Archive for category Politika Yazıları
M ve F TİPİ SERMAYE HIZLA BÜYÜYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 13/05/2010
Ergenekon Soruşturması, Anayasa Değişikliği paketi, Baykal Operasyonu şeklindeki yoğun gündem arasında, sermaye dünyasında iki önemli gelişme yaşandı.
1.. MÜSİAD’dan TÜSİAD’a ilk ziyaret!
Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği MÜSİAD Genel Başkanı Ömer Cihat Vardan başkanlığındaki heyet, Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner ve Yönetim Kurulu’na 13 Mayıs 2010’da hayırlı olsun ziyaretinde bulundu. MÜSİAD’ın TÜSİAD’a bu ziyareti 20 yıllık tarihinde ilk kez gerçekleşti.
MÜSİAD Başkanı Vardan ziyaretle ilgili şunları söyledi: “Bugün inşallah hem kurumlarımız arasında, hem ülkemizin sorunlarına yönelik ortaklaşa neler yapabileceğimiz konusunda görüşeceğiz. Beraber nasıl faydalı oluruz? Bunları tartışacağız? Önümüzdeki günlerde bu çalışmaların daha derin boyutlara ulaşacağını tahmin ediyorum.”
2.. DEİK yerine TUSKON
Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in ziyareti nedeniyle Ankara’da yapılan Türk-Rus İş Forumu’na DEİK yerine TOBB’la birlikte TİM ve TUSKON katıldı.
İki ülke arasındaki bu tip ekonomi toplantılarının adresi olan Dış Ekonomik İlişkililer Kurulu DEİK, bu toplantıya Türkiye İhracatçılar Meclisi TİM ve Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu TUSKON’un katılmasına, resmi olmayan yollardan tepki gösterdi.
Peki MÜSİAD’ın ilk kez TÜSİAD’ı ziyaret etmesiyle, TUSKON’un DEİK’in yerini alması ne anlama geliyor?
Sorunun yanıtı için birkaç önemli gelişmeyi anımsayalım.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 8 Şubat 2010’da Hindistan’a giderken “yeni anayasa fırsatı kaçırıldı” dedi. Erdoğan ve kurmaylarının tepki gösterdiği bu açıklamanın hemen ertesinde AKP’ye kuvvetli bir destek eli uzandı!
Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın yerine TÜSİAD’a 21 Ocak 2010’da başkan olan Ümit Boyner, AKP’ye Anayasa değişikliği konusunda el uzattı!
TÜSİAD’daki bu değişikliğin ne anlama geldiğini bakın en sıkı AKP destekçilerinden Star yazarı Ergun Babahan 17 Şubat 2010 tarihli köşesinde nasıl yorumlamıştı: “Boyner’in dünkü konuşmaları İstanbul sermayesinin tavır değişikliğini net bir şekilde ortaya koydu. (…) Arzuhan Yalçındağ, büyük sermayenin AK Parti’ye mesafe koyduğu bir dönemin başkanıydı. (…) Sayın Boyner’in konuşmalarının bizim yazılardan farkı yok. Eğitimde eşitlik, askerin rolü, seçim barajı, anayasa değişikliği konularında kafası net. (…) TÜSİAD, Ümit Boyner yönetiminde eski değişimci çizgisine dönmüş görünüyor. Doğrusu budur ve AK Parti’nin TÜSİAD gibi etkin bir kurumun itici gücüne ihtiyacı var.”
Öte yandan DEİK yerine Türk-Rus İş Forumu’na dâhil edilen TUSKON nedir peki?
TUSKON Fethullah Gülen cemaatinin sermaye örgütüdür!
Gelin dikkat çeken bir haberi daha anımsayalım. Star’dan İbrahim Acar’ın 28 Eylül 2009 tarihli ve “TÜSİAD peşinde koştu, Rusları TUSKON kaptı” başlıklı haberi şöyle: “Toplam 773 milyar dolarlık ticaret hacmine sahip Rusya’nın en önemli işadamı örgütü Rus Sanayicileri ve İşadamları Birliği’nin (RSPP) Türkiye’nin en büyük iş dünyası örgütlerinde TUSKON ile işbirliği anlaşması imzalaması TÜSİAD’ı üzdü TUSKON ve RSPP, 25 Eylül’de işbirliği anlaşması imzaladı. Rusya tarafından bir işadamı aynı imzanın peşinden uzun süre TÜSİAD’ın da koştuğunu söyledi”.
Aynı gün içinde, AKP’nin Anayasa değişikliğini gündeme getirmesine dayanak oluşturan Boyner’li TÜSİAD’ın MÜSİAD ile buluşması ve Türk-Rus İş Forumu’na TUSKON’un katılması…
Türkiye’de iktidar gücü üzerinden yoğun bir sermaye el değişimi yaşanıyor!
MEHMET ALİ GÜLLER
BAYKAL OPERASYONU’NUN PERDE ARKASI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 11/05/2010
AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu temsilcisi Günter Verheugen, seçimlerden hemen sonra, 15 Kasım 2002’de Baykal’la görüşür. Baykal o tarihte, Varşova’da PES (Avrupa Sosyalist Partisi) toplantısındadır. Verheugen, Baykal’la yaptığı görüşmenin ardından siyasi yasaklı “AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan”la bir araya gelir. Verheugen Erdoğan’a “Deniz Baykal seni Başbakan yapacak” der. Olay 22 Kasım 2002 tarihli Hürriyet gazetesinde şu şekilde yer alır: “Verheugen, Baykal’a ‘Başbakan kim olacak’ diye sorduğunu ve ‘Tabii ki seçimin galibi başbakan olacak’ yanıtını aldığını anlattı. Verheugen Baykal’la yaptığı sohbetten aldığı izlenimi Erdoğan’a, ‘Deniz Bey galiba sizin başbakan olabilmeniz için önünüzün açılmasına yardımcı olacak.’ sözleriyle aktardı. Erdoğan, Verheugen’in bu değerlendirmesi karşısında herhangi bir yorum yapmazken yanında bulunan kurmaylarının keyiflendiği gözlendi.”
Bu görüşmelerden birkaç ay sonra Baykal Erdoğan’a el uzattı; önce Anayasa değiştirildi sonra Siirt seçimleri iptal ettirildi. Anayasa değişikliğinden faydalanan Erdoğan’ın siyasi yasağı kalktı ve yenilenen Siirt seçimlerinde milletvekili seçildi.
İşin daha vahimi, gerekli Anayasa değişikliğinin yapılabilmesi için ABD Büyükelçisi bizzat devreye girmiş, Yüksek Seçim Kurulu’na bile dikkat çeken bir ziyaret yapmıştı.
Baykal, konuyla ilgili olarak 2 yıl sonra, 14 Mart 2005’te şu açıklamayı yapmıştı: “Erdoğan’a milletvekilliği ve Başbakanlık yolunun açılması, bizden hiçbir şekilde talep edilmemiştir. Siyasal hayatımızın normalleştirilmesi için gereken Anayasa değişikliğini yapma girişimimiz, bizde herhangi bir ödün karşılığı olmamıştır. İnandığımız için bunu yaptık ve buna karşılık da kimseden bir ödün istemedik, hiçbir talepte bulunmadık.”
Bunu neden hatırlattık?
Siyasi yasaklı Erdoğan’ı Türkiye’ye başbakan yapan Baykal’ın 8 yıl sonra aynı Erdoğan’ı kendisine komplo yapmakla suçlamasının paradoksunu dile getirmek için değil elbette sadece…
Operasyon, İnönü’ye Hitler benzetmesiyle başladı
Baykal neden hedef alındı?
Sorunun yanıtına geçmeden, önce olan bitenin adını koyalım: Birinci, üçüncü, beşinci, onuncu, onüçüncü Ergenekon dalgasından; Poyraz, Balyoz, Kafes, Erzincan, Erzurum Ergenekonlarından sonra sıra Baykal Operasyonu’na geldi…
Ya da sırasıyla İşçi Partisi, Türk Ordusu ve Yargı’nın hedef alınmasından sonra sıra Cumhuriyet Halk Partisi’ne geldi…
Yaşananın adı Ergenekon’un yeni aşaması olarak Baykal Operasyonu’dur!
Kim ne derse desin, Baykal son iki yıldır, 40 yıllık siyaset hayatının en önemli sınavını verdi! Bakmayın siz CHP dostu görüntüsü altında, “Baykal olmasa CHP iktidar olur” şeklinde söyleyenlere, yazanlara…
Ki aslında Baykal zirve yaptığı bu son iki yılın sinyalini 1 Mart 2003 tezkeresiyle vermişti ilk…
Ama asıl önemlisi Baykal’ın son iki yıllık çizgisidir. O çizginin temelinde ABD’nin AKP eliyle uyguladığı BOP’a direnmek vardır! Ve BOP’a direnen Baykal’a operasyon, “İnönü’ye Hitler benzetmesi” işaretiyle başlatılmıştır!
Baykal Operasyonu’nun zamanlaması
Erdoğan’ın İnönü’yü Hitler’e benzetmesi hangi şartlarda yapılmıştır?
1.. Anayasa Değişikliği paketinin en önemli maddesi olan “parti kapatmayı olanaksız hale getiren” 8. Madde 327 oyda kaldı. Böylece hem AKP paketi delindi, hem AKP içinde Erdoğan’a direnenler olduğu ortaya çıktı hem de seçim yılına girilirken AKP’nin aslında kaygan bir zeminde olduğunun ipucu görüldü!
2.. CHP iki hafta içinde Büyük Kurultay yapacak. Kuşkusuz AKP, Cumhuriyet mevzisinde direnen Baykal’ın yine Genel Başkan olmasına olumlu bakmıyordu.
3.. Anayasa Değişiklik Paketi Referanduma gidecek. Referandum bir bakıma AKP’nin halk nezdinde güven oylaması olacak.
4.. Türkiye genel seçim yılına girdi. “Kriz teğet geçti” söylemlerinin karın doyurmadığı, AKP’nin Açılım yüzünden şehit cenazesine bile gidemez hale geldiği, sınıfın Tekel direnişiyle güç olduğunu yeniden keşfettiği ve AKP’nin tüm anketlerde büyük güç kaybettiği gerçeği, seçimin de en somut ipucuydu!
İşte bu şartlarda “İnönü’ye Hitler benzetmesi” işaretiyle Baykal Operasyonu başlatılmıştır!
Baykal Operasyonu’nda dikkat çeken üç konuyu da hatırlatalım:
1.. Ergenekon avukatlığından Ergenekon sanıklığına
Kendini savcı ilan eden Başbakan’a karşı Ergenekon’un avukatı olduğunu ilan ederek Cumhuriyet mevzisinde direnişe geçen Baykal, tıpkı kendinden önceki Ergenekon avukatları gibi operasyona maruz kaldı. Birkaçını anımsamak gerekirse… Em. Yüzbaşı Muzaffer Tekin tutuklandığında, avukatı Kemal Kerinçsiz’di; sonra Kerinçsiz de operasyona uğrayıp tutuklandı. Doğu Perinçek tutuklandığında avukatı Nusret Senem’di; sonra Senem de operasyona uğrayarak tutuklandı. Em. Albay Levent Göktaş tutuklandığında, avukatı Serdar Öztürk’tü; sonra Öztürk de operasyona uğrayarak tutuklandı. Kemal Aydın tutuklandığında, avukatı Yusuf Erikel’di; sonra Erikel de operasyona uğradı. Vd.
2.. Erdoğan kasetleri mi, Baykal kaseti mi?
Mesele sulandırma konusunda deneyimli liberallerimiz koro halinde soruyorlar: “Başbakan’ın telefonu dinlenirken nerdeydiniz?” Koroya değil ama koro karşısında mahcup duranlara şu prensibi ve gerçeği hatırlatalım: Erdoğan’ın Talat’la telefon görüşmesi Türkiye’yi ve 70 milyon Türk’ü ilgilendirir; Baykal’ın kaseti ise –ki gerçek mi değil mi henüz bilinmiyor- sadece Baykal’ın ve Baytok’un ailelerini ilgilendirir!
Kaldı ki, internette yayınlanan o telefon görüşmelerini yayınlayan meslektaşlarımız Deniz Yıldırım ve Ufuk Akkaya tam 6 aydır tutuklular; ki bu süre, hüküm giyse bile alacağı cezadan daha fazla! Öte yandan bir başka meslektaşımız ama yandaş olanı aynı tür suçlamadan, üstelik 1.5 yıl hüküm giymiş olduğu halde, bir daha yapmamak şartıyla, tutuklanmayıp dışarıda mesleğini sürdürebiliyor!
3.. Başbakan ve Vakit arasındaki emir komuta zinciri mi var?
Baykal Operasyonu’nun birinci kaseti, sırada ikinci kasetin olduğu bilgisiyle bitiyordu. Ancak kamuoyuna yansıdığı şekliyle Başbakan Erdoğan haberi duyar duymaz kurmaylarına “çektirin şunu” talimatını vermiş! Böylece sıradaki kaset de çekilmiş oldu. Demek Başbakan’ın Vakit üzerinde böylesi bir gücü varmış! Başbakan talimatıyla kaseti çekenler, yine Başbakan talimatıyla acaba bugüne kadar neler yaptılar? Öte yandan sitenin digital izini sürenler, 1 değil tam 5 kasetin-görüntünün çektirildiğini belirtiyorlar.
CHP’nin iki yanlışı
Türkiye’nin Baykal Operasyonu’na direnmesi için, CHP’nin pusulayı şaşırmaması gerekiyor. Bu nedenle krizi yönetmeye çalışan CHP’nin iki yanlışına dikkat çekmemiz gerekiyor:
Birincisi, “Fethullah Gülen’in samimiyetine güvenme” açıklamaları yanlıştır. Fethullahçı Gladyo bu operasyonun göbeğindedir!
İkincisi, suikast iddiasına Sarıgül adının karıştırılmasıdır. Operasyonun gerçek failini perdelemek için ortaya sürülmüş bu iddianın peşine düşmek, CHP’yi gerçeklerden uzaklaştırır ve Türk milletinin direnme kabiliyetini zayıflatır.
Bahçeli’nin alacağı ders!
Yazımızın girişinde, Baykal’ın Erdoğan’ı başbakan yapmasının öyküsünü hatırlatmıştık. Bitirirken de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye hatırlatalım: Tek bir kurmayına bile danışmadan, gelen bir telefon sonrasında ‘3 Kasım 2002’yi seçim günü ilan eden ve önce AKP’ye iktidar olma yolu açan sonra Abdullah Gül’e Cumhurbaşkanlığı yolu açan Bahçeli, Baykal’ın düştüğü durumdan iyi ders çıkarmalıdır!
MEHMET ALİ GÜLLER
TÜRK-RUS İTTİFAKI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 10/05/2010
Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in Türkiye ziyareti 15 yıldır artan ivmeyle yükselen Türk-Rus ilişkilerinde yeni bir sıçrama noktası oluşturacak.
Ziyaret öncesi açıklama yapan Medvedev, Türk-Rus ilişkilerinin çok boyutlu stratejik ortaklık düzeyine çıktığını ilan etti. Türkiye ziyareti sırasında “uluslararası barışın, istikrarın ve güvenliği sağlanması için dış politika adımlarının birlikteliğini” sağlayacaklarını vurgulan Medvedev, “Türkiye bölgesel ve uluslararası konularda bizim en önemli ortaklarımızdan biri” dedi.
M. Kemal’den Lenin’e… 90. Yıl
Mustafa Kemal’in Lenin’e yazdığı 26 Nisan 1920 tarihli mektupla başlayan ve 3 Haziran’da resmiyet kazanan Türkiye – Sovyet Rusya ilişkilerinin 90. yıldönümüne denk gelen bu ziyaret, bölgesel açıdan da büyük önem kazanıyor. 5 gün içinde sırasıyla Beşar Esad’ın Türkiye’ye, Medvedev’in de önce Suriye’ye sonra Türkiye’ye gelmesi Ankara-Moskova-Şam eksenli gelişmelerin somut ifadesidir.
Gül’ün geçen yılki Moskova ziyareti sırasında imzalanan ortak deklarasyonla, “çok boyutlu ortaklığın derinleştirilmesi” hedeflenmişti. İki ülke bu hedef doğrultusunda anlaşma çeşitliliğine gidiyor.
Medvedev’in ziyareti sırasında imzalanacak anlaşmalar arasında şunlar var: İçişleri Bakanları arasında güvenlik alanında işbirliğinin geliştirilmesi, hava ulaşımının geliştirilmesi, Samsun-Kavkaz limanları arasında feribot seferlerinin yapılması, Ankara ve Moskova’da karşılıklı kültür merkezlerinin açılması, 30 günlük ziyaretler için vize muafiyeti, Türkiye üzerinden Rusya Federasyonu’na giriş yapacak yabancılar için geri kabul anlaşması.
İki ülke arasında kurulan “Üst Düzey Stratejik İşbirliği Konseyi”nin ilk toplantısı da Ankara’da yapılacak. Konsey Ankara-Moskova hattının önüne “ekonomik ilişkiler, siyasal konular ve toplum forumu”ndan oluşan üç aşamalı stratejik yol haritası koyacak.
Birinci Aşama – Ekonomik ilişkiler
Son 5 yılda Türkiye-Rusya ticaret hacmi 8 kat artarak 40 milyar dolara çıktı. Rusya Türkiye’ye doğal gaz (yüzde 42) ve petrol-petrol ürünleri (26) ağırlıklı ihracat yaparken, Türkiye de Rusya’ya tekstil ürünleri (yüzde 20), demir-çelik ürünleri (yüzde 16), sebze-meyve (yüzde 12) ihraç etmektedir. İki ülke, ticaret hacmini 100 milyar dolar seviyesine çıkarmayı hedeflemektedir. Öte yandan ticarette Dolar yerine Ruble ve Lira kullanımı konusu da iki ülkenin gündemindedir.
İki ülke arasındaki enerji gündemini kısaca anımsarsak;
1.. Rusya 1984 yılında imzalanan anlaşmayla, Ukrayna-Romanya-Bulgaristan üzerinden gelen boru hattından, Türkiye’ye 1987’de gaz ihracatı başlattı.
2.. 2005 yılında Mavi Akım imzalandı.
3.. Rusya 2009 yılında kendi projesine (Burgas-Dedeağaç) rakip olarak gördüğü Samsun-Ceyhan boru hattına petrol vermeyi kabul etti.
4.. Türkiye de bu gelişmenin karşılığı olarak Nabucco’nun alternatifi olan Güney Akım boru hattının Türk karasularından geçmesine yeşil ışık yaktı.
5.. Putin’in 2009 Ağustos’undaki Ankara ziyareti sırasında Mavi Akım-2 hattının inşası, Türkiye’de yer altı depolarının oluşturulması (Tuz Gölü) ve nükleer santral inşası konusunda mutabakata varıldı.
6. Rusya Enerji Bakanı Sergey Şmatko, Abdullah Gül’ün geçen yılki Moskova ziyareti sırasında iki ülkenin önümüzdeki dönem gündeminde 60 milyar dolarlık enerji anlaşması bulunduğunu açıklamıştı. Şmatko, bu anlaşmalardan birinin 20 milyar dolarlık 4 üniteli Nükleer Elektrik Santrali olduğunu belirtmişti.
İkinci Aşama – Siyasal-Askeri konular
Ankara-Moskova arasındaki siyasal konuların esasını Karadeniz, Kafkaslar, Ortadoğu, Orta Asya, uluslararası ve bölgesel örgütler oluşturmaktadır.
Ankara’nın 2005 yılında Başbakan Erdoğan üzerinden deklare ettiği “Dünyada istikrarın korunmasına ilişkin konular da dâhil olmak üzere, bölgedeki duruma ilişkin görüşlerimiz tamamıyla örtüşmektedir” açıklaması Ankara-Moskova siyasal hattının temelini oluşturmaktadır.
1.. Rusya Çin’le birlikte Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olmasını arzulamaktadır. ŞİÖ’nün Orta Asya’ya hâkim olmak isteyen ABD karşısındaki bölgesel ağırlığı her geçen yıl hem niceliksel olarak (üye ve gözlemci üye sayısı artışı) hem de niteliksel (tarihi Rus-Çin askeri tatbikatları) olarak artmaktadır. Dahası, ABD Orta Asya’yı ele geçirme hedefinin merkezine koyduğu Afganistan’da yenilmektedir. Afganistan işgalinin askeri merkezi olan Kırgızistan-Manas üssü meselesi en kritik konu olarak geçen ay ŞİÖ lehine gelişmiştir.
2.. Türkiye Rusya’nın İslam Konferansı Örgütü İKÖ’ye gözlemci üye olmasını sağlamıştır. Rusya’nın başvurusuna, “ileri de Hindistan da başvurabilir” gerekçesiyle karşı çıkan Pakistan’ın tavrı Ankara’nın bastırmasıyla değiştirilmiştir.
3.. Türkiye Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü üyeliğine de açık destek vermiştir.
4.. Putin’in batıyı, 40 yıldır bağımsız olan KKTC’yi tanımayarak çifte standart uygulamakla suçlaması, Moskova’nın Kıbrıs meselesindeki yeni tutumun temelini oluşturmaktadır. Rusya 2004 yılında KKTC ile doğrudan teması başlatmıştır. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un dönemin KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat’la görüşmesi Moskova’nın Ankara’ya somut desteği olarak yorumlanmıştır. Türkiye’deki Avrasyacıların katkılarıyla yürütülen birkaç heyetler arası görüşme de mevcuttur. Ankara Kıbrıs konusunda Moskova’dan daha fazla adım belemektedir.
5.. Rusya Parlamentosu alt kanadı Duma’nın 1995 ve 2000 yıllarında kabul ettiği sözde soykırımı kabul eden kararlar o tarihten bu yana dondurulmuştur. Kaldı ki Ankara, Duma’nın aldığı kararı başka ülkeler ve Avrupa Parlamentosu kararlarıyla kıyasladığında “daha yumuşak içeriğe sahip” şeklinde değerlendirmektedir.
6.. İki ülke hem Gürcistan hem de Ankara’nın önerdiği “Kafkas İşbirliği ve İstikrar Paktı” konusunda da görüş birliği oluşturma gayretindedirler. Özellikle Gürcistan konusu, Ankara ve Moskova’nın “Karadeniz güvenliği” eksenli bakış açılarının merkezine oturmaktadır.
Öte yandan Dağlık Karabağ sorunu da iki ülkenin sıcak gündemindedir. Rusya’nın Bakü Büyükelçisi Vladimir Dorohin, Medvedev’in ziyareti sırasında Güney Kafkasya’nın güvenliği konusunun ve Dağlık Karabağ Sorunu’nun gündeme geleceğini açıkladı.
7.. Ankara ve Moskova Karadeniz konusunda da ortak tavır sergilemektedir. Rusya’nın, ABD-NATO’nun Karadeniz’e girmesine karşı olan tutumu ile Türkiye’nin Montrö’nün değişmesini istemeyen tutumu ortak tavır belirlemenin temelini oluşturmuştur. ABD-NATO’nun Karadeniz’e sızma girişimlerine iki ülke birlikte engel olmaktadır. Blackseafor bu bakımdan önem kazanmaktadır. Öte yandan iki ülke ayrıca Karadeniz Ekonomik İşbirliği KEİ Örgütü’nü daha etkin hale getirme kararı da almıştır.
8.. Ankara ve Moskova, ABD tehdidi altındaki İran konusunda da paralel tutum almaktadır. Ankara ve Moskova sorunun barışçıl yollarla çözülmesi konusunda tavır belirlemiştir.
9.. Her iki ülke ABD işgali altındaki Irak’ın parçalanmasına karşı “Irak’ın toprak bütünlüğü” tavrını sürdürmektedir.
10.. 90’lı yıllarda Türkiye’nin Rus silah ve helikopterleri almasıyla başlayan askeri işbirliği, Türkiye’nin NATO üyeliğinden dolayı istenen hızla ilerleyememektedir. Moskova bu konudaki görüşünü de açık bir şekilde Savunma Bakanı Sergei İvanov aracılığıla dile getirmiştir: “Türk Ordusu’nun NATO standartlarını kabul etmesi ile ABD ve diğer Batılı ülkelerin ortaya koyduğu sert rekabetin askeri işbirliğimizi kısıtladığını söylemeliyim. Bu ülkelere Türkiye’deki askeri ve siyasi çevrelerde belirli bir sempati duyulduğunu da kabul etmek gerekiyor”.
Rus Donanma Komutanı Amiral Vladimir Vısotski’nin 2008’deki Türkiye ziyareti sırasında Rus ve Türk denizcilerinin eylemlerinin koordine edilmesi, Karadeniz’deki ortak faaliyetlerin biçim ve yönlerinin artırılması, bölgedeki kolektif güvenlik geliştirilmesi konusunda mutabakat oluşturulması askeri işbirliğine belli bir düzeyde ivme kazandırmıştır. Yine aynı yıl içinde bir Rus şirketinin tanksavar ve füze satış ihalesini kazanması gelişmeyi daha da ivmelendirmiştir.
Üçüncü Aşama –Toplum Forumu-Kültürel konular
Türkiye’nin 2007’yi Rusya Kültür Yılı ilan etmesi, Rusya’nın da 2008’i Türkiye Kültür Yılı ilan etmesi kültürel ilişkilerin seviyesini artırmıştır. Üniversiteler ve arşivler arasında işbirliği sağlayan anlaşmaların imzalanması ile öğrenci ve öğretim görevlisi değişim programlarının kabulü kültürel işbirliğinin akademik boyutunu oluşturmuştur.
Putin’in son ziyareti sırasında imzalanan “kültür, sanat, bilim, eğitim, spor gibi alanlardaki işbirliği protokolleri”nin hayata geçmesi, işbirliği boyutunu daha da geliştirecektir.
Öte yandan Rusya’nın yıllık 3 milyon turistle, Türk turizminde ilk sıraya yerleştiğini de belirtelim.
AKP’nin tutumu
Başbakan Erdoğan’ın mevcut ilişkileri “stratejik ortaklık” olarak ilan etmesi bir niyet ifadesi midir? Yoksa ABD’nin açık desteğiyle iktidar olan ve BOP eşbaşkanlığı görevini yürüten Tayyip Erdoğan politika mı değiştirmektedir?
Sorunun yanıtını 4 parametreyle açıklayabiliriz.
1.. Öncelikle Türk-Rus ittifakının kaynağını ABD tehdidi oluşturmaktadır. 1989-1991 kırılmaları sonası, Ankara ile Moskova arasında zorunlu bir köprü oluşturmuştur. Özellikle 28 Şubat sürecinde ivmelen ikili işbirliği, bir “devlet politikası”nın gereğidir. Hükümetler bu devlet politikasını uygulamaktadır. MGK eski Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç’ın, Türkiye-Rusya-İran ittifakı şeklinde özetlenebilecek önerisi unutulmamalıdır!
2.. Türkiye’de yüzde 84’lere çıkan ABD aleyhtarlığı ile 90’ların ortalarından itibaren yükselişe geçen Ulusalcılık ve Avrasyacılık, Washington’u yeni bir siyaset izlemeye itmiştir. Ankara-Moskova yakınlaşmasını engelleyemeyecek olan Washington-AKP, “dışında kalmaktansa, içinden etkileme” yolunu zorunlu olarak seçmiştir.
3.. Siyaset dışında ticaret şartları da AKP’yi Moskova’yla yakınlaşma siyasetini sürdürmeye zorlamıştır. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun dile getirdiği “Günümüzde Türk-Rus ilişkilerini Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi sınırlandıracak hiçbir engel kalmamıştır. Türkiye ve Rusya, geçmişte Almanya ve Fransa’nın başardığını başarabilir” şeklindeki sözler iki ülke ilişkilerinin gelişmesinde sınıfsal şartların da varlığına işarettir. TOBB dışında aralarında TÜSİAD üyelerinin de olduğu 200’ü aşkın şirket Rusya’da büyük hacimli işler yapmaktadır.
4.. Diğer yandan AKP hükümeti, zorunlu uyguladığı Moskova politikasını aynı zamanda batıyla ilişkilerinde de bir denge ve koz aracı olarak değerlendirmektedir.
Sonuç
Medvedev’in ziyareti Ankara’nın bölgesel ağırlığını artıracak anlaşmalarla doludur. Bölgesel ağırlığı artacak Türkiye de, Rusya’nın desteğiyle Kıbrıs’tan ve Irak’ın kuzeyinden yönelen ABD tehditlerine karşı daha iyi direnecektir.
Orta Asya’yı ele geçirmek isteyen ABD’nin karşısında Türk-Rus-Pers-Arap Seddi inşa edilmeye başlamıştır!
MEHMET ALİ GÜLLER
‘MİLLİ İRADE’ YALANI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 04/05/2010
Tarih:22 Nisan 2010
Yer: TBMM
Konu: Anayasa Paketi oylaması, 1. Tur, 8. Madde…
Parti kapatmayı olanaksız hale getiren yasa görüşülürken, 330’un altında kalınabileceği, bazı AKP’lilerin çekimser oy kullanabileceği ihtimali ortaya çıkar. Bunun üzerine AKP kurmayları tıpkı “Habur Çadır Tiyatrosu” sırasında olduğu gibi BDP kurmaylarıyla temas sağlar. Önce iki, daha sonra beş milletvekiline ihtiyaç olduğu belirtilir. Beş BDP milletvekili salona girer ve “evet” oyu kullanır. Böylece 8. Madde geçer…
BDP milletvekili Ufak Uras oylamayla ilgili şöyle der: “Paketin 330’un altında kalması, Ergenekon’un zaferi olur”. BDP’nin Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Bilici ise “330’un altında kalınmasından aklıselim sahibi hiç kimsenin mutlu olmayacağını” söyler. Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ise aldıkları görevi çok net ifade eder: “Acil kan ihtiyacı olduğu zaman devreye gireriz”.
Tarih: 3 Mayıs 2010
Yer: TBMM
Konu: Anayasa Paketi oylaması, 2. Tur, 8. Madde
BDP, ikinci tur oylamaya katılmaz. AKP’den oylamaya 335 milletvekili katılır. “Tavrınız ne olacak” sorusuna BDP Grup Başkanvekili Bengi Yıldız şu yanıtı verir: “Görüyorsunuz, içerde parti kapatma maddesi görüşülüyor ve biz katılmıyoruz. Geçen sefer katıldık ve madde geçti. Bakalım bu sefer ne olacak?”.
Ve 8. Madde 327 oyda kalır. Böylece AKP’nin paketi delinir. 8. Madde’ye oy vermeyen AKP’lilerin Faruk Koca’nın kâğıda yazdığı ve objektiflere yansıyan şu isimler olduğu sanılır: Vahit Erdem, Köksal Toptan, Murat Başesgioğlu, Reha Çamuroğlu, Hilmi Güler, Sadık Yakut, Kürşat Tüzmen…
AKP-PKK pazarlıkları
Peki 10 gün içinde ne olmuştur da, “Paketin 330’un altına düşmemesi görevimizdir” diyen BDP’nin tavrında köklü bir değişiklik olmuştur…
Arada Öcalan, avukatları aracılığıyla açıklama yapmış ve BDP’nin oyuna gelmemesini istemiş dahası “AKP’ye destek vermeyi ahlaksızlık olarak” ilan etmiştir. Pazarlıklar neticesinde isteklerinin tamamını koparamayan Apo-PKK, “Anayasa referanduma da gitse BDP tavrını koymalı” demiştir! Açıklama 2 Mayıs’da basına da yansır ve 3 Mayıs’daki oylamaya BDP katılmaz!
Bu mudur Başbakan Erdoğan’ın her fırsatta diline doladığı “milli irade”?!
Açacağız…
Ama BDP’nin tavır değişikliğinin nedenini de yeri gelmişken kısaca belirtelim.
BDP hem havuç hem sopa
BDP’nin AKP ile ilişkilerinde bu kadar zikzak çizmesinin nedeni “zorunlu müttefiklik” ilişkisindendir. ABD’nin AKP eliyle uyguladığı “Kürt Açılımı”nın bazen “havucu” bazen de “sopası” olmuştur BDP. Tıpkı “Kürt Açılımı” gibi “Anayasa Paketi”nin de gerçek sahibi Washington’dur. Dolayısıyla BDP, AKP’nin iç cephede elini güçlendirebilmesi ve merkezi kuvvetleri ikna (!) edebilmesinin aracı olagelmiştir… PKK, “Kürt Açılımı”nın duruma göre öznesi, duruma göre de nesnesi olmuştur..
TBMM’nin iradesi mi, Öcalan’ın iradesi mi?
Gelelim “milli irade” meselesine…
Hayır, Başbakan’ın “yüzde 47”yi “yüzde 55” yapabilen “matematik açılımı” üzerinde durmayacağız; hatta “yüzde 47”nin TBMM’nin dörtte biri olduğu gerçeği üzerinde de durmayacağız.
Başbakan Erdoğan, ne zaman siyaseten sıkıntılı bir durumla karşılaşsa, hemen “milli irade” söylemine sığınır… Çünkü sandıktan “yüzde 47” çıkmıştır! “Demokrasi” gibi, “özgürlük” gibi, “insan hakları” gibi çarpıtılan ve araç olarak kullanılan bir kavramdır artık “milli irade”.
Başbakan’ın “milli irade” söyleminin gerçek olmadığının ispatı da Anayasa Paketi oylamasıdır. “Özgür bireylerden oluşan milletin, kendisini ilgilendiren sorunlar ile ilgili olarak, başka bir kişiye ve merkeze tabi olmadan kendi özgür iradesiyle karar verebilmesi” anlamına gelen “milli irade” bilinci gerçekten var mıdır AKP’de?
Hadi oyları zarf içinde kontrol edilen AKP milletvekillerinin “iradesi”ni bir yana bırakalım… Ya TBMM’nin 8. Madde ile düşürüldüğü duruma ne diyeceğiz?
Bu oylamada da görülmüştür ki, tıpkı 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi onurlu duruş sergileyenleri saymazsak, AKP paketine yansıyan milletin iradesi değil, ya Erdoğan’ın iradesi ya da Öcalan’ın iradesi olmuştur…
Daha doğrusu, projenin esas sahibinin, yani ABD’nin iradesidir!
MEHMET ALİ GÜLLER
UĞUR DÜNDAR, İSMET BERKAN’I DOĞRULADI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 30/04/2010
Usta gazeteci Uğru Dündar, Nedim Şener’in hayatını kaleme aldığı “İşte Hayatım” adlı kitabı nedeniyle tv programlarına konuk oluyor. Bu programlardan sonuncusu SkyTürk’te yayınlanan Enver Aysever’in programıydı.
Programın en ilgi çeken bölümü Dündar’ın Fetullah Gülen ile ilgili söyledikleriydi. “Daha önce Fetullah Gülen’den takdir ve övgü dolu mesajlar, mektuplar aldığını” belirten Dündar sonrasında cemaatin hedefi haline nasıl geldiğini anlattı. Ancak konumuz bu değil…
Dündar Aysever’in bir sorusu üzerine bakın ne diyor: “Biz o el bombaları (Ümraniye bombaları – MAG) ortaya çıktığında büyük bir heyecanla habere sarıldık. Hatta ben hemen arkadaşımızı Beşiktaş adliyesinde göndererek savcı Zekeriya Öz’le görüşmesini istedim. Öz, arkadaşımıza 3-4 ay sonra davanın birçok önemli isim etrafında genişleyeceğini biraz daha beklememiz gerektiğini söyledi. Ancak iddianame bittiğinde gördüm ki benim gibi hayatı boyunca çetelerle, mafyayla, yasadışı oluşumlarla hiçbir ilgisi olmayan hatta onlarla mücadele etmiş birinin çeteler içindeki bazı insanlarla arkadaş gibi gösterilmiş. O noktada bu iddianameye olan inancımı kaybettim”. (Vatan Gazetesi, 30 Nisan 2010)
Yani Özel Savcı Zekeriya Öz, daha bombalar ortaya çıktığında (!) “davanın 3-4 ay sonra birçok önemli isim etrafında genişleyeceğini, biraz daha beklenmesi gerektiğini” söylemiş!
Gelin bu çok önemli ipucunu değerlendirebilmek için Ergenekon soruşturmasının ilk günlerine gidelim…
“Danıştay saldırısından hemen sonra Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e polis bir şema getirir. Bu şemada, Danıştay saldırganı dâhil bugün tutuklu olarak cezaevinde bulunan bütün Ergenekon şüphelileri yer almaktadır. Sadece onlar mı, daha fazlası da var şemada. Ama ilk ağızda Danıştay saldırısı ile çok sonra İstanbul’da başlayacak olan Ergenekon soruşturması arasında somut bir bağlantı kurulamıyor. Emniyet ilk gün getirip Abdullah Gül’e sunduğu istihbari bağlantıları savcılara sunamıyor, delillendiremiyor”. (İsmet Berkan, Etrgenekon’un Yakın Tarihi 5, Radikal, 9 Nisan 2008)
“Bu şema, aynı zamanda Ergenekon’un ‘çete’ tarafını oluşturan, silahlı-külahlı işlere karışanların şemasıydı. Aslında Abdullah Gül çok kararlıydı, ‘Haydi’ dedi, ‘Bana anlattığınızı delillendirip savcıya da anlatın, hepsi yakalansın, yargılansın’. Bu açık talimata rağmen poliste işler umulduğu kadar hızlı gitmedi. Danıştay saldırganının dahi Ergenekon’la ilişkisini kurmayı başaramadı polis ve savcılık”. (İsmer Berkan, Ergenekon bir rövanş mı?, Radikal, 4 Temmuz 2008)
“O dönemde, Murat Yetkin’le birlikte Ankara’da çok önemli bir güvenlik yetkilisiyle sohbet ediyorduk, o yetkili bize ‘Savcı bulunamıyor’ dedi, ‘Elde pek çok şey var ama savcılar soruşturmaktan çekiniyor.’ Nasıl olduysa İstanbul’da Zekeriya Öz isimli bir savcı bulundu”. (İsmet Berkan, Ergenekon bir rövanş mı?, Radikal, 4 Temmuz 2008)
Özetlersek…
“Danıştay Saldırısı oluyor, polis Abdullah Gül’e şu anda tüm tutukluların içinde yer aldığı bir şema getiriyor, polis ilk ağızda Danıştay saldırısı ile sonradan başlayacak olan Ergenekon soruşturması arasında bir bağ kuramıyor, savcılara sunamıyor, delillendiremiyor. Ama Gül kararlı, ‘bir savcı bulun, hepsini anlatın, hepsi yakalansın, yargılansın’ diyor. Bu açık talimat sonunda nasıl olduysa bir savcı, Zekeriya Öz bulunuyor”. (İsmet Berkan)
Sonra tuhaf bir şekilde Ümraniye bombaları bulunuyor!
“Uğur Dündar Savcı Öz’e bir muhabirini gönderiyor. Özel Savcı Öz, ‘davanın 3-4 ay sonra birçok önemli isim etrafında genişleyeceğini biraz daha beklenmesi gerektiğini’ söylüyor. (Uğur Dündar)
Şimdi bu bilgilerden sonra kendi kendimize sesli olarak soralım mı?
Ortada bir soruşturma mı var, yoksa tertip mi?
MEHMET ALİ GÜLLER
BAŞKANLIK SİSTEMİ İLE FEDERASYONUN İLGİSİ – ERDOĞAN’IN HAYALİ Mİ, ABD GÖREVİ Mİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 26/04/2010
Başbakan Erdoğan’ın, 23 Nisan’da koltuğuna oturttuğu genç Başbakan’a, “Yetki artık senin. İster asarsın, ister kesersin. Her şey sende” demesi, geçen hafta gündeme getirdiği “Başkanlık sistemi” ile birleşince “sivil darbe”, “diktatörlük” tartışmalarını alevlendirdi. Başbakanın kendisini Ergenekon soruşturmasının savcısı ilan etmesiyle başlayan sivil darbe ve diktatörlük tartışması böylece yeni bir boyut kazanmış oldu.
Örneğin “bunun basit bir dil sürçmesi olmadığını, bilinçaltının istemsiz dışavurumu olduğunu” belirten Hürriyet Gazetesi’nden Mehmet Y. Yılmaz, Başbakan’ın bir tek hayali olduğunu savunuyor: “’Tek yetkili’ olarak istediği her şeyi yapmak, kimseye hesap vermemek!”. (Mehmet Y. Yılmaz, Hürriyet Gazetesi, 26 Nisan 2010).
Erdoğan’ın tek adam-diktatör olmak istediğine dikkat çekenler sadece AKP karşıtları değil! Erdoğan’ın önerdiği sistemin diktatörlük getireceğini söyleyen AKP’ye müttefik isimler de var: Örneğin AKP’nin Anayasa taslağını hazırlayan hukukçu Prof. Dr. Ergun Özbudun da Erdoğan’ı uyarıyor ve Başkanlık siteminin Türkiye için sakıncalı olduğunu savunuyor. Özbudun, “başkanlık sisteminin hep darbeleri davet ettiğine” dikkat çekiyor. (Vatan Gazetesi, 26 Nisan 2010)
Erdoğan diktatör mü olmak istiyor?
Peki Erdoğan “başkanlık sistemini” tek adam-diktatör olmak için mi önerdi? Ya da soruyu şöyle soralım: Erdoğan “başkanlık sistemini” önerirken, aklının bir tarafından da, bu yolla “tek adam olma hayalini” gerçekleştirebileceğini mi geçirdi?
Olabilir, üstelik kuvvetle muhtemeldir; Başbakan aklından “tek adam olma hayalini” geçirmiştir.
Ancak…
Politik gelişmeleri hele de bölgesel boyut kazanacak politik gelişmeleri ve dahası uluslararası ilişkileri niyetler değil, kuvvet belirler!
Başbakan niyetlerine değil, kendisini iktidara taşıyan kuvvetin gündemine uyuyor. Tabi bu arada kendi kişisel niyeti ile o kuvvetin gündemi arasında bir çakışma durumu söz konusu olursa, Erdoğan hamlesi için daha aktif hareket ediyor kuşkusuz…
Açalım:
Başkanlık sistemi ve ‘meselenin pişmesi isteniyor’
Ama önce “Başbakan, başkanlık sistemini kendisi için istiyor” şeklinde özetlenecek görüşlerin yanlış olduğunu görmek için 5 yıl geriye gidelim ve Başbakan’ın bir diğer müttefikinin, Nazlı Ilıcak’ın yazdıklarına göz atalım: “daha etkili olmak için Başkanlık sistemini talep etmek bugünün gerçekleriyle bağdaşmıyor. Çünkü, parlamenter sistemin hükümetleri ve başbakanı, Başkanlık sisteminin Başkanı ve hükümetinden daha etkili ve güçlü. Zira, Parlamenter sistemde, bir parti, Meclis çoğunluğuna sahipse, Parlamento, hükümetin emri altında çalışıyor”.
Bu somut gerçeği dile getiren Ilıcak, “Başkanlık sistemi 2005’te gelmez” başlığını taşıyan bu makalesinin sonunda ağzındaki baklayı çıkarıyor: “belki o tarihe kadar, meselenin pişmesi isteniyor”. (Nazlı Ilıcak, DB Tercüman, 4.1.2005)
Dikkat ederseniz “pişmesi gerekiyor” demiyor sayın Ilıcak, “pişmesi isteniyor” diyor. Kim istiyor?
‘Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir’
Bu sorunun yanıtı için de 20 yıl geriye gidip, en çok “başkan olmak isteyen” ismi, Özal’ı anımsayalım mı? Erdoğan’ın selefi saydığı, siyasi mirasını üstlendiği Özal, sizce aslında “Kürt açılımını” ilk başlatan kişi değil midir? Ya Özal’ın Kürt sorunu açısından “federasyonu tartışmalıyız” demesi ne anlama gelmektedir?
Gelin o zaman bu kez Özal’dan 15 yıl ileriye gidelim ve ABD’nin çıkarları doğrultusunda Özal’a Türkiye’yi yönetme zemini hazırlayan Kenan Evren’in sözlerine kulak verelim: “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” (Sabah, 28 Şubat 2007)
Bulmacanın parçaları yerine oturuyor mu?
En yüksek otorite kim?
23 Nisan’ı, yani Milli Egemenlik bayramını “egemenliğin milletten alınıp başkana verilmesi” tartışmaları arasında geçirdik. “Halkın kendinden daha yüksek otorite tanımaması” anlamına gelen demokrasi kavramının içi boşaltıldı; “milli irade” adı altında “tek adamlığa” soyunuldu…
Ancak tüm bu gelişmeleri, ne yazık ki, “Erdoğan Başkan olmak istiyor” ya da “Erdoğan’ın hayali tek adam olmak” değerlendirmeleriyle açıklayamayız. Bu değerlendirmeler gerçeğin sadece bir bölümünü oluşturuyor. Gerçeğin bütününde, Erdoğan’ın ya da başka birinin tek adam olmasından daha büyük bir tehlike var!
Anayasa – Başkan – Federasyon
BOP Eşbaşkanlığı üzerinden uygulanan “Kürt Açılımı”nın ABD açısından başarılı olup olmayacağı şu üçünün gerçekleşmesine bağlıdır: Birincisi anayasal değişiklik, ikincisi başkanlık sistemi, üçüncüsü de bu sistemin uygulanabileceği bir federasyon!
Tek gerçek budur.
“Başkan” olmak isteyen Özal’ın, “Anayasa’yı bir kez delmekle bir şey olmaz” demesi ve “Kürt açılımı” yapıp “federasyon”u tartışmaya açmak istemesi ile Erdoğan’ın “Başkanlık sistemini” önermesi, “Anayasa’yı değiştirme”ye çalışması ve “Kürt açılımı” yapması arasında doğrudan bir ilgi vardır.
O ilgi ABD görevinden kaynaklanmaktadır.
Erdoğan, kendisinin de söylediği gibi BOP eşbaşkanıdır ve bu proje kapsamında Diyarbakır’ı bir merkez yapmaya çalışmaktadır! (Teke Tek, Kanal D, 15 Şubat 2004)
Kaldı ki Erdoğan, Türkiye’yi bu duruma göre biçimlendirmektedir. Örneğin bir ay sonra MİT müsteşarı yapılmak üzere MİT müsteşar yardımcılığına getirilen Hakan Fidan… Dr. Fidan MİT’e, CIA ve FBI modeli öneriyor. (Akşam, 22 Nisan 2010)
Nedir FBI? Federal Soruşturma Bürosu… Adı üstünde, federal, yani federal bir ülkede uygulanabilecek bir yapı!
‘Irak’ın kuzeyinin bölgesel entegrasyonu’
Lafı uzatmaya, örnekleri çoğaltmaya gerek yok. ABD’nin önüne koyduğu en önemli görev ne İran’dır, ne de Afganistan. Washington’un uzun yıllardır önünde duran temel görevi Irak’ın kuzeyinde “kukla devlet” kurmaktı. Irak’ı işgal etmesinden Ergenekon tertibine kadar pek çok gelişme bu hedefin gerçekleşebilmesi içindi. ABD bu konuda büyük yol aldı. Washington’un önünde şimdi bu yapıyı önce Türkiye ile birleştirmek (federasyon) sonra da “büyük kukla devlet” olarak yeniden ayırmak gibi bir görev var.
“Irak’ın kuzeyinin bölgesel entegrasyonu” dedikleri işte budur.
MEHMET ALİ GÜLLER
‘KOMŞULARLA SIFIR SORUN’DA SIFIR BAŞARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 21/04/2010
70 yılda adım adım tasfiye edilen Atatürk’ün “bölge merkezli dış politikası”nın yerini artık tamamen “bölgede ABD arabulucusu” olma görevi aldı. BOP Eşbaşkanlığı katından ve Ahmet Davutoğlu üzerinden uygulanan bu dış politika “komşularla sıfır sorun” diye tanımlandı.
Peki gelinen süreçte ne gibi somut sonuçlar alındı? Bakalım:
1.. İran AKP arabuluculuğunu bir kez daha reddetti.
ABD’deki Nükleer Güvenlik Zirvesi’nden döner dönmez Tahran’a koşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İranlı mevkidaşına “uranyum takasında aracı olmaya hazırız” dedi. Ancak İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Mutteki, Davutoğlu’nun çok istediği olumlu yanıtı yine vermedi. Yine diyoruz çünkü Davutoğlu son 6 ayda bu role birkaç kez soyundu ve hepsinde de reddedildi!
Üstelik İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, -Ankara’yı da üzmemek için- Mutteki-Davutoğlu ortak basın toplantısının ardından bir de kibar mazeret sundu! Sözcü, uranyum takasının yalnızca İran toprakları üzerinde yapılabileceğini belirtti!
2.. İsrail-Suriye arabuluculuğu raftan kalktı
Yeni bölgesel çıkarları gereği İsrail’e kısmi tutum takınan Washington’un tavrı, AKP’nin de benzer tavır almasına neden oldu. Ancak AKP’nin perde önü ve perde arkası politikalarındaki makasın gittikçe açılması Tel Aviv’i kamuoyu karşısında zor durumda bıraktı. İsrail Hükümeti, Davutoğlu’nun çok arzuladığı “İsrail-Suriye arabulucusu olma” talebini raftan kaldırdı.
3.. Sırbistan-Bosna Hersek arabuluculuğu
Dışişleri Bakanı Davutoğlu 18 Mart 2010 günü Bulgaristan’a giderken uçakta gazetecilere şunları söylüyor: “Ben altı ay içinde 11 kez Sırp Mevkidaşımla bir araya geldim. Bizim sayemizde Sırbistan ile Bosna Hersek arasında yakınlaşma oldu. Bosna Hersek Sırbistan’a büyükelçi atadı. Bir gece yarısı Bosna Hersek Cumhurbaşkanı ile havaalanında iki saat konuşup Sırplarla sorununu çözdük. Şimdi de sırada Srebrenica katliamı için Sırpların özür dilemesi var. İşte biz bunları, binyıldır çatışma yaşadığımız Sırplarla konuşuyorsak, niye Ermenilerle de konuşmayalım. Sırplarla ve Boşnaklarla üçlü olarak altı aydır görüşüyoruz. Niye bunu Ermeni ve Azerilerle de yapmayalım”. (Hürriyet, 19 Mart 2010)
Davutoğlu, iki ülke arasındaki sorunların, havaalanlarında ayaküstü yapılan iki saatlik görüşmelerle sonuçlandığını sanacak kadar saf olamayacağına göre ortada başka niyetler vardır. Neyse… Biz niyetleri bırakalım ve somut olgulara bakalım.
Davutoğlu’nun “Bosna’yla arasını yaptım” dediği Sırbistan’da, hem de bu açıklamasında sadece 9 gün sonra ne tartışılmaya başladı dersiniz? Yanıtı Davutoğlu’nu en çok öven gazetelerden birinin başlığıyla verelim: “Bir ülke daha Ermeni tasarısını tartışıyor” (Bugün, 27 Mart 2010).
Kendi yorumumuza ihtiyaç bırakmayan Bugün’ün haberiyle devam edelim: “SRS Partisi milletvekilleri tarafından Sırbistan parlamentosuna verilmek üzere hazırlanan kanun tasarısı, 1915 olaylarının resmen ‘soykırım’ olarak tanınmasını öngörüyor. Oysa daha geçtiğimiz hafta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye ile Sırbistan arasında son dönemde yaşanan yakınlaşma ve Ankara’nın Sırbistan-Bosna arasında başarıyla gerçekleştirdiği arabulucuk görevini örnek göstererek, Türk-Ermeni ilişkilerine gönderme yapmıştı”. (Bugün, 27 Mart 2010)
4.. Irak’la sıfır sorun yerine Irak’tan üç sorun dönemi
Ankara’nın mevcut “Irak’ın toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini” savunma politikası, AKP eliyle önce ortadan kaldırıldı, ardından da ABD’nin dayattığı “3 parçalı Irak” savunulur hale geldi. Cumhurbaşkanı Gül Irak’ın kuzeyini “Kürdistan” diye adlandırdı; Başbakan Erdoğan Gül’ün “Kürdistan” diye adlandırdığı coğrafyanın başkenti Erbil’e “başkonsolosluk” açacağını ilan etti; Dışişleri Bakanı Davutoğlu o başkentte mevkidaşı ile resmi görüşme yaptı!
Sonuç olarak Ankara’nın elinde artık “Irak’la sıfır sorun” yerine, “Irak’tan üç sorun” var!
5.. ‘Komşularla sıfır sorun Kıbrıs’ta yara aldı’
Yukarıdaki başlık Financial Times’a ait! Gazete özetle Derviş Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı seçilmesini Talat’a destek veren AKP’nin başarısızlığı olarak yorumluyor. Dahası, Eroğlu’nun “federasyona karşı ve iki devletli çözüm” politikasının, müzakerelerde çok ciddi sıkıntı yaratacağını belirtiyor.
Hürriyet’den Sedat Ergin’in saptaması daha çarpıcı. “KKTC’deki seçimlerin mağlubu kim? Talat mı? AKP mi?” diye soran Ergin, 21 Nisan 2010 tarihli makalesinde somut yanıtı veriyor: “KKTC’deki seçimin asıl mağlubu AB ve ABD’dir”.
6.. Ermenistan’la açılım başarısızlığı
Financial Times’a göre, “AKP’nin ‘komşularla sıfır sorun’ politikası ve bölgesel çatışmalarda arabuluculuk yapma arzusu, Kıbrıs dışında, en yakınındaki Ermenistan’la yaşanan sorunların aşılamaması nedeniyle de yara alıyor”
AKP’nin Obama’nın talebi doğrultusunda uyguladığı son “Ermenistan Açılımı” da fiyaskoyla sonuçlandı. İmzalanan protokollerin yürürlülük durumu AKP’nin elinde pimi çekilmiş bir bomba gibi kaldı. Dahası, “Ermenistan’la sıfır sorun”a soyunan AKP, kardeş Azerbaycan’ı da küstürdü! Böylece, Türkiye kuzeydoğusunda sıfır sorun yerine, 2 sorun oluşturdu!
Sonuç
AKP’nin BOP Eşbaşkanlığı doğrultusunda uyguladığı bu politikalar, komşularla sıfır sorun yerine komşularla düşmanlığı arttırıyor. AKP, bu politikaları her şeye rağmen sürdürebilmenin de 3 şeye bağlı olduğunu düşünüyor. ABD’nin kesintisiz desteği altında olmak şartıyla birincisi anayasal değişiklik, ikincisi başkanlık sistemi, üçüncüsü de bu sistemin uygulanabileceği bir federasyon!
MEHMET ALİ GÜLLER
AKP-ÖCALAN MÜZAKERESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 20/04/2010
Amberin Zaman’ın Habertürk Gazetesi için Murat Karayılan’la yaptığı söyleşi büyük yankı uyandırdı. Karayılan’ın “Geçen yıl Şubat ayında bir hükümet üyesi Öcalan’a gitti ve açılımı konuştu” sözleri TBMM’de soru önergesi de oldu. CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün Başbakan Erdoğan’dan yanıtını istediği soru çok net: “Öcalan’la görüşen bakan kim?”
AKP ile Abdullah Öcalan’ın müzakere etmesinde aslında şaşıracak bir şey yok. “Kürt Açılımı” ABD kaynaklı olduğuna göre, Washington’un AKP ile Öcalan’ı müzakereye oturtması meselenin doğal sonucu zaten… Ki bu müzakere salt “geçen yıl Şubat ayı” ile de sınırlı değil!
AKP’nin Apo’yla ilk pazarlık itirafı
Hükümetin AKP ile ilk pazarlık itirafı, “birinci barış grubunun” Türkiye’ye girişi sırasında olmuştu. Anımsayalım:
15 Ekim 2009 tarihli ANF haberine göre, “Öcalan ‘demokratik açılım’ sürecinin tıkandığını görmüş ve tıkanıklığın, ‘barış grubu’nun Türkiye’ye gönderilmesiyle aşılacağını” savunmuştu! 19 Ekim günü Öcalan’ın çağırdığı iki grup Silopi’den Türkiye’ye giriş yapmıştı ve törenlerle karşılanmıştı. Pazarlıklarla kurulan Habur çadır mahkemelerinde tiyatro oynanmıştı.
Dahası Başbakan Erdoğan görüntüleri “umut verici bulduğunu” açıklamıştı. Ertesi gün, yani 20 Ekim 2009 tarihinde kamuoyunu bilgilendiren Açılım Koordinatörü Beşir Atalay, “eve dönüşün, demokratik açılım sürecinin bir safhası, planın bir parçası” olduğunu açıklamıştı! Yani “Sadece Öcalan çağırdı diye geldiği sanılan birinci barış grubu”nun gelişi aynı zamanda “hükümetin açılım sürecinin de bir safhası, planının bir parçasıymış!”
Yeri gelmişken Açılım Koordinatörü ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün de 17 Ekim günü gizlice görüştüğünün ve 19 Ekim’de yapılacak girişleri organize ettiklerinin daha sonra basına yansıdığını da anımsatalım. (Milliyet, 21.10.2009)
Çandar: Meseleyi iki Abdullah Çözer
Öte yandan hükümetin akıl hocalarından Cengiz Çandar, Beşir Atalay’ın bu itirafından bir ay önce AKP’nin “Kandil ve İmralı’yla görüştüğünü” zaten pervasızca ilan etmişti. (Sanem Altan Röportajı, Vatan, 26 Eylül 2009) Zaten Çandar, meseleyi en başından itibaren “iki Abdullah’ın çözeceğini savunuyordu. (Cengiz Çandar, ‘Çankaya’daki Abdullah-İmralı’daki Abdullah-Kürt sorununda iyi şeyler olacak’ başlıklı makale, Referans Gazetesi, 15 Mart 2009)
İktidar Sabri Ok ile Sabri Ok da Apo ile görüştü
Keza Taraf Gazetesi’nden Yıldıray Oğur da, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı bir analize dayanarak, 2006 yılından beri PKK’nın Avrupa sorumlusu Sabri Ok ile görüşüldüğünü açıklamıştı. Bir de Emniyet İstihbarat Dairesi Eski Başkanı Bülent Orakoğlu’nun açıkladığı “Sabri Ok, Abdullah Öcalan ile telefon görüşmesi yaptı” bilgisini eklersek ortaya en somutundan pazarlık görüntüsü çıkıyor. Yani hükümet adına birileri Sabri Ok ile Sabri Ok da Abdullah Öcalan’la görüşmüştü!
Avukatları aracılığıyla gündem belirleyen! Abdullah Öcalan’ın Gül ve Erdoğan’a “korkmayın” çağrısı yapmasının ya da “AKP benim söylediklerimi alıp uyguluyor” demesinin anlamı belki de bu üçlü trafikte gizli! (ANF, 19 Haziran 2009 ve ANF, 16 Ekim 2009)
CHP’nin sorusuna yanıtı belki de Cumhurbaşkanı Gül vermelidir. Çünkü “Kürt Açılımı”nın başlangıcı sayılan Gül’ün “2009’da çok güzel şeyler olacak” sözleri, tarihi olarak, AKP’li bir bakanın Öcalan’la görüştüğü iddia edilen 2009 Şubat’ının hemen sonrasına denk geliyor!
MİT Müsteşarı Taner’in Kürt Açılımı’ndaki Rolü
Yeri gelmişken ve “Kürt Açılımı” adına yapılan görüşmeleri anımsarken, görev süresi bir kez daha dolan ve artık yerine Hakan Fidan’ın atandığı MİT Müsteşarı Emre Taner’in hükümet adına yürüttüğü temasları da anımsayalım. Bu temasların yoğunluğu ve tarihsel sırası, Taner’in görev süresinin AKP tarafından tam dört kez neden uzatıldığını da açıklayacaktır.
Şenkal Atasagun’un emekliye ayrılmasının ardından 15 Haziran 2005 tarihinde MİT Müsteşarlığı görevine getirilen Emre Taner, 8 Ağustos 2005 tarihinde Bakanlar Kurulu’na 5 saat verdiği Kürt Meselesi Brifingi ile ABD planının ve 2009’daki önemli gelişmelerin sinyalini vermişti. Taner bu brifingin ardından, 20 Ekim 2005 tarihinde Irak’ın kuzeyinde Barzani ile görüştü. Ki Diyarbakır doğumlu olan ve yıllarca Diyarbakır ile çevresinde görev yapan Taner, Barzani ailesine uzak değildi. Bu görüşmeden tam 30 yıl öncesinden beri Barzani ailesiyle tanışık olan Emre Taner’in ayrıca yakın çevresine, “ben Kürt meselesini Musa Anter’den öğrendim” dediği de kamuoyuna yansımıştı.
Barzani’den Taner’e: “Türkiye, K. Irak’taki oluşumu tanımalı”
Taner’in Barzani ile bu görüşmesiyle ilgili yalanlanmayan önemli iddialar gündeme gelmişti. Barzani’nin Taner üzerinden Türkiye’den talepleri şunlardı: “Türkiye, Kuzey Irak’taki oluşumu tanımalı; Kuzey Irak ve Türkiye’deki Kürtlere çifte vatandaşlık vermeli; ekonomik ilişkileri geliştirmeli, kurulacak askeri okullarda Türk uzmanlar görev yapmalı…”
İddialara göre MİT Müsteşarı Emre Taner, hiçbir talebe hayır demedi. Taner, talepler karşılığında PKK’ya karşı birlikte mücadele önerdi.
Bu görüşmeden kısa bir süre sonra ABD’ye giden Barzani, Washington tarafından “Başkan” sıfatıyla karşılandı!
Taner: “Türkiye artık savunma pozisyonuyla yetinemez”
Öte yandan Abdullah Gül’ün “güzel şeyler olacak” açıklamasını, Kuzey Irak’la İmralı arasında mekik dokuyan Emre Taner’in raporunu okuduktan sonra yaptığı da kamuoyuna yansıdı. Ayrıca, MGK’nin açılıma destek verdiği toplantıda da Emre Taner oldukça geniş bir sunum yaptı.
Bu arada Taner henüz müsteşar yardımcısıyken de İmralı’da Öcalan ile yaptığı görüşmeyle gündeme gelmişti. Avukatları Öcalan’ın bu görüşmeyle ilgili şöyle söylediğini basına açıklamıştı: “Taner’i tanımıyordum. Çok olgun biriydi, şaşırdım. ‘Biz bu sorunu KDP, YNK ve Amerika ile değil, sizinle çözelim’ dedi”.
Öyle ki Taner, bu yeni dönemi, MİT’in 80. kuruluş yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklamada “Türkiye artık savunma pozisyonuyla yetinemez” sözleriyle açıklıyordu!
Başbakan Erdoğan: ‘Açılımı kararlılıkla sürdürüyoruz’
ABD’nin “Kürt Açılımı” gereği yapılan görüşmeler, pazarlıklar tarih önünde mutlaka bir gün tüm detaylarıyla ortaya çıkacaktır nasılsa… Biz açılımın son durumuna bir bakalım:
Başbakan Erdoğan “Kürt Açılımı” buluşmalarının sonuncusunu edebiyatçılarla (!) yaptı. O görüşmelerden öğreniyoruz ki “geri adım” ve “rehavet” gibi değerlendirmelere Başbakan Erdoğan net yanıt vermiş: “Asla. Demokratik açılımda ne bir rehavet söz konusu, ne de geri adım. Çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz”. (Mehmet Metiner, Star Gazetesi, 19 Nisan 2010)
Kararlılıkla çalışan Başbakan, yeni aşamayı da edebiyatçılarla paylaşmış: Açılımın önünde bariyer olan hukukun değiştirilmesi!
3 aşamalı ABD-Gül Planı yürürlükte
Ne demiştik yaklaşık bir yıl önce:
“Obama’nın ziyareti sırasında, ‘3 aşamalı bir plan’ anlaşması yapıldı:
1.. Aşama: ‘Kürt sorununun çözümü konusunda şuana kadar yapılanlar Anayasa’ya konulacak, kültürel alanda henüz yapılamayanlar yapılacak ve ‘vatandaşlık’ tanımı konusunda gerekli değişiklikler yapılacak’.
2.. Aşama: ‘Türkiye, Kürdistan Bölgesi hükümetini tanıyacak’.
3.. Aşama: ‘PKK’nin dağlardan inmesi, etkili ve kabul edilir bir af ile silahların atılması sağlanacak’. (Mehmet Ali Güller, 3 Aşamalı ABD-Gül Planı, Teori Dergisi, Temmuz 2009)
Aşamalar sıra sıra uygulandı, uygulanıyor. Konuyla ilgili eski yazılarımız Odatv arşivlerinden bulunup, anımsanabilir.
Aşamaların en kötüsünün, yaratılmak istenilen Türk-Kürt boğazlaşması olacağına dikkat çekerek bitirelim: “Yumruklar” işte bu aşamanın ilk hamleleri…
MEHMET ALİ GÜLLER
AHMET TÜRK’Ü KİM YUMRUKLADI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 16/04/2010
Ahmet Türk’e yapılan çirkin saldırı günlerdir gazetelerin ilk sayfalarında, yazarların köşelerinde, televizyonların tartışma programlarında… Bu yoğunluk, saldırının çirkin bir saldırı olmasının ötesinde anlamlar yüklüyor Samsun’daki yaşananlara…
Gelin öncelikle bu saldırının neleri unutturduğunu, kimlerin işine yaradığını ve ne anlama geldiğini somut olaylarla alt alta sıralayalım:
1.. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a Van’da yapılan organize saldırı unutuldu! Ki o saldırıda AKP’lilerin bulunduğu fotoğraflarla saptanmıştı! Baykal’ı her zamanki gibi “iftira atmakla” suçlayan Erdoğan, fotoğraflar karşısında çaresiz kalmış ve Van AKP İl Başkanlığı’na, “olaylarda yer alan CHP’li görüntüsü” bulunması görevi vermişti!
2.. Muş’taki bir olayı, Samsun’a taşıyan hükümet, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bölümünde “iktidar” olamadığını “itiraf” etmiştir. Hukukun evrensel simgesi olan Tanrıça Themis’in bir elinde terazi ama diğer elinde de kılıç olduğu unutulmamalıdır. Çünkü kılıç varsa terazi vardır; kuvvet varsa adalet sağlanır; devlet varsa hukuk uygulanır!
3.. Ahmet Türk’e yapılan çirkin saldırı karşısında Samsun Emniyeti’ne yapılan operasyonu alkışlayanların, Ankara’da eğitim sistemini protesto eden gençlere saldıran polislere benzer tepkiyi göstermemesi, objektiflik ölçütünün “aydın katında” da ortadan kalktığını göstermektedir. Keza hakkını arayan Tekel İşçilerine biber gazı sıkan da aynı polisti!
4.. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Samsun’da delikanlı varsa Hakkari’de, Diyarbakır’da daha iyisi var” mealinde açıklamalar yaparak Samsun’daki saldırıya tepki göstermesi, sağduyulu kesimlerde bile “Saldırının sonuçları, BDP’nin dört gözle beklediği atmosfermiş meğer” yorumlarına yol açtı.
4.. Aslında Ahmet Türk’e yapılan alçakça saldırı, AKP’nin ABD eliyle başlattığı “Kürt Açılımı”nın doğal sonucudur. Açalım:
“Kürt Açılımı” ile birlikte öncelikle kavramlar üzerinden zihinler bölündü. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini özetleyen, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” anlayışının yerine, bizzat hükümet koltuklarından Türklük, Kürtlük, Lazlık, Çerkezlik pompalandı. Siyasal bir kavram olan Türk, öncelikle ırki bir kavram gibi topluma sunuldu. Ve “madem Türk ırksal isim, o zaman diğer ırkların da isimleri Anayasal güvenceye sokulsun” anlayışı topluma nüfuz edilmeye gayret edildi.
Zihinsel bölünmenin ardından semboller üzerinden toplum bölünmeye başlandı. Bir yandan bayraklara sarılmış asker tabutları, diğer yandan otobüs üzerinden şehir turu attırılan teröristler… Hükümet bir yandan, kendilerine yönelik tepki oluyor diye vatandaşın şehit cenazelerine katılmasını engelliyor fakat diğer yandan da, teröristlerin karşılanma görüntülerini “umut verici” buluyordu…
Ardından haritalarda bölünmeler başlandı… Hükümet, ülkeye çizdiği bir sınır üzerinden politika yapar oldu ve Ana Muhalefeti, ülkenin bu sınırından öteye gidememekle vurmaya çalıştı! Yargıya yönelik saldırılara “TSE (Tunceli-Sivas-Erzincan) hattı”, Ahmet Türk’e yönelik yumruklu saldırıya “Samsun-Trabzon” hattı damga vurdu!
Zihin, sembol, harita… Sırada en tehlikelisi olan “sokak” var!
Şimdi gelin, başlıktaki soruyu bir daha soralım:
Ahmet Türk’ü aslında kim yumrukladı?
MEHMET ALİ GÜLLER
ABD NÜKLLER ZİRVE’DEN ‘İRAN’A YAPTIRIM’ UZLAŞISI ÇIKARAMADI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 14/04/2010
ABD Başkanı Obama, 47 ülke liderinin katıldığı Washington’daki Nükleer Güvenlik Zirvesi’nden istediği sonucu alamadı.
2010’u gayrı resmi olarak “nükleer politik yıl” ilan eden Washington, 12-13 Nisan’da ev sahipliği yaptığı zirveden hemen önce 6 Nisan’da yayımladığı “Nükleer Duruş Değerlendirmesi” adını taşıyan bir raporla nükleer stratejisini yenilemişti. Yine ABD 8 Nisan günü de Rusya ile “Nükleer Silahların Azaltılması Antlaşması”nı imzalamıştı.
Washington Nükleer Zirvesi Çalışma Planı
Washington’daki Güvenlik Zirvesi’nin ana konusu İran’dı. Obama’nın hedefi ise Çin’in desteğini almaktı. Hatta Obama zirveden birkaç gün önce yaptığı açıklamada oldukça umutlu olduğunu, zirvenin ortak bildirisinde gelecek 4 yıl içindeki hedef ve uygulamaların açıkça ifade edileceğini duyurmuştu! Ancak Obama ne zirveden ne de Çin Cumhurbaşkanı Başkanı Hu Jintao ile yaptığı ikili görüşmeden istediği sonucu alamadı!
Bu durum zirve bitiminde yayımlanan “Washington Nükleer Zirvesi Çalışma Planı” başlıklı ortak bildiriye de yansıdı. Bildiride, “dünya ülkelerinin ortak sorumluluk taşıması, etkin uluslararası işbirliğini geliştirmesi ve güçlü güvenlik önlemleri almasıyla” nükleer terörizm tehdidinin azalacağı belirtildi! Genel geçer ifadelerin yer aldığı bildiride ayrıca nükleer güvenliği korunması için yüksek seviyede zenginleştirilmiş uranyum ve plütonyum stokları için 4 yıl içinde sıkı koruma önlemleri alınması istendi!
Hu’dan Obama’ya şart gibi 5 öneri
ABD Başkanı Obama, Çin Cumhurbaşkanı Hu Jintao ile yaptığı ikili görüşmeden de eli boş ayrıldı. Hu Obama’ya Çin-ABD ilişkilerinin daha da geliştirilebilmesi için şart gibi 5 öneri yaptı: Birincisi, ikili ilişkileri doğru yönde kararlılıkla geliştirmede ısrar etmek ve ilişkileri somut adımlarla istikrarlı bir şekilde korumak. İkincisi, birbirlerinin temel çıkarlarına ve hassasiyetlerine saygı göstermek. Bu kapsamda Çin, ABD’nin sözünü tutarak Tayvan ve Tibet sorunlarına titizlikle yaklaşmasını istedi. Üçüncüsü, çeşitli düzeylerdeki temasları korumak. Dördüncüsü, yapıcı işbirliğinin derinleştirilmesi. Beşincisi de, önemli uluslararası ve bölgesel sıcak sorunlar hakkındaki temas ve koordinasyonu güçlendirmek.
Obama’dan “Tek Çin” sözü
Obama da, ikili görüşmede, ülkesinin “Tek Çin” politikasını devamlı izleyeceğini, Çin’in egemenliği ile toprak bütünlüğü ve temel çıkarlarına saygı göstererek, hassas konulara titizlikle yaklaşacağını söyledi.
Çin’den ABD ve İran’a “diyalog ve müzakere” önerisi
Obama karşılık olarak Hu’dan, İran konusunda Çin’le işbirliğini güçlendirmeyi istediklerini belirtti. Çin Cumhurbaşkanı Hu Jintao ise, Pekin’in tarafların diplomatik çabaları sürdürerek, İran nükleer sorununun etkili çözümünü “diyalog ve müzakere” yoluyla aramalarını beklediğini vurguladı.
Rusya: İran’a yaptırım uzlaşısı yok
Rusya Devlet Başkanı Medvedev ise Zirveye katılmak üzere Moskova’dan hareketi sırasında yaptığı açıklamayla ABD ve İsrail’i uyardı. Medvedev, İsrail’in İran’a herhangi bir saldırısının nükleer savaşı tetikleyeceğini ve tam bir küresel felaket olacağını söyledi.
ABD’nin İran’a “yaptırım” talebine de değinen Medvedev, “yaptırımlar ülkeyi felç etmemeli. Bir kez daha tekrarlıyorum, yaptırımlar akıllı olmalı. Aksi durumda sıfır sonuç alma riski var” dedi. Medvedev’in, Çin’in özellikle enerji alanındaki yaptırımlara karşı olacağı şeklindeki soruya yanıtı da ilginç oldu. Rusya lideri, başka ülkelerin de bu konuda uzlaşı sağlayamayacağına dikkat çekti!
Rus Genelkurmay Başkanı’ndan ABD’ye uyarı
Washington’daki zirve sırasında Moskova’da basın toplantısı düzenleyen Rusya Genelkurmay Başkanı General Nikolay Makarov da, ABD’nin İran’a karşı nükleer tehdidinin, mantık dışı olduğunu belirtti. “Kimsenin böyle bir girişimde bulunmaya hakkı yok” diyen General Makarov, bu tehdidin gerçekleşmesinin çok zayıf bir ihtimal olduğunu savundu. General Makarov, dünya toplumlarından İran’ın görüşlerine dikkat etmelerini isterken, İran’dan da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı UAEA ile işbirliğine devam etmesini istedi.
Obama İsrail’i açığa düşürmek zorunda kaldı
Öte yandan ABD Başkanı Obama’nın, Zirve sonrası düzenlediği basın toplantısında İsrail’i, “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması”nı imzalamaya çağırması oldukça önemliydi! İsrail bugüne kadar resmi olarak nükleer silah bulundurduğunu açıklamıyor ve NPT’yi imzalamıyordu. Obama’nın daha önce “Ortadoğu’da nükleer silah sahibi olduğunu açıklayan ilk ülke olmayacağız” diyen İsrail’i açık pozisyona düşürmek zorunda kalması, Çin ve Rusya’nın İran politikalarının sonucu olarak değerlendirilmeli.
FT: Beyaz Saray ve ABD Kongresi karşı karşıya
Diğer yandan İngiliz Financial Times gazetesi, İran’a yaptırımlar konusunun Beyaz Saray ile ABD Kongresi arasında anlaşmazlığa neden olduğunu yazdı. Gazeteye göre Kongre üyeleri, Obama’nın İran’a yaptırımlar konusundaki tasarının hafifletilmesi girişimlerine sert bir şekilde karşı çıkıyorlar! Kongre üyelerinin önümüzdeki günlerde yasa tasarısına son şeklini vereceğini hatırlatan Financial Times’a göre Obama yönetimi “tasarının Dünya Ticaret Örgütü kurallarına ters düştüğünü ve Obama’nın BM içinde yaptırımlara destek koalisyonu kurma çabalarına zarar vereceğini” söyledi.
Fransa: Nükleer Silahlardan vazgeçmeyiz!
Washington’daki zirve sırasında CBS televizyonuna açıklamalar yapan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ise ülkesinin “güvenliğinin garantisi olan” nükleer silahlardan vazgeçmeyeceğini açıkladı. Sarkozy, “bu silahtan ancak, dünyanın istikrarlı ve güvenli olduğuna emin olduğum ölçüde bir gün vazgeçebilirim” dedi.
Nükleerden vazgeçmek istemeyen Sarkozy’nin “İran’a yaptırıma hemen başlanmalı” şeklindeki çağrısı ise Rusya Devlet Başkanı Medvedev’le tartışmasına neden oldu. İki liderin “İran kapışması” Zirve’de tansiyonu yükseltti.
Türkiye’nin arabuluculuk talebi
Başbakan Erdoğan’ın Washignton’da CNN’ye verdiği demeci haber yapan Anadolu Ajansı’na göre ise Başbakan Erdoğan, ABD Başkanı Barack Obama’nın “İran’a yeni sıkı yaptırımlar getirilmesi gayretini” desteklemeyi reddetti. Erdoğan, Türkiye’nin “İran’ın nükleer heveslerinden kaynaklanan diplomatik çıkmazda” arabuluculuk yapmaya istekli olduğunu kaydetti.
MEHMET ALİ GÜLLER