Archive for category Politika Yazıları

1 Kasım ve Türk-Amerikan ilişkileri

1 Kasım’da AKP’nin yeniden 2011 başarısını yakalayarak tek başına iktidara gelmesi Türk-Amerikan ilişkilerine nasıl yansıyacak?

Örneğin eski ABD Büyükelçisi Eric Edelman‘ın iddia ettiği gibi “stratejik ortaklık bitti” mi? (Aydınlık, 3 Kasım 2015).

STRATEJİK DEĞİL MODEL ORTAKLIK

Öncelikle belirtelim, Edelman‘ın, daha dorğusu Edelman‘ın başkanlık ettiği grubun hazırladığı bu rapor oldukça sübjektiftir. Bu biraz da Edelman‘ın Obama yönetimine muhalif olmasından ve Türkiye’deki görevi sırasında Erdoğan‘la yaşadığı problemlerden kaynaklanıyor.

Erdoğan‘ın 2005 yılında randevu taleplerini reddettiği ve “istenmeyen adam” pozisyonuna düşürdüğü dönemin ABD büyükelçisi Edelman, o günden beri Erdoğan konusunda “takıntılı” bir konumdadır. Bu durum onun 10 yıldır hazırladığı her rapora yansıyor. Öyle ki, en sonunda Erdoğan‘ı “antiemperyalist” bile ilan ediyor! Hatta Obama‘yı Erdoğan‘a kredisi nedeniyle suçluyor!

Ancak 75 sayfalık rapora bir bütün olarak bakıldığında, temel mesajın “stratejik ortaklık bitti” iddiası olmadığı görülüyor ve o fasılda şöyle deniyor: “Şimdi, bir zamanlar stratejik ortaklık olan ilişki, en iyi ifadeyle enstrumantal bir ilişkiye düşürülmüştür.”

Yani raporda bir süreç anlatılmaktadır. Zira Edelman Türk-Amerikan ilişkilerinin, hele de 1 Mart 2003’ten sonra “stratejik ortaklık” olmadığını bilecek deneyimde bir diplomattır. Olmayan “stratejik ortaklık” bitmez. Zaten bu dönemde ABD’nin hiçbir strateji belgesinde Türk-Amerikan ilişkileri için “stratejik ortaklık” ifadesi kullanılmamıştır.

Resmi belgelerde de, resmi açıklamalarda da ilişki “model ortaklık” diye isimlendirilmiştir. Yani AKP, ABD’nin Ortadoğu’daki işlerinin model ortağıdır!

‘TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ FABRİKA AYARLARINA DÖNDÜ’

Kaldı ki ABD’nin stratejik ortak diye nitelediği iki ülke vardır; İngiltere ve İsrail. O nedenle bu noktaya takılmadan raporun asıl mesajına bakmalıyız.

Bipartisan Policy Center için hazırlanan Edelman‘ın raporu asıl olarak Beyaz Saray’a şu öneriyi yapıyor: Türkiye konusunda kısa vadeli taktik önceliklerle, uzun vadeli stratejik olanları dengele!

Bu da iddia edildiği gibi bir kopuşu değil, tersine, yeni dönemde de birlikte yürümeyi hedefleyen bir bakış açısıdır. Kaldı ki, başka Amerikalı uzmanlar da 1 Kasım’la ilgili yorumlarında asıl bu noktaya yoğunlaşıyorlar.

Örneğin Washington Enstitüsü‘nde yapılan bir toplantıda ABD’nin kıdemli Türkiye uzmanlarından Alan Makovsky şöyle diyor: “ABD için güçlü bir AKP iktidarının geri gelmesi olumlu.” (Amerika’nın Sesi, 4 Kasım 2015)

Hatta Makovsky’ye göre 1 Kasım’dan sonra Türkiye, IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyonda daha etkili olacak.

Yine aynı toplantıda konuşan Washington Enstitüsü Türkiye Direktörü Soner Çağaptay, ABD’nin 1 Kasım sonucuna bakış açısını şöyle özetliyor: “Washington’un bakış açısına göre AKP, Amerika’yla ilişkileri bakımından fabrika ayarlarına döndü.” (Amerika’nın Sesi, 4 Kasım 2015)

Çağaptay ayrıca Erdoğan ve PKK’nin 1 Kasım’ın kazananları olduğuna dikkat çekiyor.

ERDOĞAN ABD İÇİN HÂLÂ EN İYİ SEÇENEK

Kuşkusuz Washington’da Erdoğan‘ın yüzde 49,5’lik başrısından memnun olmayanlar var. Ancak Amerikan devlet aklı için asıl önemlisi şudur: Erdoğan 13 yılda ABD çıkarları için en uygun isim olduğunu göstermiştir. Arada sorun çıkarması, potansiyel iktidar odaklarının ABD çıkarları için sürprizler yaratabilme ihtimalinin yanında küçük bir risktir!

Washington, Moskova’nın inisiyatif aldığı yeni süreçte, Türkiye’nin bölgedeki askeri potansiyeline ihtiyaç duymaktadır. Ve bu bu ihtiyaç, tam da Edelman‘ın raporunda ifade edildiği gibi kısa vadeli taktik önceliklerle uzun vadeli stratejik olanı dengelemeyi gerektirir.

ABD bu gerçeklik nedeniyle örneğin daha bir süre AKP’ye “PKK’yi vurma” vizesi verecektir; örneğin İncirlik’i tahkim etme hedefi için TSK’yi hoş tutacaktır, son olarak 70 milyon dolarlık akıllı bombada olduğu gibi istediği silahların satışını onaylayacaktır.

Türk-Amerikan ilişkilerinin model ortaklıktan, entrumantal olmaktan kurtulması AKP ile mümkün olamaz. Bu “hulusi-nasyon”dan çıkılmalı ve Erdoğan’a “en kahraman vatansever” payesi verilmekten dönülmelidir.

Türk-Amerikan ilişkisinin bağımlılıktan kurtarılıp eşitler ilişkisine dönüştürülmesi, sistemden çıkmak demektir ve ancak devrim gibi köklü kopuşlarla mümkündür.

Yeni dönemde bu noktada yığınak yapan kuvvet büyüyecektir!

Mehmet Ali Güller
4 Kasım 2015

2 Yorum

1 Kasım’ın Suriye’ye etkisi

1 Kasım seçim sonuçları partiler açısından değişik boyutlarda inceleniyor. Biz farklı olarak dış politikaya etkisini, Suriye’ye ve Türk-Amerikan ilişkilerine etkisini inceleyeceğiz.

Önce bir saptama yapalım.

Israrla vurguladık: “Erdoğan bitti”, “ABD Erdoğan’ın üstünü çizdi” gibi tezler hem doğru değil, hem de iç politik mücadeleye bir yararı yok. Tersine bu yanlış yaklaşım, siyaseten Erdoğan’ı hedef almak yerine, ona alternatif olacağı varsayılan kuvvetlere vurmaya yol açıyor.

Tez iki nedenle yanlış; birincisi ABD’nin öyle eskisi gibi birinin üzerini çizme kudreti yok, ikincisi ABD’nin asgari yüzde 35 tabanı olan bir kuvvetten vazgeçme lüksü yok. Kimi çıkışları hoşuna gitmese de, onunla çalışmayı sürdürür, yararlanmaya bakar.

AKP ABD’NİN YÖRÜNGESİNDE

Nitekim öyle yaptı. Bu süreçte Erdoğan Washington’un istediklerini önemle oranda verdi: Suriye krizinde Atlantik Cephesi içinde yer aldı, ABD’nin IŞİD’le mücadele koalisyonuna katıldı, Eğit-Donat programını uyguladı, İncirlik’i ve birkaç üssü Pentagon’a açtı, silah alımını sürdürdü, NATO’nun mukabele gücü için öne atıldı, ABD adına asker gönderilmesi gereken ülkelere asker göndermeyi sürdürdü vs.

Arada problemler yok mu? Elbette var. Örneğin Suriye’nin kuzeyi için planlanan güvenli bölge konusunda PYD-YPG nedeniyle pürüzler çıkardı. Örneğin Çin’le Füze savunma sisteminde anlaşarak ama yaklaşık iki yıldır anlaşmayı imzalamayarak, bunu Batı’yla ilişkilerinde pazarlık kartı haline getirdi. Örneğin Türk Akımı konusunu da aynı yaklaşımla ele aldı.

Ancak ABD basit hesap yapmaktadır ve terazinin kefelerine bakmaktadır. AKP Hükümeti’nin yönettiği Türkiye’nin Ortadoğu stratejisi içerisinde kalmasını esas görmektedir.

RUS KARŞITLI ÜZERİNDEN AMERİKANCILIK

Nitekim AKP Hükümeti ABD açısından en önemli işlevini 30 Eylül sonrasında ortaya koydu. Ne yaptı? Moskova’nın Suriye’de askeri operasyonlar başlatması karşısında ülkeyi Rus karşıtlığı üzerinden daha da ABD’ye yapıştırdı!

Bu noktada PYD karşıtlığını tek ve esas ölçüt alan yaklaşım sorunluydu. PYD’nin karşısında konumlanmaktan daha önemlisi temel eksende ne tarafta bulunulduğuydu. Yani Ankara, ABD-Suudi Arabistan-Katar-İsrail cephesinde mi, yoksa Rusya-İran-Suriye cephesinde mi yer alıyor? Asıl önemlisi burasıdır.

Atlantik Cephesi’nde yer almak stratejik düzlem içinde, PYD karşıtlığı ise taktik düzlem içinde ele alınacak meselelerdi. Ve taktik düzlem, stratejik düzlemin altındaydı.

Washington bu nedenle TSK’nin PKK’ye operasyonlarını “Türkiye’nin kendini savunma hakkı” olarak yorumladı ve bunu Suriye’deki hedefinde kullanmaya çalıştı.

ABD İÇİN ‘YENİ AÇILIM’ ZEMİNİ OLUŞTU

İşte 1 Kasım seçimleri ile AKP’nin yeniden 2011’deki gücüne ulaşması ve tek başına iktidar olması, tam da bu noktada ABD için fırsatlar doğurdu. Şöyle:

1) 1 Kasım, 7 Haziran süreciyle kesintiye uğrayan “Başkanlık-Özerklik” eksenli Erdoğan-Öcalan anlaşması için yeniden zemin yarattı.

Zira masada yüzde 13 oyu ile “şımarmış” bir HDP yerine, TSK operasyonuyla “burnu sürtülmüş” bir PKK ve 10,7’ye geriletilerek “terbiye edilmiş” bir HDP olacaktır. Erdoğan, en güçsüz olduğu şartlarda rakibiyle masaya oturacaktır.

Washington bu “yeni Açılım” için hazırlıklara başladı bile…

2) 1 Kasım, Erdoğan-Davutoğlu ikilisi için Suriye konusunda daha agresif davranmaya olanak yarattı. İkili, kendisini Suriye konusunda frenleyen güçlerle artık daha rahat başedebilecek.

Rusya’nın yaratttığı fırsat ile Türkiye’yi yanlış dış politikadan yumuşak geçişle kurtarmak yerine, doğası ve ilişkileri gereği, daha da ABD’ye çıpalayan AKP Hükümeti’nin bu yeni avantajı, ABD için farklı hedeflerle değerlendirilecektir.

a) Bunlardan ilki, Türkiye’nin PYD-YPG ilişkisidir. AKP Hükümeti yeni dönemde bu kırmızı çizgisini, iç politikadaki “yeni Açılım” sürecine paralel olarak değşiştirebilecektir.

b) İkinci olarak da, ABD, Türkiye’ye Suriye’de kara gücü olma konusunda daha rahat baskı uygulayabilecektir.

ASIL MÜCADELE ŞİMDİ BAŞLIYOR

Kuşkusuz Rusya’nın ağırlık koymasıyla inisiyatifin Bölge Cephesi’ne geçtiği bir süreçte ABD’nin işi hâlâ çok zordur. Ancak Erdoğan‘ın saltanatı karşılığında vereceği askeri destek, dengeleri değiştirebilecek ve bölgeyi ABD’nin istediği gibi daha da karışık hale getirebilecektir.

O nedenle “seçmen” ya da muhalefet partileri için asıl mücadele şimdi başlamaktadır. Yüzde 49,5 oy ile ihtiraslarını motive eden Erdoğan-Davutoğlu’nun frenlenmesi diye çok önemli bir sorun vardır artık.

Bu sorunla alanlarda ve halkla birleşerek mücadele edilmelidir!

Bu noktada kuvvet biriktiren ve sağlam politikalar üretebilen odak, geleceğe damga vuracaktır.

Mehmet Ali Güller
2 Kasım 2015

2 Yorum

Erdoğan’ın şu 3 taktiği işe yarayacak mı?

Erdoğan‘ın hedefi ne? Başkan olmak!

Pratikte, 2023’e kadar iktidarda kalmak, yani 2019 seçimlerini de kazanmak. Bu süreçte dönüşümü sağlamak için de AKP’yi tek başına iktidarda tutabilmek.

Erdoğan o nedenle 29 Ekim günü yaptığı konuşmada 1 Kasım seçimini 2023 için kırılma noktası ilan etti, “2023 için tek parti” istedi!

7 Haziran’da bu hedef gerçekleşmediği için, Erdoğan 1 Kasım’da sandık kurdurmuştu. Bu kez “1 Kasım’da seçimlerden çıkacak neticeye saygı göstereceğiz” diyor, göreceğiz…

Peki Erdoğan “2023 için tek parti” hedefine 1 Kasım’da ulaşabilecek mi?

7 Haziran’da Erdoğan‘ın AKP’si 258 sandalye kazanmıştı ve tek başına iktidar olabilmesi için 18 sandalyeye daha ihtiyacı var.

Saray bu 18 sandalye için ince eleyip sık dokuyor. Erdoğan ve kurmayları bu 18 sandalye için 3 taktik belirledi ve uyguladı.

1) KATILIMI DÜŞÜK TUTMAK

Seçime katılım oranı ne kadar düşük olursa, AKP’nin tek başına iktidar olma olasılığı o kadar yüksektir. Zira Erdoğan bilmektedir ki, katılımın düşmesi en çok CHP seçmeninden olacaktır. 30 Ekim’in tatil ilan ederek 1 Kasım’ı kapsayan 4,5 günlük tatil icat etmeleri bu nedenleydi.

Peki HDP oyları? HDP’nin seçmenini sandıktan uzak tutmak için “sandık birleştirme” taktiğine yöneldiler. Sandık heryere götürülmeyecek, birleştirilecek ve katılım düşük tutulacaktı. Nasılsa “güvenlik sorunu” bahanesi de vardı. Ancak Erdoğan‘ın bu taktiği YSK’den öndü. Ancak yine de güvenlik sorunu nedeniyle HDP seçmeninin ağılıklı olduğu bölgelerde katılım sayısının düşeceği öngörülüyor.

2) MİLLİYETÇİ OYLARA YÖNELMEK

Normal zamanlarda milliyetçiliği ayakları altına alan Erdoğan seçim süreçlerinde hep “milliyetçi” olur! Zira bilir ki muhafazakarlıktan milliyetçiliğe uzanan kesimde hep bir geçişkenlik vardır.

Erdoğan TSK’nin PKK’ye yönelik operasyonlarından da bu amaçla yararlanmaktadır. PKK’yle masaya oturan, PKK’yle anlaşan, PKK’yi ülkenin bir bölgesinde otorite yapan Erdoğan, şimdi “terörle mücadele bayrağını” sallamaktadır.

Öyle ki, AKP’nin buradaki esas hedefi, zaman zaman yapılan açıklamalarla bilinçaltından çıkmaktadır. Örneğin İçişleri Bakanı Selami Altınok şöyle demektedir: “Terörle mcüadele azmimiz, seçimlerle alakalı bir mücadele azmi değildir.” (AA, 29 Ekim 2015)

Diğer yandan MHP’ye Tuğrul Türkeş operasyonu da Erdoğan‘ın milliyetçi oy hesabıyla ilgilidir.

3) CHP’Yİ FETÖ’YE YAPIŞTIRMAK

1 Kasım seçimlerine birkaç gün kala Cemaat’in bazı gazete ve kanallarına el konulması konusunda şüpheler var. Yaygın kanaat, bunun Erdoğan‘a yaramayacağı şeklinde. “Basın özgürlüğüne” vurulan darbe görüntüsünün 1 Kasım’da AKP’yi olumsuz etkileyeceği görüşleri var. Hatta bu nedenle operasyonun başka bir kuvvet tarafından yapıldığı bile iddia ediliyor.

Bize göre Erdoğan bu operasyonun arkasında ve burada çok ince düşünülmüş hesapları var: Erdoğan CHP’yi FETÖ’ye yapıştırmak istiyor!

Çünkü Erdoğan biliyor ki, CHP milletvekillerinin Cemaate destek vermesine parti tabanında itirazlar var. CHP’li vekillerin FETÖ’ye “militanlık” yapması, hatta Kemal Kılıçdaroğlu‘nun bu örgüte açık açık destek vermesi, CHP içinde ciddi itirazlar doğurmaktadır.

Saray’ın hesaplarına göre bunun 1 Kasım’a küçük de olsa yansıması ihtimal dahilindedir. Dahası buradan hareketle CHP ile MHP arasında oy geçişkenliği yaşanması bile AKP’nin yararınadır.

BÜYÜK ÇARPIŞMA YENİ BAŞLIYOR

Erdoğan‘ın 18 sandalye için öyle çok büyük oya ihtiyacı yok: Kabaca yarım-bir puan MHP’den, 1 puan katılımın düşüklüğünden, yarım puan HDP-CHP arası geçişkenlikten, yarım puan CHP-MHP arası geçişkenlikten, yarım puan Saadet Partisi ile BBP’nin 7 Haziran’dan farklı olarak bu kez seçime ayrı ayrı girmesinden…

Erdoğan‘ın bu taktiği işe yarayacak mı, göreceğiz. Ancak belirtelim, bu taktiğin işe yarayıp yaramamasından bağımsız olarak Erdoğan‘ın en büyük avantajı CHP’nin seçime “geniş bir cephe” ile girmeyerek, iktidar olmayı reddetmesidir!

Diğer yandan şunu da belirtelim: Seçmen dinamiği açısından kırılma anları olacak süreçlerden geçiyoruz. Böyle zamanlarda çarpıcı değişimler olabilir.

Ancak sonuç ne olursa olsun, şu “asıl tablo” önümüzde olacaktır: 1 Kasım seçimleri, bağrına karşı-devrim hançeri saplanan Cumhuriyet’i kurtarmaz! Türkiye’nin Haziran’lara ve TBMM dışı güçlü muhalefete ihtiyacı vardır. Yığınak buraya yapılmalıdır.

Zira asıl büyük çarpışma daha yeni başlıyor!

Mehmet Ali Güller
30 Ekim 2015

4 Yorum

Cumhuriyet’in 92. yılında devrim ihtiyacı

Cumhuriyet milletin egemenliğidir.

Millet nasıl egemen olur? Devrimle!

Devrimle Tanrının yer yüzüdeki gölgesi olan kral ya da padişah yıkılır, devrimle ümmet millet olur, devrimle padişahın kulu devletin vatandaşına dönüşür, devrimle padişahın toprakları halkın olur.

92 yıl önce böyle olmuştur ve kimsesizlerin kimsesi olan Cumhuriyetimiz o nedenle devrimcidir; yıkar ve yenisini yapar, iyisini yapar, güzelini yapar!

Kuşkusuz eksikler vardır, yanlışlar yapılmıştır. Dahası kurucunun ölümünden sonra katılaşmıştır, gelişmesi durmuştur; hatta emperyalizmle işbirliği dönemiyle birlikte gericileşmiştir.

Bugün yaşadığımız ve karşı-devrimle Cumhuriyet’e hançer saplanması sürecinin başladığı yer, katılaşmaya başladığı yerdir. Devrimcilik durursa, önce ilerleme durur, sonra geriye dönülür.

Devrim durursa, devrimin yıktığı kuvvetler iktidarı gaspeder ve Cumhuriyet’i yıkar!

O nedenle devrimler arasız olmalıdır, sürekli olmalıdır…

Açalım:

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Cumhuriyet anlayışı şu 8 ilkeye dayanır:

1) Millet egemenliği: Cumhuriyet kralın, padişahın, imtiyazlı bir grubun değil, milletin egemenliğidir. Millet egemenliği siyasal birliktir.Türkiye Cumhuriyet’ini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.

2) Tam bağımsızlık: Millet egemenliğinin sürebilmesi, tam bağımsızlığa bağlıdır; ekonomik ve siyasal bağımsızlığa bağlıdır.

3) Üretim ekonomisi: Millet egemenliğinin sürebilmesi, üretim ekonomisine bağlıdır. Üretmeyen milletler önce pazarlarını, sonra egemenliklerini yitirir. Pazarını kaptıran, stratejik kurumlarını özelleştiren, bankalarını yabancılara satan, üretmeyen, satmaktan çok alan ve dışa bağımlı hale gelen bir ülke tam bağımsız değildir.

4) Ulusal bütünlük: Milletin egemen olduğu topraklar, vatandır. Her karışı milletindir. Üzerinde emperyalist üsler kurulan topraklar, vatan toprağı olmaktan çıkar.

5) Laiklik: Dinin vicdanlara hapsedilmesidir; Tanrı ile kişi arasında yaşanmasıdır; araya cemaatleri, tarikatları, 3. kişileri sokturmamaktır. Devrimci Cumhuriyet’te cemaatlerin okulları, medyası ve holdingleri olamaz. Devrimci Cumhuriyet’te tarikatlar biraraya gelip hükümet kuramaz. Daha doğrusu devrimci Cumhuriyet’te cemaat ve tarikatlar bulunamaz!

6) Çağdaşlaşma: Bilimdir, tekniktir, kültürdür, sanattır… Batılılaşma değildir, bilim ve teknik Batı’daysa Batı’dan, Doğu’daysa doğudan almaktır. Almak ve geliştirmektir; daha iyisini yapabilmektir.

7) Barışçılık: Millet egemenliği “yurtta barış, dünyada barış” ilkesine dayanır. Komşularına düşmanlık yapan milletler, egemenliğini tehlikeye atar.

8) Devrimcilik: Devrim arasız ve sürekli olmalıdır. Yokse katılaşır, durur, en sonunda gericileşir. Karşı-devrime yenilir.

O nedenle Cumhuriyet’in 92. yılında en büyük ihtiyacımız devrimciliktir!

Mehmet Ali Güller
29 Ekim 2015

2 Yorum

Erdoğan ve Davutoğlu’nun Moskova rahatsızlığı

ABD-Türkiye-Suudi Arabistan üçlüsü Viyana’da Rusya’dan Esad için 6 ay ömür koparmayı beklerken, Ürdün’ü kaptırdı!

Ürdün Dışişleri Bakanı Nasır Cevdet ile kameraların karşısına geçen Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, iki ülkenin Suriye’de askeri eylemlerini koordine edeceğini ilan etti. (Sputnik, 23 Ekim 2015)

RUSYA GÜNEY TAMPONUNU ÖNLEDİ

Rusya, Ürdün’ün başkenti Amman’da bir koordinasyon merkezi kuruyor. Tıpkı Bağdat’ta İran, Irak ve Suriye’yle birlikte kurduğu koordinasyon merkezi gibi…

Bunun anlamı şuy: Atlantik Cephesi’nin “güney Suriye tampon bölgesi” hedefi iflas etti!

Neydi o hedef? Tıpkı Suriye’nin kuzeyinde AKP Hükümeti’nin yapmak istediği gibi Suriye’nin güneyinde de Ürdün-İsrail işbirliği içinde ve Dürziler üzerinden güneyde bir tampon bölge kurulacaktı!

Moskova, Viyana’daki dörtlü buluşma sürecinde, Ürdün dışında bir de Mısır atağı yaptı.

Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükrü ile görüşen Lavrov, Rusya ve Mısır’ın Suriye’deki operasyonlarda işbirliği yapacağını ilan etti! (Anadolu Ajansı, 24 Ekim 2015)

Lavrov ayrıca İran, Ürdün ve Mısır’ın Viyana’daki dörtlü buluşmanın yapılacak devam toplantılarına katılması gerektiğini belirtti.

AKP HALA KUZEY TAMPONU PEŞİNDE

Peki AKP Hükümeti ne yaptı Viyana’da? Ankara, Rusya’nın hamlesini fırsata çevirip yanlış Suriye politikasından dönme işaretleri verdi mi?

Tersine, Rus karşıtlığı üzerinden Türkiye’yi daha da ABD’ye yapıştırmaya çalıştılar. Örneğin Viyana’da masaya şu 5 konuyu getirdiler:

1) “Esad gitmeli, Esad‘ın geçiş formülüne sıcak bakmıyoruz.”

2) “PYD ile işbirliği doğru değil.”

3) “Halep çatışmasının yaratacağı göç dalgasına karşı ortak tedbir alınmalı.”

4) “Cerablus-Azez hattı güvenli bölge olmalı.”

5) “Rus operasyonları sınırımızı tehdit etmemeli.” (Yeni Şafak, 24 Ekim 2015)

AKP Hükümeti’nin 5 maddesi de Moskova’yı hedef alıyordu, şundan:

Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Rusya’nın PYD’yle temasından rahatsız; zira Rusya PYD’yi ABD kartı olmaktan çıkarıp Esad‘la ittifaka mecbur etmeye çalışıyor, Suriye’nin birliği içinde kalmaya zorluyor!

Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Rusya’nın “kuzey kuşağı”nda askeri operasyon yapmasından rahatsız; zira Rus hava operasyonları Suriye Ordusu’na karada alan açıyor. Bu, ilerleyen süreçte Esad‘ın ülkesinin kuzeyinde egemen olması ve AKP’nin “güvenli bölge” planının iflas etmesi demek. Ayrıca Rus uçakları İncirlik’ten kalkan ABD uçaklarını baskılıyor.

Erdoğan-Davutoğu ikilisi Rusya ve Suriye Ordusu’nun Halep operasyonlarından rahatsız; zira Halep AKP’nin TSK ve milli kuvvetleri Suriye müdahalesine razı edebilmesinin havucudur!

1 KASIM’A GİDİLİRKEN

AKP Hükümeti’nin Viyana’da “5 şartımız var” diyerek hala “güvenli bölge” hayali kurmasının üç anlamı var:

1) Dış politikada “sıfır ders” aldıklarını gösteriyor.

2) Rus karşıtlığı üzerinden Türkiye’yi ABD’ye daha da eklemleyecekelerine işaret ediyor.

3) Suriye yanlışından dönemeyeceklerini, hatta Türkiye’yi daha da büyük çıkmazlara sokabileceklerini gösteriyor. (Nitekim Beyaz Saray, uçuşa yasak bölgenin artılarını ve eksilerini saptamaya dönük iç topantılarına başladı.)

Türkiye 6 gün kalan 1 Kasım seçimlerinde sandığa asıl bu pencereden bakarak gitmelidir. Türkiye, komşularımızı ve bölgeyi yangından koruyabilmek bir kereliğine seçmenin elindedir.

Mehmet Ali Güller
26 Ekim 2015

1 Yorum

Ankara ile Moskova’nın PYD’ye bakış farkı

Şu soruyla başlayalım: Erdoğan‘ın “Ankara saldırısı IŞİD, PKK, El Muhaberat ve PYD’nin kolektif saldırısıdır” demesini salt bir istihbarat zaafıyla ya da siyasi analiz sorunuyla açıklayabilir miyiz?

Peki, bir grup gazeteciye özel brifing veren üst düzey Dışişleri yetkilisinin “IŞİD’i başarılı bir İran projesi” olarak gördüğünü açıklamasını yine bir istihabrat zaafı ya da analiz sorunu olarak görebilir miyiz?

Bakınız, cephe cepheye savaşan kuvvetleri aynı sepete doldurmanın ancak iki nedeni olabilir: Ya fail karartılıyordur, ya da durum hedefe kanalize edilmeye çalışılıyordur.

Anlayabildiğimiz kadarıyla Saray, Başbakanlık, Dışişleri ve MİT dörtlüsü, yaşanan her olayı Rusya ve İran düşmanlığına dönüştürmeye ve buradan hareketle Türkiye’yi iyice Atlantik Cephesi’ne yapıştırmaya çalışıyor! (Ve Erdoğan bu yöntemle “iktidarını” pazarlıyor.)

PYD TERÖR LÜSTESİNDE DEĞİL

Gelelim bir diğer konuya…

MGK toplantısından çıkan en önemli sonuç neydi? MGK, “PYD, uluslararası terör örgütü kapsamında tescil edilmeli” dedi!

Güzel, peki uluslararası camianın PYD’yi terör örgütü olarak tescil edebilmesi için önce ulusal düzeyde PYD’nin terör örgütü ilan edilmesi gerekmez mi? Peki PYD Türkiye’nin terör örgütü listesinde mi?

PYD daha Türkiye’nin terör örgütleri listesinde değilken, MGK’nin uluslararası camiadan bu örgütü terör örgütü diye tescil etmesini istemesi mantıklı mı?

Bu ancak şöyle mümkündür: Asker hükümeti bu yönde adım atması için sıkıştırmak üzere MGK’de bastırmıştır ve bu “tavsiye kararını” aldırmıştır.

Ancak öyle de olmamış. Basına yansıdığıan göre konuyu MGK’ye hükümet getirmiş, asker de kabul etmiş.

MOSKOVA’NIN PLANI

Tüm bunları nasıl açıklayabiliriz? Erdoğan‘ın ve Davutoğlu‘nun Esad‘ı, PKK’yi ve IŞİD’i aynı sepete koymasını, Dışişleri’nin “IŞİD bir İran projesidir” demesini, MGK’nin Türkiye’nin listesinde olmayan PYD’nin uluslararası terör örgütü olarak tescil edilmesini istemesini neyle açıklayabiliriz?

Rusya faktörüyle! Moskova’nın ABD’nin Kürt kartını düşürme hedefli hamlesiyle!

Açıklayalım:

Rusya’nın 30 Eylül’de Suriye’de askeri operasyonlar başlatması sadece 5 yıllık Suriye krizi için değil, 1973’ü baz alırsak, ABD’nin 40 yıllık Ortadoğu hegemonyası için de bir kırılma noktasıydı.

Moskova’nın planı sadeydi: IŞİD’e karşı Şam, Bağdat ve Kürt örgütlerine dayanan bir “kara ittifakı” kurmak ve bu ittifaka hava gücüyle alan açmak. Terörü yenerek “Suriye’nin birliğini” sağlayacak bir siyasi çözümün koşullarını yaratmak.

Moskova bu plana uygun olarak; birincisi Lazkiye’de hava üssü inşa etti, ikincisi Bağdat’ta, “Rusya-İran-Irak-Suriye” dörtlüsünü buluşturan bir askeri istihabrat odası kurdu, üçüncüsü de PYD ile temasa geçerek bu örgütü kendi planına dahil etmeye çalıştı.

ABD TELAŞLI, AKP RAHATSIZ

Yani Times‘ın “Kürtlerin Putin ile yakınlaşması ABD’yi telaşlandırdı” demesi boşuna değildi…

ABD telaşlanırken, AKP Hükümeti de rahatsız oluyordu Rus hamlesi karşısında… O nedenle hızla “Rusya PKK terörünü destekliyor” ana fikirli bir kamuoyu çalışması başlattılar.

Oysa Moskova’nın stratejisi AKP Hükümeti’nin değil ama Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla örtüşüyordu. Şöyle:

Planın sahadaki uygulaycılarından Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, PYD liderleriyle görüşmelerinde öncelikle masaya “Suriye’nin birliğini” garanti eden Cenevre Mutabakatı’nı koyuyordu.

Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin, Valday Kulübü konuşmasındaki şu sözleriyle Moskova’nın hedefini ilan ediyordu: “Suriye’nin bölünmesi tüm bölgede kalıcı çatışma yaratır. Suriye’de hükümet güçleri ile Kürt güçler terörle mücadele güçlerini birleştirmeli.”

Yani Moskova pratikte PYD’yi Esad’la ittifaka ve Suriye’nin birliği içinde rol almaya zorluyordu!

Oysa AKP Hükümeti daha düne kadar Ankara’da ağırladıkları PYD lideri Salih Müslim‘e hep şöyle diyordu: “Esad’ı devirmek için ÖSO’yla hareket ederseniz, özerkliğinize karışmayız.”

RAFİNE POLİTİKA İHTİYACI

Moskova’nın PYD’yi IŞİD’e karşı Esad‘la ittifaka zorlayan ve Suriye’nin birliği içinde tutmaya çalışan çizgisi Türkiye için bir fırsattır.

Dahası iç dinamikler, bu gelişme nedeniyle inceltilmiş ve rafine edilmiş bir Kürt politikası oluşturmalıdır.

Çünkü HDP’ye oy veren 6,5 milyon seçmeni terörist ilan eden kaba anlayışlara yeni dönemde yer olmayacaktır!

Mehmet Ali Güller
23 Ekim 2015

1 Yorum

ABD ile Rusya Suriye’de anlaştı mı?

5 yıldır çeşitli aralıklarla iddia edildi: ABD ile Rusya Suriye’de anlaştı!

Buradaki anlaşma, işbirliği ve Suriye’yi paylaşma anlamındadır. Ancak her seferinde bunun doğru olmadığı ortaya çıktı.

Üst düzey bir yetkilinin bazı gazetecilere yaptığı özel açıklamalardan sonra aynı iddia yine gündeme geldi. Washignton ve Moskova anlaşmıştı!

Peki öyle mi?

ABD ‘SAVAŞI’ MI, RUSYA ‘BARIŞI’ MI?

Önce ABD ile Rusya’nın anlaşamayacağına dair kategorik bir doğrunun olmadığını belirtelim. Elbette ABD ile Rusya anlaşabilir. Ancak bu paylaşım anlamında değil, ABD’nin Rusya’nın “barışına” mecbur kalması anlamında olabilir. Kuvvet dengeleri bunu zorlamaktadır.

Yugoslavya’ya, ya da daha yakın olan Libya örneğine bakarsak, kuvvet dengeleri farklıydı ve tersine Rusya ABD’nin “savaşına” mecbur kalmıştı.

Bu kez şartlar Avrasya Cephesi’nden yana ve ABD “savaşı” yerine Rusya “barışı” daha olası görünüyor.

Gelelim gazetecilere yapılan o özel açıklamaya. Özeti şu:

ABD ve Türkiye’nin içinde olduğu Suriye’yi parçalamak isteyen 9 ülke 28 Eylül’de “Esad’lı geçiş” sürecinde anlaşmıştı. AKP Hükümeti birincisi altı ayın sonunda Esad‘ın kesin ayrılması ve ikincisi bu süreçte hiç bir önemli kurumun kendisine bağlanmaması şartıyla bunu onaylamıştı.

RUSYA ŞAM’IN ELİNİ KUVVETLENDİRİYOR

Aslında olan şuydu: Esad‘a 15 gün süre tanıyan ve 5 yıldır Esad‘ı yıkmayı en önemli hedefi ilan eden AKP Hükümeti, en sonunda Esad‘ın varlığını tanımaya mecbur kalmıştı ve “şartlı onay” gibi halkla ilişkiler yöntemiyle kamuoyu hazırlanıyordu.

AK-Medya o nedenle “Esad’sız Suriye’ye Esad’lı geçiş” gibi başlıklar attı.

Kuşkusuz son tahlilde AKP Hükümeti’nin “Esad’lı geçişe” mecbur kalması Türkiye ve bölge adına olumlu bir gelişmedir.

Diğer yandan gelişme, yukarıda da belirttiğimiz gibi “ABD ile Rusya’nın anlaşması” şeklinde yorumlandı. Peki öyle mi?

Olgulara bakalım: Tamam 9 ülke 28 Eylül’de anlaşmıştı ama 30 Eylül’de Rusya Suriye’de askeri operasyonlara başlamıştı!

Bu iki şeye işaret ediyor olabilir: Birincisi henüz bir anlaşma yok ve ikincisi Moskova, anlaşma olasılığı öncesinde Şam’ın elini kuvvetlendiriyor!

Zira Rus hava operasyonları Suriye Ordusu’na karada alan açıyor.

Bu sürecin geliştirilmesi, er geç kurulacak “barış” masasında Şam yönetiminin elini Atlantik Cephesi’ne karşı güçlendirecektir.

IRAK’IN ÖNEMİ

Atlantik ve Avrasya, Suriye sahnesinde çarpışmaktadır ve iki kuvvet de birbirini en zayıf anında masaya oturtmaya çalışmaktadır.

Karşılıklı hava operasyonları da, karşılıklı Kürt kartını ele geçirme çabaları da, karşılıklı Irak’ı saflara katma uğraşı da bu nedenledir.

Evet, Irak meseleyi anlamak açısından önemlidir: İran, Irak, Suriye kesintisiz hattını oluşturmak Avrasya cephesi açısından hem siyasi hem de askeri anlamda kıymetlidir. Rusya’nın Hazar’dan attığı füzelerin rotası için bile bu hat ihtiyaçtır. Suriye’nin toprak bütünlüğünü için Irak’ın bölge cephesinde yer alması gerekmektedir. İran’dan Suriye’ye yardımların sürdürülebilmesi için Irak’ın konumu hayatidir.

İşte bu nedenle Washington, Moksova’yla işbirliği işaretleri veren Bağdat’ı baskılamaya başladı. ABD’nin yeni Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford, ilk yurtdışı ziyaretini İsrail’e yaptıktan sonra sürpriz bir şekilde Irak’a geçti ve Barzani‘yle görüştü.

Dunford’un Barzani’ye “düşmanımız ortak” mesajı vermesi çok boyutluydu ve Bağdat’a “bölme tehdidi” içeriyordu.

Dunford’un “Irak’ı Rusya’dan yardım istememesi için ikna ettik” demesi de tehdidin düzeyini gösteriyordu.

ERDOĞANLARIN ASIL YERİ

Çarpışma bu kadar sertleşmişken, henüz bir anlaşmadan söz edemeyiz. Dediğimiz gibi taraflar, “anlaşmadan” önce, birbirinlerini zayıflatmaya çalışmaktadır. (Kaldı ki taraflar sadece Suriye’de değil, Ukrayna’da ve hatta şu günlerde Afganistan’da da çarpışmaktadır.)

Rusya hava operasyonlarını sürdürerek Suriye Ordusu’na alan açmaya ve Şam rejiminin ülkenin kuzeyinde egemen olmasını sağlamaya çalışıyor.

ABD de Suriye ordusunun bu taaarruzuna karşı konumlanmaya ve çeşitli araçlarla Rusya’ya gözdağı vermeye çabalıyor. ABD’nin “tank avcısı” olarak bilinen uçaklarını İncirlik’e getirmesi bu nedenledir. Çünkü IŞİD’in elinde tank yoktur.

Bu sürecin iç dinamikler bakımından öğretici yararı ise şu olmuştur: Erdoğan ve AKP rejiminin yeri Atlantik Cephesi’dir; bu süreçte hızla Rusya karşıtlığına oturmaları ve ABD ile AB’ye yapışmaları derslerle doludur.

Mehmet Ali Güller
21 Ekim 2015

1 Yorum

Washington ile Moskova’nın karşıt Kürt planları

Dışişleri Bakanlığı’nın arka arkaya ABD ve Rusya büyükelçilerini çağırıp PYD’ye destek konusunda “her iki ülkeyi de” uyarmasının özel önemi var.

Nitekim Ankara bir haftadır Suriye’de Rusya-Esad-IŞİD-PKK arasında ittifak olduğunu ve Ankara’daki bombanın da PKK-IŞİD işi olduğunu savunuyor. Bu bakış açısı haliyle Türkiye’yi bölgede ABD’ye iyice yapıştıracaktır!

Baştan belirtelim: Rusya’nın Kürt hamlesi ile Washington’un Kürtlere dayanan planını aynı sepete koymak mümkün değil. Çünkü her iki ülkenin bu konudaki yaklaşımı arasında değil bir benzerlik, tersine kökten bir karşıtlık var.

AMERİKAN KORİDORU

ABD’nin bölgedeki temel hedefi ne? Basra’dan Doğu Akdeniz’e koridor inşa etmek.

Washington bu hedefin gereği olarak iki kez Irak’a saldırdı ve orada ilk koridoru kurdu. Washington 5 yıldır da Suriye’ye saldırıyor; Irak’taki koridoru Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlamak için…

ABD için Kürtlerin “stratejik değeri” bu koridorun üzerinde bulunmalarından geliyor, yoksa emperyalist tekeller için bütün halklar aynıdır; kullanılır, sömürülür vs.

Rusya’nın Suriye’de silahlı müdahale dönemi başlatması, işte doğrudan ABD’nin bu koridorunu hedef almaktadır. Hem koridorun inşa edileceği yerleri vurarak ve Esad’ın o bölgelere çıkması için önünü açarak, hem de Kürtleri kendi planına dahil etmeye çalışarak!

OBAMA VE PUTİN’İN KARŞIT PLANLARI

Obama‘nın planı şuydu özetle: ABD ve müttefikleri havadan, Kürt örgütleri karadan vuracak ve IŞİD’den arındırılmış bölgeler kurulacak. Haliyle o bölgeler, karadan vuran Kürt gruplarının egemenliğine geçecek!

Putin‘in planı ise şöyle: IŞİD’e karşı Bağdat, Şam ve Kürt örgütleri ittifakı kurmak.

Washington’un planında Bağdat ve Şam, Kürtler aracılığıyla zayıflatılacak ve bölünecek ülkelerdir. Moskova’nın planında ise Kürtler, Bağdat ve Şam’a müttefik yapılmak istenmektedir. Kuşkusuz bu “siyasal birlik ve toprak bütünlüğü” demek olacaktır.

Nitekim Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, PYD lideri Salih Müslim‘le yaptığı görüşmede masaya önce “Suriye’nin toprak bütünlüğünü garanti altına alan” Cenevre Mutabakatı’nı koydu.

Aslında Moskova öncelikle ABD’nin elinden Kürt kartını almaya çalışıyordu. O kart alındığında hem ABD’nin koridor planları öznesiz kalacak hem de meseleler toprak bütünlüğü içinde çözülebilecekti.

ABD’NİN ÜÇ HAMLESİ

Atlantik Cephesi bu gelişme üzerine üç hamle yaptı:

1) Pentagon Eğit-Donat’ı güncelledi ve Suriyeli muhalifleri eğitmek yerine doğrudan Kürt gruplarını donatacağını ilan etti.

2) ABD, ÖSO bünyesindeki bazı grupların da bulunduğu Arap örgütlerini PYD/YPG ile “Suriye Demokratik Güçleri” adı altında birleştirdiğini duyurdu.

3) Gladyo, Ankara’daki bomba ile Ankara’ya “Açılım’a dön” ve PKK’ye “Rusya’ya yanaşma” mesajı verdi.

Bu üç hamlenin ardından ABD “YPG-Arap” ordusuna 17 konteyner dolusu ve 50 ton ağırlığında silah ulaştırdı.

İşte Ankara’nın tepkisi bu noktada geldi. PYD’nin PKK’den farkı olmadığını savunan Ahmet Davutoğlu silahların “Türkiye’de kullanılması halinde” PYD’yi vuracaklarını ilan etti!

Salih Müslim‘in Davutoğlu‘na yanıtı ise şu oldu: “Bu silahlar ancak bize yeter!”

AKP’NİN TSK’Yİ SURİYE’YE SÜRME ÇABASI

Durum böyleyken Ankara’nın Washington ile Moskova’ya aynı uyarıda bulunması stratejik konumlanma açısından vahimdir.

Rusya’nın müdahalesi Türkiye’ye Suriye yanlışından dönme fırsatı sağlamışken, AKP Hükümeti’nin bu fırsatı tersine zorlayıp TSK’yi daha çok Suriye’ye angaje etmeye çabalaması, önümüzdeki en sıcak sorundur.

Zira o çaba Türkiye’yi ABD’ye daha çok eklemleyecek ve en sonunda Amerikan Koridoru’na bekçiliğe dönüşecektir!

Mehmet Ali Güller
15 Ekim 2015

1 Yorum

Ankara’daki bombada AKP’nin 5 sorumluluğu

Bombanın iki hedefini şöyle açıklamıştık önceki yazımızda: “Bombanın birinci mesajı, bir katliam üzerinden kamuoyunu ‘barışa’ hazırlama ve Türkiye’yi açılıma mecbur etme, ikinci mesajı da PKK/PYD’ye ‘Rusya’yla işbirliği yapma’ uyarısıdır.”

Ve bombaının sahibinin de Gladyo olduğunu belirtmiştik. Gladyo; NATO üyesi ülkelerde devlete, hükümetlere, orduya, bürokrasiye, istihbarata, kurumlara yerleşeyen Amerikancı yapı yani…

Benzer hedefli, aynı tetikçili iki bombadan birinin Ankara’da patlaması ama Moskova’da engellenebilmesi bundandır!

SORUMSUZLUK SORUMLULUĞU ÖRTMEZ

Fakat belirtelim: Bombayı Marslılar bile atsa, AKP’nin katliamdaki “sorumluluğunu” ortadan kaldırmaz!

Kaldı ki, patlama sonrası yaptıkları açıklamalarla da hem sorumlu olduklarını, hem de sorumsuz davrandıklarını ortaya koymuşlardır:

Örneğin işi “biz AKP hükümeti değiliz, seçim hükümetiyiz” diye geçiştirmeye çalışmaktadırlar.

Örneğin İçişleri Bakanı Selami Altınok “güvenlik zaafiyeti yok” diyebilmektedir.

“Ama tedbir alınmamış” diyenlere ise Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş şu yanıtı vermektedir: “Güvenlik tedbiri alınmaması güvenlik zafiyeti değildir.”

Peki nedir? Sorumluluğu sorumsuzlukla üstünüzden atabilir misiniz?

CANLI BOMBA EYLEM YAPMADAN…

Fakat asıl “sorumluluğu” ortaya koyan açıklamayı Başbakan Ahmet Davutoğlu yaptı: “Canlı bombaların listesi elimizde ama eylem yapmadan onları tutuklayamayız.”

Davutoğlu gerekçesini de Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olmasına bağladı! 13 yıldır tetip ve kumpaslarda yasaları ayaklar altına aldıkları, hadi hepsini geçtik, daha 7 Haziran seçimleri öncesinde Erdoğan‘ın anayasayı rafa kaldırdığı, parlamenter düzeni bekleme odasına aldığı bir hukuk devleti…

Yazılmamış kitap nedeniyle yazarını tuttuklayabiliyorlar ama canlı bomba eylem yapmadan onu tutuklayamıyorlar!

Erdoğan‘ın gittiği şehirde eylem yapabilir diye TGB’lileri tutuklayabiliyorlar ama canlı bomba kendini patlatmadan tutuklayamıyorlar!

Tabi canlı bomba eylem yaptığında, yani kendini patlattığında onu nasıl tutuklayacaklarsa!

BOP, AÇILIM, CIA, MİT, TERÖR

Geçelim bu içi boş açıklamarı ve AKP’nin sorumluluklarını somut sıralayalım:

1) Ankara’daki bomba Açılım’la ilgilidir. Çözüm değil çözülme süreci olduğu artık daha geniş kesimlerce de anlaşılan bu sürece taşeronluk yaptıkları için bombadan sorumludurlar!

2) 5 yıldır Suriye’ye düşmanlık yaptıkları, Esad‘ı devirmek için bu ülkeye terör ihraç ettikleri için bombadan sorumludurlar! IŞİD’i “öfkeli çocuklar” diye tanımladıkları ve bu kara örgütle aralarına geç (üstelik yetersiz) çizgi çektikleri için bombadan sorumludurlar!

3) Türk Ordusu’na tertip ve kumpas yaptıkları için, kurumları darmadağın ettikleri ve güvenlik ile istihbarata beceriksiz yandaşlarını topladıkları için bombadan sorumludurlar! Genelkurmay’ın kimi istihbarat olanaklarını MİT’e devrettikleri; MİT’i dışarda Esad‘ı devirme işine, içeride de muhalif avcılığına seferber ettikleri için bombadan sorumludurlar!

4) ABD’yle ilişkileri ve BOP eşbaşkanlıkları nedeniyle, bölgede ABD’nin planlamasına uygun hareket etmeleri nedeniyle, Washington’a Libya ve Suriye’de taşeronluk yapmaları nedeniyle, Pentagon’a üsleri açmaları nedeniyle, CIA’nın her türlü yıkıcı faalietine göz yummaları nedeniyle bombadan sorumludular!

5) Türkiye’nin çıkarlarını değil, Saray’ın iktidarını gözeterek süreçlerden yararlanmaya çalıştıkları için bombadan sorumludurlar!

Mehmet Ali Güller
13 Ekim 2015

1 Yorum

Ankara’da patlatılan bombanın iki hedefi

Geride kalan 65 yılın en önemli derslerindendir: Bir NATO ülkesinde patlayan bombanın “gerçek” faili bulunmuyorsa, o bombanın sahibi Gladyo’dur. Bombanın patladığı devletin kurumlarından en az biri de bombayla dolaylı ilgilidir; kimi zaman uygulayıcı olarak, kimi zaman önlemeyerek, kimi zaman da faili gizleyerek…

Tetikçinin bulunması ya da bombanın canlı bomba olması bu gerçeği değiştirmez.

Bunun en son örneği Suruç’ta patlayan ve 32 gencin katledildiği bombadır.

Peki Ankara’da patlayan ve 95 yurttaşımızı katleden bomba da bu kategoride mi? Eldeki ilk bilgilere göre öyle görünüyor!

SURUÇ BOMBASININ SONUCU: İNCİRLİK

10 Ekim’de Ankara’da patlatılan bomba ile 20 Temmuz’da Suruç’ta patlatılan bomba arasında bağ var.

Suruç’taki bombayla bir perde açılmıştı. Ankara’daki bomba ile sahne tamamlanarak perde kapatılmak ve 2. perde açılmak isteniyor.

Peki Suruç’taki bomba hangi perdeyi açmıştı? İncirlik Mutabakatı’nı.

Aylar süren müzakerelerin ardından Türkiye ile ABD 7-8 Temmuz 2015’te İncirlik Mutabakatı’na varmıştı ancak imza atılmıyordu. Suruç’tan iki gün sonra 22 Temmuz’da “gizli Bakanlar Kurulu kararı” olarak imzalandı!

İncirlik Mutabakatı sıradan bir anlaşma değildi: Türkiye’yi ABD planına entegre etme anlaşmasıydı. Askeri olmaktan çok siyasiydi. Atlantik Cephesi’nin Suriye’yi parçalama hamlesinin gereğiydi. Türkiye’yi 25 yıl önce Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de bir kuzey koridoruna mecbur etme çabasıydı.

Washington İncirlik’in önemi nedeniyle PKK’nin vurulmasına bile yüksek perdeden itiraz etmedi, PKK’ye “birkaç ay sabredin” mesajı verdi.

Bu sürecin ayrıntılarını “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru” isimli yeni kitabımızda okuyabilirsiniz.

RUSYA’NIN BAŞLATTIĞI YENİ SÜREÇ

Atlantik Cephesi İncirlik Mutabakatı’ndan sonra Esad‘ı geriletme, kuzey koridorunu geliştirme ve Suriye’yi parçalama hedefinde önemli aşamalar kaydetti.

Ancak Rusya’nın Suriye’ye askeri yığınak yapması ve 30 Eylül’de hava operasyonları başlatarak Esad‘ın pozisyonunu güçlendirmesi, Suriye ordusuna alan açması, güvenli bölge girişimini engellemesi ve IŞİD’i Rakka’da vurması, yeni bir süreç başlattı.

İşte Suruç’tan sonra Ankara’da patlatılan bombayı, bu gelişmeyle birlikte okumak lazım:

Her ne kadar Erdoğan ve Davutoğlu Rusya karşıtlığında konumlansalar da, Putin‘in hamlesi Türkiye’nin nesnel çıkarlarına yaramaktadır. Çünkü Moksova’nın hedefi Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğünü korumaktır ve bu da ABD’nin hedefi olan koridoru engellemektedir.

İstedikleri güvenli bölge ile fiilen ABD’nin koridor hedefine hizmet eden AKP Hükümeti ise Rusya’nın hamlesi karşısında sıkışmıştır; içeride de büyük bir basınçla karşı karşıya kalmıştır. Tablo ABD-Türkiye ittifakını, “bağı zayıflatmak” yönünde etkilemektedir.

Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Rusya’ya karşı daha çok Amerikancılığa ve NATO’culuğa yapışsa da, Türkiye’nin geniş kuvvetleri Esad‘ın ayakta kalacağı gerçeğine göre Suriye’de yeniden konumlanmak istemektedir.

İşte ABD Ankara’daki bomba ile bu sürece müdahale etmektedir.

RUSYA’NIN KÜRT HAMLESİNE BOMBA

“Rusya’nın Kürt hamlesinin anlamı” başlıklı önceki makalemizde inceledik: Moskova ve Şam’ın “birinci aşamada ABD’nin elinden Kürt kartını alma hedefinde” anlaştığını belirttik. Bu yönde başlayan temaslara mercek tuttuk.

Diğer yandan Erdoğan‘ın Japonya yolunda ABD’yi memnun eden şu açıklamasına dikkat çektik: “Ben çözüm süreci kaldırılmıştır demedim. Şu aşamada buzdolabına konulmştur dedim. İşer yoluna girerse, süreç yeniden gündeme gelir.”

Bu mesaja bakılırsa Erdoğan Açılım’a dönmeye hazır ancak Türkiye’nin (tabi en başta TSK’nin) bu dönüşe razı edilmesi gerekiyor!

İşte Ankara’da patlayan bombanın birinci mesajı buydu: Bir katliam üzerinden kamuoyunu “barışa” hazırlama ve Türkiye’yi Açılım’a mecbur etme!

Ankara’da patlayan bombanın ikinci mesajında ise PKK/PYD’ye “Rusya’yla işbirliği yapma” deniyordu!

TÜRKİYE’NİN KRİTİK KONUMU

Türkiye Açılım’a mecbur kalırsa Suruç’ta açılan perde hedefine ulaşmış ve kapanmış olacak. Zira arkasından Suriye’nin kuzeyini tanıma hedefli 2. perde gelecek!

Ancak belirtelim: Atlantik Cephesi ile Avrasya Cephesi’nin bu karşılıklı taktik hamleleri, stratejik gidişatı değiştirmiyor. Stratejik gidişat Suriye’nin ve Avrasya’nın kazanması yönündedir.

Burada kritik konumda olan Türkiye’dir. Dümeni Atlantik Cephesi’nde, çıkarları Avrasya Cephesi’nde olan Türkiye için süreç tıkanmıştır.

Türkiye’nin iç dinamiklerinin önündeki temel sorun budur!

Mehmet Ali Güller
11 Ekim 2015

4 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın