AKP’nin kumpastaki 12 rolü

HSYK’nin Zekeriya Öz dahil 4 savcıyı açığa alması, pratikte şu anlama gelmektedir: Erdoğan, kendisi için “dönemin başbakanı” diyen savcıları, “dönemin savcıları” yaptı!

Bu AKP-Cemat çatışması açısından önemli bir dönemece işaret etmektedir. Öyle olduğu için de Cematin gazetesi Zaman, operasyona karşı özel bir manşet hazırladı: “Darbe davalarına kumpas diyen iktidarın Ergenekon karnesi.”

Zaman, dünkü manşetinde, AKP Hükümeti’nin bu davalardaki 5 önemli rolünü yazdı:

ZAMAN’IN YAZDIĞI 5 ROL

1) AKP Hükümeti, Ergenekon davalarından İnternet Andıcı davasına “suçtan zarar gördüğü” gerekçesiyle 19 Aralık 2011’de müdahil oldu. Genelkumay Başkanı Org. İlker Başbuğ, AKP’nin davaya müdahil olmasından sadece 18 gün sonra tutuklandı!

2) Erdoğan, 2008 yılında “ben bu davanın savcısıyım” diyerek Ergenekon davalarındaki konumunu ilan etti!

3) HSYK, daha 2009 yılında, Ergenekon davalarına bakan hakim ve savcıları görevden almak istedi. Zira “dönemin” HSYK’si, kendisine yapılan başvuları inceleyince, tertipi ve kumpası görmüştü. Ancak HSYK’nin başı olarak AKP’li Adalet Bakanı ve Müsteşarı, demokrasiye aykırı yöntemlerle toplantılara katılmayarak, HSYK’nin karar alabilmesini engelledi!

4) Bülent Arınç, Mayıs 2011’de Ergenekon davaları nedeniyle askerlerin artık kendilerine topuk selamı durduğunu söyledi.

5) Ergenekon davalarında gazeteciler tutuklanırken, basılmamış kitaplar suç sayılırken, Erdoğan Nisan 2011’de “kitap bombadan tehlikelidir” diyerek Ergenekon savcı ve hakimlerinin kumpasına sahip çıktı!

ZEKERİYA ÖZ’Ü KİM BULDU?

Bu köşenin okurları bilirler: Ergenekon tertip ve kumpaslarına sadece F Tipi’nin değil, AKP ile F Tipi’nin birlikte işledikleri suç olarak bakmaktayım. O nedenle de operasyona uğrayan F tipi örgütün bu suç ortaklığını itiraf etmesini, kumpastan asıl yararlanan AKP Hükümeti’nin rolünü açık açık ortaya koymasını önermekteyim.

Zaman işte o rolü deşifre etmeye başladı. Ancak sıraladığı bu beş madde hem yetersizdir, hem de kamuoyunun bildiği açık bilgilerdir. Belki de hâlâ bir uzlaşı ihtimali gördükleri için asıl önemli rolleri henüz deşifre etmek istememektedirler! Bilemiyoruz…

Biz AKP’nin Ergenekon tertip ve kumpaslardaki rolünü daha da netleştirmek için şu önemli verileri de (yer yettiğince) listeye ekleyelim:

6) Abdullah Gül, F Tipi yapı önüne sahte örgüt şemalarını getirdiğinde, “bulun bir savcı, delillendirin” dedi. Zekeriya Öz bu talimattan sonra bulundu.

Bu arada Cemaat’in önemli isimlerinden Faruk Mercan‘ın 30 Aralık 2014 akşamı CNNTürk ekranından “17 Aralık’tan önce Abdullah Gül, Savcı Zekeriya Öz‘le görüştü” demesi çok önemlidir. Gül “17 Aralık’tan önce görüşmedim” diyerek iddiayı yalanlasa da, 17 Aralık’ın öncesi, çok geniş bir takvimdir!

DÜĞMEYE BUSH-ERDOĞAN GÖRÜŞMESİNDE BASILDI

7) F Tipi örgüt, Ergenekon tertip ve kumpaslarının operasyonel sorumlusudur; AKP Hükümeti ise siyasi sorumlusu… Ve tertibin asıl sahibi de ABD’dir!

Bugün artık bilinen bir gerçektir: Fehmi Koru‘nun o günlerin iklimi içinde rahatça söylemekten çekinmediği gibi “Ergenekon operasyonu talimatı 5 Kasım 2007 tarihli Bush-Erdoğan görüşmesinde” verildi!

Yeri gelmişken belirtelim: Koru‘nun rolü de özel bir önemdedir. Koru, operasyonlarda en önemli “kanıt” sayılan “Ergenekon yeniden yapılanma belgesini”, henüz operasyonun o’su ortada yokken ve henüz kimsenin bilgisayarına gönderilmemişken, daha 2001 yılında köşesinde yavaş yavaş ısıtarak yazıyordu! (Operasyon 2007’de başladı ama tertip çok öncesinde 1998-2001 sürecinde başlatıldı.)

8) Ergenekon tertipleri ile ABD’nin AKP-PKK ortaklığında yürüttüğü Açılım doğrudan ilgilidir. 2009-2010 yıllarında pek çok AKP’linin de itiraf ettiği gibi Ergenekon operasyonu olmasaydı, Açılım başlatılmazdı!

9) Açılım’ı başlatabilmek için hem Ergenekon tertipleriyle engel gördüklerini tasfiye etmeliydiler, hem de “ulusalcılıkla” mücadele etmeliydiler. Fethullah Gülen‘in daha 2005 yılında “ulusalcı dalgayı aşacağız” demesi, sonraki yıllarda Erdoğan‘ın “her türlü milliyetçiliği (ulusalcılığı) ayağımızın altına alıyoruz” demesi ve ulusalcılığın devletin iç güvenlik belgelerinde tehdit kategorisine sokulması, suç ortaklığının en önemli kanıtıdır!

10) AKP’nin önemli milletvekillerinden Abdurahman Kurt, 24 Aralık 2014’te CNNTürk‘te, sonradan düzeltmeye çalışsa da suç ortaklığını belgeleyen şu itirafı ağzından kaçırdı: “ABD ve Cemaat’in işbirliğiyle askeri vesayeti yıktık.”

11) Erdoğan‘ın Cemaat’le çatışmanın sertleşmeye başladığı süreçte söylediği “ne istediler de vermedik” sözleri, suça yardım ve yataklık kanıtıdır! Zaman asıl bunları açıklamalıdır: Erdoğanlardan ne istediniz, Erdoğanlar size ne verdi?

12) Gelelim AKP Hükümeti’nin, F tipi örgütün 1 numarasıyla ilişkisine: Daha 1,5 yıl önce, Erdoğan ABD’ye gittiğinde Arınç‘ın ifadesine göre Gülen‘le görüşmeyi istemiş ama program uymayınca hocaefendisine, hem de şu sözlerle Arınç‘ı göndermişti: “Sevgilerimi ilet, bir emri olur mu öğren.”

Bu yıllar içerisinde Gülen‘in AKP Hükümeti’ne ne emirleri olmuştur, hangileri yerlerine getirilmiştir? Zaman bunları da açıklamalıdır.

Zekeriya Öz‘ler, Ali Fuat Yılmazer‘ler Ergenekon operasyonları sırasında AKP hükümetinden hangi talimatları aldıklarını asıl ortaya koymalıdırlar! Örneğin Danıştay cinayetinden daha iki saat sonra Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin‘in neye dayanarak “sürprizlere hazır olun” diyebildiğini açıklamalıdırlar!

Bekliyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Ocak 2015

Yorum bırakın

Paralel sözlük

2015’e bir parça gülümseyerek girmek için sizlere bir sözlük hazırladım. AKP’nin ne dediğinden ve dediğinin ne anlama geldiğinden oluşan bu sözlük, bir bakıma paralel sözlüktür:

KUMPAS

Yalçın Akdoğan: “İster Ergenekon’u, ister paralel devleti, ister KCK’si, milletin iradesine, devletin otoritesine musallat olan her kim varsa bunlara eyvallah etmedik, etmeyeceğiz.” (AA, 28 Aralık 2014)

Anlamı: “’Cemaat Türk Ordusu’na kumpas kurdu’ lafını, Cemaat’e karşı cephe desteği bulmak için söyledim. Yoksa biz o davanın hep savcısıydık.”

KANDIRMAK

Abdülkadir Selvi:Erdoğan’ın bu ülkeye çok büyük hizmetleri oldu. Askeri vesayeti geriletip, Ergenekon ve Cemaat vesayetine son vermesi Türk demokrasisine yaptığı en büyük hizmetlerden biri oldu.” (Yeni Şafak, 29 Aralık 2014)

Anlamı: “’Ergenekon’da Cemaat’e inandık, kandırıldık’ diyerek sizi de kandırdık!”

SUÇ ORTAKLIĞI

Bekir Bozdağ: “17 Aralık olmasa paraleli göremezdik.” (Star, 29 Aralık 2014)

Anlamı: “Cemaat bize dokunmasaydı, beraber iş tutmaya devam ederdik.”

TSK DÜŞMANLIĞI

Bülent Arınç: “Kozmik odada kullanılmış olabilirim.”

Anlamı: “Suikast iddiası, subaylardan birinin suikast krokisini ağzında yemeye çalıştığı haberi, aslında hepsi palavraydı, biliyordum. Ama Türk Ordusu’nun kozmik odasına girmemiz gerekiyordu.”

ALO FATİH

Erdoğan: “Dünyanın hiçbir yerinde medya Türkiye’deki kadar serbest değildir.” (AA, 27 Aralık 2014)

Anlamı: “İktidarımız boyunca hiç hapse girmeyen ve hâlâ dışarıda serbest gezen gazeteciler var çünkü…”

RANT

Lütfi Elvan: “3. havalimanı sahasına genel olarak bakarsak, sahanın 4’te 3’ünün bataklık olduğunu görüyoruz.” (CNNTürk, 26 Aralık 2014)

Anlamı: “Havalimanı ihalesini alanlar, bataklık kurutma parası da kazanacaklar.”

ARAP ALFABESİ

Erdoğan: “İsteseniz de istemeseniz de Osmanlıca öğreneceksiniz.”

Erdoğan: “Türkçe ile bilim ve felsefe yapamazsınız. Mecburen Osmanlıca’ya başvurursunuz.” (AA, 24 Aralık 2014)

Anlamı: “Adım adım Arap alfabesine geçeriz artık…”

VATANA İHANET

Erdoğan: “Bu ülkede yıllarca bir doğum kontrol ihaneti yaptılar ve neslimizi kurutma yoluna gittiler.” (AA, 22 Aralık 2014)

Anlamı: “Acaba dün gece kaç çift vatana ihanet etti?”

YOLSUZLUK

Hayrettin Karaman: “Yolsuzluk hırsızlık değildir.” (Yeni Şafak, 11 Aralık 2014)

Nagehan Alçı: “Keşke bakanların aldığı rüşver minimuma inebilse.” (CNNTürk, 20 Aralık 2013)

Anlamı: “Kıvıramadık sanki…”

İŞBİRLİKÇİLİK

Ahmet Davutoğlu: “Dış güçlerle iş tutanlar hesabını verecek.” (TRT, 28 Aralık 2014)

Anlamı: “Ben Cemaat’i kastettim, umarım daha önce 40 kez ‘ben ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıyım’ diyen büyük patron yanlış anlamaz.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Ocak 2015

Yorum bırakın

Açılım’ın gizli tarihi

20 Ekim 2011 tarihinde TBMM’de “terör” konulu bir kapalı oturum yapılmıştı. Ağzından “milli irade” lafını düşürmeyen AKP yönetimi, Türkiye’nin bu en önemli sorununu milletten gizleyerek konuşmuştu!

Peki ne konuşulmuştu? O günkü Aydınlık gazetelerini okuyanlar anımsaycaktır: Aydınlık “açık kaynaklara” ve Açılım’ın asıl sahibi olan ABD’li Kürt uzmanlarının raporlarına bakarak, Türkiye’nin 25 eyalete bölünmesi, özerklik, Öcalan‘ın durumu gibi konuların masada olduğunu yazmıştı.

Artık o kapalı oturumda ne konuşulduğu daha da somutlandı. CHP Milletvekili Engin Özkoç, 10 yıl boyunca gizli kalması gereken o kapalı oturumda TBMM’ye gelen PKK şartlarını suç olmasına rağmen açıkladı, iyi de etti.

PKK 20 Ekim 2011’de TBMM’ye 6 şart koymuştu: “1) Türkiye’nin 25 eyalete bölünmesi. 2) Öcalan’ın serbest bırakılması. 3) Özerklik koşullarının gündeme getirilmesi. 4) Eyalet başkanlarının TBMM’ye getirilmesi. 5) Özerklik hakkının saklı kalması. 6) Her eyaletin kendi özerk güvenlik güçlerinin olması.”

PKK’NİN 6 ŞARTI NE DURUMDA?

Peki PKK’nin TBMM’ye sunduğu bu 6 şart ne durumda?

AKP Hükümeti, Türkiye’nin idari yapısını eyalet modeline geçirebilmek için çok uğraştı ama Türkiye’nin milli kuvvetlerini tam aşamadı. Eyalet yerine “kalkınma ajansı” modeliyle bir geçiş uygulayabildi.

Türkiye, 25 ayrı kalkınma ajansına bölünmüş durumda! Fırat Kalkınma Ajansı, Dicle Kalkınma Ajansı, Serhat kalkınma Ajansı gibi…

Daha da önemlisi, örneğin Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı’nın Ankara’nın yerine Barzani yönetimiyle sınır kapısı açılabilmesi gibi anlaşmalar imzalayabilmesidir!

Özerkliğe gelirsek: BDP Öcalan‘ın talimatıyla 14 Temmuz 2011’de “demokratik özerklik” ilan etti. Özerkliğin sahası, AKP’nin 25 kalkınma ajansına böldüğü Türkiye’nin 7 kalkınma ajansına denk geliyor.

PKK, özerkliğin fiiliyata geçebilmesi için de pilot bölge uygulaması başlattı. Cizre o pilot bölgelerin başındadır.

Özerk güvenlik güçleri mi? PKK, pilot bölgelerde asayiş birimleri, karakollar kurarak hayata geçirmeye çalışıyor. Yol kesip ehliyet soran PKK birimleri artık sıradan haberler kategorsinde.

Öcalan‘ın durumu mu? İmralı’da kendisine yeni bir villa yapıldı, yerleşmek üzere. AKP kendisine sekreterya kuruyor. Öcalan istediği zaman MİT’in Bursa’daki yerine gidebiliyor ya da yatla Marmara’da özel görüşmeler yapabiliyor. Şimdi de sağlık gibi gerekçelerle adım adım serbest bırakılmasının yolu yapılıyor.

AÇILIM 12 MART 2003’TE BAŞLADI

Açılım’ın hep 2009’da başladığını varsayıyoruz. Oysa AKP sandıktan çıkarıldığı gün Açılım başladı! Zira AKP, Adalet ve Kalkınma Partisi değil, Açılım Partisi’dir!

Daha ilk AKP Hükümeti, yani Abdullah Gül‘ün başbakan olduğu ilk hükümet başlatmıştır Açılım’ı. ABD, Öcalan’dan alınan 12 Mart 2003 tarihli “biat mektubuyla” başlattı Açılım’ı…

Başbakan Abdullah Gül, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, Adalet Bakanı Cemil Çiçek ve MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, o mektuba dayanarak “PKK’yi dağdan indirma planı” adı altında Açılım’ı “kamuoyuna açıklanmadan” başlattı!

2003-2005 tarihleri arasında Öcalan‘ın Erdoğan‘a yazdığı mektuplar ve 2005 yılında MİT Müsteşarı Emre Taner aracılığıyla yapılan müzakereler sonrasında, Erdoğan 2005 Ağustos’unda Diyarbakır Açılımı’nı başlattı!

2006’da Murat Karayılan‘ın Erdoğan‘a, Öcalan‘ın Bülent Arınç‘a mektup yazması ve AKP’nin Sabri Ok‘la görüşmesi gibi gelişmeler sonucunda Ekim 2006 tarihli AKP-PKK seçim anlaşması yapıldı!

2008 Oslo süreçlerine, 2009 Kürt Açılım’larına ve son olarak 2013 Öcalan Açılım’larına böyle adım adım gelindi. Merak edenler bu ayrıntıları Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Hükümet-PKK görüşmeleri” isimli kitabımdan okuyabilirler.

KRİTİK 2015

Önümüzdeki seçime giden 6 ay, Türk ile Kürt’ü ayrıştıran ve Kürt’ü bölgede ABD’nin BOP planlarına kurşun yapan bu Açılımlar bakımından kritik önemdedir. AKP’nin başkanlık sistemiyle yönetilen bir Türk-Kürt federasyonu için ABD’yle yaptığı ilk anlaşmanın hayata geçirilmesi çabaları, 2015’in en önemli konusu olacaktır.

Ancak bölgesel koşulların değişmesi, sorunun Açılımcılar lehine değil, Türkiye ve bölge lehine çözümünü dayatmaktadır.

Bu nedenle yılın son yazısında yeni yılınızı kutluyor ve 2015’in bu en önemli mücadelesi için şimdiden hepimize başarılar diliyorum!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Aralık 2014

Yorum bırakın

Yıldırım ve Çiçek üzerinden iktidar kavgası

İktidar, paylaşılamayan yapısı gereği çelişmelere çok açık bir yerdir. Bu çelişme, Erdoğan ile Davutoğlu gibi bir ikilide bile ortaya çıkar ve çıkmaktadır.

Üstelik, Erdoğan ile Davutoğlu arasnda çelişki yaratacak çok önemli bir zemin vardır: Cumhurbaşkanı, Anayasa’ya rağmen başkanlık yapmak istemekte ve başbakanın yetkilerini kullanma işareti vermektedir!

Bu nedenle Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki çelişki beklenenden önce derinleşmiştir ve taraflar Binali Yıldırım ile Cemil Çiçek üzerinden kavgaya tutuşmuştur!

TÜSAİD Başkanı Haluk Dinçer‘in dün Hürriyet üzerinden verdiği şu mesaj da aslında bu kavgaya işaret etmektedir: “Muhatabımız cumhurbaşkanı değil başbakan.”

Evet, muhatap kim? Anayasa’ya göre Başbakan Davutoğlu ama yapılamayan Anayasa’ya göre Erdoğan!

Üstelik Erdoğan‘ın bu talebi, geleceği inşa etme isteği kadar, geçmişi örtme ve kontrol altında tutma isteğiyle de uyumludur!

ERDOĞAN’IN YÜCE DİVAN KORKUSU

4 eski bakanın Yüce Divan’a gönderilip gönderilmeyeceğinin yapılacağı oylama biliyorsunuz yeni yıla ertelendi.

Davutoğlu 6 ay sonraki seçimleri de düşünerek, 22 Aralık’taki oylamada bakanların Yüce Divan’a gönderilmesini istiyordu. Üstelik “harama bulaşanların kolunu koparmaya kararlıyız” mesajı da vermişti. Oylamadan bu nedenle 3 bakan için Yüce Divan kararının çıkacağı bekleniyordu.

Ancak Erdoğan önce oylamayı bir kaç saat erteleterek, sonra da yeni yıla bıraktırarak duruma müdahale etti.

Çünkü önünde şöyle bir sorun vardı: Bakanların Yüce Divan’a gitmesi, kamuoyu için yolsuzluk iddialarını meşru hale getirecekti. Oysa yolsuzluk operasyonu oğluna ve kendisine de uzanıyordu!

O nedenle Erdoğan, Davutoğlu‘nun tavrını kendisine atılan bir kazık gibi değerlendirdi. Üstelik Davutoğlu bu kazığı göstere göstere atıyordu; Binali Yıldırım üzerinden verdiği mesaja rağmen hem de…

DAVUTOĞLU-ARINÇ-ÇİÇEK HAMLESİ

Binali Yıldırım, Erdoğan‘ın verdiği işaretle basına “Bakanlar Kurulu’nun 5 Ocak 2015’te Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanacağını” müjdeliyordu!

Davutoğlu bu hamleyi ilk 10 gün boyunca sessizce karşıladı ama 26 Aralık’ta şu sözleriyle karşı atağa geçti: “Cumhurbaşkanımızla beni ilgilendiren konular sadece Cumhurbaşkanımızın zatı ve benim tarafımdan açıklanır. Dolayısıyla 5 Ocak’ta böyle bir toplantı yok.”

Aslında o 10 günlük süreç pek sessizce de geçmemişti. Kamuoyuna sadece karayolları genel müdürlüğü yansısa da, bu süreçte (ve öncesinde de) Ulaştırma Bakanlığı’nda Binali Yıldırım‘ın ekibinin önemli bir bölümü tasfiye edildi!

Öte yandan özgül ağırlığı sık sık Erdoğan tarafından sıfırlanan Bülent Arınç da topa girdi ve Binali Yıldırım‘ın danışmanlık ya da sözcülük gibi bir sıfatının olmadığını belirtti.

Erdoğan‘a üçüncü mesaj ise TBMM Başkanı Cemil Çiçek‘ten geldi. Çiçek, 4 eski bakanın Yüce Divan’a gitmesi gerektiğini savundu.

ERDOĞAN’IN KARŞI HAMLESİ

Davutoğlu-Arınç-Çiçek üçlüsünün bu hamlesine, Erdoğan‘ın karşı hamlesi sert oldu. AK-Medya Cemil Çiçek karşıtı bir kampanya başlattı. Örneğin A Haber, “Çiçek neden değişti” diyerek TBMM Başkanı’nın arşivini döktü, onun 1993 tarihli bir konuşmasını yayınladı.

Dünün en önemli hamlesi de bizzat Erdoğan‘dan geldi. Erdoğan, 19 Ocak’ta Bakanlar Kurulu’nu toplayacağını ilan etti!

Diğer yandan Erdoğan‘ın yanından ayırmadığı Binali Yıldırım da “Davutoğlu’nu iş başına getirdik, görev verdik” diyerek Başbakan’a “haddini bil” mesajı verdi.

Anımsayacağınız gibi Binali Yıldırım, Davutoğlu‘na başbakan olduğunda da şu göndermeyle başarı dilemişti: “Hızlı trenler yapmamışsanız, havayolunu halkın yolu haline getirmemişseniz başbakan olmuşsunuz neye yarar.”

Sözlerin ağırlığı Yıldırım‘ın başbakanlık beklentisinin gerçekleşmemesinin ötesindeydi. Daha çok, Erdoğan‘ın Davutoğlu‘na “kontrol bende” mesajıydı.

Evet, tüm bunlar kamuoyuna yansıyabilenler… Ancak Abdülkadir Selvi bile “Erdoğan-Davutoğlu ilişkisine zarar veremezsiniz” yazısı yazdığına göre, durum bildiğimizden de kötüdür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Aralık 2014

Yorum bırakın

Cizre’deki çatışmanın hedefi

YDG-H ile HÜDA-PAR arasında, daha doğrusu PKK ile Hizbullah arasında Cizre’de yaşanan çatışmayı her iki taraf da “provokasyon” olarak niteledi.

DTK Genel Başkanı Hatip Dicle, olayın “çözüm sürecine yönelik gelişmeleri içine sindiremeyen ve toplumu uçlaştırarak bundan çıkar sağlayan derin güçlerin bir povokasyonu” olduğunu söyledi.

DBP Eşbaşkanı Kamuran Yüksek de tıpkı Dicle gibi olayı “çözüm sürecini provoke etme amaçlı” diye yorumladı.

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ da “Cizre’de karanlık bir provokasyon tezgahlandı” dedi.

Cizre’deki çatışmanın diğer tarafı olan HÜDA-PAR Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yılmaz da, aynı şekilde olayı “çözüm sürecine yönelik provokasyon” diye savundu.

Birbiriyle çatışan PKK ile Hizbullah gibi AKP de olayı “açılıma karşı provokasyon” olarak değerlendirdi. Başbakan Ahmet Davutoğlu “çözüm süreciyle ilgili ne zaman bir gelişme olsa, bir provokasyonla karşılaşıyoruz” dedi.

Peki PKK, Hizbullah ve AKP aynı fikirde olduğuna göre, provokasyonu kim yapıyor?

Örneğin “ne zaman sonuca yaklaşsak karanlık bir el devreye giriyor” diyen Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan kimi kastediyor?

KANDİL İLE YASAL PARTİLERİN FARKLI TUTUMU

Kuşkusuz olay dikkat çeken ilginçlikler taşıyor:

1) DBP’nin Cizre örgütü olaydan bir gün önce HÜDA-PAR’ın Cizre örgütüne bir “barış” ziyareti yapmıştı!

2) Gece 3’te başlayan olaylara 8 saat sonra müdahale edilebildi. Açıklamalara göre gecikmenin nedeni mahalle girişine kazılan hendeklerdi. (Hendeklere rağmen yine de 8 saat müdahale edilememesi kabul edilir değil!)

3) PKK’nin gençlik örgütü, olaydan üç gün önce Kandil’de yapılan kongresinde, Açılım için eylem yöntemlerini değiştirme kararı almış ve bunu kendi kamuoyuna ilan etmişti: Artık kepenk kapattırmayacakları, molotof atmayacaklardı ve maskeli eylem yapmayacaklardı!

Ancak YDG-H, bu karardan üç gün sonra maskeli ve kalaşnikoflu eylemcileriyle Cizre’deydi!

4) YDG-H çatışmadan birgün sonra yaptığı yazılı açıklamada olayı DTK, DBP ve HDP’den farklı değerlendirdiğini ortaya koydu. YDG-H devleti suçladı!

5) PKK’nin en üst organı olan KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı da olayı yasal partilerden farklı yorumladı. KCK, AKP’yi suçladı!

AKP’NİN TEZİNE UYAN TABLO

Meselenin nasıl yorumlandığı üzerinden bir eksen belirlersek, kabaca şu sonuca ulaşırız: AKP, PKK’nin yasal ögütleri ve Hizbullah bir tarafta, Kandil ile PKK’nin gençlik örgütü diğer tarafta!

Tek başına bu tablo bile yeterince karışık!

Ancak tablo, AKP’nin genel olarak dile getirdiği “derin PKK” tezine de uygun. O teze göre “derin PKK” AKP ile Öcalan‘ın yürüttüğü Açılım’ı sürekli baltalamaya çalışmaktadır. Duruma göre AKP tezinde güncellemeler yapar ve “derin PKK” bazen Ergenekon’un, bazen İran’ın ve bazen de İsrail’in çıkarlarına göre hareket eder!

Bunun Açılım’ı kamuoyuna yutturma çabalarından biri olduğu ortada.

ÖZERKLİĞİN PİLOT BÖLGESİ: CİZRE

Peki Cizre olayını biz nasıl değerlendiriyoruz? Elimizde net bir değerlendirme yapacak kadar veri yok. Şimdilik şu noktalara dikkat çekiyoruz:

1) Bu tip olaylar, ilk bakışta Açılım’ı baltalayan olaylar gibi gözükse bile, sonuçları bakımından Açılım’a yaramaktadır; basınçlı kabın patlamasını engelleyen gaz çıkışı gibidir!

2) AKP ile PKK’nin anlaştığı müzakere taslağında özerklik var ve özerkliğin pilot bölgesi öncelikle Cizre’dir!

3) Cizre’deki çatışmanın kamuoyunda bıraktığı iz: Türkiye’nin bir bölgesinde PKK ile Hizbullah hakimiyet için çatışıyor!

Bitirirken, Açılım’ın fiili yürütücüsü olan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan‘ın şu son açıklamasını dikkatinize sunalım: “Derin devlet yapılanması, paralel devlet yapılanması, alternatif devlet yapılanması, ister Ergenekon’u, ister paralel devleti, ister KCK’si, milletin iradesine, devletin otoritesine musallat olan her kim varsa bunlara eyvallah etmedik, etmeyeceğiz.”

Akdoğan‘ın Ergenekon davasını yakın zamanda “cemaatin Türk Ordusu’na kumpası” diye değerlendirdiğini ve KCK ana davası tutuklusuyken tahliye edilen Hatip Dicle ile Açılım’da yakın mesai yaptığını önemle belirtelim!

AKP yeniden Ergenekon ve KCK diyerek ve ikisini Cemaatle aynı kefeye koyarak acaba ne planlıyor? İnceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Aralık 2014

Yorum bırakın

A tipi ABD projesi – 2

Tıpkı Kabataş yalanında olduğu gibi kimi gazeteciler ortaya çıkıyor ve “kurulurken oradaydım, AKP bir proje partisi değildir” yazıları yazıyorlar. Bu ciddiyetsiz savunmaları dikkate almıyor ama Ahmet Taşgetiren‘in şu tezini yanıtlamaya değer buluyoruz: “Tayyip Erdoğan’ın 12 yıllık iktidarında, Amerika ve AB ile birebir örtüştü mü, Türkiye’nin çıkarına olmayan bir meselede, Amerika’ya prim verildi mi? Bunun böyle olmadığı gayet açıktır.” (Star, 24 Aralık 2014)

Dün AKP’nin A tipi bir ABD projesi olduğunun kanıtlarına başlamıştık. Bugün Taşgetiren‘in savunmasından hareketle, AKP’nin Türkiye’nin çıkarına olmayan meselelerde ABD’ye verdiği primler üzerinden “proje partisi” olduğunu kanıtlamaya devam edelim.

ABD’NİN İŞGALİNE YARDIM EDEN PARTİ!

6) ABD’nin Irak’a açtığı savaş Türkiye’nin çıkarına mıydı? ABD’nin 1,5 milyon Müslüman’ı katletmesi Türkiye’nin yararına mıydı?

Aklı başında tek bir insan “evet çıkarınaydı” diyemez. Nitekim Yeni Şafak bile o dönemde ABD’nin Irak’a saldırmasına muhalefet ediyordu.

Peki ABD’nin Irak’a saldırısı Türkiye’nin çıkarına değilse, o zaman neden Türkiye’yi yöneten AKP o saldırıya tam destek verdi? Erdoğan Türkiye’yi ABD’ye savaş alanı yapacak 1 Mart tezkeresinin TBMM’den geçmesi için neden büyük çaba sarfetti? Neden oylamadan önce milletvekillerini toplayıp “ya benden yanasınız, ya Perinçek’ten yana” diye tehdit etti?

7) Türkiye karşı çıkınca ve AKP içinden kimi milletvekilleri de hayır oyu verince Erdoğan ABD’ye verdiği tezkere sözünü tutamadı. Peki BOP eş başkanı ne yaptı?

TBMM’yi bypas ederek, Bakanlar Kurulu kararlarıyla ABD’ye üsler açtı, hava sahası kullandırdı, karadan geçiş olanakları yarattı vs.

MÜSLÜMAN KATİLİNİN SAĞLIĞINA DUACI PARTİ!

8) Belki de en utanç verici olanı Erdoğan‘ın Wall Street Journal‘a yazdığı makaleydi. Erdoğan bizzat kaleme aldığı mektubunda “cesur ABD askerlerinin Irak’tan en az kayıpla eve dönmeleri için dua ettiğini” söylüyordu!

Irak’ta 1,5 milyon müslüman katleden conilerin sağlığı için dua eden Erdoğan, o coniler Türk subaylarının kafasına çuval geçirdiğinde de yine duacıydı!

Net olarak belirtebiliriz: ABD askerinin sağlığı için duacı olan bir parti, A tipi ABD projesidir!

9) Amerikan Yahudi Komitesi, sizce neden Erdoğan‘a 2004 yılında “cesaret madalyası” taktı? O ödülü alan ilk müslüman siyasetçi olarak Erdoğan neye cesaret göstermişti? Cesaret gösterdiği konuda Türkiye’nin çıkarı neydi? Taşgetiren‘in bu sorulara bir yanıtı var mı?

Bakınız o madalya öyle kıymetli ki, muhalefetin yoğun ısrarına rağmen Erdoğan iade etmeyi gündemine almadı. Erdoğan hergün ekranlarda İsrail üzerinden propaganda yaptı ama boynuna takılan o madalyayı iade etmeyi ağzına bile almadı. Ta ki Amerikan Yahudi Komitesi verdiği madalyayı kendisinden isteyene kadar!

HAÇLI İTTİFAKININ TAŞERONU PARTİ!

10) Türkiye’nin çıkarına olmayan bir konuda Erdoğan‘ın ABD’ye prim vermediğini iddia eden Ahmet Taşgetiren Haçlı İttifakı’nın Libya’ya yaptığı saldırıya ne diyor? Türkiye’nin ekonomik çıkarlarını darmaduman eden, Türk işçilerinin ülkeden kovulmasıyla sonuçlanan Libya saldırısının neresi Türkiye’nin çıkarınaydı?

Peki o zaman Erdoğan neden NATO’nun Libya işgalini savundu? Neden “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir” dedi? Ve neden Türk savaş gemilerini Haçlı İttifakı’nın emrine vererek o koalisyona katıldı?

ERGENEKON TERTİBİNİ PROJE PARTİSİ YAPAR!

AKP’nin A Tipi bir ABD projesi olduğunun kanıtlarını anlatmaya değil bu köşe, Aydınlık‘ın bir günlük tüm sayfaları bile yetmez.

Daha Erdoğan‘ın Amerikan çıkarlarına uygun olarak ne Türk tarımını ortadan kaldıran primlerine ne de ekonomi konularına gelebildik.

Ve en önemlisi, AKP’nin ABD projesi olduğunu kanıtlayan iç politika olaylarına bile değinemedik. Zira Ergenekon tertipleri bile tek başına AKP’nin nasıl bir proje olduğunu belgelemektedir.

Gündeme göre devam ederiz.

Düzeltme: Dün Wolfowitz için yanlışlıkla savunma bakanı yazmışız, savunma bakan yardımcısı diye düzeltiriz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Aralık 2014

Yorum bırakın

A tipi ABD projesi – 1

Merkez Partisi Genel Başkanı Abdurrahim Karslı‘nın +1 TV‘de AKP’nin bir “proje partisi” olduğunu söylemesi ve 1990’lı yıllarda ABD ve İsrail temsilcilerinin Erdoğan‘la sık sık görüştüğünü belirtmesi, “AKP bir proje partisi midir” tartışması yarattı.

Karslı‘nın Abdurahman Dilipak ile Ali Bulaç‘ı o görüşmelere tanık göstermesi, ikilinin de bunu doğrulaması, konuyu daha da büyüttü.

Şimdilerde AK-Medya AKP’nin bir proje partisi olmadığını kanıtlama telaşında.

Kuşkusuz Aydınlık okurları için hiçbir yeniliği olmayan bir tartışma bu. Hangi Aydınlık okuruna sorsanız, AKP’nin bir ABD projesi olduğunu kanıtlayan en az 10 sağlam olguyu üst üste sıralayıverir.

AKP GENEL BAŞKANI, BOP EŞ BAŞKAN

1) AKP bir proje partisi midir? Evet!

AKP, Büyük Ortadoğu Projesi partisidir ve AKP’nin kurucu Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin aynı zamanda eş başkanıdır.

Nedir Büyük Ortadoğu Projesi? ABD’nin geniş Ortadoğu ve kuzey Afirka’da, 24 ülkenin sınırını ya da rejimini değiştirme planıdır. Planın merkezinde Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den koparılmış topraklarla Büyük Kürdistan’ın kurulması vardır.

Erdoğan ABD’in Büyük Ortaoğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu en az 40 yerde söyledi. Sesli görüntülü bu itirafları internette kolayca bulabilirsiniz.

2) AKP’nin ilk başbakanı, ikinci dışişleri bakanı ve ilk cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile “2 sayfa 9 maddelik” bir “anlaşma” imzaladığını bir söyleşi sırasında ağzından kaçırdı. O “anlaşma” TBMM’ye gelmedi ve Dışişleri Bakanlığı’nın arşivinde de yok.

Yani Gül’ün imzaladığı kağıt yasal bir devletlerarası anlaşma değil, ABD ile AKP arasında imzalanmış bir sözleşmedir!

Bu tür ilişkiler ancak proje partilerinde olur.

CIA FAL MI BAKTI, OPERASYON MU YAPTI?

3) ABD’nin ünlü CIA şeflerinden Graham Fuller daha 1996 yılında Erdoğan‘ın başbakan, Gül‘ün dışişleri bakanı olacağını söylemişti. Erdoğan‘ı parlatan isimlerden ABD Büyükelçisi Morton Abromowitz de “Erdoğan’ı Erbakan’a tercih ettiklerini” açıklıyordu.

Peki Fuller 7 yıl sonrasına fal mı açmıştı? Nereden bilmişti 2003’te Erdoğan’ın başbakan, Gül’ün dışişleri bakanı olacağını?

CIA fal açmadı ama operasyon yaptı, Erdoğan ve Gül‘ün o koltuklara oturtulmasını sağladı: Erbakan‘ın partisini yenilikçi-gelenekçi diye bölerek, ekonomik kriz ile Türkiye’nin siyasetine müdahale ederek, Ecevit‘in partisini bölüp hükümetine darbe yaparak ve en sonunda Bahçeli‘ye erken seçim ilan ettirerek!

Bu bakımdan AKP’nin 2002’de sandıktan çıkarılması, Soros’un Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’dan önceki ilk “turuncu” darbesidir!

Neden? Çünkü Irak’a ikinci defa saldıracak ve BOP’u uygulamaya çalışacak ABD’nin AKP gibi bir projeye ihtiyacı vardı!

TSK’YE 2001 DARBESİ ERDOĞAN’IN MEKTUBUNDA!

4) Erdoğan‘ın 3 Kasım 2002 seçimlerinden 1 gün sonra ABD Savunma Bakanı Paul Wolfowitz‘e yazdığı ve Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök‘le “mahrem bir görüşme” yapmak istediğini belirten mektubu, AKP’nin A tipi bir ABD projesi olduğunun en önemli kanıtlarından biridir.

Başka bir ülkenin yetkilisinden istenen bu izin en hafifinden utanç vericidir!

Ama daha önemlisi mektubun bir ilişki biçimini sergileyerek aslında ABD’nin turuncu darbesine işaret etmesidir: ABD’nin Irak saldırısına itiraz eden Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu ve çizgisine yapılan 2001-2002 darbesinin izleri işte bu mektuptadır!

5) AKP’nin A tipi bir ABD projesi olduğunun en önemli kanıtları, Wikileaks’in sızdırdığı ABD kriptolarında da mevcuttur.

O kriptolar sadece ABD’li yetkililerin istedikleri işleri AKP’ye nasıl yaptırdığını belgelemiyor, daha önemlisi ABD’li yetkililerle AKP’li yönetciler arasındaki “ilişki biçimini” ortaya koyuyor!

AKP’nin A tipi bir ABD projesi olduğunu bir günlük köşe yazısına sığdırmak mümkün değil. Yarın devam edeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Aralık 2014

Yorum bırakın

Ergenekoncuları kim serbest bıraktı?

AKP-Cemaat çatışmasıyla ilgili tezler tatışılırken, konu kaçınılmaz olarak gelip başlıktaki soruya da çarpıyor: Ergenekon ve Balyon davası sanıklarını kim serbest bıraktı?

Ortada çeşitli tezler var. AKP bıraktı diyen de var, Cemaat bıraktı diyen de…

AKP bıraktı diyenler, tezlerini Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan‘ın “milli orduya kumpas kurdular” sözlerine ve o sözlerden sonra oluşan siyasi iklime bağlıyorlar.

Cemaat bıraktı diyenler ise tezlerini, Anayasa Mahkemesi’nin kararına, Haşim Kılıç‘ın çıkışlarına ve Gülen‘in tutuklular için söylediği “elimde bir imkan olsa, ben onların hepsine serbestsiniz derim” sözlerine dayandırmaktadır.

SİLİVRİ DUVARINI HALK YIKTI!

Bize göre ikisi de değil. Her iki kesiminin ettiği tüm bu laflar, hatta AKP ile cemaatin çatışmasının kendisi de, neden değil sonuçtur.

Neden ise çeşitli kesimlerin ayağa kalkması ve AKP iktidarını sallamasıdır. Başta Silivri’yi kuşatma eylemleri ve Haziran Halk Hareketi olmak üzere 2012-2013 yılında yapılan büyük eylemler, sistemin tepesini sarstı ve sistemin tepesindeki koalisyonu çatlattı.

Türkiye o çatlaktan bir nefes aldı. Şimdi o çatlak, yarılmaya doğru ilerlemektedir.

O nedenle çatlağı yaratanlar, sistemin tepesindeki bu çatlaktan, F Tipi yapının tasfiyesini ve AKP’nin zayıflamasını hedefleyerek yararlanmalıdır.

AKP’Lİ VEKİLİN ORTAKLIK İTİRAFI

Erdoğan başta olmak üzere AKP’liler Ergenekon ve Balyoz davalarına gerçekten nasıl bakıyor? Son dönemde sık sık kullandıkları “cemaate inandık, kandırıldık” lafları samimi bir özeleştiri midir?

Sizce AKP gerçekten Ergenekon davasının bir kumpas olduğuna inanıyor mu? Yoksa takıyye yapmakla ünlü bir zihniyetin yeni bir aldatmacasıyla mı karşı karşıyayız?

AKP’nin Ergenekon davasının kumpas olduğuna inanmadığını biliyorum. Etkili sözcülerinin durumu siyasi iklime göre yorumladıklarını da izliyorum. F Tipi yapıyla mücadelede başarı kazanıldıkça, ekranlardan yavaş yavaş “davanın tamamı kumpas değildi, doğrular da vardı” demeye başlıyorlar.

Hatta önceki akşam CNNTürk‘ün Tarafsız Bölge programında AKP Milletvekili Abdurrahman Kurt şöyle söyledi: “AKP-ABD-Cemaat ortaklığıyla Rusya’nın desteklediği askeri vesayeti yıktık.

Kurt daha sonra sözlerinin bu siyasi iklimde bir gaf olduğunu farkederek, cümlesine yeni yorumlar eklemeye çalıştı. “Biz zaten mücadele ediyorduk, onlar yanımıza geldi, işbirliği yapmadık” gibi anlamsız düzeltme gayretlerine soyundu.

Bu cümle çok açık bir itiraftır ve “askeri vesayet” dedikleri de pratikte Türk Ordusu değil, Kemalist devlet ve Cumhuriyet’tir. Ve AKP, ABD ve Cemaat’in katkısıyla Cumhuriyeti yıkmak suçunu itiraf etmektedir!

KİM KİMİ KULLANDI?

Bu “inandık, kandırıldık” lafını karşılaştığım AKP’nin ekran sözcülerine de soruyorum. “Cemaat bizi kandırdı, bize benzedikleri için inandık” diyorlar.

Peki ya “inanmanın ve suça ortak olmanın siyasi faturası” diye sorduğunuzda, “daha ne istiyorsunuz, hata yaptık ve üstlerine gidiyoruz, sizin de işinize gelir, herkes destek vermeli” diyorlar.

Söyledikleri gerçek ve samimi olmadığı için bu tür sohbetlerde onları çok çabuk çeşitli itiraflara sürükleyebiliyorsunuz. Örneğin konu AKP-Cemaat çatışması olarak sürerken ortaya bir tez atıyorsunuz: “Erdoğan 2002’de iktidara geldiğinde karşısında bir çok kuvvet vardı ve Erdoğan‘ın devlette, bürokraside adamları yoktu. Acaba Erdoğan bu açık nedeniyle tam iktidar olana kadar cemaatin kadrolarından mı yararlandı?”

“Aynen öyle” diyorlar! “E, hani inanmış ve kandırılmıştınız” diye yanıtı yapıştırdığınızda ise sohbet şirazesinden çıkıyor. O AKP sözcüsünün sinir sitemine göre, yeniden tevil yoluna gidenler olduğu gibi, ağızlarından “evet kullandık, orduyu kışlasına soktuk, etkisizleştirdik ve iktidarımızı sağlamlaştırdık, yine kullanırız, gladyoyu da kullanırız, ABD’yi de kullanırız” gibi terazisiz sözler çıkabiliyor.

Yani özetle AKP’nin Ergenekon tertibine gerçekte bir “cemaat kumpası” diye baktığı doğru değildir. Yola “iktidar olmak için papaz elbisesi bile giyerim” diyerek çıkan zihniyet, ihtiyaç duyduğu kesimlerden yararlanarak ve onları kullanarak yoluna devam ediyor.

AKP’nin 13 yıldır iktidarda kalabilmesinin yöntemi işte budur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Aralık 2014

Yorum bırakın

Özerklik ve bölgesel savaş tehlikesi

AKP Hükümeti ile PKK’nin anlaştığı “demokratik çözüm ve müzakere taslağı”nın esası özerkliktir!

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder arasında gidip gelen “vardı, yoktu” tartışması da, Hatip Dicle‘nin “hükümet rica etti, süreçle ilgili açıklamalarımızda hassas olacağız” demesi de işin esasının özerklik olduğunu teyid etti.

Nitekim taslağın içeriğine dair basına yansıyanlar da bu gerçeği teyid ediyor. 4 ana başlıklı 66 maddeli taslakta özerklik en somut haliyle var. Ayrıca “anayasal-toplumsal dönüşüm” maddesi de, “yeni kamu düzeninin oluşturulması” bölümü de, yine özerkliğin türevleri olarak taslakta yer alıyor.

FİDAN’IN YENİ GÖREVİ KANDİL

Ve artık daha önemlisi şudur: Hakan Fidan-Öcalan ilişkisi üzerinden yürütülen Açılım’da artık yeni bir aşamaya daha geçilmiştir.

Fidan, Öcalan‘la görüşmeyi, eski yardımcısı da olan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu‘na devretti. Yani Öcalan‘la ana çerçeve anlaşmasını yapan Fidan, ayrıntılarının yürütülmesini Dervişoğlu‘na bıraktı.

Peki MİT Müsteşarı Hakan Fidan ne yapacak? Erbil’e açtığı büro üzerinden Kandil’le doğrudan müzakerele başlayacak!

Fidan, doğrudan Cemil Bayık, Murat Karayılan, Musatafa Karasu, Duran Kalkan gibi PKK liderleriyle de özel anlaşmalara yönelecek.

AÇILIM’IN ESAS HEDEFİ

Akdoğan‘ın ricası nedeniyle HDP heyeti çok hızlı ilerleyen sürecin ayrıntılarını kamuoyundan gizliyor. Ancak zaman zaman PKK liderlerinden gelen açıklamalar içeriğe dair önemli bilgiler veriyor.

Örneğin Murat Karayılan‘ın Öcalan‘dan aktardığı şu cümle çok önemli: “Eğer süreç amacına ulaşırsa 15 Mart’ta Türk devletine karşı silahlı mücadeleyi durduracağız. PKK’nin büyük kongresini toplarız. 15 Nisan’da Kuzey Kürdistan’daki gerilla güçlerinin ne olacağını tartışırız. Ya siyasi bir güç olur veya başka bir bölgeye geçip mücadele eder. Kongrede bununla iligli karar verilir.”

İşte meselenin bam teli burasıdır ve Açılım’ın hedefinin barış olduğu iddiası bu nedenle plavradır:

1) Siyasi güç olmak için silaha ve teröre başvuran PKK, barış adı altında hedefini gerçekleştirmiş olacaktır. Siyasi güç olan PKK de özerklik ilan ettiği bölgeyi yönetecektir. Buraya ilerleyiş ise değil barışı daha büyük bir savaşı getirecektir!

2) PKK liderleri o nedenle “silahın bırakılmayacağını” özellikle söylemektedirler. Tersine yeni dönemde PKK’nin daha çok silaha ihtiyacı vardır.

3) Öcalan‘ın “başka bir bölgeye geçip mücadele ederiz” demesi, savaşın bölgeselliğine de işaret etmektedir. PKK, ABD’nin “Basra’dan Akdeniz’e Kürt Koridoru” ana hedefinin taşeronu olarak bölgede sadece Türklere karşı değil, Fars ve Araplara karşı da kullanılacaktır.

AKP’nin “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” dediği hayal budur!

ÖCALAN KONGREYE KATILIR MI?

Karayılan, Öcalan‘dan aktardığı bu cümlenin dışında, bir de şunu söyledi: “Süreç amacına ulaşırsa Öcalan 15 Nisan’daki kongreye katılacak.”

Karayılan‘ın bu sözüne Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan‘dan yalanlama(!) geldi: “Kandil’den yapılan gerçek dışı, zamansız, yersiz, tahrik edici açılamalar sürece yarar sağlamaz.”

Tecrübeyle sabittir. 2009’dan beri, AKP’nin “zamansız, yersiz” dediği her yalanlama(!) gerçekleşmiştir!

Kaldı ki, Öcalan‘ın PKK Kongresi’ne katılması, doğrudan Kandil’e gitmesi demek de değildir. Daha önce görüştürüldüğü iddiasını da anımsarsak, pekala telekonferans yöntemiyle PKK kongresine katılabilir!

TOP MİLLİ KUVVETLERDE

Peki tüm bunlar gerçekleşebilir mi? Türkiye’nin milli kuvvetlerine bağlıdır!

O kuvvetlerin bir merkezde toplanmasına, büyük bir süyasal güce dönüşmesine ve önümüzdeki kritik 6 aya rengini vermesine bağlıdır!

Üst yapıdaki yarılmadan faydalanmak, işte bu nedenle dünden daha önemlidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Aralık 2014

Yorum bırakın

AKP Türkiye’ye dava açtı!

14 Aralık operasyonu ile Fethullah Gülen‘e yakalama kararı çıkarılması, AKP’nin F Tipi yapıyla mücadelesinde önemli bir dönemeç oldu.

Dikkatli izlerseniz, 14 Aralık’tan bu yana AK-Medya’da “kumpas” ifadeleri de değişmeye başladı. O dönem Erdoğan‘ın başdanışmanı olan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan‘ın ağzından çıkan “orduya kumpas kurdular” cümlesiyle cemaate karşı mücadelede cephe genişletme taktiğine soyunan AKP, 14 Aralık’tan sonra yeniden eski konumuna girme işareti verdi.

Örneğin AKP’nin medyadaki sesleri, yavaş yavaş “tamam mağdurlar vardı, F Tipi yapının başka hesapları da vardı ama Ergenekon ve darbe gerçekti” demeye yeniden başladılar.

Örneğin AK-Medya’nın önemli gazetelerinden Star, “Kumpas cephaneliği interpol dosyasında” manşetinin spotunda şöyle diyordu: “Yargı ve emniyete sızan örgüt 22 Ocak 2010’da Tahşiyeciler adıyla ilk eylemini gerçekleştirdi.” (Star, 22 Ocak 2014)

F Tipi’nin ilk eylemi 22 Ocak 2010’daysa, 2007’de başlayan Ergenekon tertipleri ne?

ALINACAK TUTUM

14 Aralık operasyonunu incelediğimiz yazılarda hep dikkat çektik: AKP’nin Tahşiyeciler gibi bir dava üzerinden F Tipi yapının üzerine gitmesi bilinçlidir. Zira 12 yıllık suç ortaklığının en az göründüğü yer burasıdır. AKP ancak bu tür davalar üzerinden paralel yapının üzerine giderse, kendi suçunun gizlenebileceğini hesaplıyor.

Konu esasa gelirse, yani Ergenekon ve Balyoz tertipleri üzerinden F Tipi yapının üzerine gidilirse, bundan en büyük zararı Erdoğan görecektir. Zira önündeki engelleri temizleyen o tertiplerden en çok yararlanan Erdoğan oldu ve “ben bu davanın savcısıyım” diyerek operasyonu yürüten ekibe tam destek verdi.

Bu çatışmada alıncak tutumu o nedenle hep şu perspektifle açıkladık: F Tipi yapının tasfiyesi ve AKP’nin zayıflatılması hedeflenerek çatışmadan yararlanılmalı!

Bunun dışındaki yöntemler, son tahlilde taraflardan birinin desteklenmesine dönüşür ve o tarafın gücünü tahkim etmesine yarar!

KORKUTMA DAVALARI

Öte yandan önemle belirtelim: Türkiye’de kumpasın türevleri diyebileceğimiz türden davalar devam ediyor.

Örneğin sanıkların çoğu, Ergenekon ve Balyoz davaları sırasında savunmasını yaparken yeni davalarla karşılaştı. Çoğuna, hatta avukatlarına da, hakim ve savcılara iftiradan ve hakaretten dava açıldı. İşte bu davalar sürüyor ve beraat kadar cezayla da sonuçlanıyor!

Ama asıl önemlisi AKP Hükümeti’nin Türkiye’nin itiraz eden tüm kesimlerini baskı altına almak ve biat ettirmek için sürdürdüğü davalardır.

Evet, Haziran Halk Hareketi nedeniyle Türkiye’nin dört bir yanında “hükümete darbe yapmak suçlamasıyla” açılan davalar da sürüyor. Öyle çoklar ki, toplamına bakarak, AKP’nin Türkiye’ye dava açtığını bile söyleyebiliriz!

Bu davalar nedeniyle daha şimdiden verilmiş pek çok ceza var, karartılmış hayatlar var.

Ve evet bu davalar da iddianamesine bakıldığında, mesnetsizdir, asılsız suçlamalarla doludur ve aslında hukukun değil, mizahın konusudur.

AKP, işte bu türden davalarla toplumu korkmaya ve diz çökmeye zorlamaktadır!

KUMPASTAN MEMNUNİYET

AKP’nin medya sözcüleri genel olarak hâlâ “inandık, kandırıldık” şeklindeki cephe genişletme hedefli taktik söylemi ekranlardan dillendirmeye devam ediyorlar.

Ancak belirtelim: Kimileri, kazandıkları 14 Aralık mevzisiyle, artık “orduyu kışlasına soktuk, sıra cemaati inine sokmak” diye mesaj atmaya ve eski söylemin taktik olduğunu gözler önüne sermeye başladı!

Hâlâ “kandırıldık” palavrasına inanlar için de şu fıkrayı anlatarak bugünkü yazımızı bitirelim:

Yaşı biraz geçkince olan kadın, belediye otobüsünde parası çalındığı için karakola başvurmuştu. Komiser sordu: ‘Çalan nasıl biriydi?’

Kadın hafif bir iç geçirerek cevapladı: ‘1,80 boylarında, atletik vücutlu, mavi gözlüydü. Yani, artist gibi çocuktu.’

Komiser sormaya, kadın cevaplamaya devam etti: Para çantanızda mıydı?

Hayır komiserim. Para sütyenimin içindeydi.

Komiserin tepesi attı: Hanımefendi, adamın elinin sütyeninizden içeri girdiğini hiç mi hissetmediniz?

Kadın yine bir iç geçirdikten sonra cevapladı: Ahh, hissetmez olur muyum hiç komiserim? Hem de nasıl hissettim ama niyetinin kötü olduğunu nereden bileyim?”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Aralık 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın