolar yerine 585 milyar dolar olacak!

Devam edelim: Onaylanan tasarıya göre bu bütçenin 521 milyar doları ABD ordusu için. 64 milyar dolar ise Afganistan ve Irak-Suriye operasyonları için!

Ayrıntılı tasarıya göre IŞİD’e karşı hava saldırılarına 5 milyar dolar ve eğit-donat için de 1,6 milyar dolar ayrılıyor!

Sonuç olarak 9 ay önce, 2015 yılı savunma bütçesi için öngörülen miktar 496 milyar dolar iken, bu rakam ABD’nin IŞİD stratejisi sonrası yüzde 18 artarak 585 milyar dolara çıkmış oldu!

TAKTİK ATAK, STRATEJİK GERİLEMEYİ ÖNLEMEZ

Bu artış, belli bir mantık içerisinde ancak şu iki nedenle açıklanabilir:

1) ABD, eskisi oranında olmasa da, yeniden Ortadoğu’ya müdahale edecek. (Her halükarda ABD’nin savaş bütçesi, büyük savaş yürütmediği 2001 öncesinden daha büyüktür!)

2) ABD ekonomisinde, Ortadoğu’ya kısmi dönüşünü zorlayacak oranda bir düzelme gerçekleşti. Yani 2014 ekonomisi, 2008’e göre daha iyidir. (Ancak savunma payının ekonomiye göre orantısız artması, yine de iç çarpışma demektir!)

Bu iki önemli veriyi hesaba katmadan gerçekçi bir analiz yapamayız. Ancak analizin gerçekçiliği sadece ABD’nin verilerine değil, ABD de dahil, bölgeye etki eden tüm faktörlerin verilerinin toplamına bağlıdır.

O toplama baktığımızda şu gerçeği yeniden ve yeniden görürüz: ABD, ekonomisindeki kısmi düzelmeye rağmen güç kaybı içindedir ve stratejik olarak gerilemektedir. Kendisi güç kaybı yaşarken, Çin başta olmak üzere en önemli rakipleri güç toplamaktadır.

En büyük ordu ve savunma bütçesi hâla ABD’dedir ama Avrasya-ŞİÖ-BRICS ülkeleri makası hızla kapatmaktadır.

Yani ABD stratejik savunmada taktik atak yapmaktadır ve bu da sadece sonucu uzatabilecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Aralık 2014

Yorum bırakın

Putin Ankara’ya neden gaz kart verdi?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Türkiye ziyareti sırasında neden Güney Akım’ı iptal etti? Türkiye’nin Rus gazı için transit ülke haline gelmesi siyaseten ne anlama geliyor ve hangi sonuçları doğurur?

Bugün bu sorulara yanıt arayacağız:

‘DAHA GENİŞ BATI’ HAYALİ

ABD’nin Çin’e karşı geliştirdiği doktrinin en önemli aşaması “daha geniş Batı” inşasını içeriyordu. “Daha geniş Batı”, ABD’nin AB ile transatlantik ortaklığını restore etmesi ve Rusya ile Türkiye’yi de bu büyük ortaklığa monte edebilmesiydi.

Ancak bu model gerçekleşmedi. Tamam ABD, AB ile “ekonomik NATO” denilen Serbest Ticaret Anlaşması’nda yol aldı ama Rusya ve Türkiye konusunda tersine bir süreç başladı.

Pekin çok akıllı hamlelerle, örneğin Moskova’yla 400 milyar dolarlık enerji anlaşması yaparak, Çin-Rus stratejik ortaklığını derinleştirdi. Ayrıntılarına girmeden şu kadarını söyleyelim: İki ülke sadece enerjide değil, uzayda bile ortaklığa başladı!

Öte yandan Washington ile Moskova’nın çıkarları önce Suriye’de ardından da Ukrayna’da karşı karşıya geldi. Rusya’nın bu iki cephede de sağlam durması ABD’nin müttefiklerinde bile bir dağınıklığa yol açtı. Örneğin Ukrayna konusu AB içinde ayrışma yarattı.

Uzatmayalım: ABD şu aşamada ekonomik kartlarını masaya sürerek ve Rusya’ya karşı yaptırım uygulayarak Putin‘i dizginlemeye çalışıyor. Ayrıca Rusya’nın yumuşak karnı olan Çeçen meselesini de kaşıyor. (Önceki gece Grozni’de yaşanan ve 16 kişinin öldüğü çatışmalar bu kapsamdadır.)

MOSKOVA’NIN ÜÇ HEDEFİ

İşte Güney Akım konusu özetle anlattığımız bu siyasal tablonun bir sonucudur. Putin‘in Rus gazının Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya sevki yerine Türkiye üzerinden sevkini tercih etmesinin üç önemli hedefi var:

1) Rus gazı, Türkiye’den de olsa, Bulgaristan’dan da olsa, neticede Avrupa’ya gidecektir. Rusya’nın Bulgaristan tercihinden “vazgeçmesi” Ukrayna deneyiminin sonucudur ve “kontrol bizde olacak” mesajı içermektedir. Rus gazının Ukrayna üzerinden Avrupa’ya sevkinde Batı-Ukrayna ilişkilerinin yarattığı sıkıntıyı yaşayan Moskova, benzerinin Bulgaristan’la yaşanmasına izin vermeyeceğini belirtmiş oldu!

Türkiye mi? Moskova’nın saptamasına göre AB-Türkiye ilişkileri, AB-Bulgaristan ilişkilerinin seviyesinin çok altında kalmaya devam edecektir!

2) Türkiye’nin Batı ile “bağımsız” bir ilişki geliştirmesi, sonuçları bakımından Moskova’nın çıkarınadır. Putin‘in Türkiye ziyareti öncesinde “Ankara dış politikada bağımsız karar alma yeteneğine sahiptir” mesajı vermesi, işte bu noktada özel anlam kazanmaktadır.

Moskova, Ankara’nın yıllık bir milyar dolar kazanacağı bu ortaklık üzerinden daha “bağımsız” davranabileceğini düşünmektedir.

3) Kuşkusuz Putin‘in Güney Akım resti, kesinleşmiş bir karar değildir. Putin, Ukrayna nedeniyle AB’de ortaya çıkan ayrışmanın bu hamleyle daha da derinleşeceğini öngörmektedir. Büyle düşünmesinin maddi zemini de vardır.

Önceki gün “ABD ile AB, Rusya üzerinde baskı uygulamaya devam edecek” diyen Obama‘nın AB’yi Rus gazına bağımlıktan kurtarma planının üç ayağı vardı: İlki ABD’nin AB’ye bir terminal kurması ve buraya deniz yoluyla gaz taşımasıdır. Bu kısa vadede mümkün değildir. İkincisi Kuzey Irak gazının ve üçüncüsü de İsrail-Rum gazının AB’ye taşınmasıdır.

Son ikisi için kilit ülke yine Türkiye’dir. Putin Güney Akım hamlesiyle bu iki kartı Türkiye için değersiz hale getirmeye çalışmaktadır.

TÜRKİYE’Yİ RAHATLATACAK GELİŞME

Peki bu gelişme Türkiye’ye nasıl yansıyacak?

Kuşkusuz Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, Çin’le “sürekli uzatılan” füze savunması ihalesi anlaşması gibi, Rusya’yla gaz anlaşmasını da Batı’ya karşı pazarlık olarak kullanacak, masada elinin değerini güçlü tutmaya çalışacaktır.

Ancak önemle belirtelim: Bu ilişki, hükümetlerden bağımsız olarak Türkiye’yi Batı’nın baskılarına karşı rahatlatacaktır. Önümüzdeki yıllarda daha sağlam inşa edilecek olan Türk-Rus ortaklığı için, bugünden önemli bir kazanım olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Aralık 2014

Yorum bırakın

Neo-Sorosçuluk ve bedelli askerlik

Başbakan Ahmet Davutoğlu, 46 gün önce bedelli askerlikle ilgili şöyle diyordu: “Fakir çocuğunun askerlik yapması, zengin çocuğun bedel ödeyerek askerlik yapmaması olmaz.”

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da 13 gün önce, bedelli askerlik talepleri için “iyi niyetli değil, birileri kaşıyor” diyordu.

Peki tüm bu laflardan sonra Erdoğan-Davutoğlu iktidarının bedelli askerlik imkanı sağlaması ne anlama geliyor?

AKP’NİN 11 MİLYAR TL BEKLENTİSİ

1) AK-Medya’nın belirttiğine göre yaş 28’e düşürülünce, AKP’nin bedelli askerliğinden 611 bin kişi yararlanacak. Kişi başı 18 bin TL’den, toplam 11 milyar TL eder.

Demek ki Erdoğan-Davutoğlu ikilisi bu paraya, söylediğinin tersini yapma pahasına ihtiyaç duyuyor! Ekonominin durumuna işaret etmesi bakımından not etmeliyiz.

2) Bir yandan Ak-Saray’ın maliyeti, bir yandan da Yeni-Açılım’a tepkilerle bunalan hükümet, hemen herkesi ilgilendiren bir konuyu gündem yaparak rahatlamaya çalışıyor. Seçime 6 ay kala ciddi oranda oy kaybettiği ortaya çıkan AKP Hükümeti, bedelli askerlik gibi konularla inişe baraj kurmaya çalışıyor.

PEYGAMBER OCAĞI ANLAYIŞINA TIRPAN

3) AKP Hükümeti bedelli askerlik ve benzeri uygulamalarla halkı “suça” bulaştırıyor. Suçun genelleşmesi, bir ölçüde “normalleşmeyi” ve AKP’nin “aklanmasını” sağlıyor!

Suçu anlatalım: AKP’nin sık sık bedelli askerlik beklentisi yaratması, askerlik çağı gelen gençlerin askerden kaçmasına neden oluyor! Asker kaçağı sayısının 500 bini aştığı belirtiliyor. Tıpkı vergi affı gibi, burada da “nasılsa bedelli çıkacak” denilerek yurrtaşlık yükümlülüğü yerine getirilmiyor.

Nitekim Başbakan Davutoğlu‘nun bedelli “müjdesinden” bir gün sonra, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz bu “fırsattan” asker kaçaklarının da yararlanacağını ilan etti!

Bunun milli orduya maliyeti, TSK’nin personel yetersizliği ayrıca incelenmesi gereken bir sorundur.

4) AKP, hemen tüm uygulamalarıyla hem gelir farkı makasını açıyor, yani zengin daha zengin ve fakir daha fakir oluyor, hem de bu farkı göze sokuyor!

Önlüklerin kaldırılmasıyla daha beş yaşındaki çocuklar arasında “farklıyız” travması yaratan anlayış, cumhuriyet yurttaşlarının eşitlendiği askerlik kurumuna da sokuluyor!

Siyasete alet ettikleri din açısından “peygamber ocağı” olan askerlik kurumu, zenginin uğramadığı, yerine fakirin “vatan savunması” yaptığı bir yer haline geliyor. Böylece Erdoğanların “zengin ile fakirin eşitsizliği fıtrattandır” anlayışı askerlik kurumuna da egemen oluyor!

HALK ORDUSU ANLAYIŞINA TIRPAN

5) Sorosçu darbeyle 2002’de iktidar olan AKP Hükümeti, Soros’un tavsiyelerini de önemle uyguluyor. Soros, “en iyi ihraç malınız, ordunuzdur” demişti. AKP bu tavsiyeyi Afganistan’da, Lübnan’da, Somali’de, Libya’da uyguladı. Şimdilerde bu kartı, tutarı büyütmek için ABD’yle Suriye pazarlığında da kullanıyor.

Fakat AKP Hükümeti, Mehmetçiğin kanını paraya çevirmeyi öneren Soros’u aşarak, tersinden de para kazanıyor: Askerden kaçmaya, kan vermemeye de fiyat biçiyor!

Soros’u aşan bu Sorosçuluğa, Neo-Sorosçuluk diyebiliriz!

6) Ancak sıcak tehditler açısından bedelli askerliğin pratik en önemli sakıncası, TSK’nin uzunca bir süredir zorlandığı profesyonel ordu anlaşıyışına teslim olmasının yollarını açmasıdır!

Adım adım Türk Ordusu milli ordu olmaktan, halk ordusu olmaktan çıkarılmaya ve profesyonel ordu olarak bölgede kullanılmaya çalışılıyor!

Sonuç almaktan ziyade günü kurtarmayı hedeflediği anlaşılan Genelkurmay Başkanlığı’nın “biz görüşlerimizi ilettik, hükümetin kararına saygılıyız” açıklamasını önemle not ediyoruz. Bunu, tıpkı Jandarma Genel Komutanlığı’nın İçişleri Bakanlığı’na bağlanmasıyla ilgili yasa artık TBMM’ye geldikten sonra yapılan zorunlu “itiraz” kıvamında değerlendiriyoruz!

Yukarıdaki her konu uygun siyasetlerle tersine çevrilebilir ancak Türk Ordusu’nun halk ordusu olmaktan çıkarılması, üstelik şu şartlarda, Türkiye’ye telafisi çok zor bedeller ödetir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Aralık 2014

 

Yorum bırakın

Yeni-CHP’de Hakan Fidan aklı

Kendinden mizahlı siyaset böyle bir şey:

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Öcalan‘a İmralı’da hem “akıl hocalığı” hem de “yaşam koçluğu” yapıyor.

Öcalan bu durumdan öyle memnun ki, Fidan‘a yapılan darbeye karşı kalkan oluyor, PKK’yi harekete geçiriyor.

Özetle ilişkileri biyolojide “birbirine muhtaç yaşama zorunluluğu” anlamında kullanılan simbiyotik ilişki kıvamına geliyor.

Öyle ki “üst akıl” olarak Hakan Fidan aklı HDP’nin kuruluşunda da yer alıyor, Öcalan‘ın HDP’ye sunduğu “Çüzüm Süreci Taslağı”nda da…

Ve Öcalan‘ın istediği kurul ve komisyonlarda da Fidan‘ın aklı var…

AÇILIM’DA AKP-HDP-CHP ORTAKLIĞI

Şimdilerde Fidan, meselenin AKP ile PKK müzakeresinden yukarıya çıkarılmasına, konunun TBMM seviyesinde ele alınmasına çalışıyor. Öcalan‘ın “yasallık” çağrıları da bu nedenle…

Meselenin AKP tarafından TBMM’ye getirilmesinin siyasi maliyeti görülerek, başka yollar aranıyor…

İşte HDP’nin Yeni-CHP’ye, Yeni-CHP’nin de HDP’ye seçim öncesi göz kırpması, tam da bu sürece denk geliyor…

Ama iş orada bitmiyor.

Yani?

Doğrudan Milliyet’ten haberi oyuyalım en iyisi: “CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözülmesi amacıyla TBMM Başkanlığı’na Tolumsal Mutabakat Komisyonu ve Ortak Akıl Heyeti kurulmasını öngören bir kanun teklifi sundu.”

Teklife göre TBMM’deki dört partiden ikişer kişi Toplumsal Mutabakat Komisyonu’nda yer alacak. Dört parti, ayrıca üçer kişi seçerek 12 kişilik Ortak Akıl Heyeti kuracak. Kararlar dörtte üç oy oranıyla alınacak.

Yani? MHP olmasa bile AKP-CHP-HDP ortaklığıyla Açılım TBMM düzeyinde resmileştirilecek!

TR705’İN AÇILIM’DAKİ ROLÜ

Ne olmuş oldu yani?

Fidan Öcalan‘dan istedi, HDP CHP’yle flörtleşti ve CHP TBMM’ye Fidan‘ın kanun teklifini getirdi!

AKP de işin siyasi maliyetini muhalefete yıktı!

Sıcak kestaneleri Yeni-CHP’ye aldırmak, mayınlı yola önce Yeni-CHP yönetimini sokmak, işte bu kadar kolay!

Sonra Kılıçdaroğlu çıkıp “MİT CHP’yi bölmeye çalışıyor” diyor!

Ama “kendinden mizahlı siyaset” dememiz sadece bundan dolayı değil…

Tüm bu işlerde rol alan Sezgin Tanrıkulu‘nun “gölge CIA” diye bilinen ABD düşünce kuruluşu Stratfor’daki kod adının TR705 olduğu artık herkesin malumu…

ABD’nin Adana Konsolosu Scott Reid‘in Washington’a yazdığı rapora göre, Tanrıkulu “bölge politikaları nedeniyle ABD’ye minnettar olduğunu” söylüyordu…

Yine o raporlardan birine ögre Tanrıkulu, ABD Büyükelçiliği Siyasi İşler Bölümü yetkilisi (CIA ajanı) Philip Kaplan‘a Jandarmayı şikayet ediyordu…

Bu özeliklere sahip Tanrıkulu‘nun Yeni-CHP ekibi içinde öne atlaması ve Açılım’ın türevleri konusunda CHP’yi arkasından sürüklemesi, eminiz önemli merkezlerde stratejik değerde görülüyordur!

Zira Tanrıkulu bu özel katkılarıyla “en üst akıl” katında Erdoğan, Fidan ve Öcalan‘la sadece aynı cephede buluşmuyor, neredeyse onlarla denk öneme de kavuşuyor!

AKP KANDİL’E ÇIKIYOR!

Yeni-CHP ekibi bu işleri yapınca, AKP de artık rahat rakat Kandil’e gidebilme fırsatını yakalıyor!

Evet yanlış duymadınız. AK-Medya’nın önemli gazetesi Sabah‘tan öğrendiğimize göre “Öcalan‘la görüşen HDP heyeti, MİT ve hükümet yetkilileriyle görüştükten sonra Kandil’e gidecek” ve “Kandil’e HDP heyetiyle birlikte ilk kez devlet heyeti gidecek.”

Böylece AKP artık doğrudan Kandil’de PKK’yle müzakere yapabilecek!

Yani “hayaldi, gerçek oldu!”

6 ay sonraki seçimler mi?

Anayasa Mahkemesi’nin barajı düşürme çabalarına en çok CHP’nin ihtiyacı var! Mayınlar ve kestaneler fazlasıyla can yakıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Aralık 2014

Yorum bırakın

Öcalan Kandil’den özür mü diliyor?

Hatip Dicle‘nin de dahil edildiği HDP heyetinin önceki gün Öcalan‘la yaptığı görüşme, önemli mesajlarla doluydu.

Bir kere ortada Öcalan‘ın HDP’ye verdiği Çözüm Süreci Taslağı vardı. 27 Kasım Perşembe günü “devlet heyeti”yle Öcalan‘ın yaptığı görüşmede “üzerinde müzakere yürütülebileck bir çerçeve olduğu konusunda mutabık kaldıkları” Taslak şu dört başlıktan ve altı sayfadan oluşuyor: Yöntem, Tarihi ve Felsefi Boyut, Temel Gündem Maddeleri ve Eylem Planı.

Taslak önümüzdeki süreçte tüm boyutlarıyla tartışılacaktır. Biz bugün Öcalan‘ın HDP heyetiyle yaptığı görüşmede önemli mesajlar içeren konuşmasını inceleyeceğiz:

KANDİL’İ YUMUŞATMA İHTİYACI

Görüşmenin ardından HDP heyetinin yaptığı yazılı açıklamaya göre Öcalan “yasal güvence sağlanmadan yaptığı çağrılarında yanılgılı olduğunu belirtiyor ve bu yanılgısından dolayı tüm Türkiye halklarına özeleştiri” veriyordu!

Öcalan‘ı izleyenler bilir; yanılgı pek kullandığı bir kavram değildir, çünkü yanılmak “önderliğe” özgü bir durum değildir! Bu nedenle Öcalan‘ın “yanıldım” demesi önemlidir.

Öcalan‘ın özeleştiri verdiği adres de gerçekte söylediği gibi “Türkiye halkları” değil, doğrudan Kandil’dir!

Nasıl mı? Aslında Öcalan, son dönemde Murat Karayılan ve Mustafa Karasu gibi PKK liderlerinin Açılım’ı eleştirmesini dikkate alarak bir “özeleştiri” vermiştir.

Ancak “yanıldım” demesi ve “özeleştiri” yapması, taktikseldir!

Öcalan yürütüğü müzakere sürecine bu iki ismin şahsında, Kandil’de tepki büyüdüğünü görmekte ve bu tepkiyi “yumuşatmaya” yönelik bir yöntem izlemektedir. “Yanılgı” ve “özeleştiri” kavramları bu nedenle mesajında yer almaktadır!

AKP’DEN TSK’YE ‘AÇILIM YERLİ’ MESAJI

Aslında bu zorluk sadece Açılım’ın PKK kanadında yok, AKP kanadında da var. 6-7 Ekim Kobani eylemleri AKP kanadında da önemli sıkıntılar yarattı, birikmiş tepkileri su yüzüne çıkardı.

Bu sürecin yarattığı iklim, TSK içindeki tepkileri de büyük bir basınca dönüştürdü.

Tıpkı Öcalan‘ın Kandil’i “yumuşatma” taktiği gibi, bu tarafta da benzer taktikler uygulandı, uygulanıyor…

Ne mi yapıldı?

1) Çözüm süreci, hükümet ilan edilirken açıklandığının tersine, pratikte Bülent Arınç yerine Yalçın Akdoğan‘ın koordinatörlüğüne teslim edildi. Şahin görünümlü Akdoğan, AKP’nin rahatsızlarını “rahatlatacak” tarzda müzakere yürütecekti: sert sözler söylecekti, üst perdeden konuşacaktı, gazı alacaktı vs.

2) Açılım’da artık yabancı parmağı olmadığı, Açılım’ın yüzde yüz yerli olduğu savunulurak süreç ilerletilecekti. Bu hem AKP’deki rahatsızlara hem de TSK’ye bir mesajdı. AKP “yerel” diyerek TSK’yi yumuşatacaktı. Oysa Açılım, bir proje olarak zaten yüzde yüz yabancıydı!

HDP’Yİ MİT Mİ KURDU?

Yani hem Erdoğan-Davutoğlu ekibinin, hem de Öcalan‘ın Kobani eylemleriyle sekteye uğrayan Açılım’ı yeniden rayına oturturken büyük zorlukları vardı ve benzer yöntemlere sarıldılar.

Anlaşılan Hakan Fidan yöntemleri, her iki kanadın da imdadına yetişmişti!

Öte yandan Öcalan Kandil’i yumuşatırken, Erdoğan‘a da destek veriyordu. Öcalan’ın “süreç kararlılıkla ilerletilmezse kaos derinleşir, darbe mekaniği devreye girer” sözleri her ne kadar “tehdit” gibi görünse de, AKP’nin rahatsızlarına tehditti ama pratikte Erdoğan’a destekti. Süreci ilerletmek isteyenlerin elini güçlendirmeye dönük bir destek…

Bu noktada önemli bir çıkışa dikkat çekmeliyiz. Önceki gün HDP heyeti Öcalan‘la yaptığı görüşmenin içeriğini açıklarken, Kemal Burkay da şu mesajları veriyordu: “Beşir Atalay bir süre önce HDP için ‘Hakan Fidan’la Öcalan’ın başbaşa verip gerçekleştirdikleri güzel bir proje’ demişti. HDP kimin örgütüdür? MİT ne zamandan beri Kürtler için parti kuruyor?

Dahası Burkay “yakalandığında ‘pişmanım, hizmetinizdeyim, ne diyorsanız onu yaparım’ diyen Öcalan‘ın Kürtlerin lideri olamayağını, ancak devletin adamı olabileceğini” belirtiyordu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Aralık 2014

 

Yorum bırakın

Putin’e karşı Biden-Papa ittifakı

Papa Francis‘in Türkiye ziyareti, birincisi Papa’nın ikincisi de Erdoğan‘ın beklentileri açısından iki boyutluydu.

Önce Papa’nın beklentilerini içeren ilk boyuta bakalım.

Papa Francis, tıpkı kendisinden önceki Papa gibi, Roma-Bizans kiliselerinin birliği çalışması için bu 30 Kasım’da Türkiye’ye gelmeye karar verdi. Çünkü 30 Kasım’da, Ortodoks Kilisesi’nin kurucusu Aziz Andreas‘ın yortusu vardı.

Papa 6. Paulus ile Patrik 1. Athenagoras‘ın 1964’te, bin yıllık ayrılığı sonlandırmak ve Hristiyan dünyasında birlik yaratmak amacıyla Kudüs’te buluşması, bu son buluşmanın da ana nedeniydi.

O tarihte bu birliğin hedefi, soğuk savaşla ve SSCB’nin çevrelenmesiyle doğrudan ilgiliydi. Özellikle Papa 2. Jean Paul‘un soğuk savaşta üstlendiği rol önemliydi.

Ya bugün?

BATI’NIN RUS KİLİSESİNE KARŞI RUM KİLİSESİ TERCİHİ

Rusya’nın son olarak 15 Kasım’daki G20 Zirvesi’nde “tehdit ilan edilmesi” ve Putin‘in buna tepki gösterek Zirve’yi terketmesi, aslında bir sonuçtu. Suriye ve Ukrayna merkezli çarpışmanın yeni aşamasının bir sonucuydu…

Putin‘in önceki gün dile getirdiği şu cümle, meselenin boyutunu göstermesi bakımından önemliydi: “Moskova hiç kimseye saldırmak niyetinde değil fakat kendisinin jeopolitik oyunlara çekilmesine izin vermeyecek.

Jeopolitik oyun, Rusya’nın çevrelenmesiydi: Polonyo ve Ukrayna’nın bir bölümündeki katolik baskısından yararlanmaktan Rus Ortodoks Kilisesi’nin etkisini azaltmaya, Suriye’de atak yapmaktan Afganistan’daki ABD asker sayısını iki katına çıkarmaya kadar hemen her hamle bu çevrelemenin parametreleriydi.

1964 yılında soğuk savaşın bir parçası olarak devreye sokulan Batı-Doğu Kiliselerinin birliği çalışması, işte bu nedenle yeniden gündemdeydi…

Yani Ortodoks Kilise’nin iki önemli temsilcisi olan Rum Kilisesi’nin Rus Kilisesi’ne karşı “ekümenik” ilan edilmesi…

ANKARA’YA FIRSAT DOĞUYOR

Denilebilir ki, Papa Francis‘in Fener Rum Patriği’ni ziyaret etmesi, “artık ayrı ayrı hareket etme lüksüne sahip değiliz” demesi ve iki Kilise’nin liderinin ortak bir bildiri yayımlaması, aslında ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden‘ın geçen hafta Patriği ziyaret etmesinin de bir devamıydı!

Biden’ın ziyareti ile Papa’nın ziyareti aynı kapsamdadır!

Aslında bu durum Türkiye için bir fırsattır. Zira ABD ile Rusya’nın bu çarpışması Ankara’ya olağanüstü bir inisiyatif alanı yaratıyor.

Putin‘in Türkiye ziyareti öncesinde, ABD’nin baskılarına gönderme yaparak “Ankara dış politikada bağımsız karar alma yeteneğine sahiptir” mesajı vermesi, oldukça önemliydi.

Tabi mesele “hangi Ankara” ve “kimin yönettiği Ankara” sorularına kilitlenip kalıyor!

ERDOĞAN GÜLEN’İN ROLÜNE SOYUNDU

Artık Papa Francis‘in ziyaretinden Erdoğan‘ın beklentileriyle ilgili ikinci boyuta geçebiliriz.

Evet Papa, nasılsa 30 Kasım’da Türkiye’ye gelecekti. Erdoğan bunu fırsata çevirmek istedi ve 28 Kasım’da Papa’ya evsahipliği yaptı.

Hangi fırsatlara mı?

1) Vatikan’ın ve ABD’nin dinlerarası diyalog politikasının merkezinde daha önce Papa ile Fethullah Gülen vardı. Erdoğan Papa’nın bu ziyaretiyle içeriye “artık Gülen yok, ben varım” mesajı verdi.

2) Erdoğan, Papa’nın ziyaretinden yararlanarak İslam dünyasına “lider benim” mesajı verdi. Erdoğan, Hristiyan Papa’nın Müslüman muadiliydi. Yani? Bir nevi Halife’ydi!

3) Erdoğan bu ziyaretle, aynı zamanda Batı’ya da bir mesaj vermiş oldu. Papa’yla yan yana duran Erdoğan, Batı’da yükselen Erdoğan ve AKP karşıtı eleştirilere, “ben hâlâ sizin kamptayım” mesajı vermiş oldu. Üstelik şu netlikte sözlerle: “Papa Francis ile farklı düşündüğümüz konu hemen hemen hiç yok.”

Erdoğan‘ın meseleden ancak bu çapta yararlanma anlayışı, Ankara’nın önündeki esas fırsatı değerlendirememesine yol açıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Aralık 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın