Paris’te en önde Esad yürümeliydi!

Charlie Hebdo dergisine saldırı, önceki gün Paris’te büyük bir yürüyüşle kınandı. 1,5 milyon kişi “teröre karşı birlik” yürüyüşü yaptı.

Ancak yürüyüşün en önünde öyle isimler vardı ki, bize kalırsa Fransız halkı asıl onları protesto etmeliydi!

NETANYAHU YÜRÜYEMEZ!

Örneğin kortejin en önünde İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu vardı!

Terörü bir devlet politikası olarak uygulayan, Gazze’de Filistinlilere insanlık dışı yöntemlerle saldıran, MOSSAD ve onun kontrol ettiği terör örgütleriyle Ortadoğu’da en vahşi cinayetleri işleyen bir ülkenin başbakanı “teröre karşı birlik” yürüyüşünün en önünde!

Uzatmadan söyleyelim: Paris ya da dünya “teröre karşı birlik” mi istiyor? İşe İsrail’i durdurmaktan ve bağımsız Filistin devletini tanımaktan başlamak gerekiyor!

CAMERON YÜRÜYEMEZ!

Örneğin kortejin en önünde İngiltere Başbakanı David Cameron vardı!

Ortadoğu’yu emperyalizmin sürekli müdahalesine uygun hale getirmek için 100 yıl öncesinden cetvelle haritalar çizen, suni devletler kuran, bölge ülkelerini uzun yıllar sömürge yapan, Arapları bölüp birbiriyle çarpıştıran, Arapları Türklere, Kürtleri Araplara ve Türklere karşı kışkırtan, Ortadoğu petrolü için son yüzyılda bölgede milyonları katleden, ABD Irak’a iki kez saldırdığında onunla birlikte kan döken İngiltere’nin başbakanı mı “teröre karşı birlik” diyor?

Terörün son yüzyılın toplamında 1 numaralı sorumlusudur İngiltere!

HOLLANDE YÜRÜYEMEZ!

Örneğin kortejin en önünde Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ve hemen arkasında eski cumhurbaşkanı Nikolay Zarkozy vardı!

Hadi uzak geçmişi bir kenara bıraktık; Fransa’nın İngiltere’yle birlikte Ortadoğu’yu paylaştığını ve bugünkü tablonun sorumlusu olduğunu unuttuk, Fransız hükümetinin Afrika’daki sömürgelerinde yaptığı terörü de unuttuk.

Peki daha dün Sarkozy‘nun ABD’yi bile beklemeden Libya’ya yaptığı saldırıyı unutabilir miyiz? Bugün Libya üçe bölündüyse, Libya’dan Suriye’ye terörist sevkiyatı yapılıyorsa, bunun sorumlusu Fransa’dır!

MERKEL YÜRÜYEMEZ!

Örneğin kortejin en önünde Almanya Başbakanı Angela Merkel vardı!

Merkel Paris’te yürürken, Savunma Bakanı Ursula von der Leyen Erbil’de Mesud Barzani‘yle görüşüyor ve peşmergeye gönderdikleri silahların nasıl kullanılacağı konusunda eğitim vermesi için Irak’ın kuzeyine 100 uzman Alman askeri göndereceğini açıklıyordu!

Ne yapacak peki peşmerge bu silahlarla? IŞİD’e karşı savaşacak!

Peki ama işte o Paris’te yürüyen 1,5 milyon kişi asıl şu sorunun yanıtını vermelidir: ABD ve taşeronları 2011’de Suriye’ye saldırmadan önce IŞİD diye bir örgüt var mıydı? Bu ve benzeri örgütlerin kaynağında Batı’nın Ortadoğu’ya yönelik saldırıları yok mu?

Ve daha yakıcı olduğu için 1,5 milyon yürüyüşşü şu sorunun da yanıtını vermelidir: Suriye’de Esad yönetimine karşı çatışarak deneyim kazanan ve Almanya’ya, Fransa’ya dönen savaşçıların terör saldırısı potansiyeli taşıdığını düşünüyorsunuz haklı olarak. Peki Suriye’ye karşı bu Atlantik savaşı olmasaydı, sizin de vatandaşlarınız olan o insanlar Suriye’ye savaşmaya gelebilir miydi? 900 Fransız vatandaşı, 800 Alman vatandaşı Suriye’ye nasıl geldi? Havalimanlarınızdan nasıl çıktı?

DAVUTOĞLU YÜRÜYEMEZ!

Kuşkusuz bizim için asıl önemlisi o kortejin önünde Netanyahu‘nun, Cameron‘un, Hollande‘ın ya da Merkel‘in yürümesi değil, kendi başbakanımızın yürümesidir.

Suriye’de Esad rejiminin yıkılması için İstanbul’da SUK’u, Hatay’da ÖSO’yu kuran, Bosna’dan Afganistan’a kadar geniş bir coğrafyadan gelen teröristlerin 4 yıldır sınırlarından Suriye’ye geçmesini sağlayan, komşusuna düşmanlık yapan ve terör ihraç eden bir iktidarın başı, değil o kortejin en önünde, normalde sonunda bile yürüyememelidir!

O kortejin en önünde yürümeyi hakeden biri varsa eğer, o da Suriye Cumurbaşkanı Beşar Esad’dır! Çünkü bugün teröre karşı gerçekten mücadele eden kişi asıl odur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ocak 2015

Yorum bırakın

Terör

Erdoğan, ortak özelliklerinin “yeni Türkiye vizyonu” olduğu söylenen “havuz medyası” yöneticilerini cumartesi günü topladı ve onlara Paris saldırısının nasıl işlenmesi gerektiğini anlattı.

Sabah yöneticisi Erdal Şafak‘ın aktardığına bakılırsa Erdoğan özetle şöyle demişti: “Terörün kimliği, dini, milliyeti olamaz, başına sıfat konulamaz.” (Sabah, 11 Ocak 2014)

Oysa “terörün önüne sıfat konulamaz” diyen Erdoğan, daha altı ay önce CNN‘nin sorularına verdiği yanıtta “İsrail bir terör devletidir” demişti! (Sabah, 26 Temmuz 2014)

Peki hangisi doğru? Terörün önüne sıfat konur mu? Bir kimlik, din, milliyet ve de hepsinin çatısı olan bir devlet, terörist olur mu?

TERÖRÜN ASIL TANIMI

Terör konusunda karışıklık, öncelikle tanımından kaynaklanıyor.

Terör, Türkçe sözlük anlamına göre; siyasal, dinsel ya da ekonomik hedeflere ulaşmak amacıyla sivillere, resmi yönetimlere karşı, baskı, yıldırma ve her türlü şiddeti içeren yoldur.

Terör, Türkçe’ye Fransızca “terreur” sözcüğünden geçmiştir. Fransızca Petit Robert sözlüğünde “terreur”un tanımı şöyledir: “Bir grubun halkın direnişini kırmak için yarattığı ortak korku.”

Bu iki tanım, çok önemli bir farka işaret etmektedir. Kaynağında terör halkın dirineşine, halka yönelen bir tehditken, Türkçe’de devlete yönelen tehdide dönüşmüştür!

Dolayısıyla bir eylem, bu farklı tanımlardan birine göre eylemken, diğerine göre terör olur!

Biraz daha açalım ve terörü kazandığı siyasal anlamlarla birlikte yerli yerine koyalım:

Terör, son tahlilde devletlerin ya da örgütlerin başvurduğu siyasal araçlardan biridir. Ve bu karakteri nedeniyle kavramın yalın haline olumlu ya da olumsuz anlamlar yüklenemez.

Örneğin Beşar Esad, ABD’ye ve Tayyip Erdoğan‘a göre teröristtir, ama Suriye halkının büyük bir kısmına ve elbette bana göre vatanını savunan, emperyalizme direnen bir kahramandır.

Örneğin Musatafa Kemal, İngilizlere, Osmanlı padişahına ve şeyhülislamına göre teröristti ama Anadolu’da işgale direnen halka göre arkasından ölünecek liderdi!

Örneğin yine bir siyasal araç olan silah, Irak’ı işgal eden ABD’li askerin elinde olumsuz ama vatanını savunan Iraklının elinde olumludur!

DEVLETLERDEN BAĞIMSIZ TERÖRİZM YOK

Ancak bir 21. yüzyıl gerçeği olarak devletlerden bağımsız terörizm olamayacağından, günümüz şartlarında terörü bir bütün olarak olumsuz şekilde genelleyebiliriz.

Zira, özellikle soğuk savaş sonrası ortaya şöyle bir mücadele biçim ve yöntemi çıkmıştır: Devletler, istihbarat kurumları ve denetledikleri terör örgütüleri.

Hatta çapı büyüyen terör örgütlerinin, kanatları üzerinden birden çok istihbarat kurumu tarafından denetlenebildiklerini de görüyoruz.

Dolayısıyla çağımızdaki gerçek şudur: Teröre bulaşan bir örgüt, kaçınılmaz olarak bir istihbarat kurumunun ve dolayısıyla bir devletin kontrolüne girer!

Nitekim günümüzde devletler bu yöntemle çarpışmaktadır: Birbirleriyle, çoğu zaman terör örgütleri ve terör saldırıları üzerinden mücadele etmektedirler.

KOMŞUYA TERÖR İHRACI

Sonuç olarak Erdoğan‘ın söylediği doğru değildir. Terörün kimliği, dini, milliyeti hatta devleti olur!

Örneğin günümüzün en büyük teröristi ABD’dir ve onun Ortadoğu’da kullandığı İsrail’dir! Bu gerçeklik her ABD’liyi ya da İsrailli’yi elbette terörist yapmaz.

Ama her ABD’li ve İsrailli, devleti ve ülkesi adına şu gerçekten sorumludur: ABD emperyalizmi milli devletleri hedef almaktadır. Kullandığı araç ise çoğu zaman azınlıklardır. Azınlıkların o milli devletten kopması ve o ülkeyi bölmesi işine de kurtuluş ya da özgürlük savaşı demektedirler. Milli devletlerin bölünmeye karşı direnişine ise terörizm demektedirler. Milli devleti işgal etmeye ise demokrasi…

Bu noktada asıl yüzleşeceğimiz konu, bizimle ilgili olandır: AKP Hükümeti sayesinde Türkiye, ABD’nin stratejisi içinde komşusu Suriye’de terör yapan örgütlere ev sahipliği yapmaktadır; terörist örgütleri eğitmekte ve teçhizatlandırmaktadır, onlara sınırlarını açmaktadır.

Her Türk de, devleti ve ülkesi adına işte bu gerçekten sorumludur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ocak 2015

Yorum bırakın

Ayakkabısızlar

Dün Aydınlık dahil pek çok gazetede yer aldı: “Dört kardeş, tek ayakkabı.”

Hakkari Yüksekova’da yaşayan, iki ayakkabısı olduğu için okula dönüşümlü giden dört kardeşin dramı.

Bazılarımızı şaşırtan ama bazılarımızın da yakından bildiği bir gerçek!

CENNETİN ÇOCUKLARI

Bu acı gerçeğin filmi de var. İranlı yönetmen Majid Majidi 1997’de çekti: Cennetin Çocukları.

Ali ve Zehra‘nın öyküsü sadece İran’ın değil, bu coğrafyanın çoğunda yaşanan yoksulluğun öyküsüdür. Kızkardeşi Zehra‘nın ayakkabısını tamirciden getirirken kaybeden Ali, durumu babasına söyleyemez çünkü kızacaktır babası. Üstelik yeni bir ayakkabı alamayacak kadar da yoksuldur babası, bilmektedir…

Peki biri sabahçı diğer öğlenci olan iki kardeş okula nasıl gidecektir? “Suç ortaklığı” yapar kardeşler: Ali‘nin ayakkabısını sabahçı Zehra giyerek okula gider. Öğlen Zehra koşarak okuldan, Ali koşarak evden çıkar ve yolda ayakkabıyı değişirler. Tabi Ali sürekli okula geç kalır. Öğretmen hergün kızar ve en sonunda ceza alır.

Bir gün bir ilan görür Ali. Üçüncünün spor ayakkabı kazanacağı bir koşu yarışı vardır. Ali katılır. Zehra‘ya ayakkabı için koşan Ali, yarış boyunca üçüncü gelmeye çalışır ama aksilikler onu birinci yapar. Üçüncü olamadığı ve kardeşine ayakkabı kazanamadığı için kahrolur Ali

Kelimelere sığmayacak bir dramdır kısacası.

PİJAMADAN BOZMA PANTOLON

Cennetin Çocukları‘nı 2011’de ilk kez izlediğimde, biraz da sevgili babamın çocukluğunu izlemiştim.

Benzer dramlardır: Köye okul açıldığında babam 14 yaşındadır, çobanlık yapmaktadır. Ama o da okula gitmek ister, dedemi zar zor ikna eder. Peki okula nasıl gidecektir? Doğru dürüst bir pantolonu yoktur. Pijamadan bozma bir pantolon yapar babaannem…

Bu arada okul dediysek, kafanızda gerçek bir okul canlanmasın hemen. Babamın dayısının ahırını okul yaparlar: Tek gözlü okul!

Uzaktaki başka bir köyün ilkokuluna giden öğrenciler de artık kendi köyündedir. Böylece 1, 2, 3, 4 ve 5. sınıflar aynı anda tek bir gözde eğitime başlarlar.

Tek öğretmen, beş sınıfı aynı yerde okutur. Babam, her sınıfı bir ayda tamamlayarak 5 ayda mezun olur! Daha uzun süre okumasına da zaten imkan yoktur.

MATEMATİKÇİ İŞÇİ

Ancak babam o 5 aylık okumayla yetinmemiş ve kendini geliştirmiştir. Öyle ki, beş aylık eğitimli babam, yıllar sonra ortaokuldaki oğluna, bana matematik çalıştırabilmekteydi! İyi derecede geometri bilmekteydi!

Eğitim ve öğretim bana aşıladığı bir aşktı. Annemle evlendiğinde geçinebilmek için Arguvan’dan Adana’ya gelmiş, tekstil fabrikasında çalışmaya başlamış, beni okutabilmek için sevgili annemle birlikte geceli gündüzlü ağır işçilik yapmıştı.

Babam da annem de, varını yoğunu kardeşimle eğitimimize harcamış, ilkokuldan sonra kazandığım koleje beni göndermekten kaçınmamışlardı. Daha çok çalışıp, daha çok didinerek zorlu taksitleri denkleştirmişlerdi.

KÖY OKULUMUZ

Babam Haydar Güller, ya da nüfus cüzdanındaki ismiyle Mehmet Güller, 28 Şubat 2009’da, hastane enfeksiyonundan öldü. Ama köyüne yapılmakta olan “gerçek” okulu görerek öldü.

Bugün, yolu olmayan köyümüzde engellilerin kullanacağı asansörü olan bir okulumuz var. Köylülerimiz, yıllar içinde büyük şehirlere taşınan hemşehrilerimiz, bir vakıf kurarak bu okulu inşa ettiler.

Üstelik zor da oldu. Soğuk savaş hafızalı devletin kimi bürokratları, bir Kürt köyünde okula sıcak bakmadı. Sürekli engelledi, zorluklar çıkardı. Son olarak engelli asansör istemeleri de ondandı. Oysa köyde engelli yoktu, zaten engelli aracın gidebileceği bir yol da yoktu!

Babam, şimdi bu okulu görecek şekilde uyuyor köyünün mezarlığında. Ve mezar taşının arka yüzünde şöyle yazıyor: “Başı dik ve onurlu yaşamayı miras bırakan babamız…”

SINIF SAVAŞI

Babamız, 50 yıl önce tek sınıfta, pijamadan bozma pantolonuyla 5 ay okuyabildi.

Hakkari Yüksekova’da çocuklarımız, 50 yıl sonra, tek ayakkabıyla dönüşümlü okula gidebiliyorlar hâlâ.

O nedenle siyaset tablosu çok sadedir aslında: Paralarını ayakkabı kutusuna sığdıramayanlarla, ayakkabısızların kavgasıdır yaşanmakta olan!

Cansız bedeni gazete kağıtlarının altındayken o delik ayakkabısı mıh gibi yüreğimize saplanan Hrant Dink için, oğlu Ermenek maden faicasında ölen yırtık kara lastik ayakkabılı Recep Amca için, Yüksekova’daki ayakkabısız kardeşlerimiz için, o ayakkabı kutularının hesabını soracağız mutlaka!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Ocak 2015

Yorum bırakın

Suriye’de modeller çarpışıyor

Paris katliamının bir gladyo eylemi olduğunu savunmuş ve François Hollande‘ın “2103’teki kimyasal saldırı olayı sırasında Suriye’ye müdahale etmediğimize pişmanım” demesi ile Paris’in Basra Körfezi’ne IŞİD’le mücadele kapsamında uçak gemisi gönderme kararı almasına dikkat çekmiştik.

Sultanahmet saldırısını da benzer hedef kapsamında bir gladyo eylemi olarak yorumlamıştık. Bugün biraz daha açalım:

İKİ TEMEL MODEL

Suriye konusunda şu anda iki ana “model” çarpışıyor:

1) Bölgenin çözüm modeli: Rusya’nın başını çektiği ve bölge ülkelerinin desteklediği bu model Suriye’deki rejim ve muhaliflerin aynı masaya oturtulmasını ve soruna siyasi bir çözüm bulunmasını hedefliyor.

Rusya, Cenevre 1 ve 2’nin devamı gördüğü “Moskova Süreci” toplantısını 25 Ocak’ta yapacak. Katılımcı listesine bakılırsa, Suryeli muhaliflerin önemli bir kesiminin sürece ikna edildiği anlaşılıyor.

Özetle inisiyatifin bölgede olduğu, bölgenin çözüm modelinin esas alındığı bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz.

2) Atlantik’in “çözüm” modeli: ABD’nin başını çektiği ve Türkiye, Suudia Arabistan ve Katar’ın uyguladığı bu “çözüm” modeli, Suriye’de rejimin yıkılmasını, yerine üç parçalı bir Suriye kurulmasını ve Irak’ın kuzeyinin Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlanmasını hedef alıyordu.

Direnen Suriye, kararlı duran Rusya ve İran, 2011’den beri ABD’ye bu modeli uygulatmadı!

ATLANTİK MODELİ İKİYE BÖLÜNDÜ

2A) ABD IŞİD’in Musul’u işgalinden sonra “üç parçalı Suriye” hedefinden, “iki parçalı Suriye” hedefine yöneldi. Zira ABD için asıl önemli olan Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlamaktı. Onun dışında kalan bölgenin kaç parçalı olduğu Washington için stratejik önemde değildi.

İşte IŞİD stratejisi bu yeni modelin bir gereğiydi: ABD Kürtlerin birliğini sağlayacak, peşmergelere dayanan bir kara gücü oluşturacak, onları havadan destekleyecek ve IŞİD’i gerileterek ondan boşaltılacak yerlerde Kürdistan’ı inşa edecekti! Kerkük’ün işgal edilmesi vb. olaylar bundandı.

ABD’nin “iki parçalı Suriye” hedefine dönmek zorunda kalması, Suriye’deki ortakları olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ı da böldü, SUKO ve ÖSO’yu da!

2B) Türkiye, daha doğrusu AKP Hükümeti, ABD’nin “iki parçalı Suriye” hedefine yönelmesinden memnun olmadı. Zira AKP için önemli olan Suriye’nin üç parçaya bölünmesi ve parçalardan birinin İhvan kontrolünde olmasıydı. Mısır’da İhvan’ın yıkılmasıyla başlayan süreç, zaten AKP’nin kalelerini tek tek düşürüyordu.

Ankara bu nedenle IŞİD stratejisi konusunda ABD’yle çetin pazarlıklar yaptı. ABD modeli “iki parçalı Suriye” amacı gereği önce IŞİD’i hedef alıyordu. Ankara ise “üç parçalı Suriye”de ısrar ettiği için IŞİD’le birlikte Esad‘ın hedef alınmasını istedi. Ankara’nın “uçuşa yasak bölge” ve “güvenli bölge” istemesi de bu nedenleydi.

Hatta Erdoğan’ın “Suriye’nin kuzeyinde bir devlet kurulmasına sıcak bakmayız” sözleri de bu nedenleydi. Elbette istemezdi, çünkü bu İhvanlı parçadan vazgeçtiğini kabul etmesi demekti!

GLADYO EYLEMİNİN HEDEFİ

Türkiye’nin tezi iki önemli destek buldu: Fransa ve ABD’nin bir kanadı.

Fransa açık bir şekilde “güvenli bölge” konusunda Türkiye’yle mutabık olduğunu ve birlikte hareket edeceğini ilan etti. Aynı şekilde ABD’deki bir kanat da, Obama‘nın IŞİD stratejisinin yanlış olduğunu, AKP Hükümeti’nin istediğine benzer bir stratejinin uygulanması gerektiğini savundu.

O kanadın sözcülüğünü yapan isimlerden ABD’li senatör John McCain‘in geçen hafta Urfa’da görüşmeler yaptıktan sonra dönüp Fransa’daki saldırıyı şu sözlerle yorumlamasını önemle not ediyoruz: “Beşar Esad’ı uçuşa yasak bölge ile durdurmayı reddettiğimiz için IŞİD, ÖSO’da eğittiklerimizden daha fazla insanı öldürüyor. IŞİD’i yenilgiye uğratmaya yönelik strateji değişmediği sürece, uzun bir süre, dün Fransa’da olduğunu gördüğümüz gibi, bu genç insanların daha iyi eğitim almış, teçhizatlanmış ve kendilerini adamış ve radikalleşmiş bir şekilde vahşilik yapmak üzere ülkelerine döndüğünü göreceksiniz.” (AA, 9 Ocak 2015)

İşte Paris ve Sultanahmet saldırıları ile Gladyo, bölünmüş Atlantik modelini tekleştirmeyi ve ABD-Fransa-Türkiye üçlüsünün Suriye eksenini tahkim etmeyi hedefliyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ocak 2015

Yorum bırakın

Paris ve Sultanahmet saldırılarının hedefi

Kuşkusuz Paris katliamını da, Sultanahmet saldırısını da bir “terör örgütü” yaptı. Ancak terör, terör örgütlerine bırakılmayacak kadar önemli bir silahtır ve devletlerin özellikle son yüzyılda kullandığı bir politika aracıdır!

Bu nedenle teröre bulaşan her örgüt, ister sağ, ister sol, isterse dinci olsun, mutlaka istihbarat kurumlarının, dolayısıyla da devletlerin denetimine girer. Devletler o örgütü, başka devletlere karşı dışpolitika aracı olarak, kendi kamuoyuna karşı da içpolitika aracı olarak kullanır.

Bu nedenle terör eylemleri, “görünen açık hedefleri” ve “görünmeyen asıl hedefleri” ile birlikte değerlendirilir.

Örneğin Paris katliamının “görünen açık hedefi” ortadadır: Radikal dinci bir örgüt, Hz. Muhammed karikatürü yayımladığı için bir dergiyi basmış ve katliam yapmıştır!

PARİS KATLİAMININ HEDEFİ

Ancak önemli olan “görünmeyen asıl hedef”tir ve bunun ne olduğuna birincisi eylemin soru işaretli yanlarını ortaya çıkararak, ikincisi zamanlamasını dikkate alarak, üçüncüsü terör eyleminin kime yaradığına bakarak ve dördüncüsü terör eyleminden sonra ortaya çıkan gelişmeleri çözümleyerek ulaşılır.

Eylemdeki soru işaretleri açık: Paris’in göbeğinde bir bina 10 dakika boyunca taranabilmiştir! Görüntülere bakılırsa iki saldırgan da soğukkanlı ve profesyoneldir. Hiç acele etmeden, indikleri arabaya sakin ve koşmadan dönüp binmektedir. Hatta inerken düşürdükleri bir nesneyi almayı ihmal etmeyecek kadar rahattırlar.

Peki eylemden sonra saldırganların kimliği nasıl teşhis edilebilmiştir? İki saldırgan da kimliklerini arabada unutmuştur! Bunun eylem sırasındaki profesyonellikle hiç uymaması bir yana, eylemcilerin eyleme doğru kimlikleriyle gitmiş olması bile yeterince sorunludur. Diğer yandan üçüncü şüphelinin de, ismi sosyal medyada yoğun yeraldığı için polise teslim olduğu açıklanmıştır ki, bu da sorunlu bir noktadır.

Eylemin zamanlaması önemli. Dün de belirttik: Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande olaydan üç gün önce “2013’teki kimyasal olay sırasında Suriye’ye müdahale etmediğine pişman olduğunu” açıkladı ve olaydan iki gün önce Fransa’nın IŞİD’le mücadele için Basra Körfezi’ne uçak gemisi yolladığı açıklandı.

Öte yandan Ukrayna krizi nedeniyle yaşanan ABD ile Rusya savaşında AB içinde ortaya çıkan kırılmalar da eylemin zamanlamasının içindeki önemli olaylardır.

Peki terör eylemi kime yarıyor? Bir süredir Avrupa’da büyütülen İslam karşıtı dalgaya yaradığı açık. Fransız devleti eğer Suriye’ye müdahale etme kararı aldıysa, bunu kendi kamuoyuna kabul ettirebilmek için gerekli iklimi bu katliamla yakalamış oldu!

Ya terör eyleminde sonra ortaya çıkan gelişmeler? Fransa’nın 2017’de cumhurbaşkanı adayı olacak isimlerden Marie Le Pen, radikal dinci terörizmle mücadele için idam cezasının şart olduğunu savundu ve bunun için referandum istedi! Devamı gelecektir…

Tüm bu bulguları derlediğimizde ortaya çıkan sonuç şudur: Paris katliamı tipik bir Gladyo eylemidir! Hedefi, Washington-Paris hattını hem AB içi dengeleri açısından hem de Ortadoğu planları açısından sağlamlaştırmaktır! Fransa devleti içindeki Gladyo bu tür eylemlerle hem Paris’i Washignton’a çıpalamakta, hem de Paris’i Ortadoğu ana hedefi için hizalamaktadır!

SULTANAHMET SALDIRISININ HEDEFİ

Ya Sultanahmet saldırısı? Saldırganın açıklananan kişi çıkmaması ve iki gün sonra Çeçen bir kadın olduğunun saptanması, ilk açıklanan saldırgan adına örgütünün saldırıyı üstlenmesi, yeterince sorunlu nokta olduğuna zaten işaret etmektedir.

Öte yandan bu saldırıdan bir kaç gün önce gerçekleşen Dolmabahçe saldırısıyla birlikte anlamlıdır. Orada da eylemcinin günler öncesinden ihbar edilmesi, atılan ama patlamayan bomba, sıkılan ama ateşlenmeyen tabanca ve 2. Dünya Savaşı’ndan kalma bir tüfek gibi sorunlu noktalar vardır.

İki eylem de çok kan yerine ilgisine doğrudan mesaj kaygılıdır ve tipik Gladyo eylemidir.

Hedefi, Washington-Ankara hattını Ortadoğu planları açısından sağlamlaştırmaktır! Türk devleti içindeki Gladyo bu tür eylemlerle hem Ankara’yı Washington’a çıpalamakta, hem de Ankara’yı Ortadoğu ana hedefi için hizalamaktadır! (Kuşkusuz başka alt hedefler de vardır.)

Peki bu ihtiyaç neden? Çünkü Suriye’de Atlantik’in “çözüm” modeli ile bölgenin (Moskova Süreci) çözüm modeli çarpışıyor. Atlantik modeli de ABD’nin modeli ile Fransa-Türkiye’nin modeli diye iki ayrı eğilim gösteriyor. ABD için öncelikle bunun birleştirilmesi gerekiyor. Zira inisiyatif Rusya’da!

GLADYO’NUN PANZEHRİ

Peki bu tür Gladyo eylemlerinin panzehri nedir?

Mesele bir katliamı lanetlemekten çok, o katliamı aydınlatmaktır. Her hedefi aydınlatılmamış katliam, yeni lanetlenecek katliam demektir.

Bu nedenle bizim için asıl önemli olan Gladyo’nun ABD’nin NATO ilişkileri üzerinden müttefik devletleri denetleme aracı olduğunu bilerek onunla mücadele edebilmek ve zeminini ortadan kaldırabilmektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ocak 2014

Yorum bırakın

Fransa’nın 11 Eylül’ü

2012 yılında Hz. Muhammed’in karikatürlerini yayımlayarak tepki çeken Fransız Charlie Hebdo dergisine dün silahlı saldırı düzenlendi: 12 kişi öldü!

Saldırıyı Fransa’nın 11 Eylül’ü olarak yorumlayabiliriz. Neden mi? Çünkü bu saldırıdan önceki şu iki çıkışına bakılırsa, Paris tıpkı Libya gibi Suriye’ye de müdahale etmek istiyor:

PARİS’İN SURİYE HAZIRLIĞI

1) Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, 2013 Ağustos’unda Suriye’ye müdahale etmedikleri için pişman olduğunu açıkladı! (AA, 4 Ocak 2015)

Ne olmuştu 2013 Ağustos’unda? Şam’ın dış banliyösü Doğu Guta’da Beşar Esad‘ın kimyasal silah kullandığı iddia edilmiş ve Batı’nın Suriye’ye saldırısı gündeme gelmişti. Ancak Esad‘ın kimyasal silah kullandığı bir yalan ve komploydu.

ABD, Fransa ve AKP Hükümeti’nin bir ay süren ağır baskısına rağmen Rusya ve İran’ın kararlı duruşu nedeniyle o dönemde Haçlı İttifakı Suriye’ye açık savaş ilan edemedi!

2) Paris, IŞİD’le mücadele kapsamında Charles de Gaulle uçak gemisini Basra Körfezi’ne gönderme kararı aldı. (El Cezire, 6 Ocak 2015)

GLADYO FAALİYETLERİ

Bu iki çıkışı, başta Almanya olmak üzere bir süredir Avrupa’da “İslam karşıtı” bir dalga yaratılmaya çalışılmasıyla birlikte değerlendirmek durumundayız.

O İslam karşıtı dalgayı yaratabilmek için Gladyo hem başta İsveç olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde cami saldırılarıı tezgahladı, hem de İslam karşıtı “pegida” yürüyüşleri yaptırdı! Gladyo, ikisi birbirini büyütecek karşılıklı eylemlerle iklim yaratmaya çalıştı.

Bu noktada ABD ve Fransa’nın desteklediği ve AKP Hükümeti’nin kanatları altında faaliyet yürüten SUKO’nun Genel Sekreteri Nasır Hariri‘nin “ABD yakında Suriye’ye güçlü bir biçimde müdahale edecek ve Türkiye’nin güvenli bölge planı uygulanacak” demesini önemsemeliyiz. (El Cezire, 15 Aralık 2014)

Bu açıklama şu dört gelişmeyle birleşince anlam kazanıyor:

SURİYE KARŞITI DÖRT GELİŞME

1) ABD’li yetkililer yakın zamanda hem Urfa’da, hem de Suriye’nin kuzeyinde SUKO’yla önemli görüşmeler yaptı.

2) Suriye’de “uçuşa yasak bölge” ve “güvenli bölge” konusunda Ankara ve Paris mutabık durumda.

3) İspanya, İncirlik yakınlarına konuşlanacak patriot bataryasını 146 askerle birlikte yola çıkardığını duyurdu.

4) Anadolu Ajansı, ABD’yle varılan Eğit-Donat anlaşmasının imzalanacağını açıkladı. Kaynak elbette AKP Hükümeti’ydi.

Bu noktada belirtelim: Eğit-Donat konusunda zaten anlaşma yapıldı. İmza atılamaması hem AKP’nin “paket anlaşma” yapma hedefiyle, hem de iç kamuoyunu alıştırma amacıyla ilgilidir. Çünkü peşmerge Eğit-Donat kapsamında TSK tarafından Irak’ın kuzeyinde eğitiliyor ve peşmerge yine Eğit-Donat kapsamında AKP hükümeti tarafından teçhizatlandırılıyor!

MOSKOVA SÜRECİ’NIN ANLAMI

Tüm bu olgulardan anlaşılan, Batı’nın yeni bir Haçlı İttifakı kurarak bahar aylarında Ortadoğu’ya müdahale etmek istediğidir. Gladyo Camilere saldırmak, mizah dergisi basmak ve İslam karşıtı yürüyüş organize etmek türünden birbirini besleyen eylemlerle o müdaheleye gerekli iklimi yaratmaya çalışmaktadır.

İşte Rusya da bu gerçeği gördüğü için Cenevre-3 anlamına gelen “Moskova Süreci”ni hızlandırmış durumdadır. Rusya, 25 Ocak’ta Moskova’da Suriye’deki hemen her kesimi masaya oturtarak bir siyasi çözüm bulmaya çalışmaktadır.

Pek çok muhalif örgüt ve ismin Moskova Süreci’ne katılacağını açıklaması da, Rusya’nın çözüm modelinin başarılı olacağına işaret etmektedir.

NE YAPMALI?

Kuşkusuz Suriye’nin direnişi ve Rusya ile İran’ın kararlılığı, Batı’nın komplolarını boşa çıkaracak güçtedir!

Ancak yine de tehdit iyi saptanmalı ve önlem alınmalıdır. Çünkü konu asıl bizi ilgilendirmektedir: Avrupa’da yaşayan 5 milyon Türk, İslam karşıtı dalganın ilk hedefi olacak geniş kesimdir. Öte yandan AKP Hükümeti, bu tür saldırılar sonrasında kurulacak Haçlı İttifakı’nın bir parçası olacaktır.

Bu nedenle AKP Hükümeti’nin “alıştıra alıştıra” uygulamaya çalıştığı eğit-donat vb. Suriye karşıtı hamlelerine cepheden karşı durmak gerekmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ocak 2015

Yorum bırakın

Federasyon komplosu

Suriye BAAS partisinin son toplantısında Kürt meselesi ve “Rojava” konusu masaya yatırıldı. Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad‘ın katıldığı toplantı, ABD’nin Suriye planı konusundaki karışık kafaları berraklaştırdı.

Karışık kafalar derken Suriye’deki kafaları değil elbette, Türkiye’dekileri kastediyoruz. Zira Şam ilk eylemlerden itibaren, meselenin bir özgürlük arayışı değil, ABD destekli ayaklanma olduğunu saptamış ve buna göre konumlanmıştı.

ABD’NİN SURİYE PLANI

Suriye Cumhurbaşkanı, BAAS toplantısında, sonuçları bakımından Türkiye’yi de ilgilendiren şu tezleri savundu:

Esad öncelikle ABD’nin Suriye hedefinin Kürtlere federalizm olduğunu ortaya koydu.

Bunun pratikte mümkün olmayacağını savunan Esad, tezini sadece Suriye’nin sağlam direnişine değil, Kürtlerin en yoğun yaşadığı Haseke gibi bir yerde bile nüfuslarının yüzde 36 olmasına bağladı.

Öte yandan Kürtlerin anayasaya millet olarak yazılmasının mümkün olmadığını söyleyen Esad, bunun Suriye’yi bölünmeye götüreceğini ve buna izin vermeyeceklerini belirtti.

ESAD’IN KUZEY TAKTİĞİ

ABD’nin Suriye komplosunun “Kürt meselesi” boyutu Türkiye’de bazı kesimlerde hep yanlış yorumlandı. Esad‘ın PYD’yle “işbirliği” yaptığı savunuldu.

Kuşkusuz bunda AKP medyasının büyük katkısı vardı. Suriye’deki komploya açık desek veren AKP Hükümeti, kendisi içeride PKK ile ortaklık yapmazmış gibi, komşusunu sürekli PKK’nin Suriye kolu olan PYD’yle işbirliği yapmakla suçladı!

Oysa bu köşede de sık sık anlatmaya çalıştığımız gibi olan şuydu: ABD ve taşeronları kuzeyden Suriye’ye açık savaş ilan edince, Esad ülkesinin merkez bölümünü tahkim etmek adına taktik yaptı ve belli ölçülerde geri çekilerek kuzeydeki tek cephe halindeki muhalifleri “iktidar kavgasının” içine attı.

Suriye’nin kuzeyinde bölge işgal eden örgütler, otorite olmak adına birbirine düştüler ve Esad da bu yolla öncelikle savaşı Şam’dan uzak tutmuş oldu.

Yoksa Şam rejimi sık sık, “yeter ki Türkiye sınırı kapatsın, 3 ayda kuzeye egemen oluruz” diyordu.

AYN EL ARAP İÇİN EGEMENLİK AÇIKLAMASI!

Ya Esad‘ın Ayn el Arap (Kobani) açıklamaları?

IŞİD’in Ayn el Arap’a saldırısı sonrası Şam’ın (ve İran’ın) Kürtlerden yana açıklamalar yapması Türkiye’de soru işaretleri yararttı. Konu yine Esad-Kürt ortaklığı sığlığında ele alındı.

Oysa egemen bir devlet açısından olan şuydu: Bosna’dan Afganistan’a kadar değişik ülkelerde profesyonel cihatçı eğitimi almış ve Türkiye ile Irak üzerinden Suriye’ye giren bir örgüte karşı Şam, kendi şehrine destek açıklıyordu.

Egemen bir devlet için bundan doğalı olamazdı!

KÜRT KORİDORU

Esad‘ın ABD’nin asıl hedefini ortaya koyması, yıkarıda da değindiğimiz gibi asıl Türkiye’yi ilgilendiriyor. Zira ABD’nin 2 Irak saldırısı da, Suriye saldırısı da tek hedef içindi: Kürdistan.

ABD iki Irak savaşı sonucunda ülkenin kuzeyinde özerk bir Kürt yapı kurabildi. Suriye saldırısı da bu yapıyı, ülkenin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açmak içindi.

Böylece ABD Irak ve Suriye’nin kuzeyinde “Kürt Koridoru” kurmuş olacaktı!

Koridor daha sonra güneydoğuya yani Basra Körfezi’ne ve yukarıda da Türkiye’ye doğru genişleyecekti. Yani Kürt Koridoru ABD’nin ikinci İsrail devleti işlevini görecek şekilde Büyük Kürdistan’a dönüşecekti.

ESAD TÜRKİYE’Yİ SAVUNDU

Dolasısıyla Esad ve Suriye devleti 3,5 yıldır aslında Türkiye’nin toprak birliği için de direnmiş oldu, oluyor!

Şöyle de diyebiliriz: AKP Hükümeti ABD ile birlikte hem Suriye’yi ama hem de Türkiye’yi hedef aldı, Esad ise hem ülkesini hem de Türkiye’yi savundu; Türk hükümetine rağmen Türkiye’nin birliği için de direndi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ocak 2014

Yorum bırakın

AKP’de Yüce Divan çarpışması

Erdoğan‘ın müdahalesiyle ertelenen Yüce Divan oylaması, yeni bir müdahale olmazsa bugün yapılacak.

Ne olmuştu 22 Aralık 2014’te yapılması gereken oylamada? Önce o süreci anımsayalım:

ERDOĞAN’IN YÜCE DİVAN KORKUSU

Davutoğlu‘nun AKP’si, Haziran’da yapılacak seçimlere bagajdaki en önemli yükten kurtularak girmek istiyor. Yolsuzluğun TBMM’de aklanmasının, haklı olarak seçimlere olumsuz yansıyacağını düşünüyor.

Davutoğlu‘nun oylamadan önce yaptığı “harama bulaşanın kolunu koparmaya kararlıyız” açıklaması, Bülent Arınç’ın “vicdan” göndermesi ve Cemil Çiçek‘in “Yüce Divan’a gitmezlerse tartışma sürer” çıkışı, AKP Genel Merkezi’ndeki “en az üç Bakan Yüce Divan’a gitmeli” eğilimini yansıtıyordu!

Ancak Erdoğan bu eğilime çok sert karşı çıktı. Zira Anayasa Mahkemesi’nin AKP’li bakanları Yüce Divan’da aklamayacağını düşünüyordu ve bu nedenle bu riski almak istemiyordu.

Şundan: Bakanların soruşturulduğu yolsuzluk operasyonunun asıl hedefi Erdoğan’dı! Bakanlarının Yüce Divan’da suçlu bulunması, Erdoğan’ın da suçlu olduğu algısı yaratacaktı.

Tamam, Erdoğan kamuoyu baskısını frenlemek için taktik gereği bakanlarını istifa ettirmek zorunda kalmıştı, TBMM’de Yolsuzluk Soruşturması Komisyonu açılmasına mecbur kalmıştı ama yeni bir “geri adımı” siyaseten sonunu getirebildirdi.

Erdoğan bu nedenle 22 Aralık 2014 oylamasına müdahale etti ve erteletti!

AK-MEDYA’NIN PSİKOLOJİK SAVAŞI

Gelelim bugüne…

Erdoğan ve “Alo Fatih” sistemiyle yönettiği havuz medyası bugün yapılması beklenen oylama öncesinde yoğun bir psikolojik savaş başlattı.

İlk işaret 3 Ocak 2015 tarihli Sabah gazetesinin manşetinden verildi: “Yüce Divan tuzağıyla kaos hedefleniyor.”

Ertesi gün, yani dün, bu kez havuz medyasının tamamı soruşturma komisyonunu ve kamuoyunu baskılamak için harekete geçti:

Akşam: “Yüce Divanla darbe siparişi.”

Yeni Şafak: “Yüce Divan darbeye destek olur.”

Güneş: “Yüce Divan kumpası.”

Ve yine Sabah: “Yüce Divan kumpası darbenin son halkası.”

Bu psikolojik savaş manşetlerinin ve birinci sayfa haberlerinin hedefi açık: Dört eski bakanın Yüce Divan’a gönderilmesini de “darbe” sayarak hem oylamayı belirleyecek AKP milletvekillerini tehdit ediyorlar, hem de AKP tabanını yine “darbe” masallarıyla konsolide etmeye çalışıyorlar!

AKP’NİN HEDEFİNDE HAŞİM KILIÇ VAR

Havuz medyası işbölümü de yapmış. Konunun bu boyutunu birinci sayfasından görmeyen havuz gazeteleri, Yüce Divan’ın adresi olan Anayasa Mahkemesi’ni ve Haşim Kılıç‘ı hedef alarak psikolojik savaşın çerçevesini doldurdu.

Örneğin Star dünkü “darbeye biat, millete boykot” manşetiyle Haşim Kılıç‘ı hedef aldı. Kılıç, 6 ay geçmesine rağmen Cumhurbaşkanı’na hâlâ tebrik ziyareti yapmamıştı!

Star‘a göre 12 Eylül’de Kenan Evren’i tebrik eden Anayasa Mahkemesi’nin Erdoğan’ı tebrik etmemesi, darbeye biat ettiği ama millete boykot yaptığı anlamına geliyordu!

Bu üyelerden oluşan Anayasa Mahkemesi’nin kendilerini kapatma davasından kurtardığını yoksayan AKP Hükümeti, zaten bir süredir Haşim Kılıç‘ı açıktan hedef alıyordu: “Cübbeni çıkar da öyle siyaset yap” diyenden, “emekli olmadan bu konuşmaları yapamazsın” diyene kadar…

Hatta kimi AKP’liler, Ergenekon sanıklarının tahliyesine yol açan Anayasa Mahkemesi kararının da hükümete yapılmış bir darbe olduğunu savundular!

OYLAMANIN PRATİK ANLAMI

Konumuz bu olmadığı için geçiyoruz ve bugünkü oylamanın Erdoğan‘ı korkuttuğunu ama Davutoğlu‘nu da sıkıştırdığını belirterek bitiriyoruz.

Zira eski bakanlar daha TBMM Yolsuzluk Soruşturması Komisyonu’nda aklanırsa Davutoğlu Haziran 2015 seçimlerine yaralı girmiş olacak. Erdoğan‘ın bıraktığı yük, kendisine seçim başarısızlığı olarak fatura edilecek.

Daha önemlisi ise Davutoğlu “başbakan” olamadığını, Erdoğan’ın vekili olduğunu göstermiş olacak; “icra makamı kim” sorusuna yanıt arayan ve Binali Yıldırım ile Bülent Arınç üzerinden yürütülen “5 Ocak-19 Ocak” çarpışmasında da havlu atmış olacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Ocak 2014

Yorum bırakın

AKP-İhvan yalnızlığı

AKP Hükümeti Mısır’da “Meşruiyeti Destek, Darbeyi Red koalisyonu”na, Suriye’de ise “Suriye Ulusal Koalisyonu”na dayanarak bölgesel bir dış politika izliyordu.

Ancak AKP Hükümeti’nin dış politikası iflas ettikçe ve ABD zayıflarken bölge ülkeleri güçlendikçe, bu iki koalisyon da çatırdamaya ve yok olmaya başladı!

ERDOĞAN’IN DAYANDIĞI ÖRGÜT ARTIK YOK

Mısır’dan başlayalım:

Mısır basınının yazdığına göre, Kahire’de, AKP Hükümeti’nin Erdoğan’ı ikna etmeye çalıştığı konuşuluyor!

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu‘nun daha önce bu köşede de incelediğimiz Suriye ve Mısır’la ilişkilerin düzelebileceğine ilişkin mesajları, Mısır basınına göre Erdoğan‘ı ikna sürecine işaret ediyor.

Peki AKP Hükümeti’nin bazı üyelerini bu mesajı vermeye mecbur eden ne? Türkiye’nin daha da yalnızlaşması! Daha somut söylersek, bölgede ülke olarak son ortağı olan Katar’ı da kaybetmesi nedeniyle… (AKP’nin bir tek Barzani, PKK, İhvan gibi devlet olmayan ortakları kaldı.)

Suuidi Arabistan’ın bastırmasıyla Mısır’la barışmak zorunda kalan Katar, İhvan’ı da sırtından atmaya başladı.

Türkiye’yi ilgilendiren sonucu söyleyelim: AKP Hükümeti’nin Mısır’da dayandığı 13 siyasi parti ve platformdan oluşan “Meşruiyeti Destek, Darbeyi Red Koalisyonu” dağıldı. Koalisyonda kalan son parti İstiklal ve son cemaat Selefi Cephe de geçen ay ayrıldı.

MOSKOVA SUKO’YU PARÇALADI

Gelelim Suriye’ye…

Suudi Arabistan ile Türkiye-Katar ittifakının daha önceki seçimlerde karşı karşıya gelmesiyle büyük güç kaybeden Suriye Ulusal Koalisyonu (SUKO), artık bitme noktasında…

AKP Hükümeti’nin açık desteği de, ABD’li senatör John McCain’in Urfa’da bu örgüte aşı yapması da SUKO’nun sonunu değiştirmiyor.

Bunda esas etken, Rusya’nın Cenevre sürecinin devamı olarak Moskova sürecini devreye sokmasıdır! (Moskova-1, Cenevre-3’tür.)

Rusya, bu ayın sonunda Moskova’da yapılacak Suriye konferansı ile rejim ve muhalifleri aynı masaya oturtacak. Tek tek muhaliflerle görüşen Moskova, büyük kısmını ikna etti. Hatta AKP Hükümeti’nin itirazlarına rağmen SUKO’nun eski başkanı Muaz Hatip ile onun temsil ettiği koalisyona dahil yapılar da…

Ve dahası, SUKO’nun mevcut başkanı Hadi Bahra‘nın da, Moskova’nın kendisini “SUKO Başkanı” kimliğiyle davet etmesi halinde Moskova’ya gidebileceği konuşuluyor.

RUSYA ABD STRATEJİSİNİ BOŞA ÇIKARIYOR

Peki geriye kim mi kaldı? AKP Hükümeti’nin yanında bir tek İhvan kaldı. Haliyle pratikte SUKO da bitmiş oldu!

AKP’nin talebiyle Moskova’daki konferansa katılmayı reddeden Suriye İhvan’ının bu konudaki resmi açıklaması şöyle: “İhvan, Rusya’nın girişimini reddetmektedir. İhvan, rejim ile müttefikleri Rusya ile İran’a karşı mücadele eden halkın yanında yer almaktadır.” (AA, 30 Aralık 2014)

Hatta SUKO Genel Sekreteri Nasır Hariri‘nin açıklamasına bakılırsa, AKP Hükümeti, Moskova’nın girişimini doğrudan kendisini hedef alan bir plan olarak okumaktadır.

Hariri, Rusya’nın kimi SUKO yetkililerinin de katılacağı Moskova Konferansı ile Tükiye’nin planını boşa çıkarmayı amaçladığını söylüyor. Hariri’ye göre Rusya, yakında güçlü bir şekilde Suriye savaşına dahil olacak ABD’ye karşı ön alıyor.

Doğru saptama!

‘İCRA KİM’ ÇARPIŞMASI

ABD ve AKP Hükümeti bu saatten sonra ne yapabilir, ayrı mesele…

Ama bizi ilgilendiren asıl tablo şudur: AKP Hükümeti’nin Mısır ve Suriye’de dayandığı örgütler artık bitmiştir! Bu ülkelere dair siyasetleri iflas eden AKP için bu kaçınılmaz bir durumdu.

Ankara artık bu gerçeğe göre hareket etmelidir, zira “değerli yalnızlık” edebiyatıyla dış politika yürümüyor!

Kuşkusuz Erdoğan bu konularda geri adım attığı anda kaybedeceğini bildiği için konumunu korumaya çalışıyor. Ancak Ankara’nın Erdoğan’ın konumunu koruma lüksü artık yok!

Arınç ile Çavuşoğlu’nun vermek zorunda kaldığı mesajlar ve 5 Ocak – 19 Ocak tarihleri üzerinden yürüyen “icra makamı kim” çarpışması bu nedenle çok önemlidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ocak 2014

Yorum bırakın

Dolmabahçe saldırısında 4 senaryo

Yılın ilk günü yapılan Dolmabahçe saldırısyla ilgili olgulara bakalım önce:

Saldırgan Dolmabahçe Sarayı’nın saltanat kapısına el bombası atıyor, patlamıyor; silahına sarılıp tetiği çekiyor, silah tutukluk yapıyor. Yakalanan saldırgan “ Berkin’in hesabını soracağız” sloganı atıyor ve DHKP-C saldırıyı üstleniyor. DHKP-C’nin öncesinde Berkin’in doğumgünü olan 5 Ocak günü için bir eylem çağrısı yaptığını da not edelim.

1. SENARYO: GLADYO/TR EYLEMİ

Olgulardan hareket edersek, pratikte eylemin hedefi Erdoğan değil Davutoğlu‘dur, çünkü Dolmabahçe cumhurbaşkanlığı değil başbakanlık ofisidir! (Davutoğlu dün Dolmabahçe’den Sinan Paşa Camisi’ne yürüyerek gitti!)

Saldırı, “5 Ocak – 19 Ocak” çarpışması düzleminde bir anlama sahip olabilir. En zayıf senaryodur.

2. SENARYO: GLADYO/F TİPİ EYLEMİ

F Tipi örgütün kullandığı sanılan bir twitter hesabı, 12 Aralık 2014 günü, saldırganın da ismini vererek olayı ihbar ediyor, Emniyet’e dilekçe verdiklerini söylüyor.

Dolmabahçe saldırısından sonra aynı hesap ve F Tipi kalemler, benzer şekilde yorumlar yapıyorlar: “MİT, saldırganı neden izlemedi? Saldırgan Yunanistan’dan nasıl giriş yapabildi? Emniyet neden önleyemedi?”

Daha net propaganda olsun diye şu netlikte de yazdılar: Emniyet ve Yargı’ya müdahaleyi kesmezseniz, ülke bu tür eylemlerle zarar görür!

Bu olgulara bakılınca, saldırının adresinin F Tipi yapı olduğu düşünülebilir.

3. SENARYO: GLADYO/ABD EYLEMİ

Saldırı, Türkiye’ye “eksen” uyarısı ve AKP Hükümeti’ne “Türkiye’yi yörüngeye sok” mesajıdır.

Dünyanın ekseninin kaymasıyla birlikte Türkiye de merkezkaç eğilimi göstermektedir. Erdoğanlar bu eğilime karşı koyamamakta, hatta iktidarda kalabilmek için belli ölçüde o eğilime uyum da sağlamaktadır.

ABD, üstelik Erdoğan’dan ziyade Davutoğlu’na, “eksen” uyarısı yapmaktadır!

Eksen ne? Önümüzdeki günlerde ABD heyeti IŞİD stratejisi için Türkiye’ye gelecek. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu‘nun belirttiğine göre artık tüm konular tek bir pakette bağlanacak. ABD için eksenin ölçütü, pratikte bu pakettir.

4. SENARYO: GLADYO/AKP EYLEMİ

3. Senaryo “ABD’nin Türkiye’yi nasıl eksende tutacağıyla” ilgiliydi. 4. Senaryo ise AKP’nin Türkiye’yi nasıl yönetebileceği ve iktidarda kalabileceğiyle ilgilidir.

Yanıt, TBMM’nin Ocak gündemindedir: İç Güvenlik Paketi, MİT’in 70 milyonu fişlemesi tasarısı vs.

Önceki MİT Kanunu, TİB kanunu gibi uygulamaları da eklersek, AKP’nin iktidarda kalabilmeye bulduğu çareyi görmüş oluruz: Haziran Halk Hareketi’ni şimdilik püskürten AKP, zor kuvvetine dayanarak ayakta kalabilmeye çalışacak!

Erdoğanların Haziran Halk Hareketi ile 17-25 Aralık Yolsuzluk operasyonlarını aynı kefeye koyması ve ikisini de aynı merkezli darbe girişimi sayması, yapmak istediklerine işaret etmektedir: 80 ilde açılan Gezi davaları ile toplum baskılanacak, slogan atan genç hapse tıkılacak, itiraz eden linç edilecek, biat etmeyen ezilecek, fikirleri beğenilmeyen yazamayacak, parti binalarına girilip pankartlarına el konulacak, MİT üzerinden herkes fişlenecek, OHAL yetkisine sahip valilerle ağır baskı uygulancak vs.

AKP’nin bu yolu izleyebilmesi için bir zemin gerekli. İşte Dolmabahçe saldırısı ve benzerleri, bu zemine olanak yaratır.

DHKP-C’nin çağrısını yaptığı 5 Ocak Berkin Elvan’ın doğum günü eylemi bu noktada dikkat çekicidir. 1 Ocak saldırısının AKP’ye sağladığı “meşruiyet” ile 5 Ocak’ların “gayrımeşru” ilan edilebilmesi, Gladyoların tipik yöntemidir!

4 SENARYODAN ÇIKAN SONUÇ

Kuşkusuz sıraladığımız 4 senaryo da, adı gibi senaryodur. Eldeki verilerle ve süreci okuyarak yapmaya çalıştığımız analizdir.

Ama kesin olan ve birbirini bütünleyen 2 sonuç vardır:

1) Gladyo iş başındadır. Bu tür eylemler, onun varlığına işarettir.

2) Gladyo F Tipi’nden ibaret değildir! F Tipi yapı, Gladyo’nun operasyonel ayaklarından biridir, Türkiye’deki siyasi merkezi değildir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ocak 2015

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın