Archive for category Politika Yazıları

Erdoğan’ın Musul’dan pay kapma hedefi

Fırat Kalkanı operasyonu başladıktan sonra yazdığımız ilk yazıda, operasyonun şu iki açmazına dikkat çekmiştik:

1) Amerikan Koridoru’nu engellemek ÖSO’ya güvenli bölge kurmaktan değil, Suriye ordusunun Suriye’nin bütününe egemen olmasını sağlamaktan geçer. Çünkü ABD’nin IŞİD’den arındırılmış bölgeye PYD yerleştirmesiyle, AKP’nin IŞİD’den arındırılmış bölgeye ÖSO yerleştirmesi arasında fark yoktur. İkisi de Suriye’nin bölünmesi demektir!

2) Türkiye genel planda ABD’yle değil, Rusya’yla hareket etmeli, sahada ise ÖSO’yla değil, Şam’la işbirliği yapmalı!

Bu ikisi yapılmadığı takdirde, Irak deneyiminden de hareketler, Amerikan Koridoru’nu engelleme girişiminin yarım kalacağını, kalıcı olamayacağını ve daha kötüsü tersine dönebileceğini belirtmiştik. (www.mehmetaliguller.com, Fırat Kalkanı’nın açmazları, 25 Ağustos 2016)

AKP’NİN ‘TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ’ YALANI

Geride kalan yaklaşık iki aylık süreçte bu iki konuda da ciddi bir ilerleme sağlanamadı. Tersine Erdoğan’ın açıklamaları, ikili strateji yürüttüklerini ortaya koydu: Koridoru engellemek ama bunu koridordan pay kaparak yapmak!

Saray ve AKP Hükümeti açık açık Irak ve Suriye’den pay kapma peşinde. Bu hedeflerinde kuşkusuz yeniden gaz ortaklığıyla müttefik oldukları İsrail’in Savunma Bakanı Moşe Yaalon’un “Suriye bir omlettir, omletten yeninden yumurta yapılamaz” tavsiyesi bulunmaktadır!

Ankara’nın Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda yaptığı açıklamalar pratikte bir anlam ifade etmiyor.

Çünkü asıl hedefi Amerikan Koridoru’nu engellemek olan bir ülke, o koridorun Irak’taki kısmıyla, yani Barzanistan’la Irak başkentine karşı işbirliği yapmaz!

Çünkü asıl hedefi Amerikan Koridoru’nu engellemek olan bir ülke, koridorun ikinci bölümünün inşa edilmeye çalışıldığı Suriye’de, rejimi hedef almaz, tersine rejimle işbirliği yapar!

MUSUL’U IRAK BÜTÜNLÜĞÜ İÇİNDE SAVUNMAK GEREK

Saray’ın Türkiye ile Irak’ı Musul’da karşı karşıya getiren açıklamaları da, yine Musul’dan pay kapma peşinde olduklarına işaret etmektedir.

Erdoğan’ın Lozan’ı hezimet görmesi ve Misak-ı Milli’yi tartışmaya açması, toplamda Musul ve Halep hedefleriyle ilgilidir.

Fakat Musul konusu artık kapanmıştır ve tarihte kalmıştır. Musul’un Irak toprağı olduğu gerçeğinin üzerinden atlayan her durum, pratikte en çok ABD’ye yarayacaktır!

Çünkü Irak’ın ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün ortadan kalkması, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit edecek şekilde Amerikan Koridoru’nun genişlemesi demektir!

Musul’u Bağdat merkezi otoritesinden çıkarmak ve Koridor’a bağlamak için dün Musul’u IŞİD’e teslim edenler, bugün Musul’u IŞİD’den “kurtarmaya” soyunmaktadırlar!

Tam da bu nedenle Ankara’nın genel yaklaşımı, Musul’un Irak’ın bütünlüğü içinde kalmasını savunmak olmalıdır.

TÜRKİYE’NİN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜMN GARANTİSİ

Erdoğan’ın kendi adını taşıyan üniversitenin açılışında dile getirdiği şu sözler, anlatmaya çalıştığımız bu durumu özetlemektedir: “Irak, Suriye, Libya, Kırım, Karabağ, Bosna ve diğer kardeş bölgeler ile ilgilenmek, Türkiye’nin hem görevi hem de hakkıdır. Türkiye sadece Türkiye değildir. Bunlardan vazgeçtiğimiz gün, istiklalimizden ve istikbalimizden vazgeçtiğimiz gündür.” (www.hurriyet.com.tr, 16 Ekim 2016)

Hayır! Türkiye sadece Türkiye’dir ve Musul, Halep, Kırım, Karabağ Türkiye’nin hakkı değildir!

Türkiye’nin buralarda hakkının olduğunu söylemek, iddia ettikleri gibi tarihten gelen bir görev değil fakat Neo-Osmanlıcı bakışlarının gereğidir!

Türkiye, eski imparatorluk bakiyesi diyerek komşularının toprağına göz dikemez! Çünkü Türkiye’nin komşularının toprak bütünlüğü, her şeyden önce Türkiye’nin toprak bütünlüğünün garantisidir!

Bölgede toprak bütünlükleriyle oynamak en çok ABD’ye yarar ve ters tepip bir Amerikan koridoru olan Büyük Kürdistan üzerinden asıl Türkiye’yi vurur!

Mehmet Ali Güller
17 Ekim 2016

5 Yorum

Musul’da Irak-Türkiye kutuplaşması ABD’ye yarar

Türkiye’nin Musul nedeniyle Irak’la karşı karşıya gelmesi en çok ABD’yi memnun ediyor. Yine böyle giderse Türkiye’nin Halep’te Suriye’yle karşı karşıya gelmesi ihtimali de en çok ABD’yi memnun edecek.

Ve daha önemlisi, Türkiye’nin Irak ve Suriye ile karşı karşıya gelmesi, pratikte Amerikan Koridoru’na yaramaktadır.

Açalım:

KOMŞULARLA DÜŞMANLIK EN ÇOK ABD’YE YARIYOR

ABD’nin kuracağı Büyük Kürdistan, bir başka ifadeyle İkinci İsrail, dört ülkenin topraklarını kapsıyor: Türkiye, İran, Irak ve Suriye.

Dolayısıyla ABD gerçekte bu dört ülkeyi hedef alıyor.

Washington açısından Büyük Kürdistan projesinin gerçekleşebilmesi, pratikte bu dört ülkenin yan yana gelememesine, işbirliği yapamamasına hatta karşı karşıya gelebilmesine bağlı.

O nedenle geçmişte İran ile Irak’ın silahlı karşıya gelmesi, Türkiye ile İran’ın siyaseten karşı karşıya gelmesi, yine Türkiye’nin bugün Suriye ve Irak’la cephe cepheye olması en çok ABD’nin işine gelmiştir.

Hatta ve daha önemlisi, geçmişte siyasi cinayetler üzerinden laiklik-İslamcılık çatışması eksenine oturtulmaya çalışılan Türkiye-İran karşıtlığı da bir Gladyo faaliyeti olarak bizzat Amerikan operasyonlarıydı…

BARZANİSTAN NASIL İNŞA OLDU?

Geride kalan son 25 yılın özeti şudur: ABD, topraklarını hedef aldığı bu dört ülkenin karşı karşıya gelebilmesi zemininde İkinci İsrail’i inşa edebilmektedir.

Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanmasının planlandığı Amerikan Koridoru’nun Irak ayağının inşasında İran-Irak karşıtlığı ile Türkiye-Irak karşıtlığının da maalesef payı oldu!

Ankara, Amerikan Cephesi içerisinde hareket ederek ve komşularıyla karşı karşıya gelerek, en sonunda Büyük Kürdistan’ın Irak ayağı olan Barzanistan’ı tanımak noktasına geldi. Daha da vahimi, Ankara bugün bölgede Irak’a karşı Barzanilerle birlikte hareket etmektedir.

Türkiye’nin Barzanistan’ı tanımaya mecbur kalabilmesindeki etkenlerden biri de o yıllarda önüne konan Musul ve Kerkük havuçlarıydı!

ABD’NİN İKİLİ OYUNU

İşte bugün aynı tezgâh yine kurulmuştur. AKP Hükümeti’nin “Musul hevesi”, Türkiye ile Irak’ı karşı karşıya getirmiştir.

Erdoğan, Musul sanki bir Irak şehri değilmiş gibi “Musul’da Sünni Araplar, Türkmenler ve Sünni Kürtler olsun” diyebilmektedir. Herhangi bir egemen devletin, hele de bu kadar açık bir mezhepçi yaklaşımı kabul edebilmesi mümkün değildir.

Bağdat hükümetinin Musul’u IŞİD’den kurtarabilmek ve Irak içinde bütünleştirebilmek için hem Sünni, hem de Şii kuvvetlere dayanarak yapmaya çalıştığı harekâta karşı Erdoğanların Barzaniler ve Sünni Arap Nuceyfilere dayanarak bir mezhepçi Musul operasyonu yapma peşinde olması, en çok Washington’u memnun etmektedir.

Öyle ki, ABD hem Türkiye’nin önüne Musul havucu koyarak Ankara’yı Suriye’deki koridoru tanımaya mecbur etmeye çalışırken, bir yandan da diğer kuvvetleri dengede tutabilmek için Musul konusunda Bağdat’ın açıklamalarına destek vermektedir.

Kısacası ABD hep yaptığı gibi ikili oynayarak Büyük Kürdistan ana hedefi için yeni kazanımlar, yeni mevziler elde etmeye çalışmaktadır.

ASIL DIŞ POLİTİKA FACİASI RİSKİ KAPIDA

Başladıktan hemen sonra yazdığımız “Fırat Kalkanı’nın açmazları”nda bugün yaşadığımız risklere işaret etmiştim. Türkiye’nin bölge ilkeleriyle, hele de Şam’la işbirliği yapmadığı bir operasyon, kaçınılmaz olarak ABD’ye mahkûm olacaktır!

Ankara’nın Musul nedeniyle Irak’la karşı karşıya gelmesi gibi, yarın Halep nedeniyle Suriye ile de daha sıcak karşı karşıya gelmesi riski vardır.

Bu durum Türkiye’yi bölgeyle ve yeniden Rusya ile karşı karşıya getirir; diğer yandan ABD’ye daha çok mecbur eder!

Asıl dış politika faciası da işte o zaman başlar!

Mehmet Ali Güller
7 Ekim 2015

1 Yorum

ABD’nin ‘yeni Ortadoğu’ tezgâhı

Yeni savaşlar maliyeti daha düşük olması nedeniyle üç halkada yürüyor:

Birinci halkada taraflar denetimlerindeki terör örgütleri üzerinden çarpışıyorlar. İkinci halkada “müttefik” ülkeler aracılığıyla savaş var. Üçüncü halkada ise doğrudan kendileri savaşıyorlar.

En pahalı çözüm olan bu son aşamaya, ancak ikinci halka ile düğüm çözülemediğinde geçilecek.

Buradan baktığımızda üçüncü dünya savaşının içinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Sahada, Irak ve Suriye’de denetlenen terör örgütleri üzerinden 5 yıldır süren bir savaş; bir ucu Ukrayna’da, bir ucu Çin Denizi’nde olan…

Birinci aşamadan bir sonuç alınamadığı için birincisi sürerken, adım adım ikinci halkaya da geçiliyor. Doğrudan Suriye, İran, Irak, Türkiye, Suudi Arabistan kuvvetlerinin sahada karşı karşıya gelebileceği bir yeni süreç…

Gidişata göre ABD, İsrail, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Atlantik kuvvetlerin “terörle mücadele” seviyelerini artırarak sahaya daha da doğrudan müdahale etmeye başlayacağı bir süreç…

Aynı şekilde Rusya merkezli bölge kuvvetlerinin de bu hamleye karşı askeri yığınak yapmaya başladığı bir sürece giriyoruz…

ABD’NİN STRATEJİK HEDEFLERİ

ABD’nin saha hedefleri şöyle:

1) Irak’ı daha önce Kürt ve Arap diye ikiye bölen ABD, bu kez Kürt, Şii Arap ve Sünni Arap şeklinde üçe bölmek istiyor.

2) ABD’nin hedefi Suriye’yi ise Kürt bölgesi, Sünni Arap bölgesi, Alevi bölgesi ve Dürzi bölgesi olarak dörde bölmek.

3) Bu hedeflerin gerçekleşebilmesi halinde Irak ve Suriye parçalarının Sünni Arap ve Kürt bölgeleri birleştirilecek. Böylece Irak ve Suriye’den toplam beş devletçik oluşturulacak.

Bu hedefler ABD’nin şu beş ayaklı stratejisiyle ilgilidir:

1) Çin’in bölgeye ekonomik nüfuzunu engellemek.

2) Rusya’nın bölgeye askeri nüfuzunu engellemek.

3) Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Lübnan’a dayanan bir bölgeselleşmeyi engellemek.

4) İsrail’in güvenliğini sürdürebilmek.

5) İskenderun Limanı, Süveyş Kanalı, Basra Körfezi üçgenini kontrol altında bulundurarak enerjiyi dünya ölçeğinde denetleyebilmek.

Peki, ABD bu hedefleri nasıl gerçekleştirecek?

HEDEFLERİ DARALTMA VE GELENEKSEL MÜTTEFİKLERİ KULLANMA

Gücü inişe geçmiş bir ABD’nin bu hedefleri kolayca gerçekleştiremeyeceği ortada. Nitekim Suriye’nin direnişi ve Rusya’nın engelleyici manevraları ABD’yi önemli oranda geriletti

ABD bu noktada hedeflerini daraltarak ve bir bölümünü askıya alarak geleneksel müttefiklerine dayanmayı esas alma çizgisini tartışıyor.

ABD-Rusya görüşmeleri sırasında ABD Dışişleri Bakanlığı ile ABD Savunma Bakanlığı’nın açıkça karşı karşıya gelmesi, işte bu çizgi tartışmasıyla ilgiliydi.

Bizi ilgilendiren kısmı şu: ABD devlet aygıtının daha realist kanadı, Kürtleri ilgilendiren hedeflerin bir bölümünü daraltarak, bir bölümünü askıya alarak, karşılığında Türkiye’den sahada yararlanmayı gerekli görüyor.

Bunun için de Ankara’nın önüne yeni bir tezgâh konuyor. Tezgâhta şunlar var:

MADDE MADDE ABD TEZGÂHI

1) ABD Türkiye’nin Suriye’de güvenli bölge kurmasını kabul edecek.

2) ABD YPG’nin yeni toprak almasına izin vermeyecek.

3) ABD mevcut PYD kantonlarının birleşmesine izin vermeyecek.

4) ABD Türkiye’nin öncelikle Irak’ta Musul’u, olursa ileride Suriye’de Halep’i himaye etmesini kabul edecek.

5) Türkiye bunların karşılığında PYD’yi tanıyacak ve PKK’ye operasyonları durduracak.

6) Ankara Kıbrıs “çözümünü” kabul edip adadan TSK’yi çekecek.

Görüldüğü gibi toplamda Türkiye’ye Suriye’deki koridorun en azından doğu kanadını kabul ettirme tezgahı bu; içinde bol havucun olduğu…

Tıpkı Irak’ta olduğu gibi Ankara’yı Suriye’de adım adım koridoru kabule zorlama…

TEZGAH ŞAM’LA İŞBİRLİĞİ BAŞLATARAK BOZULUR!

ABD’nin bu tezgâhı gerçekleştirme şansı zor ama Erdoğan’ın sultanlık hayali tezgâhın en azından uygulamaya sokulmasına olanak sağlıyor.

Başkanlık-sultanlık hayalinin ancak 82. il Halep ve/ya 83. il Musul gibi bir “fetihle” gerçekleşebileceği hayali kuran Erdoğan, ABD tezgâhına maalesef dayanak oluşturuyor.

Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirerek TSK’yi bu hedeflere direnemeyecek denli yeniden yapılandırmaya zorlaması da, Abdülhamit ve Lozan çıkışları da işte bu hayale dönük girişimlerdir.

Tezgâhın bozulması Türkiye’nin biran önce Şam’la işbirliği yapmasına bağlıdır. Moskova destekli Ankara-Şam-Tahran-Bağdat işbirliği ABD tezgâhını daha bu aşamada bozar. Ancak Erdoğanların havucu yutup tezgâha gelmesi, Ankara’yı Moskova ve bölgeyle karşı karşıya getirir.

Tablo hepimize önemli görevler yüklüyor: Erdoğan ve AKP Hükümeti ile mücadele, Saray politikalarına karşı sağlam muhalefet edebilme, bugün dünden çok daha yakıcı bir ihtiyaç olarak önümüzde duruyor.

Bölgedeki yangının büyümesini önlemek Erdoğan’ın elindeki benzin bidonunu almaktan geçiyor, onun o bidonu dökemeyeceği ihtimalini “mecbur, dökemez” ile açıklamaktan değil!

Mehmet Ali Güller
5 Ekim 2016

7 Yorum

Sarayın karşıdevrim programı

Saray ve AKP Hükümeti’nin FETÖ ve PKK ile mücadelesi abartılır ve Türkiye ile ABD’nin savaştığı iddia edilirse, hem başta İncirlik olmak üzere ABD üslerinin savaş varken neden açık tutulduğuna anlam verilemez, hem de Saray’a ve AKP Hükümeti’ne hak etmediği olumlu sıfatlar yüklenmiş olur. (Kuşkusuz Türkiye ile ABD belli konularda karşı karşıya gelmektedir ama bu savaş değildir.)

Ve daha önemlisi Tayyip Erdoğanlar Abdülhamitçilik yapmaya ve “Lozan zafer değildir” dediklerinde, karambolde kalınır, “Yenikapı ruhu ne oldu” denilerek şaşırılır!

KESİNTİSİZ VE SÜREKLİ MUHALEFET

FETÖ ve PKK ile mücadele ediyor oluşu Saray’ı ve AKP Hükümeti’ni “Atatürk çizgisine girdi” diye nitelememizi gerektirmez. Terörle mücadele etmek her hükümetin görevidir; en Amerikancı isimlerden Çiller’in bile yaptığı gibi…

FETÖ ve PKK’nin ABD’nin araçları oluşu, Saray’ı ve AKP Hükümeti’ni anti-emperyalist yapmaz. Çünkü Saray ve AKP Hükümeti gerçekte ve açıkça ABD’ye “FETÖ’yle değil benle çalış”, “PKK’yi değil, beni tercih et” demektedir.

Saray ve AKP Hükümeti’nin Rusya’yla normalleşme yoluna girmesi, Türkiye’nin kamp değiştirdiği anlamına gelmez. Çünkü Saray ve AKP Hükümeti, örneğin Çin’le füze anlaşmasındaki gibi, bu normalleşmeleri emperyalizmle pazarlık kartı haline getirmektedir.

Kuşkusuz Türk hükümeti FETÖ ve PKK ile mücadele etmelidir ama bu ona sert muhalefet etmeyi rafa kaldırmamızı gerektirmez!

Çünkü Erdoğanlar herhangi bir iktidar değildir; 150 yıllık karşıdevrim programını uygulamaya çalışan bir iktidardır. Ona karşı mücadele kesintisiz ve sürekli olmalıdır!

İKİ PROGRAM ÇARPIŞIYOR

Kimse yanılmasın; Erdoğanlar Atatürk çizgisine geliyor değil! Bu hepsinden önemlisi dayandıkları sınıf nedeniyle mümkün değildir, 150 yıllık karşıdevrim programları nedeniyle mümkün değildir.

Erdoğanlar, 150 yıllı karşıdevrim programını yürütebilmek için zaman zaman Atatürk’e bile sığınabilirler ama fırsatı yakaladığında Atatürk karşıtı programlarını ilerletirler.

Örneğin geride kalan 13 yılda olduğu gibi Lozan’ın yıldönümünde Lozan’ı överler ama işte bugün olduğu gibi iktidarlarının 14. yılında elde ettikleri siyasal mevziler nedeniyle ağızlarındaki baklayı çıkarırlar; “Lozan zafer değildir” derler!

Daha 90’ların başında “iktidar olmak için gerekirse papaz elbisesi giyerim” diyen Erdoğan, iktidarda kalabilmek için gerekirse Atatürk’ün arkasına bile sığınır. Ama bu onun Atatürk çizgisine girdiği anlamına gelmez!

Dolayısıyla biz devrimciler taktik düzlemdeki süreçleri değil, stratejik düzlemdeki süreçleri esas almalıyız. Yoksa taktik süreçlerdeki kimi hamlelerine bakarak Erdoğanlara olmadık payeler verir, antiemperyalist mertebesine bile çıkarırız.

Tablo açıktır: Türkiye’de 150 yıldır iki program çatışmaktadır: Devrim ile karşıdevrim, Atatürk ile Abdülhamit, cumhuriyet ile sultanlık, laiklik ile İslamcılık, Lozan ile Sevr…

Bu stratejik düzlemi değil de taktik düzlemdeki gelişmeleri esas almak, karşıdevrimcilere çok önemli mevziler hediye etmektir!

150 yıllık Türk devrimciliği geleneğinin buna hakkı yoktur!

Mehmet Ali Güller
3 Ekim 2016

7 Yorum

Fethullahçı Cemaat ne zaman FETÖ oldu?

Saray ve AKP Hükümeti 15 Temmuz’dan beri FETÖ’yle ilgili iki şey yapıyor:

1) 15 Temmuz darbe girişimini sadece FETÖ ile ilişkilendirerek ABD’yi perdeliyor. İlk günlerdeki “üstakıl” göndermelerinin terkedildiği ve hükümet sözcüleri düzeyinde “darbenin arkasında kesinlikle ABD yok” açıklamalarının yapıldığı bu süreçte, üstelik darbenin bombaladığı TBMM binası Biden’den Blinken’e kadar çeşitli ABD’li yetkililere gezdirildi.

2) 15 Temmuz darbe girişimine karşı yürütülecek operasyonlar için milat 17-25 Aralık 2013 ilan ediliyor. Böylece AKP, o tarihten önceki ortaklığına “dokunulmazlık” sağlamaya çalışıyor.

SUÇLU FETHULLAH, SORUMLU ERDOĞAN

Aslında birincisi ve ikincisi birbiriyle tamamen örtüşen iki hamledir. AKP 15 Temmuz konusunda kendisini koruduğu oranda ABD’yi, ABD’yi perdelediği oranda kendisini korumaktadır.

Şundan: Fethullahçı Cemaat 17-25 Aralık 2013’ten itibaren FETÖ olmadı; en başında beri, yani 50 yıldır Gladyo’nun operasyonel ayaklarından biri olarak hep FETÖ’ydü!

Bu gerçeklik birincisi FETÖ’nün ABD’nin operasyon aracı olduğuna ve ikincisi de Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında AKP ile “suç ortaklığına” işaret eder.

AKP’nin 15 Temmuz’un hedeflerinden biri olması bu gerçeği değiştirmez, hele hele de 15 Temmuz’daki sorumluluğunu örtmez. Çünkü 15 Temmuz’un suçlusu Fethullah Gülen ise de zemini yaratması nedeniyle sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır!

DEĞİŞMEZ HEDEF: TSK

AKP ile Cemaat’in 2007-2008 yıllarında bürokrasi atamaları sırasında sorunlar yaşamaya başlaması, 2009’daki Oslo sızdırması ile arasının açılmaya başlaması, 2010’daki Mavi Marmara olayı ile ayrışmaya başlanması, 2012’deki MİT ve Dershane operasyonu ile açık mücadelenin ve 2013’te kopuşun başlaması bu sorumluluğu örtmez!

Ve zaten sonuçları itibariyle de görülmektedir ki, Saray ve AKP 15 Temmuz’un hedeflerinden biri olmakla beraber, asıl hedef yine de TSK’dir:

Darbeyi Ergenekon ve Balyoz kumpaslarındaki gibi AKP ve Cemaat birlikte de yapsa, 15 Temmuz’da Cemaat kendisi de yapsa, ya da 15 Temmuz’dan sonra AKP bunu fırsat bilerek operasyonlar da yapsa, sonuçta sürekli zarar gören Türk Ordusu olmuştur!

Çünkü her üçünün de arkasında ABD vardır! (AKP’nin TSK’yi “yeniden yapılandırması”, aslında ABD’nin programıydı.)

150 YILLIK ÇARPIŞMA

Bu gerçeklik AKP’ye bakışın netleştirilebilmesi için önemlidir.

AKP darbenin hedeflerinden biri oldu diye onu sınıfsal konumundan soyutlayarak “Atatürk çizgisine girdi”, “Türkiye’ye kamp değiştirtiyor” ve “anti-emperyalist oldu” diye nitelemek hem doğru değildir, hem de AKP’nin iktidarını sürdürmesine dolaylı omuz vermek demektir.

Zira AKP sınıfsal konumu gereği dışarıda Atlantikçi, içeride de Abdülhamitçidir. Yani Kemalizm ve Cumhuriyet düşmanıdır. 15 Temmuz sonrasındaki “fırsatçı” uygulamaları ve karşıdevrimci hamleleri bu gerçeği bir kez daha göstermektedir.

Devrimcilik ile karşıdevrimcilik, Kemalizm ile Abdülhamitçilik, cumhuriyetçilik ile Osmanlıcılık, laiklik ile şeriatçılık bu topraklarda 150 yıldır çarpışmaktadır.

Ve Saray ile AKP iktidarı bu cepheleşmenin karşı tarafıdır!

Mehmet Ali Güller
28 Eylül 2016

3 Yorum

Erdoğan’ın Suriye’de ‘milli ordu’ planı!

Erdoğan, ABD dönüşü uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada Suriye’yi ilgilendiren şu mesajları verdi:

1) “ABD, güvenli bölge konusunda başından beri bize evet diyor.”

2) “Eğit-Donat’a biz halen devam ediyoruz. Ara vermedik.”

3) “Bizim orada (Suriye) milli ordunun hazırlanmasını sağlamamız. Bu milli ordu, bölgenin güvencesini ele almalı. Kimlerden oluşacak bu ordu? Ilımlı muhaliflerden oluşacak. Şu anda sayıları 65 bin.” (hürriyet.com.tr, 25.09.2016)

ERDOĞANIN STRATEJİK DÜŞMANLIĞI

Erdoğan’ın uçaktaki bu mesajlarına, bütünlük açısından ABD’deyken yaptığı şu açıklamaları da eklemeliyiz:

4) “Halep’teki yardım konvoyuna saldırıdan bizzat Esed sorumludur. Bu saldırıyla Esed rejiminin karakterini bir kez daha görmüş olduk.” (Sputnik, 23.09.2016, Erdoğan bu açıklamayı üstelik 15 Temmuz gecesi “Erdoğan Almanya’dan sığınma istedi” yayını yapan MSNBC’ye yaptı!)

Bu mesajlara, Erdoğan’ın ABD gezisine başlarken Reuters’e yaptığı şu kronik düşmanlık açıklamasını da eklemeliyiz:

5) “Suriye batmışsa bunun nedeni Esed‘dir, Suriye’nin yeniden ayağa kalkması Esed ile mümkün değil.” (hürriyet.com.tr, 20.09.2016)

  1. MİLLİ ORDU, İKİNCİ SURİYE DEMEKTİR!

Suriye’de ÖSO’culardan bir “milli ordu” kurmak, TSK’nin Fırat Kalkanı operasyonunun ana hedefine aykırıdır.

Nedir o ana hedef? ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde bir koridor inşa etmesini engellemek. Ankara bu hedefi “Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmak” diye de resmileştirdi.

Fırat Kalkanı Operasyonuna Rusya ve İran onayı ile Suriye’nin sessizliği de bundandı. (Bundandı diyoruz çünkü gün geçtikçe her üç ülkeden de itiraz açıklamaları gelmeye başladı.)

Ancak Suriye’de ele geçirilen topraklarda güvenli bölge inşa etmek ve orada bir milli ordu inşa etmek, Suriye’nin toprak bütünlüğüne aykırıdır. İkinci bir “milli” ordu, ikinci bir devlet demektir! Suriye’nin bölünmesi demektir!

Ve hepsinden önemlisi, Suriye’nin bölünmesi, son tahlilde Amerikan Koridoru’nun kurulması demektir!

TSK KANDIRILDI MI, YANILTIYOR MU?

Burada soru şudur: TSK, Erdoğanların bu “milli ordu” kurma planını biliyor muydu?

Bunu şundan soruyoruz: Askeri kaynaklar üzerinden TSK’nin gazetelere yaptığı açıklamalar var. Özetle şunları söylediler: “Suriye toprağında gözümüz yok. IŞİD’den aldığımız toprakları, Halep’in kuzeyini temizleyerek kuzeye çıkan Suriye Ordusu’na teslim edeceğiz.” (Aydınlık, 18.09.2016)

Oysa Erdoğan ele geçirilen toprakları Suriye Ordusu’na teslim etmeyeceklerini, tersine Suriye Ordusu’nun çarpıştığı terörist gruplardan bir ordu kurarak onlara vereceğini ilan etmektedir!

Bu durumda ya Erdoğan Suriye konusunda TSK’yi kandırdı, ya da TSK Fırat Kalkanı Operasyonunun hedefleri konusunda kamuoyunu yanıltıyor!

ŞAM: ‘TSK TOPRAKLARIMIZI TERK ETMELİ’

Mesele hiç de basit değildir ve “bakmayın siz Erdoğan’ın açıklamalarına, önemli olan sahadaki gidişattır” denilecek türden değildir!

Zira Fırat Kalkanı derinleştikçe ve hedefleri konusunda bulanıklık başladıkça, Moskova’dan “endişe” açıklamaları yükselmektedir.

Daha da önemlisi Şam itiraza başlamaktadır. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in BM Genel Kurulu’nda “Türkiye acilen topraklarımızı terk etmelidir” demesi kritik önemdedir. (Sputnik, 24.09.2016)

BENZİN BİDONU ELİNDEN ALINMALI

Gidişatı gördüğümüz ve Erdoğanların “kamp değiştirmediğini” bildiğimiz için en başından beri “Fırat Kalkanı’nın açmazları” diyerek şu uyarıları yaptık: “Türkiye genel planda ABD’yle değil, Rusya’yla hareket etmeli, sahada ise ÖSO’yla değil, Şam’la işbirliği yapmalı! Bunun dışındaki her çözüm arayışı yarım kalacak, kalıcı olamayacak ve daha kötüsü tersine dönecektir!” (www.mehmetaliguller.com, 25.08.2016)

Aradan geçen bir ayın sonunda Ankara Şam’la işbirliği arayacağına, tersine Esad düşmanlığını sürdürmüş ve işi pratikte Suriye’nin toprak bütünlüğünü hedef alır noktaya gelmiştir.

Bu durumun sürdürülmesi bölge barışı hedefine değil, bölgeyle savaşa gidişe hizmet eder.

Yıllardır söylüyoruz ama hiç bu kadar yakıcı bir ihtiyaç haline gelmemişti: Benzin bidonu, biran önce Erdoğan’ın elinden alınmalıdır!

Mehmet Ali Güller
25 Eylül 2016

9 Yorum

Erdoğan ABD emperyalizmine karşı mevzilendi mi?

Bir hükümetin PKK ya da FETÖ ile mücadelesine bakarak o hükümetin Atatürk çizgisine geldiğini, o yönetimin ABD emperyalizmine karşı mevzilendiğini ve ülkenin kamp değiştirmeye başladığını iddia edemezsiniz.

Zira PKK ve FETÖ ile mücadele etmek, normalde her hükümetin görevidir. Görevini yapıyor oluşu, ona olmayan payeler vermeyi gerektirmez. Örneğin Çiller hükümeti de PKK’yle mücadele etti ama bu onun ABD’yle organik bağı olduğu gerçeğini değiştirmedi. Dahası PKK ile mücadele ediyor oluşu, Çiller’e karşı muhalefet etme dozunu düşürtmedi!

NİYET BAŞKA GERÇEK BAŞKA

Niyetler üzerinden siyaset yapılmaz, gerçeği bütün çıplaklığıyla saptamak lazım. Örneğin Atatürk çizgisinde bir hükümetin ülkeyi yönetmesi, hükümetin ABD emperyalizmine kaşı mevzilenmesi, Türkiye’nin kamp değiştirmesi isteğimizdir, niyetimizdir ama gerçek midir?

Niyetimizi olmuş sanmak, olduğu anlamına gelmez. Tersine, niyetimizi oldurabilmek için önce gerçeği görmeliyiz, gerçekte neyin olduğunu saptamalıyız. Çünkü ancak gerçekler üzerinden doğru ve yararlı siyasetler üretebiliriz.

Niyetlerimizi gerçekmiş gibi sunarsak, niyetlerimizi bir başka partinin yaptığını iddia edersek, hem gerçekten kopmuş oluruz, hem de halkın gözünde “o yapıyorsa sana ne gerek var” konumuna düşmüş oluruz…

Peki, gerçek ne? Gerçek şu:

ERDOĞAN ATATÜRK ÇİZGİSİNE GELMEDİ!

1) Erdoğan yönetimi Atatürk çizgisine gelmedi, tersine Atatürk çizgisiyle, Cumhuriyet’le hesaplaşıyor!

Atatürk’ten geriye ne kaldıysa tek tek ortadan kaldırıyor. Atatürk’ün mareşal fotoğrafını TBMM’den kaldırıyor, TBMM’ye Abdülhamit fotoğrafı asıyor, Abdülhamit’i anıyor, GATA’ya Abdülhamit ismini veriyor.

Laikliği tasfiye eden, eğitim kurumlarını ve müfredatı imam hatipleştiren, ilköğretim okullarını adım adım kuran kursu haline getiren, türbanı ilköğretime kadar indiren, kız ve erkek öğrencileri sınıflarda ayırmaya başlayan bir hükümet Atatürk çizgisine gelmiş olabilir mi?

Laik toplumsal hayatı baskılayan, hükümet katında kadınlara baskı yapan, laik yaşam tarzına karşı şiddeti söylemleriyle teşvik eden bir hükümet Atatürk çizgisine gelmiş olabilir mi?

Atatürk’ün ordusunu parçalayan, kuvvet komutanlıklarını Genelkurmay Başkanlığı’nın altından alıp bakana bağlayan, askeri okulları kapatan, askeri hastaneleri TSK’den alıp Sağlık Bakanlığı’na bağlayan, Jandarma ve Sahip Güvenli Komutanlığını İçişleri Bakanlığı’na bağlayan, Yüksek Askeri Şura’yı sivilleştiren ve terfileri siyasallaştıran bir hükümet Atatürk çizgisine gelmiş olabilir mi?

ERDOĞAN ABD CEPHESİNDE, ABD’YLE PAZARLIK YAPIYOR

2) Tayyip Erdoğan yönetimi ABD emperyalizmine karşı mevzilenmedi, ABD cephesi içinde ABD emperyalizmiyle pazarlık yapıyor.

İncirlik, Diyarbakır ve Malatya üslerini ABD’ye kullandıran, Kürecik Radarı’nı kapatmayan, Ankara’nın göbeğinde Amerikan Askeri Kurumları’nın varlığını sürdürmesine izin veren, hatta daha yeni ABD’den Suriye’ye karşı HIMARS füzeleri isteyen bir hükümet ABD emperyalizmine karşı mevzilenmiş olabilir mi?

İncirlik’i ABD dışında İngiltere, Fransa, Almanya, Suudi Arabistan ve Katar’a açan bir hükümet emperyalizme karşı mevzilenmiş olabilir mi? Alman askerlere İncirlik’i açan ama Alman Parlamenterlere İncirlik’i ziyaret izni vermeyen bir hükümet emperyalizme karşı mevzilenmiş midir, emperyalizmle pazarlık mı yapıyordur? Nitekim AKP yetkilisi Nurettin Canikli birkaç gün önce “Alman parlamenterlerin İncirlik ziyareti için engel kalmadı” demiştir!

İsrail’le daha yeni anlaşma imzalayan, veto hakkını kaldırarak İsrail’in NATO’da kalıcı ofis açmasını sağlayan bir hükümet ABD emperyalizmine karşı mevzilenmiş olabilir mi?

ABD ve AB’nin talepleri doğrultusunda Yunanistan’a 12 mil tavizi veren, bu ülkenin 152 ada ve adacık işgaline gözünü kapatan bir hükümet emperyalizme karşı mevzilenmiş olabilir mi?

ERDOĞANLAR KAMP DEĞİŞTİRMİYOR!

3) Tayyip Erdoğanların yönettiği Türkiye kamp değiştirmiyor, Neo-Abdülhamit tarzı dengecilik yapıyor!

Ankara’nın Moskova’dan özür dilemesi ve ilişkileri normalleştirmeye başlaması Türkiye’nin Atlantik sisteminden çıkıp başka bir kampa girmeye başladığı anlamına gelmiyor. Erdoğan Rusya’yla ilişkileri birincisi ticari zorunluluk nedeniyle, ikincisi de Suriye’ye karşı yeni hamleler yapabilmek amacıyla düzeltmeye çalışıyor. (Rusya’nın Fırat Kalkanı’na belli ölçülerde sessiz kalması ama derinleşmesi noktasında endişe açıklaması, operasyonun meşruiyet kazanmasının şartının ısrarla Şam’la işbirliği olduğunu belirtmesi önemlidir.)

ABD’ye “biz mi PKK mi” diye soran Erdoğan kamp değiştiriyor olabilir mi? “Kuzeyden girip beraber yapalım dedik, ABD güneyden YPG ile beraber yaptı” diyen bir Erdoğan ABD’ye karşı mevzilenmekte midir, yoksa pazarlık mı yapmaktadır? ABD’yle hâlâ TBMM’de ve Dışişleri Bakanlığı’nda kaydı olmayan türde gizli anlaşmalar yapan bir iktidar kamp değiştiriyor olabilir mi?

Daha dün New York’ta Esad’lı geçiş sürecinin mümkün olmadığını hâlâ savunan bir Erdoğan Atlantik kampından çıkıyor olabilir mi? Şam’la işbirliği yapmak yerine bir kısmını CIA’nın bir kısmını MİT’in eğittiği, Suudi Arabistan ile Katar’ın finanse ettiği ÖSO’yla hareket eden bir hükümet kamp değiştiriyor olabilir mi?

Özetle Erdoğan kamp değiştirmek için değil, ABD nezdinde konumunu yükseltebilmek için Rusya’yla yakınlaşıyor. Çin’le yapılan ve 1,5 yıl boyunca ABD’ye karşı kullanılan füze anlaşması derslerle doludur. Erdoğan’ın ABD’yle İncirlik Mutabakatına vardıktan sonra o anlaşmayı iptal etmesi Neo-Abdülhamit tarzı siyasete örnektir!

SÜREKLİ MUHALEFET ETME ZORUNLULUĞU

Bir süredir ısrarla belirtiyoruz: Erdoğan Neo-Abdülhamit’tir; kamp değiştirme ve anti-emperyalizm yok, dengecilik ve ABD cephesi içinde ABD emperyalizmiyle pazarlık var.

Bu gerçeği atlayıp niyetimizi esas aldığımız zaman, Erdoğan anti-emperyalist olmuş olmuyor! Fakat Erdoğan’a karşı muhalefet yapabilmek zayıflamış oluyor!

İttihat ve Terakki’nin Abdülhamit’e karşı kesintisiz ve arasız muhalefet anlayışı, bugünün Neo-Abdülhamitlerine karşı da sürdürülmelidir!

Türkiye en sonunda elbette ABD cephesinde çıkacaktır ve ABD emperyalizmine karşı bölgeyle işbirliği yapacaktır fakat bu her şeyden önce sınıfsal bir sorundur. Erdoğanlar sınıf değiştirmeyeceğine göre o iş bizimdir ve öncelikle Erdoğanlardan iktidarı almak şarttır!

Mehmet Ali Güller
21 Eylül 2016

6 Yorum

Saray’ın muhalefete FETÖ tuzağı

Saray ve AKP Hükümeti 15 Temmuz sonrası süreçle ilgili iki hedefi gerçekleştirmeye çalışıyor:

1) “Milli mutabakat” sağlamak.

2) 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirerek devleti biçimlendirmek.

Bu iki hedef birbiriyle paralel ilerletiliyor. Zira iki hedef iki ayak gibi; biri diğerini ilerletiyor.

YENİ-DEVLET İNŞASI

Saray ve AKP Hükümeti bu hedeflerden ikincisinde hayli yol aldı ve şunları yaptı:

1) Saray OHAL ilan edip KHK’ler çıkararak öncelikle TBMM’yi aradan çıkardı! Parlamenter sistemin askıya alındığı, Anayasa’ya uygunluğun aranmadığı, Bakanlar Kurulu’nun başbakandan çok cumhurbaşkanının başkanlığında ve Saray’da toplandığı bir süreç…

2) KHK’ler ile TSK’nin emir-komuta birliği parçalandı. Jandarma ve Sahil Güvenlik İçişleri Bakanlığı’na, kuvvet komutanlıkları Savunma Bakanlığı’na, askeri hastaneler Sağlık Bakanlığı’na bağlandı; askeri liseler kapatıldı, harp okulları milli savunma üniversitesi altında yeniden biçimlendirilmek üzere lağvedildi…

Genelkurmay Başkanı TSK’nin başı olmaktan çıkarıldı, Saray’a herhangi bir orgenerali genelkurmay başkanı yapma hakkı verildi, Savunma Bakanlığı’ndaki sivillere paşalık unvanı verildi; müsteşar orgeneral, yardımcıları korgeneral, genel müdürler tümgeneral, daire başkanları albay yapıldı.

Yüksek Askeri Şura (YAŞ), tıpkı yıllar önce AB yasaları ile MGK’ye yapıldığı gibi sivilleştirildi. 4 askerin ve 8 sivilin yer aldığı yeni YAŞ, Genelkurmay Karargâhı yerine Başbakanlık’ta toplandı, üç saatte tamamlanıp kalan atamalar bakanlıklara bırakıldı!

Bu arada İçişleri Bakanlığı’na bağlanan Jandarma Genel Komutanlığı parça parça yok ediliyor; Jandarma Bölge Komutanlıkları kaldırıldı, doğrudan bakanlığın yaptığı atamalarla siyasileştirildi…

3) KHK’ler ile devlet kurumlarında yüz bini aşan kamu personeli tasfiyesi yapıldı. Kuşkusuz bunların büyük kısmı FETÖ’cüydü ve devletten temizlenmeliydi. Ancak Saray FETÖ’cülerle birlikte diğer muhalefeti de kamudan attı; devlet kadrolarında 15 yıldır kalmayı başarabilmiş son Atatürkçü, milliyetçi, laik kadrolar da bu fırsattan yararlanarak temizledi!

Diğer yandan yine KHK’ler ile örneğin 28 Şubat’ta atılmış kişilere yeninden TSK ve MİT’e geri dönme şansı verildi!

4) Tüm bu süreçte bir de sermaye ve mülkiyet dönüşümü yapıldı. Asıl dönüşüm ise lağvedilen askeri birliklerin arazilerin yandaşlara peşkeşi sırasında yaşanacak…

TBMM TATİLDE, TEK YETKİ SARAY’DA

Peki, Saray ve AKP Hükümeti’nin “milli mutabakat” hedefi neydi ve bu konuda neler yaptı?

AKP “milli mutabakat” diyerek kendisiyle doğrudan ilgili olan süreci birincisi üzerinden atmaya, ikincisi muhalefet edilebilmesinin önüne geçmeye ve üçüncüsü de adım adım muhalefeti biat ettirerek yeni seçim sürecine sorunsuz girmeye çalışıyor.

1) Yenikapı Mutabakatı bu hedefin önemli bir dönemeciydi. Muhalefet “Yenikapı Ruhu” denilen bir sanal hedef üzerinden etkisizleştirilecekti. Maalesef CHP ve MHP bu oyuna geldi.

“Yenikapı Ruhu” diyerek ekranlarda bol bol “Kuvayı Milliye ruhu”, “Çanakkale ruhu” gibi kavramlarla, taşınmaya başlayan Türk Bayrakları ve asılmaya başlayan Atatürk posterleri ile muhalefet sessizleştirilecekti.

2) KHK’ler ile parlamenter sistemin askıya alındığı ve TBMM’nin kapatıldığı bu yeni süreçle, kuvvetler ayrılığı prensibi yani yasama, yürütme ve yargının ayrılığı prensibi ortadan kalktı. Nitekim Erdoğan Anayasa’ya aykırı olarak “ben Yürütme, yasama ve yargının başıyım” bile dedi!

Erdoğan Yargı’nın adli yıl açılışını Saray’a taşıyarak hem açılış geleneğinde olmayacak şekilde kendisine bir açılış konuşması ekletti, hem de yargı mensuplarını olmaması gereken bir şekilde ayağa kaldırttı; yani düğmesiz cüppeleri önünde fiilen ilikletmiş oldu!

Erdoğan’ın yanında çay toplama etkinliklerine katılarak, çeşitli açılışlara katılarak düğmelerini çoktan iliklemeye başlamış yeni yargı yöneticilerine rağmen Türkiye Barolar Birliği’nin ve sonradan meseleye uyanan CHP yönetiminin bu adli açılış oyununa dâhil olmaması sevindirici.

CHP’YE FETÖ’CÜLÜK SUÇLAMASI KAMPANYASI

3) Saray’ın ve AKP Hükümeti’nin muhalefete asıl tuzağı ise doğrudan muhalefeti FETÖ’cülükle suçlamaya başlamasıdır. Bunun şimdi başlaması ise muhalefetin bir kısmının yukarıda özetlediğimiz “Yenikapı Mutabakatı” oyununa uyanmasındandır.

Ekranlara doldurulan AKP sözcüleri, şimdilerde ağız birliği etmişçesine CHP’yi FETÖ’cülükle suçlamaktadır. Öyle ki bu süreçte “FETÖ’yü Seyfi Oktay döneminde devlete CHP yerleştirdi” diyen AKP milletvekili de rol almakta, “ Yurtta Sulh Konseyi” üzerinde FETO-CHP bağı kurmaya çalışan Kabataş Yalancıları da…

Kuşkusuz CHP’de de, MHP’de de FETÖ’cüler var; özellikle 17-25 Aralık sürecinde izlenen yanlış çizginin bu sızmalara zemin yarattığı ortada. (O süreçte sıkça yazdık: AKP-Cemaat çarpışmasında muhalefetin bir kesimin AKP’den, bir kesiminin Cemaat’ten yana tutum alması büyük yanlıştır; hem AKP’ye yaramaktadır, hem de muhalefeti bölerek etkisizleştirmektedir. Nitekim “6 ay sonra AKP olmayacak” denilerek izlenen o çizgiler, AKP’ye yeni seçimler kazandırdı, Erdoğan’a Saray yolu açtı!)

Ancak CHP ya da MHP’ye sızmış FETÖ’cüler, AKP’deki FETÖ’cülerin yanında mesele bile değildir. Zira FETÖ devlete Demirel, Özal ve Çiller ile sızmıştır ama Erdoğan ile yerleşmiştir; devlet olmuştur!

AKP’lilerin 17-25 Aralık sürecinde de itiraf ettiği gibi Cemaat AKP döneminde en az 15 kat büyümüştür.

Şimdi AKP bu konudaki rolünü perdelemek, Cemaate katkısını ve hizmet hareketine büyük hizmetini gizlemeyebilmek için topu kendi sahasından CHP’nin sahasına atmaktadır. Kendi FETÖ’cülüğünü değil de CHP’deki FETÖ’cüleri tartıştırarak “suçu üzerinden atmaya” çalışmaktadır!

ÇARE: CUMHURİYET CEPHESİ

Geçen hafta çeşitli vesilelerle görüştüğüm, programlarda yan yana geldiğim veya yazılarımla ilgili arayan CHP’li milletvekillerine dilim döndüğünce bu tuzağı anlatmaya çalıştım, AKP’nin yeni oyununa dikkat çekmeye çalıştım…

CHP’nin bu tuzağa düşmemesi birincisi bünyesine sızmış FETÖ’cüleri kulağından tutup kendisinin atmasıyla mümkündür. AKP’nin elindeki kozlar böyle alınır. İkincisi AKP’nin güreşi istediği mindere çekmesine engel olarak, asıl minderde kalmakta ısrar ederek bu tuzak boşa çıkarılır.

Üçüncüsü ve en önemlisi, tüm muhalefet bu tuzaktan bir “Cumhuriyet Cephesi” altında birleşerek kurtulur, Türkiye kurtulur!

Mehmet Ali Güller
8 Eylül 2016

8 Yorum

Asıl darbe: Saray darbesi

Saray ve AKP Hükümeti F Tipi darbeyi fırsata çevirerek asıl darbeleri vurmaya devam ediyor.

FETÖ darbesi TSK’den geldi diyerek önce Türk Ordusu’nu hedef aldılar: TSK’yi parçalayıp bakanlıklara dağıttılar; eğitim kurumlarını lağvettiler, hastanelerine “Abdülhamit” ismi verip bakanlığa bağladılar, kuvvet komutanlarını Genelkurmay Başkanlığı’nın altından çekip aldılar…

Oysa TSK önce AKP-F Tipi ortaklığıyla Ergenekon-Balyoz kumpasları üzerinden birinci darbeyi, ortaklar ayrıldıktan sonra 15 Temmuz’da F Tipi üzerinden ikinci darbeyi yaşadı. Sonrasında da AKP üçüncü ve en ağır darbeyi vurdu!

Benzeri şimdi diğer kurumlarda da yaşanıyor…

Saray ve AKP Hükümeti FETÖ darbesini fırsat bilip, devlet kurumlarında kalan son muhalifleri de tırpanlıyor!

Örneğin son OHAL kararnamesiyle, bildiğimiz, tanıdığımız, birlikte mücadele ettiğimiz solcu öğretim üyeleri görevden alındı! (Örneğin Haliç Dayanışması üyesi sevgili Doç. Dr. Gül Köksal’ı bile FETÖ’cü diye görevden aldılar!)

15 Temmuz sonrasına bakarsak, gerçekte o geceden daha ağır bir darbe yaşanmaktadır…

Gerçekte bir Saray darbesi yaşandığının ve muhalefetin temizlendiğinin en somut göstergesi Emniyet’teki durumdur: 15 Temmuz sonrasında ne dedi İçişleri Bakanı? 81 Emniyet Müdürü’nün 74’ü FETÖ’cüymüş! Tüm daire başkanları FETÖ’cüymüş! 7.000 istihbaratçının 6.500’ü FETÖ’cüymüş!

Peki, geçen yıl Emniyet’te FETÖ operasyonu yapılmadı mı? 1700 Emniyetçi FETÖ’cü diye görevden alınmadı mı? Nasıl oluyor da hala tüm il emniyet müdürleri ve daire başkanları FETÖ’cü olabiliyor?

Olabiliyor çünkü geçen yıl görevden aldıkları 1.700 Emniyetçinin tamamı FETÖ’cü değildi; hatta yarısı bile değildi!

Geçen yıl görevden alınan 1.700 Emniyetçiden sadece 400’ü FETÖ’cüydü ve görevden alınanların çoğunluğu kalan son milliyetçi, cumhuriyetçi, Kemalist, laik kadrolardı…

Tablo açık; Erdoğan 15 Temmuz’a yaslanarak “tek adam” olamaya çalışıyor!

Yüksek Askeri Şura’nın Genelkurmay Karargâhı’ndan alınarak Çankaya’da yapılması da, adli açılışın Saray’da yapılması da bu hedefin gereğidir.

Erdoğan yanında çay toplattırarak, yanında kurdele kestirerek, yanında nikâh şahidi yaptırarak adım adım biat ettirme operasyonu yürütmektedir.

Erdoğan ince hesaplarla Yargı, Yasama ve Yürütme’yi kendinde toplamaktadır; kuvvetler ayrılığına son verip kuvvetleri kendine bağlamaktadır!

İşte “Yenikapı Mutabakatı” denilen şova bu gidişi gördüğümüz için karşı çıkmış ve muhalefeti uyarmıştık. Muhalefetin en azından bir bölümünün o sahte mutabakattan çıkıp Yargı’nın Yürütme ev sahipliğinde açılış yapmasına alet olmaması sevindiricidir ancak eksik bir gelişmedir.

Yinelemek pahasına vurgulayarak bitirelim: Türkiye bir intiharı önleyebilmek için acil bir Cumhuriyet Cephesi’ne ihtiyaç duymaktadır.

Sosyalist soldan milliyetçi kesimlere kadar en geniş çevreyi ve haliyle seçeneksizlikten AKP’ye oy vermiş kesimleri kucaklayacak bu çözüm, olağanüstü dönemin olağanüstü çözümüdür.

Mehmet Ali Güller
2 Eylül 2016

3 Yorum

Fırat Kalkanı’nın açmazları

TSK’nin 24 Ağustos 2016 günü Suriye’nin Cerablus bölgesine başlattığı Fırat kalkanı harekâtı, temel hedefi bakımından olumludur. Nedir o temel hedef? Amerika’nın Suriye’nin kuzeyinde kurmak istediği koridora kama sokmak…

Ancak Türkiye’nin özel yapısı, yani hem ABD cephesinde yer alıp hem ABD’nin stratejisinin hedefi olması ve elbette AKP gibi bir parti tarafından yönetiliyor oluşu, strateji ile taktik uyumu ortadan kaldırıyor, hedefleri bulanıklaştırıyor.

Nitekim Fırat Kalkanı operasyonunda da öyle oldu.

HEDEFLER 10 SAATTE DEĞİŞTİ

Cerablus merkezli Fırat Kalkanı operasyonunun hedefleri, operasyonun başladığı sabah saat 06:57’de, askeri kaynaklar tarafından şu şekilde açıklandı: “1. Hudut güvenliğini sağlamak. 2. DEAŞ ile mücadele kapsamında koalisyon güçlerine destek vermek. 3. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak.”

Aynı kaynaklar, saat 16.52’de hedefleri şu şekilde revize etti: “Fırat Kalkanı operasyonunun asıl maksadı hudut güvenliğimizi sağlamak; diğeri de DEAŞ’ın temizlenmesinde koalisyon güçlerine destek vermek.”

Yani yaklaşık 10 saatlik süre içerisinde hedeflerden “Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak” ortadan kalkmıştı!

Bunun sadece bir bilgilendirme hatası olmadığı, ertesi gün çıkan AKP’ye yakın gazetelerin manşetlerinden de anlaşılıyordu.

AK-Medya, Fırat Kalkanı’nın hedeflerini sıralarken öne “güvenli bölge” kurmayı çıkarıyordu!

Burada duralım ve iki saptama yapalım:

MOSKOVA VE ŞAM’IN TEPKİSİ

Türkiye’nin Suriye topraklarına askeri operasyon yapabilmesi, açık ki, Rusya’yla başlayan normalleşme sürecinin bir sonucuydu. Yani Fırat Kalkanı operasyonu, Moskova, Tahran ve Şam’ın bilgisi dâhilindeydi.

Uçak kaldırabilmek de, sınırdan içeri tank sokabilmek de ancak bir “ön mutabakatın” sonucu olabilirdi.

Nitekim her üç başkentten de operasyon başladıktan sonra olumsuz bir tepki gelmedi.

Ne zamana kadar? Operasyon başladıktan 10-12 saat sonra Moskova “endişeli olduğunu” açıkladı. Bakanlıktan yapılan açıklamada şöyle denildi: “Çatışma bölgesindeki durumun daha istikrarsız hale gelme riski rahatsızlık veriyor. Zira sivil nüfus arasında ölümler meydana gelebilir ve Kürtlerle Araplar arasındaki etnik anlaşmazlıklar körüklenebilir.”

Şam ise saatler sonra sert tepki gösterdi. Suriye Dışişleri Bakanlığı egemenlik haklarının ihlal edildiğini belirterek, “terörle mücadelenin sadece Suriye hükümetinin ve ordusunun onayı ile başarıya ulaşabileceğine” dikkat çekti.

AKP’NİN ABD’YLE PAZARLIĞI

Özetle operasyonun hedefleri de, haliyle varılan ön mutabakat da, ilerleyen saatlerde değişiklik gösterdi.

Anlaşılan AKP Hükümeti yine olumlu bir çıkışı, ABD’yle pazarlığına endekslemişti! Zira ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Türkiye ziyaretine denk gelen(!) operasyon, gün içinde hem Pentagon’un desteğini aldı, hem de AKP yetkililerinin “ABD’yle beraberiz” mesajlarına dönüştü!

Bu riski gördüğümüz için operasyon başladıktan sonra Fırat Kalkanı’nın başarısının şu iki şeye bağlı olduğunu sosyal medyadan yazdık: 1) ABD’yle değil, Rusya’ya hareket edilmesine 2) Sahada ÖSO’yla değil, Şam’la işbirliğine.

Zira TSK’nin Türk topraklarındaki 2 bin ÖSO militanıyla Suriye’ye harekata başlaması ve oradaki 3 bin ÖSO militanını da dahil ederek 5 bin muhalifle Cerablus’a ilerlemesi siyaseten oldukça sorunluydu.

Çünkü son tahlilde ABD’nin IŞİD’den arındırılmış bölgeye PYD yerleştirmesiyle, AKP’nin IŞİD’den arındırılmış bölgeye ÖSO yerleştirmesi arasında fark yoktu! İkisi de Suriye’nin bölünmesi demekti! (Hatta bölgenin ÖSO’ya verilmesi, bölgenin elde tutulamayacağının ve er geç Kürtlerin eline geçeceğinin de garantisiydi!)

Amerikan Koridoru’nu engellemek ÖSO’ya güvenli bölge kurmaktan değil, Suriye ordusunun Suriye’nin bütününe egemen olmasını sağlamaktan geçer!

Ancak AK-Medya’ya bakılırsa Erdoğanlar yine Halep hayallerine dalmıştı; “Halep’ten sonra hedef Şam” diyorlardı!

Açıkça belirtelim: Bu anlayıştan bölge barışı değil, sürekli düşmanlıklar çıkar!

ÇELİK HAREKÂTI DERSLERİ

Türkiye Suriye’nin kuzeyinde Amerikan yapımı bir Kürt koridorunu engellemek istiyorsa, stratejik yığınağını komşularla işbirliğine yapacak!

Dün olduğu gibi Biden’ın çaldığı bir parmak balla koridor önlenmez, sadece zamana yayılır. Washington’un Fırat Kalkanı sonrası “PYD-YPG Fırat’ın doğusuna çekilecek” demesine AKP’nin sevinmesi vahimdir ve bu koridorun doğu bölümünün kabulü demektir!

ABD için Irak’ın kuzeyindeki yapıdan sonra Suriye’nin kuzeyinin doğu tarafında bir koridor parçası daha inşa edilmiş olması bu aşamada yeterlidir. Zira 25 yıldır uyguladığı bu yöntemle hedefini parça parça geliştirebilmektedir!

Ankara Irak’taki hatalarını Suriye’de tekrarlamaktadır. TSK’nin 1995’te Irak’ın kuzeyine yaptığı Çelik Harekâtı, tıpkı bugünkü Fırat Kalkanı gibi Koridoru hedef almıştı. Ancak ABD cephesinde kalındığı için o harekâtın başarısı kalıcı olamadı. En sonunda da Barzanistan kuruldu. Dahası Barzani Ankara’nın ortağı oldu.

Bu dersi almayanlar ve bu derse göre strateji belirlemeyenler, Fırat Kalkanı gibi olumlu harekâtları da eriteceklerdir!

Son söz olarak yeniden vurgulayalım: Türkiye genel planda ABD’yle değil, Rusya’yla hareket etmeli, sahada ise ÖSO’yla değil, Şam’la işbirliği yapmalı! Bunun dışındaki her çözüm arayışı yarım kalacak, kalıcı olamayacak ve daha kötüsü tersine dönecektir!

Mehmet Ali Güller
25 Ağustos 2016

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın