Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
Açılım’da 7 Haziran çatışması
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/02/2015
Karşılıklı kenarları paralel olan dörtgene paralelkenar denir. Bunlar AKP, Cemaat, PKK ve neoliberallerdir.
13 yılın sonunda Türkiye’nin bu noktaya gelmesinden bu paraleller sorumludur:
Ekonomide serbest piyasacılığın bile en gerici halini uygulamış, mafyokratik burjuvazi yaratmışlardır. Milletin a’sına koyan işadamlarının kurduğu havuzlar, alınan ihaleler, dağıtılan paylar, hükümet için kurulan medya aygıtları…
Demorkasiye tramvay deyip ilk durakta indiler. Otokratikleşebilmek için ABD ve AB’ye dayandılar, onların desteğiyle başta TSK olmak üzere pek çok merkezi kurumu zayıflattılar. En sonunda da birbirine paralel otokrasiler ilan ettiler.
BÜZÜKKENAR
Biri ülkenin bir bölgesinde otokrattı, diğeri emniyet ve yargıda, öbürü bunların dışında heryerde ama sonuncusu da hem içlerinde, hem üstlerinde…
Palazlandıkça birbirilerinin alanlarına girmeye başladılar, birbirleriyle güç mücadelesine soyundular.
Önce yaklaşık eşzamanlı şu kavgalar başladı: Bir yandan PKK ile Cemaat çarpışırken, diğer yanda da AKP ile neoliberaller çatışmaya başladı.
Yani paralelkenar çapraz uçları üzerinden büzüştü. AKP ile Cemaatin, haliyle de PKK ile neoliberallerin yakınlaştığı büzük bir paralelkenar oluştu.
Sonra AKP ile Cemaat çatışmaya başladı. Neoliberaller bu kez Cemaatle aynı hizaya girdi.
MÜZAKERE ÇATIŞMASI
Ve şimdi de AKP ile PKK çatışmaya başladı.
Nereye gider? Şimdilik bilemiyoruz. Fakat ilk izlenim bunun 7 Haziran’a yönelik bir “müzakere çatışması” olduğu şeklinde…
Tartıma Öcalan‘ın mesajının olup olmadığı üzerinden patladı, karşılıklı birbirlerini suçlamakla devam ediyor.
AKP’ye göre PKK, PKK’ye göre ise AKP aldatıyor. Oysa gerçekte ikisi birden Türkiye’yi aldatıyor! Biri 6 yıldır zaman kazanarak pozisyonunu tahkim ediyor, diğeri ortam sağlayarak iktidarını sürdiriyor.
İkisinin de derdi barış değil, ikisi de ağlayan anaların gözyaşını gerçekte umursamıyor…
HEPSİ BİRBİRİYLE PALAZLANDI
Paralellere özgü bir davranış olsa gerek bu.
Örneğin AKP de Cemaatin kendisini kandırdığını söyledi durdu hep. “Ben bu davanın savcısıyım” diyenler, o davaların kumpas olduğundan bihaber olduklarını iddia etmeye kadar vardırdılar.
Oysa o davalarla dikensiz gül bahçesi yaratmış, o davalarla engelleri tasfiye etmiş ve o davalarla adım adım iktidar olmuşlardı.
Kuşkusuz dördü de birbirine güvenmiyordu, dördü de biribirini kullanmaya ve üzerinden güç kazanmaya çalışıyordu.
Ve dördü de, kendinden biliyordu karşısındakinin yöntemini…
BU TABLO PARÇALANMALI
Ve dördü, bazen ittifak halinde, bazen müzakere ederek, mecbur kaldıklarında kavga ederek 13 yılı geride bırakmış oldular.
Tabi kocaman bir enkaz da yaratmış oldular. Rejimi ve sistemi kendilerine benzettiler. Çürümüş bir rejim, kokuşmuş bir sistem ile insanı hiçleştirdiler.
Karşılıklı kenarları paralel olan bir dörtgenden, paralelkenardan bir sistem yarattılar. İçine önce cumhuriyet düşmanlığı ve laiklik karşıtlığı koydular, ardından da tertipçilik, kumpasçılık, hırsızlık ve yolsuzlukla doldurdular.
Günlerdir aslında bir cinayeti değil, işte bu tabloyu konuşuyoruz.
O nedenle yinelemek pahasına bugün de vurguluyoruz: Önce bu tabloyu parçalamalıyız!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Şubat 2015
Özgecan cinayeti toplumsal çürümenin sonucudur
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/02/2015
AKP’nin Özgecan Aslan cinayeti sonrası önerdiği “çözümleri” üç başlıkta gruplayabiliriz:
1) Kimi AKP’liler bu cinayeti “kadın-erkek ayrımına” dayanan hayat görüşlerine malzeme yaptılar.
Bu tür cinayetlerin kökeninde kadının kıyafetinden sosyal hayat içinde yer almasına kadar geniş bir yelpazede etkenlerin olduğunu iddia edip, kafalarındaki hayata uygun “çözümler” önerdiler: Kadınlara özel pembe otobüs uygulamasına geçilmesinden, çocukları cinsiyetlerine göre ayrı sınıflarda okutmaya kadar.
2) Kimi AKP’liler, bu tür cinayetler için idam cezası uygulanmasını, ölümle bitmeyen tecavüzlerde de hadım cezasının verilmesini istediler. Hatta bir bakan “kızımın başına gelse, silahımı alır cezasını kendim verirdim” bile dedi!
3) Kimi AKP’liler de, bu cinayeti fırsat bilerek, daha dini ağırlıklı eğitim modeline geçilmesini savundurlar, laiklik yaşam tarzını sorumlu ilan ettiler.
İNSANA YATIRIM YAPMAYAN REJİM
Hiç uzatmadan ve dolandırmadan belirtelim: Özgecan Aslan cinayetine kadın-erkek ayrımcılığı ve idam-hadım türevli ceza yöntemiyle yaklaşanlar, gerçekte bu tür cünayet ikliminin sahipleridir!
Ve önemle vurgulayalım: Bu tür cinayetler, “kadın mıdır, kız mıdır” bakışının topluma enjekte edilmesinin bir ürünüdür!
Ve açıkça belirtelim: “Eteği kısaydı o nedenle tecavüz ettim” diyenle, “çaldı ama çalıştı” denilenler, aynı çürümüş ve ahlaksız rejimin köşe taşlarıdır!
Evet, Özgecan Aslan cinayeti sıradan bir olay değildir, toplumsal çürümenin vardığı boyutun bir yansımasıdır. Ülkeyi yönetenlerin yola, taşa, betona yatırım yapması ama insana yatırım yapmamasının karşılığıdır.
ERDEM YERİNE KALİTE ARAYAN SİSTEM
Kuşkusuz bu çürüme tablosunun sorumlusu 60 yıllık “küçük Amerika” sürecidir ama AKP ile bunun zirve yaptığını da önemle belirtmeliyiz. Zira AKP’yle birlikte çürüme hızlandı ve yayıldı, AKP ile toplum hem lümpenleşti hem de lümpenlik baştacı edildi.
Üstelik çürüme çok boyutludur. Göstergesi sadece tecavüzler değildir, ondan daha önemli göstergesi hırsızlıktır, yolsuzluktur. Çünkü ahlaksızlık tek boyutlu değildir, bütün boyutlarıyla birlikte gelişir ve büyür.
Anayasanın bir kez delinmesinde sorun görmeyen yöneticiden işini bilen memura kadar geniş bir kesim bu toplumsal çürümenin sorumlusudur. “Çaldılar ama çalıştılar” diyenler de bu çürümüş rejiminin dayanağıdır.
İnsanda erdem yerine“kalite” aramakla başlar toplumsal çürüme. Gerçekte kaliteli insan olmaz, kaliteli mal ve meta olur zira. Bir kez “kalite” aramaya kalktınız mı, namus, doğruluk, dürüstlük gibi değerlerin yerini kredi kartı limiti, çek defterinin kalınlığı almaya başlar.
Kaliteli insan başka bir sistemin, erdemli insan ise başka bir sistemin öznesidir.
SORUN SİSTEM SORUNUDUR
Uzun uzun bu çürümüş tabloyu anlatmamıza gerek yok; hepimiz biliyor ve yaşıyoruz.
Mesele bu çürümüş tabloyu nasıl değiştireceğimizdir: Metayı değil, insanı merkeze alarak ve insana yatırım yaparak! (Ve metayı da insanlara daha eşit paylaştırmaya, emeklerine göre dağıtmaya çalışarak.)
Bu, kuşkusuz sadece bir eğitim ya da kültür sorunu değildir, toplam bir sistem meselesidir. Hangi siyasal modelle toplumun yönetileceğinden, hangi ekonomik modelle kalkınma sağlanabileceğinden başlar.
SİSTEM YENİDEN İNŞA EDİLMELİ
Konuya sadece laiklik perspektifinden bakmak da bu nedenle yeterli değildir. Tamam, laiklik çok önemlidir ama hangi siyasal ve ekonomik modelle birlikte başarılı uygulanabileceği daha da önemlidir.
Mustafa Kemal Atatürk o nedenle laikliği 1927’de cumhuriyetçilik, halkçılık ve milliyetçilik ile birlikte bir program haline getirmiştir. Fakat bunun da yeterli olmadığını görerek 1931’de devletçilik ve devrimcilikle birlikte o programa son halini verip Altı Ok’u ilan etmiştir.
Anlamı şudur: Ekonomide devletçi değilseniz ve kamuculuğu esas almıyorsanız iyi milliyetçi değilsinizdir, cumhuriyetiniz sorunlu gelişir, laiklik zamanla sulandırılır. Laik değilseniz, halkçılığınız popülizme dönüşür, demokrasi içi boş bir kavram olur, en sonunda gericiliğe özgürlük istersiniz. Devrimci değilseniz cumhuriyetinize kararlılıkla sahip çıkamazsınız.
Bu çürümüş sistemi ve kokuşmuş rejimi yıkmak ve yeniden inşa etmek, bu programa sahip çıkmaktan geçmektedir. Gerisi lafı güzaftır ve Özgecanlarımıza çare değildir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Şubat 2015
Haziran’a MİT sabotajı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 17/02/2015
Biliyorsunuz, HDP, o zamanki adıyla BDP, Haziran Halk Hareketi’ne karşı çıkmıştı. BDP yetkilileri meydanlara çıkan milyonları tıpkı müzakere ortakları AKP gibi “darbeci” diye suçlamıştı. Bülent Arınç da bu dostane tutumları nedeniyle BDP yöneticilerine kameralar önünde teşekkür etmişti.
Ancak ilerleyen günlerde Öcalan BDP’ye “Gezi’yi ulusalcılara bırakmayın” talimatı verince, Diyarbakır’da eylem yapmayan BDP’liler, “Öcalan posterleriyle” Taksim’e gelmişti. Amaç “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen Türk Bayraklı kitleyi eylemlerden soğutmaktı.
O zaman da dikkat çektik: Bu bir MİT operasyonuydu!
HDP’Yİ FİDAN KURDURDU
Sonra devamı da geldi. Erdoğan‘ın “sır küpü”, Öcalan‘ın “çok güvenirim” dediği MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Öcalan‘a HDP projesi sundu: PKK, HDP ile Türkiye solunu yutmalıydı! Bu aslında Erdoğanların Haziran korkusunun projesiydi!
Öcalan projeyi “BDP’yi Türkiyelileştirmek” diye sundu. Bir an önce BDP’nin HDP’ye dönüşmesini, Türkiye’deki çeşitli sol örgütlerle birleşmesini ve partiyi bir Türk ile bir Kürt eş başkanın birlikte yönetmesini istedi.
Ancak BDP’de bu projeye itiraz edenler vardı. Öcalan itirazları dinlemedi, “kurulacak” diye ısrar etti. Selahattin Demirtaş Öcalan‘a şu orta yolu önerdi: “BDP’yi kapatmayalım, BDP Doğu’da, HDP Batı’da seçime girsin.”
Öcalan, daha doğrusu Fidan, bu öneriyi de kabul etmedi. En sonunda HDP kuruldu ama anımsayacaksınız, Demirtaş kimi gerekçelerle önce HDP’nin başına geçmedi. Hatta yerel seçimlere de, tabi bağımsız adaylar şeklinde, BDP ve HDP olarak ayrı ayrı katıldılar.
SYRİZA ÜZERİNDEN HDP’YE RANT ARAYANLAR
Fidan-Öcalan ikilisinin “Gezi’yi ulusalcılara bırakmayın” talimatı Haziran’ı bölme hamlesiydi, HDP prjesi ise Haziran’ı dağıtma… Tabi tutmadı!
Fidan-Öcalan projesi şimdi iki ayak üzerinden yeninden yürüyor:
1) HDP 7 Haziran seçimlerine parti olarak sokuluyor.
2) Çeşitli sol partiler 7 Haziran için HDP’ye monte edilmeye çalışılıyor.
Barajı geçecek oyu gözükmeyen HDP neden parti olarak seçimlere girme risikini alıyor? Henüz bilemiyoruz, ortada pek çok senaryo var.
Erdoğan‘ın yeni anayasa çıkarabilecek 400 milletvekili istemesi ile kimi PKK yöneticilerinin “barajı geçemezsek Diyarbakır’da kendi parlamentomuzu kurarız” çıkışları, aynı hedefin iki ucu gibi görünüyor.
Öte yandan HDP üzerinden Haziran’ı dağıtmaya çalışma ve sol örgütleri yutma projeleri tam hız sürüyor.
Yunanistan’da Syriza’nın seçimi kazanmasından bile bu projeye rant çıkarmaya çalışıyorlar. Syriza’ya hiç benzemeyen HDP “Syriza tıpa tıp bize benziyoruz” diyor, ekranların en liberal programcıları hemen her gün “Syriza gibi birleşin” temalı programlar yapıyor…
ANADİL SABOTAJI
Peki, çok da bugünü ilgilendirmeyen bu konuları, hem de böyle bir gündemde neden anımsattık?
Artık gelebiliriz: Gerçekte Haziran Halk Hareketi’ni yansıtmasa da, Birleşik Haziran Hareketi adı altında bir proje yürüyor. Elbette iyi niyetli işler yapmak istiyorlar. Fakat bazen niyetler geçerli olmayabiliyor.
Örneğin “laik ve bilimsel eğitim” talepli, son derece haklı bir boykota soyundular. Kimi solcuların bugüne kadar dudak büktüği laikliğin değerini anlamış olmasından, ayrıca çok da memnun olduk.
Fakat yine MİT’in HDP sabotajına engel olamadılar!
PKK, denetimindeki bir sendikayı ve TBMM’ye liderini soktuğu bir sol partiyi bu boykota eklemledi. Onlar da “laik ve bilimsel eğitim”e, “anadilde eğitim” talebini monte ettiler!
Hadi bu tablonun Haziran’ı yansıtıp yansıtmadığını geçtik, peki girişimciler bunun boykotu zayıflattığını görmüyor mu?
En azından şunu görmeliler: “Laik ve bilimsel eğitim” gibi çok haklı bir talebi “anadilde eğitim” diyerek zayıflatanlarla, bu haklı talebi “din düşmanlığı” diye propaganda edenler, Açılım’da ortaktır! Dün Taksim’de, bugün de bu tür boykotlarda Haziran’ı sabote etmeyi sürdürüyorlar!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Şubat 2015
Obama’nın 2. doktrininin anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 15/02/2015
Aslında ABD başkanlarının Kongre’ye her yıl milli güvenlik stratejisi sunmaları gerekmektedir. Ancak bu yapılmaz. ABD başkanları köklü bir değişiklik olmadıkça güvenlik stratejilerini yenilemezler.
Örneğin 1. Bush tek dönemlik başkanlığında 3, Clinton iki dönemlik başkanlığında 7, 2. Bush iki dönemlik başkanlığında 2 ve Obama 2. dönemlik başkanlığında (seneye 3. olmazsa) 2 kez milli güvenlik stratejisi açıklamıştır.
Öte yandan bu belgelerin resmi adı genelde “ABD’nin milli güvenlik stratejisi” şeklindedir. Ancak zaman zaman ABD’nin ana hedefine işaret eden isimlendirmeler de tercih edilmiştir. Örneğin “yükümlülük ve genişleme”, “yeni bir yüzyıl için milli güvenlik stratejisi” ya da “küresel çağ için milli güvenlik stratejisi” diye isimlendirilenler olmuştur.
TAARRUZ DEĞİL SAVUNMA DOKTRİNİ
Bu genel bilgilerden sonra artık ABD’nin yeni milli güvenlik strajesine gelebiliriz. Öncelikle belirtelim: ABD Başkanı Barack Obama ve ekibinin 2010 yılından sonra bu yıl da bir güvenlik stratejisi yayınlamaya ihtiyaç duyması, küresel ölçekte yaşanmakta olan büyük güç değişimiyle ilgilidir.
Nitekim 29 sayfalık belgede şu ifadeye yer verilmiştir: “Ekonomik güç dengelerinin değişmesiyle uluslararası meselelerde söz sahibi olma konusunda beklentiler de değişiyor. Güç dinemiklerinin değişimi riskleri ve fırsatları beraberinde getiriyor. Bazı ülkeler daha büyük ekonomik kapasiteye sahip oldukları için diğerlerinden daha fazla sorumluluk üstleniyor. Bilhassa Hindistan’ın kapasitesi, Çin’in yükselişi ve Rusya’nın saldırganlığı, bunların hepsinin ana güç ilişkilerinin geleceğine önemli etkisi olacak.”
İşte Obama‘nın 2015 tarihli bu son milli güvenlik stratejisi de, tıpkı önceki olan 2010 tarihli milli güvenlik stratejisi gibi ABD’nin çıkarlarına aykırı bu dönüşüme çare arama hedeflidir.
2010’da Asya-Pasifik merkezli bir strateji berlileyerek doğrudan Çin’i çevrelemeye yönelmişlerdi ama başaramamışlardı. Şimdi geriye çekilip Ortadoğu’da kaybedilen çıkarları dengelemeye ve Rusya’yı Çin’den koparma hedefli basınçlar uygulamaya yöneliyorlar.
Yani 2. Obama doktrini bir savunma doktrinidir ve IŞİD merkezli Ortadoğu hamleleri, stratejik savunma içinde taktik ataklardır.
DOKTRİNİN 4 ÖZELLİĞİ
Bu genel değerlendirmeden sonra ABD’nin son milli güvenlik stratejisini biraz daha ayrıntılandırabiliriz:
1) Obama‘nın stratejisi “uzun vadeli taarruz kara muharebelerine” izin vermese de “kısa vadeli” ve “savunma” gerekçeli kara harekatlarına izin veriyor.
2) Obama‘nın stratejisi muharip güçlerin sahada kullanılmasına izin vermese de özel operasyonlar yürütülmesine izin veriyor.
3) Obama‘nın stratejisi “savunma” gerekçeli “özel operasyon” odaklı kara haekatlarını Suriye ve Irak’la sınırlamıyor, belirsiz bırakarak her adresi açık hale getiriyor.
4) Obama‘nın stratejisi 3 yıllık bir takvime göre hazırlandığı için sadece Obama‘yı değil, kendinden sonraki ABD başkanını da kapsıyor.
DOKTRİNİN TÜRKİYE’YE YANSIMASI
29 sayfalık belgede doğrudan Türkiye ile ilgili şu ifade yer alıyor: “Balkanlar ve Doğu Avrupa’daki ülkelerin Avrupa ve Avrupa-Atlantik entegrasyonu arzularını kararlılıkla destekleyeceğiz, Türkiye ile olan ilişkilerimizi dönüştürmeye devam edeceğiz ve Kafkasya’daki bölgesel ihtilafların çözümünü teşvik ederken, bölgedeki ülkelerle bağlarımızı geliştireceğiz.”
Ancak Türkiye’yi asıl ilgilendiren kısmı, IŞİD strajesinde de izleri görülen şu yöntemdir: ABD siyasi düzlemde “küresel koalisyonlar” kurarak, askeri düzlemde havadan yoğun bombardıman ve karada özel operasyon birliklerinin öncülüğünde yerel güçlere dayanarak “terörle mücadele operasyonu” yürütecek!
Bu yöntem zaten uygulanmaya başladı ve Türkiye’ye de başta eğit-donat olmak üzere kimi sorumluluklar yüklüyor. Fakat Obama‘nın IŞİD’le Küresel Mücadele Özel Temsilcisi John Allen‘ın “yakında kara harekatı başlayacak” demesi, artık yeni bir sorunu ülkemize dayatacaktır.
Yerimiz bitti. PKK’ye özel aktör rolü veren o sorunu da yarın inceleyeceğiz
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Şubat 2015
Haziran için Vatan Partisi’nde birleşiyoruz
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 14/02/2015
Birkaç gündür sorulduğu için baştan belirteyim: Vatan Partisi ismine itirazım yok. Bu isim bize Hikmet Kıvılcımlı ustamızdan mirastır, yani isim bizimdir, biz sosyalistlerin…
Tabi Türkiye İşçi Partisi (TİP) ismini öncelikle tercih ederdim, şu üç nedenle:
1) Avrupa’nın en zayıf halkalarında, çevre AB’de, Akdeniz havzasında bir sol dalga esmeye başladı. Üstelik ulusal bağımsızlıkçı yani milli bir sol. TİP ismi bu sürece yakışırdı.
2) Türk-Kürt birliğini sadece Türkiye için değil, bölge için en hayati konu olarak görüyorum. TİP aynı zamanda bu birliğin adıdır. TİP’te birlikte örgütleniyorduk, Türkiye için birlikte mücadele ediyorduk. TİP ismi bu ihtiyaca ışık yakar.
3) İşçi sözcüğünün yer alması sistem dışı çözüme işarettir, kendisini sıradanlaşan diğer parti isimleri kümesinden ayırır.
ÖNCE PROGRAM
Kuşkusuz bunları Vatan Partisi ismi altında da gerçekleştiririz. Vatan Partisi o milli sol dalganın da, Türk-Kürt birliğinin de adresidir. Zira mesele isimden önce programdır.
Diğer yandan Vatan Partisi, Türkiye’nin özel şartlarına ve içinde bulunduğumuz tarihsel duruma da uymaktadır.
Çünkü vatan kavramı çok daha geniş bir cepheyi işaret eder; soldan sağa, işçi sınıfından milli burjuvaziye kadar en geniş kesimleri birleştirir.
Bugün Türkiye’nin asıl ihtiyacı budur; en geniş kesimleri birleştirmek!
VATAN PARTİSİ TBMM’YE GİRECEK
İşçi Partisi’nin pazar günü yapılacak kurultayı işte bu noktada büyük önem kazanıyor. Zira o gün sadece bir partinin kurultayı yapılmayacak, iki önemli iş başarılacak:
1) İşçi Partisi ile milli güçler Vatan Partisi’nde birleşecek.
2) Vatan Partisi sağı da solu da temsil eden milletvekilleriyle TBMM’ye girecek.
Bu iki iş, 7 Haziran sürecini de ateşleyecek!
İki yıl sonra, yine Haziran için birleşiyoruz!
HAZİRAN’A ÖRGÜTLÜ GİRECEĞİZ
16 Şubat sabahından itibaren çok farklı bir süreç başlayacak:
Umutlar büyüyecek, yolda çok daha kalabalık yürüyeceğiz, alanlarda sesimiz daha gür çıkacak…
Daha çok “Mustafa Kemal’in askeri” yürüyecek bayraklarıyla bu kez…
Arslanlı Yol’daki ilk bir milyonu, yeni milyonlarla kucaklayacağız…
Ve en önemlisi 7 Haziran’a, yani yeni Haziran’a büyük deneyimle ve daha örgütlü gireceğiz…
19 Mayıs 2012’de Taksim’de ateşi yakan Jöntürkler, Silivri’nin zindanlarını yıkan duvar yıkıcılar, Arslanlı Yol’da ve Tandoğan’da birleşen yol yapıcılar, Haziran’da Gezi Parkı’ndan başlayarak tüm yurda çoğalanlar, Yatağan’da yiğitleşen işçiler, “vardiya bizde” diyen kadınlar…
Hepimiz…
Vatan için yola çıkıyoruz…
VATAN İÇİN VATANDAŞLIK GÖREVİ
15 Şubat’ta işte bu yolculuğun şölen ateşi yakılıyor…
Orada olmak hem o büyük yolculuğa yolcu olarak kayıt yaptırmaktır, hem de Vatan için vatandaşlık görevini yerine getirmektir.
7 Haziran için, Cumhuriyet’i yıkanları yıkmak için, Cumhuriyet’i yeniden ve birlikte inşa etmek için 15 Şubat’ta yola çıkıyoruz…
Gülümse…
Çünkü bu kez kazanacağız…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Şubat 2015
Amerikancı dedikleri Sisi doları terketti!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/02/2015
AKP Hükümeti’nden başlayarak liberal sola kadar uzanan geniş bir çevre, Mısır’da 25 Ocak 2011’de yapılana “devrim” fakat 30 Haziran 2013’te yapılana “darbe” demektedir!
Oysa ikisinde de aynı halk meydanlardaydı, aynı halk örgütleri ve partiler değişime önderlik ediyordu…
Birine devrim diğerine darbe denilmesini sağlayan tek parametre Mısır Ordusu’nun rolü mü? Yani Mısır Ordusu 25 Ocak 2013 günü halkın kararlılığı nedeniyle halkla birleşmeyip halka karşı çıksaydı, hatta kurşun sıksaydı, halkı katletseydi daha mı iyi olacaktı? O zaman da “şanlı direniş” mi denilecekti?
DEVRİMLER İNİŞLİ ÇIKIŞLI OLUR
Biz bu köşede hem 25 Ocak’a hem de 30 Haziran’a devrim dedik. Zira ikisi de 2002’den itibaren yükselen Mısır Halk Hareketi’nin sonuçlarıydı, İlkinde Mısır halkı 30 yıllık diktatörü yıktı, ikincisinde de devrimi çalmaya kalkan İhvan diktatörlüğünü…
Burası önemli, özetleyelim: Halk Hareketi’nin 25 Ocak 2011 öncesinde Müberak‘i devirme potansiyeli ortaya çıkınca ABD yönetimi zorunlu olarak “Mübarek’i verip rejimi kurtarma” yolunu seçti. Bu aşamada ABD sonradan ayrıntıları da ortaya çıkan İhvan’la bir dizi görüşmeler yaptı. İhvan önce soğuk baktığı alanlara çıktı, ardından da en örgütlü yapı olmasının avantajıyla Mısır halkının devrimini çaldı.
30 Haziran, işte o çalınan 25 Ocak devrimini kurtarma devrimiydi!
Halk hareketleri zaten böyledir; inişli çıkışlı olur, yükselmeler, geri çekilmeler olur.
30 OCAK AMERİKANCI DARBE DEĞİL!
AKP Hükümeti’nin 30 Haziran’a “darbe” demesi anlaşılır, zira yıkılan sadece Mısır’da bir parti ve yönetim değil, AKP’nin de içinde yer aldığı İhvan cephesiydi!
İhvan’ı Suriye’de rejime ortak yapabilmek için Esad‘ı önce kardeş ilan edenlerin, olmayınca komşusuna düşmanlık yapanların Mısır takıntısı bu nedenle anlaşılır. Fakat Mısır Ordusu’nun Mısır halkına kurşun sıkmamasına ve onunla birleşmesine liberal çevrelerin “darbe” demesi anlaşılmaz!
Daha anlaşılmazı da bu iki kesimin ortak bir tutumla, olana “darbe” demekle yetinmeyip, bir de “Amerikancı darbe” etiketi yapıştırmaya kalkmasıdır!
MISIR İLE RUSYA’NIN TARİHİ ANLAŞMASI
Her neyse, tüm bu bilinenleri ve bu köşede daha önce de işlediklerimizi Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin‘in Mısır ziyareti nedeniyle anımsattık. Şundan:
Putin ile Mısır Devlet Başkanı Sisi‘nin (Eski Genelkurmay Başkanı) imzaladığı bir dizi anlaşma, sadece iki ülke için değil, hatta sadece Ortadoğu ve Doğu Akdeniz için de değil, dünya açısından büyük öneme sahiptir!
Nükleer santral, askeri destek gibi konuları bir kenara bırakalım, sadece şu ikisi bile çok büyük önemdedir:
1) Mısır ve Rusya doları terkediyor! İki ülke karşılıklı ticaretinde kendi milli paralarını kullanacaklar.
2) Mısır ile Avrasya Ekonomik Birliği, yani Rusya, Belarus, Kazakistan ve Ermenistan, Serbest Ticaret Bölgesi kurma kararı aldı!
Ve bir diğer önemlisi de, Kahire yönetiminin tutum ilan edip, “Suriye’de Rusya’yla aynı noktadayız” demesiydi!
DEVRİMİN DİNAMİĞİ ESASTIR
Artık şöyle sormalıyız: Suriye konusunda ABD ile değil Rusya ile aynı pozisyonda olduğunu ilan eden, Rusya’yla Serbest Ticaret Bölgesi kurmaya yönelen, ikili ticaretinde doları terkeden bir yönetim, nasıl Amerikancı olabilir?
Dünyada çok değil, Mısır büyüklüğünde 10 devlet böyle “Amerikancılık” yapsa, ABD devleti ağır hasar alır!
Bitirirken belirtelim: Bu tablo Sisi’nin şahsi başarısı değildir, hatta Sisi farklı koşullarda çok daha farklı bir tutum da alabilirdi. Bu tablonun asıl sahibi 25 Ocak ve 30 Haziran devrimini yapan Mısır halkıdır. O halkın öncü örgütleri önce Sisi’nin komuta ettiği silahların kendisine doğrultulmasına engel olmuş, ardından da Sisi’yi devrimin bu aşamasının rotasına sokmuştur!
Kuşkusuz ABD bölgedeki çıkarları için bastıracaktır, zaten karşı devrimci hamleler için fırsat kollamaktadır. Önemli olan devrimi arasız ve sürekli kılabilmektir, yenileyebilmektir, genç ve canlı tutu tutabilmektir ve elbette ilerletebilmektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Şubat 2015
AKP cephesinde iç çarpışma
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/02/2015
Dün AKP cephesi içinde, “faiz, yolsuzluk, dış politika ve başkanlık sistemi” başlıkları altında dört büyük çarpışma olduğunu belirtmiştik.
Bugün de politik güç mücadelesi biçimini alan bu tür çarpışmaların kaynağındaki sermaye kesimlerinin çıkar ilişkilerine mercek tutacağız.
Ama önce bu meseleye eğilmemizi sağlayan Fidan‘ın adaylığıyla ilgili son notları aktaralım:
DOĞRU MU, DEĞİL Mİ?
Öncelikle belirtelim, açıklamalara rağmen, hâlâ Fidan‘ın Erdoğan‘a rağmen adaylığını koymuş olacağını düşünmüyorum.
Kamuoyu da bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Bir bölümü Fidan‘ın Erdoğan‘a rağmen aday olduğunu düşünüyor ama bir bölümü de bunun mümkün olmadığını, Erdoğan‘ın açıklamasında başka hesapları olduğunu, kısacası iş içinde iş olduğunu düşünüyor. Neticede Osmanlı’da oyun bitmez!
Fakat asıl vahimi şudur: Aslında Fidan’ın adaylığını değil, gerçekte Erdoğan’ın doğru söyleyip söylemediğini tartışıyoruz! Türkiye açısından asıl sorun budur ve Fidan‘ın oynayacağı rollerden daha vahimdir!
ERDOĞAN’IN 4 VURGUSU
Bu arada Erdoğan‘ın konuyla ilgili uçakta yaptığı açıklamada çarpıcı mesajlar vardı:
Birincisi düne kadar sır küpü olan Fidan dün itibariyle artık sır küpüydü. İkincisi Fidan yorulmuştu. Üçüncüsü Fidan’a bazı vaatlerde bulunulmuş olabilirdi. Ve dördüncüsü Erdoğan tek başına da kalsa paralel yapıyla mücadelesini sürdürecekti.
Bu dört vurgunun ne kadar önemli olduğunu yarından sonra daha da iyi göreceğiz.
Geçerken birlikte düşünülmesi için şu soruları da soralım: Dün Anayasa Mahkemesi Başkanı seçilen Zühtü Arslan hâlâ cemaatçi mi, yoksa saf mı değiştirdi? Erdoğan‘ın başkanlık için onu istediği haberleri gerçek miydi, yoksa algı operasyonu muydu?
Erdoğan‘ın bu dört mesajına ve Zühtü Arslan konusuna yazımızın sonunda da değineceğiz. Artık bu iç çarpışmadaki kuvvetlerin hangi sermaye gruplarına dayandığına geçecebiliriz.
DÖRT SERMAYE GRUBU
AKP bir parti olarak yeşil sermaye diye isimlendirilen gruplardan Anadolu Kaplanı adı verilenlere kadar genişçe bir yalpazenin temsilcisi olarak siyasette zemin buldu.
Tabi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne eklemlenmesinin karşılığında daha büyük kesimlerin de desteği sağlanarak AKP’ye iktidar fırsatı sunuldu. Lafı dolandırmadan söyleyelim: ABD düdüğü çaldı ve TÜSİAD başta en büyük sermaye grupları ve onların siyasetteki tezahürleri olan liberaller AKP’yi yukarı kaldırdı.
Fakat yıllar içerisinde dört büyük çatırdama oldu:
1) Görece daha milli olan sermaye grupları bu ittifakı 2007 sürecinde terketti.
2) AKP’nin esas dayandığı sermaye grupları palazlandıkça, iktidar eliyle ve devlet olananaklarıyla daha da büyüyünce, TÜSİAD ve altındaki gruplar ile bunlar arasında çelişmeler ortaya çıkmaya başladı. AKP dönemini yine de kârlı sürdürdükleri için bu çelişme ilk zamanlar derin değildi, fakat zamanla ve Batı’nın da kimi özel hesaplarına göre derinleşti.
3) AKP’nin dayandığı sermaye grupları içerisinde bir farklılaşma oluştu. Erdoğan ve kurmaylarının bizzat kolladığı gruplar öne çıkmaya, en büyük ihaleleri almaya başladı. Onlar ile diğerleri arasında çelişmeler sürekli derinleşti.
Bu gruplar hem en büyük ihaleleri alıyor hem de havuz oluşturarak Erdoğan‘a medya imkanı, vakıflara sermaye yaratıyordu.
Siyasette Erdoğan‘ın temsil ettiği bu gruplar büyüdükçe, siyasette Abdullah Gül‘ün temsil ettiği bazı Anadolu sermaye grupları ile yine siyasette AKP’nin ilk kurucularının temsil ettiği orta ölçekli sermaye grupları, bundan açık açık rahatsız olmaya başladı. Bu noktada bir politik güç mücadelesi başladı.
4) Öte yandan üçüncüsüyle eşzamanlı ilerleyen bir başka çatışma da, Erdoğanların kılıç çektiği cemaat sermayesiyle yaşanan çatışmaydı.
ERDOĞAN KARŞITI BİR UZLAŞMA MI VAR?
3 nolu çatışma içeriden, 4 nolu çatışma iç-yandan ve 2 nolu çatışma da dışarıdan sürüyor.
Peki Fidan‘ın adaylığı olayına ve Erdoğan‘ın verdiği mesajlara bakarak şu çıkarımda bulunabilir miyiz? Acaba çeşitli kesimler 7 Haziran sonrası için Erdoğan‘ın etkisiz kalacağı bir düzenleme konusunda uzlaştılar mı?
Anlamaya çalışacağız…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Şubat 2015
Fidan Erdoğan’a rağmen mi aday?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 11/02/2015
Erdoğan‘ın “Fidan’ın adaylığına sıcak bakmıyorum” demesi kafaları karıştırdı.
Örneğin daha önce Fidan için destek mesajı atan Şamil Tayyar gibiler, Erdoğan‘ın açıklaması sonrasında o mesajlarını sosyal medyadan silmeye kalktılar. (Mesaj silmeleri haber olunca, sistem arızası deyip o mesajı yeniden yayınladılar!)
DAVUTOĞLU’NUN ELİNE BIRAKILAN BOMBA
Peki Erdoğan acaba gerçekten de Fidan‘ın adaylığına sıcak bakmıyor olabilir mi?
Keşke Erdoğan’ın mazisi, 40 yerde “BOP eş başkanıydım” dedikten sonra “bunu iddia eden şöyledir, böyledir” gibi örneklerle dolu olmasaydı da, biz de rahatça “Erdoğan sıcak bakmıyorum dediğine göre, sıcak bakmıyordur” diyebilseydik!
Fakat diyemiyoruz ve o cenahta, Fidan‘ın Erdoğan‘a rağmen adaylığını koyabileceğine dair bir özgürlük alanı göremiyoruz!
Erdoğan‘ın Güney Amerika uçağına binmeden az önce yaptığı “Fidan‘ın adaylığına sıcak bakmıyorum” özetli açıklamanın içinde bize göre asıl önemli mesaj “başbakanın taktiridir” demesiydi, üzerinde pek durulmadı.
Erdoğan sadece kamuoyunun önüne bir bilmece bırakmadı, daha önemlisi Davutoğlu’nun eline bir el bombası bıraktı!
Hakan Fidan‘ın adaylığı ve ortaya çıkan somut tepkilerden sonra Erdoğan‘ın “sıcak bakmıyorum” mesajı vermek durumunda kalması, aslında 4 başlıkta süren AKP cephesindeki sertleşen çarpışmanın bir sonucudur:
BAŞKANLIĞA KARŞI ÇIKANLAR ÇOĞALIYOR
1) Faiz çarpışması.
Erdoğan, Merkez Bankası’nın faiz düşürmemesini hemen her gün kamuoyu önünde hedef alıyor. Hatta medyası Merkez Bankası yöneticilerini faiz lobisine çalışmakla suçlayan manşetler atıyor.
Ancak ekonomiye kumanda eden Ali Babacan ve Mehmet Şimşek, Merkez Bankası’na ve ekonomi bürokratlarına sahip çıkmayı sürdürüyor. (Davutoğlu‘nun hükümet kurma çalışmaları sırasında da bu alanda sert bir çarpışma yaşanmıştı.)
2) Yolsuzluk çarpışması.
AKP içinde ciddi bir kuvvet, 7 Haziran için yük oluşturacağından, 4 eski bakanın Yüce Divan’a gönderilmesini istedi. Erdoğan ise yolsuzluk soruşturması asıl kendisini hedef aldığından, tekinin bile feda edilmesine karşı çıktı. O süreçte karşılıklı mesajlar verildi, komisyon ve AKP grubu baskı altına alındı, oylama ertelendi ve neticede Erdoğan‘ın istediği oldu. Ama AKP içinde 50 kadar milletvekili buna direndi!
Fakat son tablo şudur: Erdoğan’ın seçim zaferinde balkonuna aldığı bakanlar, 7 Haziran’da aday olamıyorlar!
Diğer yandan Erdoğan‘ın AKP Hükümeti’nin çıkarmak istediği şeffaflık yasa tasarısını rafa kaldırması da bu cephede süren bir başka çarpışmadır.
3) Dış politika çarpışması.
AKP içinde bir kesim hem Suriye hem de Mısır konusunda daha ılımlı bir çizgiye geçilmesini istiyor. Arınç ve Çavuşoğlu‘nun daha önce bu köşede incelediğimiz mesajları, işte o kesimin mesajlarıydı.
Ancak Erdoğan buna şiddetle karşı çıkıyor ve iki ülkeye düşmanlığı,Türkiye’nin zararına rağmen sürdürüyor.
4) Başkanlık sistemi çarpışması.
Artık daha açık ki, AKP içinde Erdoğan‘ın başkanlığına karşı çıkan güçlü bir eğilim var. Erdoğan‘ın “öyle zannediyorum ki, Ahmet Bey’in de savunulacak en önemli tezlerinden bir tanesidir” demek zorunda kalması, sorunun ne boyutta olduğunu gösteriyor.
ARINÇ’IN ‘AKP DAĞILIR’ MESAJI
Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? Erdoğan güç kaybediyor ve AKP içindeki tek otorite olma vasfını yitiriyor!
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç‘ın “nefret söylemi, yüzde 50 oya rağmen Türkiye’yi yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkarır” mesajı vermesi ve AKP’nin ANAP gibi dağılabileceğine işaret etmesi, artık bir kesimin doğrudan Erdoğan‘a karşı çıktığını göstermektedir!
Peki bu çarpışmanın esas kaynağı ne? Bu sadece politik bir güç mücadelesi mi, yoksa kaynağında tarafların dayandığı sermaye kesimlerinin çıkarları mı var? Yarın konunun esas olan bu boyutuna eğileceğiz.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Şubat 2015
İç güvenlik sopası: Hakan Fidan
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/02/2015
MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın 7 Haziran seçimlerine katılabilmek için görevinden istifa etmesi gereken son gün olan 7 Şubat’ın ilk saatinde yaşanan istifa, bir tartışma başlattı: Hakan Fidan için ne düşünülüyordu?
Milletvekilliği mi? İçişleri Bakanlığı mı? Dışişleri Bakanlığı mı? Yeni oluşturulacak bir İç Güvenlik Bakanlığı mı? Hatta Başbakanlık mı?
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç kesinlikle haklıydı: Süpermen yetkilerine sahip bir MİT Müsteşarı için milletvekillliği sıradandı, hatta bakanlık bile kesmezdi!
Peki Hakan Fidan için o zaman ne düşünülmüştü?
AKP’YE MONTAJ TRAFİĞİ
Gelin önce istifanın öncesine, 5 Şubat gününe dönelim.
O gün günlerden perşembeydi ve devletin rutin işleri için yöneticilerinin olağan görüşmeleri olurdu.
O gün önce MİT Müsteşarı Hakan Fidan Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ı ziyaret etti. Ardından Fidan Davutoğlu‘na gitti. Bir saat kadar planlanan görüşme üç saat sürdü. Bu görüşmeden sonra bu kez Davutoğlu Erdoğan‘a gitti. O görüşme de bir saat öngörülmüştü ama üç saat sürdü.
İşte Fidan‘ın adaylık için istifası bu uzun görüşmelerden sonra geldi. Ancak AKP içinde bu “montaja” sıcak bakmayanlar vardı.
İlk açıklama Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç‘tan geldi. Arınç, Fidan‘ın bakanlığına sıcak bakmadığını açık açık ilan etti.
Benzer değerlendirmeler de olmalı ki, dün AK-Medya şu haberlerle çıktı: Aslında Erdoğan, Fidan‘ın siyasete atılmasını pek istemiyordu, tersine Davutoğlu istiyordu ve bunda ısrarcı olmuştu!
ERDOĞAN-HÜKÜMET ÇELİŞMESİ
AKP içi dengeleri gözeten bu haberleri bir kenara bırakalım ve Fidan için ne düşünüldüğünü anlamaya çalışalım:
Önce bazı saptamalar. Erdoğan ile Davutoğlu hükümeti arasında beklenenden önce kimi çelişmeler yaşandı: Erdoğan, Davutoğlu‘nun şeffaflık yasasına karşı çıktı, rafa kaldırttı. Davutoğlu, ancak Erdoğan‘ın kamuoyu önünde açık uyarı yapması sonrasında başkanlık sistemi konusuna değinebildi! Binali Yıldırım‘ın Erdoğan‘ın 5 Ocak’ta Bakanlar Kurulu’nu toplayacağını ilan etmesi hükümette rahatsızlık yarattı, kimi sert göndermeli açıklamalar yapıldı ve en sonunda 5 Ocak yerine 19 Ocak’ta uzlaşıldı. Dört eski Bakan’ın Yüce Divan oylaması da bir başka çelişmeydi, uzlaşılana kadar oylama ertelendi.
Uzatmayalım. Açık ki Erdoğan‘ın yeni başkanlıklar kurarak AK-Saray’da bir gölge kabine oluşturması ve 7 Haziran’dan sonra hükümetin elinden ipleri tamamen almak istemesi AKP içinde kimi rahatsızlıklar yaratıyordu.
AKP 7 Haziran’da ne için oy isteyecekti? “Başbakan yönetemiyor, cumhurbaşkanını başkan yapalım o yönetsin” diyerek meydanlara çıkılabilir miydi?
BAŞKANLIK OLMAYACAK!
Artık Fidan için ne düşünüldüğüne gelebiliriz.
Erdoğan ne istiyor? Kendisine başkanlık getirecek bir yeni anayasa çıkarılmasını. Bunun için AKP’nin 330 ile 367 arasında milletvekili çaıkarması gerekiyor. Erdoğan daha da ötesine geçerek ve TBMM’de yaptığı tarafsızlık yeminini hiçe sayarak miting meydanlarından tam 400 milletvekili istedi.
Aslında AKP’nin bu sayıda bir milletvekili çıkarması mümkün değildi ve Erdoğan, kendisinin yapamadığını Davutoğlu‘ndan istiyordu. Ya da Erdoğan, Hakan Fidan gözetiminde süren pazarlıklara uygun olarak aslında AKP ile HDP’nin toplam milletvekili sayısına işaret ediyordu
Bunu bilemiyoruz, ama şu iki şeyi biliyoruz:
1) Başkanlık sistemi olmayacak! Erdoğan kendisine başkanlık getirecek bir 7 Haziran zaferi görmüyor!
2) Erdoğan için işler yolunda olsaydı, Hakan Fidan için en uygun yer bulunduğu yer olurdu. Zira Erdoğan‘ın Açılım hedefi açısından en kritik görev yeri herhangi bir bakanlık değil, MİT Müsteşarlığı’ydı.
ERDOĞAN ‘ZORLA BAŞKANLIK’ HESABI YAPIYOR!
Artık konunun esasına gelebiliriz. Evet Erdoğan, 7 Haziran’dan istediği bir sonucun çıkmayacağını görüyor. Zira AKP açısından 276’nın bile garanti olmadığı bir seçime doğru ilerliyoruz.
İşte Erdoğan, başkanlık sistemi merkezli bir yeni anayasa çıkarılamayacak 7 Haziran tablosuna rağmen fiili başkanlık yapabilmeninin hesaplarını yapıyor. Zorla ve anayasaya aykırı olarak!
Bu, haliyle toplumdaki kutuplaşmayı daha da derinleştirecek ve Erdoğan devletin her türlü zor kuvvetine daha da çok ihtiyaç duyacak.
MİT Kanunu’yla başlayan ve Jandarma’yı TSK’den koparmayı hedefleyen İç Güvenlik paketi, işte asıl o günler içindir!
Erdoğan’ın 7 Haziran’dan sonra Emniyet, MİT, Jandarma gibi iç güvenliği ilgilendiren tüm araçlara birden ihtiyacı vardır. Fidan işte bu süreç için kritik önemdedir.
Kısacası Fidan, Erdoğan adına İç Güvenlik sopası olacaktır!
BARİKAT, MİLLİ İTTİFAK
Kuşkusuz Türkiye’nin önünde buna engel olabilmenin yolları var. TBMM’nin gündemindeki İç Güvenlik paketine karşı sadece TBMM’deki muhalefet partilerinin değil, tüm muhalefetin birden ayağağa kalması ve milleti seferber etmesinden, milli hükümet hedefli milli ittifaka omuz verilmesine kadar önemli seçenekler mevcuttur.
Her yurtseverin, cumhuriyetçinin, demokratın, halkçının, milliyetçinin, devrimcinin önünde öncelikle bir özgürlük görevi vardır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Şubat 2015
Cemaatin bankası olur mu?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/02/2015
TMSF’nin Bank Asya yönetimini devralmasının ardından, Erdoğan miting meydanlarından Fethullah Gülen‘e şöyle seslendi: “Sen hoca mısın, banka patronu musun, nesin?”
Erdoğan, zamanında “patron Fethullah Gülen” ile birlikte Bank Asya’yı açan, kurdelesini kesen isimlerden birisi de olsa, sorusu anlamlı ve önemlidir! (Geçerken biz de şu soruyu soralım: Erdoğan‘ın mal varlığı bildirimlerinde hep “çeşitli bankalarda şu kadar parası var” deniliyor. O çeşitli bankalar hangileridir? Örneğin Erdoğan’ın Bank Asya’da hiç hesabı olmuş muydu?)
ALPAY: HİZMET’İN BANKASI OLUR
Konu önemlidir ve o nedenle meselenin Erdoğan-Gülen çarpışması boyutunu bir kenara bırakarak inceleyeceğiz.
Evet, Cemaatin bankası olur mu?
İlk yanıt, Cemaatin neoliberal soldan transfer ettiği Şahin Alpay‘dan geldi. Alpay önce “Cemaatlerin olmayabilir ama Hizmet’in bankası elbette olur” diyor.
Ardından da şu soruyu soruyor: “Peki bankanın kapısında neden ‘Bu bir Hizmet Hareketi kuruluşudur’ diye yazmıyor?”
Alpay‘in yanıtı şu: Laiklik nedeniyle!
LAİKLİK PARALEL YAPININ PANZEHRİDİR
Her ne kadar Alpay bu yanıtı bir suçlama amacıyla vermişse de, yanıt doğrudur.
Bu yanıt üzerinden şu saptamayı rahatça yapabiliriz: Laiklik, paralel yapının panzehridir!
Mustafa Kemal Atatürk’ün laikliği, salt din ve devlet işlerinin ayrılması değil, ondan daha önemlisi dinin vicdanlara hapsedilmesiydi; Allah ile kul arasına üçüncü kişilerin, şeyhlerin, dervişlerin, tarikatların, cemaatlerin sokulmamasıydı…
Atatürk o nedenle bir devrim yapmış ve tekke ile zaviyeleri kapatmıştı, o nedenle şeyhlik, dervişlik gibi unvanları kaldırmış, o nedenle emirlik, halifelik givi makamları yıkmış, o nedenle falcılık, büyücülük, muskacılık gibi eylemleri yasaklamıştı!
Ve o nedenle Atatürk şöyle demişti: “Efendiler ve ey ulus! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır.”
YA DEVLET YA CEMAAT
Dolayısıyla “Cemaatin bankası olur mu” sorusu, ancak karşı devrimle laikliği tırpanlanmış bir ülkenin sorusu olabilir. Zira laik bir ülkede cemaat örgütlenmesine izin verilmez!
Neden mi? Hadi gelin bugünün sorunu üzerinden, yani devlet içinde paralel yapılanma sorunu üzerinden yanıtlayalım.
Bugün çıkarları böyle gerektirdiği için AKP sözcüleri ekranlardan şu anlamlı saptamaları yapabiliyorlar: “Paralel yapı mensubu polis, amiri yerine imamından emir alıyor”, “Adam Emniyet’te başkomiser ama paralel yapı içinde bir komiserin altında. Emir vereceğine emir alıyor.”, “Devletin hiyerarşisine göre değil, cemaatin hiyerarşisine göre çalışıyorlar.”
Çok doğru saptamalar. İşte bu nedenle laik bir ülkede cemaat örgütlenmesine izin verilmez! Ya kamu kurumlarının kendi hiyerarşileri olur ya da cemaatlerin, ikisine birden yer yoktur!
DİZ DİBİNDE OTURMAMAK İÇİN
Dolayısıyla bugün Türkiye’de F Tipi örgütle, paralel yapıyla mücadele etmek, aynı zamanda ve daha çok AKP ile mücadele etmeyi de gerektirir.
Çünkü AKP tarikatlar ve cemaatler koalisyonu olarak kurulmuştur. Devletin içinde devlete paralel örgütlenmeler AKP’nin eseridir. F Tipi yapı en çok AKP döneminde devlete yerleşmiştir; Erdoğan‘ın “ne istediler de vermedik” sözü bu nedenledir.
Devlet örgütlenmesi ve kamu düzeni için hiyerarşi önemlidir ve sorun, Hikmetyar’ın dizinin dibindeki o görüntüye kadar uzanmaktadır! Hikmetyar‘ın dizinin dibinde oturan, maalesef ABD’nin BOP’una da eş başkan olabilmektedir!
Kemalist devrim işte bu tabloyu yırtmıştır öncelikle; ümmeti millet, müridi vatandaş yapmış ve insanı efendinin dizinin dibinden ayağa kaldırmıştır!
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak işte asıl bunun kavgasını vermeliyiz!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Şubat 2015