Archive for category Politika Yazıları
ÇİN’İN DOĞU AKDENİZ POLİTİKASI
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/08/2020
ENERJİPOLİTİK MÜCADELE SERTLEŞİYOR
Doğu Akdeniz’de bulunan petrol ve doğalgazın çıkarılması, paylaşılması ve pazarlanması sorunu, bölgemizin en önemli problemi…
Mesele son günlerde Türkiye ile Yunanistan özelinde daha da sıcak bir seviyeye yükselmişse de, İsrail’den Mısır’a, Lübnan’dan Güney Kıbrıs’a, Suriye’den Libya’ya Doğu Akdeniz çanağının etrafındaki her ülkeyi ilgilendirmektedir.
Diğer yandan İtalya ve Fransa hem Akdeniz ülkesi olarak hem de bölgedeki enerjiye ilgi duyan büyük şirketleri nedeniyle, AB bölgenin petrol ve doğalgazının ulaşacağı esas pazar olması nedeniyle, ABD de enerji egemenliği mücadelesindeki pozisyonunu sürdürebilmek için Doğu Akdeniz’deki bu çarpışmanın boylu buyunca içindedir.
Kuşkusuz başka aktörler de var:
RUSYA’NIN DOĞU AKDENİZ İLGİSİ
Rusya, Doğu Akdeniz’deki bu mücadeleyle yakından ilgili bir ülke…
Moskova hem doğrudan Suriye’de sahada olduğu için hem de Libya’daki mücadelenin bir parçası olduğu için Doğu Akdeniz’le ilgili. Nitekim Doğu Akdeniz ülkesi Suriye’de deniz üssünü geliştiren ve bölgede geçen ay bu ülke ile askeri tatbikat yapan Rusya, Doğu Akdeniz’deki filosunu büyütmeye çalışıyor.
Ancak enerjipolitik açıdan da Doğu Akdeniz konusu Rusya’yı çok yakından ilgilendiriyor. Şundan:
Avrupa’nın en büyük enerji tedarikçisi Rusya’dır. Bu durum ABD’yi oldukça rahatsız etmektedir. Zira ABD, Rusya’nın Avrupa üzerindeki enerji tekelinin bir siyasi nüfuza dönüşeceğinden kaygı duymaktadır.
ABD o nedenle Rusya’dan Almanya’ya uzanan Kuzey Akım-2 projesini engelleyebilmek için her yolu denedi. Ancak başaramadı.
Washington Avrupa’nın Rusya’dan enerji tedarikini azaltmak için öncelikle kendi kaya gazını, sıvılaştırılmış doğalgazını Avrupa’ya ihraç ederek azaltmaya çalıştı, çalışıyor. Ancak bunun yeterli olmadığı ortada.
İşte Doğu Akdeniz doğalgazı bu açıdan önem kazanmış durumda.
Dolayısıyla Doğu Akdeniz’in enerjipolitik mücadelesi Rusya’yı yakından ilgilendiriyor. (Türkiye’nin o nedenle Rusya’yla birlikte hareket edebilmesinde sayısız yarar var.)
ÇİN’İN DOĞU AKDENİZ İLGİSİ
Doğu Akdeniz’le ilgili bir diğer büyük güç ise Çin’dir. Dünyanın en büyük enerji ithalatçısı durumundaki Çin’i, bu konumu nedeniyle kürenin her tarafındaki enerjipolitik mücadele ilgilendirmektedir.
Diğer yandan bölge, Çin’in 2013 yılında ilan ettiği “Kuşak ve Yol İnisiyati”nin Deniz bölümünün, yani 21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu’nun güzergâhı üzerinde olması bakımından da kritik önemdedir.
Beijing yönetiminin bölgeye ilişkin politikası, genel dış politikasıyla oldukça uyumlu seyretmektedir:
1) Birbiriyle mücadele eden ülkeler de dahil, bölgenin her ülkesiyle ilişki kurmak,
2) İlişkinin merkezine ticareti koymak,
3) Kazan-kazan temelinde hareket etmek…
İSRAİL VE YUNANİSTAN’IN ÇİN ENERJİPOLİTİĞİNDEKİ YERİ
Tabii ki Doğu Akdeniz ülkeleri içindeki bazıları diğerlerine göre Çin’le ilişkileri bakımından öne çıkmaktadır. Bunlar İsrail ve Çin’dir.
Çin, İsrail ile yapılan 2 milyar dolarlık anlaşma doğrultusunda Hayfa Limanı’nın 2021 yılından itibaren 25 yıl süreyle işletilmesini aldı. Bu durum Washington’u oldukça rahatsız etti.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo iki ay önce İsrail’i ziyaret etmiş ve bu konuda Tel Aviv yönetimine baskı uygulamıştı: “İsrail’in Çin’le işbirliği yapması, Washington’un Tel Aviv’le önemli projelerde çalışmasını tehlikeye atıyor” (14.5.2020).
Henüz netlik kazanmamakla birlikte, Çin’in Hafya Limanı’na alternatif olarak Suriye’nin Lazkiye Limanı’nı kiralayabileceği de gündemde…
Çin’in Deniz İpek Yolu açısından esas yatırımı ise Yunanistan’ın Pire Limanı’dır. Çin bu limanın işletmesini 2009’da 35 yıllığına aldı ve burayı dünyanın en büyük 30. limanına dönüştürdü.
DENİZ İPEK YOLU VE İZMİR LİMANI
Türkiye her ne kadar Pekin’i Londra’ya bağlayan Kuşak ve Yol İnisiyatifinin kara ayağının üç koridorundan birinde, orta koridorun güzergâhı içinde yer alsa da, benzer bir durum Deniz İpek Yolu’nda sağlanamadı.
Birkaç yıl önce bu konuda doktora tezi hazırlayan bir Çinli akademisyene iki öneride bulunmuştum:
1) Çin, Adana-Ceyhan’da dev bir teknopark açabilir. Böylece Çin, bu teknoparkta montajlayacağı ürünlerini Avrupa pazarına kısa yoldan ulaştırabilir.
2) Çin, Ceyhan Limanı’nı Deniz İpek Yolu içinde önemli bir terminal olarak değerlendirebilir.
Geçen yıl bu önerimi Cumhuriyet gazetesindeki köşemde de ele almış ve şöyle demiştim: “İskenderun Havzası’ndaki bu işbirliği, hem Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji savaşlarında elini güçlendirecek, hem de Çin’e ekonomik kazanç ile stratejik derinlik kazandıracaktır” (Cumhuriyet, 1.4.2019).
Geçenlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, benzer bir öneriyi, İzmir için yaptı. Soyer, İzmir’in “orta koridorun Akdeniz ile buluştuğu yer olduğunu” belirterek, hem Şanghay’da, hem de Chengdu’da bir İzmir Ofisi açmayı planladıklarını belirtti (9.7.2020).
Umarız bu konuda Dışişleri Bakanlığı da devrede olur ve Atina’daki Pire Limanı’nın karşısında, İzmir Limanı da Deniz İpek Yolu içerisinde önemli bir konum kazanır!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Ağustos 2020
Sevr hezimettir!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/08/2020
Bugün 10 Ağustos, Yeni-Osmanlıcıların bayramı!
Bundan 100 yıl önce Osmanlı yönetimi Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri ile “Osmanlı Barış Antlaşması”nı imzaladı. Neyse ki Mustafa Kemal liderliğinde Kuvayı Milliye kuvvetleri, Türk’üyle, Kürt’üyle, Osmanlı hanedanının kulu olan tüm etnik gruplardan Anadolu insanıyla Kurtuluş Savaşı verdi ve Osmanlı’nın barışını yırtıp atıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin barışını Lozan’da emperyalistlere kabul ettirdi.
Mustafa Kemal liderliğinde Anadolu halkı hem emperyalist işgalcilere karşı hem de Osmanlı güçlerine karşı savaştı. Bu nedenle Kurtuluş Savaşı aynı zamanda bir devrimdir; Osmanlı hanedanının kulu olan halk, bu devrimle milletleşmiştir.
Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Devleti’nin devamı değil, ondan bir kopuştur! (Yapısal olarak devamı olmak başka, kurumları miras almak başka şey elbette…)
Lozan, Sevr’in antitezidir
Devamı olsaydı, zaten Lozan’da oturulacak bir masa olmazdı, zira zaten 10 Ağustos 1920’de masaya oturmuş, barış anlaşması yapmışlardı. Devamı olmadığının ilanı da zaten 1 Kasım 1922’de kaldırılan saltanattır; Osmanlı hanedanın saltanatına son verilmiştir.
Tarihte kalan Osmanlı devleti ile genç Türkiye Cumhuriyeti, en önemli ölçüt olan egemenliğin kaynağı bakımından birbirinin devamı değil, zıttıdır. Nitekim Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’ni “milletin egemenliğine dayanan yeni bir Türk devleti” diye nitelemesi bile, o kopuşa işaret etmektedir.
Özetle Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan Antlaşması, Osmanlı’nın Sevr Barış Antlaşması’nın antitezidir. Bu nedenle yeni-Osmanlıcılar Lozan’ı hezimet sayar!
Sevr öncesi paylaşım anlaşmaları
Sevr ve Lozan konuları, tarihimiz açısından çok önemlidir. Ancak ne yazık ki geniş kesimler açısından ne Lozan ne de Sevr hakkıyla bilinmektedir. Oysa Sevr’e nereden ve nasıl gelindiğinin bilinmesi, tarihimizi doğru bilmemizi ve yorumlamamızı sağlamaktadır. Sevr şu sürecin sonucudur:
1) Mart 1915’te Fransa, İngiltere ve Rusya arasında, İstanbul Antlaşması diye anılabilecek nota alışverişleri.
2) 26 Nisan 1915’te İngiltere, Fransa ve İtalya arasında Londra Antlaşması.
3) 1916’da İngiltere, Fransa ve Rusya arasında nota alışverişiyle varılan Sykes-Picot Anlaşması.
4) 1917’de İngiltere, Fransa ve İtalya arasında Saint Jean de Maurienne Antlaşması.
Bu dört anlaşma, savaş boyunca emperyalist devletlerin Osmanlı topraklarını paylaşmak üzere kendi aralarında pay mücadelesi verdiklerini göstermektedir.
İttihatçıları doğru değerlendirebilmek
İşte bu nedenledir ki, yeni-Osmanlıcıların Birinci Dünya Savaşı’na girilmesi nedeniyle İttihatçıları suçlaması doğru değildir; zira karar hem padişaha rağmen değildir hem de Osmanlı toprakları savaşın konusu olduğu için savaşın dışında kalabilmek olası değildir.
Nitekim İttihatçılar öncelikle İngiltere, Fransa ve Rusya’yla anlaşmak istemiş, bu ülkelerin yanında savaşa girmeye çalışmıştır. Ancak yukarıda belirttiğimiz dört anlaşmanın da işaret etiği gibi bu emperyalist devletler Osmanlı topraklarını paylaşacağı için ittifak teklifini reddetmişlerdir. İttihatçıların Almanya’yla ittifaka yönelmesi bu gelişmenin sonucudur.
Nitekim Mustafa Kemal de, ilerleyen yıllarda birkaç kez savaşın dışında kalmanın mümkün olmadığını önemle belirtmişlerdir.
Savaş süresince Almanya’ya iplerin fazla kaptırılmasından yanlış cepheler açılmasına kadar pek çok nedenle İttihatçılar suçlanabilir ama “Birinci Dünya Savaşı’na girmeleri yanlıştı” diyebilmek gerçekçi değildir.
Sevr belgelerinin önemi
100 yıl sonra, üstelik kaynaklarından değil de politikacıların günlük dar çıkarları temelinde dile getirdiği kestirmelerden tarihi değerlendirmeye çalışmak, Birinci Dünya Savaşı sonuçlarına dair doğru yargılar geliştirilmesini önlüyor.
Bugün o nedenle Cumhuriyet okurlarına iki temel kitap önereceğim:
İlki, dışişleri bakanlığı da yapmış diplomatlarımızdan Osman Olcay’ın büyük titizlikle hazırladığı Sevr belgeleridir. Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan Sevres Antlaşmasına Doğru başlıklı kitap, Sevr’e giden süreçte yapılan çeşitli konferans ve toplantıların tutanakları ve bunlara ilişkin belgelerden oluşuyor.
Belgelerdeki resmi yazışmalar, emperyalizmin bugüne de yansıyan bölge planlarını net anlayabilmemizi sağlamaktadır.
Mudanya’dan Lozan’a
Lozan, Sevr’in antitezidir dedik; işte önereceğimiz ikinci kitap da Lozan kitabıdır; Alev Coşkun’un Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan Diplomat İnönü-Lozan kitabı…
Alev Coşkun, İsmet İnönü’nün TBMM’nin direktifleri doğrultusunda Lozan’da verdiği o büyük diplomasi savaşını incelemiş; tarihi belgelerden İnönü ve diğer katılımcıların hatıralarına ve Atatürk ile İnönü arasındaki telgraflara kadar pek çok belgeyi okurla buluşturmuştur.
Lozan’daki 8 aylık diplomasi savaşının en dikkat çeken yanlarından biri, İnönü’nün muhataplarına “Ben Mondros’tan değil, Mudanya’dan geldim” demesidir! İşte bu tutum, başta yaptığımız kısa tartışmayı da açıklığa kavuşturmaktadır: Osmanlı yönetimi Mondros ateşkesini kabul ederek Sevr’e razı olmuştur; yeni Türk devletinin yöneticileri ise cephelerde kazanarak Mudanya ateşkesi yapmış ve Lozan’a kazanarak gitmiştir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2020
İhvancılıkla Doğu Akdeniz’de başarı şansı yok!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/08/2020
AKP için Doğu Akdeniz yıllarca -Türkiye’nin çıkarları açısından- konu olmadı. Hatta tersine konu oldu; AKP hükümeti AB’ye aday üyeliğinin içeride kendi iktidarına yarayacağı gerçeğinden hareketle Denktaş karşıtı çizgi izledi, Annan Planı’nı destekledi ve Türkiye ile KKTC’nin çıkarlarının karşısında konumlandı.
Tüm bu yıllar içerisinde Doğu Akdeniz’de yeni hidrokarbon rezervleri bulunuyor; Doğu Akdeniz ülkeleri GKRY (2005), Suriye (2009), Libya (2009) ve Lübnan (2010) Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan ediyor; GKRY 2003’te Mısır’la, 2007’de Lübnan’la, 2010’da İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşması yapıyor ama olanlar tüm uyarılara rağmen AKP’nin umurunda olmuyordu.
Zira AKP’nin gündemi başkaydı; davası vardı, “150 yıllık modernleşme hikayesiyle” hesaplaşması gerekiyordu, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ulusal çıkarları ancak davasıyla örtüşürse ilgi alanına girebiliyordu.
İşte yıllarca Doğu Akdeniz’de hiçbir şey yapmayan AKP’nin ansızın 2019’da konuya ilgi göstermesi de bu örtüşmedendi. Mısır’da yıkılan, Tunus’ta güç kaybeden, Suriye’de AKP’nin tüm çabasına rağmen iktidar yapılamayan Müslüman Kardeşler (İhvan) için Libya’nın batısında bir fırsat vardı. İhvancı Serrac yönetimi Libya’nın tamamında iktidar yapılırsa, AKP’nin Sünni blok içindeki yalnızlığı giderilebilirdi!
AKP’nin bu hedefi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yalnızlığına müttefik bulma ihtiyacıyla örtüştü ve 2003’ten 2019’a kadar konu olmayan Doğu Akdeniz, bir anda iç kamuoyuna “beka” sorunu ilan edildi!
Şam ve Kahire karşıtlığının maliyeti
Ancak AKP hükümeti bu noktadan sonra da İhvancılığı nedeniyle yapılması gerekenleri yapmadı.
Libya’yla yapılan deniz yetki sınırlandırma anlaşmasından sonuç alınabilmesi için Türkiye’nin Suriye’yle, Mısır’la, hatta İsrail’le de anlaşmalar yapması gerekiyordu.
Suriye’de Esad’ı devirmek isteyen, Müslüman Kardeşler sorunu nedeniyle Mısır’la diplomatik ilişkileri kesen ve tabanını dava adına sağlam tutabilmenin aracı olduğu için ticaret yaptığı halde İsrail’le siyaset yapmayan AKP hükümeti, bu ülkelerle anlaşma aramadı.
Onca gecikmeye rağmen aslında hâlâ şans vardı. Ankara Şam’la anlaşsa, bu Kahire’yi ABD ve AB destekli İsrail-Yunanistan-GKRY bloğundan koparabilirdi. Üstelik sadece Mısır’la değil, İsrail’le de anlaşmak mümkündü; çünkü iki ülkenin MEB anlaşmasını Türkiye ile yapmaları, kendilerine Doğu Akdeniz’de daha çok alan kazandırıyordu.
Üstelik Mısır, Yunanistan’la uzun süredir müzakere ediyordu ancak henüz anlaşma imzalamamıştı.
Atina’nın yakaladığı fırsat
Beklenildiği gibi AKP hiçbirini yapmadı. Hatta MEB bile ilan etmedi. Salt askeri güç kullanmakla sorunları çözebileceğini sanarak bazı girişimlerde bulundu; ABD ve Almanya devreye girince de geri adım attı. Yani askeri gücün caydırıcılığını da sulandırmış oldu!
Ve tüm bu süreci yanlış yöneten AKP hükümeti, Türkiye’ye bir fırsat daha kaçırttı: Çünkü Mısır en sonunda önceki gün Yunanistan’la MEB anlaşması imzalamış oldu!
AKP yönetimi ve Dışişleri Bakanlığı ise Yunanistan ve Mısır’ın deniz sınırı bulunmadığını ileri sürerek anlaşmanın yok hükmünde olduğunu savundu!
AKP’nin hatalarını fırsata çevirmek isteyen Atina yönetimi ise bir hamle daha yaptı: Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis Mısır’la anlaşmaya vardıkları gün, “Türkiye’yle yaşanan sorunun çözümü için Lahey’e gitmeye ve çıkacak sonucu uygulamaya hazırız” çıkışı yaptı.
Libya’da Rusya karşıtlığının maliyeti
Suriye’de Rusya’yla yürüttüğü işbirliğini İdlib’de “ÖSO bölgesi” kurmak hevesiyle riske atan AKP hükümeti, bunun devamı olarak Libya’da da Moskova’yla karşı karşıya geldi. Oysa Doğu Akdeniz konusu, Avrupa’nın en büyük enerji tedarikçisi olduğu için Rusya’yı da yakından ilgilendiriyordu. Yani Suriye, Doğu Akdeniz, Libya hattının tamamında Ankara Moskova’yla işbirliği yürütebilirdi.
Yazdık: Bu, Suriye’de kurulan Türkiye-Rusya-İran üçlüsünün Libya’da da Türkiye-Rusya-Mısır şeklinde kurulmasını getirir diye…
AKP hükümeti ise Libya’da Rusya’yla çalışmanın yollarını zorlayacağına, tersine Rusya’ya karşı ABD’yle “ortak çalışma” aradı; bu konuda Trump’a işbirliği mektubu yazdı, mutabakatlar yaptı, mutabakatların ete kemiğe bürünmesi için bakanlar arasında mekanizma kurdu.
Türkiye-Rusya-Mısır üçlüsü kurulabilecekken, AKP-Serrac-Malta üçlüsü kurdular!
Yanlış kaptanla doğru rotada ilerlenmez
Bu noktadan geri dönüş yok mu? Elbette var, hâlâ var…
Türkiye’nin dış politika denizlerinde doğru bir rotaya girmesi AKP hükümetinin kaptanlığında elbette zor, biliyoruz, hatta bazı noktalarda imkânsız.
Ancak dış politika ve ulusal güvenlik konularında yazan biri olarak, işimiz “yapılması gerekeni” yazmayı sürdürmektir.
“Türkiye dış politikada şunu yapmalı” diye önerdiğimizde, kimi okurlardan “AKP’den mi bekliyorsun, hayal” yanıtları alıyorum. “Olmalı”yı, “AKP yapar” umuduyla yazmıyorum elbette. Ancak “AKP yapmaz” diye de yapılması gerekeni yazmazsam, AKP gidene kadar yazmayı bırakmam gerekir haliyle…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2020
Suriye’nin petrolü Suriyelilerindir
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/08/2020
ABD’li Delta Energy şirketinin Suriye’nin kuzey doğusunda PKK’nin uzantısı PYD/YPG ile petrol anlaşması yapması, göstere göstere geldi:
ABD Başkanı Donald Trump bir yıl önce “Kürtlerin petrol bölgelerine yönelme zamanı gelmiştir” diyerek işareti vermişti (24.10.2019).
Aynı gün, ABD’li Senatör Lindsey Graham Beyaz Saray’da ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Milley’den brifing aldıktan sonra gazetecilere konuşmuş ve “Pentagon Suriye petrolü için plan hazırlıyor” demişti.
Nitekim ertesi gün ABD Savunma Bakanı Mark Esper, “Suriye’nin kuzeydoğusundaki bazı ABD birliklerinin, bölgedeki petrol yataklarını korumak amacıyla burada kalmaya devam edeceğini” açıklamıştı (25.10.2019).
Ardından Beyaz Saray, Trump’ın “Suriye’deki petrol sahaları için askeri operasyonlara onay verdiğini” duyurdu (6.11.2019). Sonrasında ABD, bölgede yeni bir askeri üs daha kurdu (5.12.2019) ve Deyrizor’da YPG kontrolündeki doğalgaz sahası yakınlarına alçak irtifa hava savunma füze sistemi konuşlandırdı (28.05.2020).
Yani petrol anlaşması adım adım, göstere göstere geldi…
Hatta ABD bu süreçte PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ile Barzani’nin Suriye’deki kolu ENKS arasında bir anlaşma yapılmasını da sağladı.
Erdoğan’ın ABD’ye petrol teklifi
Peki tüm bu süreçte Türkiye ne yaptı? Yapılacak olan en kötü taktik hamleyi yaptı!
Erdoğan ABD’ye işbirliği çağrısında bulundu: “Gelin Deyrizor’dan ve Kamışlı’dan çıkan petrolün satışını yapalım ama buradan hep güvenli bölge diyorsunuz, güvenli bölgeyi buradan elde edeceğimiz gelirle inşa edelim. Biz bu işin müteahhitliğini yaparız. Parasal kaynağını da buradan elde ediyorsak, biz plan, proje çalışmalarını yaptık” (15.12.2019).
Yani AKP hükümeti ABD’ye, “petrol anlaşmasını PYD’yle değil, benimle yap” diyordu. Tıpkı ABD’nin IŞİD stratejisinin esasını anlamayarak, “IŞİD’e karşı PYD’yle değil, benimle çalış” dediği gibi…
Esad’ın işbirliği teklifi
Hatta Şam yönetimine göre ABD tarafından çalınan Suriye petrolü zaten Türkiye’ye satılıyordu. Esad’ın konuyla ilgili Çin televizyonuna yaptığı açıklama, aslında altında işbirliği teklifi olan bir uyarıydı: “Türk rejimi, önce Nusra, sonra IŞİD ve bugün de ABD ile bölgenin petrolünün satışı konusunda doğrudan bir rol oynuyor” (16.12.2020).
Meselenin yanlışı işte burada: Suriye petrolünün Şam yönetiminin egemenliğine aykırı olarak çıkarılıp satılmasını siz yaptığınız taktirde meşru görürseniz, başkası yaptığında da eliniz kolunuz bir ölçüde bağlanmış olur!
ABD’nin petrolü AKP ya da PKK ile çıkarıp satması arasında sonuçları bakımından bir fark yoktur. İkisi de uluslararası hukuka aykırıdır. Çünkü Suriye’nin petrolü Suriyelilerindir. Uluslararası hukuka uygunluğun ölçütü Şam’ın rızasıdır.
Ankara’nın Şam karşıtlığı, ABD’nin PKK’yle anlaşarak Suriye petrolünü çalmasını pratikte kolaylaştırmaktadır!
Şam’la anlaşmak, sorunların anahtarı
Buradan dönüş yolu kapalı mı peki? Elbette hayır.
AKP’nin yanlış dış politikasını Türkiye’nin kaldırması gün geçtikçe zorlaşmaktadır ve Türkiye bu iç sorununu er geç çözecektir.
Dönüş yolu da şudur:
Şam’la anlaşmak artık pek çok meselenin anahtarıdır: Şam’la anlaşan Ankara, ABD-PKK ortaklığını bozar, yalnızlaştığı Doğu Akdeniz’de müttefik kazanır, Türkiye-Suriye yakınlaşması Mısır’ı kazanır, Türkiye-Suriye-Mısır işbirliği de Libya’da büyük aktörleri devre dışı bırakan bir çözüm getirir…
ABD’nin “Kürt kanı” üzerine kurduğu oyun
Bitirirken belirtelim.
Dün benzerini Irak’ta Barzani yapmıştı; Irak petrolünü “Kürt petrolü” varsayarak, AKP hükümeti desteğiyle İsrail’e pazarlamıştı.
PYD’nin de benzer şekilde Suriye petrolünü “Kürt petrolü” varsayarak ABD’yle birlikte satmaya kalkması, Kürtlere büyük kötülüktür.
Bu coğrafyada ABD emperyalizmine güvenerek Türk ve Arap düşmanlığı kazanmanın Kürtlere bir hayrı olmayacaktır.
Ankara ve Şam ise ABD’nin “Kürt petrolü” dediği ama aslında “Kürt kanı” üzerine kurduğu bu oyunu bozabilecek potansiyele sahiptir: Önce ABD karşıtı işbirliği yaparak, ardından da vatandaşları olan Kürtlerin yararını gözeterek…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ağustos 2020
LİBERAL DEMOKRASİ DEDİKLERİ MAFYOKRASİ
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 05/08/2020
ABD ÇİN’E DİJİTAL SAVAŞ AÇTI
Huawei konusunu yazdık: ABD bu Çinli şirkete iki nedenle ambargo uyguladı.
Birincisi Huawei cep telefonu pazarının bir numarası oldu; önce ABD’li Apple’i, ardından da Güney Koreli Samsung’u geçti. İkincisi ise Huawei aslında cep telefonu bölümünden ziyade 5G altyapısı kuran üstün teknoloji birikimiyle öne çıkıyordu.
5G’yi Çinli Huawei’nin kurması ise ABD için kırmızıçizgiye dönüştü. ABD bunu güvenlik endişesi sayarak en önemli müttefiki İngiltere’yi bile tehdit etti. Pek çok ülkeye şantaj uyguladı.
“GÜVENLİK ENDİŞESİ” BAHANESİ
Tabi aslında esas mesele “güvenlik endişesi” değildi. Washington “güvenlik endişesi” söylemi üzerinden müttefiklerini baskı altında tutuyordu; “güvenlik endişesi” diyerek bu ülkelerin Çin’le bilişim alanında ilişki kurmasını önlemeye çalışıyordu…
Tıpkı “SSCB’den gelen tehdit” diyerek NATO üzerinden Avrupa ülkelerini tam denetim altında tutması gibi…
Avrupa ülkeleri açısından Çinli bir şirkete 5G altyapısı kurdurmak güvenlik endişesiyse, elbette ABD’li bir şirkete kurdurmak da güvenlik endişesidir!
Bir ülke için başka bir ülkenin dijital uygulamaları ulusal güvenlik sorunuysa, bu alanda yıllarda tekel olan ABD, kendisinin de diğer ülkeler için ulusal güvenlik sorunu olduğunu aslında dile getirmiş olmaktadır!
POMPEO’NUN HEDEFİ TİKTOK
Huawei ve 5G’den sonra ABD’nin yeni dijital savaş gerekçesi, TikTok.
Video esaslı bir sosyal medya platformu olan Çinli TikTok kısa sürede dünya çapında popüler oldu. Bu nedenle Washington’un da hedefi oldu.
TikTok’u hedef alan ilk açıklama ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’dan geldi. Pompeo TikTok başta bazı Çinli sosyal medya uygulamalarına yasak getirebileceklerini açıkladı (7.7.2020).
Ardından Beyaz Saray ekonomi danışmanı Larry Kudlow, TikTok tarafından yönetilen verilerden endişe ettiklerini açıklayarak, uygulamanın bir Amerikan şirketi olarak çalışmasını istediklerini belirtti (17.7.2020).
Bu kısaca TikTok’un ABD’li bir şirkete satılmasını istemekti!
TRUMP-MİCROSOFT GÖRÜŞMESİ
Nitekim ABD Başkanı Donald Trump, bu satışın gerçekleşmesi için açık bir tehditte bulundu.
Trump önce TikTok’u yasaklamak için bir kararname imzalayacağını duyurdu ve bu kararını 24 saat içinde resmileştirme ihtimali olduğunu söyledi (1.8.2020).
Ardından Microsoft bir açıklama yaptı ve TikTok’u Çinli teknoloji şirketi ByteDance’den satın almak için görüşmelerde bulunduklarını duyurdu. Microssoft CEO’su Satya Nadella bu konuda Trump’la görüştüklerini de açıkladı (3.8.2020).
Öte yandan Rueters’e konuşan “üç kaynak”, Trump’un ByteDance’e TikTok’u ABD’li Microssoft’a satması için 45 gün süre tanıdığını belirtti (3.8.2020). Kısa bir süre sonra açıklama yapan Trump haber doğruladı, Microsoft CEO’su Satya Nadella ile görüştüğünü, fiyat dahil konuştuklarını ve Çinli şirketin TikTok’u satması için 45 gün süre tanıdığını söyledi (3.8.2020).
TRUMP’UN 45 GÜN SÜRE VERMESİNİN İKİ ANLAMI
Trump’un Çin’li şirketin ABD’li şirkete satılması için 45 gün süre tanıması iki anlama geliyor:
1) ABD’nin o çok övündüğü “liberal demokrasisi” aslında “mafyokrasi”dir!
2) Trump’un Çinli sosyal medya uygulamasının ABD’ye karşı veri güvenliği riski oluşturduğunu savunması, aslında ABD’li sosyal medya uygulamalarının da benzer riski diğer ülkeleri için taşıdığı anlamına gelmektedir.
Bu ikisi de şu gerçeğe işaret ediyor: ABD’nin teknoloji üstünlüğü ile dijital dünyayı başka ülkelere karşı kullanması dönemi artık bitiyor!
ABD SENATO’SUNUN ENDİŞESİ
Nitekim geçen ay ABD Senato bu konuda bir rapor hazırlamıştı. Rapordaki Çin’e yönelik “bilgiyi sansürleme ve dijital otoriterleşme” gibi propagandaya dayalı suçlamaları bir kenara koyarsak, ABD Senatosu’nun asıl önemli gördüğü gerçek şuydu: ABD önlem almazsa internetin kurallarını artık Beijing yazacaktı!
Senato’nun alınmasını istediği önlemlerin başında da “Çin’in 5G teknolojisine ABD’nin bir alternatif geliştirmesi amacıyla kamu sektörü ve özel sektör ortaklığı oluşturulması için bir yasanın çıkarılması” ihtiyacıydı (22.7.2020).
Kısacası dijital dünyadaki çatışmanın, gittikçe diğer çatışmaların önüne geçeceği bir döneme giriyoruz…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
4 Ağustos 2020
15 Temmuz’u bastıranların tasfiyesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/08/2020
Okan Müderrisoğlu, açılışını Erdoğan’ın yaptığı İstanbul’daki MİT karargâhı üzerinden MİT güzellemesi yaptığı yazısında önemli bir gerçeğe işaret etti: “MİT’i, 15 Temmuz’a giden süreçteki muhtelif toplantıları zamanında ve yeterince fark edememesinin yanında darbe teşebbüsünün öne alınmasını ve sekteye uğratılmasını sağlayan çabasıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor” (Sabah, 1 Ağustos 2020).
Ancak burada “başarıyı” Hakan Fidan’a yazmak, Hulusi Akar’a büyük haksızlık olur!
Aksakallı’nın yanıtlanmayan o sorusu
Akar ve Fidan’ın 14 Temmuz programı ilginçtir. 15 Temmuz’da yapılacak Özel Kuvvetler İhtisas Kursu Mezuniyet töreni bir gün önceye çekilmiş ve Genelkurmay Başkanları bu törenlere katılmazken Akar, Fidan’la birlikte katılmıştır. Törenden sonraki yemeğin ardından Akar ve Fidan, Yaşar Güler ve Zekai Aksakallı ile küçük bir toplantı yapmış, ardından da Akar ve Fidan 20.30’dan 00:30’a kadar baş başa 4 saat daha konuşmuştur. Akar ayrıldıktan sonra ise Fidan bir yarım saat de Aksakallı ile baş başa görüşmüştür.
Ancak bu görüşmeler, Akar ve Fidan TBMM Araştırma Komisyonu’na giderek ifade vermediği ve milletvekillerinin sorularını yanıtlamadığı için hâlâ aydınlatılamadı. Akar’ın yazılı gönderdiği 8 sayfalık ifadesinde ise Müderrisoğlu’nun sadece MİT’e başarı yazdığı o “erkene alma” gerçeğine işaret var: “Tedbirler sayesinde paniğe kapıldılar. Darbe öne çekildi ve akamete uğratıldı” (Türkiye, 31.5.2017).
İyi de oldu, darbe bastırıldı! Bastırabilmek için öne çekmek, darbeyi erken doğurtmak elbette bir yöntemdir, itirazımız yok…
Ancak “erken doğurtmaya gerek kalmadan da darbe önlenebilir miydi acaba” diye sormalıyız yine de. Zira o gecenin öne çıkan isimlerinden Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın mahkeme ifadesindeki şu saptaması/sorusu hâlâ yanıt bekliyor: “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz tedbir olarak ‘Personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Birlik komutanları kışlalarında, mesaiye devam edilir. Her zaman uygulanan bu temel ve basit kural 15 Temmuz’da ilk haber alındığı zaman uygulanmamıştır. Uygulansaydı darbe girişimi baştan açığa çıkardı.” (Hürriyet, 20.3.2017).
600 Albayın tasfiyesi
Akar’a “darbeyi açığa çıkartacak o emri neden vermedin” diye sonra Aksakallı, biliyorsunuz son Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) emekli edildi. Sürpriz değildi, zira öncesinde kızağa çekilmişti zaten.
Aksakallı’nın emekli edilmesinden daha önemli olanı, son YAŞ’ta 600’den fazla Albayın tasfiye edilmesidir. Bilenlerden ve onları tanıyanlardan aldığımız bilgilere göre tasfiye edilenler, ordunun Kemalist subaylarıydı…
Bakınız, 15 Temmuz gecesinin en önemli gerçeğidir: Tamam, her siyasi iktidar öyle bir geceden kendine kahramanlık payı çıkarmak ister, ancak darbe gerçekte Erdoğan’ın işaretiyle sokaklara çıkanların tankın egzozuna atlet tıkıştırmasıyla önlenmiş değildir. Tankı durduran tanktır; Türk ordusunun Kemalist subayları darbeyi çatışa çatışa bastırmıştır!
İşte YAŞ’ta tasfiye edilen 600 Albay, o gece darbeyi bastıranlardandır! Bu nedenle tasfiye edilmelerini sessizce geçiştiremeyiz…
17 yılda dört darbe
Tabloyu anlayabilmek için bugüne son 20 yıldan, yani “büyük resimden” bakmalıyız: Türk ordusuna 21. yüzyılda dört darbe yapıldı!
1. Darbe: 4 Temmuz 2003’te ABD Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirdi! Hedef Türk ordusunun ABD’nin BOP planına teslim alınabilmesiydi.
2. Darbe: Ergenekon-Balyoz kumpasları. ABD destekli AKP-FETÖ operasyonlarının hedefi, Türk ordusunun Türkiye’nin BOP’a uygun yapısal dönüşümüne itiraz edememesiydi.
3. Darbe: 2. Darbe sürecinde ordunun sinir merkezlerine yerleştirilen ve siyasi destek nedeniyle YAŞ’ta tasfiye edilemeyen FETÖ’cüler 15 Temmuz’da darbe yapmaya kalktılar. Neyse ki Kemalist subaylar bastırabildiler.
4. Darbe: 3. Darbeyi “Allah’ın lütfu” gören iktidar, bunu 20 Temmuz’dan itibaren 4. Darbe fırsatına çevirdi. TSK’yi önce ikiye böldü; kuvvetleri (Kara, Deniz ve Hava) Savunma Bakanlığına, genel komutanlıkları (Jandarma ve Sahil Güvenlik) İçişleri Bakanlığına bağladı. Askeri yargıyı, askeri okulları, askeri hastaneleri kapattı. GATA’lar Abdülhamit hastaneleri olarak Sağlık Bakanlığına bağlandı. TSK’ye din adı altında tarikatlar sokuldu! YAŞ’ın yapısı değiştirildi; 8 sivil ile 4 asker karar merci oldu; tayin ve terfilerin siyasileşmesinin önü açıldı, kimin general olacağına adalet, eğitim, hazine bakanları karar verir hale getirildi!
İşte 600’den fazla Kemalist subayın tasfiye edilmesi de 4. darbenin son hamlesidir ne yazık ki ve sonuncu mudur, bilemiyoruz…
“Cumhuriyet adım adım nasıl yıkılıyor ki” diye soranlar, bu tabloyu iyi incelemeliler öncelikle!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ağustos 2020
150 yıllık çarpışma
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/08/2020
AKP’li Mehmet Metiner’in konuşmasını dinleyince o akşam geldi aklıma…
Kırmızı Kedi Yayınevi’nin kurucusu Haluk Hepkon’un evinde toplanmıştık; Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve ben…
Barışların yeni kitabı için en uygun ismi belirleyecektik. 2 saat boyunca masanın dört köşesinden önerdiğimiz isimleri tartışırken, kısa Türkiye tarihini de tartışıyorduk aslında. Sonuçta Metastaz’da karar kıldık hep birlikte: AKP-FETÖ ilişkisi sonrası süreci en iyi anlatan kavramdı çünkü…
Metastaz
250 binden fazla okura ulaşan Metastaz’ı AKP’li Mehmet Metiner okudu mu, bilmiyorum ancak kitabı özetlemiş sanki şu sözleriyle:
“Biz dini cemaatlerle çok fazla iç içe olduğumuz için, bizim temasımızın olmasında hiçbir yanlışlık yok. Şu anda da temasımızın olduğu cemaatler var. Yarın bunlardan ne çıkar bilemeyiz. İhanet ortaya çıktığında anlaşılır” (CNN Türk, 30.7.2020).
Metiner’in bu dört cümlesi her şeyi özetliyor: AKP cemaatler ve tarikatlar koalisyonudur, parti/hükümet bu yapılara oy desteği karşılığında siyasi/ekonomik tavizler veriyor, cemaat ve tarikatlar devlete yerleştiriliyor, FETÖ’den boşalan yerlere dolduruluyor ve elbette içlerinden biri yine AKP’ye “ihanet” edebilir…
Elbette ihanet, dosta yapılır; tıpkı onca siyasi işbirliğinden, ortak kumpastan, el ele Cumhuriyet’e karşı faaliyetlerden sonra FETÖ’nün AKP’ye yaptığı gibi…
Ve evet; cemaat ve tarikatlarla siyasi koalisyon kuran, ihanet üretir hep! İşte “metastaz” budur!
Karşı-devrime verilen tavizler
Cumhuriyet devrimi iki düzlemde yıkılıyor adım adım; eğitimi ve hukuku hedef alarak!
DP, devrimin yıktığı yapıların temsilcileri olarak CHP’den koptu önce… Ardından devrimciliği Atatürk gibi sürdüremeyenler, DP’nin siyasi etkisi nedeniyle tavizler vermeye başladılar. O tavizler CHP’nin iktidarını korumadı, tersine DP’yi iktidar yaptı. (Ki sağcılığa tavizlerin CHP’yi iktidar yapmadığından ders çıkarmayanlar son 18 yılda da sağcılığa ve gericiliğe en büyük tavizleri vermeyi sürdürdüler!)
Menderes’in açtığı, Demirel’in MC hükümetleri ile asfaltladığı, Evren/Özal’ın çift gidişli yaptığı ve Çiller’in otobana çevirdiği yoldan cemaat ve tarikatlar “tam iktidar” oldu.
Tüm bu süreçte imam hatiplerle adım adım “eğitimin birliği” tahrip edildi. Şimdi de “hukukun birliği” bozulmaya çalışılıyor. Çoklu baro operasyonu da, Ayasofya kararı da hukukun birliğini tahrip etmek içindi. Hatta İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme operasyonu da Medeni Hukuk’ta gedik açmak içindir!
Cumhuriyet cephesindeki gaflet
Tüm bu süreçte, AKP’nin ideolojik “amiral gemisi” Yeni Şafak’ın yayımladığı Gerçek Hayat dergisinden “hilafet için toplanın” çağrısı yapılması boşuna değil (27 Temmuz-2 Ağustos 2020, sayı 1031).
Elbette “İslam dünyasının” mevcut şartlarında bir hilafetin olamayacağı ortada. Filistin gibi en haklı bir konuda bile birleşemeyenleri bu çağda hilafet çatısı altında toplamanın olanaksızlığı AKP’liler arasında da görülüyor.
Ancak hilafet bir sembol; Cumhuriyet’i hedef almanın, devrimle hesaplaşmanın sembolü. Tıpkı türban gibi; esas hedefe giderken müttefikleri bir araya toplamanın aracı…
Esas hedefin Cumhuriyet’in imhası olduğunu ne yazık ki kimi cumhuriyetçi çevreler de göremiyor; bazıları dış politikada olumlu gördükleri işler nedeniyle, bazıları koltuğunu korumak için, bazıları işlerini sürdürebilmek için, bazıları FETÖ’yle mücadele ediyor diye, bazıları ABD ve AB’ye kafa tuttuğunu sandığı için, bazıları “hükümet değil devlet politikası” yanılsaması içinde AKP’ye destek veriyor…
Bazıları da karşı çıkarken hatalı konumlandığı için dolaylı destek vermiş oluyor AKP’ye; gericiliğe taviz vererek, AKP’nin adayına benzer adaylarla karşısına çıkarak, elinden koz almak adı altında AKP’nin hedeflerinin sorunsuz gerçekleşmesine katkı yaparak vb.
Kısacası AKP’nin Cumhuriyet’i adım adım yıkabilmesi, bir ölçüde de Cumhuriyet cephesindeki gaflettendir!
Hedefleri 150 yıllık devrimci tarihimiz!
Hâlâ anlamayanlar için ne de güzel özetliyor hedeflerini Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır” (30.7.2020).
Anımsayın, daha önce de “yüzyıllık parantez” diyorlardı, hedeflerini işte o parantezi, yani Cumhuriyet’i kapatmak olarak ilan ediyorlardı.
150 yıllık modernleşme diyerek tarihimizdeki tüm devrimleri hedef almaktadırlar: 1876’da padişahın yetkilerini kısıtlayan anayasası ve meclisiyle 1. Meşrutiyet devrimini, padişahın savaş gerekçesiyle kapattığı meclisi yeniden açan 2. Meşrutiyet devrimini ve padişahın İngiliz yetkiliye İstanbul’un sembolik anahtarını teslim ettiği şartlarda Ankara’da bağımsız Meclis kurulmasıyla başlayan Cumhuriyet devrimini…
Yani mesele karşı-devim meselesidir! Jön Türklerin 150 yıllık devrimleriyle hesaplaşmaktadırlar…
Bu gerçeği görmeden, dar günlük siyaset düzlemi içinde yapılan muhalefetçilikle Cumhuriyet’in korunamadığı, dünün en önemli gerçeğiydi!
Bunu artık görerek yarının büyük gerçeğine uygun konumlanmalıyız!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ağustos 2020
Güvenlik stratejisi nasıl oluşturulmalı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/07/2020
Birkaç yıldır “gerçeküstü” bir siyasal iklim içindeyiz: Meclis kürsüsünden, miting alanlarından, ekranlardan, köşelerden kılıçlarını çeken çekene…
Suriye’de Esad’ı devirme hedefi ne ki? Libya’da Hafter’i indirmeler; Doğu Akdeniz’de İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs, Yunanistan, Lübnan ittifakını dağıtmalar; Libya’da Mısır ordusunu yenmeler; Ege’de Yunanistan’a diz çöktürmeler; Kafkasya’da Ermenistan’a had bildirmeler; Körfez’de Katar’ı korumalar; Afrika’da üs ve askeri açılımlar…
Duruma göre Libya nedeniyle Rusya’ya ayar vermeler; duruma göre “Eyy Amerika, eyy Avrupa” demeler…
Bu siyasal iklime toplumun kendini kaptırmasında Diriliş türü dizilerin, Ayasofya’yı sanki İngiliz işgalinden kurtarmış gibi propaganda yapılmasının, hemen her gün Osmanlı tarihi ile övünmenin, bir köprülü kavşağı bile sanki Batı’ya rağmen açıyormuş gibi yapmanın ne derece etkisi var, incelenmeli…
AKP’nin oluşturduğu sanal dünya
Tüm bu süreçte şunları söyledik: Esad’ı devirme hedefi yanlıştır, Ankara Şam’la anlaşmalı. Libya anlaşmasının sonuç vermesi için Doğu Akdeniz’de başka ülkelerle de deniz sınırı anlaşması yapmaya çalışılmalı; örneğin İsrail’le, örneğin Mısır’la… Doğu Akdeniz’deki ittifakı bölecek diplomatik hamleler üzerinde durulmalı… “Rusya’yla anlaşıp, bunu ABD’yle pazarlıkta kullanma” yanlışı bırakılmalı…
“Ankara Trablusgarp’a asker göndermek yerine Şam ve Kahire’ye diplomat göndermeli” dedik özetle…
Ayasofya açılışında kendini yeniçeri gibi hisseden ak-takım ise ekranlardan, köşelerden bizlere “muhtıra” verdi: Önce diplomasi diyen bizler, Türkiye’nin büyük gücünü göremiyorduk; ABD ve Rusya’yı birbirine karşı kullanan o kökleri Abdülhamit’te olan Erdoğan taktiklerini anlayamıyorduk; AB ülkelerine had bildiren o kökleri Kanuni’de olan Erdoğan siyasetlerini kavrayamıyorduk!
Kuşkusuz tam bir sanal dünyaydı bu elbette…
AKP diplomasiye çark etti
Önemle belirtelim: Sınırı hesaba katılmadan arkasına sığınılan kaba güç, uluslararası ilişkilerde bir getiri sağlamaz fakat başta itibar olmak üzere çok şey kaybettirir!
Şimdi de öyle oldu. Sürdürülen “kaba güç” siyaseti, yerini birden diplomasiye dönme eğilimine bıraktı! Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü ve Erdoğan’ın Güvenlik ve Dış Politikalar Başdanışmanı İbrahim Kalın, “önce diplomasi” mesajı verdi, Almanya’nın AB dönem başkanlığında diplomasiye ve müzakerelere öncelik vereceklerini ilan etti ve Erdoğan’ın şu kararını duyurdu: “madem müzakereler devam edecek bir görelim önümüzü, bir müddet bekletelim” (CNN Türk, 28.7.2020).
Ne olmuş oldu yani? Yunanistan’a silah gösterirken, masaya oturmayı kabul etmiş oldular!
Böylece Türkiye’ye itibar kaybettirdiler ama daha önemlisi Türkiye’nin askeri kapasitesini caydırıcı olarak kullanabilmesini sulandırdılar! Ki bunun olumsuz sonuçlarını yakın zamanda göreceğiz…
AKP’nin Atlantikçiliği
İbrahim Kalın’ın açıklamasıyla “önce diplomasiye” dönülmesi sorunları çözmüyor kuşkusuz. Çünkü Türkiye’nin güvenlik stratejisinin oluşturulmasındaki temel yanlışlık sürüyor.
Şöyle ki, Ankara güvenlik stratejisi oluşturabilme işinin daha başlangıcında yanlış yapıyor; Türkiye’nin güvenliğine baş tehdidin nereden geldiğini doğru saptayamıyor!
İki gün önce Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar -çeşitli başkentlere ilan eder gibi- Türkiye’nin “güvenlik politikaları” açısından üç mesaj verdi:
1) “Türkiye ve ABD’nin geçmişte birçok kez yaptığı gibi daha olumlu bir yola gireceğine inancımız tamdır.”
2) “NATO Türkiye’nin güvenliğinin merkezindedir.”
3) “AB’ye üyelik bizim stratejik bir hedefimiz olmaya devam ediyor.”
Baş tehdidi saptayamama sorunu
Türkiye’nin güvenliğine tehdit ABD’den gelirken, Washington Türkiye’yi güneyinden yani Irak ve Suriye’nin kuzeyinden tehdit ederken, Washington Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den karşıt cephe inşa ederek tehdit ederken, Washington Türkiye’yi “ekonomi sopasıyla” tehdit ederken, Washington Türkiye’yi “şu silahı vermem, verdiğim şu silahı da kullanamazsın” diye tehdit ederken, Washington Karadeniz’e girme hedefiyle Türkiye’yi bölgesinde Rusya’yla karşı karşıya getirmeye çalışırken, Washington “Ermeni soykırımı” sopasıyla Türkiye’yi sürekli baskı altında tutarken, Washington Kıbrıs’ta Türkiye’nin tam karşısında yer alırken, Ankara hâlâ ABD’yle “ortak çalışma” peşinde olursa, Türkiye’yi gözeten bir güvenlik stratejisi” oluşturmak zaten mümkün olmaz!
Tehdidi doğru belirlemeyen, doğru strateji kuramaz. Doğru strateji kurulmadığında da tehdide göre dost-düşman ve ara güç ayırımı yapma, dostları çoğaltıp düşmanları azaltma taktikleri uygulanamaz.
Tehdidin kaynağı yanlış belirlendikten sonra ister kaba güç gösterin, ister masaya oturun, sonuç değişmez…
Türkiye’nin en önemli sorun budur…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Temmuz 2020
WASHINGTON’UN HEDEFİ ÇKP
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 29/07/2020
ABD’NİN AMACI ÇKP’YE KARŞI KÜRESEL KOALİSYON
Kimi “süper solcular” Çin’e özgü sosyalizme dudak bükse de, ABD yönetimi o sosyalist sistemi ve sistemin mimarı Çin Komünist Partisi’ni “baş düşman” ilan etmiş durumda…
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, bu yılın başında, 20 Ocak’ta, “asıl tehdit Çin Komünist Parti’dir” demişti ve ABD yönetimi o günden beri sürekli Çin Komünist Partisi’ni hedef alan açıklamalar yapıyor.
ÇKP NEDEN ABD’NİN HEDEFİ?
ABD’nin ÇKP’yi hedef alması, kuşkusuz kendi cephesinden oldukça mantıklı.
Zira ABD’nin üst düzey politika yapıcıları bilmektedir ki, bugün Çin Halk Cumhuriyeti ABD ekonomisine yetiştiyse, üretimde ve ticarette geçtiyse, altı kıtada büyük yatırımlar yapabiliyorsa, teknolojide büyük atılım sağladıysa, askeri alanda da makası hızla kapatıyorsa ve en önemlisi dünyanın dörtte biri büyüklüğündeki 1,4 milyar nüfusunun refah seviyesini her yıl artırıyorsa, bunun asıl sorumlusu Çin Komünist Partisi’dir.
Çin Komünist Partisi liderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti, sömürge ve iş savaş döneminin büyük yıkımını onarmış ve 70 yılda ülkeyi ABD’yle yarışır hale getirmiştir.
EKONOMİ VERİLERİ
Aslında Çin Komünist Partisi önderliğinde Çin’in nereden nereye geldiğini en iyi ekonomi verileri göstermektedir.
Örneğin Çin’in satınalma gücü paritesine göre dünya ekonomisi içindeki payı 1980’de sadece yüzde 2,3 iken, bu oran 2017’de yüzde 18,3’e, yani yaklaşık sekiz katına yükselmiştir. Aynı tarihlerde ABD’nin dünya ekonomisindeki payı da küçülmüştür: 1980’de yüzde 24,3 iken, 2017’de yüzde 15,3’e gerilemiştir.
2006 yılında Çin’in üretimi 894 milyar dolar iken, ABD’nin üretimi Çin’in iki katıydı; 1,8 trilyon dolardı. 2015 yılına gelindiğinde ABD’nin üretimi 2,17 triyon dolara çıkabilirken, Çin’in üretimi ABD’yi geçti ve 2,57 trilyon dolara yükseldi.
Ticarette de durum benzer. Çin 1979 yılında sadece 13,7 milyar dolarlık mal ihraç edebilirken, 2017’de ihracat 2,28 trilyon dolara çıktı. Çin ABD’ye yılda 431 milyar dolarlık mal satabilirken, ABD Çin’e ancak 149 milyar dolarlık mal satabilmektedir.
ÇKP’NİN 6 HEDEFİ
Görüldüğü gibi Çin 70 yılda, olağanüstü bir büyüme gerçekleştirmiştir. Üretime dayalı bu büyümenin mimarı Çin Komünist Partisi ve onun uyguladığı Çin’e özgü sosyalizmdir.
Ve Çin Komünist Partisi, 6 hedef belirlemiştir.
Bu hedeflerin birincisi Çin’i 2050 yılına kadar müreffeh, güçlü, demokratik, kültürel açıdan gelişmiş, uyumlu, güzel ve modern bir sosyalist ülke haline getirmektir.
ÇKP ayrıca “önce insan” merkezli kalkınmayı sürdürmeyi, reformlara devam etmeyi, sosyalist hukuk devleti inşasını, ÇKP’nin emrinde güçlü bir ordu inşa etmeyi ve Çin’e özgü ülke diplomasisi ile yeni bir uluslararası ilişki tarzı geliştirmeyi önüne hedef koymuştur.
POMPEO LONDRA’DA ÇKP’YE KARŞI KÜRESEL KOALİSYON ARIYOR
İşte ABD bu büyük gerçeği, yani büyük Çin atılımın mimarının ÇKP olduğu gerçeğini gördüğünden, artık doğrudan ÇKP’yi hedef almaktadır.
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, geçen hafta Londra’yı ziyaretinde konuyu yeninden gündeme getirdi ve baş tehdit ilan ettiği Çin Komünist Partisi’ne karşı “küresel bir koalisyon kurma” amacını ilan etti (21.7.2020).
Pompeo, Trump yönetiminin, “Çin tehdidini anlayan ve Pekin’i doğru düzgün davranmaya mecbur edene dek Çin Komünist Partisi’ni geri püskürtmeye hazır olan ülkelerle koalisyon kurmayı umduğunu” dile getirdi.
ABD Başkanı Donald Trump da, kısa bir süre önce G7’yi G11’e genişletmeyi istediğini açıklamıştı. Trump, Batı kampındaki “en gelişmiş” 7 ülkeye Rusya, Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’yı ekleyerek, aslında Çin’e karşı “daha geniş Batı” inşa etme stratejisi belirlemişti.
Ancak Moskova yönetimi Çin’i dışarıda bırakan bu yapıya itiraz etmiş, G20 mekanizmasının ihtiyacı gördüğünü savunmuştu.
ÇİN DÜŞMANLIĞI ABD’YE YARAMIYOR
Sonuç olarak ABD yönetimi seçim takvimi yaklaştıkça Çin’e karşı baskıyı artırma peşinde. Trump, Çin düşmanlığını yükselttiği oranda seçimi kazanacağını varsayıyor.
Ancak anketlere bakılırsa seçimi kazanma olasılığı gün geçtikçe azalıyor ve Çin’e karşı inşa etmek istediği bir büyük cepheyi de kurabilmekten uzak görünüyor.
Ticaret savaşında vites yükseltmesinin ise Çin’e verdiği zarar kadar ABD’ye de zarar verdiği gün geçtikçe ortaya çıkıyor.
Kısacası, Çin düşmanlığı Trump’a ve ABD’ye yaramıyor.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
28 Temmuz 2020
Korunacak değil yeniden kurulacak Cumhuriyet
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/07/2020
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD)1994 yılında Galatasaray Lisesi’nde bir toplantı düzenler. “Atatürk’ün Cumhuriyeti Nereye Gidiyor?” konulu toplantının konuşmacısı Ahmet Taner Kışlalı’dır.
Ancak Kışlalı’nın konuşmasının daha ilk cümleleri dinleyicilerde şaşkınlık yaratır, çünkü şöyle demektedir: “Atatürk’ün Cumhuriyeti kaldı mı ki, nereye gittiğini tartışıyoruz? Asıl, onu nasıl yeniden kurabileceğimizi tartışmalıyız.”
Ardından Kışlalı tezini destekleyen somut örnekler verir…
Kışlalı iki yıl sonra 1996’da Cumhuriyet gazetesinde “Godot’yu beklerken” başlıklı bir makale yazar ve Erbakan döneminde Atatürk Cumhuriyeti’ni hedef alan uygulamaları sıralar. Ardından da yukarıda değindiğimiz 1994’teki o toplantıyı anımsatır ve orada verdiği örneklerin, iki yıl sonra makalesinde yazdıkları kadar somut olmadığına dikkat çeker.
Aradan 24 yıl geçti… Kışlalı Erbakanlı dönemin ardından Erdoğanlı dönemi görseydi, hele de Cumhurbaşkanlığı katından Atatürk’ün tarihe ihanet ettiğinin savunulabildiği, Diyanet İşleri Başkanı’nın Ayasofya üzerinden Atatürk’e lanet okuyabildiği şu günleri görseydi, acaba ne derdi?!
Milli burjuvazi eksikliği
1994’teki toplantıyı şundan anımsattım: Biz Cumhuriyetçilerin Cumhuriyeti savunamadığı ve koruyamadığı ortada. Mesele bundan sonra ne yapılması gerektiğini saptayabilmek ve yapabilmektir.
Peki Cumhuriyet neden savunulamadı?
Cumhuriyet devrimimiz, karakter olarak bir milli demokratik devrimdir. Bizde olduğu gibi her yerde bu karakterde devrimlerin “asıl sahibi” burjuvazidir; milli burjuvazidir.
Kuşkusuz güçlü bir milli burjuvazi yoktu; Osmanlı Devleti’nin son döneminde ticaret başta olmak üzere ekonominin önemli alanları, yabancılarla iş tutan türde burjuvaziye aitti. İttihat ve Terakki’nin bu yapıyı değiştirmek üzere attığı kimi adımlar, zayıf da olsa bir “milli burjuvazi” oluşturmaya başladı. İşte o yapı, iyi kötü, Cumhuriyet devriminin de “sınıfsal” sahibiydi.
Cumhuriyet kadroları, devrimden sonra o “milli burjuvaziyi” büyütmek için çeşitli hamleler yaptı. Ancak ilerleyen yıllarda “devrimcilik” sürdürülemedi; toprak ağalarıyla uzlaşıldı, dahil olunan Atlantik sistemine uygun olarak burjuvazinin büyüyen kısmı kompradorlaştı ve Cumhuriyet atılımı dondu. Donan yapı da ilerleyen yıllarda adım adım karşıdevrimin tırpanlarıyla budandı, tasfiye edildi…
Sonuç mu? 26. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ 3 yıl önce bir kitap imza günü etkinliğinde şöyle demişti: “Bugün Türkiye’nin milli burjuvazi sınıfı olsaydı, bir çok sorunlar olmazdı” (28.10.2017).
Burjuvazi neden Cumhuriyet’e sahip çıkmadı?
Birincisi yukarıda da belirttiğimiz gibi burjuvazinin irice kısmı Atlantik kampı içinde kompradorlaştı; yabancı sermayenin temsilciliğine “terfi” etti. Komprador burjuvazi de ulusal ekonominin geliştirilmesini değil, temsilciğini yaptığı uluslararası büyük sermayenin çıkarlarını gözetti haliyle.
İkinci olarak, burjuvazinin bir kısmı oldukça “kirli”dir; klasik ekonomik faaliyetlerle değil, siyasi destekle büyümüştür. O nedenle de bagajı sorunludur.
Ne demek istediğimizi bir dönem İstanbul burjuvazisinin temsilcisi olarak başbakan olan Tansu Çiller’den hareketle anlatalım. Çiller önce “RP ile hükümet kurmak vatana ihanet, sistemin sonu, Türkiye’nin karanlığa bürünmesidir” dedi ama sonra gitti RP’yle koalisyon kurdu; RP’yi iktidar yaptı ve bugüne gelen yolu hazırladı.
Peki burjuvazinin temsilcisi, üstelik “sistemin sonu” diye de doğru görebildiği bir yola neden girdi? Birincisi Atlantikçiydi; ABD Kemalist değil, İslamcı Türkiye istiyordu artık. İkincisi de yolsuzluk dosyaları vardı. O dosyalar Çiller’i rehin aldı ve Çiller “sistemin sonu”na giden yolu hazırladı.
Aynı Çiller, yıllar sonra da adım adım Cumhuriyet’i tasfiye eden AKP’ye destek verdi. Neden? Oğlunun işleri için!
Yeniden devrim, yeniden Cumhuriyet
Cumhuriyet’in “sahipleri”, Atlantik kampında olmanın gereği olarak komünistlere ve solculara düşman oldu, hatta onları baskılaması için “siyasal İslamcıların” önünü açarak, Cumhuriyet’in tasfiye edilmesine neden oldu özetle…
Bu süreç sarmal bir şekilde, Kemalistleri de adım adım hedef alan ve en sonunda onları da tasfiye eden bir sürece dönüştü.
“Sahipleri” ihanet ederken, Cumhuriyet’i savunmak da halkın Kemalist kesimleriyle birlikte solculara kaldı en sonunda.
Ve geldiğimiz yeri, “Hedef ne? Mücadeleyi nasıl ve kimlerle yürüteceğiz?” sorularına doğru yanıt verebilmek için iyi saptamalıyız.
Ahmet Taner Kışlalı’nın 1994’teki saptamasından başlayarak geride kalan 24 yıl artık şu gerçeği ortaya çıkarmıştır: Korunacak Atatürk Cumhuriyet’i kalmadı ama yeniden inşa edilecek Cumhuriyet hedefimiz var. Artık Cumhuriyet’i savunma mevziisinde değil, “yeniden Cumhuriyet” devrimi yapma mevziisinde olmalıyız!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Temmuz 2020