Normalleşme değil, İran karşıtı cephe inşası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/09/2020
ABD ve İsrail’in “normalleşme” dediği, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki ilişkilerde normalleşmesi değildir; birincisi Filistin’i “yutma”, ikincisi Arapları bölme ve üçüncüsü de İran’a karşı Arap-İsrail ittifakı kurma operasyonudur.
Trump’ın başkanlığında ABD’nin en önem verdiği işlerin başında, bu geliyordu. O nedenle adına “Yüzyılın Anlaşması” dedikleri bir projeyi adım adım 4 yılda hayata geçirmeye çalıştılar.
Trump’ın 5 hamlesi
Yüzyılın Anlaşması’nın resmi adı “Ortadoğu Barış Planı”ydı. “Barış”ın yolu ise İsrail’in genişletilmesinden ve bunun Araplarca kabul edilmesinden geçiyordu. Karşılığında ise Filistin’e “küçültülmüş” bir devlet ve mali destek sözü vardı.
Planın gereği olarak şu adımlar atıldı:
1. Trump, “Kudüs‘ü İsrail’in başkenti” olarak tanıdı (6.12.2017).
2. Trump “ABD için İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanımanın zamanı geldi” dedi (21.03.2019).
3. ABD Dışişleri Balanı Mike Pompeo, “Trump yönetiminin Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini artık uluslararası hukuka aykırı olarak görmediğini” duyurdu (19.11.2019).
4. ABD yönetimi, Netanyahu yönetimini “Batı Şeria’nın ilhakı” konusunda serbest bıraktı (22.4.2020).
5. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ABD’nin koordinatörlüğünde İsrail’le anlaştı. (Anlaşma 15 Eylül’de Beyaz Saray’da törenle imzalanacak). ABD yönetimi BAE’yi başka Arap ülkelerinin de izleyeceğini, bu yönde olumlu görüşmeler yaptıklarını duyurdu.
İsrail’i büyütme, komşuları küçültme
Görüldüğü gibi ortada bir normalleşme yok aslında; normalleşme ve barış adı altında İsrail’i genişletme ve güvenliğini garantiye alma işi var.
Öyle ki, planda, İsrail’in uluslararası hukuka aykırı olarak işgal ettiği yerlerde kalmasının “normalleşen” Arap devletlerince kabul edilmesi, hatta Batı Şeria’nın ilhakını da “adım adım” onaylamak zorunda kalmaları durumu var.
Ancak Batı Şeria’nın ilhakını kabul etmenin Arap dünyasında ortaya çıkaracağı fırtına nedeniyle, İsrail “şimdilik” bu adımı ertelemiş durumda. Hatta İsrail-BAE “normalleşme” anlaşmasının, “ilhak planının askıya alınması karşılığında” yapıldığı bile propaganda edildi.
Fakat şu nokta önemlidir: ABD ve İsrail, “küçültülen” Filistin yararına Mısır ve Ürdün’den de bir miktar toprak istemektedir! Buna İsrail’in “el koyduğu” Suriye’nin Golan Tepeleri’ni de eklerseniz, ortada gerçek anlamda bir barış olmadığı görülecektir. Tersine, İsrail’i büyütmek adına Suriye, Mısır ve Ürdün’ü bile küçültme vardır!
Arap dünyasının bölünmesi
Bu “Amerikan normalleşmesi”nin ikinci hedefi ise Arapları bölmektir.
Mısır ve Ürdün’ün ardından adım adım Körfez ülkelerinin de İsrail’le “normalleşmesi”, Arap dünyasında İsrail lehine bir bölünme oluşturacaktır.
Geriye Irak, Suriye ve Lübnan kalmıştır; onlar da uzun süredir zaten ABD’nin açık saldırısı altındadır ve İsrail-Filistin meselesinde Filistincilik yapabilmekten uzaktırlar Washington-Tel Aviv hattına göre…
İran’a karşı Arap-İsrail cephesi
ABD’nin “normalleşme” ile üçüncü hedefi ise İran’a karşı bir siyasi cephe kurmaktır.
Nitekim ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien bunu açık açık dile getirdi: “BAE ve İsrail, ABD ile birlikte İran’a karşı birleşik bir cephe kuracak” (31.8.2020).
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo da bu hedefe işaret etti: “BAE ve İsrail, İran’ı büyük bir tehdit olarak kabul ediyor. Böylece artık bu tehdidin asla Amerikan kıyılarına ulaşmamasını veya Ortadoğu’da kimseye zarar vermemesini sağlama yönünde ittifak kurmanın bir yolunu buldular” (8.9.2020).
Gerçek normalleşme ABD’ye rağmen olur
Elbette, Ortadoğu’da barış olmalıdır ve bölge ülkeleri İsrail’le normalleşmelidir. Ama yukarıda da özetlediğimiz gibi, olan gerçek bir normalleşme değildir. ABD’nin Ortadoğu’yu kendi çıkarlarına göre şekillendirmesidir.
Ortadoğu’ya gerçek normalleşme, ABD emperyalizminin bölgeden çıkarılmasıyla gelecektir. ABD varlığı sürdükçe Türk-Kürt, Arap-Fars, Arap-Yahudi, Arap-Kürt, Arap-Arap çatışması sürecektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Eylül 2020
ABD’NİN ÇİN KARŞITLIĞI BAŞKANDAN BAŞKANA DEĞİŞMEZ
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 09/09/2020
ÇİN TRUMP’I MI, BİDEN’I MI TERCİH EDİYOR?
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin Komünist Partisi’ni “baş düşman” ilan ettikten sonra, şimdi de Konfüçyüs Enstitüleri’ni hedef aldı…
Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, rakibi Joe Biden’i “Çincilikle” suçlamayı sürdürdü. Daha önce “Çin, ABD seçimlerini Biden’ın kazanmasını istiyor” ve “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” diyen Trump, son olarak “Ben olmasaydım Çin ABD’yi ele geçirirdi” dedi.
TRUMP’IN ÇİN KARŞITLIĞININ TEMELİ
Trump’ın bu Çin karşıtlığının iki temeli var:
Birincisi, ilan ettiği “Önce Amerika” stratejisine dayanıyor. Trump, o stratejiye göre Çin’e ticaret savaşı açtı nitekim…
Ancak bunun Trump’a özgü olmadığını, Trump’tan önceki başkanlar döneminde ABD’nin adım adım Çin’i kuşatma stratejisi geliştirdiğini önemle not edelim.
İkincisi, Trump’ın salgınla iyice gün yüzüne çıkan kötü yönetimini perdelemeye ihtiyacı var. O nedenle “çok tanıdık” bir şekilde seçim kampanyasını “düşman” üzerine kuruyor ve rakibini de “düşmanın adamı” ilan ederek seçmen gözünde itibarsızlaştırmaya çalışıyor.
TRUMP’IN ÇİN POLİTİKASI OBAMA-BİDEN’IN DEVAMI
Peki Trump’ın iddiaları tümden temelsiz mi? Yani Çin, Trump’ın iddia ettiği gibi ABD seçiminde Biden’ı desteklemiyor mu?
Öncelikle, hiçbir ciddi devlet, bir başka devletin seçimine “açık taraf” olmaz.
Kuşkusuz bir devlet düşman ilan edilmişse, kendisini düşman ilan eden devletin kim tarafından yönetileceğinin üzerinde elbette durur. Ancak son tahlilde, bu ölçekte bir düşmanlığın, hele de küresel ticaret savaşı şeklinde sürüyorsa, bunun “şahıs değil devlet politikası” olduğunu bilir.
Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi Trump’ın uyguladığı Çin karşıtı strateji, kendisinden önceki başkanlar döneminde başlatılmıştı zaten. Ve Çinci ilan ettiği rakibi Biden da, kendisinden önce Çin’i hedef alan strateji belirleyen ABD Başkanı Obama’nın yardımcısıydı zaten.
Dolayısıyla Çin, Trump da olsa, Biden da olsa, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisinde temel bir farklılık olmayacağını bilmektedir.
Bunu şöyle de ifade edebiliriz: ABD gibi devletlerde, temel hedefler hatta o temel hedefi gerçekleştirmek için belirlenen stratejiler başkandan başkana değişmez. Zira stratejiler uzun vadelidir. Başkanlar o stratejileri ihtiyaca göre günceller ve aralarındaki fark, o stratejinin gereği olan politikalarda ve taktik hamlelerde olur en fazla…
Yani Trump yerine Biden seçildiğinde, ABD Çin’i hedef almaktan vazgeçecek değildir!
“ÖNCE AMERİKA” STRATEJİSİNİN KÖKÜ
Daha net anlaşılması için somut verileri özetleyelim:
Örneğin Biden’ın ABD Başkan Yardımcısı olduğu 2011 yılında, Obama yönetiminin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “ABD’nin Pasifik Yüzyılı” adlı bir belge ilan etmişti. Bu belgeye Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland, ABD’nin Çin’i hedef alan Pasifik stratejisi için kaldıraç ülkelerdi.
Obama yönetiminin 2012 tarihli “savunma stratejisi”, ABD’nin “uzun dönemli askeri operasyonlarla ulus inşası” yaklaşımına son verdiğini ilan ediyor ve Çin’e karşı Hindistan, Güney Kore ve Japonya yayının dengeleyici olacağını saptıyordu. (Yani Trump’ın Afganistan’dan ve Irak’tan çekilme politikaları, aslında kendinden önce belirlenmiş stratejinin gereğiydi. Obama o stratejiye göre “kısmen” geri çekilmiş ancak şartlar nedeniyle bunu tamamlayamamıştı. Nitekim Trump da başkan olurken ABD askerlerini bu ülkelerden tamamen çekeceğini söylemişti ancak adım adım azaltabildi.)
Yani özetle Trump’ın Çin’i hedef alan politikaları, rakibi Biden’ın başkan yardımcılığı döneminde hazırlanan stratejinin devamıdır. Yani, Trump’ın “Önce Amerika” stratejisinin kökü, Obama döneminde hazırlanan “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesinde ve savunma stratejisindedir.
TRUMP-BIDEN FARKI
Sonuç olarak ABD için Çin, küresel liderliğini hedef alan bir rakiptir, hatta düşmandır. Çin’in küresel ölçekte ekonomik ve siyasi ağırlığı artıkça, ABD emperyalizmi için alan daralmaktadır.
Dolayısıyla ABD’yi kim yönetirse yönetsin, Çin’i hedef almayı sürdürecektir. Fark, “yoğurt yeme biçiminde” olacaktır.
Çin açısından ise önemli olan, süreci hangi başkanla daha çok masada tutabileceğidir, “açık çatışmayı” hangi başkanla daha çok geciktirebileceğidir, hangi başkanla zaman kazanabileceğidir.
Biden ile Trump arasındaki fark, Çin açısından budur.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Eylül 2020
Doğu Akdeniz Konferansı-2
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/09/2020
Doğu Akdeniz’de -küresel güçlerin de dahil olduğu- birincisi egemenlik, ikincisi de enerji-politik mücadele var…
Bu mücadelede Türkiye’ye rağmen bir çözüm olmaz ancak Türkiye’nin İhvancı anlayışla yürüttüğü dış politikayla da bir çözüm sağlanmaz.
Diğer Doğu Akdeniz ülkeleri açısından şu gerçek ortada durmaktadır: Türkiye’yi devre dışı bırakarak Doğu Akdeniz gazını Kıbrıs ve Girit üzerinden borularda Avrupa’ya taşımak, hele de bugünkü enerji fiyatlarıyla ekonomik değil.
Öte yandan Türkiye açısından da şu gerçek ortadadır: Esad “AKP’nin önerdiği 7 kişilik İhvan listesini” hükümetine monte etmediği için Suriye’yle, Sisi İhvancı Mursi’yi devirdiği için Mısır’la diplomatik ilişkileri kesen bir ülke, Doğu Akdeniz güç mücadelesinde yalnızdır.
Bütünlüklü strateji ihtiyacı
İşte Yunanistan da Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki bu yalnızlığını fırsata çevirerek Ege sorunu üzerinden atak yapmaktadır.
Türkiye o nedenle Doğu Akdeniz ile Ege sorunu için bütünlüklü bir strateji üretmelidir.
Kaldı ki, hep belirttiğimiz gibi, Suriye-Doğu Akdeniz-Libya hattı da aslında tek cephedir ve o nedenle bütünlüklü strateji kritik ihtiyaçtır.
Ankara’nın “Suriye’yi Rusya’yla, Libya’yı ABD ile ortak çalışarak, Doğu Akdeniz’i de kuvvet göstererek çözerim” yaklaşımı gerçekçi değildir ve sonuç alabilmekten uzaktır.
Peki ne yapmalı?
Erdoğan ve AB’nin mesajları
Yaklaşık bir ay önce, 13 Ağustos’ta bu köşede, yine aynı başlıkla, “Doğu Akdeniz Konferansı” önermiştik.
Silahların patlamadığı bir çözüm için bu şart. Silahların patladığı “çözüm” ise herkes için yıkımdır ve artık “o benden daha fazla yıkıma uğrar” kaba hesaplarının yapılamayacağı “büyük silahlar” çağındayız. Bu tip bir bölgesel yıkımın tek kazananı, silah tekelleri olan küresel güçler olur.
O nedenle “Doğu Akdeniz Konferansı” toplayabilmek, bölgenin şu anda en büyük ihtiyacıdır.
Nitekim bu yönde açıklamalar da gelmeye başladı.
Erdoğan‘ın kurmaylarına, “Güney Kıbrıs hariç herkesle aynı masaya oturabiliriz” dediği kamuoyuna yansıdı örneğin (3 Eylül 2020). Diğer yandan AB Konseyi Başkanı Charles Michel de “Doğu Akdeniz’de gerilimi düşürmek için çok taraflı konferans düzenlenmesi” önerisinde bulundu (4 Eylül 2020).
Müttefik kazanma ihtiyacı
Er geç bir “Doğu Akdeniz Konferansı” yapılacak.
Üstelik bu konferans, kaçınılmaz olarak Doğu Akdeniz ülkeleri dışında ABD, Rusya ve AB’nin de masada bir şekilde bulunduğu bir konferans olacak.
Dolayısıyla önemli olan o konferansa Türkiye’nin nasıl oturacağıdır. Bugünkü gibi Doğu Akdeniz ülkeleri içinde neredeyse tek bir müttefiki olmayan Ankara’nın katılacağı bir “Doğu Akdeniz Konferansı”ndan, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına yönelik bir karar alabilmek güçtür.
O nedenle Türkiye, er geç yapılacak olan bu konferansa hazırlık olarak, hızla müttefik kazanmaya yönelmelidir.
Şam’la anlaşmak, meselenin anahtarıdır. Zira Şam’la anlaşan Ankara, Kahire’yle normalleşmeyi sağlar.
Kaldı ki Esad, tüm olanlara rağmen, Türkiye ve Suriye’nin çıkarları için Ankara’yla anlaşmaya her zaman hazır olduğunu birkaç kez dile getirmişti.
Öte yandan Mısır’ın eski Ankara Büyükelçisi Abdurrahman Salahaddin’in KRT’de Tülin Daloğlu’na şu söyledikleri de Ankara ile Kahire arasında köprülerin hızla kurulabileceğine işaret etmektedir: “20 yıl boyunca Türkiye ve Yunanistan aralarındaki sorunları çözsünler diye bekledik. Ve bir 20 yıl daha beklemeye hazırdık, eğer ki Türkiye’nin Mısır’a karşı agresif davranışları olmasaydı” (1 Eylül 2020).
AKP’nin medya operasyonu
Odatv neden 200 gündür kapalı? TELE1’e neden 5 gün ekran karartma cezası verildi? Cumhuriyet ve Sözcü yazarları ve muhabirleri neden sürekli davalık? Halk TV ve KRT’ye neden sık sık para cezası veriliyor? Barış Pehlivan, Murat Ağırel, Müyesser Yıldız ve Hülya Kılınç neden hapiste?
MİT’in deşifre edilmesiydi, Abdülhamit’e hakaretti, şuydu, buydu, geçiniz!
Yolsuzluklar öğrenilmesin isteniyor, hangi yandaşa ne büyüklükte ihale verildiği haber olmasın isteniyor, 12 yaşındaki çocukların tarikatlarda taciz edildiği duyulmasın isteniyor…
Kısacası halkın haber alma hakkı gasp ediliyor…
O nedenle 9 Eylül’de, saat 09.00’da Çağlayan Adliyesi’nde ol; Barış Pehlivan, Murat Ağırel ve Hülya Kılınç’a destek ol, diyoruz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Eylül 2020
AKP iktidarı paralel devletlere gebe
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/09/2020
12 yaşındaki çocuğa cinsel istismardan tutuklanan Uşşaki tarikatı lideri Fatih Nurullah, bir istisna değil. Türkiye’de özellikle son 10 yılda onlarca, yüzlerce Fatih Nurullah vakası ortaya çıktı.
Birkaç gündür konuşuyoruz bu vahim tabloyu…
Ama üzerinde bunun kadar durmadığımız ancak sonuçları bakımından bundan çok daha tehlikeli bir konu var: Nurullah’ın “Devletin kontrol mekanizmalarında olalım” sözleri!
Paralel devlet sorunu
Türkiye, FETÖ ve paralel devlet olgusundan ders çıkaramadı. Çıkaramaz da…
Zira AKP hükümeti paralel devlet olacak yapılara gebe bir organizmadır. Bu parti, tarikat ve cemaatlerin siyasal çatı örgütüdür ve AKP hükümetleri, “tarikatlar koalisyonu”dur.
Fethullah Gülen cemaati ilk koalisyonun en güçlü cemaatiydi. AKP hükümetinin siyasal desteği ile adım adım devleti ele geçirdi ve en sonunda Tayyip Erdoğan’ı da hedef alan bir paralel devlete dönüştü.
Devletten büyük ölçüde tasfiye edilen FETÖ’nün yeri kimlerle doluyor peki? Liyakatle kadrolaşmaya gidilmediği, başta Menzil olmak üzere başka tarikat ve cemaatlerin devlete yerleştirildiği biliniyor.
İşte Uşşaki tarikatı liderinin “devletin kontrol mekanizmalarında olalım” sözleri, FETÖ’den boşalan yerleri doldurma yarışını özetlemektedir.
Dolayısıyla 2008’de Anayasa Mahkemesi tarafından “laiklik karşıtı odak” olduğu saptanan bir partinin iktidarı altında, “paralel devlet” konusu Türkiye’nin gündeminde olmaya devam edecektir maalesef!
Laikliğin dönüşümü
Tarikat şeyhlerinin çocuk istismarı sayısının artmasıyla, laikliğin budanması arasında bir orantı olduğu ortada. Ayrıca yukarıda özetlediğimiz “paralel devlet” tehdidinin en sağlam panzehri de laikliktir.
Demirel’le sağa eklemlenen, Özal’la kurumlara kadro yapılan, Çiller’le iktidara ortak edilen tarikat ve cemaatler, en sonunda Erdoğan’la “tam iktidar” olmuştur!
Bu süreç, aynı zamanda laikliğin nasıl budandığının da tarihidir:
Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Büyük Kongresi, 22 Ekim 1927’de tüzüğünün 3. maddesini şu şekilde kabul etmiştir: “… devlet ve millet işlerinde din ile dünyayı tamamen birbirinden ayırmayı en önemli esaslarından sayar.”
Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Büyük Kongresi, 13-14 Mayıs 1931’de kabul ettiği programında ise laikliği şöyle tanımlar: “… Din anlayışı vicdani olduğundan, fırka din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.”
Yani Kemalist Devrim döneminde özetle “din ile dünya işlerinin ayrı olması” şeklindeki laiklik, devrimin kireçlendiği ve “küçük Amerika” sürecine girildiği dönemde “din ile devlet işlerinin ayrılmasına” dönüşmüş, Amerikancı 12 Eylül döneminin Türk-İslam sentezi altında “din ve vicdan özgürlüğüne” başkalaşmış, en sonunda ABD’nin BOP eşbaşkanlığı döneminde de Anayasa’da yazılı bir kelimeden ibaret hale düşürülmüştür!
Diyanet’in dönüşümü
Laikliği “din ile dünya işlerinin ayrılması” olmaktan çıkarıp “din ve devlet işlerinin ayrılmasına” indirgediğinizde, tarikat ve cemaatlere toplum ve ekonomi hayatında yer açmış olursunuz; “vicdan özgürlüğüne” indirgediğinizde de siyasete ve devlete sokmuş olursunuz.
Yaşadığımız son 70 yıl özetle budur.
Sonucu ise bir köşesi çocuk istismarı, bir köşesi paralel devlet olan bir felaket tablosudur!
İşte Mustafa Kemal bunu gördüğü için laikliği “din ve dünya işlerinin ayrılması” diye koymuş ve buna paralel olarak da tarikatları yasaklamıştır. Atatürk’e göre inanç, bir vicdan meselesidir ve “Allah ile kul arasındaki ilişki” alanının dışına çıkamaz. Hele hele tarikat şeyhleri olarak üçüncü kişiler, Allah ile kul arasına kesinlikle giremez.
İşte Atatürk’ün Diyanet’i de Allah ile kul arasına giren bu tarikatların yerini doldurmak içindi. 70 yılda laiklik budanırken, Atatürk’ün Diyanet’i de, Erdoğan’ın Diyanet’ine dönüşerek tarikat ve cemaatlerin koordinatörü oldu!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2020
Ulusal güvenlik için dış politika
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/09/2020
Ekranlarda AKP’nin dış politikasını savunan destekçilerinin (ki bir kısmı AKP üyesi değil), yapılan eleştiriler karşısında dile getirdikleri üç argümanı var:
1. Ulusal güvenlik, siyaset üstüdür!
2. Uygulanan hükümet değil, devlet politikasıdır!
3. Tamam, geçmişte yanlışlar yapıldı ama önemli olan bugün doğru yapılan işin arkasında birlik olmaktır!
1. Ulusal güvenlik siyaset üstü mü?
Ulusal güvenlik siyaset üstü değildir. Her şey siyasete dahildir.
Çünkü ulusal güvenlik konusu, en sonunda tehdidi saptama, tehdidin kaynağını yalnızlaştırmaya çalışma ve tehdide karşı müttefik kazanma işidir. Bunlar da siyasetle (politikayla) yapılır. Dış politika, zaten esas olarak ulusal güvenliği sağlamak için yapılır.
Bu konuda en fazla “ulusal güvenlik, günlük dar siyasi çekişme içine sıkıştırılmamalı” denebilir ama orada da konunun esas muhatabı muhalefetten ziyade iktidardır. Zira dış politikayı, içeride iktidarını sağlamlaştırmada kullanan ve iç politikaya alet eden iktidardır.
2. Uygulanan devlet politikası mı?
Uygulanmakta olan dış politikanın hükümet değil, devlet politikası olduğu iddiası iki nedenle doğru değildir:
Birincisi, yeni sistem nedeniyle zaten Türkiye adım adım parti devletine dönüşmektedir. AKP’nin genel başkanı devletin başıdır zaten.
İkincisi, dış politika hükümetin İhvancılık bağı üzerinden yapılmaktadır. Tek başına Mısır örneği bile bu gerçeği göstermektedir. AKP hükümeti, İhvana karşı yapılan darbe nedeniyle Kahire’yle diplomatik bağı kesmiş ve Mısır’ın Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı cephede konumlanmasına, hatta Mısır ile Yunanistan arasında MEB anlaşması yapılmasına zemin sağlamıştır. Zira o anlaşma tam 17 yıldır müzakere edilmekte ve Kahire anlaşmayı geciktirmekteydi.
Hükümet yerine devlet politikası olsa, devlet ulusal çıkar gereği, Mısır’da bugün kimin iktidar olduğuna bakmaksızın, devletten devlete ilişkiyi sürdürürdü.
3. Ulusal birlik sorunu
AKP destekçilerinin “geçmişte yapılanların yanlış olduğunu savunması”, çözüm bulmak amacıyla değil, AKP’nin bugünkü “yanlış” dış politikasına destek bulmak amacıyladır!
Çünkü yanlışı düzeltmek isteyen, işe Şam ve Kahire ile anlaşma arayarak başlamalıdır. Şam ve Kahire karşıtlığını sürdürerek, dış politikayı doğru bir çizgiye getiremezsiniz.
Kaldı ki, iliklenen ilk yanlış düğmeyi tespit etmek kritik önemdedir. “Aman bunları konuşmayalım” diyerek yapılan şey, Türkiye’nin çıkarlarına hizmet etmez ama AKP’nin yarın yanlış diyeceğiniz bugünkü yanlışlarına hizmet eder!
İşte son örnek Meis’e Yunanistan’ın asker çıkarması konusudur. Bugün sanki yeniymiş gibi tepki gösteriliyor ve 83 milyondan AKP’nin arkasına dizilmesi isteniyor. Oysa Meis’e de, diğer adalara da uluslararası anlaşmalara aykırı olarak Yunanistan 15 yıldır asker çıkarıyor, silahlandırıyor…
Bu konuda hükümete geçmiş yıllarda uyarı yapanlara “derdiniz Yunanistan’la savaş çıkarmak mı” diye tepki gösteriliyordu. Tersine, uyarı zamanında ve daha ilk ada silahlandırıldığında yapılsaydı savaş riski olmazdı ama göz yumuldukça, diğer adalar da silahlandırıldıkça o risk artmaya başladı.
Aynı durum Doğu Akdeniz için de geçerli değil mi! Kasım 2019’a kadar Doğu Akdeniz bu hükümetin umurunda olmadı. Dahası AKP’nin desteklediği Annan Planı sayesinde Güney Kıbrıs’ın önü açıldı. Rumlar AKP hükümetinin sessizliği sayesinde MEB ilan etti; Mısır’la, Lübnan’la, İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşmaları imzaladı.
“Aman bırakalım dünkü yanlışları, bugün ülkemizi (aslında AKP’yi) destekleyelim, birlik olalım” diyenlerin yaptığı kaba propagandadan ibarettir, çünkü ulusal güvenlik hedefli dış politikanın arkasında ulusun birliğini sağlamak, hükümetin işidir.
Ama o hükümet 30 Ağustos kutlamalarını salgın nedeniyle yasaklayıp, 31 Ağustos’ta kendi mitingini yapıyorsa, derdi “milli birlik” değildir; tersine “kutuplaşma” ile iktidarını sağlamlaştırma peşindedir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Eylül 2020
TRUMP RUSÇULUKLA, BIDEN ÇİNCİLİKLE SUÇLANIYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 02/09/2020
ABD SEÇİMLERİNDE RUSYA-ÇİN YARIŞI
ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlık süresi doluyor. 3 Kasım’da başkanlık seçimi var. İkinci dönem için yeniden Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olan Donald Trump’ın karşısında ise Demokrat Parti’nin adayı Joe Biden var. Biden, Trump’tan önceki başkan Barrack Omaba’nın yardımcısıydı.
Aslında 6 ay öncesine kadar Donald Trump’ın seçimleri kazanacağı ve kendisine yönelik “seçkinlerin” tepkisine rağmen ikinci kez başkan olacağı konuşuluyordu. Zira Trump’ın hem rakiplerine hem de müttefiklerine uyguladığı gümrük tarifelerini artırma politikası içeride ekonomiyi canlandırmış, bu da işsizlik başta kimi ekonomik verilere olumlu yansımıştı. Kısacası Trump’ın oyların çoğunu alacak şekilde ekonomiye bir iyileştirme getirdiği genel kabuldü…
SALGIN TRUMP’IN OYLARINI DÜŞÜRDÜ
Ancak koronavirüs salgını Trump’ın oy oranını hızla düşürdü. Çünkü pek çok konuda beceriksizlikle suçlansa da, ekonomiye olumlu dönüşen politikalarından sonra, salgın gibi önemli bir konu, Trump’ın beceriksiz yönetimini iyi resmetmişti.
Trump önce salgını ciddiye almamış ve küçümsemişti. Hatta yönetimi, Çin’in salgınla boğuşmasından memnun açıklamalar yapmıştı. Salgın nedeniyle Çin ekonomisinin sıkıntıya gireceğini, bunun da Amerikan ekonomisine olumlu yansıyacağını savunmuştu.
Ancak salgın önce Avrupa’ya, sonra da ABD’ye sıçradı. Konuyu ciddiye almayan Beyaz Saray önlem de almamıştı. Bir anda ABD salgının merkezi haline geldi. Haliyle Amerikalılar bu somut durum karşısında tepki göstermeye başladılar.
İşadamı Trump ise salgını ciddiye almamasının faturasını ve yönetiminin beceriksizliğini Çin’i suçlamaya kalkarak örtmeye çalıştı. Ancak Trump’ın Çin’i hedef alan komploları kendi devlet kurumlarından bile destek görmedi. Trump yönetimi bu kez Amerikan kamuoyunun genetik kodlarına işlenmiş “anti-komüznizmden” faydalanabilmek için açıktan Çin Komünist Partisi’ni ABD’nin baş düşmanı ilan ederek Çin’e karşı düşmanlığın seviyesini yükseltti.
Ancak tüm bunların Trump’ın düşmekte olan oy oranını durdurmadığı görülüyor…
TRUMP: BIDEN KAZANIRSA ÇİN KAZANIR
Amerikan hegemonyasının zirvede olduğu yıllar boyunca, Türkiye de dahil pek çok ülkede yapılan seçimlerde, kimi adayların Amerikancı olduğu suçlaması yapılırdı. Nitekim doğruydu da…
Örneğin Türkiye’de ABD vatandaşlığı bulunan yöneticiler de oldu, ABD projesine eşbaşkanlık yapanlar da…
Ancak ABD’de ilk kez bir başkan adayı, diğeri tarafından, bu açıklıkta bir başka ülkenin “adamı” olmakla suçlanıyor!
Evet, Donald Trump rakibi Joe Biden’ı açık açık Çincilikle suçluyor.
Örneğin Trump 11 Ağustos’ta Biden’ın Çin konusundaki tutumunu eleştirerek, “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” dedi!
Örneğin Trump 26 Ağustos’ta şöyle bir mesaj attı sosyal medyada: “Sıcak Gelişme: Çin devlet medyası ve Çin liderleri, Biden’ın ABD seçimlerini kazanmasını istiyor. Bu olursa ki olmayacak, Çin ülkemizin sahibi olacaktır.”
Kısacası Trump, Amerikan kamuoyunu Çin korkusu üzerinden etkileyerek seçimleri kazanabilmeyi hedefliyor.
TRUMP RUSÇULUKLA SUÇLANIYOR
Trump’ın Biden’ı Çincilikle suçlaması kadar tuhaf olan bir başka tuhaflık da, Trump’ın başkanlığının birinci dönemi boyunca Rusçulukla suçlanmış olmasıydı!
Seçildiği andan itibaren Rusya’nın Trump’ın lehine seçimlere müdahale ettiği suçlaması yapıldı. Hatta konu yargıya bile taşındı.
Tüm bu süreçte Trump’ın kimi zaman açıklamalarına kimi zaman da politikalarına gönderme yapılarak Trump-Rusya ilişkisi sorgulandı. Öyle ki Rusya’nın ABD seçimlerine müdahale ettiği yönünde raporlar yayımlayan ABD istihbaratına itiraz eden Trump’a “hain” bile denildi.
Trump Kremlin’de “Rusya’nın seçimlere müdahale ettiğine inanmak için bir sebep olmadığını” söylediğinde kendisine Cumhuriyetçi senatörler bile tepki göstermişti. Örneğin Cumhuriyetçi senatör John McCain “Daha önce hiçbir ABD Başkanı kendisini böyle bir despot karşısında hiç bu kadar sefilce aşağılamamıştı” derken, Senatör Lindsey Graham da Trump’ın Kremlin’e ABD ile ilgili bir “zayıflık” mesajı verdiğini savunmuştu (17 Temmuz 2018).
Demokratlar ise Trump’a ateş püskürüyor, onu Rusçu olmakla suçluyordu. Örneğin Demokrat Senatör Mark Warner, “Trump’ın açıklamalarının ABD’nin rakiplerine karşı ülkeyi korumakla ilgili görevinin ihmali anlamına geldiğini” belirtiyordu. Demokratların Senato’daki lideri Chuck Schumer, “Trump’ın ABD’nin hukuki yaptırımlarına, savunma yetkililerine ve istihbarat servislerine karşı Rusya Devlet Başkanı Putin’in yanında yer almasının düşüncesizce, tehlikeli ve zayıf olduğunu” söylüyordu.
Kısacası Trump, ilk dönemi boyunca Rusçulukla suçlandı!
ABD İSTİHBARATI: TRUMP’I RUSYA İSTİYOR, ÇİN İSTEMİYOR
Bu suçlama bitmiş de değil. Trump Biden’ı Çincilikle suçlarken, karşılığında da kendisini Rusçulukla suçlayan raporlarla uğraşıyor.
ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi Direktörü William Evanina tarafından kaleme alınan bir rapor, açık açık Rusya’nın 3 Kasım’da yapılacak seçimlerde Trump’ı desteklediğini, bu nedenle Biden’ı karaladığını savunuyor.
7 Ağustos 2020 tarihinde yayımlanan bu rapor, ayrıca Çin’in de Trump’ın ikinci kez seçilmesini istemediğini, bu nedenle Pekin yönetiminin Beyaz Saray’ı artan dozda eleştirdiğini savunuyor.
ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi, Çin’in ABD’deki kamu politikasını şekillendirme ve Pekin’in çıkarlarına karşı olduğu düşünülen siyasi figürlere baskı yapma çabalarını genişlettiğini iddia ediyor.
AMERİKAN HEGEMONYASININ SONU
Özetle ABD başkanlık seçimlerinde başkan adaylarından birinin Rusçulukla, diğerinin de Çincilikle suçlanması, ABD emperyalizminin tarihi açısından olağanüstü bir tabloya işaret ediyor.
Kuşkusuz bu tablo, Amerikan hegemonyasının zayıflamasıyla ilgili…
Zira zayıflayan ABD’nin küresel politikaları gibi, seçimlerinin de kırılganlaştığı düşünülüyor…
Öyle ki yukarıda bahsettiğimiz 7 Ağustos 2020 tarihli ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi raporu sadece Trump’ı Rusya’nın istediği ama Çin’in istemediği iddiasında bulunmuyor. Rapor, İran’ın bile ABD seçimlerine müdahale etmeye çalıştığını savunuyor!
Yıllardır ABD ambargosu altındaki İran’ın bile ABD seçimlerine müdahale edebileceğinin ABD kurumları tarafından savunulabilmesi, emperyalizmin, oldukça hızlı şekilde gerilediğini resmediyor aslında….
Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan son kitabım Amerikan Hegemonyasının Sonu’nu, bu kapsamda okumanızı öneriyorum… Hem ABD ile Çin’in hem de ABD ile Rusya’nın küresel ölçekte çarpışmasının inceleyen kitap, ABD başkanlık seçimlerindeki bu mizaha konu olabilecek tabloyu anlamamıza yardımcı olacak veri ve analizler içeriyor…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Eylül 2020
Libya’da darbe ve karşı-darbe
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/09/2020
24 Ağustos tarihli “Libya ateşkesinin hedefi ne?” başlıklı makalemizde dikkat çekmiştik: Trablus ve Tobruk eşzamanlı ateşkes çağrısı yaptı, ancak pek çok ülke konuyla ilgili açıklama yaptığı halde, Türkiye bu konuda sessiz kaldı!
Resmî açıklama yok ama resmi olarak başlayan fakat gayri resmî sonuçlanan temaslar var.
Şöyle ki Libya Yüksek Devlet Konseyi Başkanı Halid el-Meşri ve Ulusal Mutabakat Hükümeti İçişleri Bakanı Fethi Başağa Türkiye’deydi. Halid el-Meşri Erdoğan’la, Fethi Başağa da Hulusi Akar’la görüştü.
Ancak ikili Türkiye’deyken ve temaslarını sürdürürken, Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayiz Es-Serrac, Fethi Başağa’yı görevden aldı. Böylece Fethi Başağa’nın AKP hükümetiyle teması resmiyetini yitirmiş oldu!
Trablus’ta protestolar
Şu soruların yanıtları önemli: AKP hükümetinin müttefiki olan ve çok sık Türkiye’ye gelen Serrac değil de neden el-Meşri ve Başağa Türkiye’de? Serrac, el-Meşdi ve Başağa Türkiye’de resmi temaslarda bulunurken neden Başağa’yı görevden aldı? Bu Ankara’ya nasıl bir mesaj içeriyor?
Ve daha önemlisi de şu: Serrac, AKP hükümetine rağmen mi Tobruk’la ateşkes ilan etti? Özetle Erdoğan ile Serrac ittifakında sorun mu var?
Önce olguları inceleyelim: Trablus ile Tobruk ateşkesinin hemen ardından, Trablus’ta geniş çaplı protestolar başladı. Halk yolsuzluk ve hayat şartlarının kötüleşmesini bir haftadır protesto ediyor.
İlginç olanı şu: Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Serrac, protestocuların taleplerini haklı bulduğunu açıklıyor ancak İçişleri Bakanı Fethi Başağa ise gösterilere provokatörlerin sızdığını söyleyerek sert müdahale istiyor.
Ve fakat Trablus’ta bir haftadır protestolar sürerken de, Başağa Türkiye’de Hulusi Akar’la görüşüyor!
Trablus’ta güç mücadelesi
Serrac ile Başağa arasında bir güç mücadelesi olduğu biliniyor. Serrac’ın son dönemde AKP hükümetinin radarından bir ölçüde çıkma eğilimine girdiği de biliniyor.
Zira Trablus-Tobruk ateşkes anlaşmasından sonra Serrac bizzat Fransa Cumhurbaşkanı Macron tarafından Paris’e davet edilebildi!
Ankara’nın bu eğilimi görerek güç mücadelesinde Başağa’dan yana ağırlık koyduğu anlaşılıyor.
Kuşkusuz Trablus-Tobruk ateşkes anlaşmasından hemen sonra ortaya çıkan ve bir haftadır süren protesto gösterileri de bu bağlamda değerlendirilmeli. Eylemlere Serrac ile Başağa’nın farklı yaklaşımı da buna işaret ediyor zaten.
Sonuç olarak Başağa’nın darbe hazırlığına karşı Serrac’ın onu Türkiye’deyken görevden alarak karşı-darbe yaptığını söyleyebiliriz bir anlamda. Nitekim Serrac, savunma bakanı ile genelkurmay başkanını da değiştirdi; Nemruş’u savunma bakanı, Haddad’ı da genelkurmay başkanı olarak atadı.
Tablo, İhvan içi güç mücadelesi ve darbe girişimi olarak da yorumlanıyor…
Satranç tahtasında blöflü pişti
Artık mesele şudur: Bu tablo, Ankara’nın Trablus’la yaptığı “deniz yetki anlaşması”na nasıl yansıyacak? Başağa’ya oynayan AKP hükümeti, Serrac’ı tümden kaybetme riski yaşar mı?
Gerçi Trablus’a dönüşte 300 araçlık konvoyla karşılanan Başağa’nın kolay pes etmeyeceği anlaşılıyor ama AKP bu güç mücadelesine dahil olarak her sonuçta Trablus üzerindeki ağırlığını riske atmış oldu.
Doğu Akdeniz’de bunca yalnızlaşmanın içerisinde neredeyse tek müttefik olan Trablus’la da işler sorunlu hale gelirse, bu ciddi bir kayıp olacaktır.
Ancak sürpriz olmayacaktır: İlk düğmeyi yanlış ilikleyerek Kıbrıs’ta Annan Planı’nı destekleyip Güney Kıbrıs ile Yunanistan’a geniş bir alan açan, açtığı alan sayesinde Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de 15 yılda adım adım geniş bir cephe örmesini de seyreden AKP hükümetinin, Trablus’la ilişkileri de kötü yürütmesi kimseyi şaşırtmayacaktır maalesef!
Çünkü satranç tahtası üzerinde blöflü pişti oynanmaz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ağustos 2020
31 Ağustos stratejisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/08/2020
30 Ağustos’ta Dumlupınar (Başkomutanlık) Meydan Savaşı kazanılmıştı. Peki şimdi ne yapılacaktı?
31 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa Çalköy’deki yıkık bir evin avlusunda buluştular. Bir kağnı arabasının üzerine ilişmiş olarak oturdular. Ellerinde haritalar…
İsmet Paşa, Uşak yönünde geri çekilen Yunan birliklerinin toparlanmasına imkân verilmemesini, bu amaçla eldeki bütün güçle dağılan Yunan ordusunun takip edilmesini savundu.
Fevzi Paşa ise 1. Ordu ile Yunan ordusunu İzmir yönünde takip etmeyi ama 2. Ordu ile de Eskişehir’den Bursa üzerine takibe geçerek işgal altındaki toprakların iki taraftan da kurtarılmasını savundu.
Kuvveti ağırlık merkezinde toplamak
Mustafa Kemal’in dikkatle dinlediği bir tartışma yürüttü iki büyük komutan; İsmet ve Fevzi Paşalar…
İsmet Paşa’nın iki gerekçesi vardı: Birincisi, yorgun Türk ordusu Eskişehir’e ancak 4-5 günde varabilirdi; vardığında da arkasını İstanbul’a vermiş zinde Yunan ordusuyla karşı karşıya gelecekti. İkincisi, bu süre içerisinde Yunan ordusu İzmir’e yeni asker çıkaracak ve İzmir’de köprübaşı kuracaktı.
Bunun altından kalkmak İsmet Paşa’ya göre mümkün değildi ve o nedenle kuvvetler tek bir hedefe, İzmir’e doğu Yunanların üzerine yürütülmeliydi.
İsmet Paşa’ya göre Eskişehir’deki Yunan birlikleri bir şey yapamazdı ve hızla geri çekilmek dışında şansları yoktu.
Başkomutanın kararı
İsmet ve Fevzi Paşaları dinleyen Başkomutan Mustafa Kemal, iki stratejinin de kuvvetli ve zayıf yanlarını tarttı. Ve İsmet Paşa’nın harekât planını Türk ordusunun şartlarına daha uygun gördü.
Böylece 1 Eylül’de o ünlü ve tarihi ve emrini orduya verdi: “TBMM orduları! Afyon-Dumlupınar Meydan Savaşı’nda zalim ve kibirli bir ordunun esas unsurlarını inanılamayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. … Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”
Kısacası Kurtuluş Savaşı’nın başarısında komutanların niteliği ve Başkomutanın o nitelikten azami faydalanabilme kapasitesi vardı. Mustafa Kemal, komutanlarının niteliklerinden doğan fikirleri ve harekât planlarını bir kapta topluyor ve sentezleyerek şartlara en uygun hale getiriyordu.
Üç komutanın farkı
Bu nitelik farklarına ve son tahlilde Kurtuluş Savaşı’nı başarıya götüren o niteliklerin sentezine en iyi örneği, yine Mustafa Kemal anlatmaktadır:
“Savaşta bir tümen bir köprüyü geçecektir. Ben hemen emir verir, köprüyü geçirtirim. Fevzi Paşa, önce bir tabur asker geçirtir köprüden. Yıkılmazsa tümeni yürütür. İsmet Paşa’ya gelince, önce köprünün sağlamlık derecesini ölçmeye, ne kadar yüke dayanabileceğini bulmaya çalışır, sonra tümenin ağırlığını hesaplar. Güven duyarsa tümeni köprüden geçirtir.
“Ben zamandan kazanır, kazandığım zamandan yararlanmaya çalışırım. Şansım bana gülmezse, işim zordur. Fevzi Paşa, bir yandan zamandan kazanmak ister, bir yandan da az yitik vermenin yollarını arar. İsmet Paşa ise hesap adamıdır. Bir tek eri bile ileri sürerken ölçüyü elden bırakmaz. Ama geç de olsa sonunda kazanmasını bilir.”
Tek değil çok adam!
Kısacası bir komutanın ataklığı, diğerinin ihtiyatı, ötekinin kararlılığı vb. Kurtuluş Savaşı’nın o sıcaklığında bir potada erimiş ve zaferi getirmiştir…
Alev Coşkun’un Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan İnönü dizisinin ilk iki kitabı Asker İnönü ve Diplomat İnönü-Lozan, Kurtuluş Savaşı boyunca süren bu komutanlar arası tartışmaları çok kapsamlı olarak bizlere sunmaktadır. Üstelik, bugün o tartışmalardan ve fikirlerin sentezlenmesinden çok dersler çıkarmamız gereken günlerdeyiz…
Özetle, bugün karşıtlarının “tek adam” dediği Mustafa Kemal, çok adamdı, bütün adamların toplamıydı, senteziydi…
Tarih bu bakımdan zaten liderleri ikiye ayırmaktadır; “tek adam” olup yıkılanlar, “çok adamı” birleştirerek “büyük adam” olup yükselenler…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ağustos 2020
Belarus’ta turuncu darbe girişimi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/08/2020
“Renkli devrim” diye isimlendirilen turuncu darbeler, ABD’nin klasik darbelerinden biçimsel olarak ayrılıyor. ABD’nin eskisi gibi bir gecede düğmeye basarak hükümet değiştirebilme gücünde olmaması, darbelerin biçimini ve kullanılan araçları değiştirdi.
Fakat amaç değişmedi; hedef ülke ABD politikalarını uygulayacak kıvama getirilmeli ve Washington’un liderlik ettiği neoliberal zincire eklemlenmeliydi. Bu ABD’nin ana stratejisinin gereğiydi; baş düşman bu yolla çevrelenecekti…
Karadeniz’i NATO gölü yapma operasyonu
2003’te Ukrayna’da “Turuncu devrim”, 2004’te Gürcistan’da “Gül devrimi”, 2005’te Kırgızistan’da “Lâle devrimi” adıyla yapılan renkli darbeler, ABD’nin Putin’le yeniden güç kazanmaya başlayan Rusya’yı çevreleme operasyonuydu; hatta eski çevreleme politikasını SSCB toprakları üzerinden daraltma harekatıydı…
Ve aynı zamanda Karadeniz’i kuşatma operasyonuydu. Tabloyu iyi okuyamayan Ankara, üç renkli darbeyi de destekledi. Neyse ki Kırgızistan ve Gürcistan darbeleri güç kullanılarak boşa çıkarıldı ancak Ukrayna darbesi sürüyor ve Ankara hâlâ destekliyor!
Oysa Karadeniz’in batısında Bulgaristan ve Romanya’nın, kuzeyinde Ukrayna’nın ve doğusunda Gürcistan’ın Batı kampına (AB ya da NATO üyeliği) alınmasıyla Karadeniz bir NATO gölü yapılmak isteniyordu, hâlâ da isteniyor…
Ancak bu büyük stratejiyi yutturmak için Batı basınından Ukrayna ve elbette diğerleri için de bir “insan hakları hikayesi” yazıldı; halklar diktatöre karşı ayaklanmıştı!
Oysa gerçek ortadaydı. Nitekim ABD Başkanı Barrack Obama 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda meselenin ne olduğunu sergilemişti: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”
Darbenin sözleşmesi
Benzer tablo Venezüella’da da yaşandı. Hugo Chavez’in ardından petrol ülkesi Venezüella’yı yeniden neoliberal zincire eklemleme fırsatı bulduğunu düşünen ABD, Chavez’in takipçisi Maduro’yu devirmeye çalıştı.
Maduro direndikçe ve ABD’nin girişimlerini püskürttükçe, Batı basınından “diktatör Maduro’ya karşı özgürlük mücadelesi verildiği” kampanyası başlatıldı. Kampanyanın etkili olabilmesi ve halkı ekonomik sıkıntılar üzerinden kışkırtmak için de ABD ve İngiltere uluslararası hırsızlık yaptı; Venezüella’nın parasına ve altınına el koydu, petrolüne ambargo uyguladı.
Ve en sonunda ABD’nin özel harekât askerleri yeni bir darbe girişimi sırasında yakalandı ve ABD’nin Maduro’ya karşı desteklediği sözde özgürlükçü Guadio’nun bunlarla yaptığı darbe sözleşmeleri ortaya çıkarıldı. Böylece ABD’nin Venezüella’daki darbe girişimleri resmiyet kazandı.
NATO’nun Baltık Savunma Planı
Benzeri şimdi Belarus’ta yaşanıyor. Yine aynı şekilde seçim sonuçlarını tanımamak üzerinden bir ülkenin yönetimi devrilmeye çalışılıyor. Yine “diktatör Lukaşenko” sloganları, yine “Belarus’ta halk özgürlük için alanlarda” haberleri…
ABD emperyalizminden özgürlük bekleyebilmenin “saflığını” bir kenara koyarak haritayı açalım: Belarus, Ukrayna’nın kuzeyinde ve Rusya’nın batısında; ABD’nin Rusya’yı çevrelemek için egemen olmak istediği Batı yayı üzerindedir.
Washington Baltık-Belarus-Ukrayna yayı ile hem Rusya’yı sıkıştırmayı hem de Rusya ile işbirliğine eğilimli Avrupa ülkeleri arasına girmeyi hedefliyor.
Türkiye’nin vetosunu kaldırmasıyla yakın zamanda onaylanan NATO’nun Baltık Savunma Planı bile resmi anlamaya yetiyor. ABD Estonya, Letonya, Litvanya ve Polonya’yı kapsayan bu planla Rusya’yı hedef alıyor. Bu dört NATO ülkesi ile Rusya arasında bir tek Ukrayna ve Belarus kaldı!
Trump mekanizmayı özetledi
Belarus’taki olayları Batı basını dışından okuyanların gördüğü en önemli gerçek, Venezüella’daki gibi muhalefet ile ABD arasında yapılan işbirliğidir. Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko’ya karşı “turuncu darbe” için kurulan “koordinasyon konseyi”nin ilişkileri adım adım açığa çıkıyor…
Kaldı ki Trump’ın 3 Kasım’da yapılacak ABD seçimlerine dair dile getirdiği ve özetle “kaybedersem oylar çalınmış demektir” yaklaşımı bile, aslında turuncu darbe mekanizmasını özetlemektedir.
Trump’ın ABD’de istediğini, ABD dün Venezüella’da, bugün Belarus’ta istedi!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ağustos 2020
AŞI MİLLİYETÇİLİĞİNE KARŞI AŞI ENTERNASYONALİZMİ
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 26/08/2020
KÜRESEL LİDERLİĞİN ÖLÇÜTÜ, SAĞLIKTA LİDERLİK OLACAK
Covid-19’a karşı ilk aşı tescilini Rusya’nın yapması ABD’yi ve Amerikancıları mutsuz etti.
Türkiye’de de Batıcılar Rusya’nın ilk tescilinden memnun değil. Aşı gibi önemli bir gelişmenin adresi, onlara göre mutlaka ABD olmalıydı çünkü!
Oysa bilmedikleri şu: Sağlık konusu, hele de halk sağlığı konusu Batının gelişmiş kapitalist ülkelerinden ziyade kamucu ekonomilerde, sosyalist ülkelerde daha da başarılıdır. Küba bunun tipik örneğidir.
Anımsayın, salgının Avrupa’yı kasıp kavurduğu o günlerde, ABD ve tüm AB ülkeleri İtalya’ya sırtını dönmüşken, Küba ve Çin İtalya’ya sağlık ekipmanı ve sağlıkçı desteği göndermişti.
KAMU EKONOMİSİ VE SAĞLIKTA BAŞARI İLİŞKİSİ
İşte Rusya da, SSCB’den kalma bu başarılı sağlık anlayışını sürdürmektedir aslında. Sovyet halk sağlığı uzmanlığı, oldukça gelişmişti. Bugün Covid-19 aşısı geliştirebilmeleri, geçmişteki pek çok aşı çalışmasındaki öncü rollerinin de devamıdır aslında…
Aynı durum ülkemiz için de geçerli değil mi? Dün, kamu ekonomisi, karma ekonomi uyguladığımız yıllarda aşı üretip ihraç ediyorduk. Bugün serbest piyasa ekonomisi var ve aşı üretmiyoruz; aşı üretecek kurumları da kapattık zaten…
Yani sağlıktaki başarı ekonominizin büyüklüğüne değil, toplumu esas alıp almamasına bağlıdır özetle…
TRUMP İÇİN AŞI SEÇİM YATIRIMI
Aşı konusundaki en huysuz isim ABD Başkanı Donald Trump.
Rusya’nın ve de olası diğer devletlerin ABD’den önce nasıl aşı geliştirdiğine kendince yanıt da bulmuş Trump ve bunu seçim yatırımına da dönüştürmeye çalışarak şöyle diyor: “Amerikan Gıda ve İlaç Dairesinde’ki (FDA) derin devlet ya da her kimlerse, aşıların ve tedavi yöntemlerinin insanlarda denenmesini ilaç şirketleri için oldukça zorlaştırıyorlar. Açıkça görülüyor ki (bu çalışmalarla ilgili) yanıtları 3 Kasım’dan sonrasına kadar ertelemeyi umuyorlar” (22.8.2020).
Yani Trump’a göre derin devlet onun ikinci kez seçilmesini engelleyebilmek için aşı geliştirilmesini yavaşlatıyor!
Aslında tersi yaşanıyor: Trump seçimleri kazanabilmek için 3 Kasım’dan önce ABD sağlık kurumlarının aşıyı onaylamasını için baskı uyguluyor…
ÖNCE AMERİKA, ÖNCE AMERİKALI İÇİN AŞI
Trump’ın 3 Kasım’dan önce aşı tescili istemesinden daha sorunlu olanı ise, ABD’nin “önce Amerika” stratejisini çağrıştıracak şekilde aşı milliyetçiliği yapmaya başlamasıdır.
Washington pek çok ilaç şirketinden peşin aşı alımına başlamış durumda…
Yani ABD, tüm ABD’lilere yetecek sayıda aşıyı ele geçirdikten sonra dünyanın kalanını “umursayacak”.
Bu vahim bir durumdur ve salgınla mücadelede “aşı milliyetçiliği” yapmak, ciddi insanlık suçudur.
Bu nedenle ABD’li ve bazı Batılı ilaç şirketlerinin dışındaki ülkelerde aşı geliştirilebilmesi, insanlık için kritik önemdedir. Zira ABD’nin aşısını tüm dünyaya erişilir yapacağına dair de bir işaret yoktur.
ÇİN DÜNYAYA SÖZ VERDİ
Çin bu konuda dünyaya söz verdi.
Çin Bilim ve Teknoloji Bakanı Wang Zhigang, “Covid-19 aşısını tüm dünyaya erişilebilir hale getireceğiz” demişti (7.6.2020).
Wang Zhigang’ın şu sözleri, ABD’nin “aşı milliyetçiliğine” karşı bir nevi “aşı enternasyonalizmi” anlamına geliyor: “İnsanlığın salgınlarla mücadele tarihinin gösterdiği üzere, salgınla yüzleşmenin temel stratejisi, kesinlikle aşıların geliştirilmesidir. Dünyanın aşıların geliştirilmesinde ve sonraki aşamalarda işbirliğini güçlendirmesi gerekiyor. Geliştirdiğimiz Covid-19 aşısını, tüm klinik testlerden sonra dünya çapında erişilebilir hale getireceğiz.”
KÜRESEL LİDERLİĞİN YENİ ÖLÇÜTÜ
Evet, gelişmekte olan ülkeler de, az gelişmiş ülkeler de, küresel salgın sürecinde aşıya ulaşabilmelidir.
Açıkça belirtelim, bunun önünü açan ve sağlıkta liderlik yapan, salgına karşı küresel mücadelede öne çıkan ülke, 21. yüzyılın küresel lideri olacaktır…
20. yüzyıldaki küresel liderlik ölçütleri füzeydi, bombaydı, petrolü kontroldü vs… Ama 21. yüzyılda sağlıkta liderlik yapan, küresel liderlik yapacak görünüyor…
Zira açık ki insanlık bu salgını atlatsa bile, yeni virüs salgınlarıyla karşı karşıya kalacağız.
İtalya’nın salgının merkez üssüne dönüştüğü o günlerdeki ülkelerin davranışları, yarına işaret ediyor; komşusuna, birlik üyesine sırtını dönenler ve binlerce kilometre öteden insanlık elini uzatanlar…
21. yüzyıl, “önce insan” diyenlerin, “toplum” diyenlerin, “halk sağlığı” diyenlerin umut dolu yüzyılı olacak…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
25 Ağustos 2020