Archive for category Politika Yazıları
ÖZERKLİĞE NASIL GELİNDİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 16/07/2011
13 şehit, Güneydoğu’da özerklik ilan edilmesi, ABD’nin ülkemize füze kalkanı yerleştirme girişimi, İran’la düşmanlık tohumları, Suriye ve Libya’ya karşı karargâh yapılmamız…
Peki, Türkiye bu noktaya nasıl geldi? Asıl sorumlular kim?
Türkiye bu noktaya ABD’nin aşama aşama ilerlettiği süreçle geldi. ABD kimi zaman AKP’ye anlaşma imzalattırarak, kimi zaman PKK silahını kullanarak, kimi zaman da TSK’ya karşı operasyon yaparak Türkiye’yi teslim almaya çalıştı…
Anımsayalım:
2003: Abdullah Gül, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell‘la “2 sayfa, 9 maddelik” gizli anlaşma imzaladı. Gül, bu anlaşmayı, daha sonra Vatan gazetesinden Sedat Sert’e açıkladı. Tabi bu anlaşma, TBMM’ye gelmediği için de anlaşmadan ziyade “hizmet sözleşmesi” anlamına geliyor.
2003: ABD, Tayyip Erdoğan‘la “9 üs” anlaşması yaptı. Bu anlaşma ile AKP, ABD’ye bölge inisiyatifi sağladı.
2003: BM İkiz sözleşmeleri, AKP ve CHP’nin oylarıyla TBMM’den geçti. “Demokratik Özerklik” ilan eden Demokratik Toplum Kongresi (DTK), işte bu ihanet sözleşmelerini dayanak gösterdi.
2003: ABD, Türk askerine “çuval” geçirdi! Pentagon, açıkça TSK’yi hedef aldı ve Kuzey Irak’taki varlığını savaş nedeni saydı.
2004: Tayyip Erdoğan, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) Eşbaşkan yapıldı! Erdoğan, BOP Eşbaşkanı olduğunu, tam 36 ayrı yerde itiraf etti.
2004: Tayyip Erdoğan, “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır bir merkez olur” dedi! Erdoğan’ın Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında dile getirdiği bu hedefin ardından, Diyarbakır uluslararası camianın Ankara’dan sonra programlarına aldığı ikinci diplomatik merkez oldu.
2004: Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Eyalet Yasaları, Belediyeler Birliği, Kalkınma Ajansları Yasası, Nitelikli Sanayi Bölgesi gibi TBMM hazırlıklarıyla, özerkliğin altyapısı hazırlandı.
2005: Tayyip Erdoğan, “Diyarbakır Açılımı” başlattı. Ancak, bu açılımın başarılı olması AKP’nin önündeki milli set nedeniyle mümkün olmadı. Öncelikle o setin aşılması, yıkılması gerekiyordu…
2007: AKP’nin iktidara getirilmesi sürecinde başlatılan Ergenekon tertibi, uygulamaya sokuldu. TSK’ye, İşçi Partisi’ne, milli kesimlere uzun sürecek operasyona başlandı.
2008: Eyalet modeli tartışmaya açıldı.
2009: Abdullah Gül, “Kürt Açılımı”nı başlattı.
2009: Önce Gül, ardından Duvutoğlu, Kuzey Irak’ı “Kürdistan” olarak tanıdı.
2009: Öcalan‘la doğrudan görüşmelere ve müzakerelere geçildi.
2010: PKK/BDP önüne “Demokratik Özerklik” hedefi koydu.
2010: Tayyip Erdoğan, “Türkiye vatandaşlığı üst kimliği üzerinden ‘yeni Türkiye’ arayışında olduklarını” söyledi.
2010: AKP, Yargı’yı ele geçirdi! Tayyip Erdoğan referandum akşamı “federal meclis, federal konsey” dedi.
2011: Yeni-CHP, Yerel Yönetim Özerklik Şartı çekincelerini kaldırma sözü verdi.
2011: Tayyip Erdoğan – Abdullah Öcalan mutabakata vardı! Öcalan, “Barış Konseyi” ve “Anayasa Konseyi” üzerinde anlaştıklarını ilan etti.
2011: PKK özerklik ilan etti!
2011: ………….? Yeni anayasa.
Mehmet Ali Güller
16 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi / Sürmanşet
Odatv.com
KADDAFİ “ÖZERK KÜRDİSTAN”I TANIR MI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 16/07/2011
Demokratik Toplum Kongresi DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un açıkladığı, BDP/PKK’nin Demokratik Özerklik ilanında üç vurgu öne çıktı:
1.) “Öz Savunma hakkımızı kullanacağız”: “Öz güç ve öz yeterlilik ilkesi esas alınır” diyerek, özerk yapının kendisini savunacak kolluk gücüne işaret eden Tuğluk, şunları söyledi: “Başta kadınlar ve gençler olmak üzere halkın tüm kesimlerinin kendi demokratik örgütlenmesini yarattığı, politikayı kendi meclislerinde doğrudan ve özgür-eşit yurttaşlık temelinde yapmasının ifadesidir. Dolayısıyla öz güç ve öz yeterlilik ilkesini esas alır.”
2.) Dayanak: İkiz Sözleşmeler: Tuğluk, “Uluslararası insan hakları belgelerinin tanımladığı haklar ışığında Kürt halkı olarak demokratik özerkliğimizi ilan ediyoruz” dedi. Tuğluk “uluslararası insan hakları belgeleri” ifadesiyle, Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmeleri’ne üstü kapalı atıfta bulunuyor.
İkiz Sözleşmeler, “halkların kendi kaderini tayin etme hakkı” başta olmak üzere, “doğal kaynaklar ve zenginlikler üzerinde serbestçe tasarrufta bulunma” garantisi veriyor.
3.) Uluslararası camiaya ‘bizi tanıyın’ çağrısı: Uluslararası camiaya çağrıda bulunan Tuğluk, “uluslararası hukukta yeri olan bu hak esas alınarak Kürt halkının ilan ettiği demokratik özerkliği tanımaya” davet etti.
Peki, Özerkliği tanıyan olur mu?
Örneğin, AKP hükümetinin Kaddafi karşıtlarını muhatap alması, dahası Kaddafi karşıtlarının kurduğu korsan yönetimi tanıması, 1974 sonrası ABD ambargosunda bize el uzatan Kaddafi’yi çileden çıkartmaz mı?
Örneğin, AKP’nin Beşar Esad karşıtlarını Antalya’da toplaması, ülkeyi rejim karşıtlarına açması, karargah yapması, Beşar Esad’ı görevden çekilmeye zorlaması, Suriye’nin de sabrını taşırmaz mı?
Sadece bu iki örnek bile, Ankara’nın nasıl bir bıçak sırtına oturduğunu gösteriyor… Kendisini ABD projeleri içerisinde tanımlayan bir Türk hükümetinin içine düşeceği kaçınılmaz durumdur bu… Ortadoğu’yu işgal eden ABD’nin projesinde yer almak, Ortadoğu ülkeleriyle kaçınılmaz olarak karşı karşıya getiriyor Türkiye’yi…
“Milli” stratejiden yoksun Ankara’nın, Atlantik stratejisi içinde ülkeyi parçalanmaya götürdüğü bir sürecin içindeyiz maalesef…
Ve “sistem içi” çözümlerin bittiği bir durumdayız!
Geriye yegane çözüm kalıyor…
Mehmet Ali Güller
16 Temmuz 2011
www.mehmetaliguller.com
Odatv.com
PENTAGON’UN ASTA İTİRAFI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 15/07/2011
Libya’da ikili bir inisiyatif oluştu:
Birincisi, ABD inisiyatifi: İstanbul’da “Libya Temas Grubu” toplanıyor. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton gizli ‘füze kalkanı’ gündemi dışında resmi olarak bu toplantı için geliyor.
İkinci inisiyatif Avrasya inisiyatifi, başını Rusya çekiyor: Moskova Kaddafi’nin iktadarda kalıp kalmayacağından bağımsız olarak, meselenin silahsız çözümü konsunda öne çıktı, Afrika Birliği üzerinden inisiyatif geliştirdi. Fransa Başbakanı Fillon bile “Rusya’nun arabuluculuğunun arkasındayız” dedi. Ve en önemlisi Rusya, davet edildiği “Libya Temas Grubu” toplantısına katılmayacağını ilan etti. Rus Dışişleri, çözüm adresinin İstanbul olmadığını, BM Güvenlik Konseyi olduğunu savundu.
Aynı şekilde Çin de İstanbul toplantısına katılmayacağını ilan ettti.
İki cephe imkansız
Gerçek şu ki, Libya’ya saldırı konusu artık saldıranların da ayağına dolandı. Füze maliyetlerinin çözümsüzlüğü askeri harekatı gevşetti. Emperyalist blok üyeleri, maliyetleri birbirinin üzerine atma derdine…
Hal böyleyken, ABD’nin bir de Suriye cephesi açması gittikçe zayıflıyor. Daha doğrusu Libya saldırısını bitirmeden, Suriye’ye saldırmak Washington’un çapını aşıyor.
Bunu biz söylemiyoruz, ABD Savunma Bakanı Robert Gates, görevi devretmeden önce yaptığı son Westpoint konuşmasında ABD askerlerine söylüyor: Gates konuşmasında ABD’nin Asya’da kaybettiği dört savaşın (Kore, Vietnam, Afganistan ve Irak) muhasebesini yapıyor.
Altın anahtar: Türkiye
Burada altın anahtar konumunda olan tek bir ülke var: Türkiye!
Bill Clinton’un 1999’da “Avrasya’nın kilidi” dediği Türkiye, şimdi gerçekten kilit!
Türkiye’nin planlara dahil olup olmaması, ABD’nin bölge strateji açısından artık birinci tayin edici durumdur. Daha da berraklaştırırsak, ABD’nin bölge kaderi Ankara’ya bağlıdır.
Türkiye boyun eğerse, Ankara AKP’nin “Füze kalkanına” imza atmasını engelleyemezse, ABD bölgede elini güçlendirecektir.
Ama Washington’un elini güçlendirmesi, süreci tayin etmeyecektir. Gates’in itiraf ettiği Asya yenilgilerine, sadece yenileri eklenecektir. Türkiye de ABD’nin yenilgisini paylaşıp, komşularıyla hatta Çin ve Rusya gibi Avrasya’nın devleriyle karşı karşıya gelecektir!
Türkiye, büyük devlet olup olmadığının en önemli sınavıyla karşı karşıya…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:6
15 Temmuz 2011
CIA’NIN “BİRLEŞİK KIBRIS” OPERASYONU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 12/07/2011
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “birleşik Kıbrıs” için tarih verdi: Bu yılın sonunda anlaşma, 2012 başında referandum! Davutoğlu, hedefini, Kıbrıs’ın birleşik ve yeni bir devlet olarak AB dönem başkanlığını alması olarak açıkladı.
Peki, Davutoğlu neden böyle bir çıkış yaptı? BM Genel Sekreteri Ban-Ki-Mun’un başlattığı görüşmeler nedeniyle mi? Önceki Genel Sekreter Annan’ın planının, bizzat referandumda Rumlar tarafından reddedilmesinden bunca zaman sonra, yeniden bir BM planı olarak gündeme getirilmesi ne anlama geliyor?
Soruların yanıtının işaretlerinden biri Vamık Volkan! Açalım:
VAMIK VOLKAN’IN OPERASYON HAZIRLIĞI
Prof. Dr. Vamık Volkan, 1964 yılında ABD’ye yerleşen bir Kıbrıs Türk’ü. Çeşitli kitaplarında açıkça CIA adına görev yaptığını söyleyen Volkan, İsrail ve Filistin’de, Yugoslavya parçalanmadan önce Yugoslavya’da, Kuveyt’te, Bosna Hersek’te, Arnavutluk’ta, Kafkaslar’da, Ukrayna’da, Gürcistan’da ve Kıbrıs’ta görev yaptı. Bölgeler, görüldüğü gibi Pentagon girmeden önce Vamık Volkan’ın daha doğrusu CIA’nın girdiği bölgeler…
Volkan, Kürt Açılımı’nın Amerikalı mimarlarından David L. Philips’le birlikte “Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu”nda görev yaptığını da özellikle belirtelim.
Vamık Volkan, “Kürt Açılımı” ile birlikte 2009’da yeniden Türkiye’ye gönderildi. Cumhurbaşkanı Gül ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile görüşmeler yaptı. Ardından “Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Derneği – Ekopolitik” oluşturuldu. Prof. Dr. Vamık Volkan’ın başkanlığındaki ekipte kimler yoktu ki: Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, eski Özel Harp Dairesi Subayı Mete Yarar, Murat Belge, Ümit Fırat, Altan Tan, Avni Özgürel, Musa Serdar Çelebi vd.
Prof. Dr. Vamık Volkan ve ekibi “Açılım Koordinatörü” Beşir Atalay’la birlikte mesai yaptı. Zaman zaman Cumhurbaşkanı Gül’e çıkıp raporlarını sundu.
İşte Vamık Volkan, “Kürt Açılımı” ile Türk ve Kürt’ü ayrıştırma faaliyetlerinden sonra, Kıbrıs Türk’ü ile Türkiye Türklerini ayrıştırma faaliyetine soyundu: 28 Haziran’da Girne’de, ekibiyle ve Kıbrıs katılımcılarıyla “Gizli Kuşatılmışlık – II” çalıştayı düzenledi. (Birincisini 4-5 Haziran 2009 tarihinde yapmışlardı).
Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçiliği Müsteşarı Barkan Umruk, Mersin Belediye Meclis Üyesi Yasmina Lokmanoğlu, KKTC Din İşleri Bakanı Talip Atalay, Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası Başkanı Şener Elçil, CTP Milletvekili Sibel Siber, Ömer Laçiner, Murat Belge, Türk İslam Kültür Cemiyeti Başkanı Işılay Arkan, İstanbul Türk Ocağı Başkanı Cezmi Bayram çalıştayın dikkat çeken kişileriydi…
Peki, neler konuşuldu, Volkan’ın başkanlık yaptığı çalıştay raporuna neler yansıdı?
“TSK GİTSİN, CAMİ AÇILSIN” RAPORU!
Çalıştay raporuna yansıyan görüşleri üç maddede özetleyebiliriz:
1.) TSK karşıtlığı bakımından:
Raporda, “Kıbrıs, İmralı adası gibi suç ve cezaevi adası görünümüne büründürülmüştür”, “Güvenlik kontrolünde yetki karmaşası vardır”, “AKP iktidarı sayesinde asker Kıbrıs’taki baskın konumundan nihayet ödün vermiştir”, “1974 müdahalesi gerekçelerine uyulmadı ve polis ve askerin çoğu çift uyruklu vatandaş durumunda bulunmaktadırlar” ve “Mevcut statükonun gücü içte ve dışta çözümsüzlük içerisindedir” denilmektedir!
2.) Kıbrıs Türk’ü ile Türkiye Türk’ünü karşı karşıya getirmek bakımından:
Raporda, “Kuzey Kıbrıslı Türkler yakın zamanda AİHM’e Türkiye karşıtı dava açma konusunda fikir birliği içerisindeler”, “90’lı yılların göçmenleri TC ve Kıbrıs arasında kaldılar”, “1974 sonrası gelenler Kıbrıslılara benzemektense, Kıbrıslıları kendilerine benzetmeye çalışmışlardır”, “Kıbrıs Rum tarafına giderken hissedilen yabancılaşma artık Türkiye’ye giderken de hissedilmektedir” ve “Kutuplaşma ileride ortaya çıkması muhtemel bir çatışma riskini taşımaktadır” denilerek, açıkça düşmanlık tohumları ekilmektedir.
3.) Din olgusu bakımından:
Rapora göre “İngiliz raporlarında 25 bin nüfus için 300 cami varken, şu anda 300 bin nüfus için 127 cami bulunmaktadır”!
“TÜRKLER, RUMLARLA YAŞAMAYA ALIŞMALI”!
Prof. Vamık Volkan’ın ekibi sorunları böyle sıraladıktan sonra, “çözüm” için reçete de öneriyor:
“Türkiye kendi farklılıklarına gösterdiği toleransı Kıbrıslılara da gösterebilmelidir”, “Kıbrıs da dahil olmak üzere, Türkiye’nin kendi iç ve dış meseleleriyle yüzleşememe ve Türk halkına bu meseleleri anlatamama sıkıntısı en kısa zamanda giderilmelidir”, “Kıbrıs Türkleri kendilerini Rumlarla birlikte yaşama fikrine alıştırmalı ve Rumlarla STK faaliyetleri içerisinde bulunulmalıdır”, “Kıbrıs için federal bir çözüm bu hususları da çözme konusunda elzem rol oynamaktadır”, “Gelen 100 bin TC öğrencisine Kıbrıs tarihi öğretilmelidir”, “500 yıllık Kuzey Kıbrıs kimliğine saygı duyulmalıdır”, “Türk askerinin adadaki yüksek yetkisi yeniden tanımlanmalıdır.”
Volkan ve ekibi, çalıştayın sonuçlarını aktarmak üzere Başbakan Erdoğan ile görüşecekler.
SONUÇ
Vamık Volkan’ın, Kıbrıs Açılımı’na soyunması, ABD’nin Türkiye’yi sıkıştırma ve kuşatma operasyonuyla ilgilidir. Washington, bugüne kadar Kürt Açılımı’nı ilerletmek için Ermeni ve Kıbrıs meselelerini sopa olarak kullandı. ABD’nin Libya ve Suriye üzerinden Türkiye’yi komşularıyla, Araplarla ve Müslümanlarla karşı karşıya getirdiği yeni süreçte Ankara’ya daha da çok abanacağı anlaşılmaktadır. Çünkü Türkiye’yi İran’la karşı karşıya getiremeyen ABD’nin bölgede kazanma şansı yoktur!
Mehmet Ali Güller
12 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi / s:7
PARLAMENTARİZMİN ÇÖKÜŞÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 09/07/2011
Yüzde 10 barajının düşürülmesi taleplerine itirazın temeli hep aynıdır: İstikrarsızlık olur! Koalisyonlardan, yüzde 15-20 bandında oy alan partilerin zayıf iktidarlar oluşturduğundan yakınılır…
İşte son genel seçim: İktidar yüzde 50, ana muhalefet yüzde 26 oy aldı. Yani sistemin, rejimin iki motoru yüzde 76 ile “istikrar” oluşturdu!
Peki, öyle mi?
Seçimlerin üzerinden neredeyse bir ay geçti ama hâlâ parlamento tam olarak toplanamadı. Mazbatasını alıp milletvekili olan ama yemin edemeyen milletvekilleri var… Meclise giren ama yemin etmediği için yasama çalışmasına katılamayan bir ana muhalefet partisi var… “Mevcutlarla yasama yapılır” diyen bir iktidar var…
Mafyalaşan Rejim
Bu durum, Türkiye tarihinde ilk kez yaşanıyor. Doğrusu bu tablo, sağlıklı bir ülkede asla yaşanmaz! Bu durum, Türkiye’de parlamentarizmin çöktüğünün ispatıdır! İşte “mafyalaşan rejim” dediğimiz, tam da budur. Rejimin hukuksal temellerinin ortadan kalktığı, yeni bir rejime yeni bir “hukuk” yaratılmaya başladığı bir döneme girmiş bulunuyoruz.
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in uzun zamandır dile getirdiği, “muhafaza edilecek bir Cumhuriyetimiz değil, yeniden kurulacak bir Cumhuriyetimiz vardır” tezinin, geniş kitleler nezdinde de ete kemiğe büründüğü somut bir durumla karşı karşıyayız artık!
Mafyalaşan rejim, TSK’ya, devrimci ve ulusal kuvvetlere yönelik operasyonunu, “parlamentarizmin çöktüğü” şu koşullarda daha da genişletiyor. Rejimin her alanına karşı taarruza geçiyor. Şimdi şike bahanesiyle spor dünyası ve ekonomisi düzenleniyor, ardından meslek odalarına sıra gelecek, sonrasında da demokratik kitle örgütlerine…
Rejimin muhafızlarının, mafyalaşan rejime karşı tam direnmediği, rejim içinde rejim oyunlarıyla çareler aradığı arkada kalan dönem, bu bakımdan öğreticidir. Üniversite yönetimlerinin düşürülmesi, YÖK’ün ele geçirilmesi, sendikaların etkisizleştirilmesi, Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay’ın, Danıştay’ın ele geçirilmesi, ders olmalıdır.
Bekçilik Değil Devrim Görevi
Mafyalaşan rejim, yeni siyaset biçimiyle, idareyi de mafyalaştırmakta ve aslında tek elde toplamaktadır; Bakanla müsteşar arasına siyasi bir komiser yerleştirmek, başka nasıl okunmalı?!
12 Eylül Anayasası’nın bile meşru bulmadığı bu mafyalaşan rejim, şimdi kendisine yapacağı yeni bir Anayasa ile “meşruiyet” kazandırmaya çalışacak. Mafyalaşan rejim, “İstanbul ve Diyarbakır başkentli, Türk-Kürt Federe Devleti’nin” anayasasını oluşturacak. Yani BOP’un…
Çünkü BOP, üç İsrail’dir; Büyük İsrail’dir, Büyük Kürdistan’dır ve Küçültülmüş Türkiye’dir.
Sürece “parlamentarizmin çöktüğü” koşullarda verilecek tek yanıt vardır: Devrim! Tıpkı, aynı durumla karşılan Mustafa Kemal’in, önüne koyduğu somut görev gibi…
Mehmet Ali Güller
9 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi
ASKER KARŞITLIĞINDAN, MÜSLÜMAN DÜŞMANLIĞINA
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/06/2011
Irak’ta, Afganistan’da 2 milyon Müslüman öldüren, Libya’ya bomba yağdıran ABD emperyalizmi şimdi de Suriye’ye saldırmaya hazırlanıyor… Aydınlık gazetesi dışında bu gelişmeye seyirci kalmayan tek gazeteci Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül ve Akşam’dan Hüsnü Mahalli; İşçi Partisi dışında bu gelişmeye itiraz eden tek parti –sesi biraz kısık da olsa- Saadet Partisi…
Peki, nerede Türkiye’nin Müslümanları? Türban için camilerden akın akın çıkıp eylem yapan Türkiye Müslümanları için Suriye Müslümanlarının bir önemi yok mu? Suriyeli Müslümanların türban kadar değeri yok mu? Acaba Suriye yönetimi Alevi diye mi bu suskunluk? Değil elbette, bal gibi de Suriyeli çoğunluğun Sünni olduğunu biliyorlar; üstelik Suriyeli Sünni din adamlarının “dinimiz, mezhebimiz vatan” dediği şu günlerde…
Yoksa AKP hükümeti Suriye konusunda ABD taşeronluğu yaptığı için mi bu suskunluk? Neden suskun bizim Müslümanlarımız?
Açalım:
ABD’nin 9 yıldır uyguladığı AKP operasyonu aynı zamanda Türkiye Müslüman’ına yaptığı bir operasyondur. AKP’yle birlikte Türkiye Müslüman’ı da İsrail’den “Yahudi Cesaret Madalyası” aldı, Irak’ta Müslüman katleden ABD askerinin sağlığı için duacı oldu, Afganistan’a, Somali’ye, Lübnan’a asker gönderdi, Libya’ya tezkere için el kaldırdı… Aslında başına çuval geçirildi!
28 ŞUBAT, TÜRKİYE-İRAN-SURİYE İTTİFAKIYDI
Türkiye Müslüman’ı neden AKP’nin bu suçlarına ortak oldu, hatta destek verdi? AKP 28 Şubat’ın intikamını alıyor diye mi? Gelin şu 28 Şubat’ın intikamı konusunun üzerindeki perdeyi kaldıralım:
AKP hükümetinin tarihi aynı zamanda ABD’nin TSK’ye operasyonlarının tarihidir. Ergenekon tutuklamaları 2007’de başladı ama aslında operasyonun tarihi 2001’dir… Operasyonu yöneten merkez, zaman zaman 28 Şubat’ın intikamı diye sunarak geniş kitlelerin desteğine başvurdu; 28 Şubat’ı, “askerin din karşıtlığı” diye sundu, türbana indirgedi…
28 Şubat’ın esası “irtica karşıtlığı” değildi! 28 Şubat esas olarak ABD’nin bölgesel planlarına karşı Türkiye’nin İran ve Suriye ile ittifak kurmasıydı; Atlantik cephesi yerine Avrasya cephesine yönelmesiydi… İşte bu nedenle, Ergenekon operasyonlarıyla tutuklanan asker ve sivillerin tek bir ortak noktası varsa, o da Avrasyacılıklarıdır!
28 Şubat’ın irtica karşıtlığı sözleri ise tam bir uydurmadır; 28 Şubat “batı destekli irtica karşıtlığıydı”, “Haçlı irtica karşıtlığıydı.”
Bizim Müslümanlarımız işte bu 28 Şubat düşmanlığı üzerinden, önce asker karşıtlığına, sonra da başka ülkelerin Müslümanlarına düşmanlıkta AKP’ye ortak oldular! “Din düşmanı askere” karşı olacağım derken, ABD’nin Müslüman katliamına sessiz kalarak, ortak oldular!
Gerçek çırılçıplak ortada: 28 Şubat, Türkiye’yi Suriye ve İran’la ittifak yapmıştı; AKP ise Türkiye’yi Suriye ve İran’la düşman yapıyor!
SURİYE KARŞITLIĞI, AKP’Yİ İSRAİL’LE BULUŞTURDU
AKP, Müslümanımızı sözde İsrail karşıtı görüntü üzerinden de kandırdı, Davos ve Mavi Marmara gerçeklerine perde örttü… Çünkü İran’a karşı markaj görevi almıştı, İsrail karşıtı görünmesi gerekiyordu…
Aynı AKP, durum değişip Suriye konusunda görev geldiğinde, yeniden İsrail’le kol kola girmeye başladı; İsrailli bakanların gizlice Türkiye’ye gelip, Suriye konusunda müzakereler yürüttüklerine gözlerinizi kapamayınız, ey Müslümanlar!
OSMANLICILIK DEĞİL, ABD İMPARATORLUĞU
Biliyoruz, size alttan alta Osmanlıcılık hikâyeleri de anlatıyorlar; Osmanlının hükmettiği topraklara yeniden hükmedileceğini, sırf bu nedenle ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne “sözde” destek verdiklerini söylüyorlar… Kuyruklu yalan! AKP’nin “yeni-Osmanlıcılığı”, size suça ortak etmek içindir.
Bu coğrafyada yeniden Osmanlı kurulmayacak, Osmanlı diye diye aslında ABD’ye eyaletler kurulacak; Büyük İsrail kurulacak, Büyük Kürdistan kurulacak, Küçültülmüş Türkiye oluşturulacak…
Irak fiilen üçe bölündü, Suriye’nin de benzer şekilde bölünmesi, Türkiye’yi değil, ABD’yi ve İsrail’i büyütecektir!
EMPERYALİZMİN SURİYE YALANLARI
Ey Türkiye Müslüman’ı; Suriye konusunda kanma, Beşar Esad’ın halkını katlettiği yalanına inanma. Holding ve yandaş medyanın ısıtıp ısıtıp önüne getirdiği 1982’deki Hama isyanının, Suriye’nin Şeyh Sait ve Dersim ayaklanması olduğunu bil. Mayıs ayında isyancıların 120 polis öldürdüğü Cisreşşugur katliamının da, Suriye’nin Maraş katliamı olduğunu aklından çıkarma!
Suriye’deki 1982 ve 2011 ayaklanmaları, emperyalizme işbirliği yapanların ayaklanmasıdır, vatan karşıtıdır; Batılı Haçlı irtica, ılımlı İslam ve Müslüman Kardeşler aynı cephededir!
EY MÜSLÜMAN, SESSİZ KALMA!
Irak’a sözde reform getirmenin bedeli 1,5 milyon Müslüman’ın ölmesi, milyonlarcasının da sakat kalmasıdır… Suriye’den reform istemek, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dediği gibi “reform yapmazsan, dış müdahale olur” diye tehdit etmek, Türkiye’nin görevi olamaz! Reform’un ABD bombası olduğunu, en iyi Iraklı Müslüman bilir!
Ey Türkiye Müslüman’ı; Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirecek, Suriye’yle ve İran’la düşman haline getirecek bu gidişata sessiz kalma!
Ey Türkiye Müslüman’ı; AKP’nin Ergenekon operasyonu ile Türkiye’yi Suriye ve İran’la düşman yapmasına, seyirci kalma!
ABD bu coğrafyadan er geç gidecek ama Türk; Kürt’le, Arap’la, Acem’le bu coğrafyada binlerce yıl yaşayacak!
Mehmet Ali Güller
27 Haziran 2011
Aydınlık Gazetesi / Manşet
AKP HÜKÜMETİ, SURİYE OLAYLARININ NERESİNDE?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 16/06/2011
Seçim gündemi nedeniyle kamuoyunda hak ettiği ilgiyi görmediyse de, Aydınlık gazetesi Suriye olayları konusunda büyük gazetecilik başarısı elde etti. Bu haberler ortaya koydu ki, AKP hükümeti Suriye olaylarının boylu boyunca içinde…
Gelin o haberleri kısaca anımsayalım önce:
AYDINLIK’IN SURİYE HABERLERİ
“Türkiye’den Suriye’ye kaçak silah – Reka Gümrük Emniyet Müdürü Albay Kemal İsa, Urfa plakalı bir kamyonda 36 adet otomatik silah bulduklarını açıkladı.” (Aydınlık, 30 Mayıs 2011, s:6)
“Suriyeli muhalifler, Antalya’da ABD’nin Ortadoğu’daki yeni sınır tasarımını konuştu. PKK’li Bayık aynı konuyu Brüksel toplantısında gündeme getirdi.” (Aydınlık, 30 Mayıs 2011, s:6)
“Suriye operasyonu Hatay’dan yönetilecek – NATO’nun Amanos dağlarındaki radarı çevresinde hareketlilik.” (Aydınlık, 31 Mayıs 2011, s:8)
“Suriyeli NATO’cuların Antalya toplantısını Amerikalılar organize ediyor.” (Aydınlık, 1 Haziran 2011, s:6)
“Antalya’da toplanan Suriyeli muhalifler: Asıl düşman İran.” (Aydınlık, 2 Haziran 2011)
“Suriye’deki Müslüman Kardeşler’in Türkiye’deki lideri Gazi Mısırlı, Tayyip Erdoğan’ın arkadaşı çıktı.” (Aydınlık, 3 Haziran 2011, s:6)
“Muhalif Suriyeliler, Antalya’daki toplantılarına Türk hükümetinin izin verdiğini açıkladılar.” (Aydınlık, 3 Haziran 2011, s:6)
“ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Feltman’ın cinayet planı elinde patladı.” (Aydınlık, 6 Haziran 2011, s:6)
“MOSSAD’ın Suriye Ordusu’nu hedef alan planı.” (Aydınlık, 7 Haziran 2011, s:6)
“Polise pusu: 120 ölü” (Aydınlık, 7 Haziran 2011, s:6)
“Erdoğan’ın silahlandırdığı çeteler – Suriye’de öldürülen 120 polis olayının perde arkası aydınlanıyor.” (Aydınlık, 8 Haziran 2011, s:1,6)
“Suriyeli gazeteciler: Dörtyol’da Türk askerini katledenler aynı kişiler.” (Aydınlık, 8 Haziran 2011, s:6)
“MOSSAD’ın müttefikleri: Kürtler, İhvan, Selefiler” (Aydınlık, 8 Haziran 2011, s:6)
“Suriye’deki saldırının komutanı MİT ajanı çıktı.” (Aydınlık, 9 Haziran 2011, s:6)
“Tanık: Saldırganlar Türkiye’den geldi.” (Aydınlık, 10 Haziran 2011, s:1)
“Saldırının amacı BM’den kınama kararı çıkartmak.” (Aydınlık, 11 Haziran 2011, s:10)
“CIA Hatay’dan, MOSSAD Erbil’den.” (Aydınlık, 12 Haziran 2011, s:6)
“Erdoğan: Seçimlerden sonra, Esad’la farklı şekilde görüşeceğiz.” (Aydınlık, 12 Haziran 2011)
“Teröristlerde Türk SİM kartları.” (Aydınlık, 13 Haziran 2011, s:6)
“ABD’nin planına göre, Suriye sınır kenti İdlib’e müdahale edecek, ardında Türk ordusu, Suriye topraklarına girecek.” (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)
“Erdoğan, Suriye’yi arkadan hançerliyor.” (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)
Aydınlık’ın yukarıda özetlediğimiz iki haftalık Suriye haberleri, tv ve yandaş basının kamuoyuna yansıttıklarının gerçekle ilgisinin olmadığını ortaya koyuyor. Ki o haberler özel olarak, Suriye ordusunun kendi halkına katliam yapmak üzere kuzeye doğru yöneldiğini, Suriyelilerin de korkudan Türkiye’ye sığınmaya başladığı aldatmacası üzerine kurulu… 120 polisin öldürülmesinin üzerinde nedense hiç durmuyorlar!
Ve seçim gündemi nedeniyle, AKP’nin Suriye olaylarındaki rolü Türk kamuoyunda pek yer bulmadı…
RUSYA-İRAN ve SURİYE’DEN TÜRKİYE’YE UYARI
Ancak Suriye durumun farkında… Gelişmelere, ABD projesi olması nedeniyle yakından ilgi gösteren İran ve Rusya da durumun farkında…
Örneğin, Suriyeli Parlamenter Muhammed Zahir Gunnum, “Türkiye güvenirliğini kaybeder” derken, Şam Üniversitesi Hukuk fakültesi Dekanı Prof. Dr. Muhammed Hüseyin de “ABD, Türkiye’yi kukla ve işbirlikçisi yapacak” uyarısında bulunuyor. (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)
İran da AKP hükümeti üzerinden Türkiye’nin tutumunu ortaya koyuyor. “İran: Türkiye Suriye konusunda ikili oynuyor.” (14 Haziran 2011 tarihli günlük gazeteler)
Rusya Devlet Başkanlığı İdaresi Rusya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Uzmanı Aleksandr Kuznetsov da AKP’nin ikili tutumuna dikkat çekiyor: “AKP, Suriye üzerinde ikili oyun oynuyor. Amaç, Müslüman Kardeşler’in başında olduğu zayıf bir Suriye yaratmak. Ancak Suriye’deki bu istikrarsızlık, Türkiye’nin güvenliğine Kürt meseleleriyle birlikte tehdit olarak geri dönecektir. Bşar Esad’ın istifası bölgede felaketlere yol açacaktır.” (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)
AKP’NİN SURİYE GÖREVİ
Peki, AKP hükümeti neden Suriye olaylarının içinde? Düne kadar “Komşularla sıfır sorun” diyen, Suriye’yle “Şamgen” eksenli Ortadoğu Birliği kuran AKP, gerçekten ikili oynuyor olabilir miydi? (AKP’nin bu hamlelerinin BOP’la doğrudan ilgili olduğunu, Kaynak Yayınlarından çıkan “ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi:Büyük Kürdistan” isimli kitabımdan okuyabilirsiniz).
Bu sorunun yanıtını da yorumla değil yine olgularla ortaya koyalım:
1.) AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendisinin de 35 ayrı yerde söylediği gibi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıdır.
2.) ABD, Tunus ve Mısır’da başlayan ve kendi nüfuz alanı olan Bahreyn, Yemen, Ürdün ve Kuzey Irak’a sıçrayan halk hareketlerine karşı önlem almak için üç önemli adım attı. Birincisi, bölgedeki nüfuz alanı olmayan Libya, Suriye ve İran gibi ülkelerde ayaklanma başlattı. İkincisi, bu ayaklanmaları bastırmaya çalışan Libya’ya karşı Fransa-İngiltere ikilsiyle birlikte askeri saldırı başlattı. Üçüncüsü, ABD’nin nüfuz alanı olan ülkelerdeki (Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen, Bahreyn) halk hareketlerinin yönelimini değiştirmek için Türkiye’ye BOP kapsamında devreye soktu: 14 Mart’ta, İstanbul’da Türkiye’nin bölge liderliği hedefli “Değişim Liderleri Zirvesi” düzenletti.
Ortadoğu’daki gelişmeleri kontrol altına almayı hedefleyen zirvede, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun söyledikleri, amacı net ortaya koyuyordu:
Başbakan Erdoğan, bölgede değişen dengeler karşısında Türkiye’nin yeni rolünü şu sözlerle anlatıyordu: “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunları da ancak birlikte hareket ederek, ortak çözüm önerilerini ortaklaşa uygulama planına geçirerek çözeriz. Bizler, buralarda, değişimi kontrol etmek değil, değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.” (Yeni Şafak, 15 Mart 2011)
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise daha açık tarif ediyordu durumu: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”
ABD ve BOP Eşbaşkanlığı, “Ortadoğu’daki değişime istikamet verilmezse, değişime liderlik yapılamazsa, değişimin en başta BOP’u olumsuz etkileyeceğinin” farkındaydı!
3.) İşte ABD Başkanı Barrack Obama, değişime “istikamet” vermek üzere 29 Mayıs’ta “Ortadoğu Planı”nı açıkladı. Plan iki esas üzerine dayanıyor: Washington birinci olarak Suriye’yi hedef tahtasına koyuyor, ikinci olarak da İsrail’e 1967 sınırlarını “şart” koşarak, bölgenin ABD karşıtlığını frenlemeye çalışıyordu.
4.) AKP hükümeti plan gereği, Suriyeli muhalifleri organize etmek için Antalya’da karargâh oluşturdu. ABD ve Batı ülkelerinden gelen liberalleri, Dera aşiretlerini, Müslüman Kardeşler’i ve Talabanici Kürtleri aynı hedefte birleştirmeyi hedefleyen Antalya toplantılarında “Suriye’ye Erdoğan modeli” bile gündeme geldi!
5.) 29 Mayıs günü New York Times’ın “Türkiye, Arapları birleştirebilir mi” sorusuna Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “Türkiye’nin sınırlarının hiçbiri doğal değil. Hemen hemen tümü yapay.” yanıtını verdi! (Sabah, 30 Mayıs 2011)
6.) NATO’nun hava üssü olan İzmir’in, NATO’nun kara üssü yapılmasına karar verildi!
7.) Bu hazırlıkların ardından da, Aydınlık’ın yukarıda özetlediğimiz haberlerindeki gelişmeler AKP tarafında uygulanmaya başlandı.
8.) Başbakan Erdoğan, 12 Haziran Genel Seçimlerindeki yüzde 50 zaferini kutlamak üzere yaptığı balkon konuşmasında “Seçimleri Ankara kazandı, Şam kazandı” diye formüle etti!
AMAÇ, KÜRDİSTAN’I DENİZE AÇMAK
Tüm bu gelişmelerin tarihteki benzer bir izdüşümünü anımsatarak bitirelim yazımızı:
Birinci Körfez Savaşı’nda “Saddam’ı devirmeden” müdahaleyi kesen ABD, daha sonra Saddam’ı devirmek üzere Irak’ın kuzeyindeki Kürt grupları ayaklandırdı. Irak hükümeti ayaklanmayı iki günde bastırdı. 450 bin mülteci Türkiye sınırına yığıldı. BM 5 Nisan 1991’de sığınmacıların durumunu ele aldığı oturumunda, 36. paralelin kuzeyinde kalan Kürt bölgesini, uçuşa yasak bölge ilan etti!
ABD, BM kararına dayanarak “Huzur Operasyonu” başlattı. Operasyonu yapacak “Çekiç Güç” birlikleri, Silopi ve İncirlik’te konuşlandırıldı; 17 Nisan 1991’de de ilk birlikler Kuzey Irak’a girdi. Türkiye 12 Temmuz 1991’den başlayarak, ABD’nin Irak’a 19 Mart 2003’te yeniden saldırmasına kadar, Çekiç Güç’e her altı ayda bir izin çıkardı!
Irak, ABD’nin 2003 yılındaki saldırısında değil, aslında BM’nin uçuşa yasak bölge kararı aldığı 5 Nisan 1991’de bölündü! Ve Kürdistan’ı bizzat Çekiç Güç yani ABD kurdu.
Suriye’nin de benzer bir operasyon sonrası bugün bölünmesi, ABD’nin hedefi. Böylece Kuzey Irak’taki kukla devletin, İskenderun hattı üzerinden Akdeniz’e açılması hesaplanıyor.
Bu plan gerçekleştiği takdirde, Başbakan Erdoğan’ın daha 2004 yılında tarif ettiği “Diyarbakır’ı BOP içinde bir merkez yapma” görevi başarılmış olacak! Diyarbakır, genişlemiş büyük Kürdistan’ın merkezi, yani başkenti olacak!
ABD’nin AKP üzerinden Türkiye’yi ateşe attığı ve komşularıyla karşı karşıya getirdiği bu sürecin sonucu, sadece bölgemizi değil, dünyayı da yeniden şekillendirecek!
Mehmet Ali Güller
16 Haziran 2011 – Odatv.com
18-19 Haziran 2011 – Aydınlık Gazetesi
SEÇİM ANALİZİ 2: OYLAR MAĞDURA DEĞİL GÜÇLÜYE GİDER!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 14/06/2011
İlk seçim analizimizde, Türkiye’yi içine sokacağı zorluklardan hareketle, seçimlerin iki önemli sonucu üzerinde durmuştuk: Dış politika açısından; Erdoğan’ın “Ankara kazandı, Şam kazandı” demesini ve iç politika açısından; AKP-CHP-BDP arasında “Yeni Anayasa” ittifakı oluşturulacağının işaretinin verilmesini incelemiştik.
İkinci seçim analizimizde ise Ergenekon sürecinin ve mağduriyet konusunun seçime nasıl yansıdığını inceleceğiz:
‘ASKER KONUŞURSA, AKP BÜYÜR’ YALANI
Türkiye’de AKP’nin başarısına ve seçimlere yönelik “seçmen mağdura oy verir” diye bir “teori” üretildi…
Bu “teori”nin çok sayıdaki sözcüsüne göre:
2002 seçimlerini AKP almıştı çünkü mağdurdu; Kemalist rejim AKP liderini seçim yasaklısı ilan etmişti, ayrıca türban nedeniyle mağdurlardı… AKP, 28 Şubat oldu diye seçimi kazanmıştı…
Yine bu “teori”nin çok sayıdaki sözcüsüne göre:
2007 seçimlerini AKP almıştı çünkü yine mağdurdu; Kemalist yargı üzerine gidiyordu, asker darbe yapmaya çalışıyordu, askerin darbe istemeyen kanadı bile AKP’yi azarlıyordu, üstelik türban nedeniyle hâlâ mağdurlardı… AKP, 27 Nisan muhtırası verildi diye seçimi kazanmıştı…
CHP işte 12 Haziran 2011 seçimlerine AKP’nin sözde bu mağduriyet kartlarını elinden alarak girdi; türbanı çözdü(!), askeri hizaya getirdi… Diğer yandan AKP yargıyı zaten adım adım kontrol altına alıyordu, orada da mağduriyet kalmıyordu… Peki ya sonuç?
Tüm mağduriyetleri elinden alınan AKP oylarını yüzde 50’ye çıkardı!
Çünkü “seçmen mağdura oy verir” teorisi tam bir yalandı. Seçmen güçlüye, güçlü gözükene, güçlü gözüktürülene oy verirdi. Ki bunu anlamaları için çocukluklarına dönüp, mahallede zayıftan yana değil güçlüden yana durdukları günleri hatırlamaları yeterliydi… Çünkü toplumsal eğitimimiz böyleydi! Hatta bir bölümü, Erdoğan korkusu nedeniyle neleri yazamadığını düşünerek de bu yanlışı görebilirdi… Aslında sadece Erdoğan’ı neden desteklediklerini “samimiyetle” yanıtlayarak da, gerçeğe ulaşabilirlerdi…
Her neyse, biz teorinin yanlışlığı üzerinde duralım…
AKP’Yİ 28 ŞUBAT DEĞİL, ABD İKTİDAR YAPTI
Gelin bu mağduriyet teorisini önce 2002 seçimlerinde çürütelim:
AKP, 28 Şubat oldu diye 2002’de iktidar olmadı, Erdoğan seçim yasaklısı yapıldı diye Başbakan olmadı! Tersine 1997’deki 28 Şubat, 1999’da Ecevit’i iktidar yaptı.
Ki bu teoriye göre 28 Şubat mağduriyeti bir partiyi iktidar yapacaksa, o parti AKP yerine Saadet Partisi olmalıydı; bir lideri Başbakan yapacaksa, o lider Erdoğan yerine Erbakan olmalıydı!
Erdoğan’ı AKP’ye lider yapan, onu daha 1996’da Erbakan’ın yerine hazırlayan ABD’dir. AKP’yi 2002’de Türkiye’de iktidar yapan, Irak’a girmeye hazırlanan ABD silahlı kuvvetleridir! Erdoğan’ın, seçim yasağını kaldırtmak üzere, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’le görüştürülmesini Pentagon’dan, Wolfowitz’den mektupla istediği; yasaklı Erdoğan’ın, ABD girişimlerinden sonra Cumhurbaşkanlığı’nda ve Genelkurmay Karargâhı’nda başbakan gibi ağırlandığı; Baykal’ın desteğiyle yasa değiştirilip, Siirt seçimlerinin yenilenip, Erdoğan’ın milletvekili seçtirildiği gerçeğinin üzerinden atlanarak “teori” üretilemez!
2007 SEÇİMLERİNİ, AKP’Yİ İNDİR(E)MEYENLER KAYBETTİ
Gelin şimdi de AKP’nin yine mağduriyet nedeniyle 2007 seçimlerini kazandığı yalanını çürütelim:
Önce o günleri anımsayalım: 2007 baharında Türkiye ayakta, milyonlar Cumhuriyet mitinglerinde AKP’yi protesto ediyordu. Türkiye tarihinin bu en büyük halk hareketi, AKP’yi baş aşağı götürüyordu. Dahası, 27 Nisan açıklaması, Cumhuriyet mitinglerinin daha da kitleselleşmesine güç vermişti!
Ancak… Sezer-Baykal ikilisi, halk hareketinin gücünü –belki kendilerini de silip süpüreceği korkusundan- kullanmadı, TBMM’de 367 sandalye cambazlığıyla Cumhuriyet’i koruyacaklarını sandılar! Ardından Dolmabahçe mutabakatı, TSK’nın 27 Nisan’ın arkasında duramaması, Cumhuriyet mitingleri kürsüsüne “ne darbe ne şeriat” anlayışının hâkim kılınması, o mitinglere katılan milyonlara kürsüden “solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye oy versin” denilmesi, AKP’yi kurtardı!
Kısacası AKP, 22 Temmuz 2007 seçimlerine mağdur olarak değil, tersine Cumhuriyet kalesindeki geri çekilmeler nedeniyle güçlenerek, güçlü gözükerek girdi ve yüzde 47 oy aldı!
Öte yandan Eylül’de açıklanacak Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davası sonucunun, gizli ellerin devreye girmesiyle –üstelik kapatamama kararıyla- Temmuz sonuna alınması, AKP’yi 30 Ağustos stratejisinde daha da güçlendirdi!
Mağduriyeti değil gücü kullanan AKP de, TSK’ya karşı Ergenekon operasyonunu başlattı! Cumhuriyet kalesi, “hukuk” dedikçe, AKP operasyonun çapını büyüttü; “aman asker konuşmasın, AKP’yi mağdur etmesin” denildikçe, AKP Türk Ordusu’na baskısını artırdı… “Militarizm karşıtlığı” ile “asker karşıtlığını” birbirine geçirerek uygulanan psikolojik savaş, Türkiye’yi esir aldı!
Adım adım operasyonların hangi boyuta geldiği artık ortada!
2010 HALK OYLAMASINI, ŞURA’DA TSK’YA BOYUN EĞDİREN AKP KAZANDI
Ya 12 Eylül 2010 halk oylaması sonucunu ne belirledi? AKP yine mağdur olduğu için mi yüzde 58 oy çıkardı?
Hayır, tersine AKP 30 Ağustos terfilerine müdahale edebildiği için, Yüksek Askeri Şura’da TSK’ya boyun eğdirebildiği için halk oylamasına güçlü girebildi ve kazandı! Buna bir de kuşkusuz CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “genel af” söyleminin MHP saflarında yarattığı çekinceyi ve kaybettirdiği oyları eklememiz gerekiyor…
AKP GÜÇLÜ GÖZÜKTÜKÇE OYUNU ARTIRDI
Gelelim 12 Haziran 2011 seçimlerine…
AKP hangi mağduriyetle girdi bu kez seçimlere? AKP türban mağduru mu, asker mağduru mu?
CHP bu mağduriyetleri güya teker teker almadı mı? İlk seçim analizimizde altını çizmiştik: CHP AKP’nin güya türban ve dini mağduriyetini ortadan kaldırmak için türbanı üniversitelere soktu, “cemaatlere saygılıyız” dedi, “laiklik tehlikede değil” dedi, “tekke ve zaviyelerin kapatılması yanlıştı” dedi… CHP AKP’nin asker mağduriyetini gidermek için 27 Mayıs’ı eleştirdi, 27 Nisan’ı kötüledi, 25. maddayi kaldıracağını ilan etti, profesyonel askerliğe ve bedelli askerliğe evet dedi, askerliği 6 aya indireceklerini taahhüt etti, gençlere staj kabilinde askerlik yapma sözü verdi…
Hepsinden önemlisi CHP askere “sus, sakın konuşma” dedi: CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, Genelkurmay’ın balyoz davasına ilişkin açıklamasını doğru bulmadıkları ilan etti. Bir ay sonra Harp Akademileri Komutanı Org. Balanlı tutuklandığında ise CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu çıkıp Genelkurmay’a “sakın ola ki herhangi bir tepki vermeyin, kendi kışlanızda oturun” dedi!
İşte AKP’nin hem türban hem de asker mağduriyeti giderilmişti…
Sonuç ne oldu peki?
AKP yüzde 50’ye çıktı!
Çünkü mağduriyeti giderelim derken, aslında AKP güçlendirilmişti.
Arkasına ABD’yi alan AKP, orduya boyun eğdirebilen, generali içeri atabilen, aydını mahkemelerde süründürebilen, yargıyı ele geçirebilen, emekçi hareketini şiddetle bastırabilen, kısacası “güçlü” bir profil sergilemiş oldu… Buna bir de İsrail’e sözde posta koyan bir hükümet görüntüsü eklendiğinde, AKP daha da güçlü bir görüntü sergilemiş oldu.
Kısacası, AKP mağdur olduğu için değil, güçlü gözüktüğü için oy aldı!
Keza BDP de, mağdur olduğu için değil, “güçlü” durduğu için seçimlerde başarı elde etti ve neredeyse milletvekili sayısını iki katına çıkardı. Silahlı siyasetin etkisi ortada… BDP’nin YSK’nın kararı karşısında Türkiye’yi içine soktukları savaş görüntüleri ile YSK’ya kararlarını geri aldırtmaları, seçimlere girerken en büyük kozları oldu! Aynı durum karşısında tam ters tavır takınan ÖDP’nin ise hali ortada…
Not: Üçüncü seçim analizimizde, partileri kurumsal yapıları ve dayandıkları sınıflar ile sosyo-ekonomik tabakalar üzerinden inceleyeceğiz…
Mehmet Ali Güller
14 Haziran 2011
SEÇİM ANALİZİ -1- SEÇİMİ “AKP-BDP-CHP” İTTİFAKI KAZANDI!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 13/06/2011
12 Haziran 2011 Genel Seçimleri için pek çok sonuç dile getirilebilir. Ama biz Türkiye’yi içine sokacağı zorluklardan hareketle, bu ilk incelememizde, iki önemli sonuç üzerinde duracağız:
1.) Dış politika açısından; Başbakan Erdoğan “Balkon konuşmasında” yaptığı değerlendirmede “Ankara kazandı, Şam kazandı” dedi.
2.) İç politika açısından; AKP-CHP-BDP arasında “Yeni Anayasa” ittifakı oluşturulacağının işareti verildi.
Açalım:
“ANKARA KAZANDI, ŞAM KAZANDI”
Başbakan Erdoğan, partisinin yüzde 50 oy kazandığı seçimlerden sonra yaptığı geleneksel balkon konuşmasında kurdu bu bağı: “İnanın bugün İstanbul kadar Saraybosna kazanmıştır; İzmir kadar Beyrut kazanmıştır; Ankara kadar Şam kazanmıştır; Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır. Bugün Türkiye kadar Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar, Avrupa kazanmıştır. Bugün, demokrasi kadar, özgürlük kadar, barış, adalet, istikrar kazanmıştır.”
İlk bakışta ilgisiz gibi duran bu denklem, AKP’nin varlık nedeniyle doğrudan ilgilidir. Bu denklem, Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olmasının gereğidir.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı aynı zamanda BOP eşbaşkanı olursa, doğal olarak kazandığı seçim nedeniyle Şam da kazanmış olur!
ABD’nin Suriye’yi parçalama planında görev alacak muhalefete Antalya’da evsahipliği yapan bir parti için, seçimleri elbette Şam kazanmış olur! “ABD’nin BOP’u içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” diye 7 yıl önce taahhütte bulunan bir Başbakan için, seçimleri elbette Diyarbakır-Gazze ekseni kazanmış olur! (Diyarbakır ile Gazze’yi eşitlemenin siyaseten Türkiye’yi içine sokacağı sıkıntı, başlı başına bir yazı konusudur).
Kısacası, seçimleri “yüzyıllık hesaplaşma” olarak değerlendiren AKP, seçim başarısını da ABD’nin BOP’unun bir ayağı olan yeni-Osmanlıcılık içinde tanımlamıştır!
“YENİ ANAYASA” İTTİFAKI
Seçimler, üç partili bir TBMM’nin, AKP ne denli yüksek oranda oy alırsa alsın, tek başına anayasa değiştirecek 367 milletvekili sayısına ulaşamayacağı gerçeğini somut olarak gösterdi. AKP açısından TBMM’yi MHP’siz şekillendirmek, bu nedenle çok önemliydi. Seçim süreci boyunca AKP’nin “Kürt Açılımı”nı sanki başka parti yapmış gibi yüksek perdeli milliyetçi bir görüntü verme gayreti, bu hesabın gereğiydi.
Başbakan Erdoğan, “balkon konuşmasında” bunun seçim gereği olduğunu, yeniden eski sözlerine dönerek ortaya koydu!
Erdoğan, yüzde 50 oya rağmen düşen ve 326 olan milletvekili sayısıyla artık yeni Anayasa konusunda doğal müttefiki olan BDP’ye yeniden dönmek durumunda. Seçim sürecinde “Ben olsam Apo’yu asardım” diyen Erdoğan’ın balkon konuşmasında, “kalbini kırdığım herkesten helallik istiyorum” demesine bakalım BDP nasıl tepki verecek?
AKP ve BDP arasındaki doğal “yeni Anayasa” müttefikliği, her iki partinin milletvekili sayısının 361’de kalması nedeniyle sayısal olarak mümkün değil. Ancak sayısal olarak mümkün olsa da CHP’siz, siyaseten yine de mümkün değildir.
Daha önce çok vurguladığımız için kısaca değinelim: CHP, bu ülkenin kurucu partisidir. Onun mazbatası, imzası, onayı olmadan rejim değişikliği yapılması mümkün değildir. AKP’nin gücü üniter yapıyı değiştirmeye yetmez. “Başkanlık Sistemi” gibi, “Federal Anayasa” gibi değişikliler ve “Özerklik” sonrası “federatif bir Türkiye” için CHP onayı şarttır, “İstanbul ve Diyarbakır başkentli Türk-Kürt Federe Devleti” için CHP’nin imzası şarttır.
İşte “yeni CHP” bu gerçeğin bir sonucudur!
Bu bakımdan seçimleri CHP düzleminde de incelememiz gerekmektedir:
CHP KAYBETTİ, YENİ CHP KAZANDI
CHP her ne kadar 2007 Genel Seçimleri’ne göre hem oy oranını hem de milletvekili sayısını artırdıysa da, Kılıçdaroğlu ve yeni ekibinin ortaya koyduğu hedefler bakımından kesinlikle başarısızdır.
Kılıçdaroğlu, bir kısmı CHP’ye yabancı olan yeni ekibiyle birlikte inşa ettiği yeni partinin iktidar olabilmesinin formülünü “2D’ye karşı 2Y” olarak belirlemişti. Kılıçdaroğlu CHP’ye Genel Başkan olduktan sonra yaptığımız analizlerde, bu formülün başarılı olmayacağını ısrarla vurgulamıştık. Güya “yeni CHP” AKP’yi, 2D’ye yani “Din ve Darbe” kartına karşı 2Y ile yani “Yolsuzluk ve Yoksulluk” silahıyla vuracaktı. Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın elinden din ve darbe silahını alacaktı!
Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’si bu formüle uygun olarak AKP’nin elinden “din”i almak için Cumhuriyet’i tahrip eden şu tavizleri verdi:
Kılıçdaroğlu 2007 yılından beri gündemde olmayan türban konusunu eline aldı ve üniversitelerde serbest olmasının yolunu açtı. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin çekincesini geri çektiğini ifade etmesi, YÖK’ün Anayasa Mahkemesi kararlarını hiçe sayarak bir genelge yayımlamasına ve türbanı üniversitelere sokmasına neden oldu. Bunu fırsat bilen çeşitli tarikat ve cemaatler, türbanı ilköğretim okullarına kadar soktu.
Türban kartını bu hamleyle AKP’nin elinden aldığını sanan Kılıçdaroğlu, hemen ardından “cemaatlere saygılıyım” dedi, “laiklik tehlikede değil” beyanatları verdi. Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışı, seçim döneminde cemaat bağlantılı kimi yeni CHP’lilerce “tekke ve zaviyelerin kapatılması yanlıştı” gibi Kemalist Devrim’e en sert yönelen hamlelere dönüştü.
AKP’nin sözde “din” kartına darbe vuran CHP, ardından “darbe” konusuna yöneldi. 27 Mayıs’ın yanlış olduğunu söyleyerek bu alandaki açılımlarına soyunan Kılıçdaroğlu, CHP’nin 2007 yılında desteklediği 27 Nisan’ı da eleştirdi. (Öyle ki, Başbakan Erdoğan bile bunu fırsata çevirip seçim döneminde “27 Nisan muhtıra değildi” açıklaması yaptı). Yetinmeyen Kılıçdaroğlu 35. maddeyi kaldıracaklarını, profesyonel askerliğe geçeceklerini, bedelli askerlik getireceklerini, askerliği 6 aya indireceklerini, üniversite öğrencilerine yazları staj kabilinde askerlik yaptıracaklarını söyledi… Önüne AKP’nin “darbe karşıtlığı” kartını almayı hedef koyan yeni CHP, bu açılımlarla militarizm karşıtı bir parti yerine asker karşıtı bir partiye dönüşmüş oldu. Bunu seçime tahvil etmeye soyunan AKP de, taktik olarak, CHP’ye karşı TSK savunuculuğuna soyundu. (İlginçtir, askeri her konuya itiraz eden Kılıçdaroğlu, TSK’nın Libya’ya gönderilmesine ise TBMM’de açık destek verdi).
Bu iki açılımın kısmen sınanacağı ilk çarpışma 12 Eylül halk oylamasıydı. Ancak orada da Kılçdaroğlu “genel af” diyerek “hayır” cephesinde yer alan MHP seçmenlerini kaybetti.
12 Haziran Genel Seçim süreci ise “yeni CHP”nin misyonunu daha da somut ortaya koymasına dönüştü: Dersim’i tartışmaya açarak seçim sürecini başlatan ve AKP’ye İnönü üzerinden Cumhuriyet’e saldırma imkânı sunan yeni CHP, son adım olarak da “özerklik” dedi!
CHP’nin, dış ve iç cephede yaratılan rüzgâra rağmen “anlamlı oy artışı” sağlayamaması, işte değişim yerine dönüşüm hatta başkalaşım yaşamasının sonucudur!
Not: Bir sonraki seçim analizimizde, Ergenekon sürecinin ve mağduriyet meselesinin seçimlere etkisini işleyeceğiz…
Mehmet Ali Güller
13 Haziran 2011
AKP 12 EYLÜL’DEN HESAP SORAMAZ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 09/06/2011
12 Eylül halk oylamasına sunulan anayasa değişikliğinin hedefinin, yargıyı teslim almak olduğunu defalarca yazmıştık. “12 Eylül’den hesap sorulacak” safsatasının da, “yetmez ama evetçi” bir destek bulmaya dönük taktik olduğunu belirtmiştik. Zaman gerçeği tescilledi. AKP’nin anayasa değişikliğiyle önce HSYK genişletilip, ele geçirildi. Ardından HSYK’nın belirlediği yeni “blok” üyelerle Yargıtay ve Danıştay başkanlıkları ele geçirildi.
Bu arada 12 Eylül halkoylamasının üzerinden tam 9 ay geçti ama 12 Eylül’le hesaplaşma yaşanmadığı gibi olmamış sözde darbeler üzerinden, TSK’ya balyoz üstüne balyoz vuruldu!
9 aydır bekleyen hesap sorma işi, nedense, tam da seçimlere bir hafta kala uygulanmaya başladı. Aynı günlerde dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Nejat Tüğmer’in de ölmesiyle, sadece dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren’e ve Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Tahsin Şahinkaya’ya darbenin hesabı sorulabildi(!)
Peki, bu sor(g)ulama ne anlama geliyor, bu müsamere nasıl izlenmeli?
12 EYLÜL’LE HESAPLAŞMA DEĞİL, SEÇİM TAKTİĞİ
1.) 9 ay durup, seçimlere bir hafta kala 12 Eylül generallerine hesap sorma işi kuşkusuz bir seçim taktiğidir. AKP, 12 Eylül halk oylamasında, sırf bu hesap üzerinden anayasa değişikliğine “evet” diyen yüzde 6-8 oranındaki kitlenin desteğine yine ihtiyaç duyuyor.
12 Eylül’ün yarattığı Türkiye şartlarının ürünü olan AKP iktidarının 12 Eylül’den gerçekte hesap sormayacağı bir yana… Evren’e “sizin desteğinizle İstanbul’u uçururdum” diye iltifat eden Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Evren’i Çankaya’da ağırlayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ve Evren ile Manisa’da açılış peşinde koşan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, Evren’den hesap sormayacağı, soramayacağı da ortadadır!
2.) Evren ve Şahinkaya’ya güya 12 Eylül’ün hesabının sorulduğu operasyon çerçevesinde öne çıkarılan iki konudan biri, darbeci generallerin, pişman olmadıkları, bugün olsa, yine darbe yapacaklarıydı!
“Eskiler hala darbe yapmaktan bahsettiklerine göre, bugünküler de kesin darbe yapmak istiyordur” düşüncesinin, kamuoyu bilincinde hâkim kılınmaya çalışıldığı açıktır, ortadadır.
3.) Aydınlık, seçim sonrası iki eski Genelkurmay Başkanı’nın darbecilikten tutuklanacağını deşifre etti. 367 krizinin yeniden gündeme getirilmesi Aydınlık’ın “Karadayı ve Başbuğ’a operasyon” uyarısını doğrularken, Başbakan Erdoğan’ın bir tv programında “belki başkaları da var” demesi, operasyonun sinyalini belirginleştirdi.
Öte yandan iddianamede yer alan “Ergenekon demek, TSK demektir” esasına uygun süren tertibin son aşamasında, seviye bir rütbe daha yükseltilmiş ve görevdeki en üst rütbeliye, yani ilk defa bir Orgeneral’e uzanılmıştı.
İşte Evren’e sözde hesap sorulması, Genelkurmay Başkanlarına sıçratılacak yeni aşamada, aynı zamanda işi kolaylaştıracak, yoldaki dikenleri temizleyecekti!
ABD-12 EYLÜL İLİŞKİSİ PERDELENİYOR
4.) Evren ve Şahinkaya’ya, güya 12 Eylül’ün hesabının sorulduğu operasyon çerçevesinde öne çıkarılan ikinci konu ise “ABD’nin perdelenmesi” olmuştur!
Geçenlerde ölen CIA şefi Paul Henze’nin, darbe olduktan hemen sonra ABD Başkanı Jimmy Carter’ın kulağına söylediği “our boys did it”, yani “bizim oğlanlar yaptı” şeklindeki tarihi sözünün belgelediği darbe-ABD ilişkisi, 31 yıl aradan sonra, bu vesileyle belleklerden temizlenmeye çalışılıyor!
Savcının bu sorusuna Tahsin Şahinkaya’nın verdiği yanıt çarçaf çarşaf gazetelerde yer alıyor. Güya ABD Genelkurmay Başkanı, darbeden sonra Şahinkaya’ya sitem etmiş ve “11 Eylül günü birlikte kahvaltı yaptık, bana müdahaleyle ilgili bir şey söylemedin” demiş! Bu sözler, tv ve gazetelerden, “ABD’den icazet alınmamış” başlığı ile kamuoyunun belleğine yerleştirilemeye çalışılıyor iki gündür!
12 EYLÜL YÜRÜRLÜKTE
12 Eylül’e 12 soru soran savcı da en az Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsü kadar iyi biliyordur ki, 12 Eylül’ün yarattığı zeminde ayaktadırlar! Çünkü Türkiye’yi dünya ekonomik sitemine entegre etmek, serbest piyasa ekonomisine geçirtmek üzere uygulanan silahlı siyasetin adıdır 12 Eylül! Ve Özal’ıyla, Çiller’iyle, Erdoğan’ıyla da 30 yıldır yürürlüktedir!
12 Eylül sadece hapishaneler, tutuklamalar, sadece işkenceler ve sadece idamlar değildir!
12 Eylül özelleştirmedir, kamunun malını haraç mezat satmaktır küresel tekellere… 12 Eylül, Özal’ın yasaları hiçe saymasıdır, Çiller’in “son sosyalist devleti de yıktık” diyerek kadeh kaldırmasıdır. 12 Eylül, emekçileri örgütlerinden kopartmaktır, gençlere siyaseti yasaklamaktır. 12 Eylül, ABD’nin “yeşil kuşak” politikası ve “ılımlı İslam” hedefi doğrultusunda, topluma Sünni ideolojiyi hâkim kılmaktır. 12 Eylül, Türk-Kürt ayrılık tohumlarını ekmektir, “Kürt diye bir şey yoktur” diyerek, Kürtçeyi yasaklayarak… 12 Eylül Atatürk devrimiyle hesaplaşmaktır, yerine Natotürkçülük yapmaktır. 12 Eylül aynı zamanda TSK’ya darbedir, Kemalist subayların ordudan atılmasıdır, tasfiyesidir.
Ve 12 Eylül, sürmektedir!
Mehmet Ali Güller
9 Haziran 2011