Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
ABD Büyükelçisi’nin HDP’ye Açılım mesajı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/04/2015
ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass ile Adana Konsolosu John Espinoza 8-10 Mart tarihlerinde Diyarbakır’da basına kapalı bazı özel görüşmeler yapmıştı.
Aydınlık, programda görünmeyen bu ziyarete günler öncesinden dikkat çekmiş ve temasın HDP’ye baraj atlatma operasyonuyla ilgili olduğunu vurgulamıştı.
Yeni Şafak Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi, Bass ve Espinoza‘ın temaslarıyla ilgili bazı özel notlara ulaştığını dün köşesinden yazdı. Selvi‘nin aldığı bilgiye göre ABD Büyükelçisi John Bass Diyarbakır’da HDP’ye üç temel mesaj verdi:
1) Korku ve şantajla değil, umut vererek oy alınır.
2) Çözüm süreci devam etmeli. ABD olarak çözüm sürecini güçlü bir şekilde destekliyoruz.
3) Türkiye’nin bölgedeki çatışmasızlık özelliği korunmalı.
ABD’NİN ASIL HEDEFİ AÇILIM
John Bass‘ın üç mesajı da birbirini bütünlüyor ve ABD’nin 7 Haziran hedefine işaret ediyor: Açılım’ın sürdürülmesi.
Bass‘ın mesajı bir büyük gerçeği de ortaya koyuyor. 7 Haziran’da iki temel program mücadele ediyor: Açılım programı ile Birlik programı.
AKP ile HDP’nin ABD gözetiminde fiilen 6 yıldır sürdürdüğü Açılım’ın sürdürülüp sürdürülememesi açısından 7 Haziran kritik bir dönemeç işlevi görüyor.
Siz bakmayın Erdoğan‘ın “Kürt sorunu yoktur” ya da Demirtaş‘ın “Erdoğan’ı başkan yaptırmayacağız” çıkışına… Her iki açıklama da gerçeği yansıtmayan, seçime yönelik taktik söylemlerdir.
Erdoğan düşen AKP oylarını durdurmak için milliyetçi oylara seslenme zorunluluğuyla, Demirtaş da barajı aşabilmek için gereken sol ve Alevi oyları Erdoğan karşıtlığı üzerinden toplayabilme ihtiyacıyla yapmıştır bu çıkışı…
B PLANI: PARTİLİ CUMURBAŞKANI
Yoksa ABD gözetiminde yapılan Açılım’da vardıkları mutabakat nettir: PKK’nin silahları bölgede kullanması, otonomi olarak algılanmayacak bir özerkliğin uygulanması, yeni anayasa ve başkanlık sistemi ile rejim değişikliği.
Bu anlaşma nedeniyle Erdoğan‘ın “Kürt sorunu yoktur” çıkışı ve Demirtaş‘ın “Erdoğan’ı başkan yaptırmayacağız” çıkışı anlamsızdır.
Elbette başkanlık sistemi çantada keklik değildir. Hem AKP’nin referandum için gerekli sandalye sayısına erişeme durumu hem de AKP içi dengeler, Erdoğan‘ı yeni bir hedefe yöneltmiştir: Partili cumhurbaşkanı.
Erdoğan söylem bazında başkanlıktan vazgeçtiğini ilan etmediyse de, artık 7 Haziran sonrasına “partili cumhurbaşkanı olabilir miyim” diye bakmaktadır.
ERDOĞAN’IN ‘ABD’YE UYUMLU OLMA’ ÖZELLİĞİ
Zaten bu tablo nedeniyle kontrollü bir kaos yaşanmaktadır. Gladyo, “Erdoğan eşittir istikrar” algısı yaratmak ve Erdoğan’ın güvenliğe oy yığabilmesini sağlamak için kontrollü bir kaos uygulamaktadır.
Zira ABD’nin bölgedeki temel hedeflerine uyum konusunda, bütün oynaklığına rağmen Erdoğan’dan daha iyi bir seçenek yoktur. Üç nedenle:
1) Erdoğan‘ın dayandığı önemli bir kuvvet hâlâ bulunmaktadır.
2) Açılım’ı sürdürebilecek en uygun aktör hâlâ Erdoğan‘dır.
3) ABD’nin Ortadoğu’daki sünni eksenine en uygun aktör hâlâ Erdoğan‘dır.
Özetle içerde Açılım’a, dışarıda komşulara düşmanlığa en uygun isim Erdoğan’dır.
İKİ PROGRAM ÇARPIŞIYOR
O nedenle de 7 Haziran’da iç politikada Açılım ile Birlik, dış politikada ise komşulara düşmanlık ile bölgesel işbirliği programları çarpışmaktadır.
AKP ile HDP Açılım ve komşulara düşmanlık programının esas özneleridir. CHP ve MHP ise o cephede tam olarak yer almamakla birlikte, biri Açılım, diğeri ise komşulara düşmanlık programı bakımından yakın durabilmektedir.
Peki Birlik ve bölgesel işbirliği programını kim savunmaktadır? Vatan Partisi.
Bu gerçek, her türlü baraj kaygısının üzerindedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Nisan 2015
Kontrollü kaos ile güvenlik
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/04/2015
Dünkü “TSK’ye 3 yönden kumpas” başlıklı yazımıza şu itiraz geldi: “Ama MİT TIR’ları operasyonunu yapan savcılar ile dönemin Adana Jandarma Bölge Komutanı paralel yapıyla iritbatlıydı.”
Burada mesele şudur: İç içe geçmiş iki süreç yaşanmıştır ve bir yandan AKP’nin Suriye macerasını engelleyen Ankara merkezli milli bir hamle yapılmış ama bir yandan da bunu fırsata çevirmek ve Fidan’a operasyonu devam ettirmek isteyen Adana merkezli bir girişimde bulunulmuştur.
Ortada böyle bir girişim olması, MİT TIR’larının durdurulmasını bütünüyle paralel yapının yanına koymaz. Nitekim MİT TIR’ı operasyonu savcısı da şu açıklamasıyla aslında bu ikili durumu teyit etmişti: “Bu araştırma ve soruşturma tek başına bir savcının yapacağı bir şey değildi. Devletin jandarması ihbarı getrmiş ve savcının önüne koymuş. O günkü şartlarda böyle bir ihbara kimse asla başını çeviremezdi. Hukuken gerekli olan arama kararını verdik, bu işlemi yaptık.” (radikal.com.tr, 15 Ocak 2015)
Kaldı ki mesele F Tipi örgütüyle mücadeleyse 34 askere değil, paralel yapıyla irtibatlı olduğu iddia edilen savcılara ve tuğgenerale operasyon yapılırdı ve AK-Medya da 34 askerin gözaltına alınmasını “cuntaya darbe” başlıklarıyla vermezdi!
CUMHURİYET’E KUMPAS
Gelelim Yeni Şafak‘ın “Atatürk’ü İnönü zehirledi” iddiasına…
Bir kere şunu saptamalıyız: A Tipi örgüt ile F Tipi örgütün sahte belge üretmek konusunda birbirinden hiç farkı yoktur ve bu yöntem birliği aynı yapının kolları olmalarından kaynaklanmaktadır.
Sonradan icat edilmiş yazı fontlarıyla 50 yıl önceye dayanan bir belge yazmak ve eski görüntüsü verebilmek için üstüne çay dökmek, sadece bir çapsızlığa değil, aynı zamanda Gladyo’nun F Tipi örgütten ibaret olmadığını, Gladyo’nun A Tipi ile operasyonlara devam ettiğini gösterir!
Açıkça belirtelim: Bu büyük yalan, Gladyo’nun Cumhuriyet’e operasyona devam ettiğini belgelemektedir. Gerisi ayrıntıdır.
Fakat aynı zamanda “Berkincilik maskeli Gladyo terörü” dediğimiz sürecin de bir parçasıdır.
7 HAZİRAN HAZIRLIKLARI
DHKP-C’nin önce Savcı Mehmet Selim Kiraz‘ı hedef alan terör saldırısı, ardından ertesi gün İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne saldırması, AKP Kartal İlçe ögütüne yapılan Alevi sembollü saldırı, Fenerbahçe takımına saldırı gibi olaylar kuşkusuz 7 Haziran süreciyle ilgilidir.
Peki bu eylemlerin gerçek sahibi kimdir ve bu eylemler son tahlilde kime yarar?
Daha önceki yazılarımızda yanıtı vermeye çalıştık: Eylemleri taşeronlar yapmıştır ama gerçek sahibi Gladyo’dur. Peki kime hizmet eder, kime yarar?
Burada iki temel görüş var. Bir görüşe göre seçime bu tür olaylarla girmek hiçbir zaman iktidardaki partiye yaramaz. İlk bakışta doğru görünüyor.
Fakat bize göre bu tez istikrarlı süreçler için geçerlidir. Oysa Türkiye kırılgan bir zemindedir ve bu zemin mevcudun sürdürülebilmesi için kontrollü kaosa ihtiyaç duymaktadır.
KIRBAÇ OLARAK DARBE SEÇENEĞİ
Daha ayrıntılı inceleyebilmek için konuyu bir de şu tezle birlikte ele almalıyız: ABD Türkiye’yi AKP ile yönetemiyor, o nedenle bu tür istikrarsızlık operasyonlarıyla darbe arıyor.
Türkiye’nin önünde bir Amerikancı darbe seçeneğinin de olduğunu uzun bir zaman önce biz de yazdık. Fakat bu seçenek, 7 Haziran’a iki ay kala, AKP’nin karşısında değil artık yanında olan bir seçenektir ve takvim nedeniyle asıl 7 Haziran sonrası için ABD’nin torbasında bulunmaktadır.
Yani ABD açısından mesele bu tezdeki gibi y Haziran öncesinde “ya AKP ya darbe” şeklinde değildir. Tersine ABD’nin darbe seçeneği ihtimali, bu süreçte AKP rejimini destekleyen bir kırbaç işlevi görmektedir.
Çünkü “ABD Türkiye’yi AKP’yle denetleyemiyor, darbe seçeneği için istikrarsızlık operasyonu yapıyor” dendiği anda, AKP ile istikrar ve darbeye alternatiflik yan yana gelmiş oluyor.
Bize göre ortada bir istikrarsızlık operasyonu değil ama kontrollü bir kaos girişimi ve bunu sağlamak üzere yapılan Gladyo eylemleri vardır. Ve Gladyo terörünün amacı, kontrollü kaos ile güvenliğe oy toplamaktır. AK-Medya’nın “kaosun çaresi AKP’dir” merkezli ve güvenlik eksenli propagandası işte bu nedenledir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Nisan 2015
TSK’ye 3 yönden kumpas
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/04/2015
MİT TIR’larını durduran 34 askerin gözaltına alınması, TSK’ye kumpasın farklı boyutlarda sürdüğünün en açık göstergesidir!
İçlerinde milli ve parlak sicilli genç subayların bulunduğu bu ekibi, üstelik “Selam Tevhid” dosyası kapsamında gözaltına almak, “askeri casusluk” ile suçlamak, tertibin yeni versiyonlarıyla sürdüğünü göstermektedir!
MİT TIR’larını durdurma işi hep F Tipi örgüt operasyonu şeklinde sunularak içi boşaltılmaya çalışıldı. Oysa MİT TIR’larının Adana ve Hatay’da durdurulması milli bir operasyondu ve AKP’nin Suriye macerasının önüne geçerek Türkiye’yi büyük bir badireden kurtarmıştı!
Gerçek budur ve Selam Tevhid, F Tipi, askeri casusluk gibi sahte etiketler bu büyük gerçeğin üstünü örtemeyecektir.
AKP’NİN YAŞ KUMPASI
AKP Hükümeti 17-25 Aralık operasyonundan hemen sonra “TSK’ye kumpas kurulmuş, kandırıldık” söylemine yöneldi. O dönem Başbakan Erdoğan‘ın başdanışmanı olan Yalçın Akdoğan‘ın çıkışıyla başlayan bu “arınma” süreci, gerçekte AKP Hükümeti’nin savaşmak zorunda kaldığı cephe sayısını azaltma taktiğiydi. Yoksa “kandırılma” diye bir durum yoktu.
Olmadığını nereden biliyoruz? Bu “kandırıldık” çizgisinin sürdürülmeye başlamasından 6 ay sonra da kumpasın devam etmesinden! Nasıl mı?
Yüksek Askeri Şura (YAŞ) sürecinde TSK’ye kumpasa devam edilmişti. Önce YAŞ’tan hemen önce MİT TIR’larını durduran subaylar görevden alındı, sonra YAŞ’ta Balyoz ve Ergenekon’da yargılanan tüm subaylar emekli edildi ve görev süresi 1 yıl uzatılarak Org. Necdet Özel’den sonra Genelkurmay Başkanı olması beklenen Jandarma Genel Komutanı Org. Servet Yörük tasfiye edildi. Böylece Org. Hulusi Akar’ın önü açıldı!
ERDOĞAN’IN TAKTİK SÖYLEMLERİ
Paralel devlet AKP Hükümeti’ni kandırdıysa, Erdoğan “TSK’ye kumpas kurulduğunu farkettiyse” bu hamleler neyin nesiydi?
Nitekim Erdoğan, “kandırıldık, paralel devlet ordumuza kumpas kurmuş” çizgisinin aslında 30 Mart, 10 Ağustos ve sonrası için yapılan bir taktik hamle olduğunu YAŞ’tan sonra katıldığı NTV canlı yayınındaki şu sözleriyle ortaya koymuştu: “Şura’da, gerek Balyoz gerek Ergenekon gibi davalarda kim olursa olsun, bunların emekliye ayrılması gerekirdi. Bunların içinde emekli olmayan kalmadı, hepsi emekli edildi.” (NTV, 5 Ağustos 2014)
“Hepsini emekli eden” Erdoğan iktidarının kumpas ve kandırıldık söylemi gerçek olabilir mi?
Olmadığı Erdoğan‘ın birbirini tutmayan açıklamalarından belli. Örneğin “kumpas” söylemi 17-25 Aralık’tan hemen sonra Akdoğan‘ın “o cemaat orduya kumpas kurdu” yazısıyla tedavüle sokuldu. Oysa Erdoğan o süreçte hâlâ paralel devlet dediği yapıya “ne istediler de vermedik” diye sesleniyordu.
Örneğin Erdoğan çok sonraları yaptığı bir açıklamada, paralel devleti Hakan Fidan‘a yapılan 7 Şubat 2012 operasyonundan sonra farkettiklerini söylüyordu. Ama aynı Erdoğan 4 Ağustos 2014’te Kanal 24‘te katıldığı canlı yayında paralel yapıyı 2010 yılında yapılan referandum sonrası atamalarda farkettiğini açıklıyordu! Hani Erdoğan‘ın “10 seçim değerindedir” dediği ve Fethullah Gülen‘in mezardakilerin bile kalkıp Erdoğan lehine oy kullanmasını istediği o 12 Eylül 2010 tarihli referandumdan sonra…
JANDARMA’YA KUMPAS
Açık ki “kumpas” ve kandırıldık” sözleri gerçeğin ifadesi değil fakat Erdoğan‘ın ayakta kalabilmek için başvurduğu bir taktik yöntemdi.
Daha 10 ay önce “YAŞ’ta tüm Balyoz ve Ergenekoncuları tasfiye ettik” diyen Erdoğan, aynı nedenle bu kez 7 Haziran sürecinde, Harp Akademileri’nde yeniden “kandırıldık” söylemine sarılmıştır!
Fakat “kandırıldık” diyen Erdoğan, aynı dönemde Jandarma’yı TSK’den koparmış, Valileri Jandarma’nın amiri yapmış ve Gladyo’nun 50 yıllık rüyasını gerçekleştirmiştir!
Yani sonuç olarak kumpas yeni boyutlarıyla sürmektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Nisan 2015
Kod adı: Dayı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/04/2015
Taraf‘ın 28 Kasım 2013 sürmanşeti “Gülen’i bitirme kararı 2004’te MGK’de alındı” başlığını taşıyordu. Mehmet Baransu‘nun “doğru” haberlerinden biriydi!
Evet, F Tipi örgütü bitirme kararı 2004 yılında MGK’de alınmıştı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer‘in başkanlığında toplanan MGK’nin kararı şöyleydi: “Gülen grubunun yurtiçi ve yurtdışı faaliyetleri Başbakanlık Uygulamayı Takip ve Koordinasyon Kurulu koordinesinde İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, MİT Müsteşarlığı ve ilgili diğer kurumlar aracılığıyla takip edilmelidir.”
MGK kararının devamında ayrıntılı olarak Gülen‘in özel okullarının ve öğrenci evlerinin denetlenmesi, yasadışılığının ortaya konulması ve engellenmesi; diğer yandan para hareketlerinin ve kara para uygulamalarının ilgili birimlerce takip edilmesi istenmektedir.
MGK kararında ayrıca Dışişleri Bakanı Abullah Gül‘ün Gülen okullarına destek için büyükelçiliklere gönderdiği iki genelgenin de geri çekilmesi istendi!
Kararın altında Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül‘ün imzaları vardı. MGK henüz AB’ye uyum adı altında asker-sivil dengesi gözetilerek içi boş hale getirilmemişti ve Erdoğan-Gül iktidarı da kararlara istemeyerek de olsa hâlâ imza atıyordu!
MGK KARARI UYGULANSA PARALEL ÖRGÜT OLMAZDI
Ancak bu MGK kararı uygulanmadı!
Tersine Erdoğan‘ın yıllar sonra dile getirdiği gibi F Tipi örgüt “ne istediler de vermedik” poziyonuna yükseldi; AKP Hükümeti’nin kanatları altında Emniyet ve Yargı’yı ele geçirdi, ekonomisini büyüttü, medyası her türlü muhalefete savaş açan bir işlev gördü.
MGK kararı uygulansaydı ne F Tipi çete devlet içinde “paralel bir devlet” inşa edebilecekti, ne de Ergenekon tertipleri yapılabilecekti!
Hatta diyeceksiniz ki, “MGK kararı uygulansaydı Erdoğan yıllar sonra çıkıp ‘kandırıldım’ demek durumunda da kalmayacaktı!” Hem evet, hem de hayır. Zira MGK kararı uygulansaydı bugün “kandırıldım” diyebilecek bir Erdoğan iktidarı da olmayacaktı!
Çünkü MGK kararı uygulanamadığı için karşı ahmleyle 2007’de Ergenekon tertibi başladı! Böylece hem Erdoğan iktidarının önü açıldı, hem de Açılım’a zemin yaratıldı.
Erdoğan “kandırıldığı” için değil, işte bu iki nedenle o tarihlerde “ben bu davanın savcısıyım” diyordu!
GÜLEN GLADYO’DUR
Şimdi Erdoğan‘ın talimatıyla gazeteler F Tipi örgüt karşıtı yayınlar yapıyor, arşivleri açıyor, belgeler çıkarıyor. Son olarak Yeni Şafak‘ın büyük bir kampanyayla başlattığı Gülen‘in masonluğuyla ilgili yayını izledik.
Bu yayın tartışıldı; Cemaat yayımlanan belgelerin sahte olduğunu savundu, Masonlar açıklama yapıp “Gülen’in üyeleri olmadığını” söyledi.
Gülen mason mu bilmiyorum, ama bildiğim Gülen‘in Türkiye’deki ilk Gladyo elemanlarından biri olduğu! Şöyle: Gladyo’nun tojumları “Özel Harp Dairesi” içine atıldı ama yapının sivil ayağı “Komünizmle Mücadele Dernekleri” üzerinden inşa edildi.
İşte Fethullah Gülen Komünizmle Mücadele Derneği’nin Erzurum şubesini kuran isimdi ve dernek İzmir, Ankara ve Erzurum’daydı. Üstelik Gülen, askerden Erzurum’a hava değişimi raporuyla gelerek bir döneme damgasını vuran bu derneği kurmuştu.
KAİNATIN İMAMI GÜLEN
Ve gerisi de gelmiştir. Zira Komünizmle Mücadele Derneği, daha sonra ortaya çıkacak kimi İslamcı hareketlere de ebelik yapmıştır. Bu ve türevi olan yapılar, bir yandan Gladyo’nun Türkiye şubesini inşa etmiş, bir yandan da Türkiye’deki İslamcı hareketlerin anti-emperyalist olmasının önüne geçecek tedbirler almıştır.
Dolayısıyla Gülen‘in masonluğundan ziyade, asıl Gladyoculuğu önemlidir ve üzerine gidilmelidir!
Gülen‘in bu yanını esas alarak inceleyen en önemli başvuru kitaplarından birini değerli çalışma arkadaşım Can Özçelik yazdı. “Kainatın imamı Fethullah Gülen, Kod Adı: Dayı” isimli kitap Cemaat’in şemasını ortaya koyuyor, Gülen‘in TSK’ye sızma çalışmalarını anlatıyor ve F Tipi örgütü ideolojisi ve yapısıyla birlikte kapsamlı olarak ele alıyor.
Destek Yayınları‘ndan çıkan bu önemli kılavuz kitap, aynı zamanda devletin çeşilti Gülen raporlarına da yer veriyor.
Gülen‘in asıl misyonunu görmek isteyenler, bu kitabı mutlaka okumalıdır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Nisan 2015
ABD-İran anlaşmasının bölgeye etkisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 05/04/2015
P5+1 yani BM Güvenlik Konseyi üyeleri ABD, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere ile Almanya’nın İran’la yüttüğü nükleer müzakerede bir çerçeve anlaşmasına ulaşıldı. Bu çerçeve anlaşması, 30 Haziran’a kadar sürdürülecek teknik müzakereler sonrasında bir nihai anlaşmaya dönüştürülecek.
İRAN BATI’YA HAKKINI KABUL ETTİRDİ
Kuşkusuz anlaşmaya İran’da da, ABD’de de itiraz edecek olanlar çıkacaktır. Her iki tarafta da “ulusal çıkarların iyi savunulmadığı”, “karşı tarafa fazla taviz verildiği” iddiaları dile getirilecektir.
Fakat toplam açısından baktığımızda, daha çok kazanan İran olmuştur. Zira Tahran, en önemli konu olan “uranyum zenginleştirme” hakkını ABD’ye kabul ettirmiş ve karşılığında da yaptırımları kaldırtmıştır.
Santrfüj sayısının ne kadara düştüğü, zenginleştirilmiş uranyumdan kaç kg bulundurulabileceği, hangi yaptırımın hangi aşamada kalkacağı esas olmaktan çıkmış ve İran için ayrıntıya dönüşmüştür.
Kuşkusuz bu, İran’ın uzun süredir yürüttüğü haklı bir mücadelenin ve kararlı direnişinin sonucudur. İran bu süreçte ABD’yle bölgede dişe diş mücadele etmiş, en önemli cephelerde ABD’ye karşı durmuş ve en sonunda muhatabını masaya oturtarak ondan tavizler koparmıştır.
Dolayısıyla ABD’yle yaptığı çerçeve anlaşmasının bu cephelere ve bölgeye bir etkisi olacaktır.
Ve daha önemlisi, bu anlaşma ülkemizi de etkileycektir. Erdoğan‘ın İran’dan “Yemen, Suriye ve Musul’u boşaltmasını” istediği bir süreçte gelen bu anlaşma, ABD-Türkiye ilişkilerine de yansıyacaktır; ABD-Suudi Arabistan ve ABD-İsrail ilişkilerine de…
Ama daha öncelikli soru şudur: ABD-İran çerçeve anlaşması en başta Suriye’ye nasıl yansıyacak? Anlaşma İran’ın Esad’a kalkan olan politikalarını gevşetecek mi, yoksa ABD’yi “Esad’la müzakere” noktasına mı ilerletecek? Ya da taraflar “o ayrı, bu ayrı” diyerek Suriye’de mücadele etmeyi sürdürecek mi?
ANLAŞMA ABD MÜTTEFİKLERİNE ALAN AÇAR MI?
Bizi doğru bir analize götürecek başlangıç noktası şudur: İran’ı “serseri devlet” ilan eden ve Irak ile Suriye’den sonra hızla bu ülkeyi de hedef alacağını belirten ABD, nasıl oldu da Tahran’la masaya oturmak ve bir anlaşma yapmak zorunda kaldı.
Yanıtı çok geniş bu soruya özet bir çerçeve çizelim: Çin’in ekonomik atılımı ve ABD’yi Asya, Afrika ve Latin Amerika’da sınırlaması, Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna’da askeri kartını kullanmaktan çekinmemesi, Suriye’nin emperyalizme kararlı direnişi, Hizbullah’ın İsrail’e ders verebilme kapasitesine ulaşması, AB’nin motor ülkesi Almanya’nın kapitalist krize karşı Çin ve Rusya’ya yakınlaşması, ABD ile AB arasındaki transatlantik ilişkilerin sıkıntılı bir sürece girmesi vs.
İşte ABD bu tabloyu değiştirebilmek için yeniden Ortadoğu’ya sınırlı ve müttekilerini destekleyen konumda bir müdahalede bulunuyor. Ancak daha ileri gidemiyor!
Obama bu nedenle kalan 1,5 yılını sorunsuz tamamlamaya çalışıyor. Netanhayu ile yaşadığı kriz de, Erdoğan ile ortaya çıkan sıkıntı da ABD’nin stratejik ve model ortaklarının istediği oranda bölgeye abanmamış olmasındandır.
Ancak ABD açısından bu bir tercih değil, askeri ve ekonomik kapasiteyle ilgili bir zorunluluktur. Washington bu nedenle Tahran’la yürütülen müzakereleri daha çok İran’ı “sistem içine kazanma” ve Ankara-Riyad-Tel Aviv eksenli bölgesel müttefiklerine alan açma hedefli yürütüyor.
Bölgedeki güncel mesele, işte bunun mümkün olup olmadığıdır!
KİTAP: NÜKLEER PROGRAMIN ANALİZİ
Bu güncel meseleyi incelemeyi önümüzdeki günlerde sürdüreceğiz. Bugün yazımızı konuyla ilgili bir kitabı tanıtarak bitireceğiz.
Dr. Ersoy Önder, nükleer müzakereler başlamadan önce ama tüm bu sürece ışık tutan bir kitap yazdı: “İran’ın Nükleer Programının Analiz ve Türkiye.”
IQ Kültür Sanat Yayıncılık tarafından basılan bu kitap, İran konusunda çok az yayının bulunduğu şu koşullarda, konuyla ilgilenenler için çok önemli bir kılavuzdur.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Nisan 2015
Gladyo’nun hedefi: ‘Sünni’ yığınak
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/04/2015
Çağlayan’da Savcı Mehmet Selim Kiraz‘a terörist saldırı, Kartal’da AKP binasının kurusıkı tabancayla basılıp pencereden Zülfikar kılıçlı Türk Bayrağı sallanması ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü kapısında yaşanan çatışmaya toplamda bakıldığında ve süreçle birlikte ele alındığında ortaya çıkan tablo şudur:
Türkiye, hem içeride hem de dışarıda ‘Sünni’ bir yığınağa zorlanıyor!
ERDOĞAN TÜRKİYE’Yİ SÜRÜKLEMEYE ÇALIŞIYOR
Önce bir anımsatma: Önceki gün yayımlanan “Musul provası olarak Yemen” yazımızda vurguladık. Ortadoğu’da “Şii-Sünni” bloklaşması şeklinde bir cepheleşme yoktur; ABD ve işbirlikçileri ile bölge kuvvetleri arasında bir cepheleşme vardır. ABD bu cepheleşmeyi mezhepler üzerinden temellendirmeye çalışmaktadır, çünkü desteklediği kalkışmaların mezhep savaşlarına dönüşmesini istemektedir!
Yemen’de tablo bir kez daha ortaya çıktı: ABD, Suudi Arabistan, Katar, AKP Hükümeti ve İsrail bir tarafta; İran, Irak, Suriye ve Rusya diğer tarafta. (Mısır’ın pozisyonunu ayrı bir yazıda ele alacağız.)
İşte Erdoğan da bu saflaşma içinde İran’ı hedef almakta ve Tahran’dan “Musul, Suriye ve Yemen’den çıkmasını” istemektedir.
İşin özeti şudur: Erdoğan ABD’nin dayattığı yeni sürece “evet” demiştir ve Türkiye’yi bölgedeki bu cepheleşmeye sürüklemeye çalışmaktadır.
Peki bu o kadar kolay mıdır?
TERÖRDEN KAMUOYU İMAL EDİLİYOR
İşte Çağlayan-Kartal-Emniyet sıralı terör bu noktada devreye girmiştir. Gladyo’nun bu terör eylemleri, Türkiye’yi hem içeride hem de dışarıda yukarıda özetlediğimiz temel saflaşmalı ana stratejiye uygun hale getirmek içindir.
İçeride Gladyo terörüyle birlikte ortaya çıkan manzaraya bakalım: İktidar “İç Güvenlik Paketi’ni işte bu nedenle çıkardık” demekte ve “artık izinsiz sokağa çıkmak yok” diyerek halkı tehdit etmektedir. AK-Medya Çağlayan’daki terör saldırısını Gezi’ye yıkmaya çalışmaktadır. DHKP-C Mihraç Ural üzerinden Esad‘a bağlanarak toplumda Suriye karşıtlığı algısı yaratılmaya çalışılmaktadır. Yine Kartal’da bir Alevi simgesi olan Zülfikar kılıcının ortaya çıkarılması, Şii-Nusayri karşıtlığı temelinde işlenmektedir.
Çerçeveyi tamamlayan en dikkat çekici olay da Erdoğan‘ın bölgesel ortağı İhvan’ın bu terör saldırıları sonrası taziye yayınlamasıdır! (hurriyet.com.tr, 1 Nisan 2015).
Tüm bunları iki hafta önce çıkan şu haberle birlikte değerlendirmemiz gerekmektedir: “Güvenlik birimleri Erdoğan‘a bir rapor sundu. 20 il için risk analizi yapılan raporda DHKP-C, PKK, IŞİD ve Esad‘ın AKP ve 7 Haziran seçimlerini hedef alan saldırılar yapacağı belirtildi.” (sabah.com.tr, 16 Mart 2015).
ANKARA-RİYAD-TEL AVİV-KAHİRE EKSENİ
Ortaya çıkan tablo açıktır: Gladyo terörünün amacı Türkiye’yi hem içeride hem de dışarıda Atlantik cepheli saflaşmaya uygun hale getirmektir. Gladyo “silahlı propaganda” ile direnen kurumları Erdoğan‘ın arkasına konumlandırmaya çalışmaktadır. Gladyo Türkiye’yi Yemen, Musul ve Suriye’de İran’ın karşısına çıkarmaya çalışmaktadır.
Gladyo, Moskova destekli Tahran-Bağdat-Şam ekseni karşısında Ankara-Riyad-Tel Aviv-Kahire ekseni kurmaya çalışmaktadır!
Bu noktada üç gelişme çarpıcıdır:
1) Erdoğan, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi‘nin de bulunduğu günlerde Riyad’a gitti. İddialara göre Erdoğan ve Sisi, Kral Selman‘ın isteği ve Hakan Fidan‘ın girişimiyle temas kurdu. Böylece Yemen’e saldırı öncesinde Ankara-Riyad-Kahire ekseni kurulmuş oldu.
2) Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç İsrail devlet televizyonuna konuştu ve Türk-İsrail ilişkilerinin düzeltilmesi için Netahyahu‘dan jest beklediklerini ilan etti! (hurriyet.com.tr, 2 Nisan 2015)
3) TSK, AKP Hükümeti eliyle Eğit-Donat, İncirlik ve Katar’a asker gönderme gibi uygulamalar üzerinden ve Jandarma’nın Valilere bağlanması gibi hamlelerle adım adım ABD projesine eklemlenmektedir.
İşte tablo budur ve mesele bu tablonun nasıl bozulacağıdır. Türkiye’nin bu tabloyu bozacak birikimi, deneyimi ve öncü kuvvetleri vardır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Nisan 2015
Berkincilik maskeli Gladyo terörü
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 03/04/2015
Önce şu saptamayı yapalım: Şehit edilen Savcı Mehmet Selim Kiraz memur suçlarına bakan bir savcıydı ve Berkin Elvan dosyasını iki ay önce almıştı. Üzeri örtülen dosyayı aydınlatmaya çalışan Savcı Kiraz görüntülerden eşgalleri belirlenen 3 polisin açık kimliğini ortaya çıkarabilmek için orada görevli 21 polisin açık kimlik ve fotoğraflarını dosyaya koymuş; o üç polisin bu 21 polisten hangilerinin olduğunu tespit etmesi için görüntüleri Ulusal Kriminal Büro’ya göndermiş; onlar bulamayınca da Jandarma Kriminal’e göndermişti.
Yani şehit Savcı Kiraz dosyayı karartan değil, tersine aydınlatan bir konumdaydı!
“Berkincilik” maskesiyle ve “adalet arama” hedefiyle Savcı’yı öldürenler, bu gerçeği bilmiyor olamaz. Zira “rehin almayı” düşündükleri kişiyle ilgili en küçük bir taramada karşılarına önce bu gerçek çıkacaktı!
HAZİRAN’I TERÖRLE LEKELEME HEDEFİ
Devrimciliğin ölçütü haklı ve meşru zeminde mücadele etmektir; halkın haklı ve meşru görmediği eylem, halkı kazanmayan bir eylem, niyetiniz ne olursa olsun, devrimci bir eylem değildir.
İki DHKP-C’linin “Berkincilik” adına, Berkin Elvan dosyasını aydınlatan savcıyı öldürmesi terördür; halkın yararına değil zararınadır, Berkin Elvan için ayağa kalkan milyonları ferahlatan değil tersine onları zor duruma düşüren bir saldırıdır!
Ve elbette “Berkincilik” maskesiyle, aslında Berkin Elvan’ı yeniden öldürmektir!
Açalım: Saldırıyla birlikte AK-Medya (yazılı, görüntülü, trollü sosyal medya) “Geziciler savcı öldürdü” propagandası yapmaya başladı. Haziran’da ayağa kalkan milyonları Kabataş yalanıyla kirletemeyen ama terörle lekelemek için bir fırsat bulduğunu düşünen kirli kalemler, bu terör saldırısı üzerinden kin kustular, nefret gösterdiler!
Ve hatta Berkin‘in babası Sami Elvan “Savcı serbest bırakılmalı, kan kanla yıkanmaz” derken, bu alçakça eylemden beslenmeyi uman kimi vicdansızlar, saatlerce kan beklediler!
HAZİRAN’I BASTIRMA PAKETİNE GEREKÇE
Bu tür durumlarda en önemli soru şudur: Eylem kime yaradı? Yanıt çoğu zaman eylemin gerçek sahibine işaret eder.
Buradan hareketle soralım: Bu terörist saldırı halka yaradı mı? “İleri demokrasi” sıfatlı neo-faşist rejim baskısı altındaki halk bu eylemle ferahladı mı? Bu terörist saldırı “solculuğu” halkın gözünde çözüm mertebesine çıkardı mı?
Tersine bu terörist saldırı yeni bir Gezi ihtimali için İç Güvenlik Paketi çıkarmış olan AKP’ye altın bir fırsat sundu. Daha ilk günlerde belirtmiştik: Paket, Haziran’ı bastırma paketiydi! Ayağa yeniden kalkacak halka karşı AKP’nin önlem paketiydi!
Ne oldu şimdi? Bu terör saldırısıyla birlikte Erdoğan‘dan başlayarak iktidarın bütün aktörleri aynı şeyi söyledi: “İç Güvenlik Paketi’nin ne kadar gerekli olduğunu işte gördünüz!”
Yani “Berkincilik” adına eylem yapanlar, Berkinleri, Ali İsmail’leri, Abdocan’ları çoğaltacak bir pakete “meşruiyet” kazandırılmasına yardım etmiş oldu!
Dahası Erdoğan‘ın “avukat gibi içeri girdiler” şeklinde açıklama yapması, onu izleyen havuz medyasının “cübbeli terör” manşeti atması, iktidarın bu terör saldırısından birden fazla post çıkarmaya çalışacağını gösteriyor. Terör saldırısı, yargının avukat ayağına yapılacak operasyona da bahane yapılacak!
7 HAZİRAN’IN SİLAHLI PROPAGANDASI
DHKP-C’nin son eylemleri dikkat çekicidir: Dolmabahçe, Sultanahmet, Taksim…
Haydi Taksim saldırganın bulunamamasını ve Dolambahçe’deki ikinci dünya savaşından kalma tüfek ve patlamayan el bombasını geçtik ama Sultanhmet’te DHKP-C’nin yapmadığı bir saldırıyı üstlenmesi, başkasının yaptığı anlaşılınca bildirisini geri çekmesi ve yeni eylem yapacağını açıklaması bir göstergedir!
Neyin göstergesi? Taşeronluğun! Kimin teşaronluğunun? Gladyo’nun! Ve Gladyo Sultanahmet’te görevi iki ayrı taşerona verdiği için, bir taşeron diğerinin yaptığı eylemi yanlışlıkla üstlenmiştir!
Açık ki, Çağlayan saldırısı da bir Gladyo eylemidir ve 7 Haziran için “silahlı propaganda” dönemini başlatmıştır! Hedef kamuoyunu yönlendirmek ve halkı baskı altında tutmaktır!
Kontrollü kaos ve İç Güvenlik Paketi, 7 Haziran’ın ihtiyacına uygun iki sütundur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Nisan 2015
Musul provası olarak Yemen
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/04/2015
Emperyalizm ve işbirlikçileri, işgaller için her türlü yalanı uydurur. Günü gelir hedef ülkenin kitle imha silahı ürettiği yalanına sarılırlar, günü gelir “Şii hilalı kuşatması” yalanına…
Suudi Arabistan ve 10 ülkenin Yemen’e yaptığı saldırının gerekçesi de bu: “İran Yemen’de darbe yaparak Lübnan’dan başlattığı, Suriye ve Irak üzerinden Körfez’e, oradan da Arabistan yarımadasının alt bölgesine uzanan bir Şii kuşak kurdu.”
Suudi Arabistan ve AKP Hükümeti de güya Şii hilaline karşı mücadele ediyorlar! Erdoğan‘ın Riyad saldırısıyla birlikte “İran Suriye, Musul ve Yemen’den çıkmalı” demesi bundandır!
‘ESAD DEVRİLMEDİYSE SÜNNİLERİN SAYESİNDE’
Fakat belirtelim. Şii hilali iddiası gerçek değildir. Tamam İran İsrail’i hedef alan bir direniş cephesi kurmaya hep çalışmıştır ancak buna Şii hilali demek doğru değildir. Zira o cephede yer alan İran destekli Sünni örgütler de vardır.
Ve daha önemlisi Suriye’nin kendisidir. Suriye’de yaşayan deneyimli gazeteci Hediye Levent‘in aktardıkları çok öğreticidir:
“Suriye’de 4 yıldır devam eden savaşa rağmen yönetim ve devlet çökmediyse bu Sünnilerin sayesinde oldu. Ekonomide Sünni işadamları, tüccarlar çok önemli bir bölümü oluşturuyor. Yönetimden ayrılabilir, yüklü miktarda parayı ülke dışına çıkarabilirlerdi. Sünni kesim ülkede çoğunluk, yarısı ayaklansa yeterliydi. Geçtiğimiz yaz Halep’teydim, Halep Sanayi Odası bünyesindeki işadamlarıyla de görüştüm. Halep’i bile terketmemişler.” (evrensel.net, 29 Mart 2015)
Peki Suriye’ye çullanan Suudi Arabistan, Katar ve AKP Hükümeti neden sürekli bu ülkede mezhep savaşı olduğunu iddia ediyor? Dış destekli kalkışmayı mezhep savaşına dönüştürmek için!
Aynı durum Yemen için de geçerlidir. Yemen’de İran karşıtı bir blok oluşturabilmek adına mezhepçiliğe sarılmaktadırlar. Yoksa Şii Husilere yani Zeydilere bugün saldıran Suudi Arabistan, 1962’de cumhuriyete geçişte, “bölge monarşilerinin sonunu getirebilir” endişesiyle Zeydileri desteklemişti!
AKP’NİN ROLÜ
Yemen krizinin en önemli nedeni cumhurbaşkanı Hadi‘nin ülkeyi 6’ya bölen federasyon tasarısıydı. Husiler ülke bölünüyor endişesiyle ayaklanmış ve geçen yıl Hadi‘yi devirmişti!
Bu gerçeğin üzerinde durmamak ve meseleye sadece İran’ın Husilere desteği temelinde bakmak hem eksiktir hem de yaratılmaya çalışılan Sünni-Şii bloklaşmasına hizmet eder.
Öte yandan Yemen konusu, ABD’nin IŞİD stratejisi üzerinden bölgeye yeniden “sınırlı müdahale” hamlesiyle de ilgilidir. Verilere bakılırsa Yemen Musul’un ve görüşmeleri yapılan Suriye’ye “uçuşa yasak bölge” hamlesinin provasıdır!
Erdoğan‘ın anında İran’ı hedef almasını, Eğit-Donat programını, İncirlik’in Suriye ve Musul harekatı için kullanıma açılmasını ve hatta TSK’nin Katar’a gönderilmesini hep bu temelde okuyoruz. Ve karşı çıkıyoruz!
TEK ÇÖZÜM BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ
Yemen meselesi son tahlilde bölgedeki emperyalizm ve işbirlikçileri ile bölge kuvvetleri arasında süren savaşın yeni bir cephesidir. ABD, Suudi Arabistan, Katar, AKP Hükümeti ve İsrail bir tarafta; Rusya, İran, Irak ve Suriye diğer taraftadır.
O nedenle “bütün dış güçler Yemen’den çıksın” çağrısı bir “çözüm” değildir. Zira bu çağrı aynı zamanda İran’ı da hedef almaktadır ve emperyalizmin bölgeye abandığı bir koşulda İran’dan “Yemen’den çıkmasını” istemek, Yemen’i emperyalizm ve işbirlikçilerinin kollarına atmak demektir.
Öte yandan “Yemen’e barış gücü yerleştirilmesini” önermek de bir “çözüm” değildir. Barış Gücü de bir dış güçtür ve dünyadaki uygulamalarına bakıldığında daha çok emperyalizmin müdahale aşamasının bir parçası olarak uygulanmıştır hep.
Peki çözüm ne? Bölge sorunlarının bölge yararına çözümünün tek yolu, bölge ülkelerinin işbirliğinden geçmektedir. İran, Irak ve Suriye arasında bu işbirliği kurulmuştur. Buna (AKP’siz) Türkiye’yi dahil edebilmek, Mısır’ı da bu eksene yaklaştıracaktır. Böylece bölge ABD-İsrail-Suudi Arabistan üçgeninin her türlü saldırısını boşa çıkarabilecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Mart 2015
AKP-HDP seçim ortaklığı ve yalanlar
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 31/03/2015
Erdoğan‘ın “Kürt sorunu yoktur” türevli açıklamaları da, HDP’nin “Erdoğan‘ı başkan yaptırmayacağız” çıkışı da, hergün ekranlardan yapılan “AKP’yi durdurmak için HDP TBMM’ye girmeli” propagandası da aynı amaca hizmet etmektedir: Açılım’ı sürdürme amacına…
Her iki taraf da bu amaç için 7 Haziran öncesinde açık açık yalanlar söylemektedir:
‘HDP BAŞKANLIĞA KARŞI’ YALANI
HDP Erdoğan‘ın başkanlığına karşıymış! Peki HDP “özerklik” hedefinden vaz mı geçti?
Çünkü başkanlık sistemi ile özerklik arasında doğru orantı vardır. Üniter devlet ve parlamenter sistem yerine federatif devlet ve başkanlık sistemi olduğunda, HDP’nin özerklik hedefi gerçekleşmiş olacak!
Nitekim 2009’dan beri süren AKP-PKK müzakerelerinin merkezinde hep bu konu vardır. AKP’nin Türksiz yeni anayasa çalışması, başkanlık sistemi gayreti, o müzakerelerin göbeğinde olan özerkliği sağlayabilmenin yoludur!
‘HDP GEZİ’Yİ TEMSİL EDİYOR’ YALANI
HDP yöneticilerinin Gezi davalarına katılması, Gezi’ye sahip çıkmaya çalışması, Gezi üzerinden muhalif oyları kucaklama çalışması büyük bir yalandır.
Zira HDP o züreçte Gezi’nin karşısındaydı. BDP-HDP yöneticileri Gezi’ye “darbe girişimi” dedi. Hatta AKP Hükümeti BDP yönetimine bu sağduyulu açıklamaları nedeniyle teşekkür etti.
Dahası Gezi’ye “darbe girişimi” diyen HDP, daha sonra Öcalan’ın talimatıyla Taksim’e girdi. Neden? Çünkü Öcalan “Taksim ulusalcılara bırakılmamalı” demişti. Nitekim daha sonra Öcalan “Gezi’de AKP Hükümetini kurtardık” diyecekti.
Öcalan‘dan o çağrıyı yapmasını isteyen ise MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘dı.
‘HDP TÜRKİYE PARTİSİ’ YALANI
Ve daha sonra BDP’yi HDP yapma projesinin de asıl sahibi Fidan‘dı!
Gezi’de ortaya çıkan toplumsal dalganın sonraki süreçte AKP Hükümeti’ni yeniden tehdit etmemesi için Fidan HDP projesini Öcalan‘ın önüne koymuştu. Gezi dalgasının ana gövdesini “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen kesimler oluşturuyordu ama aynı zamanda güçlü bir sol dalga da ortaya çıkmıştı.
HDP’nin devreye sokulması “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen kesimleri Gezi’den soğutacak ve sol dalga HDP tarafından yutulacaktı, etkisizlştirilecekti. Fidan‘ın hesabı buydu.
Bu köşede daha önce yazdığımız için tekrarlamayacağız. HDP bir MİT projesi olduğu için BDP’nin bir kanadı bu projeye karşı çıkmış ve uzun süre ayak sürümüştü.
Dolayısıyla 7 Haziran öncesinde HDP’nin Türkiye partisi olduğu iddiaları yalandır. HDP, batıdan oy alabilmek ve solu yutabilmek için MİT’in yarattığı bir projedir.
‘AKP’Yİ DURDURMANIN YOLU’ YALANI
AKP ile HDP arasında, birinin diğerini durdurmak niyetli bir ilişki yoktur. Zira iki parti 6 yıldır ortaktır.
Ve daha önemlisi iki parti Açılım üzerinden birbirine muhtaçtır. Bir kere HDP’nin Açılım’ı yürüteceği AKP’den daha iyi bir ortak adayı yoktur! AKP’nin durdurulması demek, pratikte Açılım’ın da durması demektir. HDP Açılım’ı sürdürmek istediğine göre AKP’yi durdurmak diye bir niyeti olamaz.
Kuşkusuz taraflar müzakere masasında daha güçlü olabilmek için diğer tarafın güç kaybetmesini hep arzu ederler.
AKP-HDP OY ORTAKLIĞI
Peki madem bunlar yalan ve madem AKP ile HDP seçim ortağı, o zaman neden bu kadar keskin söylemlere sarılıyorlar ve neden birbirlerini sert bir şekilde hedef alıyorlar.
Erdoğan 2011 seçimleri sırasında Bahçeli‘ye “ben senin yerinde olsam Öcalan‘ı asardım” derken, aslında Öcalan‘la görüşüyordu. Ama milliyetçi oyları toplamak diye bir hedefi vardı.
Erdoğan’ın önüne gelen her anket, HDP’yle ortaklığın AKP’ye oy kaybettirdiğini ortaya koyduğu için, Erdoğan her seçim sürecinde bu yönteme başvurmaktadır.
Aynı şey HDP için de geçerlidir. O da Erdoğan karşıtı geniş muhalefetten, sol dalgadan, Alevi oylardan beslenebilmek için 7 Haziran öncesinde sürekli Erdoğan’ı hedef almaktadır.
Sonuç olarak AKP ile HDP sadece Açılım’da değil, birbirlerinden faydalanarak seçimde de ortaklık yapmaktadır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Mart 2015
Hakan Fidan’ın özel rolü
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/03/2015
AKP Hükümeti’nin Erdoğan‘a örtülü ödenek tahsis etmesi kuşkusuz rejimi yıkma adımlarının bir yenisiydi. Anayasa’yı askıya, parlamenter sitemi bekleme odasına alan Erdoğan, inşa edemese de mevcut olanları yıkmaya çalışıyor.
Peki cumhurbaşkanı olarak Erdoğan neden örtülü ödeneğe ihtiyaç duyuyor?
Soruyu şöyle de sorabiliriz: Erdoğan başbakan olarak devasa büyüklükteki örtülü ödenekleri bugüne kadar en çok hangi alanda kullandı?
İleride mutlaka ortaya çıkacaktır: İstihbarat!
Kuşkusuz Erdoğan örtülü ödeneği cumhurbaşkanı olarak da en çok istihbarat alanında kullanacaktır. Nitekim AKP Anayasa’ya aykırı bu yasayı TBMM’den çıkarırken, en başa “kapalı istihbarat” ihtiyacını yazmıştır!
S. ARABİSTAN’DAKİ BULUŞMANIN ANLAMI
Artık şu soruyu da sorabiliriz: Erdoğan neden Hakan Fidan‘ın MİT Müsteşarlığını bırakmasını istemedi? Bu köşede bu soruyu incelediğimizde hep en başa Açılım’ı yazdık. Aynı iddiamızı sürdürüyoruz, fakat ekler yaparak…
Riyad’da buluşan Erdoğan ve Fidan sadece MİT Müsteşarlığı sorununu mu görüştüler acaba? O günlerde Erdoğan ile Mısır Cumhurbaşkanı Sisi‘nin de Riyad’da buluştuğu iddia edilmişti. Yüzyüze olmasa da, bir temas kurulduğu da söylenmişti. Fidan‘ın bu temaslarda bir görevi var mıydı?
Hadi daha da genişleterek soralım: Suudi Arabistan’ın Yemen’e saldırısıyla ilgili Fidan‘ın da içinde yer aldığı kimi özel anlaşmalar oldu mu?
Saldırı başladıktan hemen sonra Erdoğan‘ın “Suudi Arabistan’a istihbarat ve lojistik destek verme” açıklaması yapmasını lütfen not ediniz.
Öte yandan daha önce Yemen’de bir kaç kez yakalanan Türk silahlarını ve Suudi Arabistan istihbaratı ile Suriye’de bir kaç yıldır yürütülen özel çalışmaları de lütfen not ediniz.
POTUS VE BEYEFENDİ
Gelelim başlıkta belirttiğimiz özel role…
Hürriyet‘in başarılı Washington Temsilcisi Tolga Tanış, “Potus ve Beyefendi” isimli bir kitap yazdı. Türk-Amerikan ilişkilerini anlamak için eşsiz bir kılavuz olan bu kitapta Fidan‘ın özel rolüne işaret eden bazı olgular var.
Anımsayacaksınız: Bir ara Fidan‘ın İran’a istihbarat aktardığına dair pek de inandırıcı olmayan iddialar ortaya atılmıştı. Bu iddiayı önce İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak dile getirmişti, ardından da David Ignatius, Suriye konusunda Fidan‘ı hedef alan bir makale yazmıştı.
Bu ikisi kuşkusuz başka çıkarlarla ilgili operasyondu ve gerçekliği yok gibiydi. Ancak Seymour Hersh‘in Doğu Guta’da kimyasal silah kullanılmasını Esad rejimin değil, Türk istihbaratı destekli Nusra’nın yaptığını yazması çok daha ciddiydi. Çünkü sonrasında Suriye’ye silah taşıyan MİT TIR’ları yakalanacak ve Fidan‘ın da bulunduğu dörtlü bir toplantıda savaş gerekçesi yaratma işi konuşulacaktı!
ASKERDEN ASKERE İLİŞKİLERE FİDAN MONTAJI
Neyse, dağıtmadan esasa ve Tolga Tanış‘tan öğrendiğimiz Fidan‘ın özel rolüne gelelim artık.
Türkiye ile ABD arasında kurulan ilişki biçimlerinden en önemlisi, uzun yıllara dayanan askerden askere kanallardı. Tanış, kimi önemli görüşmelerine dayanarak, bu süreçte Erdoğan‘ın TSK’yi hükümetine yönelik bir tehdit olmaktan çıkarmak için, bu kanalı zaman içinde etkisizleştirdiğini yazıyor. Her ay yapılan toplantıların sınırlanması dahil pek çok yöntemin uygulandığı bu yıllar içerisinde bulunmuş en iyi yöntem ise askerden askere ilişkinin adım adım Hakan Fidan üzerinden yapılmasıydı!
Tanış, Fidan‘ın savunma bakanları arasındaki toplantılara katılmasından ve ABD’deki “ulusal güvenlik danışmanı” görüntülü rolünden hareketle bu önemli saptamayı yapıyor.
Doğan Kitap‘tan çıkan bu kitabı okumanız için daha ayrıntılı yazmayacağım. Ancak bitirirken belirteyim: Ergenekon tertibi Açılım’ı uygulamak içindi. Açılım, ABD’nin küresel düzenin altında bölgede bir alt düzenleme yani Irak ve Suriye’nin kuzeyini kapsayan bir Kürt Koridoru kurma işiydi.
Fidan tüm bu işlerde hep kilit roldeydi. Erdoğan bu nedenle, başkan olamasa da ve Fidan‘ı başkan yardımcısı yapamasa da, iktidarda kaldığı müddetçe onu özel rollerin özel adamı olarak yanında tutmaya çalışacaktır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Mart 2015