Obama’nın 2. doktrininin anlamı

Aslında ABD başkanlarının Kongre’ye her yıl milli güvenlik stratejisi sunmaları gerekmektedir. Ancak bu yapılmaz. ABD başkanları köklü bir değişiklik olmadıkça güvenlik stratejilerini yenilemezler.

Örneğin 1. Bush tek dönemlik başkanlığında 3, Clinton iki dönemlik başkanlığında 7, 2. Bush iki dönemlik başkanlığında 2 ve Obama 2. dönemlik başkanlığında (seneye 3. olmazsa) 2 kez milli güvenlik stratejisi açıklamıştır.

Öte yandan bu belgelerin resmi adı genelde “ABD’nin milli güvenlik stratejisi” şeklindedir. Ancak zaman zaman ABD’nin ana hedefine işaret eden isimlendirmeler de tercih edilmiştir. Örneğin “yükümlülük ve genişleme”, “yeni bir yüzyıl için milli güvenlik stratejisi” ya da “küresel çağ için milli güvenlik stratejisi” diye isimlendirilenler olmuştur.

TAARRUZ DEĞİL SAVUNMA DOKTRİNİ

Bu genel bilgilerden sonra artık ABD’nin yeni milli güvenlik strajesine gelebiliriz. Öncelikle belirtelim: ABD Başkanı Barack Obama ve ekibinin 2010 yılından sonra bu yıl da bir güvenlik stratejisi yayınlamaya ihtiyaç duyması, küresel ölçekte yaşanmakta olan büyük güç değişimiyle ilgilidir.

Nitekim 29 sayfalık belgede şu ifadeye yer verilmiştir: “Ekonomik güç dengelerinin değişmesiyle uluslararası meselelerde söz sahibi olma konusunda beklentiler de değişiyor. Güç dinemiklerinin değişimi riskleri ve fırsatları beraberinde getiriyor. Bazı ülkeler daha büyük ekonomik kapasiteye sahip oldukları için diğerlerinden daha fazla sorumluluk üstleniyor. Bilhassa Hindistan’ın kapasitesi, Çin’in yükselişi ve Rusya’nın saldırganlığı, bunların hepsinin ana güç ilişkilerinin geleceğine önemli etkisi olacak.”

İşte Obama‘nın 2015 tarihli bu son milli güvenlik stratejisi de, tıpkı önceki olan 2010 tarihli milli güvenlik stratejisi gibi ABD’nin çıkarlarına aykırı bu dönüşüme çare arama hedeflidir.

2010’da Asya-Pasifik merkezli bir strateji berlileyerek doğrudan Çin’i çevrelemeye yönelmişlerdi ama başaramamışlardı. Şimdi geriye çekilip Ortadoğu’da kaybedilen çıkarları dengelemeye ve Rusya’yı Çin’den koparma hedefli basınçlar uygulamaya yöneliyorlar.

Yani 2. Obama doktrini bir savunma doktrinidir ve IŞİD merkezli Ortadoğu hamleleri, stratejik savunma içinde taktik ataklardır.

DOKTRİNİN 4 ÖZELLİĞİ

Bu genel değerlendirmeden sonra ABD’nin son milli güvenlik stratejisini biraz daha ayrıntılandırabiliriz:

1) Obama‘nın stratejisi “uzun vadeli taarruz kara muharebelerine” izin vermese de “kısa vadeli” ve “savunma” gerekçeli kara harekatlarına izin veriyor.

2) Obama‘nın stratejisi muharip güçlerin sahada kullanılmasına izin vermese de özel operasyonlar yürütülmesine izin veriyor.

3) Obama‘nın stratejisi “savunma” gerekçeli “özel operasyon” odaklı kara haekatlarını Suriye ve Irak’la sınırlamıyor, belirsiz bırakarak her adresi açık hale getiriyor.

4) Obama‘nın stratejisi 3 yıllık bir takvime göre hazırlandığı için sadece Obama‘yı değil, kendinden sonraki ABD başkanını da kapsıyor.

DOKTRİNİN TÜRKİYE’YE YANSIMASI

29 sayfalık belgede doğrudan Türkiye ile ilgili şu ifade yer alıyor: “Balkanlar ve Doğu Avrupa’daki ülkelerin Avrupa ve Avrupa-Atlantik entegrasyonu arzularını kararlılıkla destekleyeceğiz, Türkiye ile olan ilişkilerimizi dönüştürmeye devam edeceğiz ve Kafkasya’daki bölgesel ihtilafların çözümünü teşvik ederken, bölgedeki ülkelerle bağlarımızı geliştireceğiz.”

Ancak Türkiye’yi asıl ilgilendiren kısmı, IŞİD strajesinde de izleri görülen şu yöntemdir: ABD siyasi düzlemde “küresel koalisyonlar” kurarak, askeri düzlemde havadan yoğun bombardıman ve karada özel operasyon birliklerinin öncülüğünde yerel güçlere dayanarak “terörle mücadele operasyonu” yürütecek!

Bu yöntem zaten uygulanmaya başladı ve Türkiye’ye de başta eğit-donat olmak üzere kimi sorumluluklar yüklüyor. Fakat Obama‘nın IŞİD’le Küresel Mücadele Özel Temsilcisi John Allen‘ın “yakında kara harekatı başlayacak” demesi, artık yeni bir sorunu ülkemize dayatacaktır.

Yerimiz bitti. PKK’ye özel aktör rolü veren o sorunu da yarın inceleyeceğiz

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Şubat 2015

Yorum bırakın

Haziran için Vatan Partisi’nde birleşiyoruz

Birkaç gündür sorulduğu için baştan belirteyim: Vatan Partisi ismine itirazım yok. Bu isim bize Hikmet Kıvılcımlı ustamızdan mirastır, yani isim bizimdir, biz sosyalistlerin…

Tabi Türkiye İşçi Partisi (TİP) ismini öncelikle tercih ederdim, şu üç nedenle:

1) Avrupa’nın en zayıf halkalarında, çevre AB’de, Akdeniz havzasında bir sol dalga esmeye başladı. Üstelik ulusal bağımsızlıkçı yani milli bir sol. TİP ismi bu sürece yakışırdı.

2) Türk-Kürt birliğini sadece Türkiye için değil, bölge için en hayati konu olarak görüyorum. TİP aynı zamanda bu birliğin adıdır. TİP’te birlikte örgütleniyorduk, Türkiye için birlikte mücadele ediyorduk. TİP ismi bu ihtiyaca ışık yakar.

3) İşçi sözcüğünün yer alması sistem dışı çözüme işarettir, kendisini sıradanlaşan diğer parti isimleri kümesinden ayırır.

ÖNCE PROGRAM

Kuşkusuz bunları Vatan Partisi ismi altında da gerçekleştiririz. Vatan Partisi o milli sol dalganın da, Türk-Kürt birliğinin de adresidir. Zira mesele isimden önce programdır.

Diğer yandan Vatan Partisi, Türkiye’nin özel şartlarına ve içinde bulunduğumuz tarihsel duruma da uymaktadır.

Çünkü vatan kavramı çok daha geniş bir cepheyi işaret eder; soldan sağa, işçi sınıfından milli burjuvaziye kadar en geniş kesimleri birleştirir.

Bugün Türkiye’nin asıl ihtiyacı budur; en geniş kesimleri birleştirmek!

VATAN PARTİSİ TBMM’YE GİRECEK

İşçi Partisi’nin pazar günü yapılacak kurultayı işte bu noktada büyük önem kazanıyor. Zira o gün sadece bir partinin kurultayı yapılmayacak, iki önemli iş başarılacak:

1) İşçi Partisi ile milli güçler Vatan Partisi’nde birleşecek.

2) Vatan Partisi sağı da solu da temsil eden milletvekilleriyle TBMM’ye girecek.

Bu iki iş, 7 Haziran sürecini de ateşleyecek!

İki yıl sonra, yine Haziran için birleşiyoruz!

HAZİRAN’A ÖRGÜTLÜ GİRECEĞİZ

16 Şubat sabahından itibaren çok farklı bir süreç başlayacak:

Umutlar büyüyecek, yolda çok daha kalabalık yürüyeceğiz, alanlarda sesimiz daha gür çıkacak…

Daha çok “Mustafa Kemal’in askeri” yürüyecek bayraklarıyla bu kez…

Arslanlı Yol’daki ilk bir milyonu, yeni milyonlarla kucaklayacağız…

Ve en önemlisi 7 Haziran’a, yani yeni Haziran’a büyük deneyimle ve daha örgütlü gireceğiz…

19 Mayıs 2012’de Taksim’de ateşi yakan Jöntürkler, Silivri’nin zindanlarını yıkan duvar yıkıcılar, Arslanlı Yol’da ve Tandoğan’da birleşen yol yapıcılar, Haziran’da Gezi Parkı’ndan başlayarak tüm yurda çoğalanlar, Yatağan’da yiğitleşen işçiler, “vardiya bizde” diyen kadınlar…

Hepimiz…

Vatan için yola çıkıyoruz…

VATAN İÇİN VATANDAŞLIK GÖREVİ

15 Şubat’ta işte bu yolculuğun şölen ateşi yakılıyor…

Orada olmak hem o büyük yolculuğa yolcu olarak kayıt yaptırmaktır, hem de Vatan için vatandaşlık görevini yerine getirmektir.

7 Haziran için, Cumhuriyet’i yıkanları yıkmak için, Cumhuriyet’i yeniden ve birlikte inşa etmek için 15 Şubat’ta yola çıkıyoruz…

Gülümse…

Çünkü bu kez kazanacağız…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Şubat 2015

Yorum bırakın

Amerikancı dedikleri Sisi doları terketti!

AKP Hükümeti’nden başlayarak liberal sola kadar uzanan geniş bir çevre, Mısır’da 25 Ocak 2011’de yapılana “devrim” fakat 30 Haziran 2013’te yapılana “darbe” demektedir!

Oysa ikisinde de aynı halk meydanlardaydı, aynı halk örgütleri ve partiler değişime önderlik ediyordu…

Birine devrim diğerine darbe denilmesini sağlayan tek parametre Mısır Ordusu’nun rolü mü? Yani Mısır Ordusu 25 Ocak 2013 günü halkın kararlılığı nedeniyle halkla birleşmeyip halka karşı çıksaydı, hatta kurşun sıksaydı, halkı katletseydi daha mı iyi olacaktı? O zaman da “şanlı direniş” mi denilecekti?

DEVRİMLER İNİŞLİ ÇIKIŞLI OLUR

Biz bu köşede hem 25 Ocak’a hem de 30 Haziran’a devrim dedik. Zira ikisi de 2002’den itibaren yükselen Mısır Halk Hareketi’nin sonuçlarıydı, İlkinde Mısır halkı 30 yıllık diktatörü yıktı, ikincisinde de devrimi çalmaya kalkan İhvan diktatörlüğünü…

Burası önemli, özetleyelim: Halk Hareketi’nin 25 Ocak 2011 öncesinde Müberak‘i devirme potansiyeli ortaya çıkınca ABD yönetimi zorunlu olarak “Mübarek’i verip rejimi kurtarma” yolunu seçti. Bu aşamada ABD sonradan ayrıntıları da ortaya çıkan İhvan’la bir dizi görüşmeler yaptı. İhvan önce soğuk baktığı alanlara çıktı, ardından da en örgütlü yapı olmasının avantajıyla Mısır halkının devrimini çaldı.

30 Haziran, işte o çalınan 25 Ocak devrimini kurtarma devrimiydi!

Halk hareketleri zaten böyledir; inişli çıkışlı olur, yükselmeler, geri çekilmeler olur.

30 OCAK AMERİKANCI DARBE DEĞİL!

AKP Hükümeti’nin 30 Haziran’a “darbe” demesi anlaşılır, zira yıkılan sadece Mısır’da bir parti ve yönetim değil, AKP’nin de içinde yer aldığı İhvan cephesiydi!

İhvan’ı Suriye’de rejime ortak yapabilmek için Esad‘ı önce kardeş ilan edenlerin, olmayınca komşusuna düşmanlık yapanların Mısır takıntısı bu nedenle anlaşılır. Fakat Mısır Ordusu’nun Mısır halkına kurşun sıkmamasına ve onunla birleşmesine liberal çevrelerin “darbe” demesi anlaşılmaz!

Daha anlaşılmazı da bu iki kesimin ortak bir tutumla, olana “darbe” demekle yetinmeyip, bir de “Amerikancı darbe” etiketi yapıştırmaya kalkmasıdır!

MISIR İLE RUSYA’NIN TARİHİ ANLAŞMASI

Her neyse, tüm bu bilinenleri ve bu köşede daha önce de işlediklerimizi Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin‘in Mısır ziyareti nedeniyle anımsattık. Şundan:

Putin ile Mısır Devlet Başkanı Sisi‘nin (Eski Genelkurmay Başkanı) imzaladığı bir dizi anlaşma, sadece iki ülke için değil, hatta sadece Ortadoğu ve Doğu Akdeniz için de değil, dünya açısından büyük öneme sahiptir!

Nükleer santral, askeri destek gibi konuları bir kenara bırakalım, sadece şu ikisi bile çok büyük önemdedir:

1) Mısır ve Rusya doları terkediyor! İki ülke karşılıklı ticaretinde kendi milli paralarını kullanacaklar.

2) Mısır ile Avrasya Ekonomik Birliği, yani Rusya, Belarus, Kazakistan ve Ermenistan, Serbest Ticaret Bölgesi kurma kararı aldı!

Ve bir diğer önemlisi de, Kahire yönetiminin tutum ilan edip, “Suriye’de Rusya’yla aynı noktadayız” demesiydi!

DEVRİMİN DİNAMİĞİ ESASTIR

Artık şöyle sormalıyız: Suriye konusunda ABD ile değil Rusya ile aynı pozisyonda olduğunu ilan eden, Rusya’yla Serbest Ticaret Bölgesi kurmaya yönelen, ikili ticaretinde doları terkeden bir yönetim, nasıl Amerikancı olabilir?

Dünyada çok değil, Mısır büyüklüğünde 10 devlet böyle “Amerikancılık” yapsa, ABD devleti ağır hasar alır!

Bitirirken belirtelim: Bu tablo Sisi’nin şahsi başarısı değildir, hatta Sisi farklı koşullarda çok daha farklı bir tutum da alabilirdi. Bu tablonun asıl sahibi 25 Ocak ve 30 Haziran devrimini yapan Mısır halkıdır. O halkın öncü örgütleri önce Sisi’nin komuta ettiği silahların kendisine doğrultulmasına engel olmuş, ardından da Sisi’yi devrimin bu aşamasının rotasına sokmuştur!

Kuşkusuz ABD bölgedeki çıkarları için bastıracaktır, zaten karşı devrimci hamleler için fırsat kollamaktadır. Önemli olan devrimi arasız ve sürekli kılabilmektir, yenileyebilmektir, genç ve canlı tutu tutabilmektir ve elbette ilerletebilmektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Şubat 2015

Yorum bırakın

AKP cephesinde iç çarpışma

Dün AKP cephesi içinde, “faiz, yolsuzluk, dış politika ve başkanlık sistemi” başlıkları altında dört büyük çarpışma olduğunu belirtmiştik.

Bugün de politik güç mücadelesi biçimini alan bu tür çarpışmaların kaynağındaki sermaye kesimlerinin çıkar ilişkilerine mercek tutacağız.

Ama önce bu meseleye eğilmemizi sağlayan Fidan‘ın adaylığıyla ilgili son notları aktaralım:

DOĞRU MU, DEĞİL Mİ?

Öncelikle belirtelim, açıklamalara rağmen, hâlâ Fidan‘ın Erdoğan‘a rağmen adaylığını koymuş olacağını düşünmüyorum.

Kamuoyu da bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Bir bölümü Fidan‘ın Erdoğan‘a rağmen aday olduğunu düşünüyor ama bir bölümü de bunun mümkün olmadığını, Erdoğan‘ın açıklamasında başka hesapları olduğunu, kısacası iş içinde iş olduğunu düşünüyor. Neticede Osmanlı’da oyun bitmez!

Fakat asıl vahimi şudur: Aslında Fidan’ın adaylığını değil, gerçekte Erdoğan’ın doğru söyleyip söylemediğini tartışıyoruz! Türkiye açısından asıl sorun budur ve Fidan‘ın oynayacağı rollerden daha vahimdir!

ERDOĞAN’IN 4 VURGUSU

Bu arada Erdoğan‘ın konuyla ilgili uçakta yaptığı açıklamada çarpıcı mesajlar vardı:

Birincisi düne kadar sır küpü olan Fidan dün itibariyle artık sır küpüydü. İkincisi Fidan yorulmuştu. Üçüncüsü Fidan’a bazı vaatlerde bulunulmuş olabilirdi. Ve dördüncüsü Erdoğan tek başına da kalsa paralel yapıyla mücadelesini sürdürecekti.

Bu dört vurgunun ne kadar önemli olduğunu yarından sonra daha da iyi göreceğiz.

Geçerken birlikte düşünülmesi için şu soruları da soralım: Dün Anayasa Mahkemesi Başkanı seçilen Zühtü Arslan hâlâ cemaatçi mi, yoksa saf mı değiştirdi? Erdoğan‘ın başkanlık için onu istediği haberleri gerçek miydi, yoksa algı operasyonu muydu?

Erdoğan‘ın bu dört mesajına ve Zühtü Arslan konusuna yazımızın sonunda da değineceğiz. Artık bu iç çarpışmadaki kuvvetlerin hangi sermaye gruplarına dayandığına geçecebiliriz.

DÖRT SERMAYE GRUBU

AKP bir parti olarak yeşil sermaye diye isimlendirilen gruplardan Anadolu Kaplanı adı verilenlere kadar genişçe bir yalpazenin temsilcisi olarak siyasette zemin buldu.

Tabi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne eklemlenmesinin karşılığında daha büyük kesimlerin de desteği sağlanarak AKP’ye iktidar fırsatı sunuldu. Lafı dolandırmadan söyleyelim: ABD düdüğü çaldı ve TÜSİAD başta en büyük sermaye grupları ve onların siyasetteki tezahürleri olan liberaller AKP’yi yukarı kaldırdı.

Fakat yıllar içerisinde dört büyük çatırdama oldu:

1) Görece daha milli olan sermaye grupları bu ittifakı 2007 sürecinde terketti.

2) AKP’nin esas dayandığı sermaye grupları palazlandıkça, iktidar eliyle ve devlet olananaklarıyla daha da büyüyünce, TÜSİAD ve altındaki gruplar ile bunlar arasında çelişmeler ortaya çıkmaya başladı. AKP dönemini yine de kârlı sürdürdükleri için bu çelişme ilk zamanlar derin değildi, fakat zamanla ve Batı’nın da kimi özel hesaplarına göre derinleşti.

3) AKP’nin dayandığı sermaye grupları içerisinde bir farklılaşma oluştu. Erdoğan ve kurmaylarının bizzat kolladığı gruplar öne çıkmaya, en büyük ihaleleri almaya başladı. Onlar ile diğerleri arasında çelişmeler sürekli derinleşti.

Bu gruplar hem en büyük ihaleleri alıyor hem de havuz oluşturarak Erdoğan‘a medya imkanı, vakıflara sermaye yaratıyordu.

Siyasette Erdoğan‘ın temsil ettiği bu gruplar büyüdükçe, siyasette Abdullah Gül‘ün temsil ettiği bazı Anadolu sermaye grupları ile yine siyasette AKP’nin ilk kurucularının temsil ettiği orta ölçekli sermaye grupları, bundan açık açık rahatsız olmaya başladı. Bu noktada bir politik güç mücadelesi başladı.

4) Öte yandan üçüncüsüyle eşzamanlı ilerleyen bir başka çatışma da, Erdoğanların kılıç çektiği cemaat sermayesiyle yaşanan çatışmaydı.

ERDOĞAN KARŞITI BİR UZLAŞMA MI VAR?

3 nolu çatışma içeriden, 4 nolu çatışma iç-yandan ve 2 nolu çatışma da dışarıdan sürüyor.

Peki Fidan‘ın adaylığı olayına ve Erdoğan‘ın verdiği mesajlara bakarak şu çıkarımda bulunabilir miyiz? Acaba çeşitli kesimler 7 Haziran sonrası için Erdoğan‘ın etkisiz kalacağı bir düzenleme konusunda uzlaştılar mı?

Anlamaya çalışacağız…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Şubat 2015

Yorum bırakın

Fidan Erdoğan’a rağmen mi aday?

Erdoğan‘ın “Fidan’ın adaylığına sıcak bakmıyorum” demesi kafaları karıştırdı.

Örneğin daha önce Fidan için destek mesajı atan Şamil Tayyar gibiler, Erdoğan‘ın açıklaması sonrasında o mesajlarını sosyal medyadan silmeye kalktılar. (Mesaj silmeleri haber olunca, sistem arızası deyip o mesajı yeniden yayınladılar!)

DAVUTOĞLU’NUN ELİNE BIRAKILAN BOMBA

Peki Erdoğan acaba gerçekten de Fidan‘ın adaylığına sıcak bakmıyor olabilir mi?

Keşke Erdoğan’ın mazisi, 40 yerde “BOP eş başkanıydım” dedikten sonra “bunu iddia eden şöyledir, böyledir” gibi örneklerle dolu olmasaydı da, biz de rahatça “Erdoğan sıcak bakmıyorum dediğine göre, sıcak bakmıyordur” diyebilseydik!

Fakat diyemiyoruz ve o cenahta, Fidan‘ın Erdoğan‘a rağmen adaylığını koyabileceğine dair bir özgürlük alanı göremiyoruz!

Erdoğan‘ın Güney Amerika uçağına binmeden az önce yaptığı “Fidan‘ın adaylığına sıcak bakmıyorum” özetli açıklamanın içinde bize göre asıl önemli mesaj “başbakanın taktiridir” demesiydi, üzerinde pek durulmadı.

Erdoğan sadece kamuoyunun önüne bir bilmece bırakmadı, daha önemlisi Davutoğlu’nun eline bir el bombası bıraktı!

Hakan Fidan‘ın adaylığı ve ortaya çıkan somut tepkilerden sonra Erdoğan‘ın “sıcak bakmıyorum” mesajı vermek durumunda kalması, aslında 4 başlıkta süren AKP cephesindeki sertleşen çarpışmanın bir sonucudur:

BAŞKANLIĞA KARŞI ÇIKANLAR ÇOĞALIYOR

1) Faiz çarpışması.

Erdoğan, Merkez Bankası’nın faiz düşürmemesini hemen her gün kamuoyu önünde hedef alıyor. Hatta medyası Merkez Bankası yöneticilerini faiz lobisine çalışmakla suçlayan manşetler atıyor.

Ancak ekonomiye kumanda eden Ali Babacan ve Mehmet Şimşek, Merkez Bankası’na ve ekonomi bürokratlarına sahip çıkmayı sürdürüyor. (Davutoğlu‘nun hükümet kurma çalışmaları sırasında da bu alanda sert bir çarpışma yaşanmıştı.)

2) Yolsuzluk çarpışması.

AKP içinde ciddi bir kuvvet, 7 Haziran için yük oluşturacağından, 4 eski bakanın Yüce Divan’a gönderilmesini istedi. Erdoğan ise yolsuzluk soruşturması asıl kendisini hedef aldığından, tekinin bile feda edilmesine karşı çıktı. O süreçte karşılıklı mesajlar verildi, komisyon ve AKP grubu baskı altına alındı, oylama ertelendi ve neticede Erdoğan‘ın istediği oldu. Ama AKP içinde 50 kadar milletvekili buna direndi!

Fakat son tablo şudur: Erdoğan’ın seçim zaferinde balkonuna aldığı bakanlar, 7 Haziran’da aday olamıyorlar!

Diğer yandan Erdoğan‘ın AKP Hükümeti’nin çıkarmak istediği şeffaflık yasa tasarısını rafa kaldırması da bu cephede süren bir başka çarpışmadır.

3) Dış politika çarpışması.

AKP içinde bir kesim hem Suriye hem de Mısır konusunda daha ılımlı bir çizgiye geçilmesini istiyor. Arınç ve Çavuşoğlu‘nun daha önce bu köşede incelediğimiz mesajları, işte o kesimin mesajlarıydı.

Ancak Erdoğan buna şiddetle karşı çıkıyor ve iki ülkeye düşmanlığı,Türkiye’nin zararına rağmen sürdürüyor.

4) Başkanlık sistemi çarpışması.

Artık daha açık ki, AKP içinde Erdoğan‘ın başkanlığına karşı çıkan güçlü bir eğilim var. Erdoğan‘ın “öyle zannediyorum ki, Ahmet Bey’in de savunulacak en önemli tezlerinden bir tanesidir” demek zorunda kalması, sorunun ne boyutta olduğunu gösteriyor.

ARINÇ’IN ‘AKP DAĞILIR’ MESAJI

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? Erdoğan güç kaybediyor ve AKP içindeki tek otorite olma vasfını yitiriyor!

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç‘ın “nefret söylemi, yüzde 50 oya rağmen Türkiye’yi yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkarır” mesajı vermesi ve AKP’nin ANAP gibi dağılabileceğine işaret etmesi, artık bir kesimin doğrudan Erdoğan‘a karşı çıktığını göstermektedir!

Peki bu çarpışmanın esas kaynağı ne? Bu sadece politik bir güç mücadelesi mi, yoksa kaynağında tarafların dayandığı sermaye kesimlerinin çıkarları mı var? Yarın konunun esas olan bu boyutuna eğileceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Şubat 2015

Yorum bırakın

İç güvenlik sopası: Hakan Fidan

MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın 7 Haziran seçimlerine katılabilmek için görevinden istifa etmesi gereken son gün olan 7 Şubat’ın ilk saatinde yaşanan istifa, bir tartışma başlattı: Hakan Fidan için ne düşünülüyordu?

Milletvekilliği mi? İçişleri Bakanlığı mı? Dışişleri Bakanlığı mı? Yeni oluşturulacak bir İç Güvenlik Bakanlığı mı? Hatta Başbakanlık mı?

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç kesinlikle haklıydı: Süpermen yetkilerine sahip bir MİT Müsteşarı için milletvekillliği sıradandı, hatta bakanlık bile kesmezdi!

Peki Hakan Fidan için o zaman ne düşünülmüştü?

AKP’YE MONTAJ TRAFİĞİ

Gelin önce istifanın öncesine, 5 Şubat gününe dönelim.

O gün günlerden perşembeydi ve devletin rutin işleri için yöneticilerinin olağan görüşmeleri olurdu.

O gün önce MİT Müsteşarı Hakan Fidan Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ı ziyaret etti. Ardından Fidan Davutoğlu‘na gitti. Bir saat kadar planlanan görüşme üç saat sürdü. Bu görüşmeden sonra bu kez Davutoğlu Erdoğan‘a gitti. O görüşme de bir saat öngörülmüştü ama üç saat sürdü.

İşte Fidan‘ın adaylık için istifası bu uzun görüşmelerden sonra geldi. Ancak AKP içinde bu “montaja” sıcak bakmayanlar vardı.

İlk açıklama Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç‘tan geldi. Arınç, Fidan‘ın bakanlığına sıcak bakmadığını açık açık ilan etti.

Benzer değerlendirmeler de olmalı ki, dün AK-Medya şu haberlerle çıktı: Aslında Erdoğan, Fidan‘ın siyasete atılmasını pek istemiyordu, tersine Davutoğlu istiyordu ve bunda ısrarcı olmuştu!

ERDOĞAN-HÜKÜMET ÇELİŞMESİ

AKP içi dengeleri gözeten bu haberleri bir kenara bırakalım ve Fidan için ne düşünüldüğünü anlamaya çalışalım:

Önce bazı saptamalar. Erdoğan ile Davutoğlu hükümeti arasında beklenenden önce kimi çelişmeler yaşandı: Erdoğan, Davutoğlu‘nun şeffaflık yasasına karşı çıktı, rafa kaldırttı. Davutoğlu, ancak Erdoğan‘ın kamuoyu önünde açık uyarı yapması sonrasında başkanlık sistemi konusuna değinebildi! Binali Yıldırım‘ın Erdoğan‘ın 5 Ocak’ta Bakanlar Kurulu’nu toplayacağını ilan etmesi hükümette rahatsızlık yarattı, kimi sert göndermeli açıklamalar yapıldı ve en sonunda 5 Ocak yerine 19 Ocak’ta uzlaşıldı. Dört eski Bakan’ın Yüce Divan oylaması da bir başka çelişmeydi, uzlaşılana kadar oylama ertelendi.

Uzatmayalım. Açık ki Erdoğan‘ın yeni başkanlıklar kurarak AK-Saray’da bir gölge kabine oluşturması ve 7 Haziran’dan sonra hükümetin elinden ipleri tamamen almak istemesi AKP içinde kimi rahatsızlıklar yaratıyordu.

AKP 7 Haziran’da ne için oy isteyecekti? “Başbakan yönetemiyor, cumhurbaşkanını başkan yapalım o yönetsin” diyerek meydanlara çıkılabilir miydi?

BAŞKANLIK OLMAYACAK!

Artık Fidan için ne düşünüldüğüne gelebiliriz.

Erdoğan ne istiyor? Kendisine başkanlık getirecek bir yeni anayasa çıkarılmasını. Bunun için AKP’nin 330 ile 367 arasında milletvekili çaıkarması gerekiyor. Erdoğan daha da ötesine geçerek ve TBMM’de yaptığı tarafsızlık yeminini hiçe sayarak miting meydanlarından tam 400 milletvekili istedi.

Aslında AKP’nin bu sayıda bir milletvekili çıkarması mümkün değildi ve Erdoğan, kendisinin yapamadığını Davutoğlu‘ndan istiyordu. Ya da Erdoğan, Hakan Fidan gözetiminde süren pazarlıklara uygun olarak aslında AKP ile HDP’nin toplam milletvekili sayısına işaret ediyordu

Bunu bilemiyoruz, ama şu iki şeyi biliyoruz:

1) Başkanlık sistemi olmayacak! Erdoğan kendisine başkanlık getirecek bir 7 Haziran zaferi görmüyor!

2) Erdoğan için işler yolunda olsaydı, Hakan Fidan için en uygun yer bulunduğu yer olurdu. Zira Erdoğan‘ın Açılım hedefi açısından en kritik görev yeri herhangi bir bakanlık değil, MİT Müsteşarlığı’ydı.

ERDOĞAN ‘ZORLA BAŞKANLIK’ HESABI YAPIYOR!

Artık konunun esasına gelebiliriz. Evet Erdoğan, 7 Haziran’dan istediği bir sonucun çıkmayacağını görüyor. Zira AKP açısından 276’nın bile garanti olmadığı bir seçime doğru ilerliyoruz.

İşte Erdoğan, başkanlık sistemi merkezli bir yeni anayasa çıkarılamayacak 7 Haziran tablosuna rağmen fiili başkanlık yapabilmeninin hesaplarını yapıyor. Zorla ve anayasaya aykırı olarak!

Bu, haliyle toplumdaki kutuplaşmayı daha da derinleştirecek ve Erdoğan devletin her türlü zor kuvvetine daha da çok ihtiyaç duyacak.

MİT Kanunu’yla başlayan ve Jandarma’yı TSK’den koparmayı hedefleyen İç Güvenlik paketi, işte asıl o günler içindir!

Erdoğan’ın 7 Haziran’dan sonra Emniyet, MİT, Jandarma gibi iç güvenliği ilgilendiren tüm araçlara birden ihtiyacı vardır. Fidan işte bu süreç için kritik önemdedir.

Kısacası Fidan, Erdoğan adına İç Güvenlik sopası olacaktır!

BARİKAT, MİLLİ İTTİFAK

Kuşkusuz Türkiye’nin önünde buna engel olabilmenin yolları var. TBMM’nin gündemindeki İç Güvenlik paketine karşı sadece TBMM’deki muhalefet partilerinin değil, tüm muhalefetin birden ayağağa kalması ve milleti seferber etmesinden, milli hükümet hedefli milli ittifaka omuz verilmesine kadar önemli seçenekler mevcuttur.

Her yurtseverin, cumhuriyetçinin, demokratın, halkçının, milliyetçinin, devrimcinin önünde öncelikle bir özgürlük görevi vardır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Şubat 2015

Yorum bırakın

Cemaatin bankası olur mu?

TMSF’nin Bank Asya yönetimini devralmasının ardından, Erdoğan miting meydanlarından Fethullah Gülen‘e şöyle seslendi: “Sen hoca mısın, banka patronu musun, nesin?

Erdoğan, zamanında “patron Fethullah Gülen” ile birlikte Bank Asya’yı açan, kurdelesini kesen isimlerden birisi de olsa, sorusu anlamlı ve önemlidir! (Geçerken biz de şu soruyu soralım: Erdoğan‘ın mal varlığı bildirimlerinde hep “çeşitli bankalarda şu kadar parası var” deniliyor. O çeşitli bankalar hangileridir? Örneğin Erdoğan’ın Bank Asya’da hiç hesabı olmuş muydu?)

ALPAY: HİZMET’İN BANKASI OLUR

Konu önemlidir ve o nedenle meselenin Erdoğan-Gülen çarpışması boyutunu bir kenara bırakarak inceleyeceğiz.

Evet, Cemaatin bankası olur mu?

İlk yanıt, Cemaatin neoliberal soldan transfer ettiği Şahin Alpay‘dan geldi. Alpay önce “Cemaatlerin olmayabilir ama Hizmet’in bankası elbette olur” diyor.

Ardından da şu soruyu soruyor: “Peki bankanın kapısında neden ‘Bu bir Hizmet Hareketi kuruluşudur’ diye yazmıyor?”

Alpay‘in yanıtı şu: Laiklik nedeniyle!

LAİKLİK PARALEL YAPININ PANZEHRİDİR

Her ne kadar Alpay bu yanıtı bir suçlama amacıyla vermişse de, yanıt doğrudur.

Bu yanıt üzerinden şu saptamayı rahatça yapabiliriz: Laiklik, paralel yapının panzehridir!

Mustafa Kemal Atatürk’ün laikliği, salt din ve devlet işlerinin ayrılması değil, ondan daha önemlisi dinin vicdanlara hapsedilmesiydi; Allah ile kul arasına üçüncü kişilerin, şeyhlerin, dervişlerin, tarikatların, cemaatlerin sokulmamasıydı…

Atatürk o nedenle bir devrim yapmış ve tekke ile zaviyeleri kapatmıştı, o nedenle şeyhlik, dervişlik gibi unvanları kaldırmış, o nedenle emirlik, halifelik givi makamları yıkmış, o nedenle falcılık, büyücülük, muskacılık gibi eylemleri yasaklamıştı!

Ve o nedenle Atatürk şöyle demişti: “Efendiler ve ey ulus! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır.”

YA DEVLET YA CEMAAT

Dolayısıyla “Cemaatin bankası olur mu” sorusu, ancak karşı devrimle laikliği tırpanlanmış bir ülkenin sorusu olabilir. Zira laik bir ülkede cemaat örgütlenmesine izin verilmez!

Neden mi? Hadi gelin bugünün sorunu üzerinden, yani devlet içinde paralel yapılanma sorunu üzerinden yanıtlayalım.

Bugün çıkarları böyle gerektirdiği için AKP sözcüleri ekranlardan şu anlamlı saptamaları yapabiliyorlar: “Paralel yapı mensubu polis, amiri yerine imamından emir alıyor”, “Adam Emniyet’te başkomiser ama paralel yapı içinde bir komiserin altında. Emir vereceğine emir alıyor.”, “Devletin hiyerarşisine göre değil, cemaatin hiyerarşisine göre çalışıyorlar.”

Çok doğru saptamalar. İşte bu nedenle laik bir ülkede cemaat örgütlenmesine izin verilmez! Ya kamu kurumlarının kendi hiyerarşileri olur ya da cemaatlerin, ikisine birden yer yoktur!

DİZ DİBİNDE OTURMAMAK İÇİN

Dolayısıyla bugün Türkiye’de F Tipi örgütle, paralel yapıyla mücadele etmek, aynı zamanda ve daha çok AKP ile mücadele etmeyi de gerektirir.

Çünkü AKP tarikatlar ve cemaatler koalisyonu olarak kurulmuştur. Devletin içinde devlete paralel örgütlenmeler AKP’nin eseridir. F Tipi yapı en çok AKP döneminde devlete yerleşmiştir; Erdoğan‘ın “ne istediler de vermedik” sözü bu nedenledir.

Devlet örgütlenmesi ve kamu düzeni için hiyerarşi önemlidir ve sorun, Hikmetyar’ın dizinin dibindeki o görüntüye kadar uzanmaktadır! Hikmetyar‘ın dizinin dibinde oturan, maalesef ABD’nin BOP’una da eş başkan olabilmektedir!

Kemalist devrim işte bu tabloyu yırtmıştır öncelikle; ümmeti millet, müridi vatandaş yapmış ve insanı efendinin dizinin dibinden ayağa kaldırmıştır!

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak işte asıl bunun kavgasını vermeliyiz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Şubat 2015

Yorum bırakın

İki model, iki ittifak

Dikkatinizi çekmiştir. AKP’lisinden CHP’lisine, liberalinden cemaatçisine, TÜSİAD’çısından maskeli solcusuna, herkeste bir HDP kaygısı oluştu!

HDP seçime nasıl girmeli tartışmaları, ya barajı aşamasa endişeleri, HDP büyütülmeli propagandaları…

TV kanallarında merkezinde HDP’nin olduğu ittifak modelleri tartışılıyor, gazete sütunlarında HDP’nin etrafına halkalar örülüyor…

SYRİZA’YA EN BENZEMEYEN PARTİ: HDP

Hatta Syriza’nın başarısı HDP’ye şablon gibi giydirilmeye çalışılıyor; örneğin Selahattin Demirtaş çıkıp “Syriza tıpatıp bize benziyor” diyor.

Oysa durum tam tersidir: Syriza’nın en benzemediği partidir HDP!

Syriza anti-emperyalisttir, HDP ise emperyalist ABD’den rol talep etmektedir; Syriza ülkesinin milli çıkarları için AB’ye karşı çıkmaktadır, HDP ise en AB’ci partidir; Syriza milli devletçidir, HDP milli devlet karşıtı, federalci, özerkçidir; Syriza ulusalcıdır, hükümetini ulusal kurtuluş hükümeti diye nitelemektedir; HDP ise etnikçidir; Syriza ekonomide devletçi-kamucudur, özelleştirmeye karşıdır; HDP ise neoliberaldir, serbest piyasacıdır, özelleştirmecidir…

HDP BİR MİT PROJESİDİR

Bu ilk model, yani merkezinde HDP’nin olduğu ittifak modeli iki kanatlı yürüyor. Bir yandan HDP-Sol ittifakı denilerek çeşitli partiler HDP’yle ittifaka zorlanıyor, diğer yanda HDP-CHP ittifakı denilerek güya AKP’ye karşı çözüm üretiliyor.

Şu gerçek anımsanmadan bu projenin amacı anlaşılmaz: HDP bir MİT peojesidir! MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın Öcalan‘a kurdurttuğu bir partidir HDP.

O nedenle Demirtaşlar önce bu partiye itiraz etmiştir. Öcalan bastırınca “bari batıda HDP’yle, doğuda BDP’yle seçime girelim” demişlerdir ancak buna da ikna edememişlerdir.

HDP, Fidan‘ın Türkiye Solu’nu yoketme, Kürtçülüğe teslim ettirme projesinin adıdır; BDP’nin “Gezi darbe girişimidir” şeklindeki kaba politikasının işe yaramazlığı karşısında Fidan-Öcalan ayarıyla yapılan “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” ince politikasının bir ürünüdür.

CHP-HDP İTTİFAKI AKP’YE YARAR

CHP-HDP ittifakı ise AKP’ye yaramaktadır. Zira HDP ittifakı CHP’ye ek milletvekili kazandırmayacak ama Trakya’dan başlayarak Ege’de ve batı illerinde CHP çok şey kaybettirecektir!

CHP, AKP’nin her seçim öncesi neden “milliyetçi” söylem tutturmaya çalıştığından hiç ders çıkarmamaktadır. Erdoğan‘ın PKK müzakerelerinin doğurduğu oy kaybını her seçim öncesinde sahte milliyetçilikle kapatmaya çalıştığını görmemektedir.

Özetle Fidan, Öcalan üzerinden HDP’yi öyle bir rotaya sokmuştur ki, her durumda en kârlı AKP çıkacaktır; HDP CHP’yle ittifak kursa da kurmasa da, seçime parti olarak girse de girmese de, barajı geçse de altında kalsa da…

Çok kazançlı bu seçim hamlesi, üstelik solu sistem içine hapsadecek, Haziran Halk Hareketi’nin kazanımlarını yokedecek niteliktedir.

MİLLİ İTTİFAK MODELİ

Evet, sözde AKP’ye karşı yapılan ama en çok AKP’ye yarayacak olan bu birinci model ve ittifak, son tahlilde sistemin restorasyonu amaçlıdır.

O nedenle asıl önemli olan diğer model ve ittifaktır: Merkezinde İşçi Partisi’nin yer aldığı model, yani milli ittifak.

Bu modeli önümüzdeki günlerde uzun uzun konuşacğız. Bugünlük dört özelliğine dikkat çekelim:

1) Bu modelde yurtseverlik temelinde en geniş ittifak kurulmaktadır. Zira İşçi Partisi, “devrimcilerin, halkçıların ve milliyetçilerin” partisi olması nedeniyle, sosyalist soldan milliyetçilere kadar uzanan en geniş cepheyi kurabilme özelliğine sahiptir.

2) Bu model başarı kazanmıştır: Silivri duvarlarını yıkan, Arslanlı Yol’da milyonları birleştiren, Türk bayraklarıyla milyonları ayağa kaldıran ve Haziran Halk Hareketi’ne rengini veren bu modeldir.

3) Bu model Türkiye’nin en önemli sorunlarını çözmüştür: Örneğin emperyalizmin soykırım iddiasıyla Türkiye’yi mahkum ettirme çabaları bu modelle durdurulmuştur. Örneğin AKP’nin yeni anayasa girişimi bu modelle engellenmiştir.

4) Bu model hükümet olma hedeflidir! 7 Haziran’dan merkezinde İşçi Partisi’nin olduğu milli bir hükümet çıkarmayı hedefler.

Bu konuya devam edeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Şubat 2015

Yorum bırakın

Ukrayna ABD ile AB’yi ayırdı

ABD Başkanı Barack Obama‘nın önceki gün yaptığı “Ukrayna’da iç savaşı biz başlattık” itirafıyla birlikte Ukrayna konusunda önemli bir trafik başladı:

UKRAYNA TRAFİĞİ

1) Bugün Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Fraçois Hollande Moskova’da Ukrayna konulu üçlü bir zirve yapacaklar.

2) Merkel ve Hollande, Moskova’dan önce Kiev’e uğrayıp Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko ile görüşecek.

3) İkiliden önce ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Kiev’e uğrayıp Poroshenko ve Ukrayna Başbakanı Arseniy Yatsenyuk ile görüşecek. (Siz bu yazıyı okumaya başladığınızda görüşülmüş olacak.)

4) Üç gün sürecek Münih Güvenlik Konferansı bugün başlıyor. En önemli konu Ukrayna.

5) NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg cumartesi günü Poroşenko ile görüşecek.

6) Dün yapılan NATO Savunma Bakanları toplantısının en önemli konuları Rusya’yı hedef alan projelerin hayata geçirilmesiydi:

a) Polonya, Romanya ve Bulgaristan’da 6 komuta kontrol merkezinin kurulması.

b) Mevcut 13 bin kişilik NATO Mukavemet Gücü’nü, 30 bin kişilik Güçlendirilmiş NATO Mukavemet Gücü’ne dönüştürmek.

c) 5 bin kişilik Öncü Güç’ün hayata geçirilmesi.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltengerg, toplantı öncesinde yaptığı açıklamada “Doğuda meydan okumalar var. NATO Mukavemet Gücü ve Öncü Güç meydan okumaya bir yanıttır.” dedi. (Peki ABD bu kararları NATO Savunma Bakanları’na aldırtabildi mi? Biz bu yazıyı Aydınlık‘a teslim ettiğimizde toplantı henüz başlamamıştı.)

KRİTİK İSİM CARTER

Peki neler oluyor? Obama neden “Ukrayna’da iç savaşı biz başlattık” dedi? Bu gerçek bir meydan okuma mı? Bu Batı’nın Ukrayna konusunda artık sert oynayacağının işareti mi?

Obama’nın itirafı öncelikle ABD içi çarpışmada “müdahaleciler” dediğimiz kanadın ağırlık koymaya başladığının işaretidir. Bunu nereye kadar ilerletebilecekleri ayrı bir meseledir ama ABD Kongresi’nin her iki kanadında Cumhuriyetçi çoğunluğun oluşması ile “müdahalecilerin” ivme kazandığı bir gerçektir. Obama sıkışmaktadır ve en son Ukrayna’da olduğu gibi açık ve sert bir oyun sahası inşası için itiraflara zorlanmaktadır.

Burada kritik kişi Chuck Hagel‘in istifasından sonra Obama‘nın ABD Savunma Bakanlığı için gösterdiği aday olan Ashton Carter‘dır. İki ay önce aday gösterilen Carter, adaylığının değerlendirilmesi sürecinde önceki gün ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi üyelerinin sorularını yanıtladı.

Carter oturumda iki önemli açıklama yaptı: 1) “Ortadoğu’da iki önemli tehlike var: IŞİD ve İran.” 2) “Ukrayna’ya silah gönderilmesine sıcak bakıyorum.”

Obama‘nın son 1,5 yılında ona büyük ihtimalle Savunma Bakanlığı yapacak olan Carter‘ın bu iki vurgusu, yani tam da İran’la müzakerelerin yürütüldüğü bir süreçte bu ülkeyi öncelikli tehdit ilan etmesi ve Ukrayna’ya silah gönderilmesinden bahsetmesi, kuşkusuz Beyaz Saray’ın mevcut yaklaşımıyla hiç örtüşmüyor. Fakat Obama sonrası hangi çizginin uygulanacağına işaret ediyor.

Neden mi? Robert Gates, Bush‘un son bir yılında, ABD yönetimine BOP revizyonu için monte edilmişti. O nedenle Obama yönetiminde de savunma bakanlığı yapmayı sürdürdü. Ortadoğu’dan askeri olarak çekilme, oradaki işleri müttefiklere havale etme ve Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrinine geçme işini pratikte uyguladı.

Ashton Carter da, büyük ihtimalle, benzer şekilde Obama yönetimine monte edilip, değiştirilmeye çalışılan çizgiyi yeni yönetime taşıma işini yapacak.

AB UKRAYNA’NIN NATO ÜYELİĞİNE KARŞI

Fakat burada Washington adına çok büyük bir sorun var: ABD, Rusya’yı sıkıştırmak isterken müttefiki AB’yle arasını hızla açıyor. Almanya ve Fransa’nın başını çektiği AB ülkeleri hem ABD adına yürütükleri Rusya’ya yaptırım politikasının kendilerini vurduğunu görerek buna karşı çıkıyor hem de son olarak dün Hollande‘ın ilan ettiği gibi “Ukrayna’nın NATO’nun bir parçası olmasını istemiyoruz” diyor!

O nedenle Beyaz Saray’ın önündeki asıl sorun ne Suriye ne de Ukrayna’dır; asıl sorun ABD’nin Trans-Atlantik ilişkileri nasıl ayakta tutabileceğidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Şubat 2015

Yorum bırakın

Asya’ya tek kuşak, tek yol

Çin, Rusya ve Hindistan Dışişleri Bakanlarının 13. Zirvesi, üç ülkenin “tek kuşak-tek yol” strajisini içeren “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” ve “21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu” projeleriyle taçlandı. Böylece üç ülke aynı kuşakta, aynı yolda birleşmiş oldu…

Bu, sadece Asya’da ekonomik bir hamle değil, daha önemlisi, dünya dengeleri açısından yeni bir gelişmeydi. Açalım:

ABD ÇİN’İ NASIL DENGELER?

Zbigniew Brzezinski‘ye göre ABD’nin Çin’i dengelemesinin yolu “daha geniş Batı” inşa edebilmesine bağlı. “Daha geniş Batı” ise Rusya’yla mümkündü.

ABD, Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrini ilan ederek bir yandan Çin’i “Japonya-Güney Kore-Hindistan” yayına dayanarak çevrelemeye, diğer yandan da AB üzerinden Rusya’yı “daha geniş Batı” kampına dahil etmeye çalıştı.

Ancak bunu sağlayamadı. Zira hem Rusya’yla iki önemli cephede çıkarları çatışmayı gerektirecek kadar çelişmişti, hem de Çin, 400 milyar dolarlık dev bir anlaşmayla Moskova’nın yüzünü bütünüyle Pasifik’e döndürmüştü.

ABD’nin Japonya ve Güney Kore üzerinden Pasifik’te yarattığı adalar krizi de sonuç getirmedi. Tokyo ve Seul, Washington’un kalkan olabilme gücünün sınırlarını görmüş oldu.

ABD şansını bir de Hindistan’la deniyor. Washington’un hedefi, Çin’i bölgede dengeleyebilmek için Hindistan’la yakınlaşmak.

ÇİN, ABD-HİNDİSTAN İLİŞKİSİNDEN ENDİŞE ETMİYOR

Geçen hafta ABD Başkanı Barack Obama Hindistan’daydı. İki ülke bazı önemli anlaşmalar imzaladı. Ancak strateji üreten kurumların değerlendirmesine bakılırsa, Washington Delhi’de aradığını bulamadı.

The Diplomat, bu yorumu destekleyen önemli bir analiz yayımladı. ABD-Hindistan ilişkilerinin sanıldığı gibi Çin’i endişelendirmeyeceğini saptayan analizde 3 temel dayanak vardı:

1)Hindistan bağımsız dış politikaya önem veren bir ülkeydi, büyük bir güce tamamen katılması mümkün değildi. ABD’nin Çin tehdidi adına kendisine yardım yapmasında bir sakınca yoktu.

2)Hindistan, uzun vadede ekonomisini geliştirebilmek için Çin yatırımına ihtiyaç duyuyordu. Hiçbir ülke bu konuda Çin’le yarışamazdı. Tamam Obama 4 milyar dolar yatırım yapılacacağını açıklamıştı ama bu Çin’in 20 milyar dolarlık yatırımının yanında sönük kalıyordu.

3) “Hindistanlı politikacılar, Çin’in yükselişini durdurmanın yersiz olduğunu düşünüyor. Çin zaten gelişmiştir ve Çin’i çevreleyen bir plan yapmak hata olacaktır. Çin’i çevrelemeye çalışan güçler kendileri acı çekecektir. Hiçbir rasyonel devlet böyle bir intihar stratejisini tercih etmez.” (timeturk.com, 3 Şubat 2015)

Kuşkusuz iki ülke arasında sorunlar vardır ama The Diplomat‘ın da önemle belirttiği gibi ilişkinin potansiyel kazancı, maliyetinden daha büyüktür!

HİNDİSTAN’IN BÜYÜK KAZANCI

Bu önemli analizden sonra Çin-Rusya-Hindistan Dışişleri Bakanları’nın 13. Zirvesi’ne dönelim. Obama‘nın ziyaretinin hemen sonrasına denk gelen zirveden Hindistan adına beş önemli sonuç çıktı:

1) Yukarıda da belirttiğimiz gibi ilk önemli sonuç “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” ve “21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu” projesiydi.

2) Üç ülke, Asya-Pasifik İşleri Müzakere Merkezi kurdu.

3) Çin ve Rusya, Hindistan’ın Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üyelik talebine olumlu baktıklarını ilan ettiler.

4) Üç ülke Temmuz 2015’te yapılacak BRICS Zirvesi’nin başarısı için ortak çaba harcayacak. (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ülkelerinden oluşan BRICS, Dünya Bankası ve IMF’nin alternatifi kurumlar oluşturma kararının ardından Temmuz 2015’de yeni hamlelere hazırlanıyor.)

5) Hindistan’ın BM Güvenlik Konseyi’ne daimi üyelik talebi Zirve’de destek buldu. Çin Dışişleri Bakanlığı, BM Güvenlik Konseyi’nin yapısında ve işleyişinde reformun ihtiyaç olduğunu ilan etti.

Bu beş sonuç, Obama‘nın Hindistan’a yaptığı vaatleri bir haftada söndürmüş oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Şubat 2015

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın