Archive for category Politika Yazıları
Rus uçağı düşürülmesinin ilk sonuçları
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 02/12/2015
Rus uçağının düşürülmesi Erdoğan‘ı mı vurdu? Bu tezin doğruluğu şu ikisine bağlıdır:
1) Uçağı düşürme emrini verenler, yani askerler, uçağı Erdoğan‘a rağmen düşürmüştür!
2) Erdoğan “milli mevzi”dedir ve Türkiye’nin yönünü Atlantik’ten Avrasya’ya çevirmeye çalışmaktadır!
Peki öyle mi? Elbette değil!
ERDOĞAN KONUMUNU SAĞLAMLAŞTIRMAYA ÇALIŞIYOR
Tersine, Erdoğan sınır ihlalinde yine uçağı düşüreceklerini belirtmektedir, Davutoğlu “emri kendisinin vediğini” açıklamaktadır. Tansiyonu düşürmeyi değil, yükselterek Rus karşıtlığından iç ve dış politikada yarar sağlamaya çalışmaktadırlar.
Nasıl mı? İç politikada “milliyetçi” görüntü ile siyasal rakiplerinin altını oymakta ve bunu başkanlık hedefine kanalize etmeye çalışmaktadır. Dış politikada ise Batı’ya karşı kullandığı Türk Akımı ve Çin füzesi kartlarının da desteğiyle konumunu sağlamlaştırmakta, ABD ve AB’yle anlaşmalar yaparak Türkiye’yi iyice Atlantik’e çıpalamaktadır!
Somut gidelim ama önce Erdoğan‘ın şu taktik manevrasına dikkat çekelim:
Rus uçağının düşürülmesinin birinci hedefi, NATO’yu Suriye’ye çekmekti. Ancak NATO Rus kararlılığı nedeniyle bu riski almadı. İşte Erdoğan‘ın “Rus uçağı olduğunu bilseydik farklı davranırdık” açıklaması bunun üzerine geldi.
Ancak ABD ve NATO’dan istediği oranda olmasa da bir destek koparan Erdoğan bir gün sonra yeniden “düşürdük, yine düşürürüz” noktasına geldi. Erdoğan‘ın siyasal hayatında bu tür manevralar hep vardı.
Gelelim ABD ve AB’yle anlaşmalara, somut gelişmelere:
TÜRK HAVA SAHASI ABD’YE EMANET!
1) Erdoğan‘la Paris’te bir saat gören Obama açıkladı: “Türk hava ve kara kuvvetlerinin düzenini belirlemek, Türk sınırını şu an olduğundan daha iyi bir şekilde kapatabilmek için Türkiye tarafında askeri birliklerimizi birlikte çalıştırıyoruz.” (Aydınlık, 2 Aralık 2015)
Obama‘nın bu açıklaması Pentagon sözcüsü Peter Cook‘un “İncirlik’e yerleştirdiğimiz F-15’leri Türkiye talep etti, bu uçaklar Türkiye’nin hava savunmasında görelendirilecek” sözlerini ve Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç‘in “Doğu Akdeniz’de konuşlu ABD savaş gemileri savunmamızın bir parçasıdır” demesini teyid etmektedir!
2) İçeriği bilinmeyen İncirlik Mutabakatı’nın sonuçları ortaya çıktıkça, Türkiye’nin 1 Mart tezkeresinde ABD’ye vermediği olanakların Erdoğan tarafından Pentagon’a verildiği anlaşılmaktadır.
İncirlik’in yanı başına 2,500 kişilik patriot kasabasının inşa edilmeye başlamasından sonra, ABD’nin Diyarbakır’da da bir üs kurduğu ortaya çıktı. Aydınlık‘ın haberine göre ABD “arama-kurtarma birliği” adı altında Diyarbakır’daki 8. Ana Jet Üssü’ne 90 bin metrekarelik operasyon merkezi kurdu, 100’ün üzerinde baraka inşa etti.
FRANSA-ALMANYA İNCİRLİK’E GELİYOR
3) Erdoğan, Paris’te görüştüğü Fransa Cumhurbaşkanı Hollande‘la özel bir anlaşma yaptı, “atacağımız adımları planladık” dedi. Neler mi? Franız uçakları İncirlik ve diğer üsleri kullanacak. Fransız uçak gemisi Mersin-Taşucu’nu lojistik destek amacıyla kullanacak.
4) Almanya da İncirlik’i kullanmaya başlıyor. Berlin 6 Tornado keşif uçağı ile bir yakıt ikmal uçağının İncirlik’i kullanması için Ankara’ya niyet mektubunu iletti. Alman Hükümeti 1,200 askerinin İncirlik’te görevlendirilmesini karara bağladı.
5) NATO Genel Sekreteti Jens Stoltenberg, ittifakın Türkiye’ye destek için Akdeniz’e uçak ve savaş gemileri göndereceğini açıkladı.
Stoltenberg, İngiltere’nin NATO ittifakı kapsamında Türkiye’ye uçak, Almanya ve Danimarka’nın da Akdeniz’e taktik komuta gemileri göndereceğini duyurdu.
VATAN SAVUNMASI İNCİRLİK’TEN BAŞLAR!
Bunlar daha ilk sonuçlar. Peki ne anlama geliyor?
1) ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin “Türkiye’nin güvenli olmayan 98 kilometrelik sınırında ortak operasyon yapacağız” demesi hayata geçirilmeye çalışılıyor. ABD bu amaçla Suriye’ye özel birlikler göndermeye başladı. Obama G-20 toplantı sırasından Erdoğan‘dan da özel birlik istemişti.
İncirlik merkezli hava saldırılarının desteğinde, ABD-Türk özel birliklerinin koordine ettiği kara güçleri, 98 kilometre genişliğindeki hattı 40 kilometre derinliğe ilerletmeye çalışacak.
Rus hava kuvvetleri ve Suriye ordusu tam da bu alana hakim olmaya çalışıyordu!
2) “PKK’ye karşı mücadele vatan savaşıdır, İncirlik Mutabakatı önemsizdir” tezinin doğru olmadığı, ısrarla belirttiğimiz gibi PKK’ye karşı mücadelenin asıl süreci örtmekte kullanılan bir havuç olduğu ortaya çıkmıştır.
Elbette PKK’ye karşı operasyon yapılmalıdır, zaten geç bile kalınmıştır. Ancak bunun adı vatan savaşı değil, TSK’nin de isimlendirdiği haliyle terörle mücadele operasyonu veya iç güvenlik harekatıdır.
Olana vatan savaşı demek ve Türkiye’nin PKK üzerinden ABD’yla savaştığını iddia etmek, hem Erdoğanların konumunu yanlış saptamaya yol açar, hem İncirlik Mutabakatı gibi çok önemli bir konuyu önemsizleştirir, hem de ABD’yle asıl yürüyen sürece karşı mücadeleyi örgütlemeyi engeller.
NE YAPMALI?
1) Türkiye hızla İncirlik Mutabakatı’na karşı ayağa kaldırılmalı. 1 Mart tezkeresi sürecinde olduğu gibi muhalefet partileri, kitle örgütleri, sendikalar, öğrenciler harekete geçirilmeli. İncirlik’e yürüyüşler düzenlenmeli, Adana’da mitingler yapılmalı.
2) Türk-Rus dostluğu için ekonomik kurumların, turizm ofislerinin, çiftçi birliklerinin de dahil edildiği ve Ankara-Moskova hattında girişimlerde bulunacak heyetler kurulmalı.
3) Erdoğanların Suriye’ye düşmanlık eksenli dış politikasına karşı içeride geniş bir cephe inşa edilmeli. Hatay’dan başlayarak Türkiye-Suriye dostluk mitingleri düzenlenmeli.
4) Vatan Partisi’nin savunduğu Batı Asya Birliği’nin kamuoyuna anlatılması için İstanbul’da bölge ülkelerini kapsayan uluslararası bir konferans düzenlenmeli.
Mehmet Ali Güller
2 Aralık 2015
Rus uçağı düşürülmesinin 3 hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 25/11/2015
Rus Su-24 uçağının 24 Kasım 2015 günü saat 9:24’te, sınırımızı 17 saniye ihlal ettiği gerekçesiyle vurulması, Suriye merkezli Atlantik-Avrasya çarpışmasında yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor.
O aşamayı incelemeden önce şu olgulara dikkat çekelim:
ERDOĞAN’IN ÖN ALMA GAYRETİ
Olayın ardından Genelkurmay “milliyeti belirlenemeyen uçağa müdahale edildi” açıklaması yaptı. Rusya ise uçağın “yerden atılan füzeyle” vurulduğunu açıkladı.
Bu iki dikkatle seçilmiş açıklama, eğer Ankara ve Moskova krizi büyütmek istemezse, manevra yapılabilsin diye seçilmişti. Yani gerektiğinde düşürülen Su-24 uçağının Suriye’ye verilmiş bir uçak olduğu, TSK tarafından değil Suriye’deki muhalifler tarafından yerden vurulduğu söylenilerek mesele büyütülmeyebilirdi.
Ancak Cumhurbaşkanlığı TSK ve Moskova’dan önce hamle yaparak “Rus uçağını vurduğumuzu” müjdeledi!
Dahası sanki Türkiye Rus uçağını değil de, Rusya Türk uçağını düşürmüş gibi anında NATO’ya başvuruldu. Rusya’nın Türkiye sınırını değil, NATO sınırını ihlal ettiği dile getirildi. İlgili maddelere göndermeler yapılarak NATO toplantıya çağrıldı.
Cumhurbaşkanlığı’nın sonradan “gazete haberlerine dayandıklarını” belirterek ilk açıklamasında kısmi bir düzeltmeye gitmesi ise krizi kapatma şansının zayıflamasından sonraydı…
Zira artık önceden belirlenmiş Türkiye ziyareti bulunan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov‘un gelmeyeceği ilan ediliyor; taraflar karşılıklı büyükelçilik görevlilerini çağırarak protesto notaları veriyordu. (Ardından Putin‘in yaptığı sert açıklama AKP’nin teröre destek kanıtlarının masaya getirileceğine işaret ediyordu.)
ERDOĞAN VE BARZANİ’NİN NATO ORTAKLIĞI
Meselenin bu yanına dikkat çekmemiz şundan: Acaba Rus uçağı NATO’yu Suriye’ye çekebilmek için mi vuruldu?
Tamam, Erdoğan defalarca NATO’yu göreve çağırmıştı; Türk uçağı vurulduğunda da, sınırlarımızın içine top mermileri düştüğünde de… Ancak NATO hiçbir zaman bu davetlere olumlu yanıt vermemişti. En fazla patriotlar göndermişti.
Peki şimdi durum değişti mi ki, AKP Hükümeti yeninden NATO’yu çağırıyor? Kısmen….
Biliyorsunuz,NATO bir “Mukabele Kuvveti” kurdu. Hatta geçen ay Akdeniz’de 36 bin asker, 60 gemi ve 140 uçağın katıldığı bir tatbikatla Mukabele Kuvveti’nin fonksiyonlarını test etti.
İşte Erdoğan bu kez NATO’nun Mukabele Kuvveti’ni Suriye’ye çekmeye çalışıyor.
Sadece Erdoğan mı? İlginçtir. Rus uçağının düşürülmesinden üç gün önce Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Dışilişkiler Sorumlusu Felah Mustafa 61. NATO Genel Toplantısı’na katılmış ve IŞİD’le mücadele konusunda NATO’dan “askeri ve siyasi yardım” talebinde bulunmuştu!
Yani Erdoğan ile Barzani eşzamanlı olarak NATO’yu bölgeye çağırıyordu!
Artık daha önemli ayrıntılara geçebiliriz.
MÜNBİC BOŞLUĞUNU KİM DOLDURACAK?
Biliyorsunuz, Obama iç baskılara rağmen seçmene verdiği sözü tutacağını ve karaya Amerikan askeri postalı değdirmeyeceğini söylüyor. Türk Ordusu da, mevziyi “Amerikan askeri yoksa biz de yokuz” hattına kurmuş vaziyette. Bu durum Erdoğan‘ın Suriye’ye doğrudan sefer yapmasına engel oluyor.
Ancak Obama iç baskılar neticesinde Suriye’ye özel birlikler göndermeyi kabul etti. Hatta Obama G-20’de Erdoğan‘dan da özel birlikler istedi. Ardından ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin “yakında 98 kilometrelik sınırın da güvenli hale getirilmesi için Türkiye’yle ortak operasyon başlatacağız” dedi.
Şimdi sorun şu: 98 kilometre genişliğinde, 40 kilometre derinliğinde bir bölge IŞİD’den arındırıldığında, yeri kimle doldurulacak? Washington’un yanıtı PYD, Ankara’nın yanıtı ise ÖSO.
Rusya ise harekete geçip Şam yönetiminin bu bölgede egemen olmasını sağlamaya çalışıyor. Günlerdir süren “Türkmen katliamı” yalanı işte bu nedenleydi.
Hürriyet‘in Washington Temsilcisi Tolga Tanış Amerikalı yetkililere dayanarak kaleme aldığı son yazısında önemli bir noktaya dikkat çekti. Amerikalıların “Menbic boşluğu” dediği bölgenin kimin tarafından doldurulacağı konusunu görüşmek üzere ABD Genelkurmay İkinci Başkanı Paul Selva Türkiye’ye geliyordu. Ve IŞİD’den arındırılmış bölgenin Türkiye tarafında güvenliğin sağlanması için NATO kuvveti yerleştirilmesi de seçenekler arasındaydı!
ERDOĞAN’IN HEDEFLERİ
Sonuç olarak bir haftadır süren “Türkmen katliamı” yalanı kampanyası ile Rus karşıtlığı üretmenin ve en sonunda bir Rus uçağı düşürmenin Erdoğan açısından yararlanılacak üç amacı var:
1) ABD’yle yapılacak “ortak operasyon” hazırlığı.
2) NATO Mukabele Kuvveti’nin devreye sokulabilmesi.
3) Karşılığında Başkanlık rejimi!
Erdoğan‘ın bu hedeflerini daha ayrınılı inceleyeceğiz…
Mehmet Ali Güller
25 Kasım 2015
Atlantik milliyetçilerine Halep havucu
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 24/11/2015
AKP Hükümeti’nin ve AK-Medya’nın “Ruslar ve Esad Türkmenleri katlediyor” yalanı sıradan bir kampanya mıdır? Hayır!
Olmadığı başta Erdoğan‘ın danışmanı Yiğit Bulut olmak üzere AK-Medya’daki kimi kalemlerin yazdıklarından bellidir.
Örneğin “Türk çağı” başlıklı yazısında Ergün Diler şöyle diyordu: “ABD dünyayı konrol etmek için Ankara’ya büyük rol vermek durumundaydı. Onlar dünyada büyük kalırken biz de bölgede imparatorluk kuracaktık… Bu operasyonlardan sonra İslam dünyası İstanbul’dan yönetilecek.”
Örneğin İbrahim Karagül, ABD’nin duraklama dönemine girdiğini, küresel ölçekte yönetme becerisi olan tek ülkenin Türkiye olduğunu, Serlçuklu ve Osmanlı’yı kuran iradenin devrede olduğunu, Erdoğan‘ın bu nedenle 2023 hedefi ilan ettiğini, kalıcı güç inşa etmek üzere sadece Anadolu için değil, bütün coğrafya için çıkış yolları çizilmekte olduğunu yazdı.
Örneğin danışman Yiğit Bulut açık açık coğrafyanın Türkiye tarafından yeniden çizileceğini savundu.
BOP GÖREVLERİ SÜRÜYOR
Tüm bunları sıradan hevesler, dizginsiz ihtiraslar olarak niteleyebilir miyiz? Hayır!
ABD’nin kendilerine imparatorluk kuracağını söyleyebilmeleri Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığı yapmalarındandır. Bunu Türkiye’ye yutturmak için de “Yeni-Osmanlıcılık” yapıyorlar!
Yine Ahmet Davutoğlu‘nun Dışişleri Bakanlığı’na atanmadan hemen önce ABD’ye verdiği şu söz hâlâ geçerlidir: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni düzeni olacaktır.” (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009)
Davutoğlu’nun “alt bölgesel düzen” dediğine, Ergün Diler “ABD’nin kurduracağı imparatorluk” demekte, Erdoğan ise “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir merkez yapmak” diye tarif etmektedir.
Açılım sürecinde de “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” diye propaganda yapmışlardı.
IRAK’TA KERKÜK, SURİYE’DE HALEP HAVUCU
Kısacası ABD’nin BOP görevini, kamuoyuna “Yeni-Osmanlıcılık” diyerek ve “Türkiye’yi Irak ve Suriye’ye genişleteceğiz” diyerek yutturmaya çalıştılar, çalışıyorlar.
İşte son günlerdeki “Türkmen katliamı var” kampanyası bu nedenle yapılmaktadır. AK-Medya’da attıkları “82. il Halep” manşeti bu nedenledir.
ABD nasıl 20 yıl önce Türkiye’nin önüne Kerkük havucu koyarak Barzanistan’ı inşa ettiyse, bugün de Türkiye’nin önüne Halep havucu koyarak PYD kantonlarını inşa etmektedir!
Tamam, ABD Türk Ordusu’nun direncini kıramamış ve onu Suriye’de “kara gücü” yapamamıştır ama Washington arşivlerinde Irak deneyimleri mevcuttur. Beyaz Saray PKK operasyonlarına sessiz kalarak PYD’ye koruma kalkanı kurabilmiş, İncirlik Mutabakatı ile John Bass‘ın dediği gibi Türkiye’yi geri dönülmez bir noktaya doğru ilerletmeiş, şimdi de ABD ve Türk özel birliklerinin koordine ettiği bir saldırıyla süreci yeni bir aşamaya geliştirmeye çalışmaktadır.
“82. il Halep” manşeti, işte bu aşamanın tuzağıdır!
ŞAM AMERİKAN KORİDORUNU ENGELLİYOR
Milliyetçilikleri iki kere sahtedir. Birincisi Suriye’deki Türkmen için kampanya yaparken, Irak’taki Türkmen’e sırtlarını dönmektedirler; ikincisi Sünni Türkmen için kampanya yaparken, Şii Türkmen’i pasaportu olmadığı için sınırdan içeri sokmamaktadırlar!
Kaldı ki, Rusya ve Suriye Ordusu Türkmenlere değil, MİT’in kurduğu Sultan Murat Tugayı’na operasyon yapmaktadır. Sonuç olarak Arap, Kürt, Türkmen farketmez; Suriye’yi paralamaya çalışan her örgüt Şam yönetimi için teröristtir.
Ve aslında Sultan Murat Tugayı’na destek olmak da milliyetçilik değil, Suriye’ye düşmanlık üzerinden Türkiye’ye düşmanlık yapmaktır. Şöyle:
Türkiye neyden rahatsız? Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin desteklediği bir Kürt koridoru inşa edilmesinden.
Peki ABD neden kuzeyde bir koridor inşa edebiliyor? Çünkü Türkiye’nin de katkısıyla Şam yönetimi kuzeyde egemenliğini geride kalan 5 yılda yitirdiği için. Şam yönetimi egemenliği yitirdikçe, kuzeyde PYD ABD desteğiyle egemenlik kurmaktadır.
İşte şimdi Suriye ordusu Rus hava desteğiyle kuzeye doğru ilerlemekte ve koridor inşa edilecek coğrafyada adım adım yeniden egemen olmaya çalışmaktadır. Amerikan Koridoru’ndan gerçekten rahatsız olan, bu kuzeye taarruz harekatını destekler!
Oysa AKP Hükümeti tersine “Halep havucu” ile kamuoyunu ikna edip Suriye’ye sefer düzenleme peşindedir; koridoru önlemek için değil, Suriye Ordusu’nu durdurmak için! Bu da sonuç olarak koridor inşasına katkı demektir.
Türkiye’nin Irak’ta düştüğü tuzağa 20 yıl sonra Suriye’de yeniden düşüyor olması, gelip gelip en temel sorunumuza dayanmaktadır: Ankara’nın Ankara’dan yönetilmemesi sorununa…
Not: Bu konularda daha da ayrıntılı inceleme yapmak isteyenler, son kitabım “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru”nu mutlaka okumalıdır.
Mehmet Ali Güller
24 Kasım 2015
ABD’nin ‘ortak operasyon’ tuzağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları, Uncategorized on 19/11/2015
Suriye konusunda birincisi 3. Viyana toplantısında, ikincisi de G-20 toplantısında ele alınan iki önemli gelişme oldu. Bu iki gelişmenin ayrıntılarına bakalım ve neye işaret ettiğini inceleyelim bugün…
VİYANA’DA ABD-RUSYA BİLEK GÜREŞİ
Viyana’da Suriye konusunda tarafların bir “anlaşmaya” vardığı belirtildi.
Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu‘nun açıklamasına göre anlaşma şöyleydi: “6 ay içinde hükümet kurulacak, 14 ay sonra yeni anayasayla seçimlere gidilecek. Esad kalmayacak, aday da olmayacak.”
Ancak Rusya ve İran’a göre “Esad kalacak ve aday olacaktı”, daha doğrusu Esad bu konuda kendi kararını kendisi verecekti!
Takvim de şöyleydi: “14 Aralık 2015’te Viyana’da yeniden toplanılacak. 1 Ocak 2016’da Şam yönetimi ile muhalifler arasında resmi görüşmeler başlayacak. 14 Mayıs 2016’da ateşkes ilan edilecek ve yeni anayasa süreci başlayacak. 14 Mayıs 2017’de seçimler yapılacak.”
Takvim uygulanabilir mi, göreceğiz. Zira saha çok aktörlü ve taraflar masaya güçlü oturabilmek için askeri hamlelerini hızlandıracaktır. Bu da haliyle takvimi zorlayacaktır.
Diğer yandan Viyana “anlaşması” açısından en kritik konu olan Esad‘ın konumu hakkında taraflar hâlâ pozisyon değiştirmemiştir. Örneğin Obama hâlâ “Esad varken Suriye’de çözüm olmaz” derken, Lavrov “Esad olmadan Suriye’de asla çözüm olmaz” gerçeğini savunmayı sürdürmektedir.
Ve asıl söz sahibi olan Esad ise Viyana’da konuşulan “takvime bağlı geçiş sürecine” itiraz etmektedir: “Muhaliflerin elinde toprak olduğu sürece takvime bağlı geçiş sürecinden bahsedilemez!”
Bu da Moskova’nın “önce terör bitirilmeli” stratejisi içindedir!
KARA HAREKATI DEĞİL ORTAK OPERASYON İHTİMALİ
G-20’de ise Obama ile Erdoğan‘ın Suriye’de yeni hamleler konusunda bazı anlaşmalar yaptığı görülüyor. ABD Dışişleri Bakanı Kerry‘nin “Suriye’nin kuzeyini güvenli hale getirmek için yakında Türkiye ile ortak operasyon başlatıyoruz” demesi bir anlaşmaya işaret etmektedir.
Ancak “ortak operasyonun” Erdoğan ve Davutoğlu‘nun istediği ve G-20 öncesinde dillendirdiği gibi “kara harekatı” olmayacağı, daha doğrusu olamayacağı görülüyor.
Zira ABD açısından bunun gerçekleşebilmesi, birincisi Paris saldırısı sonrası Fransa’nın doğrudan askeri müdahale kararı alabilmesine ve AKP Hükümeti’nin ABD askeri olmadan da asker gönderebilme kabiliyetine bağlıydı.
Ancak Rusya’nın kararlılığını sürdürmesi Paris’in pozisyonunu Washington’a tam ayarlı hale getiremedi. Ankara da (TSK ve Dışişleri) ABD’siz bir kara harekatını çok riskli buldu.
Obama, iç politikadaki baskılara rağmen Suriye’ye “Amerikan askeri postalı” değdirmeyeceği sözünü tutmaya çalışıyor. Beyaz Saray’ın buradaki hesabı biraz da, Rusya’nın Suriye’deki askeri operosyonlarını, ekonomik nedenlerle, ne kadar sürdürebileceğine bağlı olacak.
Peki o saate kadar Atlantik Cephesi’nin tutumu ne olacak? İşte Kerry‘nin önce 15 Kasım’da CNN‘de Fareed Zakaria‘ya, ardından da 17 Kasım’da yine CNN‘de Christiane Amanpour‘a yaptığı “ortak operasyon” açıklaması bu noktada önem kazanıyor.
SURİYE KORİDORUNU KABÜLLENME OPERASYONU
Kerry bir kara harekatından ziyade IŞİD’in kontrolünde bulunan Türkiye-Suriye sınırı konusunda bir ortak operasyondan sözediyor. 310 km’lik bu sınırın yüzde 75’inin güvenli olduğunu, kalan 98 km’lik kısmının güvenli hale getirilmesi için Türkiye’yle ortak operasyona hazırlandıklarını belirtiyor.
Peki nasıl? ABD Suriye’nin kuzeyine 50 kişilik özel birlik göndermiş ve ek asker de göndereceğini açıklamıştı. Amerikan CBS kanalına göre Obama G-20’de Erdoğan’dan da özel birlik istedi.
Plan şu: Bu özel birlikler karadaki kuvvetleri koordine edecek, İncirlik’ten kalkan ABD ve Türk uçaklarının hava desteğiyle içeriye doğru ilerleyecek.
Fakat burada çok önemli bir tuzak var: Kerry bu açıklamasıyla Türkiye sınırındaki PYD kantonlarının güvenli bölge olduğunu, kalan kısmın da IŞİD’den alınarak güvenli bölge haline getirileceğini söylemiş oluyor. Bu pratikte Suriye’nin kuzeyinde Amerikan Koridoru’nun kurulması demek!
İşte en başından beri İncirlik Mutabakatı’nın öneminde ısrarcı olmamız ve Suriye’yle (dolayısıyla Rusya ve İran’la) anlaşmadan yapılacak bir müdahalenin koridoru önlemeyeceğine, tersine koridora bekçiliğe dönüşüceğine dikkat çekmemiz bundadı! (Bu noktada Kaynak Yayınları’dan çıkan son kitabımız “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru”nu önemle tavsiye ediyoruz.)
ABD adım adım Ankara’yı PYD kantonlarını kabule ve “ortak operasyon” üzerinden tıpkı Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de koridorun inşasına mecbur etmektedir.
Bu girdaptan Türkiye’nin çıkabilmesi ciddi bir halk hareketine bağlıdır. Halk hareketi örgütlemek yerine Erdoğan‘ın “iktidarını sürdürme” hedefli “Açılım’ı buzdolabına koyma” taktiğine bel bağlamak, en sonunda Çin Füzesi’nden vazgeçilmesi gibi hüsran yaratacaktır!
Zira Erdoğan ekranlardan (ATV, Ahaber) “kara harekatı için güçlerimiz hazır”, “adım atılacak, zamanı belli değil” mesajları vererek ABD’nin mevzisinde olduğunu ve bölge cephesine karşı konumlandığını gayet açık birşekilde ortaya koymaktadır!
Mehmet Ali Güller
19 Kasım 2015
Erdoğan’ın ABD’yle pazarlık kartı: Füze
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 17/11/2015
AKP Hükümeti’nin füze savunma sistemi ihalesini kazanan Çinli firmayla iki yıldır bir türlü anlaşma imzalamamasıyla ilgili değerlendirmemizi birçok kez yazdık: Erdoğan, Çin’le anlaşmayı ABD’yle pazarlığının kartı olarak kullanıyor!
Aynı durumun Rusya’yla imzalanmayan Türk Akımı anlaşması için de geçerli olduğunu birkaç kez belirtmiştik.
Yani Erdoğan‘ın Çin ve Rusya’yla anlaşmaları bir yön değişikliği değil, iktidarını garantiye almak için ABD’ye karşı kullandığı silahlardı.
Nitekim Erdoğan‘ın yön değiştiremeyeceğini hep vurguladık. Bu birincisi Erdoğan ve partisinin sınıfsal karakteri nedeniyleydi, ikincisi de Türkiye’nin NATO üyeliği nedeniyle…
Erdoğan‘ın, daha doğrusu Türkiye’nin yön ve kamp değiştirmesi, en sonunda sistem değişikliği demektir ve devrim gerektirir! Öyle sessiz sedasız olmaz…
AKP’NİN BAHANELERİ
Türkiye’nin Çin’in aldığı füze ihalesi anlaşmasından vazgeçtiği, tam da G-20 toplantılarına denk getirilerek duyuruldu.
Bu herşeyden önce meselenin Çin’le G-20’de yapılacak ekonomik anlaşmaların gölgesinde kalması ve sessizlikle son bulması içindi. Nasılsa 4 milyar doları kaybedecek Pekin’le başka anlaşmalar yapılıyordu.
Ancak anlaşmanın iptali için öne sürülen iki gerekçe de asılsızdı. Birincisi Çin’in teknoloji transeferi yapmayacağı iddia edildi ki, doğru değildi. İkincisi de güya sistemin NATO’ya entegre edilemeyeceği anlaşılmıştı!
Peki bu durum 2 yıl sonra mı anlaşılabilmişti? Elbete hayır. Kaldı ki anlaşma yapıldığı sırada hem AKP sözcüleri, hem savunma uzmanları Çin füzesinin sisteme entegre edilebileceğini açıklamışlardı; Çin’in teknoloji transferi yapacağını duyurmuşlardı.
MİLLİ FÜZE ALDATMACASI
Bu bahaneler gerçeği yansıtmayınca, Türkiye’nin milli füze yapacağı için Çin füzesinden vazgeçtiği açıklandı.
Bu bahane, çeşitli milli kesimleri de tavladı: Tamam Çin füzesi ABD füzesine tercih edilebilirdi ama milli füze yapılacaksa Çin füzesi alınmamalıydı! Böyle yazıldı, çizildi…
Oysa milli füze de pekala Çin füzesi gibi NATO sistemine entegre edilemeyebilirdi. Zira bu teknik bir konu değil, gerçekte siyasi bir konuydu!
Öte yandan Türkiye’nin kısa vadede milli bir füze savunma sistemi kurabilmesi de mümkün değildi. Aselsan ve Roketsan’ın bugünden yarına bu sistemi kuramayacağı açıktı.
Tamam Türkiye’nin milli füze üretmesi ve kendi sistemini kurması en iyi yoldu ama kısa vadede mümkün değildi. Zaten öyle olduğu için 2 yıl önceki füze ihalesinde teknoloji transeferini sağladığı için Çin’le anlaşılmıştı. Yani Çin’in transfer edeceği teknolojiyle, ilerleyen yıllarda kendi milli füzemizi üretecektik.
AKP ‘MİLLİ’ FÜZEYE ORTAK ARIYOR
Peki bu noktada durum değişti mi? Hayır.
Nitekim asıl gerçek yavaş yavaş orataya çıkmaya başladı. Eski Dışişleri Bakanı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Mevlüt Çavuşoğlu işin gerçekte nereye ilerleyeceğini şu sözleriyle açık etti: “Çin’le anlaşmayı iptal ettik çünkü füzede kendi teknolojimizi geliştirmek istiyoruz. Bununla ilgili şartlara uyan tüm ülkelerle işbirliği yapmaya hazırız.”
Yani, “milli füze” için başka bir ülkeyle anlaşmak gerekiyordu!
Hadi daha da açık hale getirelim bu cümleyi: AKP Hükümeti Çin’le anlaşmayı iptal edip Batı’yla anlaşma yoluna girmişti…
Aslında kimi olgulara bakıldığında bu zaten görülüyordu. Örneğin Pentagon Sözsücü Peter Cook geçen hafta İncirlik’e konuşkandırılan F-15’lerin Türkiye tarafından talep edildiğini, bu uçakların Türkiye’nin hava savunmasında görevlendirileceğini açıklamıştı!
Yine Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç de, Doğu Akdeniz’de konuşlu ABD gemilerinin Türkiye’nin savunmasının bir parçası olduğunu belirtmişti!
Ne demekti bunlar? Türkiye Çin’le anlaşmayı iptal edince ne hızla milli füze üretebilirdi, ne de hızla yeni ihaleyle yeni füze alabilirdi. İkisi de kısa vadede mümkün değildi. O vakte kadar Türkiye’nin hava savunması ABD’ye emanetti.
ERDOĞAN’IN MEVZİSİ
Yani Erdoğan’ın mevzi değiştirdiği, ABD’yle arasında mesafe koyduğu gibi bir durum yoktu. Erdoğan Çin’le füze anlaşmasını, iktidarını sürdürebilmenin bir kartı olarak kullanıyordu.
Üstelik Erdoğanlar İncirlik ve diğer üsleri ABD’ye açmakla kalmıyor, Türkiye’nin hava savunmasını bile doğrudan Pentagon’a havale edebiliyordu!
Mehmet Ali Güller
17 Kasım 2015
Erdoğan hangi mevzide?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 13/11/2015
“Vatan savaşı – Saray savaşı” meselesine ilk günden beri şu itirazı yapıyorum: “Meseleyi ‘ya vatan savaşı, ya saray savaşı’ ikilemi içinde ele almak yanlıştır. Bu ikilem pratikte ‘ya AKP ya HDP’ demektir ve ikisine yarar.”
Özetle 24 Temmuz sürecine “savaş” değil, “terörle mücadele” ya da TSK’nin isimlendirdiği gibi “iç güvenlik harekatı” diyorum ve Erdoğan‘ın bu süreçten saltanatı adına yararlanma çabasına karşı uyanık olunması gerektiğini savunuyorum.
Başından beri bu görüşümü korumama rağmen, ısrarla benim “saray savaşı” dediğimin iddia edilmesi ve bu varsayımdan hareketle “Mehmetçiğin ölmesine sevinen kişi” diye hedef gösterilmem, herşey bir yana, tartışmada yararlılık ilkesine aykırıdır!
Yazdıklarım, söylediklerim ortada….
YANLIŞ DÜZLEMDE YANLIŞ TARTIŞMA
Bu sorunlu bakış, anlayabildiğim kadarıyla şu temel nedenden kaynaklanıyor: Esas mesele olan “Erdoğan’ın mevzisi” konusuna dayanak oluşturabilmek için, mesele böyle bir ikileme hapsedilerek tartışılıyor.
Tartışmanın ilk halinin “ABD’nin taktik piyonu AKP, statejik piyonu PKK’dir” tezime verilen “asıl taktik piyon sensin” özetli yanıt olduğu düşünülürse, bu gerçek daha da iyi görülür.
O nedenle meseleyi yanlış bulduğum düzlemde, yani “ya vatan savaşı, ya saray savaşı” düzleminde tartışmayacağım. Zira o düzlemi tartışma düzlemi kabul ettiğinizde de, bu kez “haklı savaş mı, haksız savaş mı” gibi hiç ilgisi olmayan bir başka düzleme çekiliyorsunuz. İdeoloji, strateji, taktik; hepsi karmakarışık hale getiriliyor…
Gelelim asıl düzleme; “Erdoğan’ın mevzisi” düzlemine…
ERDOĞAN’IN MEVZİSİ
Erdoğan iddia edildiği gibi milli bir mevziye mi girdi?
Erdoğan‘a bu payenin veriliyor olmasının nedeni, onun PKK’ye karşı vatan savaşı verdiği iddiasıdır.
Peki bu, ülkemizi yöneten biri için tek ve yeter ölçüt olabilir mi? Erdoğan‘ın milli bir mevzide olup olmadığını saptayabilmek için, eğitim, sağlık, tarım, ekonomi politikalarına da bakmamız gerekmiyor mu? Dış politikasına bakmamız gerekmiyor mu? Temel saflaşmalarda hangi tarafta yer aldığına bakmamız gerekmiyor mu?
Çağımızda milliliği belirleyen en önemli ölçüt emperyalizme karşı tutumdur. Buraya bakacağız.
Anlayabildiğim kadarıyla Erdoğan‘ın bir tek PKK’yle ilişkisine bakarak ona millilik payesi verilebiliyor olması, “PKK baş düşman” tezinden kaynaklanıyor. Oysa PKK baş düşman değil ki!
Baş düşman ABD’dir ve PKK de ABD’nin aracıdır. Bu araçlık durumu hem Obama‘ya göre böyledir, hem de Öcalan‘a göre…
İSLAMCILARIMIZ KEMALİZM DÜŞMANI
Peki Erdoğan‘ın emperyalizme karşı tutumu ne? Erdoğan antiemperyalist mi?
Bakınız Türkiye açısından sosyolojk bir gerçekliktir: Türkiye’nin İslamcı hareketleri antiemperyalist olamadı. Neden?
Türkiye’deki İslamcı hareketler, en başından beri Kemalist devrime ve Cumhuriyet’e karşı mevzilendi.
Bu mevzilenme kaçınılmaz olarak İslamcı hareketleri emperyalizmin safına düşürdü.
Önemli bir gerçekliktir: Türkiye’deki İslamcı hareketlerin ideolojik şekillenişi gereği vatanın bir önemi yoktur ama Kemalist Devleti yıkmak önemlidir!
ERDOĞAN’IN EMPERYALİZMLE SOMUT İLİŞKİSİ
Artık somut gidelim: Erdoğan‘ın emperyalizme karşı tutumu ne?
Turuncu karşı-devrimlerini, BOP eşbaşkanlıklarını, gizli anlaşmalarını hadi bir kenara bırakalım ve sadece günümüzün olguları üzerinden inceleyelim:
1) Erdoğanlar ABD’yle İncirlik Mutabakatı imzaladı. Önceleri “önemsiz” diye geçiştirilen bu anlaşmanın sonuçları artık görülmeye başladı. ABD İncirlik’e uçak üstüne uçak gönderiyor, askeri yığınak yapıyor. Üstelik Pentagon bu uçakların Türkiye tarafından Rusya’ya karşı talep edildiğini açıklıyor.
2) Erdoğanlar Rusya’ya ve Bölge Cephesi’ne karşı NATO’yu göreve çağırıyor.
3) Erdoğanlar, ABD’nin Doğu Akdeniz’deki savaş gemilerinin Türkiye’nin savunmasının bir parçası olduğunu dile getiriyor. (Dışişleri sözcüsü Tanju Bilgiç‘in açıklaması.)
4) Erdoğanlar, ABD’yle birlikte Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge kurmak istiyor; Esad‘ı devirmek ve Suriye’yi parçalamak istiyor.
5) Erdoğanlar, ABD’yle birlikte Suriye’ye kara harekatı görüşmelerine başlıyor; “olumlu gelimeler var” diye müjdeliyor!
6) Erdoğanlar, ABD’nin araçlarından Barzani‘yle stratejik işbirliğine giriyor; Barzani‘nin petrolünü İsrail’e satıyor, Barzani‘nin peşmergesini TSK’ye eğittiriyor, Barzani‘nin paşmergesine Suriye’ye geçmesi için Türkiye toprakları üzerinden koridor açıyor, ABD’den Barzani‘nin peşmergesine silah yardımı yapmasını istiyor vs.
Soru basit: Irak’ın kuzey kuşağıyla stratejik işbirliği yapan bir kuvvetin, Suriye’nin kuzey kuşağını engelleyebilme şansı olur mu? Bu yöntemle Basra’dan Doğu Akdeniz’e Koridor kurulması projesi engellenebilir mi?
Tarihi derstir: Türkiye, ABD’nin mevzisinden çıkamadığı için, Irak’ın kuzeyinde bir devlet kurulmasına karşı çıkmasına rağmen, onu önleyemedi.
AKP’Yİ YIKMAK
Hepsini bir kenara bırakalım ve Atlantik Cephesi ile Avrasya Cephesi’nin karşı karşıya geldiği temel saflaşmaya bakalım: Bir tarafta Rusya, Çin, İran, Irak, Suriye’nin içinde yer aldığı Bölge Cephesi ve Avrasya Cephesi var; bir tarafta da ABD’nin liderlik etttiği Atlantik Cephesi.
Peki Erdoğan‘ın yönettiği Türkiye hangi cephede?
Yukarıda özetlediğimiz olgular ortada: Erdoğan ABD emperyalizminin cephesindedir ve bu nedenle milli bir mevzide değildir!
Türkiye’yi bu yanlış mevziden çıkarabilmenin biricik yolu, AKP Hükümeti’ni yıkmaktan geçmektedir!
Mehmet Ali Güller
13 Kasım 2015
ABD’nin Suriye’de postala ihtiyacı var
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 12/11/2015
Daha önce Amerikalılara “Suriye’ye Amerikan postalı değmeyecek” sözü veren Barrack Obama, “kara harekatı” baskısı altında. Rusya’nın Suriye’de askeri operasyonlar başlatmasıyla ABD’nin inisiyatifi kaybettiğini ve Ortadoğu’daki varlığını tehlikeye attığını savunan muhalifler, Beyaz Saray’ı Suriye’de somut adımlar atmaya çağırıyor.
Obama‘nın IŞİD stratejisine başında beri “yetersiz” eleştirileri yapan muhalifler, hava operasyonlarının sahadaki örgütlerin önünü açmaya yetmediğini, ABD’nin ve müttefiklerinin karada da varlık gösermesi gerektiğini savunuyorlar.
ABD’NİN ‘TOPRAK İŞGALİ’ SİNYALİ
Beyaz Saray’ın bu baskılar karşısında ilk hamlesi Suriye’nin kuzeyine 50 kişilik özel hareket birliği göndermek oldu.
ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, ek asker gönderebilecekleri sinyali verdi: “Eğer, IŞİD ile savaşmaya istekli, hevesli ve kapasite sahibi gruplar bulursak, daha fazla asker göndeririz. Başkan da daha fazlasını yapabileceğimize dair istekli olduğumuza işaret etti. Ben de ona daha fazlasını yapmamız gerektiği tavsiyesinde kesinlikle bulunuyorum. Ama kapasite sahibi yerel güçlere ihtiyacımız var, bu, sürdürülebilir zaferin anahtarı.”
Peki bu “kapasite sahibi güçler” kim?
Pentagon’un neyi kastettiğini daha iyi anlamak için Carter‘ın hava kuvvetlerinden sorumlu yardımcısı Deborah Lee James‘in şu açıklamasına bakmak gerekir: “Hava kuvvetlerinin önemi çok büyük. Çok şey yapabilir ama her şeyi yapamaz. Nihai olarak toprak işgal edemez daha da önemlisi bu toprakları yönetemez. Sahada postala ihtiyacımız var. Bu mücadelede kara gücüne ihtiyacımız var.” (www.aljazeera.com.tr, 11 Kasım 2015)
TSK’NİN İHTİMALAT PLANLARI HAZIR
Carter‘ın bahsettiği “kapasite sahibi güçler” kim? Daha önce Obama‘nın “kara gücümüz” dediği PYD mi? Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın kurduğu ÖSO mu? Yoksa Davutoğlu‘nun ABD’den PYD yerine silahlandırmasını istediği Barzani‘nin peşmergeleri mi?
Rusya’nın varlık göstermeye başladığı Suriye’de ABD’nin sadece PKK’ye dayanarak hedeflerini gerçekleştirmesi mümkün değil. Önemli derstir: ABD Irak’ta koridoru Barzani’yle değil, İncirlik’teki askeri varlığıyla ve Türkiye’nin “gönülsüz ama zorunlu” desteğiyle inşa etmişti.
Nitekim ABD Dışişleri Sözcüsü Mark Tonner, bu ihtiyaç nedeniyle (ve havuç taktiği gereği) şöyle demektedir: “PYD’yi Suriye’de özerk bölge kurma çabasına girmemesi yönünde uyardık.” (Sputnik, 11 Kasım 2015)
Yine Deborah Lee James‘in yeni olarak “postal” sözcüğünü kullanması da bu ihtiyaç nedeniyledir!
Peki postal kimin mi? Davutoğlu‘nun ve ardından da Erdoğan‘ın “kara harekatında olumlu gelişmeler var” şeklindeki açıklamalarına bakılırsa, Ankara kara harekatına hevesli.
Hükümete yakın basında, TSK’nin 11 bin ile 20 bin arasında askerle katılacağı kara harekatına ilişkin “ihtimalat planlarının” yapıldığı, Aralık’ın ikinci haftasında başlayacak kara harekatıyla Cerablus’ta “sığınma bölgesi” ilan edileceği ve TSK’nin burada 10 yıl kalacağı iddia ediliyor. (Yeni Şafak, Akşam, 10-11-12 Kasım 2015)
Ancak kulislerde ABD’nin belli oranda asker bulundurmaması halinde, Türkiye’nin de kara harekatına katılmayacağı, ABD’siz Rusya ve İran’la karşı karşıya gelmeyeceği konuşuluyor.
ABD UÇAKLARINI TÜRKİYE TALEP ETTİ
AKP Hükümeti’nin hevesli olduğu bu kara harekatına ABD’nin ne oranda katılacağı belli değil. Ancak ABD’nin bu hevesi kullanarak İncirlik’e ve Doğu Akdeniz’e tahkimat yaptığı belli.
İncirlik’teki mevcut tablo şöyle: 12 adet A-10 uçağının ardından 6 adet F-15C geldi. 6 adet silahlı predatöre 4 ek daha yapılacak. F-15E’ler ve F’-16’lar yolda. Ayrıca üsse 10 adet tanker uçağı konuşlandı.
Tanker uçaklarının sayısı, kara harekatı olmasa bile çok yoğun bir hava operasyonu ihtimaline işaret ediyor. Nitekim Türk Hava Kuvvetleri’nin 60 uçakla bu operasyona katılacağı belirtiliyor.
Yine Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar‘ın İncirlik ziyaretinin de bu hazırlıklarla ilgili olduğu belirtiliyor.
İşin ilginç yanı, ABD’nin İncirlik’e yaptığı bu yığınağı Türkiye’nin talep ettiği ortaya çıktı. Pentagon sözücü Peter Cook, Türkiye’nin talebiyle üsse gelen uçakların Türkiye’nin hava sahasını koruyacağını belirtti. (AA, 11 Kasım 2015)
Peki Türkiye ABD uçaklarını kima karşı talep etti? Uçağı olmayan IŞİD’ karşı mı?
Meselenin çok boyutlu olduğu, Peter Cook‘un açıklamasından bir hafta önce Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç‘in bir basın toplantısında söylediği şu sözlerden de anlaşılmaktadır: “NATO balistik füze savunma kapsamında bu geminin ve ABD’nin diğer gemilerinin önümüzdeki döneminde Akdeniz’in doğusunda ülkemizin savunmasını takviyesi kapsamında mevcudiyetleri sürecek.” (Milliyet, 6 Kasım 2015)
HALK MUHALEFETİ ÖRGÜTLEME İHTİYACI
Türkiye’nin hava savunmasını İncirlik’teki ABD uçaklarına, deniz savunmasını Doğu Akdeniz’deki ABD gemilerine havale eden bu anlayışın Türk Ordusu’nu ABD stratejisine postal yapmaya çalışmasında şaşılacak bir şey yok kuşkusuz.
AKP’nin hangi milli mevziye gelip gelmediği tartışmalarını bırakıp, Türk Ordusu’nu komşumuzun üzerine sürecek bu girişimlere karşı harekete geçmeli ve milleti seferber etmeliyiz!
Arkamızda Necip Torumtay örneği ve 1 Mart tezkeresine karşı mücadele deneyimi var!
Mehmet Ali Güller
12 Kasım 2015
İncirlik merkezli kara harekatı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 10/11/2015
Ne acı! AKP Hükümeti’ne yakın gazeteler Mustafa Kemal Atatürk‘ün ölüm yıldönümünde onun “yurtta barış, dünyada barış” ilkesine aykırı manşetlerle çıktılar: “Kara harekatına yeşil ışık”
ABD Başkanı Barrack Obama Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu‘na telefon etmiş, Davutoğlu da CNN International‘da “kara harekatına hazırız” demiş!
Peki ne için? Suriye’nin kuzeyindeki Amerikan Koridoru girişimini durdurmak için mi? Hayır! Tersine, Davutoğlu ABD’yle birlikte IŞİD’e karşı bir kara harekatına yeşi ışık yakmış.
Peki Türkiye IŞİD’e karşı deyip, sonradan Amerikan Koridoru’nu önlemek için bir kara harekatı düşünüyor olamaz mı? Ankara ancak Şam’la anlaşırsa bu mümkündür. Zira Şam’la anlaşmak, Moskova ve Tahran’la anlaşmaktır.
Ancak tersine Davutoğlu Suriye’ye kara harekatına yeşil ışık yaktığı konuşmasında Rusya’yı hedef almış, kara harekatının şartını da Esad’ın gidişine ve ABD’yle güvenli bölge kurmaya bağlamış!
KARA HAREKATI HAZIRLIKLARI
Davutoğlu‘nun bu açıklaması sürpriz değil. Üç gün önce “ABD çevreliyor, Rusya yarıyor” başlıklı makalemizde bazı olguları sıralayarak, “ABD’nin TSK’yi kara gücü yapma hedefine” dikkat çekmiştik. Yenilerini de ekleyerek anımsayalım:
1) ABD İnirlik’e yığınak yapıyor. Pentagon son 10 günde üsse bir düzine “tank katili” olarak bilinen A-10 uçağı ve 6 adet F-15C gönderdi. Rus Su-30 uçaklarına karşı olduğu belirtilen F-15C’lerden daha da geleceği söyleniyor.
Ekim ayı başında kamuoyuna yansıyan “İncirlik’in yanına 2,500 kişilik patriot kasabası kuruluyor” başlıklı haberleri, bu yığınağın hazırlığı olarak anımsayalım.
2) Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar İncirlik Üssü’nü ziyaret etti ve ABD’li askerlerden bilgi aldı, onlarla hatıra fotoğrafı çektirdi.
Org. Akar, geçen hafta da ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass‘ı Genelkurmay Karagahı’nda kabul etmişti.
Diğer yandan ABD’nin IŞİD’le Mücadele Özel Koordinatörü Brett McGurk da geçen hafta Ankara’daydı ve içeriği açıklanmayan bir dizi temasta bulundu.
3) Pentagon Suriyeli muhalifleri koordine etmek için geçen hafta 50 kişilik bir özel harekat birliği göndermişti. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter Suriye’nin kuzeyine ek asker gönderilebileceğini açıkladı. (Bu arada Irak Savunma Bakanlığı Kürtlere silah taşıyan iki uçağın bir süre alıkonulduktan sonra Türkiye ve Katar’daki üslerine kargolarıyla birlikte geri gönderildiğini açıkladı. Uçaklarda Kuzey Irak’ta görev yapan İsveç ve Kanada askerlerine ait malzemeler olduğu belirtildi.)
4) ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu’nda konuşan ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Victoria Nuland “IŞİD’e karşı Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ile işbirliğini hızlandırdık” dedi. Nuland bu işbirliği sayesinde Suriye’nin kuzeyinde siviller için Esad ve IŞİD’in bulunmadığı bir alan oluşturabileceklerini belirtti.
5) Erbil’de Barzani‘yi ziyaret eden Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu “IŞİD’e karşı askeri olarak harekete geçme planımız var” dedi.
6) Ve tüm bu hazırlıkların ardından da Davutoğlu kara harekatı konusunda yeşil ışık yaktı. Davutoğlu konuşmasında, ABD’den PYD’ye değil, Barzani‘nin Peşmergesine silah vermesini de istedi!
TOPYEKUN MÜCADELE
Türkiye’nin Suriye’ye yapacağı kara harelatı ile içeride yeni anayasa ve başkanlık girişimi, ayrıca “Yeni Açılım” doğrudan bağlantılıdır.
1 Kasım’dan sonra HDP’li kimi isimlerin “seni başkan yaptırmayacağız” çizgisinden dönmelerini, AKP ile yeni anayasa konusunda birlikte çalışabileceklerini belirtmelerini, yine AKP’li pek çok sözcünün “Açılım bitmedi, başlayabilir” özetli açıklamalarıyla birlikte düşünmek gerekiyor.
Nitekim hükümete yakın Akşam gazetesi bu konuda da rotanın belirlendiğini manşet yaptı. Buna göre “Yeni Açılım”da muhatap sadece HDP olmayacak, içlerinde HDP’nin da olduğu, Kürt temsilcilerden oluşan geniş bir heyet kurulacak ve adına da Barış Ofisi denilecek. Diğer yandan bu kez TBMM de, kurulacak bir komisyon ile devrede olacak.
7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki sürecin ana hedefi işte bu tabloydu. Sadece PKK’ye operasyonlara bakarak diğer gelişmeler yok sayıldı; İncirlik Mutabakatı önemsenmedi, Açılım’ın ilelebet bittiği varsayıldı, Erdoğan’ın Batı’ya karşı konumlandığı sanıldı…
Kuşkusuz herşey bitmedi. Erdoğan‘ın başkanlığına, yeni anayasaya, özerkliğe, İncirlik’e, komşulara düşmanlığa, Suriye’ye kara harekatına karşı verilecek bir büyük halk mücadelesi bizi bekliyor. Bu mücadeleye önderlik edebilen kuvvet, parça parça iktidar olur!
Mehmet Ali Güller
10 Kasım 2015
ABD çevreliyor, Rusya yarıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 07/11/2015
Rusya neden Suriye’yi savunuyor? Moskova neden önce diplomasiyle, şimdi de silahla Şam yönetimini destekliyor? Rusya’nın bu riski almaktaki çıkarı ne?
Moskova, aslında Suriye’yi savunarak, ABD’nin kendisini kuşatan yayına karşı bir yarma harekatı yapıyor, yayın arkasına geçiyor. Rus stratejisinin esası işte buradadır.
Açalım:
ABD KUŞAĞI
ABD, SSCB’yi bildiğiniz gibi yeşil kuşakla çevrelemişti. Washington şimdi bu kuşağı biraz daha ileri hatta çekerek Rusya’yı yeniden sıkıştırıyor.
ABD’nin Rusya’yı çevrelediği yay batıdan doğuya şöyle: Baltık, Doğu Avrupa-Ukrayna, Karadeniz, Romanya, Bulgaristan, Türkiye, Kafkasya, Afganistan, Orta Asya.
Bu yay üzerindeki sıcak gelişmelere de bakalım:
1) ABD Dışişleri Bakanı John Kerry geçen hafta 5 Orta Asya ülkesini kapsayan özel bir tur yaptı. Kerry‘nin Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan, Tacikistan ve Türkmenistan ziyareti ABD’nin bölgedeki varlığı artırma ve Rusya’nın etkisini azaltma girişimiydi.
2) 9 Orta ve Doğu Avrupa ülkesi lideri, üst düzey NATO yetkilileriyle beraber Romanya’nın başkenti Bükreş’te “NATO’nun doğu kanadını pekiştirme” toplantısı yaptı.
3) Financial Times yazdı: NATO, Rusya yüzünden “güney stratejisini” değiştiriyor. Yeni güney stratejisine göre NATO’nun Akdeniz’deki varlığı artırılacak, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine “danışmanlık hizmeti” vermek üzere NATO birlikleri yerleştirilecek, bölgedeki NATO güçlerine takviye yapılacak, bölgede düzenli ve geniş kapsamlı tatbikatlar yapılacak.
NATO’NUN GÜNEY STRATEJİSİ
Peki ABD ve NATO “güney stratejisi” değişikliği kapsamında somut olarak neler yapıyor?
1) ABD Türkiye’deki askeri varlığını artırıyor: ABD İncirlik Üssü’ne geçen hafta “tank katili” olarak bilinen A-10 uçağı getirdi. Dün itibariyle de üsse 6 adet F-15C savaş uçağı yerleştirdi. ABD Kongresi Türkiye’ye 70 milyon dolarlık “akıllı bomba” satışını onayladı.
2) Fransa, Suriye’ye uçak gemisi gönderme kararı aldı.
3) ABD ve Türkiye, hem Irak’ta hem de Suriye’de “IŞİD’e karşı” işbirliğini hızlandırma ve askeri operasyonları artırma kararı aldı.
a) ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar ile Genelkurmay Karargahı’nda görüştü.
b) ABD’nin IŞİD’le Mücadele Özel Koordinatörü Brett McGurk Türkiye’ye geldi ve çeşitli temaslar yaptı.
c) Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu Barzani‘yi ziyaret etti ve “IŞİD’e karşı askeri olarak harekete geçme planımız var” dedi.
d) ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu’nda konuşan ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Victoia Nuland “IŞİD’e karşı Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ile işbirliğini hızlandırdık” dedi. Nuland bu işbirliği sayesinde Suriye’nin kuzeyinde siviller için Esad ve IŞİD’in bulunmadığı bir alan oluşturabileceklerini belirtti.
ABD’NİN TSK’Yİ KARA GÜCÜ YAPMA HEDEFİ
ABD ile Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyi için hızlandırdığı ilişkiler önemli. Öyle ki, ABD’nin Esad‘la savaşan muhalifleri koordine etmek üzere gönderdiği 50 kişilik özel kuvvet birliğin bile bu işbirliği kapsamında, yani Ankara’nın bilgisi ve onayı dahilinde olduğu iddia ediliyor.
Suriye’de Rakka, Irak’ta Musul operasyonlarının eş zamanlı yapılması düşünülüyor. ABD merkezinde Kürtlerin olduğu Rakka ve Musul operasyonlarının başarı getirmeyeceğini, dahası Kürt-Arap karşıtlığını artıracağını düşünüyor ve Sünni Arapları da harekata katabilmek için Türkiye’nin askeri varlığına ihityaç duyuyor.
Peki ABD ve AKP TSK’yi bölgede “kara gücü” yapabilir mi? Kuşkusuz bu zor. Ancak TSK’nin Musul ve Rakka operasyonlarına hava gücü ve özel birliklerle sınırlı olarak katılacağı konuşuluyor.
Önümüzdeki günlerin en önemli gelişmesi buradaki mücadele olacak.
LAZKİYE ÜSSÜ’NÜN ANLAMI
Tüm bu gelişmeler, ABD’nin Rusya’yı çevreleme atağının bir parçası. Yani ABD’nin Suriye hamlesi sadece Suriye’yi ve bölgeyi değil, Rusya’yı da hedef alıyor.
İşte Rusya’nın Suriye’yi silahla savunma dönemini başlatması bu nedenledir. Moskova’nın İncirlik’in 185 km karşısına Lazkiye üssü kurması, ABD’nin çevreleme harekatına karşı yapılan bir yarma hareketıdır, ABD yayının arkasına dolanma hamlesidir.
Mehmet Ali Güller
7 Kasım 2015
TSK’nin vatan savaşı, Erdoğan’ın saray savaşı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 06/11/2015
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek‘in bugün Aydınlık‘taki köşesinde bahsettiği arkadaşı benim. Genel Başkan Perinçek o soruları bana sordu. Yalnız köşesindeki sırayla değil!
Perinçek’in “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD’nin ‘kara gücüm’ diye ilan ettiği PKK Terör Örgütüne karşı mücadelesi, haklı savaş mıdır, haksız savaş mıdır?” sorusuna köşesinde yazdığı gibi “Böyle soru olmaz, bu konuda siyah ile beyaz olmaz” yanıtı vermiş değilim. Dahası bunu soru kabul edip, yanıt vermiş bile değilim! Zira bırakın bir Vatan Partisi üyesini, herhangi bir vatandaş bile bu konuda “haksız savaştır” diye düşünmez.
Benim bu soruya verilmiş gibi yazılan yanıtım, gerçekte Perinçek‘in “Bu savaş Saray Savaşı mı Vatan Savaşı mı?” sorusuna verdiğim yanıtın bir parçasıdır. Ve bu soru, ikinci değil, gerçekte birinci sorudur!
Kendisine özetle bu konuda birkaç makale yazdığımı, orada da görüleceği üzere sürece ne vatan savaşı ne de saray savaşı dediğimi belirttim. Gerekçelerimi de şöyle anlatmaya çalıştım:
“Meseleyi ‘ya vatan savaşı ya saray savaşı’ diye bir ikileme sıkıştırmak siyaseten doğru değil. Meseleyi böyle koymak, pratikte ‘ya AKP ya HDP’ demektir aynı zamanda…”
KABUL EDİLEMEZ SORULAR
Genel Başkan Perinçek bunun üzerine köşesinde ilk soru diye yazdığı o soruyu sordu: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD’nin ‘kara gücüm’ diye ilan ettiği PKK Terör Örgütüne karşı mücadelesi haklı savaş mıdır, haksız savaş mıdır?”
Bu soruyu yanıtlamadım haliyle. Kendimi bu sorunun muhatabı saymadım. Zira tartıştığımız şey TSK’nin operasyonunun haklı olup olmadığı değil ki! Ayrıca TSK’nin operasyonu “haksız” olabilir mi? Bundan şüphe edilebilir mi? Ayrıca onca yazdığım makale ortadayken böyle bir soruya muhatap olmak da ağırıma gitti…
O nedenle Genel Başkan’ın araya koyduğu bu türden soruları değil, tabi o esnada ne kadar mümkünse, esas soruyu yanıtlamaya çalıştım. Dilimin döndüğünce “ya o, ya bu” şeklindeki bakış açısının her zaman doğru olmayacağını, “ya siyah ya beyaz diye birşeyin olmadığını” söyledim. Hatta Başkan’ın ısrarlı soruları arasında, kendisine bir yıl önceki IŞİD tartışmamızı da anımsatmaya çalıştım. Bir yıl önce Kobani olaylarında da meseleyi “ya IŞİD ya PKK” diye koyduğunu, “Kobani’de piyon savaşı” yazısında “Türkiye ile ABD’nin IŞİD ve PKK üzerinden çarpıştığını” savunduğunu anımsattım.
Genel Başkan en sonunda köşesinde de belirttiği şu soruyu da sorunca, tartışmayı üzülerek sonlandırdım: “Mehmetçik teröristleri etkisiz hale getirdiği zaman mı seviniyorsun, yoksa teröristler Mehmetçiği şehit ettiği zaman mı?”
Böyle bir soru olabilir mi? Böyle bir soruya yanıt verilir mi? Makalelerim ve kitaplarım ortadayken, 25 yıllık Aydınlıkçı kimliğim ortadayken, böyle bir soruya muhatap olmak acı…
SAFLARI BÖLEN SORU
Genel Başkan’ın bu tartışmayı Aydınlık‘ın sayfasına ve kamuoyuna açması iki bakımdan yararlı oldu.
Birincisi bu meseleyi enine boyuna tartışalım ve partimiz için yararlı sonuçlar çıkaralım. Mesele kimin süreci doğru saptayıp saptamadığı değildir. Yanlış çıkmayı isterim; çünkü benim yanlışım beni bağlar, ama Genel Başkanımızın yanlışı hepimizi, Türkiye’yi bağlar.
Bu konuda şimdilik özetle şunları söyleyeceğim: Süreç ne vatan savaşıdır, ne de saray savaşı. Süreç iç içe geçmiştir; TSK için vatan savaşıdır, Erdoğan için saray savaşı. Erdoğan TSK’nin vatan savaşı üzerinden kendi saltanatını inşa etmektedir.
O nedenle sürecin bütününe birden vatan savaşı demek de yanlıştır, saray savaşı demek de…
Süreçten kimin nasıl yararlandığıdır önemli olan: 7 Haziran’da başkanlık hayali ortadan kalkan Erdoğan, 1 Kasım sonrasında yeniden bu olanağa kavuşmuştur! Rejimi yıkma şansı bulmuştur yeniden! Asıl mesele budur.
Erdoğan‘ın “400 vekil olsaydı bunlar yaşanmazdı” demesi aslında sürecin “kendisi açısından” ne olduğunu zaten anlatmaktadır. Yine 1 Kasım sonuçları belli olduğunda bir AKP’li yetkilinin “artık şehit gelmeyecek” demesi de sürecin “AKP açısından” ne olduğunu anlatmaktadır.
Yeri gelmişken belirtelim. Biz meseleyi bu zeminde tartışsak bile, TSK buna “vatan savaşı” değil “terörle mücadele operasyonu” demektedir. Zira vatan savaş demek, PKK’ye statü atfetmektir aynı zamanda. Tabi Perinçek buna TSK’nin ABD ile savaştığını düşündüğü için savaş demektedir.
Ancak mesele o noktada da tek boyutlu değildir. Hepsi bir yana, şu soru bile yeterlidir: ABD’yle savaşan bir ülke, ABD’ye üslerini açar mı?
Tersine AKP iktidarı Suriye’de ABD’yle birlikte hareket etmekte ve Rusya’ya karşı konumlanmaktadır! Asıl belirleyici eksen budur.
Diğer yandan 24 Ağustos tarihli “Beyaz Saray Savaşı” başlıklı makalemizde de belirttiğimiz gibi, meseleyi “ya vatan savaşı ya saray savaşı” ikilemine sokmak ABD’ye yaramaktadır, AKP ve HDP’ye yaramaktadır ve daha önemlisi AKP-HDP karşıtı Cumhuriyetçi safları bölmektedir. Nitekim bu ikilemde ısrar, kemalist-devrimci sanatçıları ve aydınları bile geçen süreçte bölmüş, ayrı ayrı bildirilerle karşı karşıya getirmiştir.
Önümüzdeki günlerde daha ayrıntılı tartışacağız. Örneğin PKK’nin 7 Haziran seçimlerinden hemen sonra “baraj” gerekçesiyle neden ateşkesi bozduğunu, Suruç katliamından sonra iki polisi uykusunda şehit etmesini sorgulayacağız. ABD’nin ana hedefi gereği stratejik ve taktik araçlarını gerektiğinde çarpıştırarak nasıl kullanabildiğinin üzerinde duracağız. ABD’nin “kara gücü” ilan edilen PYD’nin neden Türkiye’nin terör örgütü listesinde olmadığını sorgulayacağız. PKK’nin mi, yoksa ABD’nin mi baş düşman olduğunu tartışacağız. İncirlik’i, üsleri, TSK’nin Irak’ta IŞİD’e karşı kara gücü yapılma planlarını konuşacağız.
ÜLKEMİZ VE PARTİMİZ KAZANIR
Gelelim Genel Başkan’ın bu tartışmayı Aydınlık‘ın sayfasına ve kamuoyuna açmasının ikinci yararına…
Doğu Perinçek, yazısının son bölümünde bu konudan hareketle şöyle demektedir: “Aydınlık gazetesinde böyle bir özgürlük de olamaz.”
Perinçek‘in bu sözleri, Aydınlık‘ta neden yaz(a)madığımın da yanıtı oldu. 10 Ağustos’tan beri Aydınlık‘ta yaz(a)mıyorum ve okurlarımın sorusunu da yaklaşık üç aydır geçiştiriyorum. Perinçek‘in satırları bu bakımdan da yararlı oldu.
10 Ağustos’ta yaptığımız gazete temel örgüt toplantısında, kimi yönetici, editör, muhabir arkadaşlarımız, Doğu Perinçek‘in bu konudaki görüşünden hareketle, gazetenin tek sesli olması gerektiğini, benim yazılarımın tek sesliliği bozduğunu belirttiler. Ben de arkadaşlarımın bu kararına saygı duyarak, yazmaya ara verdim. Bu konu da böylece açıklığa kavuşmuş oldu.
Bitirirken belirteyim: Bu meseleyi sağlıklı tartışırsak, önce ülkemiz, sonra da partimiz kazanır!
Mehmet Ali Güller
6 Kasım 2015