Posts Tagged Deniz Baykal

AK OPERASYON: CHP-PKK İTTİFAKI

Önce şu gerçeği saptayalım: CHP’nin PKK ile İstanbul’da bir ittifaka girmesi, bir seçim intiharıdır. CHP-PKK ittifakı yenilgi demektir, AKP’nin en kötü zamanda İstanbul’u yeniden kazanması demektir. Neden?

1) PKK’nin CHP’ye getireceği oyun çok daha fazlası, bu ittifak nedeniyle gidecektir.

2) AKP’ye karşı CHP’yi desteklemek isteyen sağ oyların büyük kısmı, PKK ittifakı nedeniyle MHP’ye ve hatta AKP’ye yönelecektir.

3) CHP-PKK ittifakı, ErdoğanÖcalan müzakeresi nedeniyle kamuoyu desteği yitiren AKP’yi rahatlatacaktır. Dahası siyaseten bir ölçüde aklayacaktır!

Bu üç durumun sonucu şu olacaktır: AKP, en kötü zamanında İstanbul’u yeniden kazanacaktır!

İTTİFAK VAR MI, YOK MU?

Oysa matematik bellidir. İstanbul’u CHP’nin, Ankara’yı MHP’nin ve Hatay’ı İşçi Partisi’nin almasını sağlayacak bir CHP-MHP-İP ittifakı sadece seçimi değil, yeniden Cumhuriyeti de kazanacaktır!

Fakat CHP’nin bu gerçeği reddederek PKK ile ittifak kurması, hem parti hem de Türkiye açısından bir intihar olacaktır.

Peki, CHP tüm bu gerçekler ortadayken PKK ile ittifak yapar mı? Mantıktan yola çıkarsak, yanıt bellidir: Hayır!

Fakat hem CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, hem de Mustafa Sarıgül bu iddiayı ısrarla yalanlamamaktadır. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında yanıt tersidir: Evet!

İTTİFAK DA, HABERİ DE AKP’YE YARAR

Meseleye tersten bakalım bir de…

1) CHP’nin PKK ile ittifakı her halükarda AKP’ye yarar.

2) Böyle bir ittifak girişimi yoksa eğer, olduğu şeklindeki haberler de AKP’ye yarar.

3) Önce İşçi Partisi ardından da Aydınlık CHP ve Mustafa Sarıgül’e “PKK ile ittifak mı yapıyorsunuz” diye sordu ve bu ittifakın yenilgi olacağı konusunda uyardı.

Ne CHP’den ne Sarıgül’den kamuoyunu aydınlatacak bir açıklama geldi. İddiayı yalanlamadılar da… Fakat birkaç gün sonra, aynı anda Vatan, Haber Türk ve Cumhuriyet CHP ile HDP’nin ittifak yaptığını, üstelik uyararak değil de, destekleyerek haber yaptı. Aynı anda bu üç gazeteye yapılan haber servisinin kaynağı acaba CHP midir, HDP mi? Yoksa bir başka kuvvet mi?

Diğer yandan bu “destek” haberleri, bir ittifak girişimi varsa da, yoksa da, olaya meşruiyet katmaz mı? Bu meşruiyet, yukarıda yaptığımız hesaplar doğrultusunda, kimin işine yarar? AKP’nin!

KILIÇDAROĞLU’NUN SARIGÜL’Ü BİTİRME HAMLESİ Mİ?

Hadi gelin meseleye bir de CHP içinden bakalım:

1) Önce bazı saptamalar: Kemal Kılıçdaroğlu sırasıyla Önder Sav’a dayanarak Deniz Baykal’ı, Gürsel Tekin’e dayanarak Önder Sav’ı ve son olarak da Adnan Keskin’e dayanarak Gürsel Tekin’i tasfiye etti. Gürsel Tekin artık ikinci adam değildir.

2) CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı kim olacak? Mustafa Sarıgül mi, Gürsel Tekin mi?

CHP’ye davet edilmesine bakılırsa, aday Sarıgül olacak. Fakat aday adaylığını koyan Gürsel Tekin, “adaylığım Kemal Bey’in bilgisi dâhilinde diyor” ve yalanlanmıyor!

Yukarıda saptadığımız tasfiye operasyonlarına bakılırsa, Kılıçdaroğlu Tekin’e dayanarak Sarıgül’ü tasfiye etmek de istiyor olabilir. Şöyle: Sarıgül ha aday oldu, ha olacak diye bekletilir ve son dakikada Tekin aday gösterilir. Böylece hem Sarıgül için o saatten sonra başka adres bulma sıkıntısı başlar, hem de Sarıgül “HDP ittifakı” üzerinden yıpratılmış ve bitirilmiş olur.

3) Öte yandan PKK açısından olaya bakılınca, işler daha da karışıyor. Şöyle: Sırrı Süreyya Önder ısrarla vurguluyor: “Sarıgül aday olursa, ben de aday olurum!”

Bu durumda CHP-PKK ittifakının, varsa eğer, adayı kimdir? Gürsel Tekin mi?

AKP OPERASYONUN NERESİNDE?

Görüldüğü gibi konu oldukça karışıktır ve operasyon içinde operasyon var gibi durmaktadır.

Fakat tüm bu olguları alt alta toplarsak ortaya çıkan tek sonuç vardır: CHP-PKK ittifakı, haberi, tartışması son tahlilde AKP’ye yarar!

AKP İstanbul’u kazanırsa, kuşkusuz yine yıkılır ama çok daha uzun sürer!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Kasım 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

YIKILAMAYAN İKİKALE: İP ve FENERBAHÇE

Aziz Yıldırım, açık ara farkla yeniden Fenerbahçe’ye başkan seçildikten sonra durumu özetledi: “3 Temmuz’la hesaplaştık.”

Evet, Yıldırım 3 Temmuz’la hesaplaşmıştı ve kazanmıştı!

Neydi 3 Temmuz?

3 Temmuz, 10 yıldır Cumhuriyet kurumlarını, kalelerini teker teker ele geçiren AKP rejiminin spora da el atması ve Fenerbahçe’ye operasyon yapmasıydı.

3 Temmuz tertibi sonrasında yandaş kalemlerin Ergenekon-Fenerbahçe ilişkisi kurması bile, operasyonun ana hedefini gösteriyordu.

FENERBAHÇE CAMİASI TEK VÜCUT OLDU

Ancak Fenerbahçe kulübü, başkanıyla, yönetimiyle, kongre üyeleriyle, taraftarlarıyla tertibi doğru okudu ve doğru yerde mevzilendi. Fenerbahçeli tribünler her 34. dakikada, aslında 3 Temmuz’la hesaplaştı. Fenerbahçeli taraftarlar Gezi eylemlerine katılarak, aslında 3 Temmuz’la hesaplaştı.

Fenerbahçe, bir tertiple içeri alınan Aziz Yıldırım’ın arkasında sonuna kadar durdu ve nihayet geçen hafta sonu onu yeniden seçerek 3 Temmuz’la hesaplaşmayı kazandı!

Fenerbahçe’yi kutluyoruz.

ERDOĞAN, YILDIRIM’A YANIT PEŞİNDE

Aziz Yıldırım’ın “3 Temmuz’la hesaplaştık” dediği konuşmasındaki şu cümlenin altını özellikle çiziyoruz: “Fenerbahçe’nin neferleriyiz. Çocuklarımıza, bizden sonra geleceklere bu Fenerbahçe’yi, Cumhuriyet ilkeleri doğrultusunda teslim edeceğiz. Bunun dışında kimse bir şey beklemesin.”

İşte 3 Temmuz bu Cumhuriyet kararlılığıyla, Cumhuriyet karşıtlarının mücadelesiydi. Erdoğan’ın Fenerbahçe Kongresi sırasında Aziz Yıldırım’ın yaptığı konuşmaya Kızılcahamam Kampı’ndan yanıt yetiştirmesi ve “sen kendini çevre bakanı mı sanıyorsun” demesi, işte bu mücadelenin yansımasıdır.

İP, TERTİBİ TERSİNE ÇEVİRDİ

AKP’nin yıkamadığı kurumların başında İşçi Partisi gelmektedir. Genel Başkanı’ndan başlayarak en üst düzey yöneticilerine dalga dalga tertip düzenlenmiş fakat İşçi Partisi sendeleyeceğine, daha hızlı koşmuştur.

Artık soru şudur: Peki İşçi Partisi ve Fenerbahçe’nin gösterdiği bu kararlı direnişi, neden diğer kurumlar, örneğin TSK, örneğin CHP, örneğin Yargı, örneğin Medya gösteremedi!

Kuşkusuz pek çok neden sayabiliriz. Bunlardan biri de kurumların önderlerinin tutumudur.

YILDIRIM DİRENDİ, BÜYÜKANIT TESLİM OLDU

Açalım:

İşçi Partisi, başta Doğu Perinçek olmak üzere parti önderliği direndiği için daha sağlam direnebildi.

Fenerbahçe camiası, kulüp başkanı Aziz Yıldırım direndiği için dik durabildi.

Aynı kararlılığı örneğin Deniz Baykal gösteremedi ve ahlaksız bir kasete teslim oldu. Örneğin Yaşar Büyükanıt direnemedi. Hatta tertiplerin işini kolaylaştıran üst düzey komutanlar da oldu!

Sonuç olarak artık şu saptamayı yapabiliriz: Cumhuriyet’i yeniden inşa edecek kararlılık, işte bu anlayış farkından kaynaklanarak uygulanacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Kasım 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

NOBEL ERDOĞAN’A ADAY

Haklısınız, başlık ters gibi duruyor. Normal de “Erdoğan Nobel’e aday” ve hatta daha doğru olarak “Erdoğan Nobel’e aday gösterildi” şeklinde olmalıydı. Ancak mesele ters olunca, başlık da ters oldu. Neden mi? Anlatalım:

Bildiğiniz gibi önceki gün Başbakan ErdoğanEyy Nobel, sen nasıl barış ödülü dağıtıyorsun” diyerek Alfred Nobel’i mezarında sıçrattı.

Erdoğan’ı sinirlendiren olay ise Mısır ve Baradey’di: “Barış ödülü almış olan Baradey, şu anda askeri darbeyi gerçekleştiren hükümetin cumhurbaşkanı birinci yardımcısıdır. Ben şimdi Nobel’e sesleniyorum. Eyyy Nobel, sen nasıl barış ödülleri dağıtıyorsun ki bu kişiler askeri darbe yapanların yanında yer alıyor.” (Hürriyet, 9 Ağustos 2013)

Konu Baradey olunca Erdoğan Nobel’e kızabiliyordu fakat biz ise “beyzbol sopası” sendromu taşımayan bir Türk Başbakanı’nın şöyle haykırmasını bekliyorduk: “Eyy Nobel, sen Irak’ta 1,5 milyon Müslüman katleden ABD’nin Başkanı Barrack Obama’ya nasıl barış ödülü verirsin?

İŞİ OLAN ERDOĞAN’I ADAY GÖSTERİYOR

Erdoğan’ın Nobel’e kızmasına sosyal medyada çarpıcı yorumlar yapıldı. En dikkat çekeni, Erdoğan’ın pek çok kez Nobel’e aday adayı gösterilmesine rağmen tek bir kez bile aday gösterilmemesine öfkeli olabileceğiydi…

Arşivlere bakınca bu yorumcuların pek de haksız sayılmayacağı görülüyordu. Hatta “Nobel’e aday adaylık” diye bir dal olsa, Erdoğan Guinness Rekorlar Kitabına bile girerdi.

İşte Erdoğan’ın Nobel’e aday adaylıklarından bir kaçı:

1. Örneğin Erdoğan “Her TOBB üyesi bir işsiz çalıştırsa, işsizlik biter” dediğinde Deniz Baykal tarafından Nobel’e aday gösterilmişti! (5 Mayıs 2009)

2. Baykal şaka yapmıştı ama NTV gayet ciddiydi. NTV, röportaj yaptığı Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland’a şöyle sormuştu: “Eğer Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Kürt sorununa barışçıl çözüm bulursa Nobel Barış Ödülünü alabilir mi?”

Aynı zamanda Nobel Barış Ödülü Komitesi Başkanı  olan Jagland’ın soruyu geçiştiren yanıtı şöyleydi: “Bu konuda hiçbir yorumda bulunamam. Bu tür şeylerden genelde konuşmayız. Fakat barış yapanları, gerçekleştirenleri daima onurlandırmışızdır, elbette.” (3 Şubat 2013)

3. Bugün gazetesinden Seda Şimşek’e konuşan Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, İmralı sürecinin sonunda Erdoğan’ın Nobel Barış ödülünü alabileceğini ilan ediyordu! (11 Mart 2013)

4. Koray İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Selim Koray, Başbakan Erdoğan’ı Nobel Barış Ödülüne aday gösterdiğini ve 23 Mart 2013’te resmi başvuru yaptığını açıkladı.

Sözcü’den Saygı Öztürk bu tuhaf adaylık öyküsünü araştırdı ve altındaki rantı ortaya çıkardı. (1 Nisan 2013)

5. Bir tuhaf adaylık önerisi de komşu İran’dan gelmişti. İran’da Mükerrem Şirazi, “İnsaf ve cesaretleri varsa, Nobel Barış Ödülünü Erdoğan’a verirler” diyordu. (2 Şubat 2009)

BAĞIMLI KAFA

Erdoğan’ın Nobel aday adaylıklarına köşe yetmez. En iyisi burada keselim ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “Nobelli Müslüman sayısının çok az olduğunu” belirten İngiliz evrim biyoloğu Richard Dawkins’e verdiği yanıtlara bakalım.

Şimşek’in iki tezi var:

İlki komik. Şimşek, Nobel’i Müslüman olmayan bir ülke verdiği için Müslüman Nobelli’nin az olduğunu savunuyor. Yani örneğin Suudi Arabistan verse, fahri doktora gibi bizimkilere Nobel dağıtacak!

İkincisi ise trajikomik: “Batı’nın ‘büyük oyun’u Müslüman dünyasını sürekli bir çatışma ortamında bırakmış, bu da ilerlemeye engel olmuştur.”

Sanırsın bu sözlerin sahibi ABD adına Müslüman Suriye’ye savaş ilan etmiş bir hükümetin, üstelik İngiliz kontenjanından bir üyesi değil de, Silivri Kalesi’ne dayanan ulusalcılardan biri!

Sadece Şimşek değil, Erdoğan’ın kabinesindeki pek çok üye her an mizaha dönüşen laflar ediyorlar. Örneğin birkaç gün önce de Bakan Erdoğan Bayraktar “Biz Müslüman bir ülkeyiz, icat yapamayız” demişti.

Anlaşılan Bayraktar’ın İslam tarihinden ve İslam uygarlığının bilime katkısından hiç haberi olmamış… Fakat acaba içlerinde hiç mi meseleyi Müslümanlıklarında değil de Batı’ya bağımlı ilişkilerinde arayan yok? Merak ediyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ağustos 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

CHP’DE İKİNCİ ADAM SORUNU

Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanlığı’nda 2. yılını doldurdu. CHP ise Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığında iki yılda tam dört kurultay yaptı! Ve iki yılda CHP’de pek çok defa PM ve MYK değişti! Artık kimin görevi neydi, akılda bile tutamıyoruz…

34. Kurultay tamamlanırken, kulislerde Adnan Keskin’in ikinci adam olacağı konuşuluyor. Bu “ikinci adam” meselesi önemli, zira Kılıçdaroğlu iki yılda CHP’yi Y-CHP’ye çevirirken, hep ikinci adamlara dayandı. İlginç olanı ise Kemal Kılıçdaroğlu’nun topu topu iki yılda altı “ikinci adama” sahip olmasıydı.

“İkinci adam” bazen örgütlerden sorulu genel başkan yardımcısı oldu, bazen de genel sekreter… Anımsayalım:

Deniz Baykal’ın bel altı operasyonla CHP’den, daha doğrusu siyasetten tasfiye edildiği kaset olayı sırasında, genel başkanlıkta gözü olmadığını belirten ancak bir gün sonra Önder Sav’la anlaşarak CHP’nin başı olmaya soyunan Kemal Kılıçdaroğlu, çok iyi bir “hesap uzmanı” oluğunu geçen iki yılda kanıtladı!

Önce Önder Sav’ı ikinci adam yapıp, Baykal’ın koltuğuna oturdu. Sonra Gürsel Tekin’i ikinci adam yapıp Önder Sav’dan kurtuldu. Ardından Erdoğan Toprak’a ve Sezgin Tanrıkulu’na dayanarak Gürsel Tekin’i etkisiz hale getirdi. Sonra Nihat Matkap’ı “ikinci adam” yaptı. Sırada altıncı “ikinci adam” olarak Adnan Keskin var!

KILIÇDAROĞLU’NUN “TEK ADAM” İLANI

Kemal Kılıçdaroğlu, operasyonunu CHP’ye yutturabilmek için de yeni bir tez attı ortaya: “Artık ikinci adamlık dönemi bitti. Kimse kendini ikinci adam görmesin, ikinci adamı halk seçer.

İkinci adamlara dayanarak birinci adam olan Kemal Kılıçdaroğlu, artık birinci değil, tek adam olduğunu ilan ediyor şu sözleriyle: “Genel sekreterlik, eski genel sekreterlik değildir, genel başkan yardımcılarından sonra gelen bir pozisyon. Örgütlerden sorumlu olan kişi, aslında ikinci adam değildir, belki 3., 4., 5. adamdır. 2. adam kendini halka çok sevdiren, halkta karşılığı olan adamdır. Bu MYK üyesi de olabilir, PM üyesi de, grup başkanvekili de olabilir, düz milletvekili de olabilir.”

Son iki yıldaki örneklere bakılırsa, ikinci adamın CHP’li olması şartı bile aslında gerekmiyor!

ÖRÜGÜTTEN SORUMLU ADAM, ADAM DEĞİL!

Kemal Kılıçdaroğlu, ikinci adamlığı tasfiye edip tek adam olduğunu ilan ederken, CHP’yi ve örgüt anlayışını da bitiriyor. Kılıçdaroğlu’nun şu sözleri bir dönemin kapandığını gösteriyor: “Ben örgüte bakıyorum, 2. adamım. Hayır değil, neden değil, artık atamayla örgüt belirlemiyoruz, bitti o. Seçimle geliyor artık. Burada örgütten sorumlu olan kişi, işsiz kişidir aslında, işi çok fazla değildir. Örgüt seçimle gelmiştir, işi bitmiştir.”

Kılıçdaroğlu’nun örgütten sorumlu adamdan ne anladığı sorununa hiç girmiyoruz ama şu acı gerçeğe dikkat çekiyoruz: Örgütten sorumlu adamın adam sayılmadığı partide, yakında örgüte de gerek kalmaz!

KILIÇDAROĞLU’NUN 10 KİTABI

Yakın gelecekte öyle olacağı da görünüyor…

Kılıçdaroğlu, geçenlerde gündeme gelen “masasındaki 10 sosyal demokrasi kitabı” ile ilgili şimdi görev veriyor CHP’lilere: “Sosyaldemokrasi konusunda 10 önemli kitap. Bunu partili gençler okuyacak. Özet çıkaracak, konferans verecekler. Bunu yaparken de ben gidip dinleyeceğim onları.

Devrimci ve halkçı Mustafa Kemal’in koltuğunda sosyaldemokrasiye sevdalı bir genel başkanın oturduğu parti, elbette Altı Ok programından vazgeçer, “sosyal liberal” tezlere sahip çıkar!

Kılıçdaroğlu’na değil ama CHP’li gençlere Teori Dergisi’nin, “Türkiye’de ve dünyada sosyaldemokrasi” dosyasını mutlaka okumalarını öneriyoruz.

Ve bitirirken belirtiyoruz: Sosyaldemokrasi iyi bir şey olsaydı, önce Mustafa Kemal sosyaldemokrat olurdu! Büyük devrimci, sosyaldemokrasinin emperyalizmin sol eli olduğunu vatanını cephelerde savunurken gördü. Zira savaştığı emperyalist devletler, sosyaldemokrat partiler tarafından yönetiliyordu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Temmuz 2012

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

MİLLİ SOL DALGA GELİYOR

Kemal Kılıçdaroğlu bir gecede fikir değiştirip Deniz Baykal’ın koltuğuna aday olduğundan bu yana ismine itiraz ediyorum. Hatta o dönem Odatv’de yazdıklarım nedeniyle kimi CHP’lilerle de sert tartışmalarımız oldu.

Aslında her şey ilk günden ortadaydı: 27 Mayıs’ı eleştirerek ve laiklikten ödün vererek izlenecek yol, elbette Atatürk’e çıkmayacaktı! 2 yılda Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Fırkası’nı Terakkiperver Fırka’ya çevirdiler!

Üstelik izledikleri yöntemlerle onu da arattılar. Gerçek CHP’liler bu yöntemi artık sorgulamalıdır: Kılıçdaroğlu Önder Sav’la birleşip Baykal’ı tasfiye etti; Gürsel Tekin’le birleşip Önder Sav’ı tasfiye etti; şimdi de Erdoğan Topraklarla birleşerek Gürsel Tekin’i tasfiye etmiş oldu!

HER KONU SOL’A BAĞLANIYOR

CHP solculuğu bırakıp liberalleşirken, Türkiye’de Sol tartışılmaya başladı. Fark etmişsinizdir, son birkaç haftadır, konu ne olursa olsun Sol’a bağlanmaktadır. Elbette 1 Mayıs tartışmaları ve Denizlerin 40. yılı da bunda etkendir…

Ama Sol’a bağlanarak tartışılan konular bunların ötesindedir: Köprü, Suriye, 28 Şubat, tiyatro, medya halleri, süt…

Kim bilir, belki de 1 Mayıs 1977’de kontrgerillayı aklayıp suçu Sol’a yıkmaya kalkmak da sistemin bu gelişmeye karşı önleyici müdahalesidir!

1 MAYIS RAKAMLARLA DA BÜYÜDÜ

Aslında anlatmaya çalıştığım şeyin matematiği bu 1 Mayıs’ta yaşandı. Bölünmeye rağmen bu 1 Mayıs, tüm yurtta şimdiye kadarki en büyük katılımlarla kutlandı.

Hadi İstanbul’u, Ankara’yı, İzmir’i geçin ama katılımın katlandığı diğer büyükşehirler? İlk defa 1 Mayıs kortejleri oluşturulan orta Anadolu kentleri? Ege’de ve Akdeniz’de tatil kasabalarında bile yapılan 1 Mayıs gösterileri?

BAYRAKLI VE VATANLI SOL

Sol’un yükselmeye başladığının işaretlerini her yerde görüyoruz…

27 Mayıs’ın açtığı özgürlük ortamında büyüyen ve gelişen ama 12 Eylül’le bastırılan o büyük dalga, göreceksiniz, yakında bir daha oluşacak.

Üstelik bu kez Sol, milli olacak, bayraklı olacak, vatanlı olacak!

MİLLİ SOL DALGANIN İŞARETLERİ

Bunun işaretleri de artmaktadır:

AKP’nin bölünme anayasasına karşı yurt çapında yapılan Milli Anayasa Forumları; Türkiye Gençlik Birliği’nin hızla büyümesi; İşçi Partisi’nin Türkiye’nin iç ve dış meselelerine yaptığı politik önderliğin toplumda gördüğü büyük ilgi; Yandaş ve sistem gazetelerinin toplam tirajı ile sol ve milli olan gazetelerin toplam tirajları arasındaki makasın küçülmesi; İktidar gücünü arkasına alan kitaplar ile iktidara karşı duran kitaplar arasındaki satış miktarı farkı; “Özelleştirme” zihniyetinin kapitalizmin krizine toslaması ve değişik kesimlerde “kamuculuk” fikrinin tartışılmaya başlaması; Batı tarzı tüketim ile Doğu tarzı üretim savaşının sonucu; Dünya ekonomilerinde Batı’nın payının azalması, Doğu’nun payının artması; Türkiye’nin AB’ye döndürülmüş yüzünün zorunlu olarak bölgesine ve Asya’ya dönmeye başlaması ve en önemlisi ABD’nin inişe geçmesi…

DOĞRU PROGRAM VE ÖNDERLİK

Artık mesele bu gelecek dalgaya önderlik edebilmektir. Atılacak ilk adım da Kemalist Devrim’in programında buluşmaktır. “Kılıçdaroğlu’nu düzeltiriz, CHP’yi teslim etmeyiz” diyenler, boşa geçen iki yıldan ders çıkarmalı ve bu gerçekleşmeyecek amaca harcayacakları enerjiyi, doğru adreslerde değerlendirmelidirler.

2007’deki Cumhuriyet mitinglerinde görülen iktidar olmaya sırt çevirme tavrında ısrar etmek, ikinci ve daha büyük bir yenilgi olacaktır. Tarihi fırsatları ıskalamamak için doğru programda ve önderlikte birleşmek gerekir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mayıs 2012

, , , , , , , ,

1 Yorum

GÜL’ÜN DANIŞMANI, ERDOĞAN’IN MADALYA KARDEŞİ

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başkanlığında 28 Şubat 1997 tarihinde toplanan ve Başbakan Necmettin Erbakan ile yardımcısı Tansu Çiller’in katıldığı Milli Güvenlik Kurulu’nda 18 maddelik kararlar “oy birliği” ile alındı. Tarihe 28 Şubat kararları olarak geçen bu maddeler, 13 Mart 1997 tarihinde hükümet tarafından imzalanarak Bakanlar Kurulu kararı haline getirildi!

O gün bu kararlara imza atanlar ve sürecin öne çıkan isimleri bugün nerede, ne yapıyor? Buyurun, 28 Şubat’ın farklı bir belgesini inceleyelim:

GÜL’ÜN 28 ŞUBAT’DA İMZASI VAR

Abdullah Gül’ün 28 Şubat kararlarının altında Devlet Bakanı olarak imzası var. 28 Şubat’taki partisini bölerek Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte AKP’yi kurdu. 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra Başbakan, ardından da Dışişleri Bakanı oldu. 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçtirildi.

28 Şubat operasyonunu, kararların altındaki imzasını unutarak, “yaşanan hukuksuzluklar takip edilecektir” diye selamladı.

ERDOĞAN’IN UNUTULMAZ EVREN ÖVGÜSÜ

Recep Tayyip Erdoğan, 28 Şubat sırasında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı. 28 Şubat sürecinde bir gün, 12 Eylül’ün Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’i şu sözlerle övdü: “Sizin zamanında Belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum.”

Oğlunun adını verdiği Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ı bazı partililerin ifadesiyle arkasından hançerleyerek, Abdullah Gül’le birlikte parti kurdu. Yasal durumu nedeniyle muhtar bile olamayacakken, Deniz Baykal’ın el uzatmasıyla, önce Siirt milletvekili oldu, ardından Başbakan, sonra da BOP eşbaşkanı oldu. Sıradaki hedefi, Başkanlık!

ERBAKAN KARŞITI GÜLEN

Fethullah Gülen, 28 Şubat kararlarından hemen sonra Samanyolu TV’ye çıkarak “asker, anayasal yetkisini kullandı” dedi. Gülen, 29 Mart’taki bu programda, 28 Şubat’a karşı çıkanlara şu sözlerle balans ayarı yaptı: “Asker demokratik yollarla sorunların çözümünü istedi.”

Gülen, 28 Şubat kararlarına rağmen başbakanlığı bırakmayan Erbakan’a ise 16 Nisan 1997 günü Kanal D ekranlarından posta koydu: “Erbakan bu işi (başbakanlığı) beceremedi, eline, yüzüne bulaştırdı; emaneti hemen vermelidir, millet adına yapmalıdır bunu…”

28 Şubat sürecinde “türban teferruattır” da diyen Fethullah Gülen, Yalçın Doğan’a “askerlerin, bazı sivillerden daha demokrat olduğunu” bile savundu.

Fethullah Gülen, 23 Aralık 1997 günü Zaman gazetesinin sahibi Alaattin Kaya’yı Genelkurmay Karargâhı’na gönderdi. Kaya, Genelkurmay 2. Başkanı Org. Çevik Bir’le baş başa görüştü!

ABD’de yaşayan Fethullah Gülen’in elemanları, bugün TSK’ye karşı yürütülen operasyonlarda aktif roller alıyor.

GÜL’ÜN DANIŞMANI: ÇEVİK BİR

Çevik Bir, 28 Şubat sürecinde Genelkurmay 2. Başkanı’ydı. 28 Şubat’ın “Truva atı” olduğu için Karadayı – Kıvrıkoğlu tarafından Genelkurmay Başkanlığı engellendi. Bir’i Genelkurmay Başkanı yaptıramayan ABD, onu Cumhurbaşkanı adayı olarak pazarladı.

Çevik Bir aynı zamanda Recep Tayyip Erdoğan’ın madalya kardeşidir. Bir ve Erdoğan ikilisi peş peşe ABD’deki Yahudi kurumlarından madalya aldılar!

Çevik Bir, daha sonra Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün danışmanlığını yaptı. Meral Akşener’in gündeme getirdiği bu iddiayı Gül ve Bir yalanlamadı.

Ülker Grubu’na da danışmanlık yapan Çevik Bir, 28 Şubat’tan tam 15 yıl sonra asıl hedefi Süleyman Demirel olan operasyonun açılışı için gözaltına alındı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Nisan 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

BAYKAL, ERDOĞAN’I ALTI OKÇU İLAN ETTİ

Atatürk’ün partisinin lideri, Atatürk ilkelerine karşı odak olduğu Anayasa Mahkemesi’nce hükme bağlanan partinin genel başkanını, Atatürk’ün ölüm yıldönümünde, altı okçu ve Atatürkçü ilan etti. Zira altı ok, bir süredir “babaannelerinin resmi gibi asılı duruyordu” Atatürk’ün partisinde…

Farkındayım, biraz karışık oldu. Hemen açalım:

Başbakan Erdoğan, KCK operasyonları konusunda şöyle konuşmuştu: “Bu ifadelerim sebebiyle beni ‘devletçi, milliyetçi’ diye ifade edenler varsa, bu ifadeleri kullanmak devletçilikse, milliyetçilikse evet, devletçiyim, milliyetçiyim.”

ALTI OK ORTADA KALDI

Erdoğan’ın bu açıklamasına CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal şu yanıtı verdi: “Başbakan ‘Ben devletçi ve milliyetçi bir anlayıştayım’ diyor. Bir süre önce de laik bir anlayışta olduğunu söylüyordu. Başbakan artık ‘6 ok’a sahip çıkmak için herhangi bir eksik bırakmamıştır. Herhalde Cumhuriyetçiliği ve Halkçılığı reddedecek değildir.”

Elbette Baykal, bu sözleri ironi olarak söylüyor ve Erdoğan’ın altı okçuluğuna inanmıyor. Ancak Baykal’ın Erdoğan’a yönelik ironisi, kendisinin de altı oku, “babaannesinin duvarda aslı resmi” gibi değerlendirmesi nedeniyle çifte ironi halini alıyor.

Erdoğan’ın 12 Eylül halkoylamasından bir gün önce CHP’yi “altı oktan sapmakla” suçlaması ise ironiye bile ironi yaptırıyor.

Durun, ironiler daha bitmedi. CHP yönetimi, eski lideri Bülent Ecevit’i anlatmak üzere partiden kimseyi bulamıyor. Ve Ecevit’i CHP’lilere, Süleyman Demirel anlatıyor. Ecevit’in Atatükçülüğünü anlatmak, siyasi hayatının büyük bölümünü Atatürk’ün partisi CHP’ye vurarak geçiren Demirel’e nasip oluyor.

SOSYAL DEMOKRASİ: ALTI OK’UN REDDİ

Atatürk’ün ölüm yıldönümünde mizah gibi olan bu gelişmeleri bırakalalım ve CHP’yi bu hallere düşüren sapmaya odaklanalım: Sosyal demokrasi. Oldukça geniş bir konuyu bu sütunda kıcasa özetlemek gerekirse:

Avrupa’da emekçi hareketi içinde ortaya çıkan ama 1900’ların başında dönüşüme uğrayan sosyal demokrasi, geçen yüzyılda emperyalizmin sol eli haline geldi. 20. yüzyıl boyunca sosyal demokrat partiler ezen – ezilen saflaşmasında ezenin yanında saf tuttular. Örneğin, yüzyılında başında Avrupa sosyal demokratları, Sovyet devrimcilerini Kemalistleri destekledikleri için eleştirdi. Keza İstanbul’daki sosyal demokrat parti de Kurtuluş Savaşı’na saldırıyordu.

Nitekim, Atatürk hiç “sosyal demokrat” olmadı! Kemalist Devrimin önderleri programlarını Altı Ok’ta özetlediler: Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik.

CHP’NİN KARŞI-EVRİMİ

Altı Ok 1961’de anayasadan çıkarıldı ve sosyal demokratçılık ülkemize 1960’larda girdi. Turan Güneş ve Deniz Baykal’ın liderliğini yaptığı mülkiye cuntası, teorilerini Ecevit’e de benimsetti. Ve CHP önce ortanın solu, sonra da sosyal demokrat oldu.

Öyleki, Ecevit 1970 yılında yazdığı kitapta artık şöyle diyordu: “Atatürk Devrimleri altyapı devrimleri değildir; üstyapı değişiklikleridir. Bu değişiklikler yüzeysel gelişme ve biçimsel çağdaşlaşma getirmiştir.”

İşte Baykal’ın 1990’larda kendisini siyaseten Mendereslere, Özallara bağlaması bu çizginin devamıdır. Ve o çizgi 1995, 1999 ve 2002 seçimlerinde güçbirliği çalışmalarına “hayır” deyip, Çillerleri, Erdoğanları Türkiye’de iktidar yapmıştır. Ve o çizgi, 2007’de de, Cumhuriyet mitinglerine sırtını dönerek iktidarı reddetmiş ve halk hareketini söndürmüştür.

“Altı Ok” günümüzde iktidar ile anamuhalefet partileri arasında mizah unsuru olmuş, ortada kalmıştır. Neyse ki Türkiye’nin, Altı Ok’un günümüzün de kurtarıcı programı olduğunu bilen,  devrimci öncüleri hâlâ vardır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Kasım 2011

, , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: