MİT TIR’ındaki silahlar Bulgaristan menşeli mi?

İddia edildiği gibi Suriye’deki Türkmenlere ilaç yardımı yapılıyor olsaydı, MİT TIR’larını Kızılay TIR’ları diye adlandıracaktık!

Ve evet, konu gerçekten Kızılay TIR’ları olsaydı, AKP Hükümeti hiç çekinmeyecek, TIR haberlerine yayın yasağı koymayacaktı!

GÖRÜNTÜLER GİZLENEMEZ

Ama ne oldu?

17 ay önce Aydınlık gazetesi o TIR’larda gerçekte ne taşındığını belgesiyle, fotoğrafıyla ortaya koydu; şimdi de Cumhuriyet gazetesi o görüntüleri yeniden gündeme getirdi.

Aydınlık‘a tam 5 dava açıldı. Aynı şekilde şimdi de Cumhuriyet‘e…

Dün de yayın yasağı koydular, bugün de…

Hiç farketmez, o görüntüler gerçek olduğu için yarın bir başka gazete tarafından yine yayınlacaktır.

MİT TIR’LARI TÜRKMENLERE DEĞİL ÖSO’YA GİTTİ

Hem Erdoğan hem de Davutoğlu önceki gün ateş püskürdüler: DavutoğluMİT TIR’larındaki yardımın Bayırbucak Türkmenlerine gitttiğini” iddia etti. Erdoğan ise daha da ileri gitti ve “Türkmenlere yardıma iftira attılar” dedi. Yetmedi, miting meydanında mahkeme kurup “cezalarını çekecekler” dedi! (BBC Türkçe, 30 Mayıs 2015)

MİT TIR’larının silah taşıdığı ilk ortaya çıktığında da AKP Hükümeti’nden “Türkmenlere yardım” iddiası gelmişti. Ancak Aydınlık‘ın konuştuğu Türkmenler iddiayı yalanlamış, kendilerine maalesef yardım gelmediğinden şikayet etmişlerdi.

O zaman da sormuştuk: Yardımsa neden Kızılay yerine MİT taşıyor? Yardımsa neden gizli? Valisine propaganda için yardım kömürü taşıtan bir iktidar Türkmenlere yardımı, varsa eğer, hiç gizler mi?

Zaten MİT TIR’larını durduran savcıların ve jandarmanın ifadeleri, tutanakları, çektikleri görüntüler AKP Hükümeti’ni yalanlıyordu.

Hatta AKP Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay bile Türkmenlere yardım iddiasını yalanlıyordu! Aktay, yaklaşık iki hafta önce MİT TIR’larının ÖSO’ya gittiğini itiraf etmişti! Sesli, görüntülü, yalanlanamaz türden bir itiraftı bu…

Evet yalanlanamazdı, nitekim Davutoğlu miting meydanından “yardım Bayırbucak Türkmenlerine gidiyordu” dedikten bir gün sonra, Fransız Haber Ajansı AFP‘ye “yardım ÖSO ve Suriye halkı içindi” demek zorunda kalmıştı! (hurriyet.com.tr, 31 Mayıs 2015)

SAVCI: SURİYE’YE 2 BİN TIR GİTTİ

Biliyorsunuz MİT TIR’ı davası hukuka aykırı olarak sürüyor. Adana’daki mahkeme askerleri tutuklamayınca, iktidar İstanbul’da yargıyı harekete geçirdi ve MİT TIR’larını durduran askerleri tutukladı!

Askerlerin tamamı F Tipi üyesi ilan edildi ve hain, casus diye suçlandı! Oysa gerçek şuydu: Bir yanda Jandarma’nın yaptığı operasyon vardı, diğer yanda da olayı Hakan Fidan‘ı sıkıştırma fırsatı olarak gören cemaatin eklemlenmesi… İki ayrı düzlemde, iki farklı girişim.

Ama daha önemlisi şuydu: MİT TIR’larının durdrulması Türkiye için hayırlı bir iş olmuş ve AKP Hükümeti’nin Suriye’ye savaş macerası frenlenmişti!

Her neyse, dava demiştik…

Savcı Ali Doğan‘ın kabul edilen iddianamesinden gidelim. Savcı Doğan “bugüne kadar Suriye’ye 2 bin TIR gönderildi, neden özellikle bunu durdurdunuz?” diye soruyor!

Yorum yapmıyoruz: 2 bin TIR’ın altını çiziyoruz sadece!

TIR’LAR YÜKÜ ESENBOĞA’DAN ALDI!

Yine iddianamede çok önemli bilgiler var: TIR’ın 18 Ocak 2014 tarihinde Esenboğa havalimanından yola çıktığı belirtiliyor!

Peki sıradan bir yardım malzemesiyse, TIR yükü neden havalimanından teslim aldı? Libya’dan İskenderun limanına gemiyle gelen silah gibi, yine Libya ya da başka bir ülkeden gelen silahlar mı bunlar?

Hadi şu soruyu da soralım: Silahlar Bulgaristan menşeili mi? Jandarma’nın bu yönde bir araştırması, kaydı var mı?

Tüm bu gerçekler er geç ortaya çıkacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Haziran 2015

Yorum bırakın

HDP nedir, ne değildir?

Madem “HDP’ye baraj atlatma kampanyası” tam hız sürüyor, madem Erdoğan günde bir kaç kez sözde HDP karşıtlığı pozu vererek milliyetçi oylara sesleniyor, tekrar pahasına biz de üç beş günde bir şu gerçekleri yazalım:

HDP AKP’NİN KARŞITI DEĞİL ORTAĞIDIR

1) HDP AKP’nin panzehri değil, destekçisidir, bütünleyenidir: AKP ile HDP milli devleti yıkma gayretinde müttefiktirler.

2) HDP AKP’nin karşıtı değil, masadaki ortağıdır: AKP ile HDP Açılım’da ve Yeni Anayasa’da birliktedirler.

HDP GEZİ’Cİ DEĞİL, AKP’NİN BARİKATIDIR

3) HDP Gezi’nin temsilcisi değildir: Tersine HDP daha ilk günden Gezi’ye darbe demiştir! Hakan Fidan‘ın talebiyle Öcalan PKK’ye “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” emri verene kadar Gezi eylemlerinin karşısında durmuşlardır. MİT talepli o emirle de Gezi’nin yönünü değiştirmek ve kitleleri alandan soğutmak için harekete geçmişlerdir.

4) HDP Türkiye partisi değildir: HDP bir Hakan Fidan projesidir; MİT’in Türkiye solunu yutma ve Gezi benzeri başkaldırıları sönümlendirme projesidir.

HDP SOLCU DEĞİL OBAMACIDIR

5) HDP demokrat değildir: Güneydoğu’da başka örgütlere tahammül etmeyen ve şiddetle yok etmeye çalışan terör örgütünün “yasal” temsilcisidir!

6) HDP solun temsilcisi değildir: “Biji Obama” diyenler, ABD’den rol talep edenler solcu olamaz!

7) HDP bölgeci değil Batıcıdır: Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de bölge dinamikleriyle değil, Washington’la birlikte hareket etmektedir.

HDP BİRLİKÇİ DEĞİL AYRILIKÇIDIR

8) HDP Kürtlerin değil Kürtçülüğün temsilcisidir: Kürt halkı Açılım’ın ayrıştırıcı yönüne rağmen esas olarak hâlâ birlikçidir ve Türk-Kürt kardeşliğini savunmaktadır.

9) HDP birlikçi değil ayrılıkçıdır: Özerklik birlikte yaşamanın değil, adım adım ayrılmanın yoludur!

10) HDP silahların bırakılmasına karşı değildir: Silahlar sayesinde hükümetleri masaya oturtabildiklerini en iyi kendileri bilmektedir!

HDP İLE AKP BİRBİRİNE MECBURDUR

11) HDP’ye baraj atlatmak AKP’yi durdurmak demek değildir: Tersine Açılım’da PKK’nin masaya daha güçlü oturması ve Ankara’yı daha çok tavize zorlaması demektir. Bu nedenle HDP’ye baraj atlatmak birliğe ve demokrasiye değil, ayrılığa ve etnikçiliğe hizmet eder.

12) AKP’ye oy vermek, PKK’nin TBMM’ye girmesini engellemek değildir: Açılım olduğu müddetçe PKK zaten AKP’nin koalisyon ortağıdır, hükümetin parçasıdır.

AKP İLE PKK KOALİSYON ORTAĞIDIR

13) AKP’ye karşı HDP’yi, HDP’ye karşı AKP’yi desteklemek tuzaktır: Erdoğan ve Demirtaş, AKP ile HDP’yi karşıtlık temelinde büyütmeye çalışmaktadır. Psikolojik savaş merkezleri AKP’yi Türklerin temsilcisi, HDP’yi de Kürtlerin temsilcisi ve “Erdoğan karşıtlığının” merkezi diye sunarak güçlendirmeye çalışmaktadır.

14) AKP ile HDP’nin 7 Haziran “karşıtlığı” taktikseldir: Daha zayıf HDP AKP için, daha zayıf AKP de HDP için Açılım masasına güçlü oturmak demektir. Açılım masasına kimin güçlü oturduğunun çok önemi yoktur, zira sonuçta masaya yatırılmış olan Türkiye’nin üniterliğidir!

15) HDP ile AKP birbirine karşıt değil, mahkumdur: Açılım ikisini birbirine mecbur etmektedir. Açılım HDP ve AKP için sadece bir Atlantik görevi değil, varlık nedenidir.

Kısacası, “HDP’yi dağ yönetiyor” diyen Erdoğan, gerçekte o dağın şefiyle görüşmekte, pazarlık yapmakta ve anlaşma imzalamaktadır. AKP-PKK ortaklığının seni “göbeğini kaşıyan adam” ya da “bidon kafalı” seçmen yerine koymasına izin verme!

Birlik programını destekle ve baraj kaygısı duymadan Açılım karşıtı odağa, yani Vatan Partisi’ne oy ver!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Mayıs 2015

Yorum bırakın

ABD’nin ‘terörist ordu’ hedefi

IŞİD’le ilgili Aydınlık‘taki analizlerimizi ya da “IŞİD: Kara Terör” isimli kitabımızı okuyanlar anımsayacaktır, hep şunu söyledik: Obama‘nın stratejisi, Irak ve Suriye’de IŞİD’den boşaltılacak alanlarda Kürt egemenliği kurmaktır. Kürt örgütlerinin birliğini sağlamak, zamanla PKK’yi başat yapmak ve Eğit-Donat programlarıyla Irak ve Suriye’de sünni milisler eğitmek, bu stratejinin araçlarıdır.

AKP Hükümeti ve TSK merkezli İncirlik, Eğit-Donat, Kobani (Ayn el Arap), peşmerge koridoru, güvenli bölge gibi tartışmalar ve konular, işte bu stratejinin içindedir!

Sonuç mu?

EĞİT-DONAT’TA MİLLET UYUTULDU

ABD Kırşehir’de terörist eğitmeye başladı bile! Bu durum milletin pek umurunda görünmüyor, gazetelerin bir bölümü olayı “rambo eğitimi” deyip alkışlıyor!

Oysa 12 yıl önce, 1 Mart 2003’te,Türk milleti ABD askerini yurda sokmamak için seferber olmuş ve baskısıyla AKP’li vekillerin bile bir kısmını mecbur ederek tezkereyi engellemişti.

Bugünkü sessizliğin elbette pek çok nedeni var. Ancak Genelkurmay karargahından zamana yayarak yapılan “anlaşma yok”, “anlaşma var ama imza yok”, “imza var ama uygulama yok” türü hazmettirme servislerinin bu sessizlikteki payı öne çıkıyor!

Şimdilerde ise “70 kişi eğitiliyor, göstermelik” denilerek konu yine yumuşatılıyor!

Ve elbette, bir de ABD askerlerinin ülkemizde terörist eğitmesine “yasal” olanak sağlayan Suriye tezkeresi var!

KIRŞEHİR GÖZLÜĞÜ KÖR ETTİ

Geride kalan bir yıl içinde hep vurguladık. Mesele sadece Kırşehir değildir. Kırşehir’e bakarak bunca zaman “Eğit-Donat başlamadı” demek yanıltıcıydı. Zira TSK’nin iki Kuzey Irak kampında 8 aydır peşmerge eğitmesi de, 3 aydır Musul kampında Sünni milisler eğitmesi de Eğit-Donat kapsamındadır.

“Eğit-Donat imzalanmadı, başlamadı” derken, gerçekte Eğit-Donat çoktan başlamıştı ve bizzat Ahmet Davutoğlu önce yabancı basına açıklamış ve sonra da o kampları ziyaret etmişti.

Kırşehir’e saplanmak ve meseleye sadece oradan bakmak, ABD’nin yurdumuzda terörist eğitmesine karşı milletçe ayağa kalkmamızı engelledi.

ABD IRAKLI MİLİSLERİ DE EĞİTECEK

Bakınız, Eğit-Donat meselesi sayılara takılarak küçültülecek bir mesele değildir.

Önemle üzerinde durmamız şundandır: ABD 2003’te askeriyle Ortadoğu’ya geldi ve 2010’da çekilmek zorunda kaldı. 9 Haziran 2014’te “tasarlanmış elverişli düşman” IŞİD’in Musul’u işgaliyle yeniden bölgeye dönme fırsatı buldu. Ancak ABD’nin “karaya postal değdirecek” şartları yok. İşlerini bölgedeki taşeronlarıyla ve inşa edeceği “terörist ordularla” yapacak!

Terörist ordulara bugünden bakarak “70 kişiden ne çıkar” dememeliyiz. Zira hedef büyük.

Anlatalım: Geçen hafta IŞİD Irak’ta Ramadi’yi ele geçirdiğinde ve Washington buna göz yumduğunda ABD Savunma Bakanı Ashton Carter ne demişti: “Irak ordusunun savaşma kabiliyeti yok.”

Kuşkusuz bir ölçüde doğruydu fakat sorumlusu kendileriydi. Her neyse, aynı Ashton Carter şimdi ne diyor: “Sünniler devreye sokulmalı!” ABD’nin Sesi haberi şu başlıkla veriyor: “ABD Iraklı milislere de eğitim vermeyi düşünüyor.” (29 Mayıs 2015)

AYRI ORDU, AYRI STATÜ

Elbette ABD o eğitime IŞİD bahanesiyle Irak’a 300 askeri danışman göndererek başlamıştı. TSK’nin Musul Kampı’ndaki Sünni milis eğitimi de o hedefleydi. Artık Washington Ramadi bahanesiyle bunu bir üst seviyeye çıkarmaya ve Irak’ın içinde bulunduğu zorluklardan faydalanarak Irak’ta ayrı ordu inşa etmeye soyunuyor!

Peşmerge zaten Irak ordusundan ayrı bir orduyken, şimdi mevcut ordu da Şii ve Sünni orduları diye ayrıştırılmaya çalşılıyor. Ayrı ordu, son tahlilde ayrı statü demektir!

Bitirirken anımsatalım: Irak’ta Sünni ve Kürtlere 2016 yılında doğrudan silah yardımı öngören tasarı ABD Temsilciler Meclisi’nden geçti!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Mayıs 2015

Yorum bırakın

Erdoğan İzleme Kurulu’na neden karşı?

Erdoğan NTV‘deki canlı yayında Açılım’ı ilgilendiren iki şey söyledi:

1) “Dolmabahçe’de ben o karenin içinde yer almayı hükümet için doğru bulmadım.”

2) “Çözüm Süreci’ndeki izleme komitesine ilişkin de gelince. Ne demek izleme komitesi ya. Bu ülkede izleme komitesi devlet, kendi birimleriyle bunu yapar, onunla izler, dışarıdan sipariş kişilerle bunun izlemesi yapılmaz. Zaten izleme komitemiz var, MİT şu an o işi yapıyor.

MUTABAKATA DEĞİL POZA İTİRAZ

Dolmabahçe mutabakatı 28 Şubat’ta ilan edilmişti. Erdoğan‘ın ilk itirazı ise 22 Mart’taydı. Ancak itiraz ertesi gün Erdoğan’ın toptan mutabakata itirazı olarak yorumlandı, hatta Erdoğan‘ın millici bir çizgiye girdiği bile iddia edildi.

O zaman da belirttik: Erdoğan mutabakata değil, verilen poza itiraz ediyordu! Zira mutabakat bilgisi dahilindeydi, gerçekten itirazı olsa biray beklemezdi! Ancak seçim süreci başladığında ve milliyetçi oylara ihtiyacı olduğunu gördüğünde bu konuyu gündeme getirmişti!

Bu kez 26 Mayıs’ta “ben o karenin içinde hükümetin yer almasını doğru bulmadım” diyerek, itirazının içeriğe değil poza olduğunu iyice ortaya koymuş oldu.

Gerçi daha önce belirttiğimiz gibi, poza itirazı da doğru değildi. Herşey bilgisi dahilindeydi, aksi mümkün değildi. Nitekim müzakere ortağı Selahattin Demirtaş, “kimin nerede oturacağının bilgisinin bile Erdoğan‘a verildiğini” açıkladı! (Cumhuriyet, 28 Mayıs 2015)

ÖCALAN’IN DENETİMİ TEKELİ

Gelelim Erdoğan‘ın İzleme Kurulu itirazına…

Aslında Erdoğan İzleme Kurulu’na da kategorik olarak karşı değil, olamaz da. Zira o kurul, önüne konulan Açılım paketinin maddelerinden biridir. Ancak Erdoğan tıpkı Dolmabahçe mutabakatında “içeriğe evet poza hayır dediği” gibi, İzleme Kurulu’nda da “başka isimlere hayır” demektedir.

Erdoğan zaten İzleme Kurulu’nun işini MİT’in yaptığını söylemektedir!

Açalım: Erdoğan örneğin Öcalan‘a sekreterya görevi görecek bir “mahkumlar” ekibi verilmesine razı ama doğrudan onu etkileyebilecek isimlerin devrede olmasına karşı! Kuşkusuz HDP heyeti periyodik olarak Öcalan‘la görüşüyor, ancak örgütsel durum nedeniyle onların Öcalan‘a itiraz edecek ve onu etkileyecek pozisyonları yok.

Ancak İzleme Kurulu üyeleri için aynı durum söz konusu olmayabilir. Üyeler, HDP heyetinden farklı olarak Öcalan‘a belli konularda itiraz edebilirler, dahası onu yönlendirebilirler.

İşte Erdoğan bunun olmasını istemiyor. Mektupla biat etmiş Öcalan’ın ipinin elinde kalmasını ve bir tek kendi denetiminde olmasını istiyor; Hakan Fidan aracılığıyla yönlendirebilme tekelini kimseyle paylaşmak istemiyor!

Erdoğan biliyor ki, sürece doğrudan karışan sayısı artarsa, süreci istediği gibi yönetemez!

AKP ÖCALAN’A KALKAN!

Anımsayacaksınız: Erdoğan‘ın Hakan Fidan‘ın MİT Müsteşarlığı’ndan istifa etmesine neden karşı çıktığını anlatırken de bu konuya dikkat çekmiş ve şöyle demiştik: “Erdoğan izleme heyetine değil, Açılım’ın çok özneli yürütülmesine karşı. Erdoğan‘ın Hakan Fidan‘ın MİT Müsteşarlığı’nı sürdürmesindeki ısrarı bu nedenledir. Bıçak sırtı bir durumu olan Açılım’ın iyi yönetilmediği taktirde AKP’yi alaşağı edeceğini en iyi Erdoğan bilmektedir ve bu nedenle süreci yıllarca az özneyle ve büyük gizlilile yönetti.”(Aydınlık, 24 Mart 2015)

Kısacası Erdoğan iki şeyi devam ettirmek istiyor: 1) Açılım’ı Akdoğan-Ala-Fidan üçgeniyle yürütmek. 2) Öcalan’ı Fidan ve ekibi ile denetlemek.

Baksanıza, ekip Öcalan‘ı Demirtaş‘tan bile korumaya kalkıyor: Akdoğan önce “Kandil ve Demirtaş Öcalan’ı etkisileştirmeye çalışıyor” diye yakınıyor, sonra daha da ileri giderek “Demirtaş, seçimden sonra Öcalan’a karşı Brütüs’e dönüşürse kimse şaşırmasın” diyerek uyarıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Mayıs 2015

Yorum bırakın

Çin’in yeni askeri stratejisi: Aktif savunma

1998’den beri 9 “beyaz belge” yayımlayan Çin Devlet Konseyi, doğrudan askeri stratejiyle ilgili ilk “beyaz belge”sini tanıttı.

Belge, ABD’nin Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrinine, yani “yeninden dengeleme” stratejisine yanıt niteliği taşıyor. Üstelik belgeye göre bu yanıt savunmayı değil, aktif savunmayı hatta yer yer taarruzu esas alıyor!

KARA DEĞİL DENİZ ESAS

Yeni strateji belgesine göre askeri anlamda öncelik verilecek dört alan şöyle sıralanıyor: 1) Okyanuslar. 2) Uzay. 3) Nükleer güç. 4) Siber Savunma.

Yani Pekin yönetimi artık karayı değil denizleri esas alıyor. Neden? Çünkü tehdit oradan geliyor!

ABD Pekin’i Güney Çin Denizi’ndeki “tartışmalı adalar” üzerinden sıkıştırmaya ve bu adalar üzerinden komşularıyla ilişkilerini sabote etmeye çalışıyor; bölgeyi Çin’e karşı kışkırtıyor.

Nitekim “beyaz belge” tanıtımında konuşan Çin Halk Kurtuluş Ordusu Stratejik Planlanma Dairesi’nden Albay Wang Jin, Çin’in denizden gelen karmaşık güvenlik tehditleriyle karşı karşıya bulunduğunu belirtiyor. Albay Wang Jin bu nedenle Çin’in güçlü bir deniz ülkesi olma hedefi belirlediğini, bu hedef için de güçlü bir deniz kuvvetleri inşa edeceklerini vurguluyor. (Çin Radyosu, 26 Mayıs 2015)

Aslında Çin denizleri esas alan bir stratejiyi uygulamaya adım adım başlamıştı zaten; yeni belge bunun ilanı oldu. Uçak gemisi hamlesiyle başlayan ve en son denizde ada inşa ederek üs kurmaya varan adımlar, ABD saldırganlığına karşı kapsamlı hazırlıktı.

Dahası Çin’in Rusya’yla birlikte Karadeniz’de başlayan Akdeniz tatbikatı ile Cibute’de askeri üs kurmaya dönük hamleleri, gerektiğinde ABD’ye daha kapsamlı yanıtlar vereceğine de işaret etmektedir.

DIŞ AKTÖR, KARŞI SALDIRI VE TAARRUZ

Yeni strateji belgesi içinde dikkat çeken üç vurgu var:

1) Belgede sadece Çin’in deniz komşularının kışkırtıcı eylemlerine değil, Güney Çin Denizi’yle ilgili sorunlara karışn “dış aktörlere” yani ABD’ye dikkat çekiliyor!

2) Belgede “Çin, kendisine saldırılmadığı sürece saldırmayacaktır, sadece karşı saldırıda bulunacaktır” deniyor.

3) Belgede Çin Hava Kuvvetleri’nin bundan böyle topraklarını savunmayla yetinmeyeceği, taarruza ve daha güçlü hava sahası savunmasına yöneleceği belirtiliyor.

ABD’NİN ÇİN-RUSYA ENDİŞESİ

Öte yandan “beyaz belge” tanıtımında konuşan Çin Savunma Bakanlığı Sözcüsü Albay Yang Yujun, Çin’in diğer ülkelerle askeri güvenlik işbirliğini genişleteceğini açıkladı. Bunun anlamı, Çin’in ABD’yi endişelendiren Rusya’yla askeri ortaklığını daha da ilerleteceği gerçeğidir!

Nitekim ABD Hava Kuvvetleri Komutanı Mark Welsh, Beyaz Saray’ı uyararak, bütçede kısıntıya gidilmesi halinde Çin ve Rusya’nın askeri üstünlüğü ele geçireceğine dikkat çekti. Fox News televizyonuna konuşan Welsh, ikilinin ABD’nin önüne geçme süresini de 3-5 yıl gibi oldukça kısa bir süre olarak açıkladı. (abhaber.com, 26 Mayıs 2015)

Mark Welsh‘in “ABD F-35 ve F-22 savaş uçakları dışında diğer ülkelere askeri teknoloji alanında üstünlük kuramayor” demesi ise Çin’in askeri kapasitesinin hangi seviyeye ulaştığına işaret ediyor. General Welsh, “Çin ve Rusya’nın yaklaşık 50 ülkeye savaş uçağı satmaya başladığına” da önemle dikkat çekiyor. Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin‘in 62 ülkeye silah sattıklarını ve 91 ülkeyle de bu konuda işbirliği yaptıklarını açıklaması, Welsh‘in endişelerini doğruluyor.

Öte yandan Putin‘in belirttiğine göre dünya silah pazarının yüzde 27’si artık Rusya’nın elinde; ABD’nin pazardaki payı ise yüze 31’e gerilemiş durumda. (aa.com.tr, 25 Mayıs 2015).

Kısacası ABD ile Çin-Rusya arasındaki mücadele iyice kızışıyor. Bu ise gelişmekte olan ülkelere, “dengeden” yararlanarak emperyalizm boyunduruğundan kurtulmabilmek için altın bir fırsat sunuyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mayıs 2015

Yorum bırakın

Seçim süreci gözlemlerim

İki aydır kitap fuarları, imza ve söyleşi programları nedeniyle il ve ilçeleri dolaşıyorum. Haliyle gittiğim her yerde seçim gözlemleri yapıyorum. Sadece imza ve söyleşi programındaki okurlarla değil, esnafla, minübüs şoförleriyle, pazar alışverişi yapanlarla, öğrencilerle, parklarda gün öldüren işsizlere konuştum. Vatan Partili, AKP’li, CHP’li, MHP’li, HDP’li seçmenlerle sohbet ettim.

İşte gözlemlerim:

AKP CİDDİ OY KAYBEDİYOR

1) Daha önceki seçimlerle kıyasladığımızda en dikkat çeken özellik, seçim kampanyalarındaki AKP baskınlığının kalmadığıydı. Ağırlığı son iki haftaya saklamadıysalar, AKP ile diğer partiler pek çok ilde neredeyse aynı büyüklükte kampanya yapıyor; neredeyse aynı sayıda seçim aracı dolaşıyor, neredeyse aynı sayıda seçim bürosuna sahipler.

Bu gözlemimi paylaştığım bir AKP’li, televizyon, gazete ve sosyal medya çalışmalarını esas aldıklarını söyledi!

2) AKP’nin oy oranının ciddi oranda azaldığı anlaşılıyor. Daha önce AKP’ye oy verdiğini ama 7 Haziran’da vermeyeceğini söyleyenlerin büyük kısmı henüz kararsız, son dakikayı bekliyor. Bu grubu MHP’ye oy vereceğini söyleyenler izliyor.

Artık AKP’ye oy vermeyip başka partilere oy vereceklerini söyleyenler, MHP’den sonra yaklaşık şu sırayla diğer partilere dağılıyorlar. SP-BBP ittifakı, bölgeye göre değişmekle birlikte HDP, Vatan Partisi…

AKP’ye oy vermeyecek eski AKP’li seçmenin en uzak durduğu parti CHP!

CHP’DEN HDP’YE BARAJ DESTEĞİ

3) CHP’den HDP’ye önemli bir oy kayması var. Sadece CHP’ye oy verdiğini söyleyenler değil, önseçimlerde oy kullanan kimi CHP’lilerin içinde bile 7 Haziran’da HDP diyenler var.

Gerekçelerini öncelikle “HDP’nin barajı geçmesi ve AKP’nin tek başına iktidar olmaması” diye açıklıyorlar. Bunu izleyen gerekçeleri ise etnik ve dini kimlikler… Yani Kürtlük-Alevilik!

Ancak AKP-PKK ortaklığını, Dolmabahçe mutabakatını, devam eden Açılım’ı anlattığınızda bir bölümü “yeniden düşünelim” diyor.

4) CHP’li seçmenler, Genel Merkez’den yönlendirilen Vatan Partisi karşıtı “oyları bölmeyin” kampanyasından önemli oranda etkilenmişler. En hararetli tartışmaları bu grupla yaptık.

İlginçtir, hararetle Vatan Partisi’ne “oyları bölmeyin” diyen bu grup, CHP’den HDP’ye akan oylar konusunda sessiz!

BU KEZ BARAJ KAYGISI AZ

5) Edindiğim izlenime göre oylarını en çok artıracak iki parti MHP ve Vatan Partisi! Açılım’a ve PKK’ye baraj aşırtma kampanyasına duyulan tepki, bu iki partiye yönelimi artırıyor.

6) Önceki seçimlerde olduğu gibi bu seçimde de yine baraj kaygısı nedeniyle gönlü Vatan Partisi’nde olan ama oyunu başka bir partiye vereceğini söyleyen seçmenlerle karşılaştım. Ancak bu kez bu kaygı eski seçimlere göre çok azdı.

Hatta Vatan Partisi’ne oy vereceğini söyleyen seçmenlerin büyük kısmında bu kez baraj kaygısı yoktu. Daha doğrusu bu kez baraj düşüncesiyle hareket etmeyen, barajı aşıp aşmama sorunuyla ilgilenmeyen bir kitle vardı.

Bu kitlenin temel motivasyonu şu: 7 Haziran’dan sonra daha iyi mücadele edebilsin diye Doğu Perinçek’in elini güçelendirmek, Vatan Partisi’ni binde mertebesinden yüzde mertebesine taşıyarak erken seçim ihtimalli yeni dönemde onu adres haline getirebilmek ve asıl muhalefet olarak gördükleri bir partinin sesini çoğaltmak!

7) Son olarak şu gözlemimi paylaşayım. Hemen her partinin bir bölüm seçmenine göre 7 Haziran bir final değil, bir başlangıç Türkiye’nin önünde erken bir seçim var ve 7 Haziran asıl o seçimin provasıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Mayıs 2015

Yorum bırakın

Bekir Coşkun ve örgütsüz aydın çaresizliği

Bekir Coşkun‘un “gönlüm Vatan’da ama ey okur, sen oyunu HDP’ye ver ben de CHP’ye vereceğim” özetli önceki günkü yazısı iki büyük gerçeğe işaret ediyor:

1) Örgütsüz aydın çaresizliğine!

2) AKP’nin 13 yıldır nasıl iktidar olabildiğine!

ÜÇ YOLA İŞARET AKP’YE YARAR

Coşkun‘un yazısında üç partiden birden bahsetmesi, “her yere göz kırpıyor” diye yorumlandı sosyal medyada. Katılmıyoruz. Bekir Coşkun herkese göz kırpacak türde biri değildir. Bu tutumu, bize göre, örgütsüz aydın çaresizliğinin eseridir.

Örgütsüz aydın, çaresiz aydındır. AKP tehdidi karşısında nasıl bir strateji izleneceğini saptayamaz. Önündeki seçeneklerden birine işaret etmek yerine, çaresizlikten hepsine birden işaret eder. Üstelik gerçekte o üç seçenek, birbirinin seçeneği de değildir!

Coşkun o nedenle gönlü Vatan’da olmasına rağmen CHP’ye oy verir; o nedenle kendi CHP’ye oy verir ama okurunu HDP’ye yönlendirir.

Peki bu yönsüzlüğün sonucu nedir? Yani gönül bir tarafta, oy diğer tarafta ve öneriler başka taraftaysa ne olur? AKP kazanır!

AYDIN TAVRI ARENADA OLMAKTIR

İşte AKP tam da bu nedenle 13 yıldır iktidardadır!

Bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan” seçmen AKP’yi seçtiği için değil, aydın o seçmenin önüne geçip yürümediği için AKP tam 13 yıldır iktidardadır!

Oysa aydın en basit tanımıyla yol gösterendir ama örgütsüz aydın yol gösterememektedir. Topluma “o yol da var, bu yol da, hatta şu da” diyerek her yola işaret etmektedir.

Aydın ideolojik gladyatördür, tek başına kalsa bile gerçek için arenada çarpışır. Ama örgütsüz aydın ideolojik gladyatör değildir. İdeolojisi için arenada çarpışmaz. Arenaya çıkıp kendi ideolojisi için çarpışmak yerine, başka ideolojilere de işaret ederek tribünde olmayı tercih eder. Gönlündeki aslan için çarpışmak yerine tirbünde kalıp başka kedileri sever!

Gönlü CHP’de olan, oyunu CHP’ye verecek olan ve okurunu CHP’ye yönlendiren aydın, ya da gönlü HDP’de olan, oyunu HDP’ye verecek olan ve okurunu HDP’ye yönlendiren aydın, gönlü Vatan’da, oyu CHP’de, okurunu HDP’ye yönlendiren aydından daha tavırlıdır!

Zira en azından elindeki lambayla iyi kötü bir yola ışık tutmaktadır. Her yola ışık tutmak ise aslında hiç ışık tutmamak demektir. Bekir Coşkun‘un yaptığı maalesef budur.

BEKİR COŞKUN’UN TEK SEÇENEĞİ

Konu herhangi bir aydınla ilgili değil, Bekir Coşkun‘la ilgili olduğu için üzerinde duruyoruz. Çünkü Bekir Coşkun kıymetlimizdir!

O nedenle Bekir ağabeye sesleniyoruz:

Türkiye 7 Haziran’da sıradan bir oylama yapmayacak, gerçekte şu üç şeyi oylayacaktır:

1) Başkanlık sistemini

2) PKK’nin TBMM’ye girmesini

3) Mustafa Kemal devrimciliğine yığınak yapmayı

Kendimizi kandırmayalım: Oylanacak ilk iki madde sadece AKP ve HDP için değil, aslında CHP için de bir farklılık taşımamaktadır.

O nedenle Mustafa Kemal devrimciliğine yığınak yapmak, yani baraj kaygıları hissetmeden Vatan’ı büyütmek, / Haziran’dan sonrası için bir dayanak yaratmak, aydın için, Bekir Coşkunlar için tek seçenektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Mayıs 2015

Yorum bırakın

HDP’ye oy vermek, AKP’ye oy vermektir!

HDP’ye baraj atlatma kampanyası iki iddia üzerinden yükseltiliyor:

1) AKP’nin panzehrinin HDP olduğu savunuluyor.

2) Gezi’nin, Sol’un hamisinin ve Erdoğan karşıtlığının adresinin HDP olduğu işleniyor.

KAMPANYANIN YALANLARI

Peki bunlar gerçek mi? Elbette değil.

Olmadığını anlatacağız ama önce bu iki iddiayı desteklemek için neler yaptıklarına, neler söylediklerine bakalım:

1) AKP’nin panzehrinin HDP olduğu iddiası;

a) HDP’nin barajı geçmesi halinde AKP’nin tek başına iktidar olamayacağının propagandası yapılarak güçlendiriliyor.

b) Erdoğan diktatörlüğünü durduracak tek örgütlü kuvvetin HDP (yani aslında silahlı PKK) olduğu savunuluyor.

c) Demirtaş AKP’den kurtulmak için diğer partilerden ödünç oy istiyor. (Can Dündar, Cumhuriyet, 20 Mayıs 2015)

2) Gezi’nin, Sol’un hamisinin ve Erdoğan karşıtlığının adresinin HDP olduğu iddiası;

a) Gerçekte Fidan-Öcalan projesi olan HDP’nin bir Türkiye partisi olduğu ve Sol’u kapsadığı savunuluyor.

b) Demirtaş başta olmak üzere HDP yöneticileri her demecine bir “Gezicilik” sokuşturuyor ve AKP karşıtı bu halk hareketine önderlik ettiklerini söylüyor!

AÇILIM KOALİSYONU ORTAKLARI

Gelelim gerçeklere:

1) HDP, AKP’nin panzehri ya da karşıtı değildir; tersine bütünleyenidir. İki parti, Açılım’la birbirine bağlanmış, dahası birbirine mecbur edilmiştir. Bu nedenle iki parti aslında Açılım Koalisyonu ortağıdır.

Demirtaş‘ın Erdoğan için “seni başkan yaptırmayacağız” demesi Açılım’ın ruhuna aykırıdır ve yalnızca 7 Haziran atmosferinin gereğidir. Nitekim tıpkı başkanlık gibi Açılım’ın gereği olduğundan, Demirtaş 7 Haziran sonrası için “ilk işimiz yeni bir anayasa yapmak olacak” demektedir. (aa.com.tr, 19 Mayıs 2015) Yani HDP ile AKP karşıt değil, örneğin en temel meselede, “yeni anayasa”da ortaktırlar!

Kaldı ki Demirtaş birkaç kez “ülkeyi hükümetsiz bırakamayız” bahanesiyle AKP’yle koalisyona yeşil ışık da yakmıştır. Ya da en azından AKP Hükümeti’ne dışardan destek vermeye hazırdırlar! (Can Dündar, Cumhuriyet, 20 Mayıs 2015) Çünkü böylesi hem HDP hem de AKP için daha az maliyetlidir.

Yani HDP’nin hedefi AKP’yi tek başına iktidar yaptırmamak ya da Erdoğan’ı başkan yaptırmamak değil, yaptırırken daha çok taviz koparmaktır!

Olduğu iddia edilen “ya AKP ya HDP” denklemi ise her ikisini de birbirine karşıtlık üzerinden büyütebilmenin denklemidir.

HDP GEZİ KARŞITIDIR

2) HDP Gezi’nin ve Sol’un hamisi değildir. Tersine HDP Gezi’nin karşıtıdır. Gezi’ye daha ilk günden darbe diyen ve bu nedenle AKP Hükümeti’nden teşekkür alan HDP’dir. Demirtaş’ın “Gezi’de AKP’yi devirmek isteyenlere şiddetle karşı çıktık” demesi en önemli gerçektir.

Elbette sürecin belli bir noktasında HDP Gezi’ye katılmıştır. Fakat ne zaman? MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın talebiyle Öcalan PKK-HDP’ye “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” talimatı verdikten sonra. MİT PKK’nin Gezi’ye bulaşmasıyla kitleselliğin azalacağını, halk hareketinin yönünün sapacağını ve en sonunda sönümleneceğini hesaplıyordu.

Peki “Gezi’de AKP’yi devirmek isteyenlere şiddetle karşı çıkan” bir parti, iddia ettiği gibi Erdoğan karşıtlığının adresi olabilir mi? Tersine Erdoğan‘ın destekçisidirler. Nitekim 2009 yılından bu yana sürekli saptamaktadırlar: Süreç en iyi Erdoğan‘la yürütülebilir!

ORTAĞI ÜZERİNDEN GÜÇLENMEK

Sonuç ortadadır: AKP ile HDP birbirinin karşıtı değil, bütünleyenidir; Açılım Koalisyonu ortağıdırlar. İkisinin de ilk hedefi “yeni anayasa” ile rejimi değiştirmektir.

HDP’ye oy vermek ve baraj atlatmak hem PKK’yi TBMM’ye sokmak ve ona bir mevzi kazandırmaktır hem de ortağı üzerinden AKP’yi güçlendirmektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Mayıs 2015

Yorum bırakın

Erdoğan’ın Kürdistan ajandası

Erdoğan son olarak şunu da söyledi: “Irak, kendi içinde eğer böyle bir eyaleti bu şekilde bölünme ile neticelendiriyorsa bu onun iç sorunudur, bizi ilgilendirmez.” (A Haber, ATV, 21 Mayıs 2015)

Barzani‘nin internet sitesi bu sözleri haklı olarak “Erdoğan’dan bağımsız Kürdistan’a yeşil ışık” başlığıyla duyurdu! (rudaw.net, 22 Mayıs 2015)

Türkiye 13 yıl önce Irak’ın kuzeyindeki yapının bağımsızlığını savaş nedeni sayarken, 13 yıl sonra nasıl bu noktaya gelebildi? İşte Erdoğan‘ın Kürdistan ajandası:

BOP EŞBAŞKANLIĞI

Erdoğan “Bazı gruplar (Kürtler) bu milli yapı içinde kalmak istemezlerse ne olacak” sorusuna 1993’te “Eyalet sistemine geçilebilir” yanıtı verdi.

ABD Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz 15 Ekim 1996’da Erdoğan’la görüştü ve Washington Erdoğan‘ı Erbakan‘ın yerine hazırlama kararı aldı. 6 yıllık mücadelenin ardından turuncu darbe 3 Kasım 2002’de yapıldı.

12 Mart 2003’te Öcalan, Gül‘e 16 sayfalık bir mektup gönderdi.

28 Ocak 2004’de Erdoğan‘a Washington’da BOP eşbaşkanı görevi verildi.

Erdoğan: “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır bir merkez olur.” (Teke Tek, Kanal D, 16 Şubat 2004)

Gül, 25-30 Ocak 2004 tarihli ABD gezisi sırasında, Henri Barkey’e AKP Hükümeti’nin Irak’ta Kürt federe devletine karşı çıkmayacağını ve TSK’nin Kuzey Irak’a operasyonlarına engel olacaklarını taahhüt etti.

Öcalan 2005 yılında Erdoğan‘a üç mektup yazdı ve sonucunda MİT-Öcalan görüşmeleri başadı.

DİYARBAKIR AÇILIMI

Erdoğan 12 Ağustos 2005’te “Kürt sorunu benim sorunumdur” diyerek Diyarbakır Açılımı‘nı başlattı.

Öcalan 20 Kasım 2005’te kendisini “sorgulamaya” gelen savcılara 2,5 saat “demokratik konfederalizm” brifingi verdi. Öcalan savcılar üzerinden Erdoğan-Gül’e başkanlık sistemiyle yönetilecek 25 eyaletli Türkiye modeli önerdi!

Gül: “Türkiye Kuzey Irak’taki Kürtlere ağabeylik yapmalı.” (Akşam, 2 Aralık 2005)

2006’da Karayılan Erdoğan‘a, Öcalan da Arınç‘a mektup yazdı.

Davutoğlu Washington’dan ilan etti: “Kürt yönetimini tanımaya hazırız.” (Vatan, 10 Şubat 2007)

2008’de Oslo’da CIA koordinatörlüğünde AKP ile PKK masaya oturdu. (2009 yılında da sürdü.)

KÜRT AÇILIMI

Karayılan: “2009 Şubat’ında bir hükümet üyesi Öcalan‘a gitti ve Açılım’ı konuştu.” (Habertürk,16 Nisan 2010)

Gül 8 Mart 2009’da Tahran’a giderken uçakta Kürt Açılımı‘nı başlattı.

Gül 23 Mart 2009’da Bağdat’a giderken uçakta ilk kez Kürdistan sözcüğünü kullandı ve 24 Mart 2009’da Neçirvan Barzani‘yle ilk resmi görüşmeyi yaptı.

Barzani: “Gül Kürdistan’ı tanıdı.” (NTV, 26 Mart 2009)

Davutoğlu, Türkiye ile Kuzey Irak’ın bütünleşmesi mesajları vermeye başladı. (Milliyet, 31 Ekim 2009)

KDP Dışilişkiler temsilcisi Sefin Dizai: “Türkiye ile Kuzey Irak konfederasyona bile gidebilir” (Ocak 2010).

Haziran 2010’da Barzani‘nin Ankara ziyaretinde Türkiye ile Kuzey Irak arasında ekonomik entegrasyon yürütülmesi kararı alındı.

Davutoğlu, “Irak Kürdistanı Bölgesi Başkanı sayın Başkan Mesut Barzani” diye başlayan mesajıyla Dışişleri’nin resmi belgesine Kürdistan sözcüğünü soktu. (Akşam, 22 Temmuz 2010)

Erdoğan 12 Eylül 2010 halk oylaması akşamı balkondan “federal meclis, federal konsey” mesajı verdi.

ÖCALAN AÇILIMI

Seçimden önce, 10 Mayıs 2011’de AKP ile PKK protokol imzaladı. (Sözcü, 15 Eylül 2011)

2012 yılı AKP-PKK müzakereleriyle sürdü ve Erdoğan Ocak 2013’te Öcalan Açılımı‘nı başlattı. Öcalan‘ın şartları düzeltildi, yanına sekreterya hizmeti için 5 mahkum verildi ve hem AKP adına MİT heyeti hem de BDP-HDP periyodik görüşmelere başladı.

Araya önce 6-8 Ekim 2014 Kobani olayları, şimdi de 7 Haziran 2015 seçim atmosferi girdi.

7 Haziran’da engel olamazsak, AKP ile PKK-HDP “Türk-Kürt federasyonu” hedefine doğru ilerlemeyi sürdürecekler!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Mayıs 2015

 

 

 

Yorum bırakın

Irak’ta ABD-İran çarpışması ve Ramadi

9 Haziran 2015’te Musul’un işgaliyle başlayan süreçte önce Suriye’de Kobani (Ayn El arap) ardından da Irak’ta Tıkrit IŞİD işgalinden kurtarıldı. Ancak IŞİD Suriye’de Tedmur’u ve Irak’ta Ramadi’yi işgal ederek eşitlik sağladı!

STRATEJİ DEĞİL YÖNTEM TARTIŞMASI

Tablo ABD’de Obama karşıtlarını harekete geçirdi. Obama‘nın IŞİD stratejisi birkaç gündür yerden yere vuruluyor. ABD’nin havadan, taşeronlarının karadan harekatını içeren IŞİD stratejisi, örneğin Obama‘nın ilk Savunma Bakanı Robert Gates tarafından artık “gerçekte olmayan strateji” diye yorumlanıyor.

Gerçi havadan kimin, karadan kimin hareket edeceği stratejiye değil, stratejinin uygulanma biçimine işaret etmektedir. Washington’un stratejisi IŞİD’den boşaltılacak alanlarda Kürt örgütlerin egemenliğini inşa etmektir.

Ve özellikle Ramadi’nin düşüşüyle başlayan tartışma aslında stratejiyi değil, uygulanma biçimini gündeme taşımıştır: ABD postalları karaya değmeli mi, Türkiye’nin “güvenli bölge” planı uygulanmalı mı, önce IŞİD mi, yoksa Esad mı vs.

Nitekim Beyaz Saray sözcüsü John Earnest “IŞİD’le mücadele stratejisinde bir değişiklik olmadığını” ilan etti ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Daniel Rubinstein da Türkiye’deki temasları sırasında “gündem Esad’sız siyasi geçiş” diyerek yöntemlerin müzakere edilebilir olduğunu göstermiş oldu.

Bu yöntem tartışması sürecektir ve Cenevre-3 öncesinde Esad‘ın elinin zayıfltılması için Atlantik ittifakı her adımı atacaktır. Ancak bu hamleler “Esadsız çözümün mümkün olmadığı” gerçeğini değiştirmeyecektir. O nedenle biz bu tartışmayı burada bırakıp Ramadi’nin neden düştüğünü anlamaya çalışalım.

İBADİ’NİN MALİKİCİ EĞİLİMİ

Ramadi’nin düşmesinin iç ve dış nedenleri var. İç nedenlerin başında, Ramadi’nin içinde yer aldığı Anbar eyaletindeki etkili Şammar aşiretinin siyasi konumunun oynak olması gelmektedir.

Dış nedenlerin başında ise öncelike Irak’ın tam anlamıyla milli bir ordusunun olmayışı gelmektedir. Maliki‘nin bu yönde başlattığı girişimler yarıda kalmıştır. Fakat önemli dış etkenlerden biri de ABD’nin Ramadi’nin düşüşünü engellememesidir!

Bu etken bakımından incelediğimizde Ramadi’nin düşüşünün Irak’taki ABD-İran çarpışmasının bir yansıması olduğunu söyleyebiliriz. Washington Ramadi’yi hem Tahran’a hem de Bağdat’a karşı fırsat olarak kullanma peşindedir.

Şöyle: Haydar İbadi hükümeti IŞİD’le mücadele kapsamında hem ABD’yle ama hem de İran’la ortak hareket etmektedir. Hatta son birkaç aydır İbadi‘nin yavaş yavaş Maliki‘nin milli çizgisine girme eğilimi taşıdığını da söyleyebiliriz. ABD ise bu eğilim nedeniyle bir süredir İbadi‘ye baskı uygulamakta ve neredeyse durumu “ya biz ya İran” noktasına getirmektedir.

ABD’nin Barzani‘ye hem “bağımsızlık” işareti vermesi ama hem de Washington’a çağırıp “frenlemesi” bu baskılama operasyonunun bir parçasıydı. Yine peşmergenin silahlandırılmasının Bağdat üzerinden mi, yoksa ayrı olarak mı yapılacağı tartışmaları da bu baskılama operasyonunun bir parçasıydı.

İBADİ PUTİN’LE ANLAŞTI

İbadi‘nin Moskova ziyaretine ve Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin‘le yaptığı anlaşmalara bakılırsa, Bağdat bu baskılamaya direniyor! Nitekim İbadi Moskova’ya varır varmaz şöyle demiştir: “Bir kısım güçlere rağmen Rusya’ya geldim.”

Sonuçta Putin‘in askeri destek sözü vermesi ve Bağdat’a helikopter ve uçak satışı kararı alması, İbadi için büyük kazanım oldu.

Diğer yandan Maliki‘nin milli çizgisine girme eğiliminin bir diğer yansıması ise İbadi‘nin Musul Valisi Esil Nuceyfi‘yi görevden almak üzere soruşturma açtırması oldu. Musul’u IŞİD’e kurşun sıkmadan teslim eden Nuceyfi, Maliki‘nin en önemli karşıtı olan eski Meclis Başkanı Usame Nuceyfi‘nin kardeşidir. Nuceyfiler, Haşimi‘yle birlikte AKP Hükümeti’nin müttefikleridir.

ABD’nin Musul Harekatı için AKP ile yakın temasta olan ve TSK’nin Musul Kampı’nda Sünni grupları eğitmesini sağlayan Nuceyfiler, bu ilişki üzerinden Şiileri Musul’dan uzak tutmaya ve Sünni-Kürt ittifakı inşa etmeye çalışmaktadır.

Yani Ramadi’nin düşmesi sıradan bir durum değil, ana çarpışmanın aşamalarından biridir!

Not: Bugün Samsun TÜYAP Kitap Fuarı’nda okurlarımızla buluşuyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Mayıs 2015

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın