Archive for category Politika Yazıları

ABD-AKP İŞBİRLİĞİ WIKILEAKS’LE ÇIRILÇIPLAK

WikiLeaks’in yayımlamaya başladığı belgelerin ilk partisi, ABD-AKP işbirliğini çırılçıplak ortaya sermiş vaziyette. Kürt Açılımı’ndan AB sürecine, İsrail’le ilişkilerden AKP’nin yolsuzluklarına kadar pek çok şey “belgeli” olarak artık kanıtlanmış durumda…

KÜRT AÇILIMI

Örneğin, Eski ABD Büyükelçisi James Jeffrey, Kürt Açılımı konusunda şöyle diyor: “Büyükelçiliğimiz, bizim verdiğimiz istihbarat desteğiyle PKK’ya karşı kazanılan askeri başarının, sivillere bu açılımı yapmak, Mesut Barzani ve diğer Kürtler ile doğrudan ilişki kurmak için siyasi alan yarattığına inanıyor”. Kürt Açılımı tam da bu işte: AKP üzerinden Türkiye’ye Barzani’yi ve devletini kabul ettirme…

İRAN

Örneğin, AKP’nin İran-İsrail-Suriye ilişkilerinin tamamen ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne uyumlu olduğu da ortaya çıktı. ABD adına Ortadoğu’da görev üstlenen AKP, sözde İsrail karşıtı görüntü sergileyip, hem Arap ülkelerinin liderliğine soyunuyor hem de İran’ı yalnızlaştırıyordu. İşte bu gerçek, ABD Büyükelçisi James Jeffrey’in ağzından belgeye şöyle yansıyordu: “Eğer Türkler, Suriye’yi İran’dan ayırmak konusundaki isteklerinde ciddilerse, bu konuda telefon defteri değerinde tartışmalı protokoller imzalamak yerine, gerçek başarılar elde etmeye başlamaları halinde, bu hepimizin çıkarına olur…”

İSRAİL

İsrail’le izlenen kontrollü gerilim de Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Burns arasındaki ikili temasta günyüzüne çıkıyor. Buna göre, Sinirlioğlu, yaşanan gerilime rağmen, Erdoğan’ı Netenyahu ile bir araya getirmeyi arzuladıklarını beyan ediyor.

FÜZE KALKANI

AKP’nin sözde füze kalkanına karşıymış gibi davranmasının da, tamamen tabanından gelecek tepkilere karşı planlandığı belgelerde ortaya çıktı. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, Washignton’a yazdığı bilgi notunda, AKP hükümetinin füze savunma sistemini kendi kamuoylarına anlatabilmek için, “NATO ile bağlamaya ihtiyaç duyduklarına” dikkat çekiyor ve şu gerçeğin altını çiziyor: “Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin bu füze sistemine katılımının, ileride bir İran saldırısına karşı İsrail’e savunma sağlamasından endişeli…”

AZERBAYCAN

Belgeler sayesinde, AKP’nin ABD için Kafkasya’da uyguladığı politikaların, Azerbaycan’ın çıkarlarına aykırı olduğu da kanıtlanmış oldu. Aliyev belgelerde, açıkça “Erdoğan hükümetinden hazzetmediğini” ifade ediyor.

AB ÜYELİĞİ

Yine belgelerde, aslında Türkiye’nin AB’ye asla üye olamayacağı da sergileniyor. Türkiye’nin AB kapısına, üye yapılmamak üzere bağlandığı gerçeği, belgelerle somutlanıyor.

YOLSUZLUK

İsviçre’de sekiz ayrı banka hesabı; ihale yolsuzlukları; İran doğal gazından pay alımları; Trabzon belediyesini CHP’den alabilmek için Bakan Faruk Nafiz Özak’ın önce Trabzonspor başkanı yapılması, ardından da kulübe para akıtılması; Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, vatandaşı olduğu İngiltere’de bir grup yatırımcıya, “Doğan hisselerinizi satın, çünkü onlar gidici” demesi; Hikmet Balduk, Cüneyd Zapsu ve Mücahit Arslan’ın ihalelerde etkin olduğu; Aksu ve Tüzmen gibi bakanlarla, Müezzinoğlu gibi parti yöneticilerinin yolsuzluklara bulaştığı; AKP’li Bakan Abdülkadir Aksu’nun eroin işine bulaşmakla suçlanması, Emine Erdoğan’ın Tayyip Erdoğan’ı “Allah’a inanan ama Allah’a güvenmeyen” şeklinde tanımladığının bir belgede yer alması…

Bakanların ilişkileri, düşkünlükleri gibi ayrıntılara ise basın-yayın ilkeleri gereği hiç girmiyoruz…

SONUÇ

251 bin 287 belgeden henüz 226’sı bu denli kirli ilişkiyi ortaya çıkardığına göre, bakalım belgelerin tamamı yayınlandığında nasıl bir tabloyla karşı karşıya olacağız?!

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

KILIÇDAROĞLU’NA ÇAĞRI: AŞİRET REİSİNE DEĞİL, KÖYLÜNÜN AYAĞINA GİT!

Yeni CHP”nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Yeni Radikal”in, “Savaşma Konuş” kampanyasına destek imzası atmış! 15 Kasım 2010 tarihli “Yeni Radikal”, birinci sayfadan duyurduğu bu habere şu başlığı koymuş: “‘Anneler ağlamasın’ diye imzasını attı”.

Kılıçdaroğlu, nihayet “analar ağlamasın” diye “Kürt açılımı” başlattığını söyleyen Başbakan Tayyip Erdoğan’la buluşmuş oldu!

Bildiğiniz gibi “Yeni Radikal”, “Savaşma konuş diyen 500 bin radikal arıyor”du. Kılıçdaroğlu Radikal’in bu kampanya için bulduğu ilk siyasi parti genel başkanı oldu. Kampanya, özet olarak tarafları (PKK ve TSK)! silah bırakmaya davet ediyor!

DEĞİŞİM Mİ, BAŞKALAŞMA MI?

Murat Yetkin’in önce CNNTürk’teki programına, sonra da Radikal’deki sayfasına konuk olan Kemal Kılıçdaroğlu, dikkat çeken değerlendirmelerde bulunmuş yine…

Kılıçdaroğlu, “Yeni CHP”yi, “değişimin ve dönüşümün adresi” olarak tarif etmiş. Ancak Kılıçdaroğlu’nun birkaç aylık sürece sığdırdığı şu “açılımlar”, “değişim ve dönüşümün”, “başkalaşma” anlamına geldiğini ortaya koyuyor:

1. YENİ CHP’NİN DİN AÇILIMI

Kılıçdaroğlu, 2007 yılında kanunla çözülen türban konusunu, hiç yeri ve zamanı değilken, Türkiye’nin kucağına bırakıverdi. 12 Eylül halkoylaması sırasında “türbanı biz çözeriz” diyerek öne atlayan Kılıçdaroğlu, AKP’nin ekmeğine yağ sürdü. “Laikliğin bekçisi”nin bu yeni tutumu, öyle bir rüzgar yarattı ki, türban üniversiteye “YÖK mektubu” ile, ilkokula da, “ailelerin ‘özgür’ tercihi” ile giriverdi. Kamuya ve TBMM’ye giriş sırası, ülkenin yeni gündemi oluverdi!

Kılıçdaroğlu, AKP’yle yarışmanın buradan geçtiği hayaline kapılarak, açılımı ilerletti. Önce “cemaatlere saygılıyız” dedi, ardından da “Türkiye’de laiklik tehlikede değildir” saptaması yaparak, irticayı mest etti! (Ardından irtica Kırmızı Kitap’ta tehdit olmaktan çıktı!)

“Yeni Radikal”e konuşan Kılıçdaroğlu, “Bülent Ecevit’in ‘dine saygılı laiklik’ ilkesini geri getirecekmiş”!

O saygı, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın, “hocaefendi”nin huzuruna çıkmasına sebep oldu; ardından da cemaatin, hükümet desteğinde devlet kurumlara yerleşmesine…

Ecevit’i ve Kılıçdaroğlu’nu aynı çizgiye getiren ise aynı ideolojik çizgidir; yani sosyal demokrasi…

CHP devrimcilikten koptukça, sosyal demokratlığa sarıldı… İşte sosyal demokrasi de, en sonunda CHP’ye türbanı “bireysel haklar ve özgürlükler” temelinde ele aldırıp, bu noktaya getirtti…

1950’lerden beri tahrif elden laiklik; “din ve devlet işlerinin ayrılması” gibi bir tanımdan, “dine saygılı laiklik” katına başkalaştı!

CHP, kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün laiklik tanımı olan “din ve dünya işlerinin ayrılması” anlayışından koptukça, Türkiye gericileşti!

2. YENİ CHP’NİN DARBE AÇILIMI

Kılıçdaroğlu, Erdoğan’la yarışacağı ikinci kulvarın ise “darbe karşıtlığından” geçtiğine inandı. Burada “darbe karşıtlığı” diye sunulanın, ne yazık ki, “asker karşıtlığı” olduğu kısa sürede ortaya çıktı.

“Darbe karşıtlığı” yapacağım diye “27 Mayıs” ve “27 Nisan” eleştirisi yapan Kılıçdaroğlu, en sonunda TSK’nın iç hizmet kanununu değiştirmeyi de gündemine aldı. Sanırsın, ABD’nin “bizim oğlanları” 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, o kanun olmasa yapamayacaktı!

Kılıçdaroğlu, bununla da yetinmeyip, “halk ordusu” biçimindeki TSK’nın yapısal değişikliği için AKP’ye omuz verdi!

3. YENİ CHP’NİN SİYASİ AÇILIMI

Kılıçdaroğlu’nun “Dersim’i CHP bombaladı” diye Cumhuriyet tarihine saldıran Erdoğan’a yanıtı oldukça anlamlıydı. “Ben o zaman daha doğmamıştım” savunması yapan Kılıçdaroğlu, bir bakıma Erdoğan’ın suçlamasına destek vermiş oluyordu.

Oysa Erdoğan, İnönü diyerek Atatürk’e, CHP diyerek de aslında Cumhuriyet’e açıktan saldırıyordu!

Dersim’deki süreci bir bütün olarak çözümlemeden, uygulamadaki kimi yanlışlıklar üzerinden yapacağınız siyaset, işte sonuç olarak gelip, Cumhuriyet düşmanlarıyla müttefik olmanıza yol açıyor!

Kılıçdaroğlu’nun bir diğer “siyasi açılımı” da “genel af” çağrısı oldu!

Ama ille de “AB Açılımı”!

Bakalım “egemenliği milletten alıp, Brüksel’e devretme” anlamı taşıyan AB’cilik, Kılıçdaroğlu’nu Derviş ve ekibiyle buluşturmanın ötesinde, daha nerelere savuracak?!

Kılıçdaroğlu’nun benimsediği “yeni siyasi çizgi” özetle şöyle: “2D’ye karşı, 2Y”.

Yani, din ve darbe konularını AKP’nin elinden alıp, yoksulluk ve yolsuzluk üzerinden vurmak! Kılıçdaroğlu, “aslı varken kopyasını kim ne yapsın” temel tezini unutarak, bunun, AKP’yi yenmenin formülü olduğunu sanıyor!

KILIÇDAROĞLU, AŞİRETLERE DEĞİL KÖYLÜYE YÖNELMELİ

Yeni Radikal’den öğrendiğimize göre Kılıçdaroğlu, “Sosyalist Enternasyonal” toplantısı için Paris’e gidiyormuş; dönünce de, Şanlıurfa’da AKP’ye vekil vermiş İzol aşiretinin düğününe katılacakmış!

İşte CHP’nin 50 yıllık değişiminin vardığı ve “yeni CHP” olarak başkalaştığı zirve tam da burasıdır! CHP, Türkiye’deki feodal yapıyı tasfiye etme programını yani toprak reformunu uygula(ya)mayarak, her şartta aşiretlerle birleşmiştir; aşiret düğünlerine gitmiştir!

Zaman zaman “devrim” kelimesini kullanan Kılıçdaroğlu’ndan, aşiret reisinin ayağına değil de, Diyarbakır’ın Bismil köylerinde ağalığa karşı Türk Bayrağı ile mücadele eden, bu uğurda şehit veren, köyünün ismini “Cumhuriyet Köyü” olarak değiştiren “gerçek efendisinin” ayağına gitmesini istiyoruz!

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

ABD NÜKLEER DENİZALTISI, İNGİLİZ UÇAK GEMİSİ ve ŞÖVALYE ABDULLAH GÜL

Aynı akşam, aynı dakikalarda, en çok izlenen ana haber programlarında, aynı haber vardı: Bir haftalığına Marmaris Aksaz Üssü’ne yerleşen ABD Nükleer Denizaltısı “USS Providence”, bazı haber kanallarının ziyaretine açılmıştı. Muhabir elinde mikrofon, kendisine yol gösterildiği şekliyle, nükleer denizaltının teknik donanımını, füzelerini, gücünü, daha doğrusu “tehdidini” Türk izleyiciye sunuyordu ekrandan!

Füze Kalkanı’nın gündemde olduğu bir süreçte, açık bir “psikolojik savaştı” bu!

YÜZYILIN ARDINDAN YİNE QUEEN ELİZABETH

İki yıl önce de, İngiliz Uçak Gemisi “HMS Illustrious” ziyaret etmişti sularımızı!

Anımsayalım:

İngiliz Uçak Gemisi, Kraliçe II. Elizabeth’in ziyaretini gerekçe göstererek isim değiştirmiş ve “Queen Elizabeth HMS Illustrious” olmuştu. İngiliz Uçak Gemisi, yeni ismiyle Çanakkale Boğazı’ndan, üstelik gece geçiş yapmıştı.

Oysa Çanakkale Zaferi’nin bir davamı olarak yıllar sonra imzalattırdığımız Montrö’ye göre bu yasaktı. Hükümetin özel izniyle bu yasak delinmişti!

Bir başka ilginç tesadüfü daha anımsatalım:

Hangi savaş gemisinin, 19 Şubat günü Osmanlı sahil bataryalarını bombalamasıyla, ilk Çanakkale Saldırısını başlatmıştı İngilizler: Queen Elizabeth!

Ve yüzyılın ardından, İngiltere Çanakkale’yi, sırf Montrö’yü delmek için gündüz değil gece geçmişti! Yetinmemiş, Kraliçe ziyaretini gerekçe gösterip savaş gemisinin isminin önüne, Çanakkale’yi bombalayan “Queen Elizabeth” ismini vermişti!

İngiltere bununla da yetinmemişti!

Kraliçe II. Elizabeth, İstanbul Boğazı’na demirleyen Uçak Gemisi’nde 16 Mayıs 2008 günü resepsiyon vermiş ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını “huzuruna” davet etmişti!

O koltukta İngiliz Exeter Üniversiteli Abdullah Gül oturduğundan, Türkiye’nin değil, İngiltere’nin protokolüne uyarak, savaş gemisine gitmişti! (Gerçi ABD Dışişleri, internet sitesinden yayımladığı listede, Abdullah Gül’ü İngilizler değil, asıl biz yetiştirdik demeye getiriyordu! Bakınız: http://exchanges.state.gov/alumni/prominent-alumni.html )

İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth, kendisine “majesteleri” diye hitap eden Abdullah Gül’ü “şövalye ilan etmiş” ve yakasına “Knight Grand Cross of the Order of the Bath” nişanını yani “Büyük Şövalye” nişanını takmıştı. “Adanmış kişilere” verilen bu nişan “Üç kraliyet tacı ile ‘üzerinden güneş batmayan İmparatorluk” anlamına gelen güneş” sembollerinden oluşuyor!

KIBRIS VE ERMENİSTAN ÖDÜLLERİ

İngiltere, iki yıl önce Şövalye ilan ettiği Abdullah Gül’e, şimdi de, yani 9 Kasım 2010 günü de, Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) ödülü veriyor.

9 Kasım’ın altını neden mi çizdik? 9 Kasım (1918), İngilizlerin Çanakkele Boğazı’nı işgali ile İskenderun ve Antakya’ya asker çıkardığı günün yıldönümü!

Chattam House, Gül’e ödül gerekçesini şöyle açıklıyor: “Gül, Türkiye’de ve uluslararası camiada  bütünleştirici etkisi ile çok önemli bir figür. Türkiye’nin yakın zaman önce kat ettiği ilerlemenin de önemli isimlerinden biri. Abdullah Gül, bölünmüş Kıbrıs’ın bütünleştirilmesi konusunda çok önemli adımlar atmış ve Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi için başrol oynamıştır”.

İşte Gül’ün Kıbrıs’ta oynağı rol ile “Azerbaycan karşıtı Ermenistan politikasına” gelen ödüller bunlar.

Bakalım Abdullah Gül, “Kürt Açılımı” ödülü olarak ne alacak?

, ,

Yorum bırakın

AKP’NİN PKK İLE 19 MÜZAKERESİ

Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı Demokratik Toplum Partisi’nin yerine kurulan Demokratik Toplum Kongresi’nin Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk, avukat sıfatıyla, ikinci kez Abdullah Öcalan’la görüştü.

İmralı dönüşü açıklama yapan Tuğluk’tan öğrendiğimize göre, AKP Öcalan’la yürüttüğü diyalog sürecini “müzakere” aşamasına çevirmiş: “(Öcalan) Devlet yetkilileri ile bir kez daha görüşme gerçekleştirildiğini, bu görüşmenin son derece önemli olduğunu, niteliksel bir görüşme olduğunu, ciddi bir görüşme olduğunu ifade etti. Kendisiyle görüşme yapan devlet yetkililerini barış konusunda daha ciddi bulduğunu bir kez daha dile getirdi. Yapılan görüşmeleri bir nevi diyalog sürecinden müzakere sürecine geçişi ifade eden bir süreç olarak gördüğünü söyledi”. (Hürriyet, 2 Kasım 2010)

Temas, diyalog, görüşme, pazarlık, müzakere, anlaşma” diye ilerleyen sürecin nasıl kotarıldığının ayrıntılarını, Kaynak Yayınları’ndan çıkan, “ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi: Büyük Kürdistan” kitabımda okuyabileceğiniz bu müzakereler, özetle şunlardı:

1.. AKP’nin PKK ve Öcalan’la ilk teması, görev süresini tam dört kez uzattığı MİT Müsteşarı Emre Taner üzerinden kuruldu. Öcalan, ilk temasta, henüz Müsteşar Yardımcısı olan Taner’den dağdakilere mesaj gönderme imkanı talep etti.

Taner, 15 Haziran 2005’te Müsteşar olduktan kısa bir süre sonra 20 Ekim 2005’te Mesut Barzani ile görüştü. Barzani’nin, Taner üzerinden Türkiye’den talepleri şunlardı: “Türkiye, Kuzey Irak’taki oluşumu tanımalı; Kuzey Irak ve Türkiye’deki Kürtlere çifte vatandaşlık vermeli; ekonomik ilişkileri geliştirmeli, kurulacak askeri okullarda Türk uzmanlar görev yapmalı…”

2.. Hükümetin akıl hocalarından Cengiz Çandar, AKP’nin “Kandil ve İmralı” ile görüştüğünü söyledi. (Vatan Gazetesi, 26 Eylül 2009) Zaten Çandar, en başından beri meseleyi “İki Abdullah”ın çözeceğini savunuyordu. (Referans Gazetesi, 15 Mart 2009)

3.. Habur’dan giriş yapan “barış grubu” da AKP’nin Öcalan ile yürüttüğü diyalogun sonucuydu. Öcalan’ın çağırdığı barış grubunun Habur’dan girişini, Başbakan Erdoğan, henüz toplumsal tepki başlamadan şöyle değerlendiriyordu grup konuşmasında: “Dün Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan anlamlı gelişmeye de değinerek sözlerimi sonlandırmak istiyorum. Bildiğiniz gibi 34 kişi sınırı geçti ve sabah saatlerinde 29’u, ilgili yasalarımız çerçevesinde bırakıldı. Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum. Şu anda yargı diğer 5’i ile ilgili çalışmalarını da sürdürüyor”.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün 17 Ekim cumartesi günü gizlice buluştukları ve Habur’dan girişi organize ettikleri basına yansıdı. (Milliyet Gazetesi, 21 Ekim 2009)

4.. Taraf Gazetesi’nden Yıldıray Oğur, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı bir analize dayanarak, 2006 yılından beri PKK’nın Avrupa sorumlusu Sabri Ok ile görüşüldüğünü açıkladı. Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu da, “Sabri Ok, Abdullah Öcalan ile telefon görüşmesi yaptı” dedi. Her iki açıklama birleştirilince AKP’nin Sabri Ok’la, Ok’un da Öcalan’la görüştüğü ortaya çıkmış oluyordu.

5.. PKK lideri Murat Karayılan, Habertürk’ten Amberin Zaman’a şöyle diyordu: “Geçen yıl Şubat ayında bir hükümet üyesi Öcalan’a gitti ve açılımı konuştu. Hükümet üyesi Öcalan’ın açılıma ilişkin hükümete sunduğu yol haritası çerçevesinde müzakere edilebilecek tartışmaların başlayabileceğini ifade etmiş ama gerisi gelmemiş.” (Habertürk Gazetesi, 16 Nisan 2010)

6.. Aksiyon Dergisi’nde yer alan bir habere göre, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “orkestra şefliği”nde, MİT Müsteşarı Emre Taner’in yürütücülüğünde ve PKK ile yapılan dolaylı görüşmelerde bir yol haritası belirlendi. Bu yol haritasına göre, PKK’lılar Kandil’den Mahmur kampına inecek, oradan da silahsız olarak Türkiye’ye dönecekti! (Aksiyon Dergisi, Sayı:757, 8 Haziran 2009)

7.. Hasan Cemal, PKK lideri Murat Karayılan’la “diplomasi işlevi taşıyan” bir röportaja imza atmıştı. Cemal, yazmadıklarını da hükümete aktardı.

8.. Öcalan, Erdoğan ve Gül’ün kendisine dolaylı çağrılarda bulunduğunu açıkladı: “Sayın Erdoğan ve Gül’ün dolaylı da olsa, basın yoluyla da olsa çağrıları oldu, ricaları oldu. Ben de bunlara cevap verdim. Osmanlı zamanında padişahlar perde arkalarından dinlerlerdi. Eğer çözüm olacaksa biz bunu da kabul ederiz.” (ANF, 26 Temmuz 2009)

Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık, oluşan tepkiler nedeniyle, Öcalan’ın avukatları aracılığıyla yaptığı bu açıklamayı yalanladı. Oysa AKP Milletvekili Mehmet Halit Demir, üç gün sonra “Gerekirse Abdullah Öcalan ile görüşülmesi gerektiğini” söylüyordu. (Hürriyet Gazetesi, 30 Temmuz 2009)

9.. AKP Milletvekili Mahmut Esat Güven, şartları düzeltilirse Öcalan’ın olumlu mesajlar vereceğini, bu konuda İçişleri Bakanı Beşir Atalay’dan talepte bulunduğunu açıkladı. (Hürriyet Pazar eki, 1 Ağustos 2010)

10.. Öcalan’ın AKP’yle pazarlıklarındaki şartlarından biri de cezaevi koşullarının düzeltilmesiydi. AKP bu konuyu sürece yayarak çözdü, Öcalan’a arkadaş bile gönderdi. Öcalan, Adalet Bakanlığı’ndan bir heyetle bu konuda yaptığı görüşmeyi avukatları aracılığıyla şöyle açıklıyordu: “Buraya getirilen arkadaşlarla bir kez görüştüm. Buradaki görevliler, ileride televizyon vereceklerini belirttiler. Adalet Bakanlığı’ndan gelen heyetle görüştüm. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif İşleri Müdürü de vardı. Bu görüşmeden sonra kapının üstünde aşağıya ve yukarıya yeni bir pencere açtılar. Kaldığım odada yatak, dolap, masa var. Onun dışında bana iki-üç adım mesafesinde yer kalıyor. Yatak, Masa ve Dolap yeri dışında enine iki adım boyuna üç adımlık mesafe var. Bütün yer bundan ibarettir.” (ANF, 11 Aralık 2009)

11.. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, Abdullah Öcalan’dan aldığı mektubu, Ankara ziyareti sırasında görüştüğü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile paylaştı. (Milliyet Gazetesi, 6 Temmuz 2010)

12.. AKP’nin PKK ve Öcalan ile pazarlıklarından biri de KCK iddianamesinde yer alıyordu. İddianamede yer alan tutanakta Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani şöyle diyordu: “Benim Apo ile bir ilişkim var. 2 Kasım’da bana avukatları aracılığıyla bir mektup gönderdi. Ben bu talepleri Türk yetkililerine de iletmiştim. Benim PKK ile de bir diyalogum var. Bu bayramda ben talep etmişim ateşkesi, hem uzatılması konusunda da bir yaklaşım oldu. Silah bırakma ve ateşkes ilan etme arasında fark var. Ben silah bırakma yanlısı değilim. Ateşkes ilan edilsin. Silah bırakmanın karşılığı var. Ateşkes ilan etmek ise Türkiye’de çalışan arkadaşların mücadelesini yükseltmek için olmalıdır. Yine PKK’nın bir talebi vardı; genel af ile onu dile getirdik. Biz MİT müsteşarları ile PKK’nın bazı ilişkileri var, sizin bilginiz dahilinde mi dedik. Erdoğan, MİT müsteşarının tüm ifadeleri benim ifademdir dedi.” (ANF, 14 Haziran 2010)

13.. Cumhurbaşkanı Gül, 12 Eylül halkoylaması öncesi, “devlet terörü bitirmek için her yöntemi dener” dedi. Ardından Karayılan “devletle anlaştıklarını” açıkladı. PKK, 20 Eylül’e kadar “eylemsizlik” kararı almıştı!

Kararın, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 20 Temmuz günü Öcalan ile yaptığı görüşmenin sonucu alındığı ortaya çıktı.

PKK ile görüşmeyi yalanlayan Başbakan Erdoğan, danışmanı Yalçın Akdoğan’ın “pazarlık yok, diyalog var” demesi üzerine, “hükümet değil, devlet görüştü” dedi! Oysa görüşen Hakan Fidan hem kendisine bağlıydı, hem de Fidan’la birlikte heyette Adalaet Bakanlığı yetkilileri vardı.

14.. AKP ile BDP, 23 Eylül 2010 günü heyetlerarası bir görüşme yaptı. Görüşmede “PKK’nın ateşkesi uzatmasının söz konusu” olduğu ifade edildi. (Hürriyet Gazetesi, 24 Eylül 2010) BDP heyeti, “İmralı’nın muhatap alınması yönünde bir söyleminiz oldu mu?” sorusuna şu yanıtı veriyordu: “Bazı görüşmelerin sürdüğü biliniyor. O konuda söylenecek yeni bir şey yok”.

Başbakan Erdoğan, AKP ile BDP arasında yapılan bu müzakereyi “birlikte iyi olma” biçiminde yorumluyordu. 1 Ekim 2010 günü TBMM’nin açılış resepsiyonunda sohbet eden Başbakan ve BDP heyetinin “müzakere” ilişkin dikkat çekici temennileri şöyleydi:
Selahattin Demirtaş: Sayın Başbakan, hayırlı olsun diyelim.
Başbakan Erdoğan: Birlikte iyi olacağız inşallah. Görüşme trafiğini iyi götürün ha.
Selahattin Demirtaş: Valla Sayın Başbakanım, görüşme çift taraflı olursa iyi olur, çift taraflı iyi götürülürse iyi olur. Beraber olacak.
Akın Birdal: İnşallah öyle olacak”. (Vatan Gazetesi, 2 Ekim 2010)

15.. Kandil, Öcalan’ın “Ateşkesi uzatın”, (Milliyet, 20 Eylül 2010) talimatı gereği, “Bazı gelişmeler var, ateşkesi bir hafta uzattık” açıklaması yaptı. (Taraf, 21 Eylül 2010) Taraf Gazetesi, “bazı gelişmelerin” ne olduğunu da bir başka haberinde açıklıyordu. Meğer “Apo’yla barışın takvimi konuşuluyor”muş! (Taraf, 21 Eylül 2010)

16.. Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı DTP’nin, Ahmet Türk’le birlikte siyasi yasaklı hale gelen eşbaşkanı Aysel Tuğluk, “avukat” sıfatıyla Öcalan’la görüştü. Adalet Bakanlığı’nın kiraladığı gemiyle İmralı’ya giden Tuğluk, görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajlarını hükümete ve PKK’ya iletti: “PKK’nın eylemsizlik kararını en az bir yıl uzatması gerekiyor. Kalıcı ateşkes ve silahsızlanma zamana yayılacak. Hükümetin siyasi adımları beklenecek. Kalıcı ateşkese giden süreçte cezaevi koşullarının iyileştirilmesi bu döneme katkı yapacak.” (Vatan, 28 Eylül 2010)

17.. Hükümet, Öcalan’la Aysel Tuğluk üzerinden müzakere yürütürken, bir yandan da Barzani’yle anlaşma yoluna giriyordu. Sürpriz bir şekilde Kuzey Irak’a giden Açılım Koordinatörü Beşir Atalay, Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ve Kürt Hükümeti Başbakanı Berham Salih’le görüştü.

Basına yansıyan görüşme tutanaklarına göre, Barzani’den “Topun taca atıldığı noktada aktif rol almasını” isteyen Atalay, “aktif rolden kastınız ne?” diye soran muhatabana şu ibretlik yanıtı verdi: “Bölgede (Güneydoğu Anadolu) saygınlığınız var. Bu saygınlığınızı kullanmalı ve PKK üzerinde etkinizi hissettirmelisiniz. Sık sık medya önünde silahların bırakılması yönündeki telkinleri sürdürünüz. Kürt kamuoyu, Kürt hareketinde tek fayda olarak PKK’yı görme alışkanlığını terk edecektir. Bu da sorunların çözümü noktasında işimizi kolaylaştıracaktır”. (Milliyet, 28 Eylül 2010)

18.. AKP’nin PKK’yla müzakerelerinin aslında en önemlisi DTP ile yapılanlarıdır. Çünkü Öcalan, DTP’yi AKP’yle müzakere konusunda resmi muhatap tayin etmişti. AKP Adıyaman Milletvekili ve MAZLUM-DER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal da, bu gerçeği kendi tarafı adına şu sözlerle ifade ediyordu: “Öcalan zaten indirekt olarak sürecin içinde. Ayrıca, kendisi resmi muhatap olarak DTP’yi gösterdi, DTP de buna itiraz etmeyerek dolaylı olarak adres gösterilmeyi kabul etti.” (Milliyet, 8 Ağustos 2009)

Bu durum en başından beri kabul edildiği için Başbakan Erdoğan, aşamalı manevralar izledi. Erdoğan, önce bir süre “PKK’ya terör örgütü demeyenle görüşmem,” diyerek DTP ile bir araya gelmedi, böylece hem kamuoyunun tepkisini değerlendirdi hem de TSK’yı “idare” etti. Erdoğan, şartlar oluştuğunda DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’le görüştü. Erdoğan, daha önce söylediği şartı, geri almamak için de pozisyonuyla ters orantılı bir manevraya yöneldi: Ahmet Türk’le başbakan olarak değil, AKP Genel Başkanı olarak görüştüğünü açıkladı!

19.. Son görüşme, yazımızın en başında da belirttiğimiz gibi Aysel Tuğluk üzerinden yürütüldü. Bu görüşmede dikkat çeken bir ayrıntı da, Tuğluk’un, PKK lideri Karayılan’ın mektubunu, AKP’nin bilgisi dahilinde, Öcalan’a götürmesiydi!

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

1 Yorum

TAKSİM’DEKİ BOMBALI SALDIRININ, FÜZE KALKANI İLE BİR İLGİSİ VAR MI?

Taksim’de 32 yurttaşımızn yaralanmasına yol açan intihar saldırısını henüz üstlenen olmadı. Saldırının PKK’nın eylemsizlik süresinin son günü olan 31 Ekim gününe denk gelmesi, failin PKK olabileceği yorumlarına yol açtı. Ancak, CNN’e konuşan PKK sözcüsü, “Taksim’deki patlamadan haberimiz yok” dedi. BDP yetkilileri de, saldırıyı kınayan açıklamalara imza attılar.

Kaldı ki, PKK lideri Murat Karayılan’ın, daha birkaç gün önce, yeni Radikal’e verdiği röportajda “Bizden kaynaklanan hatalar oldu, siviller öldü. Bunlar için gerekirse özür dileriz” demesi, Taksim faili konusunda PKK ihtimalini zayıflatıyor.

Ancak, her halükarda, PKK’nın bazı unsurları Taksim saldırısına imza atmış olabilir. Neden mi? Henri Barkey, 31 Ağustos 2010 tarihli, Foreign Policy’de yer alan “Türkiye’nin sessiz krizi” başlıklı raporunda ne demişti?

Barkey, İstanbul’un dünyada Kürt nüfusun en fazla olduğu şehir olduğunun altını çizmiş ve “ayaklanmanın” bölge ile sınırlı kalmayacağını yazmıştı. Barkey, “etnik gruplar arası çatışmanın, Türkiye’yi alt üst edebileceğini” belirtmişti.

Özetle, ABD, yeni dönem için “etnik çatışma” sopasını sallayacağını açıkça ortaya koymuş ve Ankara’yı tehdit etmişti!

Ancak daha önemlisi, Taksim saldırısının, İngiliz Daily Telegraph gazetesinin yayımladığı “ABD, Türkiye’yi kapalı kapılar ardında uyardı” şeklindeki haberle çakışmasıydı.

Habere göre, hem ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, hem de ABD Savunma Bakanı Robert Gates, füze kalkanı konusunda görüştükleri Türk yetkilileri, “tavırlarını belirlemeleri” için gizlice uyarmışlardı!

Acaba ABD nezdinde “gizli uyarılar” dışında, bazı “açık uyarılara” da mı ihtiyaç vardı?

Hele de ABD’nin en yakın müttefiklerinden dahi, zor taleplerini gerçekleştirmek için bu tip eylemlere imza attığı gerçeğini göz önünde bulundurursak…

TSK’nın sınırdışı harekatını engellemek için Gazi Mahallesinde provokasyon yapan, peşmerge liderlerinin Bağdat’ın otoritesinden çıkmasına engel olduğu için Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i katleden, Muavenet fırkateynimizi bombalayan, CASA uçağımızı düşüren, ülkemizi hedef aldığı “binyılın meydan okuması” tatbikatını yapan, 1 Mart tezkeresinin intikamını almak ve Kuzey Irak’taki Türk askerini sınırdışı etmek için 11 subayımıza çuval geçiren ABD’nin bu konudaki sicili zaten oldukça kabarıktır!

MEHMET ALİ GÜLLER

Yorum bırakın

YENİ NATO KONSEPTİ VE FÜZE KALKANI SİTEMİ

NATO, 7. stratejik konseptini 19-20 Kasım 2010’da Lizbon’da kabul edecek. 1999 tarihli 6. konseptin ardından, 2009 yılında eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın başkanlığındaki 12 kişilik “uzmanlar grubu” tarafından hazırlanan ve Nisan 2010’da NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’e sunulan konsept, 2020 yılına kadarki dönemi kapsıyor.

YENİ KONSEPT: ORTAKLIĞIN KAPSAMINI GENİŞLETMEK

Yeni konseptin en belirgin özelliği “ortaklık ilişkisinin kapsamını genişletmek” ve “kolektif savunmayı yeniden belirlemek” şeklinde önüne koyduğu hedeftir. Yeni Konsept (NATO 2020: Assured Security; Dynamic Engagment) üyelerinden “sadece askeri kapasiteleri ile değil, kriz planlaması, tatbikatlar, askeri kuvvetlerin hazırlanması ve lojistik hususların katılımları” ile de ortak savunmaya katkıda bulunmalarını istiyor.

Yeni konsept, Kafkaslar ve Balkanlar’ın kırılgan olduğunu; Rusya’nın olaylara bakışının NATO’dan farklı olduğunu; Ortadoğu’daki aşırılıkçı şiddetin, Arap-İsrail gerginliğinin ve İran’ın tavrının NATO güvenliğini etkilediğini; Hindistan-Pakistan gerginliğinin Asya’da, Kuzey Kore’nin de Asya-Pasifik bölgesinde istikrarsızlığın kaynağı olduğunu; Afrika ülkelerinin NATO’dan yardım talebinde bulunabileceğini belirterek, hem tehdit algılamalarını hem de görev bölgelerini ilan etmiş oluyor!

Yeni konseptin ruhunu tek cümlede özetlemek gerekirse; ABD, “yeni NATO” ile güdümünden çıkan müttefiklerini “alan dışı” görevler üzerinden yeniden kontrol etmeyi hedefliyor!

“Tek başına” kazanamadığını gören ABD, Irak savaşı sırasında bozulan müttefikleriyle ilişkilerini, Bush sonrası Obama ile birlikte “iyileştirme” kararı almıştı.

FÜZE KALKANI, YENİ KONSEPTİN BİR UNSURU

İşte Türkiye’ye yerleştirilmesi hedeflenen “Füze Savunma Sistemi” de bu yeni konseptin en önemli unsurlarından biridir. Yeni konsepte göre “aşamalı uyarlanabilir yaklaşım” adı verilen sistem, en uzak üye ülkeden başlayarak ABD’ye kadar sırasıyla kurulacak!

Sistem, ortada bir emare olmasa da, açıkça İran’dan yönelecek tehdit gerekçe gösterilerek inşa ediliyor. Ancak NATO’nun, daha doğrusu ABD’nin asıl tehdit algıladığı kuvvet Çin’dir. Çünkü yeni dönemde İran’ı arkalama işini Rusya yerine Çin üstlenmiştir.

İstediği askeri başarıyı kazanamayan, ekonomik inişe geçen ve siyasi yenilgiler alan ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’nin başarısını “Irak’ın kuzeyi ile güney Kafkasya’yı, Türkiye, Rusya ve İran arasında sorunlu hale getirmeye” indirgemiş durumda. ABD, bu yolla hem bölgeye sürekli müdahale edebilmeyi hem de Çin’in bölgede etkinliğinin artmasını frenlemeyi umuyor.

ABD’nin endişe skalasında, Türkiye-Çin askeri tatbikatları gibi, Türkiye ve Rusya’nın Karadeniz Savunma Gücü oluşturması gibi, geleceği şekillendirecek gelişmeler, en tepede yer alıyor artık!

FÜZE KALKANININ HEDEFLERİ

ABD Türkiye’ye yerleştirmeyi istediği füze kalkanı ile birkaç hedefi gerçekleştirmeyi hesaplıyor. Bunlar, birincisi esas hedef olmak üzere, önem sırasına göre şöyledir:

1.. Türkiye’nin hem İran hem de Çin ve Rusya ile gelişen ilişkilerini baltalamak; dahası karşı karşıya getirmek! ABD, AKP’ye rağmen ekseni doğuya kayan Türkiye’yi, bu yolla Atlantik’e çapalamayı planlıyor.

Washington’un Ankara’dan gelen “İran bizi tehdit etmiyor” şeklindeki kalkan aleyhtarı görüşlere karşı argümanı, daha doğrusu tehdidi ise “İsrail İran’a saldırırsa, İran İncirlik’i vurur” şeklinde.

2.. ABD, füze kalkanı ile güdümünden çıkan AB’yi yeniden kontrol etmeyi hedefliyor. İran füzelerine karşı AB’yi koruyan ABD, İran’a savaş açtığı takdirde, Irak saldırısında alamadığı desteği AB’den isteyebileceğini düşünüyor.

3.. ABD, Türkiye’nin doğusuna yerleştireceği kalkan ile Ortadoğu’daki kukla devletlerini korumayı hedefliyor. İsrail ile Kuzey Irak’taki ikinci İsrail’in güvenliğini, Türkiye’deki kalkan sağlayacak.

4.. ABD, İran’ı gerekçe göstererek, Sünni Arap bloğu oluşturmayı hedefliyor. Washington, bu bloğa geçen aylarda yaptığı 60 milyar dolarlık silah satışı gibi kontratları da çoğaltmayı hesaplıyor.

AKP NE YAPACAK?

Füze Kalkanı, AKP’nin en büyük kâbusu durumda.

Çünkü AKP, kalkanı kabul ederek, çizmeye çalıştığı İsrail karşıtı imajı paramparça edecektir. “İsrail’i İran’a kaşı AKP kalkanı koruyor” propagandası, Haziran 2011 seçimlerinde AKP’yi yenilgiye götürür! Kalkanı onaylamak, “komşularla sıfır soruna” dayalı AKP dış politikasının da iflası demektir.

Öte yandan AKP, siyasi varlığının dayanağı olarak da ABD talebine evet demek zorunda!

NATO ÜYELİĞİ SORGULANMALI

AKP’nin vereceği karardan bağımsız olarak Türk Devleti artık NATO üyeliğini sorgulama göreviyle karşı karşıyadır. Füze Kalkanı bu gerçeği bir kez daha önümüze getirmiştir. Çünkü NATO ile Türkiye’nin tehdit algılaması bambaşkadır. Dahası, Türkiye NATO’nun aslında hedefindedir.

Anımsatalım:

ABD’nin dış politika mimarlarından ve üst düzey diplomatlarından Richard Holbrooke, 2006 yılında, Riga Zirvesi öncesinde “NATO’nun yeniden keşfi” başlıklı bir rapor hazırladı. Holbrooke, “Türkiye’nin Kuzey Irak’ı işgal etmesi olasılığını önlemenin en iyi yolunun bölgeye NATO gücü konuşlandırmak olduğunu” savundu!

Yani ABD’ye göre Türk Ordusu ile NATO’nun hedefleri karşı kaşıyaydı!

Holbrooke’un planı dört yıl sonra gündeme geldi. Başbakan Erdoğan 28 Haziran 2010 günü, G-20 toplantısı için bulunduğu Toronto’da, ABD Başkanı Obama ile baş başa görüştükten sonra “Kuzey Irak’a NATO” çağrısı yaptı!

Yani Türk Ordusu’nun hedefleri ile AKP’nin hedefleri de -tıpkı NATO’yla olduğu gibi- aslında karşı karşıyaydı!

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

YARGIYA MÜDAHALE VE İKİ ABDULLAH

12 Eylül halkoylamasına sunulan anayasa değişikliğinin hedefinde “yargıyı ele geçirme” niyetinin olduğu, Adalet Bakanlığı’nın bir liste destekleyerek, HSYK seçimlerini kazanmasıyla da teyit oldu.

Anımsarsanız, AKP bu hedefe ilerlerken YARSAV’ı parçalamak için “demokrat” yargıçlarla ittifak kurmuştu. Demokrat Yargı da, 12 Eylül için yoğun bir “evet” çalışması yürütmüştü… Ancak 13 Eylül sabahı, köprülerden biri geçilmişti artık! Adalet Bakanlığı, HSYK’yı ele geçirmek için kendi listesini oluşturmuş, Demokrat Yargı’ya ihtiyacı kalmamıştı artık!

HSYK seçimleri sırasında konuşan Demokrat Yargı Eşbaşkanı Orhangazi Ertekin, içine düştükleri durumu görmüş ve “bakanlık bazı adayları çekilmesi için tehdit etti” demişti. Ertekin, “cemaat ve hükümet yanlısı avukatların hâkim ve savcıları etkilemeye çalıştığını” belirtmiş ve “yaklaşık iki bin kişi sahada bakanlık için çalışıyor” demişti. (Vatan, 16 Ekim 2010)

Demokrasi bir tramvaydır, istediğimiz durakta ineriz” anlayışına sahip Tayyip Erdoğan ve ekibinin “değiştiği” masalına inanarak onlarla kol kola giren kesimlerin içine düşecekleri durum sırasıyla bu olacak! Temennimiz, bu gerçeğin, daha köprü geçilmeden görülmesi.

YARGI İLE YASAMA VE YÜRÜTME, TEK ELDE

Yargıya müdahale, artık hükümetin Adalet Bakanlığı üzerinden “açık saha” çalışması yapması boyutuna kadar varmıştır. İşine gelen yargı kararlarını “hukuk içi” bulup, kararı eleştirenleri “yargıya müdahale etmekle” suçlayan AKP, işine gelmeyen “yargı kararlarını” da bildiğiniz üzere “askeri vesayete” ve “Ergenekon”a mal ederek kamuoyu oluşturuyor hep…

Yargıya müdahalenin hangi boyutta uygulandığının son dönemdeki en çarpıcı örneklerinden biri de, AKP’nin iki numaralı ismi Cumhurbaşkanı Gül’ün, henüz Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı iken, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’i nasıl gözaltına almaktan kurtardığı gerçeğidir.

GÜL, OSMAN BAYDEMİR’İ GÖZALTINDAN KURTARDI

Abdullah Gül, o dönem aynı zamanda Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’nun da Başkanı. Cizre, Şırnak, Diyarbakır’ın savaş alanına döndüğü, kepenklerin indiği, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölgede otoritesinin olmadığının gösterilmeye çalışıldığı günler… O sırada, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in gözaltına alınacağı haberi geliyor Dışişleri konutuna… Abdullah Gül, gelen bu habere üzülüyor, kızıyor… Ve Gül, duruma müdahale edip, Baydemir’in gözaltına alınmasını engelliyor! Başbakan Erdoğan’ın şimdiki müsteşarı Efkan Ala, o zaman Diyarbakır Valisi… Ve Vali Efkan Ala, emrindeki kolluk kuvvetlerini “kan akmasın” gerekçesiyle geri çekiyor… (Fatih Çekirge, Hürriyet, 19 Ekim 2010)

Peki Baydemir’i gözaltından kurtaran Cumhurbaşkanı Gül Ergenekon soruşturmasında nasıl bir rol oynamıştı?

Anımsatalım:

GÜL: DELİLLENDİRİN, SAVCI BULUN, YARGILAYIN

“Danıştay saldırısından hemen sonra Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e polis bir şema getirir. Bu şemada, Danıştay saldırganı dâhil bugün tutuklu olarak cezaevinde bulunan bütün Ergenekon şüphelileri yer almaktadır. Sadece onlar mı, daha fazlası da var şemada. Ama ilk ağızda Danıştay saldırısı ile çok sonra İstanbul’da başlayacak olan Ergenekon soruşturması arasında somut bir bağlantı kurulamıyor. Emniyet ilk gün getirip Abdullah Gül’e sunduğu istihbari bağlantıları savcılara sunamıyor, delillendiremiyor”. (İsmet Berkan, Ergenekon’un Yakın Tarihi 5, Radikal, 9 Nisan 2008)

“Bu şema, aynı zamanda Ergenekon’un ‘çete’ tarafını oluşturan, silahlı-külahlı işlere karışanların şemasıydı. Aslında Abdullah Gül çok kararlıydı, ‘Haydi’ dedi, ‘Bana anlattığınızı delillendirip savcıya da anlatın, hepsi yakalansın, yargılansın’”. (İsmet Berkan, Ergenekon bir rövanş mı?, Radikal, 4 Temmuz 2008)

“O dönemde, Murat Yetkin’le birlikte Ankara’da çok önemli bir güvenlik yetkilisiyle sohbet ediyorduk, o yetkili bize ‘Savcı bulunamıyor’ dedi, ‘Elde pek çok şey var ama savcılar soruşturmaktan çekiniyor.’ Nasıl olduysa İstanbul’da Zekeriya Öz isimli bir savcı bulundu”. (İsmet Berkan, Ergenekon bir rövanş mı?, Radikal, 4 Temmuz 2008)

ABD’NİN HESAPLARI ve ANKARA’YA YANSIMASI

Abdullah Gül, yalanlamadığı bu iddialarda ortaya konulduğu gibi, Ergenekon soruşturmasının tam göbeğindedir. Delilden suça değil de, suç saydığına uygun delil yaratılmasını isteyecek kadar da hukuk dışı bir yöntemin savunucusudur…

Kaldı ki, Ergenekon dalgalarının yoğun yaşandığı sırada da Abdullah Gül, “gözaltına alınanlar henüz suçlu mu, suçsuz mu belli değil, yargı karar verecek” diyecek kadar, yargının evrensel ilkesi olan masumiyet karinesi anlayışından da uzaktır.

Bugün Abdullah Gül’ün çıkıp, Silivri’dekilerin tutukluluk halinin uzamasından şikâyet eder bir görüntü içinde olması, sadece ABD’de yapılan bazı hesapların ve uzlaşıların, Ankara’ya yansımasıyla ilgilidir.

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

TÜRBAN OLAYINA ATATÜRK NASIL BAKIYORDU?

Usta gazeteci Rahmi Turan, Atatürk’ün 21 Mart 1923 tarihinde, Konya Hilaliahmer (Kızılay) Kadınlar Şubesi’nde söylediklerini anımsatmış okurlarına: “Muhterem hanımlar! Memleketimizin bazı yerlerinde giyim tarzımız, kıyafetimiz, bizim olmaktan çıkmıştır. Kadınlarımızın giyim tarzı ve örtünmesinde şu iki şekil görünüyor: Ne olduğu bilinmeyen çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüm gösteren kıyafet veyahut Avrupa’nın en serbest balolarında bile giyilmeyecek kadar açık bir giyim… Bunun her ikisi de yanlış!” (Hürriyet, 18 Ekim 2010)

Atatürk, 87 yıl öncesinden öngörmüş bugünleri… Sistem kadını tek bir noktada birleşen iki ayrı uca yöneltiyor: Ya türbana ve çarşafa, ya da göbeğini açmaya…

TÜRBANI ÇÖZME YARIŞI

2006 yılında hukuken kapanan türban konusu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun halkoylaması mitingleri sırasında “türbanı biz çözeriz” sözleriyle yeniden önümüze geldi. Kılıçdaroğlu, ardından “cemaatlere saygılıyız” ve “laiklik tehlikede değil” diyerek izleyeceği politikanın köşelerini de belirledi. (Akşam, 21-22 Eylül 2010)

CHP’nin bu sürpriz çıkışı, AKP’nin geri planda tutmak zorunda kaldığı en önemli silahını yeniden cepheye sürmesine olanak yarattı.

TÜRBAN ÖNCE ÜNİVERSİTEYE

Fırsat bu fırsat diyen YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, üniversite rektörlüklerine “kız öğrencilerin türbanlı olsa bile derslere girebilmesinin önünü açan” bir yazı yazdı. AKP hükümetinin yarattığı korku toplumunun sonucu olarak, yasal olmayan bu talebe, üniversiteler büyük oranda sessiz kaldı ve türban uygulaması başladı!

Rektörler, konuya itiraz etmeyeceğini açıklayan anamuhalefet liderinden daha ileri gitmeye nasıl cesaret edebilirdi ki zaten! CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “YÖK’ün bu yazısını durdurmak amacı ile herhangi bir şekilde hukuki yollar da dâhil bir girişimde bulunulmayacağını” söylüyordu. (Hürriyet, 6 Ekim 2010)

AKP’nin elini güçlendiren en önemli dayanak, CHP’nin kamuoyuna yansıyan yeni rapor taslağıydı. CHP’nin türbanı “bireysel hak ve özgürlükler” kapsamında ele alması, AKP’nin türbanı hem çarşafa çevirmesine hem de üniversitelerin ardından tüm kamuya sokmasına dayanak oluşturacaktı!

Üstelik raporun mimarlarından CHP’li Sencer Ayata, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’a akıl danışmıştı: “Sencer Bey, benim çok eski arkadaşımdır. Uzun yıllar beraber öğretim üyeliği yaptık. Bu, bir rapor değil, bilgi notu kabilindedir. Onun üzerinde çalıştığını söyledi. Henüz bitmiş bir şey değil. Ne yapılabileceğini konuştuk. Bize ‘başörtülü öğrenciler için ne yapılabilir’ diye sordular. Madem partiler bu konuda anlaşacak, bize bir güvence gerekir. Yeter ki problem çözülsün.” (Vatan, 12 Ekim 2010)

“TÜRBAN KAMUDA SERBEST OLSUN”

AKP, yandaş medyayı da harekete geçirerek, zaferi taçlandırmak için sondaj çalışmasına başladı hemen. El birliği ile “türban kamuda da serbest olsun” kampanyası başlatıldı!

CHP’ye rağmen tepki gösterenlere ise YÖK Başkanı Özcan güvence veriyordu: “Garanti ediyorum, başörtüsüz öğrenciler baskı görmeyecek”. (Vatan, 12 Ekim 2010)

Menderes ve Özal’dan sonraki Müslüman Cumhurbaşkanı” sıfatıyla seçilen Abdullah Gül, bu fırsattan yararlanarak sekiz yıllık uygulamayı iptal ettiğini ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için tek tip resepsiyona geçtiklerini, konuklarını eşi Hayrünnisa hanımla birlikte karşılayacağını müjdeliyordu. (Hürriyet, 12 Ekim 2010). Gül’ün “türbanlı resepsiyon” kararını, Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner’e de bildirdiği belirtiliyordu.

Türban konusunda üniversitelerin ardından ilk kurumsal adımı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti TGC attı. TGC, daha önce reddettiği tesettürlü bir gazetecinin üyeliğini bu sefer kabul ediyordu. (gazeteciler.com, 13 Ekim 2010)

LAİKLİK ÖNCE BOŞALTILACAK SONRA KALDIRILACAK

Ve sahneye TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu çıkıyor ve “Türkiye laiklik ilkesini yeniden yorumlamalı” diyordu. (Hürriyet, 13 Ekim 2010). CHP’nin rapor taslağını fırsat bilen Kuzu, “örneğin başörtüsü meselesi laiklikle değil bireysel özgürlüklerle ilgilidir” diyerek yeni anayasanın birey haklarına odaklanması gerektiğini vurguluyordu.

Bundan sonra, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının nasıl şekilleneceğinin işaretini ise Başbakan Erdoğan veriyordu. Kızılcahamam’da bir köfteciye uğrayan Başbakan, köftecinin çocuklarına “namaz kılıyor musunuz” diye soruyordu. “Evet” yanıtı alan Erdoğan, namaz kılan çocukları, oyuncakla ödüllendiriyordu! (Milliyet, 17 Ekim 2010)

TÜRBANIN HEDEFİ TBMM

Öte yandan “Türban kamuya da girsin” kampanyasının bir haftada büyük yol aldığını ve merkezi kurumların sessiz kaldığını gören Erdoğan artık meydan okuyordu: “Türbanlı her yere girebilir”. (Cumhuriyet, 17 Ekim 2010)

Erdoğan, AKP Kurucular Kurulu üyesi Fatma Ünsal’ın “Kadınlar, başörtüsüyle Meclis’e giremiyor. 8 yıl geçti” sözlerini de “her şeyin bir zamanı var” diye yanıtlıyordu. (Hürriyet, 18 Ekim 2010)

TÜRBAN ARAÇ, HEDEF LAİKLİK

Türban, aslında kadınlarımızın bir sorunu değildir. Türban, bireysel bir özgürlük de değildir. Tam tersine kadınlarımızı esaret altına almanın aracıdır.

Türbanın Kuran’da yeri olmadığı, Kuran’ın örtülmesini emrettiği bölgenin kadının saçlarının olmadığı gerçeği, dindar yurttaşlarımızla dincileri birbirinden ayıran önemli bir ölçüttür. Çünkü dindar bilmektedir ki, Kuran kadından sadece “farj” bölgelerini “hımar” ile örtmesini emretmiştir.

İşte bu yüzden, kadınlarımızı türbana sokup, onları araç olarak kullananlar, yavaş yavaş dudaklarına sürdükleri rujlara, gözlerine çektikleri sürmelere itiraz etmeye başlamışlardır! Bu konuda rahatsızlık oluşmaya başladığını bazı türbanlı kadın yazarlar da dile getirmeye başlamıştır.

LAİKLİK, DİNİN DÜNYA İŞLERİNDEN AYRILMASIDIR

Yazımıza, Rahmi Turan’ın anımsattığı Atatürk’ün konuyla ilgili sözleriyle başlamıştık, yine Atatürk’le bitirelim.

Yeni CHP”nin türbanı “bireysel hak ve özgürlükler” kapsamında ele alması, aslında Atatürk sonrası CHP’sinin, laiklik ilkesinin anlamını değiştirmesiyle başlattığı sürecin bir sonucudur. Atatürk’ün devrimci CHP’si ile İnönü’nün tutuculaşan CHP’si arasındaki en önemli farklardan biri laiklik ilkesiydi.

Atatürk, laikliği “dün ve dünya işlerinin ayrılması” diye tanımlarken, yıllar sonra CHP bu tanımı “din ve devlet işlerinin ayrılması” şeklinde değiştiriyordu.

Dini dünya işlerinden değil de, sadece devlet işlerinden ayrı tutunca”, 1948 yılından başlayarak günümüze kadar uzanan, “imam hatip okulu açmak, kuran kursu açmak, cemaatlere hoşgörülü olmak, sonra da saygılı olmak, türbanı üniversiteye sokmak” gibi uygulamalar bireysel haklara giriyordu! Devlet TBMM’ydi, Çankaya’ydı… Üniversite değildi!

Bu anlayışın Türkiye Cumhuriyeti’ni getirdiği yer ortada. CHP, köklerine dönmeli ve Atatürk’ün altı ilkesine sıkı sıkıya sarılmalıdır. Çünkü Türkiye uçuruma yuvarlanmaktadır.

,

Yorum bırakın

CHP DERVİŞ’TEN NE BEKLER?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Kemal Derviş’le iki saatlik özel bir görüşme yapması herkesi şaşırttı! Derviş’in “Bize destek olmanızı bekliyoruz” diyen Kılıçdaroğlu’na “Ne isterseniz emrinizdeyim” dediği kamuoyuna yansıdı. (Milliyet, 16 Ekim 2010)

Aslında Kılıçdaroğlu’nun Derviş’le buluşmasından şaşırılacak bir şey yok. Çünkü Derviş, CHP’de yeni dönemde etkin pozisyonlara getirilen ekip üyeleri nedeniyle, zaten CHP’nin en tepesinde!

DERVİŞ EKONOMİYİ ÇÖKERTTİ

Atlantik merkezli 2001 krizinin sözde çözüm mimarı olarak ABD’nin ülkemize ihraç ettiği Derviş, anımsanacağı gibi “en yetkili bakan” olarak Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisiyle bütünleştirmek adına kamu ekonomisini ortadan kaldırdı! Bununla yetinmeyen Derviş, önce DSP’yi böldü, ardından da AKP’yi iktidara getiren 3 Kasım 2002 seçimlerinin önünü açtı. Bu arada altını çizmekte yarar var; Derviş DSP’yi bölerken birlikte parti kurma sözü verdiği ekibi de yüzüstü bıraktı ve CHP’ye geçti!

Derviş bir dönem milletvekilliği yaptıktan sonra, Türkiye’den ayrıldı ve BM Kalkınma Programı’nın başkanlığına getirildi. Derviş şu anda, ABD’de, Demokrat Parti’nin kontrolü altındaki Brooking Enstitüsü’nün “küresel ekonomi ve kalkınmadan sorumlu” genel başkan yardımcılığını yapıyor.

Derviş’in 2001 krizi sonrası ekonominin başına geçtiğinde kurduğu ekibin önemli isimleri, Kılıçdaroğlu döneminde CHP’de etkili pozisyonlara getirildiler.

DERVİŞ’İN HAZİNE MÜSTEŞARI: FAİK ÖZTRAK

Örneğin Faik Öztrak! CHP Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak, 22 Temmuz 2007 genel seçimleri öncesinde milletvekili adayı olurken bile CHP tabanında ciddi soru işaretleri taşıyan bir isimdi. Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” çerçevesinde birlikte çalıştığı isimlerden biri olan Faik Öztrak o dönemde Hazine Müsteşarı olarak atanmıştı.

Öztrak bu görevinin ardından TÜSİAD-Koç Üniversitesi Ekonomik Araştırma Forumu direktörlüğü yaptı. Öztrak’ın dikkat çeken bir diğer çalışması da Avrupa Politikaları Çalışmaları Merkezi için yazdığı Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğini savunduğu makalelerdi…

Kılıçdaroğlu’nun Kurultay konuşmasında AB üyeliğini bir çağdaşlaşma projesi olarak savunmasında Öztrak’ın büyük rolü var.

Öztrak’ın AB savunuculuğunun temelini aslında dünya sermaye piyasalarıyla bütünleşme çizgisi oluşturuyor. Bakınız Faik Öztrak 2004 İktisat Kongresi’nde ne diyor: “Türkiye’nin uluslararası sermayenin alıştığı boyutta bir oyun alanına kavuşacağının en önemli teminatlarından bir tanesidir Avrupa Birliği üyesi olmasıdır”.

Acaba diğer teminatlar neler?

Bu konuda bir ipucu Öztrak’ın, CHP’nin AKP dönemi en önemli başarısı sayılan 1 Mart tezkeresine bakış açısı olabilir mi acaba? Öztrak 12 Eylül 2006 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde “1 Mart dersleri” başlıklı makalesinde tezkerenin reddini her iki ülkenin, Türkiye ve ABD yetkililerinin hatalarına bağlıyor!

Aslında Öztrak’ın ekonomik duruşunu anlamamızı sağlayacak en önemli özelliği, 2008 yılında Mustafa Koç, Ferit Şahenk ve Zeynep Göğüş’le birlikte Bildergberg toplantısına katılmış olmasıdır…

İşte bu özelliklere sahip Faik Öztrak, Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’sinde önce PM üyesi, sonra MYK üyesi ve Genel Saymanı oldu!

DERVİŞ’İN DÜŞÜNSEL TAKIMINDAN HURŞİT GÜNEŞ

Derviş’in ekibinde yer alan ikinci önemli isim de Hurşit Güneş’tir.

İktisatçı Hurşit Güneş, CHP’nin Altı Ok’u reddeden 70’lerdeki ideologlarından Turan Güneş’in oğludur. Güneş, Kemal Derviş’in Asaf Savaş Akat, Deniz Gökçe, Taner Berksoy’la birlikte “düşünsel takım”ında yer almaktadır.

Hurşit Güneş sonuna kadar serbest piyasacıdır! 19 Eylül 2008 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde, üstelik serbest piyasacılığın çöktüğünün görüldüğü günlerde bakın nasıl savunuyor Güneş sistemi: “Piyasa ekonomisi bir genel sistem olarak elbette tercih edilmeli. Çünkü ekonomiye canlılık, dinamizm sağlar”.

Güneş’in ekonomi Nobel’i getirmese de ekonomi çevrelerinde büyük ilgi gören bir analizi var.  Rusya’da 500 bin hayat kadını olduğunu, bunun yüzde 10’unun Türkiye’de bulunduğunu “hesaplayan” Güneş şu sözleriyle ekonomide çığır açtı: “50 bin kadının her birinin Rusya’ya ayda 1000 dolar gönderdiğini hesaplarsak ayda 50 milyon dolar, yılda 600 milyon dolar ediyor. Dışarıya 600 milyon ne parası ödüyoruz? O… parası yolluyoruz. Nasıl Almanya’dan işçi dövizlerimiz geliyor 1.5 milyar dolar. Geliyor ama onun yarısı kadar parayı da Nataşalara ödüyoruz. Bizim ekonomistler konuşuyor, ‘Efendim, işçi dövizlerimizi yazdık, açık şu kadar oldu’. İşçi dövizlerini yazıyorsun ama Nataşa’nın parasını yazmıyorsun. Onu da düş içinden bakayım. O zaman denge değişiyor tabii. Ama bunu konuşmuyoruz, konuşmamız lazım”.

Güneş, artık yeni CHP’nin Parti Meclisi PM üyesidir!

CHP’nin ekonomi politikalarının AKP’den farklı olmayacağının, ABD ve AB nezdinde en önemli teminatı, Öztrak ve Güneş’in CHP’deki etkili konumlarıdır.

DERVİŞ YIKICIDIR!

CHP’lilerin, Haziran 2011 gibi Türkiye’nin en önemli dönemecine girilirken, “Ne isterseniz emrinizdeyim” diyen Derviş’ten, ne partilerine ne de Türkiye’ye bir hayır beklememesi gerekir!

Çünkü Derviş, “yıkıcılığın” sembolüdür.

Normalde Kılıçdaroğlu’nun, “Ne isterseniz emrinizdeyim” diyen Derviş’ten sadece “gölge etmemesini” istemesi gerekmektedir!

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

EŞREF BİTLİS VE ÖZAL’IN ÖLÜMLERİNİN, KÜRT AÇILIMI İLE NE İLGİSİ VAR?

Sabah gazetesi 12 gün sürdürdüğü “Eşref Bitlis dosyasını” kapatıyor… Çünkü Sabah dosyanın altında kaldı!

12 gündür “Eşref Bitlis’i Ergenekon öldürdü”, “Özal, Eşref Bitlis’le birlikte Kürt sorununu çözecekti”, “Özal’ı da Ergenekon öldürdü” temalarını işleyen Sabah, operasyona “Son mektup” manşetini atarak başlamış, “17 yıllık karanlığa ışık tutuyoruz” demişti. Sabah 12 Ekim 2010 tarihli haberinde ise “Kazanın nedeni buzlanma ama önlem alınmamış” başlığı atarak, tüm söylediklerini geri aldı!

Peki neden?

Önce anımsayalım:

SABAH: “SABOTAJ DEĞİL KAZA”

Org. Bitlis, 17 Şubat 1993 günü uçağına düzenlenen bir sabotajla öldürüldü. Sabah gazetesinin ertesi günkü manşeti şöyleydi: “Sabotaj değil kaza!”. Sabah’ın manşeti, hiç bir araştırılma yapılmadan 10 dakika içinde “buzlanma” diyen dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş’in “tespitiyle” uyumluydu. Sabah, sonraki günlerde de, ısrarla pilotaj hatası olduğuna vurgu yaptı…

AYDINLIK: “KAZA DEĞİL SUİKAST”

Ergenekon liderlerinden olduğu iddiasıyla tutuklu bulunan Doğu Perinçek ve arkadaşlarının çıkardığı Aydınlık Gazetesi ise 17 yıl önce “Kaza değil suikast” manşeti atıyordu. Üst spot ise şöyleydi: “Genelkurmay’ın üstünü örttüğü gerçek: Eşref Bitlis’in uçağı buzlanma nedeniyle düşmedi”.

19 Eylül 1993 günü “Bitlis öldürüldü”, 20 Eylül 1993 günü “Bitlis’in Özal’a gizli mektubu” ve 23 Eylül 1993 günü de “Sabotaj motora yapıldı” manşetleri atan Aydınlık, suikastın üstündeki örtüyü tek başına kaldırmaya çalışıyordu…

SABAH’IN 17 YIL GECİKMELİ “SON MEKRUBU”

Sabah, 17 yıl sonra “Son mektup” manşetiyle, “Bitlis’in Özal’a mektubunu” sanki yeniymiş gibi kamuoyunun önüne getirdi. Oysa mektup, Aydınlık’ın 20 Eylül 1993 tarihli manşet haberiydi.

Sabah, Özal ile Eşref Bitlis’in, Kürt sorunu konusunda aynı cephede olduğu yalanını işlemek için “son mektup” konusundaki bazı ayrıntıları da atlamıştı. Eşref Bitlis Özal’a mektubu, aynı şekilde düşündükleri, aynı cephede yer aldıkları için değil, Cumhurbaşkanı’nın Jandarma Genel Komutanı’na telefonda sorduğu “Güreş paşa ile aranızdaki çekişme nedir” sorusuna yanıt olarak yazmıştı. Üstelik bu sorunun yanıtı, ABD’yi özellikle ilgilendiriyordu!

Çünkü…

EŞREF BİTLİS, ABD-ÖZAL PLANINA KARŞIYDI

Eşref Bitlis, Özal’ın ABD ile birlikte Irak’a girme politikasına en sert karşı çıkan isimdi. Üstelik Eşref Bitlis, ABD’nin Çekiç Güç üzerinden kukla devleti kurmaya başladığını saptamış, ABD’nin Çekiç Güç üzerinden PKK’ya silah ve teçhizat yardımı yaptığını da ortaya çıkarmıştı. Eşref Bitlis, ABD’nin kuzey Irak üzerinden yönelttiği tehdide, İran ve Suriye ile ittifak kurarak direnme çözümü geliştirmişti. Eşref Bitlis’in planın ismi “Kod Adı: Kale”ydi.

Eşref Bitlis ABD’nin hedefindeydi. Helikopteri iki kez ABD uçakları tarafında düşürülmeye çalışılmıştı. Helikopterde kendisiyle birlikte bulunan Em. Org. Necati Özgen, bunu daha sonra kamuoyuyla paylaşmıştı.

Özal ise Eşref Bitlis’in tersine, “Pentagon’un Kürt Senaryosu”nu kabul etmiş; bu senaryoya direnen TSK’nın hiyerarşisini de Kenan Evren ile birlikte bozmuştu. Özal, “ABD’nin Üç İsrail” planı gereği, “federasyon” kavramını bile ortaya atmıştı!

Kısacası, Özal ile Eşref Bitlis’in tek ortak noktaları Malatyalı olmalarıydı!

AİLESİ 17 YIL SONRA ÖZAL’IN ÖLDÜRÜLDÜĞÜNÜ KEŞFETTİ!

Sabah’ın Eşref Bitlis suikastını gündeme getirmesi ile ailesinin “Özal’ı Ergenekon öldürdü” yollu açıklamaları birbirine paralel olarak kamuoyuna sunuldu. 17 yıl boyunca Özal’ın ölümü konusunda savcılığa tek bir dilekçe bile vermeyen ailesi, birden Özal’ın öldürüldüğünü, dahası Ergenekon tarafından öldürüldüğünü keşfediyordu.!

Özal’ın öldürüldüğünü Eşref Bitlis suikastıyla aynı anda kamuoyunun önüne getirmek, aslında tertibin yeni aşamasıydı; Kürt açılımı ile doğrudan ilgiliydi!

Özal’ın, daha doğrusu ABD’nin “federasyon” çözümü ile Bitlis’in ABD’ye karşı İran ve Suriye ile ittifak temelli çözümü aslında 24 yıldır çatışıyor. Süreç özellikle son sekiz yılda “federasyon”cular lehine gelişti. ABD’nin AKP üzerinden başlattığı Kürt Açılımı’nın yeni aşaması, artık federasyon! Bunun için Anayasa değişikliğinden başlayarak, başkanlık sistemi de dâhil pek çok idari değişiklik hedefleniyor…

Ancak…

TSK tıpkı 24 yıldır olduğu gibi bu planın önünde bir engel. Eşref Bitlis de, bu plana direnen TSK’nın hâkim kesiminin en önemli temsilcisiydi. Şimdi onun şahsı üzerinden TSK’ya yönelik bir teslim alma operasyonu yürütülüyor!

EŞREF BİTLİS, ERGENEKON’UN LİDERİ

Eşref Bitlis, Özal ile taban taban zıt cephede yer aldığı için, ölümünden onca yıl sonra Ergenekon’un lideri olarak suçlanıyordu…

Eşref Bitlis, MİT Müsteşarlığı’nın Ergenekon davasına bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği, 23 Aralık 2008 tarihli “çok gizli” şemada yer alan 69 isimden biriydi. Yine Ergenekon soruşturmasına dayanak yapılan Tuncay Güney’le mülakatta da, “Bunlar, Karadayı, Kıvrıkoğlu, Veli Küçük, Eşref Bitlis, Teoman Koman, Rasim Betil, Osman Özbek, bunların bir grup olduğunu söylüyorlar” deniyordu…

“BİTLİS’İ ÖZAL’LAŞTIRMA” OPERASYONU

ABD-AKP ittifakı ile iradesi 2002’den beri adım adım zayıflatılan Genelkurmay, Eşref Bitlis’in planından vazgeçmesi için sıkıştırılıyor!

Bitlis’i Özal’laştırma” şeklindeki bu operasyon, tam bir psikolojik savaş örneğidir. ABD’nin, uçağına sabotaj düzenlediği Eşref Bitlis’i, önce Ergenekon’un lideri ilan edip, sonra Ergenekon tarafından öldürüldüğü yalanını piyasaya sunması, psikolojik savaşın doruğudur!

Gerçek tektir: Eşref Bitlis ile Özal arasında, Ergenekon ile AKP-F Tipi örgüt arasında, Türkiye ile ABD arasında süren bu çatışma, daha doğrusu bu savaş, bölgenin geleceğini belirleyecektir.

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın