Posts Tagged AKP
AKP – İSRAİL İLİŞKİSİNİN KISA TARİHÇESİ – 2
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/09/2011
AKP’nin İsrail’le ilişkilerini özetlemeyi bugün de sürdürüyoruz:
11.) AKP hükümeti, Mavi Marmara’ya saldırıdan iki hafta önce, Tel Aviv’in gemiye müdahale edeceğini söylediği günlerde, İsrail’in OECD’ye üye olmasına izin verdi!
12.) AKP, Mavi Marmara saldırırından sonra TBMM’nin yayımlayacağı deklarasyonda “TBMM, Türk hükümetinden İsrail’le siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri gözden geçirmesini bekliyor” ifadesine itiraz etti. Dönemin AKP Grup Başkanvekili Suat Kılıç metne bu haliyle imza atamayacaklarını belirtti. Metinden ifade çıkartılmadı. Fakat muhalefetin ısrarı nedeniyle AKP öğleden sonra gerçekleşen oturumda metne imza atmayı kabul etti.
13.) Davos’ta sözde “one-minute” krizi yaşanırken, TBMM’de Türkiye-İsrail Dostluk Grubu üyesi 361, Türkiye-Filistin Dostluk Grubu iyesi ise sadece 60 milletvekili bulunuyordu!
14.) Erdoğan, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz edenleri “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçladı.
15.) Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, 13 Şubat 2009 tarihinde, okullarda İsrail mallarının boykot edilmemesi için genelge yayımladı!
ORTAK “YAHUDİ URFA PROJESİ”
16.) Urfa’daki “mayınlı arazilerin” İsrail’e peşkeş çekilmesinin tartışıldığı günlerde, 26 Mayıs 2009’da, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy “Yahudi Urfa Projesi” olarak bilinen “dinler buluşması” kapsamında Urfa’yı ziyaret etti. Levy “Urfa ile Harran bizim için çok önemli, her Yahudi için atalarımızın, dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli” dedi.
İsrail’in bölgeye ilgisi konusunda, bir başka önemli açıklama da 1 Aralık 2004 tarihinde, o dönemin İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi’den gelmişti. “İsrail’lilerin Güneydoğu’dan toprak alımlarını” yalanlayan Avivi şu ilginç cümleyi dile getirmişti: “Buradan arazi satın alınmadı, ancak bazı ortak projelere destek veriyorlar. Türkiye’yle tecrübelerini paylaşıyorlar”.
KONYA OVASI’NDA İSRAİL’E ARAZİ
17.) İsrail sadece Güneydoğu’dan değil, “Anadolu Kartalı Tatbikatı Krizi” ile daha sonra gündeme gelen Konya’dan da 2004 yılının sonunda 40 bin dönüm arazi aldı. AKP’nin “Tarımsal İşbirliği ve Kalkınma Projesi” ile önünü açtığı bu satış işlemi ile verilen topraklar, ABD ve İsrail’in eğitim için kullandığı hava üssünün hemen yanında bulunuyor.
AKP ile İsrail arasındaki bu alım-satım işleri oldukça ilginçti. Bakın dönemin Tarım Bakanı Sami Güçlü, Konya’daki bu satıştan birkaç ay önce Şanlıurfa Ceylanpınar’ı isteyen İsraillilere şu yanıtı verdiğini açıklıyordu: “Dedim ki, GAP’la ilgili düşünceleriniz, Türk kamuoyunda bir kısım kanaatlerin oluşmasına neden oluyor. Bu nedenle başlangıç faaliyetlerimizi İç Anadolu’ya kaydırarak, sulama teknolojisini Türk kamuoyuna sunalım. Bu sayede, kamuoyunda oluşan çekingen hava kırılabilir.”
AKP’DEN İSRAİL’E TOPRAK ALIMI İÇİN YASA KIYAĞI
18.) İsrail’in toprak alımlarına kolaylık getiren yasanın da, 19 Temmuz 2003 tarihinde, AKP tarafından yürürlüğe konulan 4916 sayılı yasa olduğunu belirtelim. AKP İsrail’in toprak alımlarını kolaylaştırmakla kalmıyor, karşı çıkanlara da tepki gösteriyordu. Örneğin AKP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Atilla Maraş, İsraillilerin GAP bölgesinde toprak satın almasına itiraz edenlere şöyle sesleniyordu: “Bizim insanımız da Avrupa ülkelerinde mülk alıyor. Ancak yabancılar bizden toprak satın aldıklarında kıyameti koparıyorlar. Bunu doğal karşılamak lazım. Global baktığımız zaman bunun bir sakıncası yok.”
İSRAİL’E SURİYE SALDIRISI İÇİN HAVA SAHASI İZNİ
19.) İsrail, 6 Eylül 2007 tarihinde Suriye’nin gizli nükleer reaktörünü vurduğunda Türkiye hava sahasını kullandı.
20.) İsrail Lübnan’a saldırdığında ama 28 gün sonra Hizbullah’a yenilip geri çekilmek zorunda kaldığında, bölgeye AKP emriyle Türk askeri gönderildi.
AKP MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ
21.) AKP sözcüsü Hüseyin Çelik, 14 Haziran 2010 tarihli Milliyet gazetesinde, Devrim Sevimay’ın “İsrail’le kriz” sorusuna çok çarpıcı bir yanıt verdi:
“Çelik: Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar.
“Milliyet: Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?
Çelik: Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten.’
Milliyet: Ve sakinleşiyor, öyle mi?
Çelik: Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor.”
Bakalım Erdoğan, “gazalmak” adına Gazze’ye sefere de çıkabilecek mi?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Eylül 2011
FÜZE KALKANI YALANLARI 2: AKP İSRAİL’E KALKAN!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/09/2011
Dün, füze kalkanında “komuta bizde olacak” ve “İran hedef değil” yalanlarını incelemeştik. Bugün de “İsrail’in kalkandan yararlanmayacağı” yalanına göz atacağız.
Öncelikle belirtelim ki, ABD’nin “radarı Çek Cumhuriyeti’ne, füzeleri de Polonya’ya yerleştirme” projesinden vazgeçmesinin tek nedeni Rusya’nın tepkisi değildi. Bu karar değişikliğinde Rusya’nın tepkisi kadar, ABD’nin projeyi NATO üzerinden yürüterek, Irak’ta bozulan transatlantik ortaklıkları onarma niyeti ve İran’ın gelişen bölgesel ağırlığının etkisi vardı.
ABD’nin ‘güneydoğu’ sopası!
Nitekim 18 Eylül 2009 tarihli Wikileaks belgesinde de görüleceği gibi değişiklik bizzat Pentagon’dan kaynaklanmaktadır. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, büyükelçilere gönderdiği notta bu değişikliği belirtmektedir: “Başkan, Savunma Bakanı Gates ve Genelkurmay Başkanlığı’nın, (…) İran’dan yönelebilecek tehditlere karşı iyileştirilmiş bir füze savunma sistemi kurulması yönündeki ortak tavsiyesini kabul etmiş bulunuyor.”
Bu değişiklik nedeniyle Türkiye’ye baskı yapıldığı da yine Wikileaks belgelerinde yer alıyor: ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’e “füze savunma sisteminin radarlarını Türkiye’ye konuşlandıracağız, aksi takdirde Türkiye’nin doğusunu bu savunma kalkanının dışında bırakırız” şeklindeki tehdidi Washington’un niyetleri açısından iyi okunmalıdır.
İran füzelerinin menzili
Dün de kısmen belirttiğimiz gibi NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’den başlayarak pek çok yetkilinin resmi açıklamasında ve Madeleine Albright başkanlığındaki 12 kişilik heyetin, Lizbon Zirvesi için hazırladığı resmi NATO dökümanında görüleceği üzere kalkan, İran’dan gelecek tehdide yöneliktir.
Peki İran’ın balistik füzeleri hangi NATO ülkelerini hedef alabilir? NATO ülkesi diyoruz, çünkü NATO kalkanı teknik olarak sadece NATO ülkelerini korumalı?!
İran’ın balistik füzelerinin menziii 2500 km. Bu durumda, İran’ın balistik füzelerine maruz kalabilecek hangi NATO ülkeleri var? Bu menzilde sadece Türkiye var. Bir de bölgedeki ABD üsleri. Peki İran Türkiye’ye tehdit mi? Elbette değil. Tersine iki ülke ortak tehdide karşı müttefikliğe zorunlu!
Peki bu durumda NATO’nun füze kalkanı kimi koruyacak? Elbette İsrail’i! Daha doğrusu ABD’nin bu bölgedeki çıkarlarını; hem İsrail’i, hem de Kuzey Irak’ı…
İşte ABD’nin bir NATO projesi olarak sunduğu “füze savunma sisteminin”, “savunma” ayağı budur.
Ve işte bu nedenle de AKP, tüm anti-İsrail görüntüsüne rağmen, İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki durumundadır. AKP’yi buna mecbur eden de ABD ile imzaladığı sözleşmelerdir!
Kaldı ki, AKP’nin sadece kalkan kararı değil, diğer bölge siyasetleri de İsrail’e savunma oluşturuyor: AKP’nin Suriye politikası, en çok hangi ülkeyi memnun etti? Suriye’nin bölgedeki düşmanı kim? Türkiye – Suriye karşıtlığı hangi ülkenin bölgesel çıkarlarına uygun? İsrail!
Savunma değil, Saldırı kalkanı
ABD’nin İsrail’i ve Kuzey Irak’ı korumasına, kalkanın “savunma” ayağı demiştik. Kalkanın bir de “saldırı” ayağı var elbette, ki bu da işin esası. Kalkanın “saldırı” ayağının hedefi, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmektir.
Şöyle de söyleyebiliriz: Kalkan, İran saldıracağı için değil, İran’a saldırabilmek için kurulmaktadır. ABD’nin -İsrail’in güvenliğini alarak- İran’a saldırabilmesi için de Türkiye’nin cepheye sürülmesi gerekmektedir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Eylül 2011
AKP, NEDEN İSRAİL’E ÖZÜR DİLETEMEDİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/09/2011
Birleşmiş Milletler’in (BM) New York Times’a sızan Mavi Marmara raporu, AKP hükümetinin dış politika başarısızlıklarına bir yenisini daha ekledi.
Ancak Türkiye ve bölge açısından daha önemli olanı, raporun yayınlanmasının, ABD’nin Suriye’ye olası saldırısının ufukta görünmediği anlamına geliyor olabileceği!
Nasıl mı? Açıklayacağız ama önce rapora dair birkaç önemli not aktaralım:
Rapor, AKP’yi tedbir almamakla suçluyor
Rapor, AKP hükümetinin özür ve Gazze ablukasının kaldırılması beklentisini karşılamadığı gibi, hem ablukanın meşruluğuna ve yasallığına vurgu yaptı, hem de AKP hükümetini gerekli tedbirleri almamakla suçladı!
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, rapora tepkisini masaya 5 yaptırım sürerek gösterdi:
1-Diplomatik ilişkiler ikinci kâtip düzeyine inecek. 2-Askeri anlaşmalar askıya alınacak. 3-Doğu Akdeniz’de seyrisefer serbestisi için gerekli önlemler alınacak. 4-İsrail’in Gazze ablukası Uluslararası Adalet Divanı’na taşınacak. 5-Hükümet, mağdurların hak arama girişimlerine destek verecek.
Davutoğlu’nun ardından basının karşısına çıkan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, “Şu anda alınan tedbirler ilk aşamadır. Olayların seyrine, İsrail’in davranışlarına göre başka tedbirler de söz konusu olabilir” dedi. Gül ayrıca, Özdem Sanberk’in de içinde yer aldığı dört kişilik komisyon tarafından hazırlanan BM raporunu “yok hükmünde” saydı.
AKP’nin kararlılığı anlaşılmamış!
Ancak Gül’ün açıklamasında asıl dikkatimizi çeken “Kararlılığımızın anlaşılmadığını görüyorum” sözleri ile “bu tedbirlerin daha erken alınacağını, ancak müttefik ülkelerin iyi niyetli gayretlerine fırsat vermek için bugüne kadar beklediklerini” söylemesiydi.
AKP’nin dış politika başarısızlığını da ortaya koyan bu iki cümle, şu verilerle yan yana gelince daha da anlamlı oluyor.
Rapor aslında Mayıs ayında tamamlandı, ancak tarafların talebi üzerine 6 aylığına ertelendi. Geçen hafta içinde AKP hükümeti raporun yayımlanmasını istedi, İsrail reddetti. Birkaç gün sonra ise bu kez İsrail raporun yayımlanmasını istedi, AKP hükümeti reddetti. Bunun üzerine İsrail, raporu ABD’nin New York Times gazetesine sızdırdı.
AKP böylece, aleyhine olan raporu engelleyememiş oldu.
Gece yarısı hamlesi
Ancak daha vahimi, AKP’nin Washington’dan çare umarak, rapor yayınlanmadan önceki gece yarısı yaptığı sözde hamleydi: Dışişleri Bakanlığı yazılı bir açıklamayla, Türkiye’nin NATO füze savunma sisteminde yer alacağını ilan etti.
Davutoğlu, bu hamleyle ABD’nin devreye girip raporu engelleyeceğini umdu! Oysa Washington, hiçbir şey vermeden, füze kalkanına “imzayı” almış oldu!
AKP hükümeti, bu hamlesinin “ağırlığını” şu sözlerle medyaya sızdırdı: “Türkiye, İsrail’i ABD aracılığıyla sıkıştırmak için elindeki diğer dış politika kozlarını oynuyor.”
Oysa bir kuvvetin başka bir kuvvete karşı elindeki kozu oynayabilmesi için öncelikle o kuvvetten “bağımsız” olması, “hizmet sözleşmesi” imzalamamış olması gerekiyordu!
Suriye’ye saldırı ufukta yok
Koz kullanma durumu olmayan AKP’nin tek yapabileceği, bazı avantajlardan yararlanabilmesiydi: Suriye konusunda Washington’un tek seçeneği olduğunu bilen AKP hükümeti, bu durumu İsrail’e karşı kullanmak istedi. İsrail’in dileyeceği “özür”, AKP için hem iç kamuoyu açısından hem de Ortadoğu’daki misyonlar açısından önemliydi. AKP’nin Libya ve Suriye nedeniyle Arap dünyasında bozulan imajını düzeltmeye acil ihtiyacı vardı!
Washington bu nedenle İsrail’e uzun süre “özür” baskısı uyguladı. Hatta işi “ya özür ya Filistin” dayatmasına kadar götürdü. Ancak geçen hafta bir durum değişikliği yaşandı ve Washington “özür” baskısını hafifletti!
“Özür” dileyeceği İsrail basınında da yer alan İsrail hükümeti, baskının hafiflemesinden yararlanıp, Washington’a “özür” dilemeyeceğini bildirdi. Dahası, içeriğini uygun bulduğu BM raporunu da basına sızdırıp, büyük bir yükten kurtuldu!
Böylece, AKP hükümeti de İsrail’e özür diletememiş oldu!
Peki ABD, İsrail’e “özür” baskısını geçen hafta neden hafifletti? Bu yeni durum, acaba ABD’nin Suriye’ye saldırmanın “siyasi ve askeri” maliyetlerini üstlenemeyecek olmasından mı kaynaklanıyordu?
Gelişmeler buna işaret ediyor.
Filistin devleti faktörü
ABD’nin tutum değişikliğinin bir diğer nedeni de, Filistin devletinin, 20 Eylül’de BM’ye tam üyelik talebini sunacak olmasıdır. Amerikan basınında ABD’nin çekimser oy kullanacağı haberleri çıkıyor. Eğer Washington gerçekten çekimser oy verecekse, şimdi Tel Aviv’i bir badireden kurtararak, 20 gün sonrasının borcunu ödüyor…
Tüm bu gelişmelerden en çok etkilenen ve kaybeden ise maalesef Türkiye!
Gazze de kaybetti
Bir diğer kaybeden ise Gazze! Çünkü İsrail’in Mısır’la birlikte 2007 yılında uygulamaya başladığı Gazze ablukası, bu raporla, BM nezdinde “yasallık” kazandı!
Böylece AKP, Mübarek devrildikten sonra Refah sınır kapısını açarak ablukayı aralayan Mısır’a, Gazze konusundaki iddiasını da kaptırmış oldu.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s.9
4 Eylül 2011
Başbuğ’un teröre çözümü – 5: Çözüm: Liberal demokrasi(!)
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Kitap-Film Yazıları, Politika Yazıları on 02/09/2011
E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un teröre karşı ABD ile “anlık istihbarat paylaşımı” yapılmasını işbirliği sayan anlayışı, bakın gelişmeleri nasıl saptıyor: “2007 Aralık ayında, Irak’ın kuzeyine hava harekâtlarının yapılabilmesi için ABD ile sürdürülen çalışmalar olumlu olarak sonuçlandı.” (s.89)
Sınır ötesi operasyonlar
ABD’nin TSK’nin kara harekâtını engellemek için “sonuç getirmeyecek” bir hava harekâtına “onay” vermesini, “ABD ile olumlu sonuçlanan” bir işbirliği şeklinde tanımlamak, en başta gerçeğe aykırıdır!
Nitekim kamuoyunun tepkisi sonucu 2008 Şubat’ında karadan yapılan “sınır ötesi harekât” karşısında ABD’nin takındığı tutum belleklerdedir, Pentagon’un “biran önce çıkın” açıklamaları arşivlerdedir!
AKP – PKK uyumu
Başbuğ’un yine gerçeklikle örtüşmeyen bir saptaması daha: “21 Ekim 2007 Dağlıca saldırıyla başlayan ve 19 Haziran 2010 Gediktepe çatışmasıyla gelişen süreçte örgütün silahlı propagandasının yapılması hedeflenmiştir. (…) Ancak, örgüt silahlı propaganda sürecini uzatma gücünü de kendisinde göremedi.” (s.93)
Oysa PKK “kendinde bir güç görmediği” için değil, 12 Eylül halk oylaması için “ateşkes” kararı vermiştir, verdirilmiştir!
Nitekim BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, halkoylamasında AKP’nin “evet” oyu ile kendilerinin “boykot” kararının toplamının, “çözüm” olduğunu ilan etmiştir!
Başbuğ’un çözümü: Liberal demokrasi
E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ, “terör örgütlerine” karşı çözümünü, kitabının sonunda ilan etmektedir: “Liberal demokrasinin, Türkiye’de uygulandığı veya uygulanmaya çalışıldığını söylemek doğrudur. Aslında, Türkiye için en uygun sistem de liberal demokrasidir ve Türkiye bu sisteme bağlı kalmalıdır.” (s.197)
Başbuğ’un çözümü “liberal demokraside” görmesinin gerekçesi ise siyaset literatürüne yeni bir katkı sunacak cinstendir: “Liberal demokrasi bireysel özgürlükler üzerine inşa edilmektedir.” (s.195), dolayısıyla “liberal demokrasi kolektif haklara karşıdır.” (s.196)
Bu durumda haliyle “liberal demokrasi” Kürtlerin kolektif olarak hak talebinde bulunmasına engel teşkil etmektedir! Nitekim bu parlak değerlendirme Başbakan Erdoğan’da da görülmektedir. Erdoğan da Başbuğ gibi “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın bireysel problemleri vardır” deme noktasına gelmiştir!
Ancak Başbuğ’un “liberal demokrasi”nin gerçekte ne olduğu konusunda da net olmadığı görülmektedir: “Liberal demokraside, devletlerin etnik farklılıkları tanıması söz konusu değildir.” (s.214)
Ulusal devletler çağı kapandı mı?
Başbuğ’u “liberal demokrasi” çözümüne götüren etkenlerden biri de, yine Hilmi Özkök’ten kalma “küreselleşme çağında ulus devletlerin ortadan kalkacağı” şeklindeki Atlantik görüşüdür:
“21. yüzyılda yaşanan gelişmeler, ulus devletlerin bazı yeni anlayışlar içine girmesini gerektirmez mi? Bu soru da yerindedir. Yaşanılan bir küreselleşme gerçeği vardır. Özellikle, ekonomik ilişkilerde sınırlar zorlanmaktadır. Bu açıdan ulus devletlerin çizilen sınırlar içinde kalacağını düşünmek zordur.” (s.211)
Egemenliğin devri
Başbuğ, bu Atlantik görüşünün devamı niteliğinde, egemenlik hakkını da sorgulamaktadır: “Burada egemenlik hakkı mutlak bir hak mıdır sorusu karşımıza çıkmaktadır. Ulus devletler kendi rızaları ile egemenlik haklarını kullanarak uluslararası kuruluşların alacakları kararlara uyacaklarını taahhüt edebilirler. BM Güvenlik Konseyi’nin alacağı kararlar buna örnektir. Yine kendi egemenlik haklarını kullanarak, uluslararası kuruluşlarda, o kuruluşların karar organlarında bulunarak yer alabilirler. NATO buna örnektir.” (s.211, 222)
Başbuğ’da yansıması görülen ve Türk devletinin bazı merkezi kurumlarının da kabul ettiğinin anlaşıldığı bu görüş, maalesef 2003 yılında TBMM’de onaylanan BM ikiz sözleşmelerini daha da tehlikeli hale getiriyor!
Sonuç
E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un 5 gün boyunca incelediğimiz kitabı, sonuç olarak içinde “ABD’nin olmadığı bir terör kitabı” olması nedeniyle hem teşhiste, hem de tedavide reçete görevi göremiyor!
MehmetAli Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Eylül 2011
Kandil operasyonu ne anlama geliyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 21/08/2011
Başbakan Erdoğan‘ın “bıçak kemiğe dayandı” sözlerinden sonra Kandil’e “hava harekatı” düzenlenmesi, AKP’nin terörle mücadelesi olarak sunulmaya çalışılıyor.
Oysa AKP iktidarının Washington’a çıpalı politikalarının en başında, TSK’ya sınır ötesi operasyon izni vermemek var! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell‘la imzaladığı anlaşma buna örnek.
ABD: Türkiye’ye savunma hakkı tanıdık
Peki bu durumda Kandil’e düzenlenen hava harekatı ne anlama geliyor?
Gelin bu sorunun yanıtını biz değil, ABD resmi makamları versin:
“ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland, PKK kamplarına yönelik hava harekatıyla ilgili olarak, ‘ABD’nin, Türkiye’nin terörist saldırılara karşı kendini savunma hakkını tanıdığını’ söyledi.” (Star, 20.8.2011)
Peki ABD, bunca yıldır Kuzey Irak’tan uzak tuttuğu TSK’ye bu kez neden itiraz etmiyor, hatta neden “böyle bir hakkının olduğunu” belirtiyor?
Üstelik daha 2008 yılındaki sınır ötesi operasyon baskısı henüz tazeliğini koruyorken… Anımsanacaktır: Hükümet 2008 yılında, kamuoyundan gelen baskılar nedeniyle TSK’nin sınır ötesi operasyon talebine engel olamamış ancak ABD Savunma Bakanlığı’nın “bir an önce çıkın” açıklamasını Genelkurmay Başkanlığı’na karşı kullanmıştı!
Kandil – Suriye bağı
ABD’nin AKP’ye PKK operasyonu izni vermesi Washington’un Suriye planlarıyla ilgilidir.
Açalım:
1- Kandil’e hava harekatı, sonuç alıcı bir operasyon değildir; sınır ötesi operasyon hiç değildir!
2- Kandil’e operasyonda gerçek hedef PKK değildir. PKK hedef olsa Kandil operasyonunum kurmay başkanı tutuklanmaz!
3- Kandil’e operasyon, Suriye’ye savaş açacak hükümete kamuoyu desteği sağlama çalışmasıdır. “Kürt Açılımı” nedeniyle milliyetçi karnesi sıfır dolu olan Erdoğan‘ın, terörle mücadele görüntüsüne ihtiyacı vardır.
4- Erdoğan‘ın Somali çıkartması da aynı nedenledir. Tarihte savaş hazırlığı yapan her aktör, işe “barış” görüntüleriyle başlar.
5- Kuzey Irak, artık ana cephenin sadece bir bölgesidir. ABD’nin planladığı savaşın ana cephesi, “İran’ın batısı, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunu” kapsamaktadır. İran bu ana cephede inisiyatif geliştirmek üzere Kuzey Irak’a operasyon düzenlemektedir.
6- PKK’yi Suriye’nin kışkırttığı yalanları da bunun içindir. Şam’ın PKK’yi kullandığı, Türkiye’ye PKK üzerinden yanıt verdiği gibi yalanlar, kamuoyunu Suriye’ye saldırıya alıştırma, desteğini alma amaçlıdır.
K.Irak değil Suriye operasyonu
ABD’nin PKK’ye karşı AKP’ye “sınırlı” operasyon izni vermesi ve bu izin doğrultusunda TSK’nin Kandil’e hava harekatı düzenlemesi, Türkiye’nin gerçek tehdide karşı gözlerini kapatmasından başka bir anlama gelmemektedir.
ABD’yi hedef almayan Kuzey Irak operasyonu kaçınılmaz olarak Suriye operasyonuna dönüşür!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ağustos 2011
AKP ve PKK karşıt değil, bütünleyendir
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/08/2011
Başbakan Erdoğan’ın “bıçak kemiğe dayandı” sözleri, bazı kesimlerde 9 yıllık unutkanlık yaratıp, her nasılsa beklenti oluşturdu!
En son söyleyeceğimizi en baştan söyleyelim: AKP ve PKK birbirine karşıt değil, birbirinin bütünleyenidir! Son tahlilde her ikisi de Washington’a uyumlu olmak durumundadır. Çünkü ABD’nin ana stratejisinde, birbirlerini tamamlayarak ilerlemektedirler.
İki örnekle açalım:
Evet + boykot = çözüm
AKP Kürt açılımını başlattıktan kısa bir süre sonra KCK davası başlamıştı. Ancak bu dava bile “stratejik müttefikler”i iki yıldır karşı karşıya getirmedi!
12 Eylül halk oylaması öncesinde, AKP “evet”, BDP “boykot” demişti. Görünürde karşıt gibi duran bu yaklaşımların aslında bütünleyen olduğunu, halk oylamasına kısa bir süre kala BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş şu sözlerle formüllendirmişti:
“Evet + boykot = çözüm.”
Hiç bir formül, AKP ile PKK’nin nesnel konumlanmalarını bu kadar net ortaya koyamaz!
Öcalan’a özgürlük kampanyası
Bu bütünleyen olma durumunu anlamamızı kolaylaştırak bir başka süreç de, AKP’nin hem Kandil’le hem de İmralı’yla yürüttüğü
“mutabakat” sürecidir.
Mutabakatı, biz değil taraflar söylüyor! Erdoğan-Gül ikilisi ABD Başkanı Obama’nın isteğiyle hem “Kürt Açılımı”nı hem de İmralı ve Kandil görüşmelerini başlatmıştı. Görüşmelerin 12 Eylül 2010 halk oylamasından önce müzakereye, 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri sonrasında da mutabakata dönüştüğü bilgisi gazete arşivlerindedir.
Öcalan son olarak, mutabakat konularının işlerliği ve rolünü sürdürmesi için de “özgürlüğünü” şart koştu.
Cemaat: Öcalan muhatap değil partner
Öcalan’ın dayattığı şartla birlikte her iki taraf da harekete geçti:
DTK, 5. Genel Kurulu’nda yeni dönem stratejisini “özgür önderlik, özgür kimlik, demokratik özerklik” olarak belirledi; “Öcalan’a özgürlük inisiyatifi” kurdu.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Hükümet Öcalan’ın koşullarını düzeltmelidir. Açıktan müzakereleri yürütmelidir. Hatta özgürlüğü dahil omak üzere her şeyi tartışmalıdır.” dedi.
Öcalan’ın şartına destek öncelikle cemaatten geldi. Mümtaz’er Türköne, Öcalan’ın önünün açılmasını istedi: “Bugün, Öcalan‘ın hapishane şartlarının gözden geçirilmesi ve terörün azalması şartıyla dışarıyla aracısız ilişkiler kurması tartışılabilir. Öcalan‘ı ne yapmalı sorusunun cevabı, bir ikilemin konusu. Ya asmalı ya da önünü açmalı.”
Cemaatin etkin yazarlarından İhsan Dağı da koroya katıldı: “Devlet hâlâ ‘işi Öcalan’la bitirmek’ niyetindeyse, sevgili Mümtaz’er’in dile getirdiği ‘önünü açmak’tan fazlasını yapacaktır. Çünkü muhatabınızın hakikaten ‘muhatap’, sorunu çözücü, işinizi kolaylaştırıcı bir ‘muhatap’ olmasını istiyorsanız ona ‘destek’ de olursunuz böyle bir konuma ulaşması için. Artık muhatabınızla ‘partner’ olmuşsunuzdur. Devletin Öcalan’la ilişkisinin geldiği nokta budur.”
Ankara değil, Washington görüşmesi
Öcalan’la görüşme konusuna gelince… Kategorik olarak devletin Öcalan’a görüşmesine elbette itiraz etmiyoruz. İtirazımız, görüşmenin Ankara adına değil, Washington adına yapılıyor olmasına; devletin “ikinci bir otoriteyi” masanın diğer tarafı olarak kabul etmesine ve Öcalan’ın “partner” rolüne!
Ya Suriye’ye saldırı, ya PKK terörü
Peki bu durumda 12 şehit verdiğimiz son PKK saldırısını nasıl açıklayacağız?
Savaş lordluğuna soyunan Milliyet’in çizgisi bu konuda önümüzü açıyor. Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Tezkan, PKK saldırısının Suriye’nin işi olduğunu iddia ediyor!
ABD, AKP’ye baskı uygulayarak Türkiye’yi Suriye’ye saldırtabilmek için her yola başvuruyor! Dayatma ortada: Ya Suriye’ye saldıracaksın, ya da iç savaşla uğraşacaksın deniliyor!
Son olarak şunu da belirtelim. Bölgedeki savaşın cephesi, İran’ın batı topraklarını, Irak’ın kuzeyini, Türkiye’nin güneydoğusunu ve Suriye’nin kuzeyini kapsıyor. Bu durum, Kuzey Irak’a girmekle Suriye’ye girmek arasındaki farkı azaltıyor.
Bu konuyu daha derinlemesine inceleyeceğiz.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ağustos 2011
TÜRKİYE EN MALİYETSİZ NASIL BÖLÜNÜR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/08/2011
Times’in “Türkiye Suriye’ye 2 hafta süre verdi” şeklindeki haberi kuşkusız “kışkırtma” amaçlı. Ancak bu denli ciddi bir haberin hâlâ yalanlanmamış olması, Washington merkezli bir baskıya da işaret ediyor. Şöyle ki; aslında Türkiye Suriye’ye 2 hafta süre vermemiştir, ABD Türkiye’ye 2 hafta süre vermiştir!
Times’ın “Esad’ın devrilmesini ancak Türkiye sağlayabilir” şeklindeki bu analiz-haberini, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland’ın Ahmet Davutoğlu’nu açığa düşüren açıklamasıyla birlikte değerlendirmek gerekir. Sözcü Nuland, daha bir gün önce “kendi mesajımızı götürdük” kaçışına sarılan Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu “iki tarafın mesajlarını koordine ediyor” diye afişe etti!
Ancak daha önemlisi Nuland’ın şu sözleriydi: “Davutoğlu, Şam dönüşü Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile gerçekleştirdiği uzun telefon görüşmesinde Esad’a baskının arttırılmasını temin etmek için birlikte çalışmayı yeniden taahhüt etti.”
AKP’NİN ABD BAĞI
Meselenin özü, bu cümledeki “taahhüt” kelimesindedir. ABD Türkiye’yi Suriye ile savaşa zorlamaktadır, AKP de bu zor karşısında kıvranmakta ancak geçmişten gelen bağlar, anlaşmalar, sözleşmeler nedeniyle “yeniden taahhütler” vermektedir.
Kıvranma derken, AKP yönetiminin tercihinden değil elbette.; başta Aydınlık’ın Türkiye’nin ulusal çıkarlarını savunan “Suriye haberleri”nin yarattığı iklim koşullarında ortaya çıkan büyük itirazdan…
Bu büyük itiraz, AKP’yi “sabrımızın sonuna geldik” çizgisinden, 24 saat içerisinde “istediğimizi aldık” mevzisine geriletmiştir.
İşte ABD tam bu noktada hamle yapmış, Davutoğlu’nu “postacı” suçlamasının ortasında yakasından tutmuş, “yeniden taahhüt” almıştır!
ABD, TÜRKİYE’Yİ SURİYE’DE BÖLER
ABD Suriye’ye iki nedenle Türkiye‘yi kullanarak aldırmak istemektedir:
1.) ABD, 2003’te Irak’ta olduğu gibi bugün tek başına Suriye’ye saldıracak durumda değil. Libya’daki NATO çıkmazı ortada.
2.) ABD, Türkiye’yi Suriye’ye saldırtarak, Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki nihai hedefine erişmeyi planlamaktadır. O hedef Türkiye’nin bölünmesidir!
ABD, BOP eşbaşkanlığı katından sıkıştırdığı Türkiye’yi Suriye üzerine sürerek, aslında Türkiye’nin de bölünmesini sağlamayı hesaplamaktadır. Suriye’ye savaş açacak Türkiye, kazansa da kaybedecektir. Çünkü Suriye’ye savaş; İran’la bir cephe, Kuzey Irak’la bir cephe, Araplarla bir cephe daha açılması, Türkiye’nin bölgeyle karşı karşıya gelmesi demektir. Böyle bir süreçten de en başta “Büyük Kürdistan” çıkar!
Ve ABD, bu durumda nihai hedefi olan Türkiye’yi kendisi için “en maliyetsiz” yolla parçalamış olur!
İSRAİL’DE SURİYE KOMPLOSUNA İTİRAZ SESLERİ
Yeri gelmişken belirtelim: İsrail’de bile aklı selim kimi sesler çıkmaya başladı ve Suriye’ye saldırının doğuracağı bölge yangınından en çok kendilerinin zarar göreceğini tespit etmeye başladı.
Çünkü açık görülmektedir ki, Suriye’ye saldırı bölgedeki tüm aktörleri karşı karşıya getirecek, sonuçta tüm coğrafyanın haritalarını değiştirecektir.
Türkiye de, AKP yüküne rağmen, bölgeyi ateşe düşürecek bu plana direnmeli ve teslim olmamalıdır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi s:7
Ufuk Ötesi
13 Ağustos 2011
ABD’NİN SURİYE PLANI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 10/08/2011
Önce üç saptama yapalım:
Birincisi, Başbakan Erdoğan’ın “sabrımızın sonuna geldik, Suriye bizim iç meselemiz” şeklindeki çıkışı, akılla, diplomasi bilmemezlikle, ciddiyetsizlikle açıklanamaz. Bu çıkışın tek açıklaması vardır: Tayyip Erdoğan BOP Eşbaşkanı’dır!
İkincisi, Erdoğan’ın bu “savaş kışkırtan” açıklaması, en çok İsrail’i memnun etti. Bir kez daha ABD-İsrail-Türkiye ekseni adına bölgesel çıkış yapan Erdoğan, Türkiye’nin bölgedeki itibarını daha da düşürdü!
Üçüncüsü; ısrarla altını çiziyoruz: Baş aşağı giden ABD’nin, bölgeye ilişkin atak yapabilmesinin tek şartı, Türkiye’ye dayanmasıdır. AKP’nin ötesinde, Ankara’nın tümden ABD planlarına teslim olması, Washington’un adımlarını ve kararlarını belirleyecektir.
Bu üç saptamadan sonra ABD’nin Suriye planını incelemeye geçebiliriz.
ABD Suriye’ye saldırabilmenin koşullarını yaratabilmek için Nisan’dan bu yana uğraşıyor. Ancak koşullar ve zaman sürekli Washigntonûn aleyhine işledi.
ABD Türkiye’yi sürece dahil eden şu hamleleri sırasıyla denedi:
1. HAMLE: MUHALEFETİ BİRLEŞTİRMEK
Birinci hamle, Türkiye üzerinden Suriye muhalefetinin örgütlenmesiydi. Antalya’da muhalefet toplandı ancak çok parçalı muhalefet Batı’nın tüm gayretlerine rağmen birleştirilemedi.
2. HAMLE: HALKI SINIRA YIĞMAK
ABD’nin ikinci hamlesi, silahlandırdığı gruplar üzerinden yapacağı bir kışkırtıcı eylemle, halkın bölgeyi terketmek zorunda kalıp, sınırı geçip Türkiye’ye sığınmasıydı. AKP daha operasyon başlamadan çadırkent işine soyundu. Plan başta yürüdü. 15 bin Suriyeli sınırı geçip Türkiye’ye sığındı. Ancak Şam yönetimin doğru tutumu, halkını geri çağırması sonuç verdi ve çadıkkent tüm kışkırtıcı faaliyetlere rağmen gün geçtikçe geri dönüşlere sahne oldu. Şu anda yerleşimciler 5 bin civarında…
3. HAMLE: KENT DÜŞÜRMEK
ABD’nin üçüncü hamlesi, dayanak oluşturacak bir kentin ele geçirilmesiydi. Tıpkı Libya’da Bingazi’de olduğu gibi, muhalefetin kontrolüne geceçek bir kent karargah yapılacak ve oradan Şam’a yürünecekti.
Ancak Şam sağlam önlem aldı! ABD önce kuzeyden Cisrişugur’dan denedi, başaramadı. En güneyden Dara’dan denedi, aşiretleri geçemedi. Sonra merkezden Hama’dan denedi, ordu bastırdı. Şimdi de ülkenin doğusundan, Deyrelzor’dan deniyor ama yine sonuç alamıyor.
4. HAMLE: TÜRKİYE’YLE SICAK ÇATIŞMA
Bu üç hamleden sonuç alamayan ABD’nin şimdiki ve dördüncü hamlesi, Suriye’yi fiilen bir başka ülkeyle sıcak çatışmaya zorlamak. İşte burada AKP’nin devreye girdiği görülüyor. Yanlışlıkla düşecek bir top, istenmeden ateşlenecek bir silah gibi gerekçelerle tarihte savaşların çıktığı hep görülmüştür!
SURİYE DEĞİL BÖLGE YANAR!
Suriye konusu, ABD – İran savaşının ön cephesidir. ABD’nin Türkiye üzerinden yaptığı Suriye atağı, İran’ın Kuzey Irak üzerinden aldığı inisiyatife yanıt arayışıdır.
Öte yandan Suriye, Libya’dan farklı olarak Rusya için çok daha belirleyici öneme sahiptir. Suriye’nin Tartus limanındaki Rus deniz üssü, Rusya’nın denizaşırı iki üssünden biridir ve en önemlisidir! Bu durum, Moskova’yı BM Güvenlik Konseyi’nde, Irak ya da Libya kararlarından daha sağlam bir tutum almaya zorlayacaktır.
Dolayısıyla Türkiye, bu adımla sadece bölge ülkeleriyle değil, dünya ile de karşı karşıya kalacaktır.
Ayrıca ABD’nin Suriye’ye saldırısı Irak ya da Libya saldırılarından çok daha büyük bir sonuç yaratır. Suriye’ye saldırı, bölgesel bir savaşa yol açar. İsrail ve İran’dan başlayarak, bölgede pek çok devlet birbirine girer!
Org. Necip Torumtay’ın 20 yıl önce sadece Türkiye’yi değil, bölgeyi de bir ölçüde yangından kurtaran tutumu, bugün daha da büyük bir ihtiyaçtır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
10 Ağustos 2011
AKP VE KEMAL BURKAY, FEDERASYONDA BULUŞTU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 03/08/2011
Kemal Burkay 31 yol sonra Türkiye’ye döndü. Burkay havaalanında İstanbul Vali Yardımcısı tarafında Kürtçe sözlerle ve Genç Siviller’in alkışlarıyla karşılandı. İstanbul Eminiyet Müdürlüğü 4 koruma tahsis etti, AB Bakanı Egemen Bağış kendisiyle baş başa bir görüşme yaptı.
Yandaş medya günlerdir ondan bahsediyor… Onun PKK karşıtı olduğu, silahsız mücadeleyi savunduğu, Kürt Açılımı’nı desteklediği, AKP’nin ülkeyi demokratikleştirmesinden ne kadar mutlu olduğu yazılıyor, çiziliyor…
AKP’NİN KÜRTÇÜSÜ
AKP ve kalemlerinin Kemal Burkay aşkının tek bir açıklaması var. Burkay artık AKP’nin Kürtçüsüdür! Ki zaten “geliş nedenim, hükümetin açılımına destek vermek içindir” diye açık açık söylüyor…
Peki Kemal Burkay AKP’nin, daha doğrusu ABD’nin “Kürt Açılımı”na nasıl destek verecek?
Burkay 1974’te kurduğu partisi PSK’nın Genel Sekreterliği’ni tam 35 yıl boyunca sürdürdü. AKP’nin Kürt Açılımı’nı başlattığı 2009 yılında, Burkay PSK’nın genel sekreterliğini bıraktı. Ancak PSK’nın internet sitesine bakılırsa, Burkay hâlâ partinin birinci adamı!
İsveç’ten birlikte döndüğü Oral Çalışlar’a göre Burkay, HAK-PAR’a yakın duracak. Ne de olsa HAK-PAR ile Burkay aynı şeyi savunuyor, yani federalizmi… Ancak HAK-PAR BDP ittifakı, PKK karşıtı olan Burkay’ın konumunu nasıl etkileyecek, göreceğiz.
Çalışlar’a söylediği “Kürtler bu çağda tek partili olamaz” sözlerine bakılırsa, belki de yeni bir parti kuracak!
PKK YERİNE PSK ALDATMACASI
“Özerklik istemeyi de doğal karşılıyorum ama biz federasyon istiyoruz” diyor Burkay! İşte meselenin özü buradadır. AKP ile Burkay’ı buluşturan “federasyon”dur.
Böylece terörden bıkmış toplum, Öcalan yerine silahsız Kürtçü Burkay’a; Kürtler PKK yerine PSK’ye, Türkiye de özerklik yerine federalizme razı edilecek!
Ancak buradan hareketle ABD’nin PKK’den vazgeçtiğini ve yola PSK’yle devam edeceğini söylemiyoruz elbette.
Türkiye’yi “ya o, ya bu” türünden tercihlere zorlamak, ABD’nin abandığı planı hızlandırmanın bir aracı olacaktır. Ki Washington, bugüne kadar bu yöntemi hemen hemen her siyasetinde uyguladı. AKP’yi teslimiyete zorlarken, CHP-MHP koalisyonunu gündeme getirdiği gibi… Böylece her iki taraf da, Washignton’a daha uyumlu hale geldi!
PSK’NİN FEDERASYON PROGRAMI
Peki PSK’nın mevcut programında “federasyon” konusunda ne deniyor?
“PSK, Kürt halkının ulusal kurtuluşunu, halkımızın kendi kaderini özgürce tayin etmesinde görür. Kürt halkı kendi kendisini yönetmelidir. Partimiz, Kuzey Kürdistan için bunun iki biçimde olabileceği görüşündedir: Kürt halkı ayrılıp kendi devletini kurabilir veya Türk halkıyla demokratik bir birliği seçebilir. İkinci durumda, birlik eşit haklara sahip iki cumhuriyetli bir federasyon biçiminde olmalıdır. Kürdistan ayrı bir cumhuriyet halinde örgütlenmeli, kendi parlamentosu hükümeti olmalı ve her bakımdan Türkiye ile eşit haklara sahip bulunmalıdır.”
Program ortada! ABD’nin “Büyük Kürdistan” planıyla uyumlu. AKP’ye uygulatılan Kürt Açılımı’yla uyumlu. “Diyarbakır’ı BOP içinde merkez yapma” göreviyle uyumlu. “Yeni anayasalı Yeni Türkiye” hedefiyle uyumlu! “Türk-Kürt Federasyonu” ile uyumlu!
Bir tek Türkiye’yle ve Türk milletiyle uyumsuz!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık gazetesi / s:7
3 Ağustos 2011