Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Ulusal güvenlik için dış politika
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/09/2020
Ekranlarda AKP’nin dış politikasını savunan destekçilerinin (ki bir kısmı AKP üyesi değil), yapılan eleştiriler karşısında dile getirdikleri üç argümanı var:
1. Ulusal güvenlik, siyaset üstüdür!
2. Uygulanan hükümet değil, devlet politikasıdır!
3. Tamam, geçmişte yanlışlar yapıldı ama önemli olan bugün doğru yapılan işin arkasında birlik olmaktır!
1. Ulusal güvenlik siyaset üstü mü?
Ulusal güvenlik siyaset üstü değildir. Her şey siyasete dahildir.
Çünkü ulusal güvenlik konusu, en sonunda tehdidi saptama, tehdidin kaynağını yalnızlaştırmaya çalışma ve tehdide karşı müttefik kazanma işidir. Bunlar da siyasetle (politikayla) yapılır. Dış politika, zaten esas olarak ulusal güvenliği sağlamak için yapılır.
Bu konuda en fazla “ulusal güvenlik, günlük dar siyasi çekişme içine sıkıştırılmamalı” denebilir ama orada da konunun esas muhatabı muhalefetten ziyade iktidardır. Zira dış politikayı, içeride iktidarını sağlamlaştırmada kullanan ve iç politikaya alet eden iktidardır.
2. Uygulanan devlet politikası mı?
Uygulanmakta olan dış politikanın hükümet değil, devlet politikası olduğu iddiası iki nedenle doğru değildir:
Birincisi, yeni sistem nedeniyle zaten Türkiye adım adım parti devletine dönüşmektedir. AKP’nin genel başkanı devletin başıdır zaten.
İkincisi, dış politika hükümetin İhvancılık bağı üzerinden yapılmaktadır. Tek başına Mısır örneği bile bu gerçeği göstermektedir. AKP hükümeti, İhvana karşı yapılan darbe nedeniyle Kahire’yle diplomatik bağı kesmiş ve Mısır’ın Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı cephede konumlanmasına, hatta Mısır ile Yunanistan arasında MEB anlaşması yapılmasına zemin sağlamıştır. Zira o anlaşma tam 17 yıldır müzakere edilmekte ve Kahire anlaşmayı geciktirmekteydi.
Hükümet yerine devlet politikası olsa, devlet ulusal çıkar gereği, Mısır’da bugün kimin iktidar olduğuna bakmaksızın, devletten devlete ilişkiyi sürdürürdü.
3. Ulusal birlik sorunu
AKP destekçilerinin “geçmişte yapılanların yanlış olduğunu savunması”, çözüm bulmak amacıyla değil, AKP’nin bugünkü “yanlış” dış politikasına destek bulmak amacıyladır!
Çünkü yanlışı düzeltmek isteyen, işe Şam ve Kahire ile anlaşma arayarak başlamalıdır. Şam ve Kahire karşıtlığını sürdürerek, dış politikayı doğru bir çizgiye getiremezsiniz.
Kaldı ki, iliklenen ilk yanlış düğmeyi tespit etmek kritik önemdedir. “Aman bunları konuşmayalım” diyerek yapılan şey, Türkiye’nin çıkarlarına hizmet etmez ama AKP’nin yarın yanlış diyeceğiniz bugünkü yanlışlarına hizmet eder!
İşte son örnek Meis’e Yunanistan’ın asker çıkarması konusudur. Bugün sanki yeniymiş gibi tepki gösteriliyor ve 83 milyondan AKP’nin arkasına dizilmesi isteniyor. Oysa Meis’e de, diğer adalara da uluslararası anlaşmalara aykırı olarak Yunanistan 15 yıldır asker çıkarıyor, silahlandırıyor…
Bu konuda hükümete geçmiş yıllarda uyarı yapanlara “derdiniz Yunanistan’la savaş çıkarmak mı” diye tepki gösteriliyordu. Tersine, uyarı zamanında ve daha ilk ada silahlandırıldığında yapılsaydı savaş riski olmazdı ama göz yumuldukça, diğer adalar da silahlandırıldıkça o risk artmaya başladı.
Aynı durum Doğu Akdeniz için de geçerli değil mi! Kasım 2019’a kadar Doğu Akdeniz bu hükümetin umurunda olmadı. Dahası AKP’nin desteklediği Annan Planı sayesinde Güney Kıbrıs’ın önü açıldı. Rumlar AKP hükümetinin sessizliği sayesinde MEB ilan etti; Mısır’la, Lübnan’la, İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşmaları imzaladı.
“Aman bırakalım dünkü yanlışları, bugün ülkemizi (aslında AKP’yi) destekleyelim, birlik olalım” diyenlerin yaptığı kaba propagandadan ibarettir, çünkü ulusal güvenlik hedefli dış politikanın arkasında ulusun birliğini sağlamak, hükümetin işidir.
Ama o hükümet 30 Ağustos kutlamalarını salgın nedeniyle yasaklayıp, 31 Ağustos’ta kendi mitingini yapıyorsa, derdi “milli birlik” değildir; tersine “kutuplaşma” ile iktidarını sağlamlaştırma peşindedir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Eylül 2020
Libya’da darbe ve karşı-darbe
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/09/2020
24 Ağustos tarihli “Libya ateşkesinin hedefi ne?” başlıklı makalemizde dikkat çekmiştik: Trablus ve Tobruk eşzamanlı ateşkes çağrısı yaptı, ancak pek çok ülke konuyla ilgili açıklama yaptığı halde, Türkiye bu konuda sessiz kaldı!
Resmî açıklama yok ama resmi olarak başlayan fakat gayri resmî sonuçlanan temaslar var.
Şöyle ki Libya Yüksek Devlet Konseyi Başkanı Halid el-Meşri ve Ulusal Mutabakat Hükümeti İçişleri Bakanı Fethi Başağa Türkiye’deydi. Halid el-Meşri Erdoğan’la, Fethi Başağa da Hulusi Akar’la görüştü.
Ancak ikili Türkiye’deyken ve temaslarını sürdürürken, Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayiz Es-Serrac, Fethi Başağa’yı görevden aldı. Böylece Fethi Başağa’nın AKP hükümetiyle teması resmiyetini yitirmiş oldu!
Trablus’ta protestolar
Şu soruların yanıtları önemli: AKP hükümetinin müttefiki olan ve çok sık Türkiye’ye gelen Serrac değil de neden el-Meşri ve Başağa Türkiye’de? Serrac, el-Meşdi ve Başağa Türkiye’de resmi temaslarda bulunurken neden Başağa’yı görevden aldı? Bu Ankara’ya nasıl bir mesaj içeriyor?
Ve daha önemlisi de şu: Serrac, AKP hükümetine rağmen mi Tobruk’la ateşkes ilan etti? Özetle Erdoğan ile Serrac ittifakında sorun mu var?
Önce olguları inceleyelim: Trablus ile Tobruk ateşkesinin hemen ardından, Trablus’ta geniş çaplı protestolar başladı. Halk yolsuzluk ve hayat şartlarının kötüleşmesini bir haftadır protesto ediyor.
İlginç olanı şu: Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Serrac, protestocuların taleplerini haklı bulduğunu açıklıyor ancak İçişleri Bakanı Fethi Başağa ise gösterilere provokatörlerin sızdığını söyleyerek sert müdahale istiyor.
Ve fakat Trablus’ta bir haftadır protestolar sürerken de, Başağa Türkiye’de Hulusi Akar’la görüşüyor!
Trablus’ta güç mücadelesi
Serrac ile Başağa arasında bir güç mücadelesi olduğu biliniyor. Serrac’ın son dönemde AKP hükümetinin radarından bir ölçüde çıkma eğilimine girdiği de biliniyor.
Zira Trablus-Tobruk ateşkes anlaşmasından sonra Serrac bizzat Fransa Cumhurbaşkanı Macron tarafından Paris’e davet edilebildi!
Ankara’nın bu eğilimi görerek güç mücadelesinde Başağa’dan yana ağırlık koyduğu anlaşılıyor.
Kuşkusuz Trablus-Tobruk ateşkes anlaşmasından hemen sonra ortaya çıkan ve bir haftadır süren protesto gösterileri de bu bağlamda değerlendirilmeli. Eylemlere Serrac ile Başağa’nın farklı yaklaşımı da buna işaret ediyor zaten.
Sonuç olarak Başağa’nın darbe hazırlığına karşı Serrac’ın onu Türkiye’deyken görevden alarak karşı-darbe yaptığını söyleyebiliriz bir anlamda. Nitekim Serrac, savunma bakanı ile genelkurmay başkanını da değiştirdi; Nemruş’u savunma bakanı, Haddad’ı da genelkurmay başkanı olarak atadı.
Tablo, İhvan içi güç mücadelesi ve darbe girişimi olarak da yorumlanıyor…
Satranç tahtasında blöflü pişti
Artık mesele şudur: Bu tablo, Ankara’nın Trablus’la yaptığı “deniz yetki anlaşması”na nasıl yansıyacak? Başağa’ya oynayan AKP hükümeti, Serrac’ı tümden kaybetme riski yaşar mı?
Gerçi Trablus’a dönüşte 300 araçlık konvoyla karşılanan Başağa’nın kolay pes etmeyeceği anlaşılıyor ama AKP bu güç mücadelesine dahil olarak her sonuçta Trablus üzerindeki ağırlığını riske atmış oldu.
Doğu Akdeniz’de bunca yalnızlaşmanın içerisinde neredeyse tek müttefik olan Trablus’la da işler sorunlu hale gelirse, bu ciddi bir kayıp olacaktır.
Ancak sürpriz olmayacaktır: İlk düğmeyi yanlış ilikleyerek Kıbrıs’ta Annan Planı’nı destekleyip Güney Kıbrıs ile Yunanistan’a geniş bir alan açan, açtığı alan sayesinde Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de 15 yılda adım adım geniş bir cephe örmesini de seyreden AKP hükümetinin, Trablus’la ilişkileri de kötü yürütmesi kimseyi şaşırtmayacaktır maalesef!
Çünkü satranç tahtası üzerinde blöflü pişti oynanmaz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ağustos 2020
31 Ağustos stratejisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/08/2020
30 Ağustos’ta Dumlupınar (Başkomutanlık) Meydan Savaşı kazanılmıştı. Peki şimdi ne yapılacaktı?
31 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa Çalköy’deki yıkık bir evin avlusunda buluştular. Bir kağnı arabasının üzerine ilişmiş olarak oturdular. Ellerinde haritalar…
İsmet Paşa, Uşak yönünde geri çekilen Yunan birliklerinin toparlanmasına imkân verilmemesini, bu amaçla eldeki bütün güçle dağılan Yunan ordusunun takip edilmesini savundu.
Fevzi Paşa ise 1. Ordu ile Yunan ordusunu İzmir yönünde takip etmeyi ama 2. Ordu ile de Eskişehir’den Bursa üzerine takibe geçerek işgal altındaki toprakların iki taraftan da kurtarılmasını savundu.
Kuvveti ağırlık merkezinde toplamak
Mustafa Kemal’in dikkatle dinlediği bir tartışma yürüttü iki büyük komutan; İsmet ve Fevzi Paşalar…
İsmet Paşa’nın iki gerekçesi vardı: Birincisi, yorgun Türk ordusu Eskişehir’e ancak 4-5 günde varabilirdi; vardığında da arkasını İstanbul’a vermiş zinde Yunan ordusuyla karşı karşıya gelecekti. İkincisi, bu süre içerisinde Yunan ordusu İzmir’e yeni asker çıkaracak ve İzmir’de köprübaşı kuracaktı.
Bunun altından kalkmak İsmet Paşa’ya göre mümkün değildi ve o nedenle kuvvetler tek bir hedefe, İzmir’e doğu Yunanların üzerine yürütülmeliydi.
İsmet Paşa’ya göre Eskişehir’deki Yunan birlikleri bir şey yapamazdı ve hızla geri çekilmek dışında şansları yoktu.
Başkomutanın kararı
İsmet ve Fevzi Paşaları dinleyen Başkomutan Mustafa Kemal, iki stratejinin de kuvvetli ve zayıf yanlarını tarttı. Ve İsmet Paşa’nın harekât planını Türk ordusunun şartlarına daha uygun gördü.
Böylece 1 Eylül’de o ünlü ve tarihi ve emrini orduya verdi: “TBMM orduları! Afyon-Dumlupınar Meydan Savaşı’nda zalim ve kibirli bir ordunun esas unsurlarını inanılamayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. … Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”
Kısacası Kurtuluş Savaşı’nın başarısında komutanların niteliği ve Başkomutanın o nitelikten azami faydalanabilme kapasitesi vardı. Mustafa Kemal, komutanlarının niteliklerinden doğan fikirleri ve harekât planlarını bir kapta topluyor ve sentezleyerek şartlara en uygun hale getiriyordu.
Üç komutanın farkı
Bu nitelik farklarına ve son tahlilde Kurtuluş Savaşı’nı başarıya götüren o niteliklerin sentezine en iyi örneği, yine Mustafa Kemal anlatmaktadır:
“Savaşta bir tümen bir köprüyü geçecektir. Ben hemen emir verir, köprüyü geçirtirim. Fevzi Paşa, önce bir tabur asker geçirtir köprüden. Yıkılmazsa tümeni yürütür. İsmet Paşa’ya gelince, önce köprünün sağlamlık derecesini ölçmeye, ne kadar yüke dayanabileceğini bulmaya çalışır, sonra tümenin ağırlığını hesaplar. Güven duyarsa tümeni köprüden geçirtir.
“Ben zamandan kazanır, kazandığım zamandan yararlanmaya çalışırım. Şansım bana gülmezse, işim zordur. Fevzi Paşa, bir yandan zamandan kazanmak ister, bir yandan da az yitik vermenin yollarını arar. İsmet Paşa ise hesap adamıdır. Bir tek eri bile ileri sürerken ölçüyü elden bırakmaz. Ama geç de olsa sonunda kazanmasını bilir.”
Tek değil çok adam!
Kısacası bir komutanın ataklığı, diğerinin ihtiyatı, ötekinin kararlılığı vb. Kurtuluş Savaşı’nın o sıcaklığında bir potada erimiş ve zaferi getirmiştir…
Alev Coşkun’un Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan İnönü dizisinin ilk iki kitabı Asker İnönü ve Diplomat İnönü-Lozan, Kurtuluş Savaşı boyunca süren bu komutanlar arası tartışmaları çok kapsamlı olarak bizlere sunmaktadır. Üstelik, bugün o tartışmalardan ve fikirlerin sentezlenmesinden çok dersler çıkarmamız gereken günlerdeyiz…
Özetle, bugün karşıtlarının “tek adam” dediği Mustafa Kemal, çok adamdı, bütün adamların toplamıydı, senteziydi…
Tarih bu bakımdan zaten liderleri ikiye ayırmaktadır; “tek adam” olup yıkılanlar, “çok adamı” birleştirerek “büyük adam” olup yükselenler…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ağustos 2020
Belarus’ta turuncu darbe girişimi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/08/2020
“Renkli devrim” diye isimlendirilen turuncu darbeler, ABD’nin klasik darbelerinden biçimsel olarak ayrılıyor. ABD’nin eskisi gibi bir gecede düğmeye basarak hükümet değiştirebilme gücünde olmaması, darbelerin biçimini ve kullanılan araçları değiştirdi.
Fakat amaç değişmedi; hedef ülke ABD politikalarını uygulayacak kıvama getirilmeli ve Washington’un liderlik ettiği neoliberal zincire eklemlenmeliydi. Bu ABD’nin ana stratejisinin gereğiydi; baş düşman bu yolla çevrelenecekti…
Karadeniz’i NATO gölü yapma operasyonu
2003’te Ukrayna’da “Turuncu devrim”, 2004’te Gürcistan’da “Gül devrimi”, 2005’te Kırgızistan’da “Lâle devrimi” adıyla yapılan renkli darbeler, ABD’nin Putin’le yeniden güç kazanmaya başlayan Rusya’yı çevreleme operasyonuydu; hatta eski çevreleme politikasını SSCB toprakları üzerinden daraltma harekatıydı…
Ve aynı zamanda Karadeniz’i kuşatma operasyonuydu. Tabloyu iyi okuyamayan Ankara, üç renkli darbeyi de destekledi. Neyse ki Kırgızistan ve Gürcistan darbeleri güç kullanılarak boşa çıkarıldı ancak Ukrayna darbesi sürüyor ve Ankara hâlâ destekliyor!
Oysa Karadeniz’in batısında Bulgaristan ve Romanya’nın, kuzeyinde Ukrayna’nın ve doğusunda Gürcistan’ın Batı kampına (AB ya da NATO üyeliği) alınmasıyla Karadeniz bir NATO gölü yapılmak isteniyordu, hâlâ da isteniyor…
Ancak bu büyük stratejiyi yutturmak için Batı basınından Ukrayna ve elbette diğerleri için de bir “insan hakları hikayesi” yazıldı; halklar diktatöre karşı ayaklanmıştı!
Oysa gerçek ortadaydı. Nitekim ABD Başkanı Barrack Obama 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda meselenin ne olduğunu sergilemişti: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”
Darbenin sözleşmesi
Benzer tablo Venezüella’da da yaşandı. Hugo Chavez’in ardından petrol ülkesi Venezüella’yı yeniden neoliberal zincire eklemleme fırsatı bulduğunu düşünen ABD, Chavez’in takipçisi Maduro’yu devirmeye çalıştı.
Maduro direndikçe ve ABD’nin girişimlerini püskürttükçe, Batı basınından “diktatör Maduro’ya karşı özgürlük mücadelesi verildiği” kampanyası başlatıldı. Kampanyanın etkili olabilmesi ve halkı ekonomik sıkıntılar üzerinden kışkırtmak için de ABD ve İngiltere uluslararası hırsızlık yaptı; Venezüella’nın parasına ve altınına el koydu, petrolüne ambargo uyguladı.
Ve en sonunda ABD’nin özel harekât askerleri yeni bir darbe girişimi sırasında yakalandı ve ABD’nin Maduro’ya karşı desteklediği sözde özgürlükçü Guadio’nun bunlarla yaptığı darbe sözleşmeleri ortaya çıkarıldı. Böylece ABD’nin Venezüella’daki darbe girişimleri resmiyet kazandı.
NATO’nun Baltık Savunma Planı
Benzeri şimdi Belarus’ta yaşanıyor. Yine aynı şekilde seçim sonuçlarını tanımamak üzerinden bir ülkenin yönetimi devrilmeye çalışılıyor. Yine “diktatör Lukaşenko” sloganları, yine “Belarus’ta halk özgürlük için alanlarda” haberleri…
ABD emperyalizminden özgürlük bekleyebilmenin “saflığını” bir kenara koyarak haritayı açalım: Belarus, Ukrayna’nın kuzeyinde ve Rusya’nın batısında; ABD’nin Rusya’yı çevrelemek için egemen olmak istediği Batı yayı üzerindedir.
Washington Baltık-Belarus-Ukrayna yayı ile hem Rusya’yı sıkıştırmayı hem de Rusya ile işbirliğine eğilimli Avrupa ülkeleri arasına girmeyi hedefliyor.
Türkiye’nin vetosunu kaldırmasıyla yakın zamanda onaylanan NATO’nun Baltık Savunma Planı bile resmi anlamaya yetiyor. ABD Estonya, Letonya, Litvanya ve Polonya’yı kapsayan bu planla Rusya’yı hedef alıyor. Bu dört NATO ülkesi ile Rusya arasında bir tek Ukrayna ve Belarus kaldı!
Trump mekanizmayı özetledi
Belarus’taki olayları Batı basını dışından okuyanların gördüğü en önemli gerçek, Venezüella’daki gibi muhalefet ile ABD arasında yapılan işbirliğidir. Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko’ya karşı “turuncu darbe” için kurulan “koordinasyon konseyi”nin ilişkileri adım adım açığa çıkıyor…
Kaldı ki Trump’ın 3 Kasım’da yapılacak ABD seçimlerine dair dile getirdiği ve özetle “kaybedersem oylar çalınmış demektir” yaklaşımı bile, aslında turuncu darbe mekanizmasını özetlemektedir.
Trump’ın ABD’de istediğini, ABD dün Venezüella’da, bugün Belarus’ta istedi!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ağustos 2020
Libya ateşkesinin hedefi ne?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/08/2020
Türkiye’nin desteklediği Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayez el-Serrac, 21 Ağustos’ta askeri güçlere ateşkes ve askeri operasyonları durdurma talimatı verdi. Eşzamanlı olarak General Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusunu destekleyen Tobruk Merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih de ateşkes çağrısı yaptı.
Serrac fiili ateşkes için Sitre-Cufra hattının silahsızlandırılmış bölge olması gerektiğini belirtirken, 2021 Mart’ında parlamento ve devlet başkanlığı seçimi yapılması çağrısı da yaptı. Akile Salih de yeni başkanlık konseyi ve devlet kurumlarının Sirte’de kurulmasını dile getirdi.
Ateşkesin arkasında kim var?
Trablus ve Tobruk merkezli ateşkes çağrılarının ardından, başta Mısır, kimi ülkeler açıklama yaptı. Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi, her iki taraftan yapılan ateşkes çağrılarını memnuniyetle karşıladığını ve ateşkesin siyasi bir çözüme ulaşmak için önemli bir adım olduğunu belirtti.
Anadolu Ajansı’nın şu haber başlığı da dikkat çekiciydi: “Libya İçişleri Bakanı Başağa’dan ateşkesin ardından Mısır ile ‘dayanışma’ vurgusu” (21.8.2020).
Ancak bu yazıyı yazı işlerine teslim ettiğim dün saat 13.00’e kadar ne Türkiye’den ne de Rusya’dan resmi bir açıklama geldi!
Rusya’nın Sputnik’e “bir kaynak” olarak yaptığı gayri resmî açıklama ise şöyleydi: “Biz bu tür açıklamaları her zaman memnuniyetle karşılıyoruz. Kahire’de bundan söz edilmişti ve o zaman da bunu desteklediğimizi resmen belirtmiştik. Biz kendimiz her zaman ateşkes çağrısı yapıyoruz.”
Görüşmeden önce ateşkes geldi
Türkiye ve Rusya, Libya’da siyasi çözüm için bir ortak mekanizma kurmuş, heyetler 22 Temmuz’da Ankara’da bir araya gelerek konuyu ele almıştı. Bu toplantının ardından yapılan ortak açıklamada “Ankara ve Moskova’nın Libya’da kalıcı ve sürdürülebilir bir ateşkes için çalışmalara devam edeceği” duyurulmuştu. Açıklamaya göre taraflar yeniden Moskova’da bir araya gelecekti.
Hatta Sputnik’e konuşan bir Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, “Türkiye ile Libya konusunda yapılan görüşmelerin sonraki turunu en yakın zamanda düzenlemeye hazır olduklarını, istenirse söz konusu görüşmelerin yarın dahi yapılabileceğini” açıklamıştı (21.8.2020).
Buradan anladığımız şu: Trablus ve Tobruk’un ateşkes açıklamalarının arkasında “doğrudan” Türk-Rus görüşmeleri yok. Zira taraflar henüz ikinci görüşmeyi bile yapmadı. Ancak Serrac’ın Ankara’dan habersiz adım atması da pek olası değil…
ABD’nin Sirte-Cufra planı
Bizi sorumuzun yanıtına götürecek ipucu Trablus ve Tobruk açıklamalarındaki “Sirte ortaklığı” olabilir mi?
Yazmıştık: Sirte-Cufra hattının askerden arındırılmış bölge olması önerisi ilk olarak BM Genel Sekreteri Antonio Guterres tarafından dile getirildi. Almanya’nın Dışişleri Bakanı Heiko Maas ardından öneriyi BM Güvenlik Konseyi’ndeki Libya oturumunda ele aldı.
Ve son olarak ABD’nin Libya Büyükelçisi Richard Norland, Milli Savunma Bakan Yardımcısı Yunus Emre Karaosmanoğlu ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada “Libya’nın merkezinde askerden arındırılmış bir çözüm”e işaret etti (14.8.2020).
Norland, bu görüşmeden iki gün önce de “Trump ile Erdoğan’ın Libya’nın merkezinde askerden arındırılmış bir bölge oluşturmak için atılacak gerekli adımları telefonda görüştüğünü” duyurmuştu (12.8.2020).
Libya’nın bölünme riski
ABD, petrol bölgesini denize açmak için Libya’nın ortasında askerden arındırılmış bir bölge istiyor ve Türkiye’yi de buna zorluyor.
Bu, Türkiye’nin işine gelir mi? Soru işaretli! Çünkü bu merkezdeki bölge, Libya’yı ikiye, hatta üçe bölme riski taşımaktadır.
Libya’nın bölünmesi ise en çok Türkiye’nin aleyhinedir. Çünkü Ankara ile Trablus’un imzaladığı deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşması, coğrafi olarak ters tarafta kalmaktadır. Yani Türkiye’nin denizden komşusu Trablus değil, Tobruk’tur.
O nedenle artık önümüzdeki mesele şudur: Türkiye açısından Libya’daki ateşkes; ABD’yle işbirliği yapılırsa bölünmeye, Rusya’yla işbirliği yapılırsa bütünlüğe ilerler…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ağustos 2020
AKP Doğu Akdeniz’deki hatalarına kılıf arıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/08/2020
Erdoğan’ın dış politikayı, iç politikada iktidarını güçlendirmek amacıyla “kullanması” maalesef Türkiye’yi toplamda sıkıntıya sokuyor.
İlki, iç politikada AB’nin gücünü kullanmak adına Annan Planı’nı destekleyip Güney Kıbrıs’a alan açmasıydı. Güney Kıbrıs bunu iyi kullandı ve önce 2004’te Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etti, ardından da 2010’a kadar Mısır’la, Lübnan’la ve İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşmaları yaptı.
Sonuncusu, yine Doğu Akdeniz düzleminde yaşandı. Erdoğan, Doğu Akdeniz’deki sıkışmışlığın nedenini Atatürk ve İnönü’ye bağladı!
Erdoğan’ın tarihi çarpıtması
Şöyle dedi Erdoğan: “Tek parti CHP’sinin dış politikada bıraktığı kötü mirasın ceremesini çekiyoruz. Misak-ı Milli sınırlarımıza sahip çıkılmamasıyla Adalar meselesinde ürkek davranılmasının ülkemize çok büyük maliyeti olmuştur” (20.8.2020).
Yani şunu demek istiyor Erdoğan: Bugün Doğu Akdeniz’deki yalnızlığın ve sıkışmışlığın sebebi İhvancı dış politikamız değil, Atatürk ve İnönü’nün Misak-ı Milli’ye sahip çıkmaması ve Adalar’ı almamasıdır!
17 Ağustos tarihli “AKP’nin tarihle mücadelesi” başlıklı yazımızda belirtmiştik: Cumhurbaşkanlığı Arşiv Daire Başkanı, elinin altındaki arşivden çıkardığı tek bir belgeyle tarihi eğip bükemez. O belgeyi okuyabilmek için tarih bilmek, dahası önündeki ve arkasındaki belgelerle birlikte değerlendirmek gerekir. Yetmez, Türkiye’ye Adalar’ı teklif eden Alman büyükelçinin, kendi dışişleri bakanlığıyla yazışmalarını da bilmek gerekir.
AKP’nin Adalar karnesi!
Ancak Erdoğan için de arşivcisi için de mesele başka; AKP’nin dış politika başarısızlığına tarihten bir bahane bulma…
18 yıl içinde kimi ada, adacık ve kayalıkların Yunanistan tarafından işgal edilmesine, Yunan yetkililerin bu adalara sanki kendi egemenliğindeymiş gibi resmî törenle çıkmasına, Lozan’a aykırı olarak kimi adaların silahlandırılmasına göz yummuş AKP iktidarı, Atatürk ve İnönü’yü Adalar meselesinde ürkek davranmakla suçlamaya kalkıyor!
Yanlış dış politikaları sonucunda Süleyman Şah türbesini Suriye’deki “vatan toprağından” kaçırmak zorunda kalanlar, Atatürk ve İnönü’yü “Misak-ı Milli sınırlarımıza sahip çıkmamakla” suçlamaya kalkıyor!
Kıbrıs’ı İngiltere’ye Abdülhamit verdi
Erdoğan, Atatürk ve İnönü dönemlerine işaret ederek, “Güneyimizdeki zengin enerji kaynaklarının da dışında bırakıldık” diyor!
Sanırsın, güneyimizdeki enerji kaynaklarının merkezinde olan Kıbrıs’ı, 1 Temmuz 1878’de İngiltere’ye Abdülhamit değil de, daha doğmamış olan Atatürk ve İnönü verdi!
Yere göğe sığdıramadıkları Abdülhamit neden Kıbrıs’ı İngiltere’ye verdi peki? Çünkü Osmanlı ordusu yenilmiş ve 18 Şubat 1878’de Rus ordusu İstanbul’un girişindeki Yeşilköy’e kadar gelmişti. Abdülhamit Kıbrıs’ı vererek Ruslara karşı İngiltere’nin desteğini aldı.
Oniki Ada’yı yazdık: 1911’de Trablus’u işgal eden İtalya, Mustafa Kemal ve Enver Beylerin yönettiği gerilla hareketi nedeniyle bölgeye egemen olmakta zorlanınca, Oniki Ada’yı işgal ederek ikinci bir cephe açmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda da, Lozan’da da, İkinci Dünya Savaşı’nın ilk bölümünde de Oniki Ada zaten İtalya’nın işgalindeydi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından da galipler Yunanistan’a verdi.
Adalar Misak-ı Milli’den önce kaybedildi
Gelelim Misak-ı Milli sınırlarına sahip çıkılmaması suçlamasına…
Osmanlı Devleti Kıbrıs’ı 1878’de, Girit’i 1897’de, Oniki Ada’yı 1911’de, Ege Adalarını 1912’de kaybetti.
Mısak-ı Milli ise Osmanlı Mebusan Meclisi’nde 17 Şubat 1920’de kabul edildi ve 30 Ekim 1918’de elimizde olan toprakları kapsamaktaydı.
Yani Erdoğan’ın ileri sürdüğü gibi “bugünkü enerji kaynaklarının dışında kalmamızı sağlayan” tablo, Atatürk ve İnönü’nün Misak-ı Milli sınırlarına sahip çıkmaması şeklindeki gerçekdışı bu iddiasıyla ilgili değildir.
Tablodaki kayıplar Misak-ı Milli’den öncedir!
AKP’nin tarihle çarpışması
Bugünkü Türkiye’nin iki katı, yani 1,5 milyon kilometrekare toprak kaybeden Abdülhamit’i yere göğe sığdıramayanların, savaşarak bu toprakları kurtaran Mustafa Kemal liderliğindeki kurucu kadroya karşıtlığı, kuşkusuz ideolojik: Türk devrimine, saltanatın ve hilafetin kaldırılmasına, aydınlanmaya, laikliğe, ümmetin bir devrimle millet olmasına, cumhuriyetin hedeflediği yurttaş kimliğine karşılar…
Sıkıntıya düşerlerse genel merkezlerine Atatürk posteri asarak ona sığınırlar ama normal zamanda da Atatürk’e temelden karşı çıkarlar, onun yaptıklarını yıkarlar, ismini her köşeden silmeye çalışırlar.
Sonuç olarak tarihimizi silip yeni bir tarih yazmaya çalışmaktadırlar. Tarihe sarılmaya ve tarihimizdeki devrimci köklerle birleşmeye dünden çok daha fazla ihtiyacımız var.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ağustos 2020
Erdoğan’ın konuşulmayan 29 Nisan mektubu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/08/2020
Son bir haftanın en çok konuşulan iki konusu, ABD başkan adayı Joe Biden’in sözleri ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun gazetemiz Cumhuriyet’te çıkan söyleşisi oldu…
Biden’in New York Times editörleriyle yaptığı görüşmede söyledikleri ama 7 aydır gündeme gelmeyen sözleri şunlardı: “Erdoğan’ın bedel ödemesi lazım. Benim (geçmişte) yaptığım gibi halihazırda mevcut durumdaki (muhalefet) liderliğindeki unsurlarla doğrudan temasa geçip Erdoğan’ı yenmeleri için onların daha güçlü bir konuma getirmeli ve onlardan daha fazla yarar sağlamaya çalışmalıyız. Darbeyle değil ancak seçim süreciyle.”
Biden’in sözlerinden beter ilişkiler
Şüphesiz, iktidarıyla, muhalefetiyle sert tepki gösterilmesi gereken sözler. Üstelik meselenin Biden’dan ibaret olmadığını, bu tür müdahalelerin bir emperyalist devlet politikası olduğunu bilerek, tepkiyi toptan Amerikan devletine göstermek gerektiğini de belirtelim.
Zira yakın tarihimiz ABD’nin Türkiye’deki seçimlere müdahalesiyle dolu: 3 Kasım 2002 bu yönüyle tipiktir ve “turuncu darbe” diye nitelenebilecek cinstendir! Dahası bu süreçte ABD’nin Türkiye başbakanını kendi Büyük Ortadoğu Projesine eşbaşkan yaptığını da gördük, ABD Dışişleri Bakanıyla “2 sayfa 9 maddelik” gizli anlaşma yapan dışişleri bakanını da… Meclis’ten ABD anlaşması geçmediği halde anlaşmada yapılması istenilenleri bizzat hükümet olarak yasaya aykırı şekilde yapan başbakan da gördük, dış politikamızı rehin alan önşartlı ekonomi anlaşması imzalayan bakan da…
Kısacası Erdoğan’lı, Gül’lü, Davutoğlu’lu, Babacan’lı son 20 yılımızda Biden’ın sözlerinden beter işler, ilişkiler var!
Bundan sonrasında benzer ilişkiler yaşanmaması için hem olanların muhasebesini sağlam yapabilmeli hem de yenisini yapmaya soyunanlara sert tepki göstermeliyiz!
“Gül olmayacak” diyemeyen Kılıçdaroğlu
Kemal Kılıçdaroğlu söyleşisi bu bağlamda daha da önem kazanıyor. Çünkü ABD içinde Gül-Babacan-Davutoğlu üçlüsünü CHP liderliğindeki ittifaka monte etmek isteyen bir kanat var. Bu ise CHP’nin bir daha kaybetmesi ve Erdoğan’ın tekrar kazanması anlamına geliyor!
Söyleşi, CHP liderinin bu olasılığa net bir şekilde kapı kapatmadığını ortaya koydu!
Kılıçdaroğlu, İpek Özbey’in başarılı gazetecilik soruları karşısında “hayır, Abdullah Gül kesinlikle partimizden cumhurbaşkanı adayı olamaz” demiyor, hatta “Gül’den neden bu kadar korkuluyor” diye de soruyor!
Öyle ki, içinde yine Abdullah Gül parmağı olan Ekmeleddin İhsanoğlu projesine sahip çıkmayı da sürdürüyor; “Bugün Ekmeleddin Bey cumhurbaşkanı olsaydı Ortadoğu’da bu felaket olmazdı” diyor!
CHP’nin sağcılaşarak ve Erdoğan’ın benzerlerini bularak Erdoğan’ı yıkma taktiğinin bir işe yaramadığı maalesef bir türlü görülmüyor ve Ekmeledin İhsanoğlu projesinin ikinci sürümü olan Abdullah Gül sürümü kesin bir dille reddedilmiyor!
Trump’ı dinleyen Erdoğan
Sonuçlarının politikaya etkisi bakımından, muhalefetten ziyade iktidarın emperyalist devletlerle girdiği ilişkiler daha önemli ve tehlikelidir. Zira icraat yetkisi iktidardadır.
O bakımdan Biden’ın sözleri kadar, Biden’e tepki gösteren ABD Başkanı Trump’un sözlerinin de üzerinde durulmaldır. Trump’ın Biden için söylediği “sosyalizmin Truva atı” ya da Erdoğan için söylediği “birinci sınıf satranç oyuncusu” gibi yakıştırmaları bir kenara bırakırsak, asıl üzerinde durulması gereken sözleri şunlardı: “Geçen hafta dünya liderleri benden Erdoğan’ı aramamı rica etti. Neden diye sordum. Dediler ki ‘O bir tek seni dinler, bizi dinlemiyor.’ Bunu herkesin ortasında söylemek istemiyorum, ama bu doğru. Ben onunla anlaşabiliyorum. Beni dinliyor.”
Trump haksız mı? Rahip Brunson’un serbest bırakılmasını istemesi ya da Suriye’nin kuzeyinde PYD/YPG’nin hedef alınmamasını söylemesi nasıl sonuçlanmıştı?
İşbirliği teklifli mektup
Ve üzerinde asıl durmak istediğim konu şu: Biden’ın sözleri üzerinden ABD-muhalefet derin işbirliği konuşuluyor ve bu bağlamda da iktidarın ne kadar “milli ve bağımsızlıkçı” olduğu propaganda ediliyor. Biden’ın 7 ay önceki sözleri gündeme getiriliyor ama Erdoğan’ın 4 ay önce Trump’a yazdığı o mektup nedense hiç konu olmuyor!
Bu köşede o tarihten beri defalarca yazdım. Erdoğan 29 Nisan’da ABD Başkanı Trump’a bir mektup yazdı ve aynen öyle dedi: “Suriye ve Libya başta olmak üzere, bölgemizdeki son gelişmeler, Türk-ABD ittifakının ve işbirliğinin en güçlü şekilde sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.”
Bu mektuptan bu yana olanlara bakınız: Nisan’da çalıştırılacağı söylenen S-400 salgın bahanesiyle çalıştırılmadı. ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki PYD devleti kurma projesi sürüyor; ABD’li şirketler PYD ile petrol anlaşması yapıyor, ABD YPG’ye silah vermeyi sürdürüyor. PYD’yi atmak için yapıldığı belirtilen operasyonlara rağmen, PYD olduğu yerde duruyor. AKP ABD ile Libya’da “ortak çalışma” başlatıyor vd.
Tekrar sorayım: Erdoğan’ın Trump’a 29 Nisan’da gönderdiği bu işbirliği teklifli mektup neden konuşulmuyor?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ağustos 2020
AKP’nin tarihle mücadelesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/08/2020
Cumhurbaşkanlığı Arşiv Daire Başkanı Muhammet Safi, elinin altındaki belgelerden birini sosyal medyada paylaşıyor ve İsmet İnönü’nün Türkiye’ye teklif edilen adaları almadığını söylüyor. Belgenin, AKP hükümetinin “iyi ayyaş” yaklaşımına uygun olarak İnönü’yü sıkıştıracağına o kadar emin ki, “belgeler Osmanlıca değil, herkes okur” diyerek paylaşıyor.
Arşiv Daire Başkanı yapılmış Muhammet Safi’ye anımsatalım; tarihi belge okuyabilmek için sadece okuma-yazma bilmek yetmez, tarihi de bilmek gerekir!
Almanya’nın teklifi
Baştan belirtelim, bu belgeler öyle gizlenmiş de Muhammet Safi arşivin başına geçince ortaya çıkarılmış değil, daha önce de İnönü karşıtlığı için piyasaya sürülmüştü.
Belge şu: Eylül 1943’te Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği’nin istihbarat şefi, Türk istihbaratının başında bulunan Naci Perkel’i ziyaret ediyor ve şöyle diyor: “Sefirimiz Von Papen bana şunları söyledi: Karargâh-ı Umumi’den bir telgraf aldım ve bu telgrafta ‘Adaları Türklere teslim etmek istiyoruz. Kendileriyle konuş, bu teklifimizin kabul edilip edilmeyeceğini bize bildir’ deniyor.”
Başbakan Şükrü Saraçoğlu da durumu Kars’ta yurt gezinde bulunan İsmet İnönü’ye telgrafla bildirip talimat istiyor. İnönü’nün yanıtı şu: “Adaları kayıtsız şartsız kullanmak üzere alabiliriz. Yoksa bu yüzden İngilizlerle ve Yunanlarla ihtilafa girmeyiz.”
Çok kısa Oniki Ada tarihçesi
Belirttiğimiz gibi tarihi belge okumak için okuma-yazma bilmek yetmez. İkinci Dünya Savaşı tarihini ve o dönemin devletlerarası ilişkilerini bilmek gerekir. Yetmez, konu Oniki Ada olduğu için emperyalistlerin Afrika’da sömürge edinme yarışını, Birinci Dünya Savaşı öncesini, Balkan Savaşlarını, Birinci Dünya Savaşı’nı ve iki savaş arası süreci de bilmek gerekir. Dahası Von Papen’in teklifinin kapsamını anlayabilmek için Von Papen-Ribbentrop yazışmalarını da bilmek gerekir!
Arşiv Daire Başkanı için buradan yapabileceğimiz özetin özeti ancak şu kadar olabilir: İtalya 1911’de Trablus’u işgal etti. Enver ve Mustafa Kemal Beylerin Libya’da “gerilla savaşı” yönetmesi, İtalya’nın işgalini güç hale soktu. İtalya Oniki Ada’yı işgal edip yeni bir cephe açarak elini güçlendirmeye çalıştı. Ne yazık ki Osmanlı Devleti’nin bu işgali önleyebilecek gücü yoktu. Osmanlı-İtalya savaşı 18 Ekim 1912’de Lozan’ın Uşi semtinde imzalanan anlaşmayla sona erdi. Uşi ya da Birinci Lozan Anlaşması denilen bu anlaşmaya göre Osmanlı Devleti Libya’daki askerlerini geri çekecek, İtalya da karşılığında Oniki Ada’yı verecekti.
Ancak bu gerçekleşmedi. İtalya, Libya’da Osmanlı subayları bulunmaya devam ettiği için adaları teslim etmedi. Aslında Osmanlı Devleti bunu bile isteye yapmıştı. Zira İtalya’nın çekilmesi halinde Yunanistan’ın adaları işgal edeceğini, bunu engellemenin de mümkün olmadığını hesaplayarak, Libya’daki askerlerinin bir kısmını orada tutmayı sürdürmüştü.
Araya önce Balkan Savaşları, ardından da Birinci Dünya Savaşı girdi. İtalya’nın Oniki Ada’yı işgali bir statükoya dönüştü. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın 15. maddesi ile bu fiili durum hukuken tescil edildi. Tıpkı 17. maddede Mısır ve Sudan’da, 20. maddede de Kıbrıs’ta İngiliz egemenliği tanındığı gibi…
Oniki Ada’nın statüsü İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar böyle sürdü.
İkinci Dünya Savaşı koşulları
Artık Muhammet Safi’nin “İnönü adaları almadı” dediği döneme gelebiliriz.
Belgenin tarihi 26 Eylül 1943. Yani Almanya’nın artık savaşı kazanamayacağının görülmeye başladığı dönem. Almanya bu süreci tersine çevirebilmek için Türkiye’yi savaşa kendi cephesinde dahil etmeye çalışıyor. O nedenle de Türkiye’ye Oniki Ada’yı teklif ediyor.
İnönü karşıtlarının anlamaya çalışması gereken şu: Almanya yeniliyordu ve bu teklifin hayata geçebilmesi zaten mümkün değildi. Zira Oniki Ada, Almanya’yla birlikte yenildiği için İtalya’ya da kalamadı, galipler 1947’de Paris Antlaşması’yla Yunanistan’a verdi.
Kuşkusuz tarih “şöyle olsaydı, böyle olsaydı” diye yorumlanmaz ama diyelim ki Muhammet Safilerin istediği gibi İnönü adaları aldı ve Türkiye de savaşa dahil oldu. Sonuç ne olacaktı? Muhammet Safi bugün Arşiv Daire Başkanı bile olamayacaktı! Zira 55 milyon insanın öldüğü o savaşta Muhammet Safi’nin babası da, pek çoğumuzun babası gibi yaşamını yitirecekti ve bizler olmayacak, bu tartışmayı da yapamayacaktık. Hatta belki de başkaları Oniki Ada için yapılan tartışmayı, Batı Anadolu için yapıyor olacaktı!
Tarihi eğip bükemezsiniz
Siyasal İslamcılarımızın tarihe bakışı tamamen sorunlu: Bir yandan Alman teklifini kabul ederek Birinci Dünya Savaşı’na girdiği için İttihatçıları suçluyorlar, diğer yandan da Alman teklifini kabul etmeyip İkinci Dünya Savaşı’na girmediği için Kemalistleri suçluyorlar!
Bu çelişme, 1908 ve 1920 devrimlerine düşmanlıklarından!
AKP “150 yıllık masal” dediği devrimci tarihimizle savaşıyor. Bunun için de tarihle mücadele ediyor, tarihi çarpıtıyor, dünün güneşiyle bugünün çamaşırını kurutmaya çalışıyor…
AKP kadrolarının Atatürk ve İnönü karşıtlığı üzerinden tarihi eğip bükebilme şansı yok. Ama tarihi öğrenme, tarihten dersler çıkarma fırsatı var!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ağustos 2020
Askerden arındırılmış bölge tuzağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/08/2020
ABD’nin Libya Büyükelçiliği açıkladı: “ABD Başkanı Donald Trump ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Libya’nın merkezinde askerden arındırılmış bir bölge oluşturmak için atılacak gerekli adımları telefonda görüştü” (12.8.2020).
Baştan belirtelim: Libya’nın ortasında askerden arındırılmış bir bölge, Libya’nın fiili bölünmüşlüğünü kalıcılaştırır. Libya’nın birliği çabalarının yerini, tarafların salt batıdaki ve doğudaki pozisyonunu tahkim etme çabası alır.
AKP, bu gelişmeyi Sirte-Cufra hattından Hafter güçlerinin çıkarılması kazancı olarak görüp, hanesine başarı olarak yazsa da, konu sonuçlarıyla birlikte değerlendirilmesi gereken bir ağırlıktadır. Sonuçlarıyla birlikte ele alındığında da tablo şöyledir: Libya’nın bölünmesi en çok Türkiye’nin aleyhinedir. Çünkü Ankara’nın Trablus’la, yani Batı Libya ile yaptığı “deniz yetki alanını sınırlandırma” anlaşması, coğrafi olarak diğer tarafı, Doğu Libya’yı ilgilendirmektedir.
Almanya önerdi, ABD sahip çıktı
Askerden arındırılmış bölge önerisi, Sirte-Cufra hattının Türkiye ile Mısır’ı askeri olarak da karşı karşıya getirebileceği şartlarda, ilk olarak BM Genel Sekreteri Antonio Guterres tarafından dile getirildi.
Ardından Berlin Konferansı’nın ev sahibi Almanya’nın Dışişleri Bakanı Heiko Maas öneriyi BM Güvenlik Konseyi’ndeki Libya oturumunda ele aldı. Libya’nın nihai bölünme tehlikesi altında olduğunu söyleyen Maas, yeniden müzakerelere dönebilmek için “ilk adımın Sirte ve Cufra’nın askerden arındırılması olabileceğini” savundu.
Trablus ile Tobruk arasında askerden arındırılmış bir bölge oluşturmak, tarafların sıcak çatışmasını elbette önleyebilir ama tersine bölünmeyi de kalıcı hale getirir! İşte bu gerçeği gören ABD de bu noktadan konuya dahil oldu…
Libya’da “ortak çalışma”
ABD’nin konuya dahli için zaten zemin vardı. Libya’da Rusya’ya karşı konumunu güçlendirmek isteyen AKP hükümeti ABD’yle çağrı yapmıştı.
Erdoğan, 29 Nisan 2020’de Trump’a yazdığı mektupta, Libya’da, hatta Suriye’de de Türkiye ile ABD’nin “yeniden işbirliği” şartlarının oluştuğunu savunmuştu.
Erdoğan, 8 Haziran 2020’de Trump’la yaptığı telefon görüşmesinde de bu konuda “bazı mutabakatlara” vardığını açıklamış; Dışişleri ve Savunma Bakanları ile İstihbarat Başkanları ve Ulusal Güvenlik Danışmanlarının bu mutabakatların gereğini yerine getirebilmek için birlikte çalışacağını belirtmişti.
İşte Libya’da “ortak çalışma” böyle başladı…
ABD’nin Libya planı
ABD’nin Libya Büyükelçisi Richard Norland, bu hafta önce Kahire’de, ardından da Ankara’da temaslarda bulundu.
Norland, ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield ile birlikte Milli Savunma Bakan Yardımcısı Yunus Emre Karaosmanoğlu ile görüştü. Bu görüşmeye dair ABD Büyükelçiliği’nin yaptığı açıklama, kapsamlı bir ABD planına işaret ediyordu: “Libya’nın merkezinde askerden arındırılmış bir çözüm, yabancı güçlerin ve paralı askerlerin tam ve karşılıklı olarak çekilmesi, Ulusal Petrol Şirketi’nin çalışmalarına yeniden başlaması konuları görüşüldü” (14.8.2020).
Böylece ABD Kahire ve Ankara’nın önüne “askerden arındırılmış bölge” tuzağıyla Batı ve Doğu Libya havuçları koymuş oldu!
AKP hükümeti ise bu havuca çoktan gönüllüydü. 6 Ağustos 2020’de Libya’yı ziyaret eden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye’nin Sirte’nin silahsızlandırılması formülüne sıcak bakabileceğine işaret etmişti.
ABD’nin amacı Ankara-Moskova işbirliğini bozmak
Israrla belirtiyoruz: Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya tek bir cephedir. Türkiye’nin üçüne dair ayrı stratejiler geliştirmesi yerine, tamamı için bütünlüklü bir strateji belirlemesi gerekir.
AKP’nin cephenin bir ucunda ABD’ye karşı Rusya’yla, diğer ucunda Rusya’ya karşı ABD’yle hareket edebilmesi olası değildir. Washington da bunu gördüğü için Ankara’nın Libya’da işbirliği teklifini kabul etmiş ve bunu uygulayarak tersinden Suriye’de Ankara-Moskova ilişkisini bozma hedefine yönelmiştir.
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey “Amacımız Rusya için Suriye’de savaşı ‘çıkmaz’ haline getirmek” (14.5.2020) diyerek açık açık ABD’nin hedefinin Suriye’yi Rusya için bataklık yapmak olduğunu ilan etmişti.
Anahtar Şam’la anlaşmak
Türkiye’nin ihtiyacı Doğu Akdeniz’de yeni müttefikler bulmak iken, olan müttefiki de “sahte işbirliği” adına kaybetmek, 18 yıllık sorunlu dış politikanın zirvesi olur!
Ankara için hâlâ ulusal çıkar esaslı dış politikaya dönebilmekte anahtar, Şam’la anlaşmaktır. Şam’la anlaşan Ankara, Kahire’yle işbirliğinin önünü açar, Rusya’yla işbirliğini Suriye’den Doğu Akdeniz’e ve Libya’ya taşır…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2020
Doğu Akdeniz Konferansı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/08/2020
Erdoğan’ın Doğu Akdeniz konusunda yaptığı “Herkesin hakkını koruyan bir formül bulalım” çağrısı, kuşkusuz kategorik olarak doğru bir çağrıdır.
Ancak çağrının muhatap bulabilmesi için yapılması gerekenler var. Çünkü çağrı sahibinin en önemli problemi, muhataplarının bir kısmıyla muhatap olmamasıdır!
Bugün Erdoğan’ın çağrısından hareketle sorunu hangi temelde ele almamız ve hangi yöntemle çözmemiz gerektiğini tartışacağız…
İki sorun, tek çözüm
Doğu Akdeniz’deki durum, “Türkiye ile Libya’nın yaptığı anlaşma mı, yoksa Yunanistan ile Mısır’ın yaptığı anlaşma mı hukuka uygun” sorusu etrafında tartışılıyor.
Meseleyi bu dar çerçeve içerisine hapseden bir anlayışla, Doğu Akdeniz’deki sorunlar çözülemez. Çünkü kimi sorunlar, mevcut hukuk sözleşmeleriyle, kavramlarıyla, anlayışıyla çözülemeyecek durumdadır.
Öte yandan çerçeve geniştir; iki temel sorun vardır ve bunlardan biri tarihi geçmişi olan, diğeri ise son 20 yıla dayanan bir sorundur:
Birinci sorun, özetle Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorundur; sınır, adalar, egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar, adaların silahlandırılması sorunları… Kökleri İtalya’nın Trablusgarp’ı işgaline kadar giden bu soruna ek olarak, bir de Doğu Akdeniz’de Kıbrıs merkezli sorun vardır.
İkinci sorun, Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının bulunması, paylaşılması, çıkarılması ve pazara ulaştırılması sorunudur.
Bütünlüklü strateji ihtiyacı
İki sorun da birbirine eklemlenmiş durumda. O nedenle Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve KKTC’nin hak ve çıkarlarının savunulabilmesi için bütünlüklü bir strateji belirlenmelidir.
Doğu Akdeniz meselesi, bir ucu Suriye, diğer ucu Libya olan bir meseledir aynı zamanda. Türkiye’nin bu hattı tek bir cephe gibi düşünerek strateji oluşturması gerekmektedir. Ankara’nın hattın bir ucunda Rusya’yla, diğer ucunda ABD’yle çalışmak diye özetlenebilecek neo-Abdülhamitçi taktiğinin işe yaramadığı ortada.
Güvenlik kuşağı inşası
Küresel güçleri ve bölge ülkelerini kapsayan bu soruna yaklaşımda iki temel model var:
Biri yayılmacılığı besleyen jeopolitikçiliktir. Bunu dış politikanın en önemli ve neredeyse tek faktörü haline getiren anlayış risklerle doludur. Bu anlayış özetle sorunu komşusunun topraklarında, komşusuna rağmen çözmeye çalışır (Suriye ve kısmen Libya’da olduğu gibi).
Atatürk’ün uyguladığı “komşularla güvenlik kuşağı oluşturma” anlayışı ise sorunu yine sınırların dışında ama komşuya rağmen değil, komşuyla birlikte çözer: Balkan Paktı bunun tipik uygulamasıdır.
Ulusal çıkar esaslı dış politika
Sorunu komşularla birlikte çözme anlayışında, ideolojik angajmanlar yoktur; ulusal çıkarlar vardır. Atatürk, Balkan Paktı’nı inşa ederken komşularının rejimine bakarak hareket etmedi; “iki dünya savaşı arası” sürecin tehditlerine bakarak Türkiye’nin çıkarlarını gözetti.
Suriye’de Esad yönetimine, Mısır’da Sisi yönetimine İhvancılık nedeniyle karşı olmanın Türkiye’nin çıkarlarına yaramadığı ortada. Suriye ve Mısır’daki rejimler, Suriyelileri ve Mısırlıları ilgilendirir, bizi değil. Tıpkı bizim “tek adam rejimi” sorunumuzun da başkalarını ilgilendirmediği gibi.
Ne yapmalı?
Tüm bunların ardından hızla şu politikalar hayata geçirilmelidir:
– Türkiye kendi Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni (MEB) “artık” ilan etmelidir!
– Suriye, Doğru Akdeniz, Libya hattında Rusya’yla işbirliğini esas almalıdır.
– Şam yönetimiyle anlaşarak, Amerikan Koridoru sorununun en az maliyetli çözümüne, Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasının sağlanması çözümüne geçilmelidir.
– Şam’la anlaşmak, Kahire’yle buzları eritir. Kahire’ye Dışişleri Bakanı gönderilerek, diplomatik ilişkiler başlatılmalıdır. Mısır’ın Yunanistan’la 15 yıllık müzakerenin ardından ve Meis Adası’nı dikkate alarak bir anlaşma yapması, Ankara ile Kahire arasında Doğu Akdeniz’de hâlâ işbirliği yapılabileceğinin göstergesidir. Çünkü Türkiye’yle anlaşılması halinde Mısır’ın deniz yetki alanının daha çok olduğunu Kahire görmektedir.
– Kahire’yle anlaşmak, Türkiye’nin Lübnan ve İsrail’le de Doğu Akdeniz’de anlaşma yapabilmesini kolaylaştıracaktır. Nitekim Türkiye’yle anlaşması halinde İsrail’in deniz yetki alanı da artacaktır.
Bu politikaların hayata geçirilmesi, bölgede ABD emperyalizminin etkisini azaltır ve “Doğu Akdeniz sorunu Doğu Akdenizlilerin sorunudur” düzleminde buluşulmasını sağlar.
Son tahlilde, toplanacak bir “Doğu Akdeniz Konferansı” ile herkesin hakkını koruyan ve yararını gözeten bir anlaşmaya gidilebilir. Çünkü sorunun çözümünün gecikmesinin ekonomik kayıp olduğu tüm ülkeler tarafından görülmektedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ağustos 2020