Posts Tagged AKP

ABD’NİN İSRAİL YERİNE AKP KARTI

Anadolu Kartalı tatbikatının, İsrail’in de katılacağı uluslararası bölümünün bu yıl iptal edilmesi, İsrail’le yeni bir kriz çıkardı. Başbakan Erdoğan, durumu “halkımızın sesine kulak verdik” diyerek açıkladı.

AKP’nin iktidarı JİNSA’dan geçti

AKP’nin İsrail karnesindeki sadece iki olay bile, krizin kaynağının, belirtildiği gibi Filistin meselesi olmadığını gösterir. Çünkü bu iki olay, aynı zamanda Erdoğan’ın iktidar olabilme ve iktidarda tutunabilmesindeki önemli iki faktördür:

1.. Erdoğan’ın 3 Kasım seçimleri öncesinde yaptığı 16 Temmuz 2002 tarihli ABD ziyareti ve  JINSA (Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü) temasları, bir bakıma iktidarının da önemli bir adımıdır!

2.. Yine Erdoğan’ın Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında Amerikan Yahudi Komitesi’nden “Yahudi cesaret ödülü” olan “Davut Boynuzu”nu alması, kritik bir süreçte AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmıştır! Bu ödülü alan tek Müslüman’ın da Tayyip Erdoğan olduğunu belirtelim.

Yine Davos’da yaşanan “one minnute draması” sonrasında AKP hükümeti, Suriye sınırımızdaki mayınlı arazileri 49 yıllığına İsrail’e vermek istemiş, buna karşı çıkanları da Başbakan Erdoğan “Yahudi düşmanlığı” ile suçlamıştı!

AKP’nin Müslümanlık üzerinden “Filistinli çocukların gözyaşı” söylemleri ciddiyetten uzaktır. Irak’ta 7 yıldır ölen çocuklar Müslüman değil miydi?!

Brzezinski: “İran’a saldırırsa, ABD İsrail uçaklarını vurmalı”

Peki olan biten nedir? AKP’nin İsrail “karşıtı” tutumunun nedenleri nelerdir?

Erdoğan’ın çıkışını analiz etmek için önce birkaç önemli gelişmeyi hatırlayalım.

Washington’un politikalarına yön veren, Obama döneminde yeniden zirveye yerleşen, ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brezezinski, İsrail’in İran’a saldırma olasılığının konuşulduğu günlerde çok çarpıcı bir açıklama yaptı: “Eğer İsrail savaş uçakları, Irak hava sahasını kullanıp İran’a saldırırsa ABD savaş uçakları havalanıp onlarla savaşmalı. İsrail’in uçakları tepemizde uçarken oturup seyredecek miyiz, onlara bu hakkı vermeme konusunda ciddi olmalıyız. Kimse bunu istemez ama Liberty vakasının tersi olabilir”. (Milliyet, 24 Eylül 2009)

Brezezinski: “ABD İran’a saldırmayacak”

Yine Brezezinski, İsrail’in Haaretz gazetesine daha önce yaptığı çok önemli bir açıklamada da şunu söylemişti: “Amerika’nın İran’a saldırı olasılığı konusunda İsrail hükümetine vereceğim tek tavsiye, bu işe karışmamaları olur. ABD İran’a saldırmayacak çünkü saldırırsa bu felaket getirir!” (Haaretz, 8 Aralık 2008)

Brezezinski’nin çıkışı, Erdoğan’ın İsrail “karşıtı” tutumunun da ipucudur.  Çünkü Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı görevi, Washington eksenli politikaları uygulamasını gerektirir! Kaldı ki İsrail de aynı görüştedir. İsrail gazetesi Haaretz AKP’yle krizin ardından, ABD’nin yönelimine işaret eden analizler yayımladı: “Türkiye’nin değişen tavrı, İsrail’le ilişkilere çok önem vermeyen Obama’nın iktidara gelmesinin bir sonucudur”. (Vatan, 16 Ekim 2009)

“Düşman İslam”dan “Ortak İslam”a…

Bush döneminde BOP’ta ilerleyemeyen ABD’nin, BOP’ta ilerlemek izin revizyon yaptığını, emperyalizmin Obama ile deri değiştirdiğini daha önceki yazılarımızda işlemiştik. Bölgede son dönemde yaşanan gelişmeler ABD’nin bu revizyonuyla doğrudan ilgilidir.

ABD, BOP’u Bush dönemindeki “düşman İslam” perspektifinden, Obama döneminde “ortak İslam” perspektifine revize etmiştir.

ABD diğer yandan askeri ve ekonomik nedenlerden ötürü saldıramayacağı İran’a da el uzatmıştır. Obama döneminde İran’a karşı sertlik politikalarından vazgeçen Washington, Tahran’la üçüncü ülkelerde pek çok yarı diplomatik görüşme de yapmıştır. İş o noktada da kalmamış, Obama önce İran halkının Nevruz’unu kutlamış; sonra da 4 Temmuz ABD Bağımsızlık Bayramı öncesi Dışişleri Bakanlığı’na talimat vermiş ve tüm ülke büyükelçiliklerinde kutlanacak bayramın resepsiyonuna İranlı büyükelçilerin de davet edilmesini istemiştir.

İşte bu koşullarda, ABD yeni süreç nedeniyle İsrail’i gözden çıkarmıştır. (Son tahlilde, ABD İsrail’den asla vazgeçmeyecektir. Gözden çıkarma, İsrail’İ bir süreliğine frenleme, BOP’un bugünkü aşaması ve uygulanabilmesi içindir. Öte yandan yaşanan gelişmeler, “ABD’yi İsrail yönetiyor” şeklindeki gerçekdışı tezi ileri sürenleri de somut olarak yalanlaması bakımında önemlidir. İsrail ABD’yi değil, her durumda ABD İsrail’i kullanır)

Erdoğan Eşbaşkan, Türkiye model ortak

İsrail’in boşluğunu ise AKP dolduracaktır! ABD’nin bölgedeki misyonunu AKP sürdürecektir! Başkan olduktan iki ay sonra Ankara’ya gelen Obama’nın Türkiye’yi “model ortak” olarak tanımlaması işte bu nedenledir.

Ve AKP o model ortaklığı nedeniyle ve BOP eşbaşkanlığı görevi gereğiyle açılım üstüne açılım yapmaktadır. Ortadoğu-Kafkaslar-Balkanlar üçgeninde izlenen siyasetler BOP’un gereğidir. Ermeni açılımı ile Kafkaslarda, Bosna açılımı ile Balkanlarda görev üstlenen AKP, Irak ve Suriye ile de yakınlaşarak İran’ı yalnızlaştırma ve etkisizleştirme görevini yerine getirmeye çalışmaktadır.

Washington, Müslüman kimlikli AKP ve Türkiye ile Ortadoğu’yu daha iyi biçimlendireceğini hesaplamaktadır.

Erdoğan’ın İsrail karşıtı görünen tutumunun kaynağı, işte ABD’nin bu (tutmayacak) hesabıdır. (Üstelik bu hesap, AKP’nin iç politika kaygılarıyla da örtüşmektedir. AKP, bir yandan tabanın gazını alacak bir fırsatı yakalamış oluyor, bir yandan da baskın bir erken seçim propagandasına malzeme üretmiş bulunuyor.)

AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’ın İsrail’le kriz konusunda söyledi gibi, “temelde kayma yok, ince ayar var”. (Kanal D, 32. Gün, 15 Ekim 2009) Ve Başbakan’ın danışmanı, AKP milletvekili Ömer Çelik’in de belirttiği gibi, “önümüzdeki günlerde yapılacak NATO Akdeniz tatbikatına, İsrail de katılacak”.

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

AKP, TÜRKİYE VE AZERBAYCAN’I ALDATTI

“Ermenistan Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında diplomatik ilişkilerin kurulması hakkında protokol”  3 saat 15 dakika gecikmeli imzalandı. İmzalar, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun imza sonrası yapacağı konuşma metnindeki Karabağ vurgusu nedeniyle gecikti. Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbantyan, protokolün önkoşulsuz imzalanacağını belirterek, imzadan çekildi. 3 saat 15 dakika süren kriz, konuşma faslının toptan ortadan kaldırılmasıyla çözüldü.

Krizin nedeni AKP’dir

Protokolü Türk milletinden gizleyerek hazırlayan AKP, oluşacak tepkileri gidermek adına defalarca “Karabağ çözülmeden sınır açılmayacak” açıklaması yapmıştı. Ancak Karabağ ne protokol metninde yer alıyordu, ne de protokolün bir önkoşuluydu. Oysa “Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesi, Dağlık Karabağ sorununun çözümüne” bağlıydı. Türk Devleti böylece bu konudaki önemli bir politik dayanağını AKP eliyle yitirmiş oldu.  

Başbakan Erdoğan protokol tartışmaları sırasında kamuoyuna söz vermiş ve “Karabağ çözülmeden sınır açılmayacak” demişti. AKP son bir gayretle, en azından konuşma metninde Karabağ’a yer vererek iç kamuoyuna, “durduğu yerin değişmediği” mesajını verecekti. Ermenistan buna bile razı olmadı!

Dışpolitika rezaleti

AKP protokolü 14 Ekim’den sonra imzalamak istedi. Ancak Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan kırmızı çizgi çekti ve 14 Ekim’deki Türkiye-Ermenistan maçına gelme şartını protokolün imzalanmasına bağladı. Önkoşulsuz, şartsız Erivan’a maç izlemeye giden Gül’ün çizgisine inat, Sarkisyan bu konuda geri adım atmadı.

Buna karşın dış politika ustası Davutoğlu’nun bulduğu formül müthişti!

Protokol madem maçtan önce imzalanacaktı, o zaman 13 Ekim’de imzalanmalıydı! Dışişleri Bakanı Davutoğlu, ana muhalefet lideri CHP Genel Başkanı Baykal’ı bilgilendirirken bu tarihi de açıkladı. (Hürriyet, 16 Eylül 2009) AKP, böylece sınırlarımızı tanımayan ama tanımadığı bu sınırlarımızı açmamızı isteyen Ermenistan’a güya diplomatik manevra yapacaktı. 13 Ekim, Ermenistan’ın tanımadığı Kars Anlaşması’nın 88. yıldönümüydü. Ermenistan bunu da kabul etmedi! Ki Kars Anlaşması zaten protokolde de yoktu.

Anlaşma Ermenistan’ın istediği doğrultusunda 10 Ekim’e alındı.

BOP protokolü

AKP ile Ermenistan arasında imzalanan protokolün, öyle basit, sıradan bir protokol olmadığının altını çizelim. Protokolün tarafları olan Türkiye ve Ermenistan Dışişleri Bakanı dışında, protokol imza töreninde bulunan devlet yetkililerin listesi bile bu protokolün önemini tek başına gösterir. İki bakan protokolleri imzalanırken arabulucu ülke İsviçre’nin Dışişleri Baknı Micheline Clmy-Rey’in yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, AB Bakanlar Komitesi Başkanı sıfatıyla Slovenya Dışişleri Bakanı Samuel Zbogar ve AB Dış Politika-Güvenlik Yüksek Komiseri Javier Solana hemen arkalarında ayakta durdular.

Bu arada protokol hazırlıkları sırasında uzun süre sessiz kalan Rusya’nın, engel olamayacağı bir sürecin dışında kalmamak için son dakikada imza törenine katıldığını hatırlatalım.

Protokol, Türkiye’den gizlendi

Öte yandan AKP ile Ermenistan arasında imzalanan protokolün Türkiye’den gizli hazırlandığını belirtelim. Hazırlık, 2007’den beri sürüyor.

Ancak  ilk defa resmi olarak 23 Nisan 2009’da, saat 23:15’da ilan edildi! Protokol 24 Nisan’a 45 dakika kala, yani ABD Başkanı Obama’nın, Ermenistan’ın sözde soykırım günü ilan ettiği 24 Nisan’da yapacağı konuşma takviminden hemen önce ilan edildi. Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan ABD’ye, “Ermenistan ile ilişkilerin normalizasyonu için mutabık kaldık ve yol haritası belirledik” mesajı iletildi. Ki zaten ABD Başkanı Obama 6 Nisan 2009’da TBMM’de yaptığı konuşmada, “Ermenistan’la sınırlarınızı açın” talimatı vermişti.

Protokol, Gül’ün gizli anlaşmasında var

Aslında protokol 2007’den de çok önce vardı! Öyle ki, bu protokol AKP’nin iktidar yapılma şartlarından da bir tanesiydi. Protokol, AKP’nin ilk Başbakanı Abdullah Gül ile ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell arasında imzalanan “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşmanın da maddelerinden birisiydi!

Sürecin köşe taşları özetle şöyle döşendi:

Abdullah Gül 18 Mayıs 2004’deki Azerbaycan ziyareti sırasında “bizim Karabağ’la ilgili yeni bir planımız var” dedi ama içeriğini açıklamadı. (Azeri Ekpress Gazetesi, 19 Mayıs 2004). Başbakan Tayyip Erdoğan, 15 Nisan 2005’te Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan’a mektup gönderdi. Dışişleri Bakanlığı’ndan iki yetkili, bir Avrupa ülkesinde, Ermeni heyetiyle buluştu. Türk tarafı, kamuoyundan gizlenen görüşmede, ilişkilerin normalleşmesi için önerilerini sundu. (Milliyet, 12 Temmuz 2005)

Ve sonrasında İsviçre’nin arabuluculuğunda başlayan ve defalarca yapılan heyetlerarası gizli görüşmeler…

Azerbaycan: Prensipten sapmalar olumlu değil!

Öte yandan protokolün paraf edilmesi sırasında tepki gösteren Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, tepkisini imzadan sonra da sürdürdü: “Türkiye ile Ermenistan arasında uzlaşı protokollerinin imzalanmasıyla iki ülke arasındaki sınırın açılacak olmasının Azerbaycan ile Ermenistan arasında devam eden Karabağ sorununa barışçıl çözüm bulunması görüşmelerine de katkıda bulunacağı görüşüne kesinlikle katılmıyorum. Azerbaycan bu konudaki tutumunu daha önce dile getirerek iki sürecin paralel, birbirine bağlı yürümesi gerektiğini dile getirmişti. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın ancak ve ancak Karabağ meselesine çözüm bulunduğunda açılması gerektiğini dile getirmiştik. Bu prensipten sapmalar olumlu değil, istenmedik sonuçlar veriyor. Moldova başkenti Kişinev’deki Azerbaycan-Ermenistan Karabağ zirvesi maalesef olumlu hiçbir sonuç alınmadan sona ermiştir. Ermenistan, Türkiye ile yürütülen uzlaşı görüşmelerini büyük kazanım sayarak Kişinev’de bize karşı daha uzlaşmaz tavır takınmaya başlamıştır. Bu uzlaşmaz tavırla ilgili verebileceğimiz örnekler de vardır.”

Sonuç

AKP, Türkiye adına Ermenistan’la protokolü imzaladı, ancak anlaşmanın yürürlüğe girmesi TBMM’nin onayına bağlı. Şimdi Türkiye AKP’nin bu anlaşmasına TBMM mevzisinden direnecek.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’la görüştüğünde şöyle demişti: “Anlaşmayı imzalayacağız, ancak meclisimiz kabul etmeyecek. Onlar ne zaman işgal altında tuttukları Azerbaycan’ın 7 bölgesini tahliye etmeye başlayacak, işgale son verecekler, o zaman anlaşma meclisten geçecek. Bu konuda olumlu işaretler alıyoruz”. (Hürriyet, 16 Eylül 2009)

Baykal’a da “TBMM, Karabağ çözülmeden anlaşmayı kabul etmeyecek” diyen AKP’nin çizgisi böyle. Mevzi mevzi ilerleme…

Daha doğrusu Türkiye’nin mevzilerini teker teker teslim etme…

Önce görüşmeyi, sonra parafı, sonra imzayı Karabağ’ın çözümüne bağladılar. Ancak sözde bağladılar. Şimdi de TBMM onayına bağlıyorlar. Güya…

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

2S: SARMAL SİYASET

“Kürt açılımı”, önce “demokratik açılım” oldu, ardından “milli mutabakat açılımı” oldu. DTP köpürdü, “dağ fare doğurdu” dedi; kimi Kemalist kesimler rahatladı, “yapamazlar” diye sevindi…

Gül’ün Mart 2009’da başlattığı ve “tarihi fırsat” diyerek gazladığı süreç, kimimize göre artık tıkandı… mı?

Milletçe Ağustos’un son günü tam bunları düşünüyorduk ki, bu kez Ermenistan’la anlaşmaya varılan protokol gündeme düştü!

Halbuki Nisan’da “o defter kapandı” yorumları yapılıyordu…

Tıpkı ondan hemen önce Kıbrıs meselesi kapandı sanıldığı gibi…

***

İşte bu AKP’nin sarmal siyasetidir.

K.Irak, Kıbrıs ve Ermenistan…

Üç önemli mesele.

Döne döne önümüze çıkıyor üç mesele. 7 yıldır sıra sıra önümüzdeler. Ve milletçe her seferinde, “denediler ama beceremediler” diyip rahatlıyoruz.

Halbuki bir muhasebe çetelesi gibi alt alta yazsak, her sarmalda bir şeyler verdiğimizi görürüz…

Tam KKTC’ye yönelik saldırıyı püskürttüğümüzü sanıyoruz ki, bir bakıyoruz Ermenistan meselesinde gol yemişiz!

Tam Ermeni meselesiyle ilgili saldırıları püskürttüğümüzü sanıyoruz ki, bir bakıyoruz K. Irak’tan kazık yemişiz!

Tam K. Irak meselesiyle ilgili saldırıları püskürttüğümüzü sanıyoruz ki, bir bakıyoruz KKTC meselesinden hançerlenmişiz!

***

Sarmal siyaset böyledir. İnsanın başı döner. O döngü içinde de çetele iyi tutulmaz. Bir bakmışsın ki, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş.

Baş dönmesine karşı pusula görevi gören ilk ve en önemli kılavuzumuzu unutmamamız gerek bu yüzden: Abdullah Gül’ün ABD’yle imzaladığı “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşma.

Hani Gül Başbakan’ken Powell’la imzaladığı, aylar sonra Sabah gazetesinden Sedat Sertoğlu’yla söyleşisinde ağzından kaçırdığı gizli anlaşma…

Orada tek tek her şey yazıyor.

Döne döne o anlaşma maddeleri uygulanıyor.

İki ileri bir geri…

Ama uygulanıyor!

Ve millet memleketine sahip çıkmadıkça da, milli devlet adım adım yıkılıyor…

***

Baksanıza, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in, Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’a yanıtına.

Baydemir, teröristlere teslim olmaları çağrısı yapan Org. Başbuğ’un ‘Adalete güvenin gelin teslim olun’ sözlerine karşı çıkmış ve şöyle demiş: “Gelin ‘adalete güvenin, adalete sığının’ diyorlar. Hangi adalete güveneceğiz?”

Pervasızlığın boyutu, avukatlığa soyunmayı bile geçmiş!

Diğer yandan Aysel Tuğluk, 1 Eylül’e yakışır konuşmuş!: “Süreci tıkarsanız, ayrılmayı tartışırız”.

İşte sonuç budur. Açılımın kendisi, yöntemi, ele alınış biçimi… Psikolojik Savaş’ın en müstesna örneğidir..

Ekranlardaki en “birlikçi” yorumcular bile farkında olmadan, “biz-onlar”, “Türk-Kürt” diyerek nesnel olarak bölünmeye hizmet ediyorlar.

***

Sarmal siyasetten çıkmadan, AKP’den kurtulmadan, milli bir strateji belirlemeden, milli bir hükümet kurmadan…

Olmaz!

MEHMET ALİ GÜLLER

Yorum bırakın

İKİ HAVUÇ, BİR SOPA

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, meselenin çözümü için 2009’u milat ilan etmesi ve “tarihi fırsat” bulunduğunu belirtmesiyle birlikte “yol haritaları” üzerinde çalışmalar başlamış oldu.

Abdullah Öcalan’ın 15 Ağustos’ta “yol haritasını” açıklayacağını ilan etmesinin ardından, Tayyip Erdoğan da, “Kürt açılımı”nı başlattıklarını, önümüzdeki günlerde bir yol haritasının ortaya çıkacağını belirtti.

MGK tasfiye ediliyor…

Erdoğan’ın Suriye’ye giderken yaptığı bu çarpıcı açıklamaların satır aralarından, daha önceki değerlendirmelerimizi güçlendiren ayrıntılar da çıktı.

7 Temmuz tarihli değerlendirmemizde, “MGK tasfiye mi ediliyor?” diye sormuştuk. Çünkü “kağıt parçası” üzerinden TSK’ya yapılan saldırıların ardından, toplanan ilk MGK 7.5 saat sürmüş ancak toplantının ardından 3 kuvvet komutanı ve 1 genel komutan dışarıda bırakılarak, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve MGK’nin sivil üyeleri ayrı bir toplantı daha yapmıştı!

Başbakan’ın “Kürt açılımını başlattık” müjdeli dünkü açıklamasından öğreniyoruz ki, hükümet bu açılımı başlatmayı Erdoğan’ın geçen hafta MGK üyesi bakanlarla yaptığı bir diğer askersiz toplantıda almış!

Aynen şöyle diyor Başbakan Erdoğan: “Şu anda da hükümet olarak bundan bir hafta önce MGK üyesi arkadaşlarımla bu konuda bir çalışma başlattık”.

AKP-DTP görüşmesi başlıyor

Öte yandan Başbakan Erdoğan’ın devam eden açıklamasından öğreniyoruz ki, “DTP’yle görüşmeme” olayı, iç siyasete yönelik, tabana yönelik bir göz boyaması sadece.

Bakın ne diyor Başbakan Erdoğan, “Kürt açılımını başlattık” müjdeli açılmasında: “İçişleri Bakanlığımıza bu görevi verdik ve bütün ilgili bakanlıklarla İçişleri Bakanlığımız görüşmelerini yapıyor, yapacak. Hazırlıklarını yapacak. Kurumlarla yapacak. Bunda Genelkurmay’ıydı, MİT’ti vesaire tüm bunlarla görüşmelerini yapmak suretiyle, bunun yanında bölge milletvekilleriyle görüşmelerini yapacak”.

Yani AKP-DTP görüşmeleri de başlıyor!

Kürtler bahane…

Açılımın, Türkiye’deki Kürt kökenli kardeşlerimizin kara kaşı, kara gözü için olmadığını belirtelim. Açılım, aslında Irak’ın kuzeyinin açılımı, ABD’nin kukla devletinin açılımı…

ABD revize ettiği ve Obama’yla deri değiştirttiği Büyük Ortadoğu Projesi gereği, stratejisinin merkezine Afganistan-Pakistan hattını aldı. Washington bu nedenle, Irak’tan da aşama aşama çekiliyor. 1 Temmuz’dan itibaren şehir merkezlerinden çekilme işlemi de başladı. Tam çekilme 2011’de tamamlanacak.

ABD 35 bin kadar askerini de Irak’ın kuzeyinde konuşlandıracak. Çünkü 2020 ve sonrası için, kukla devlet, Avrasya hakimiyeti açısından tramplen bir devlet olacak. ABD’nin Kürtseverliği’nin nedeni bu.

Kürtlerin, bin yıldır devletsiz olmasının (Mahabad gibi örnekleri saymazsak) nedeni jeopolitiktir. Kürtlerin bulundukları coğrafya itibariyle, Arapların, Farsların, Türklerin ortasında, denize açılımı olmadan bir devlet kurmaları mümkün olmadı.

Aynı durum şimdi de geçerli. ABD’nin geri çekilmesiyle birlikte, Araplar kukla devleti güneyden ve batıdan, Farslar doğudan, Türkler de kuzeyden kuşatmış olacak! Ancak, Türkiye himaye ederse, kukla devlet yaşayabilecek.

“Kuzey Irak’ı Türkiye’ye katma” havucu bu nedenle piyasaya sürülüyor. Bu birinci havuç!

AKP, “Kürt açılımı”nı, ABD’nin bu planı gereği yerine getiriyor.

PKK-DTP, “Yol haritasını”, büyük oyunda tamamen tasfiye olmamak için hazırlıyor.

Bazı merkezi devlet kurumları da, “madem ABD planına direnemeyeceğiz, bari PKK’yı tasfiye ettirelim” diye pazarlık yapıyor! Bu da ikinci havuç!

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

AKP’DEN ABD’YE ÜS KOLAYLIĞI

ABD, Manas askeri üssünde kalmak için Kırgızistan devleti ile anlaştı. Rus Ria Novosti haber ajansı askeri üs için ABD, Kırgızistan ve Türkiye arasında gizli bir anlaşma yapıldığını yazdı. Ajans haberini Kırgız parlamentosundan bir kaynağa dayandırdı. Buna göre ABD üs karşılığında Kırgızistan’a 1 milyar dolarlık yardım yapacak. Ancak yardım, Türkiye’nin Kırgızistan’a yapacağı yatırımlar üzerinden sağlanacak.

ABD, Manas üssünü 2001 yılından beri Afganistan’a saldırı için kullanıyor. Üssün bir diğer işlevi de Rusya ve Çin’e karşı istihbarat amaçlıydı. Rusya ve Çin bu nedenle Kırgızistan’a baskı yapmış ve üssün kapatılacağı sözünü almıştı. Kırgız devleti Şubat 2009’da, üssün 18 Ağustos’ta süresi dolunca kapatılacağını açıklamıştı.

Ancak devreye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül girdi!

Önce Nisan ayına dönelim. ABD Devlet Başkanı Barrack Obama’nın Türkiye ziyareti sırasında, Washington’un Afganistan-Pakistan merkezli yeni yönelimine ilişkin sorunlar da yer aldı. Obama’nın ajandasında yer alan en önemli gündem maddelerinden biri, bu yönelimin önündeki sıkıntıları giderecek “ortak” hamleler üzerinde mutabık kalabilmekti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül sağlanan mutabakat sonucu, Mayıs ayı sonunda Kırgızistan ve Tacikistan’ı ziyaret etti.  Gül, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev ile yaptığı ikili görüşmenin ardından şu açıklamayı yapmıştı: “Gerek ikili ilişkilerimizde, gerek çok taraflı ilişkilerimizde istişare içinde, ortak çalışma azmi içinde olduğumuzu tespit ettik. Özellikle Afganistan’ın istikrarına çok önem verdiğimiz ve bu konuda her türlü yardımı yapmamız gerektiği kanaatini paylaştık”

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un Haziran ayı başındaki ABD ziyareti sırasında da konu gündeme geldi. Org. Başbuğ ve muadili Org. Mike Mullen, ikili temaslarının ardından Türk Amerikan Konseyi’nde de konuşmacıydılar. Org. Başbuğ’dan sonra kürsüye çıkan Org. Mike Mullen şu dikkat çeken cümleleri sarfetti: “ “İlker, PKK konusunda benim üzerimde çalışıyor. Ben de Pakistan konusunda onun üzerinde çalışıyorum. Çünkü Türkiye’nin Pakistan ile çok iyi ilişkileri var. Ve Afganistan ile de çok iyi ilişkileri var”.

Tüm bu gelişmelerin ardından, ABD’nin, kapatılma kararıyla büyük askeri darbe yediği Manas Üssü’nde, 2 yıl daha kalma izni alması dikkat çekici!

Manas ABD’nin Orta Asya’da elinde kalan son üstü. Özbekistan da, 2005 yılında, ABD’yi Karşı-Kanabad üssünden çıkarmıştı.

Her ay 500 ton kargo ve 15 bin kişinin transfer edildiği Manas Üssü’nden kalkan yakıt ikmal uçaklarıyla, sadece 2008 yılında 11 bin uçağa ikmal yapıldı! Üs yakıt-ikmal uçaklarından ağır bombardıman uçaklarına kadar, her türlü saldırı silahına ev sahipliği yapıyordu.

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

NATO MAYINLADI, İSRAİL YERLEŞECEK!

Hükümet, Suriye sınırımızdaki mayınların temizlenmesi için özel bir yasayı TBMM’den geçirmeye uğraşıyor. Tasarıya göre hükümet mayın temizleme işini 5 yılda bitirmesi şartıyla İsrailli bir şirkete vermeyi planlıyor. Üstelik İsrailli şirket 44 yıllığına bölgenin işletim hakkına da sahip olacak. Yani, bölge 49 yıllığına bu İsrailli şirkete devredilecek!

TBMM’de CHP ve MHP’nin tepki gösterdiği, Genelkurmay’ın taraf olmadığını açıkladığı bu girişime ise Türkiye’nin hemen tüm önemli kesimleri; en başta da bölge halkı karşı çıkıyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan ise karşı çıkanları faşistlikle suçluyor.

Tayyip Erdoğan, iktidarının ilk dönemine, Yahudi örgütünden “cesaret ödülü” alarak başladı. 5 yıl boyunca da aldığı bu ödülün hakkını verdi. Ancak Erdoğan, yerel seçimler öncesi iç basıncı normalleştirebilmek için, Davos’ta “posta koyma” görüntüsü yarattı. Kaldı ki, Davos’ta yaşananların bir drama olduğu da kısa sürede ortaya çıktı. Seçim dönemi boyunca Türk milletine “anti-İsrailci” bir görüntü seyrettiren Başbakan, mayınlı arazi konusuyla birlikte yeniden asli rolüne döndü.

Menderes onayladı, ABD-NATO mayınladı

Türkiye, imzaladığı Ottowa sözleşmesi gereği, sınırlarındaki anti-personel mayınları 10 yıl içinde temizlemek zorunda. Türkiye’nin 12 Mart 2003 tarihinde taraf olduğu, 1 Mart 2004’ten itibaren de yürürlüğe soktuğu bu sözleşmeye göre, Ankara yükümlülüğünü 2014 yılına kadar yerine getirmek zorunda. Sözleşme, Türkiye’ye sökülen mayınların da imhası için 4 yıl süre veriyor.

Peki 900 kilometrelik Suriye sınırımızın Hatay-Kilis-Gaziantep-Şanlıurfa-Mardin-Şırnak illerini kapsayan 600 kilometresi boyunca döşenmiş 615 bin adet mayını, kim, ne zaman döşedi?

Tartışma yaratan bu mayınlar, Menderes hükümetinin kararıyla 1955-1959 yılları arasında NATO İkmal ve Bakım Ajansı NAMSA tarafından döşendi! 1952 yılında NATO’ya bağlanan Türkiye’nin sınırları, 3 yıl sonra bizzat NATO tarafından mayınlandı!

Peki hangi gerekçeyle?

Türkiye’nin milli menfaatleri yerine ABD’nin emperyalist çıkarlarının yerine getirilmesinin esas alındığı Menderes döneminde, NATO güneyden gelecek bir saldırı hayali dayattı Ankara’ya! Ve de bunu gerekçe ederek, Türkiye’nin Suriye sınırını mayınladı.

“1946 yılında bağımsızlığını kazanan Suriye’nin 1955 yılında, Türkiye’ye saldırması ne kadar mümkün” sorusu ise etkili ve yetkili kesimlerin kafasında yoktu. Üstelik Suriye, henüz o yıllarda dünyadaki kamplaşmalar gereği Sovyetler Birliği’ne de yakınlaşmamıştı.

Türkiye’nin güney sınırını mayınlayan ABD-NATO, hem Türkiye’nin güney komşularıyla dostluğunu mayınlamış oldu, hem de çok kıymetli bir arazinin 50 yıl boyunca değerlendirilmesini engellemiş oldu. Üstelik resmi olmayan verilere göre bu mayınlı arazilerde Türkiye-Suriye geçişi yapmak isteyen 10 bin kişi hayatını kaybetti, 20 bin kişi de sakat kaldı.

AKP’nin yasa tasarısında neler var?

Öncelikle AKP’nin tasarısı yeni değil. 2005 yılında “kararname” olarak gündeme gelmişti. Danıştay 13. Dairesi de, 2007 yılında ihale şartnamesinin yürütülmesinin durdurulmasına karar vermişti. Çünkü Danıştay, mayını temizleme işi ile arazinin tarım amaçlı kullanılması işinin aynı ihalede birleştirilmesini hukuka aykırı bulmuştu.

AKP Danıştay’ın kararından sonra bu kez yasa tasarısı olarak konuyu TBMM’ye getirdi.

AKP’nin çıkartmak istediği yasa tasarısında, mayınlı bölge büyüklüğünün 216 bin dekar olduğu belirtiliyor.

Yasa tasarısının 2. maddesinde “ihalenin, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’na tabi olmaksızın Maliye Bakanlığı’nca yürütüleceği” belirtiliyor! AKP’nin Kamu İhale Kanunu’nu bugüne kadar tam 7 kez değiştirdiğini hatırlatalım. AKP buna rağmen mayınlı arazi ihalesini kendi budadığı kanundan da kaçırmaktadır!

Yine aynı maddede, bölgedeki taşınmazların da ihaleyi kazanacak yüklenici firmaya bırakılacağı belirtiliyor. Yani AKP Danıştay’ın 2007 yılında aldığı kararı hiçe saymış oluyor!

AKP’nin değil, MGK’nin kararı

Türkiye Suriye sınırındaki mayın temizleme sorununu 2001 yılında gündemine aldı. 29 Mayıs 2001 tarihli Milli Güvenlik Kurulu görüşü gereği, bölgenin tarıma kazandırılması hedeflendi. (Abdullah Öcalan’ın Şam’dan çıkartılması ve 1999 yılı sonrası Suriye ile ilişkiler de bunda belirleyici oldu.)

MGK toplantısından üç ay sonra, ağustos ayında Kara Kuvvetleri Komutanlığı karargahında, proje ofisi kuruldu. 2001 yılında itibaren Türk Ordusu bu konuda önemli çalışmalar yürüttü.

Ancak Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı sırasında, 2004 yılında Türk Ordusu mayın temizleme işinin çok maliyetli olduğuna karar verdi ve konunun Milli Savunma Bakanlığı üzerinden ihale yöntemiyle çözülmesi noktasında görüş bildirdi. Milli Savunma Bakanlığı da birkaç aylık çalışmadan sonra bütçe sıkıntısı nedeniyle sorunu Maliye Bakanlığı’na devretti!

Ancak TSK’nın sınırlı sayıda da olsa, özel mayın temizleme birlikleri vardır. Ki 1998 yılından itibaren yaklaşık 17 bin adet mayını temizlemiştir. Komisyonlardaki tutanaklardan öğrendiğimize göre de, örneğin Şanlıurfa  Akçakale gümrük kapısının açılması öncesinde bölgedeki mayını Elazığ’dan getirtilen askeri birliğimiz başarılı bir şekilde temizlemiştir!

Mayın arama işinin İsrail’e verilmesinin sakıncaları

Tasarının yasalaşması ve ihalenin İsrail’e verilmesi halinde esas olarak Suriye ile ilişkilerimizin bozulması ile su-gıda-petrol ve mülk temelli sorunlarla karşı karşıya kalacağız.

Öncelikle tasarı yasalaştığı taktirde, Türkiye’nin Suriye ile ilişkileri önemli oranda bozulacaktır. Mayınlı arazinin İsrail’e verilmesiyle, Suriye güneyden sonra kuzeyden de su kıskacına alınmış olacaktır. Suriye’nin Gola Tepeleri, büyük oranda su kaynağı da olduğu için zaten İsrail tarafından işgal altında tutulmaktadır. Bir de kuzeyden, önemli bir su bölgesinin 49 yıllığına İsrail’de olması, Suriye’yi zor durumda bırakacaktır!

Manavgat suyunu pahalı olduğu gerekçesiyle son anda almaktan vazgeçen İsrail, bedava suya kavuşacaktır!

Diğer yandan bölge, İsrail’in dinsel ve ideolojik olarak elinde bulundurmak istediği bir yerdir. İsrail bu amaçla uzun bir süredir bölge üzerinde politikalar üretmektedir. AKP’li belediye döneminde hayata geçirilen Yahudi Urfa Projesi unutulmamalıdır! İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy, mayınlı arazi tartışmaları yaşanırken, geçtiğimiz hafta Şanlıurfa’yı ziyaret etmiş ve şu dikkat çeken cümleyi sarf etmiştir: “Her Yahudi için atalarımızın dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli”.

Ayrıca 2004 tarihli ilerleme raporunda yer alan, AB’nin GAP sularının ileri bir tarihte “uluslararası bir su yönetim idaresine” devredilmesi hedefi asla unutulmamalıdır!

Meselenin gıda boyutu da çok önemlidir. ABD’nin dayattığı tarım politikaları neticesinde kendine yol bulan İsrail’in, ülkemizi mahkum ettiği “ikinci üretimi olmayan genleriyle oynanmış tohum” sıkıntısını daha da yaşatacağı aşikardır.

Ayrıca meselenin bir de petrol boyutu vardır. Bölgede Türkiye Petrolleri

Anonim Ortaklığı’ nın (TPAO) açtığı kuyuların 10’undan günde iki bin varil petrol üretilmeye başlanmıştır. Aynı bölgenin karşısında, yani Suriye tarafında ise 560 civarındaki kuyudan günde 450 bin ile 500 bin varil arasında petrol çıkarılmaktadır. TBMM’deki tutanaklara yansıyan bilgilere göre, TPAO yetkilileri yeni açılacak 12 kuyudan yaklaşık 2500 varil petrol daha çıkarılabileceğini belirtmektedirler.

Öte yandan 216 bin dekarlık bir bölgemizin İsrail’e kiralanması salt bir ticaret olarak ele alınamaz. Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs adasını İngilizlere, donanmalarının bakım ve ikmali için geçici olarak kiraladığını unutmamak gerekiyor.

Hani AKP’nin Kürt sorununu çözme açılımı?

Meselenin bölge halkını ilgilendiren boyutu da çok önemlidir.

Tahran’a giderken “2009’da çok önemli gelişmeler olacak” diyen, Bağdat’a giderken ilk defa “Kürdistan” kelimesini telaffuz eden, Prag’a giderken de “Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunudur” diyen AKP’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül elbette ABD’nin planları gereği bu açıklamaları yapıyordu. Keza 2005’te Kürt sorunu benim sorunumdur diyen Tayyip Erdoğan da…

Oysa hem Gül’e, hem de Erdoğan’a, bu meseleyi Türkiye adına çözebilme fırsatı çıkmıştır. Kendilerinden tam programlı bir toprak reformunu elbette beklemiyoruz; feodalizmi yıkacak, ağa topraklarını kamulaştıracak bir çalışmaya sınıfsal konumları gereği elbette girişemezler. Ancak hazineye ait olan bu mayınlı araziyi, 5 yılda temizleyecek firmaya 44 yıllığına kiralamak yerine, bölge halkına dağıtabilmek yetkileri dahilindedir. Kürt sorunu konusunda ciddilerse bu konuda bir adım atmaları yeterlidir!

Mayınlı arazinin 49 bini Mardin’de, 36 bini Hatay’da, 34 bini Kilis’te, 15 bini Gaziantep’te, 55 bini Şanlıurfa’da, 16 bini de  Şırnak’tadır. Bu kadar toprağın dağıtılmasıyla bölge halkının hangi oranda rahatlayacağını varın siz hesap edin!

Oysa meselenin bölge halkı yararına çözümünü sağlayacak bu girişim AKP’nin gündeminde olmadığı gibi tasarının ele alındığı tutanaklardan da görüyoruz ki, “bölge partisiyim” diyen DTP’nin de gündeminde değildir!

Sonuç

Tasarı iptal edilmeli, mayınlı arazinin mayından arındırılarak bölge halkına dağıtılması esas alınmalıdır. Mayın temizleme işi Maliye Bakanlığı’nın yetkisinden alınarak Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nca ülke menfaatleri göz önünde bulundurularak çözülmelidir.

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

CUMHURİYET’İN BİR KALESİ DAHA DÜŞTÜ

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne Başbakan Erdoğan’ın aile doktorunu atadı.

Erdoğan’ın aile doktoru Prof. Dr. Yunus Söylet, İstanbul Üniversitesi rektörlük seçimlerinde 2. olmuş, ancak Yusuf Ziya Özcan’ın başkanlığındaki YÖK tarafından Cumhurbaşkanı’na 1. sırada sunulmuştu.

YÖK Başkanlığına getirtilen Yusuf Ziya Özcan’la yeni rektör aynı siyasal atmosferi solumuş isimler. 2007’de YÖK, 2008’de de en köklü üniversite böylece “ele geçirilmiş” oldu!

***

Seçimden bu yana pek çok kesim, “İstanbul Üniversitesi’ni de kaybettik” havasında… Hatta DİSK bile Cumhurbaşkanı Gül’e atama öncesi mektup yazarak, YÖK’ün 1. sırada gönderdi Prof. Dr. Yunus Söylet’i değil, seçimlerde 1. olan Ali Akyüz’ü tercih etmesini rica etmişti!

“İstanbul Üniversitesi’ni de kaybettik” moral çöküntüsündeki tüm kesimlere şunu söylemek gerekir: Siz İstanbul Üniversitesi’ni 2004 Eylül’ünde zaten kaybetmiştiniz!

Eylül 2004’te, “Laik” YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç ve ekibinin kararıyla ve Cumhurbaşkanı Sezer’in onayıyla, İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alendaroğlu, rektörlükten alınmıştı!

Bugün, “İstanbul Üniversistesi’ni de kaybettik” diyenlerinin içinde, Alemdaroğlu’nun görevden alınmasını alkışlayanlar bile vardı!

Hadi alkışlayanları geçelim ama bugün gelinen süreçten en fazla, o gün bu karara direnmeyenler sorumludur! O gün direnmeyenlerin, bugün, “İstanbul Üniversitesi’ni de kaybettik” demek dışında yapacakları bir şey kalmamıştır!

Cumhuriyet’le hesaplaşma işte böyle oluyor: Önce Alemdaroğlu görevden alınır. Buna direnmesi gereken kesimler, Prof. Dr. Mesut Parlak’ın geçiş rektörlüğü sürecinde etkisiz hale gelir-getirilir. Sonra da “aile doktoruyla” son darbe vurulur.

Başbakan Erdoğan, bir süre sonra “türban meselesini ulemaya” ciddi ciddi sorabilecek hale gelecek!

***

Gelelim İstanbul Üniversitesi’nin başına getirtilen Prof. Dr. Yunus Söylet’le ilgili ilk bilgilere.

Prof. Dr. Söylet, Başbakan Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde aile hekimliğini yapmıştı. (Nitekim, Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı günlerinde çevresinde olan hemen herkes, şu anda bu devleti yönetir pozisyonlarda.)

Prof. Dr. Söylet aynı zamanda, Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanı iken kurduğu Sıcak Yuva Vakfı’nın da halen başkanlığını yürütüyor. Tayyip Erdoğan, vakfın, aynı zamanda mütevelli heyeti başkanı.

Prof. Dr. Yunus Söylet, İstanbul Tabip Odası seçimlerinde de AKP’nin desteklediği “Hekim hakları Platformu” listesinin de başında yer almıştı; 7 Eylül 2007’de de, yine Abdullah Gül tarafından, YÖK Genel Kurul üyesi olarak atanmıştı!

Prof. Dr. Söylet, aynı zamanda, “Türbana özgürlük” bildirisinin de mimarlarındandır.

Sonuç olarak AKP, YÖK’ten sonra İstanbul Üniversitesi’nde de etkin hale gelerek, önemli bir Cumhuriyet kalesini daha düşürmüştür!

Ya direneceğiz, ya seyredeceğiz!

Mehmet Ali Güller

,

Yorum bırakın

GÜL’ÜN KÖKENİ DEĞİL, AMERİKANCILIĞI TEHLİKE!

Kendilerine “aydın” sıfatı takılan bir grup Soros’çu; “Ermenilerden özür diliyoruz” bildirisi kaleme aldı. Bir grup Büyükelçi de başka bir bildiri kaleme alarak Soros’çulara tepki gösterdi. İşçi Partisi’nden MHP’ye, TGB’den Genelkurmay Başkanlığı’na kadar pek çok milli kesim ve kurumdan da Soros’çu girişime tepki geldi.

Ancak tüm bu haklı ve doğru tepkileri gündemden düşüren değerlendirme CHP’den geldi.  CHP milletvekili Canan Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül’ün bu girişime “Her türlü görüş açıkça tartışılabilmelidir. Bu devlet politikasıdır” diyerek  “tarafsız” kalmasını, Gül’ün anne tarafından Ermeni kökenli olmasına bağladı.

Arıtman her ne kadar partisinin köken ayrımı yapmadığını söylese de; bu yaklaşım pek çok çevrenin tepkisini çekti ve “haklı ve doğru” tepkilerin yerine, Arıtman açıklamaları doldurdu medyayı…

Cumhurbaşkanlığından da üstü üste her gün açıklama yapılır oldu. Gül, son yaptığı açıklamada, sırasıyla, “Müslüman ve Türk” olduğunu ispatlamaya çalıştı.

CHP’Lİ ARITMAN, İKİ KERE YANLIŞTIR!

CHP’li Canan Arıtman niyet bakımından haklıdır, doğru noktada konumlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni Anayasal görevi gereği korumak ve kollamakla mükellef Cumhurbaşkanı, elbette Türkiye karşıtı girişimlere tepki göstermelidir. Bu görevi yerine getirmeyen Gül, elbette anamuhalefet partisince, milletvekillerince, topyekun milletçe protesto edilmelidir; ancak bunu yapmamasını etnik kökenine bağlamak iki kere yanlıştır!

1) Bu değerlendirmeyi yapan Canan Arıtman’ın partisinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eşsiz bir bilimsel tanım yapmıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”

Büyük önder, bu yaklaşımı nedeniyle bir devrime önderlik edebilmiş; batan bir imparatorluğun ve saltanatın ümmetini millet yapabilmiş; Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı verebilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiştir.

2) Gül’ün etnik kökeni nedeniyle Türkiye karşıtı hamlelere sessiz kaldığını söylemek, esas meseleyi milletten gizlemek demektir.

22 Temmuz darbesi sonrası Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Gül, Başbakanlığı döneminde ABD’yle yaptığı hizmet sözleşmesi gereği “özür kampanyasına” karşı “sessizdir”!

Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la, 3 Nisan 2003 günü Ankara’da “2 sayfalık, 9 maddelik gizli bir plan yaptığını” itiraf etmiştir. Gül bu itirafı, 24 Mayıs’ta, Vatan Gazetesi’nden Sedat Sertoğlu’yla söyleşisinde ağzından kaçırmıştır: “Ben bu gezileri yapmadan önce şimdi senin oturduğun koltukta (Eliyle koltuğa vurdu) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki… Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.”

ANLAŞMA MI, HİZMET SÖZLEŞMESİ Mİ?

Gül’ün ağzından kaçırdığı anlaşma, aslında anlaşma mıdır, hizmet sözleşmesi midir? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, başka ülkelerle anlaşmaları belirli hükümlere bağlar. Bakanlar Kurulu’nun, TBMM’nin ve Cumhurbaşkanı’nın onayı, kararı, imzası olmayan bir sözleşme anlaşma değil, olsa olsa hizmet sözleşmesidir!

İŞTE 9. MADDE

Gül’ün ağzından kaçırdığı ama içeriğini daha sonra açıklamadığı bu hizmet sözleşmesini daha sonra İşçi Partisi açıkladı. Buna göre gizli hizmet sözleşmesinin 9. Maddesi şöyle: “Ermenistan’a yönelik kısıtlamaların kaldırılması”

Bu hizmet sözleşmesinde yer alan 9. Maddenin adım adım nasıl geliştirildiği belleklerdedir;

AKP ADIM ADIM İLERLEDİ!

Gül’ün Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, 2002 seçimlerinin hemen ardından, “Erivan’la ilişkileri normalleştirmeye hazırız” mesajı verdi AB’ye…

Başbakan Gül, 3 Nisan 2003’te ABD Dışişleri Bakanı Powell’a, yukarıda belirttiğimiz 9. Madde sözünü verdi.

Emekli büyükelçi İlter Türkmen’in içinde yer aldığı Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu, uluslar arası bir hukuk komisyonuna başvurmuş ve bu firma da “Ermeni soykırımı vardır” denilen bir rapor hazırlamıştır. Rapor, 2003’te yayımlanmıştır.

2004’te Washington’u ziyaret eden Başbakan Erdoğan, ABD’ye gümrük sınır kapısının en kısa sürede açılacağı sözünü verdi.

Başbakan Erdoğan, 8 Mart 2005’te, CHP Genel Başkanı Baykal’la yaptığı basın toplantısında Ermeni iddialarını kastederek “Türkiye, iktidarıyla, muhalefetiyle tarihiyle yüzleşmeye hazırdır” diye konuştur.

Gül ve Erdoğan, 2005’teki çeşitli açıklamalarında, “Ermeni meselesi için ortak bir komisyon kurulmalı ve bu mesele tarihçilere bırakılmalı” dedi.

Gül, 28 Mart 2007’de, Washington Times gazetesinden yayımlanan makalesinde, “Türk-Ermeni komisyonu kurulsun. Bu komisyon Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi için olumlu bir hava yaratacaktır” dedi.

29 Mart 2008’de, Van’ın Akdamar Adası’ndaki Ermeni Kilisesi, büyün şaşaayla, Başbakan Erdoğan tarafından açıldı. Hafta boyunca, medya aracılığıyla milletimize psikolojik savaş uygulandı.

GÜL’ÜN 3. MADDELİK MUTABAKATI

Gül, maç izleme bahanesiyle 6 Eylül 2008’de Erivan’a gitti ve muhatabıyla 3 maddelik bir mutabakata vardı. Buna göre belirli bir zaman diliminde sınır kapısı açılacak, ortak tarih komisyonu kurulacak, ekonomik ve bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi konusunda ortak çalışmalar geliştirilecek.

İŞTE AB’NİN ROLÜ!

Fransız Hükümeti, “Ermenilere soykırım yapılmamıştır” demeyi suç sayan yasa teklifini senato gündemine neden almadığını 3 Aralık 2008’de şu sözlerle açıkladı: “Abdullah Gül’ün Erivan ziyareti üzerinden Türkiye bir ‘bellek çalışması’ yapmaya başladı, bunun cesaretlendirilmesi gerekir!”

Ve cesaret alan Soros’çu “aydınlar” özür dileme kampanyasını başlattılar!

İlk tebrik de Amerika Ermeni Asamblesi’nden geldi. Asamblenin direktörü Bryan Ardouny, “bu özür, bir ilk adım ve kaçınılmaz olarak Türkiye’nin, soykırım geçmişiyle yüzleşmesi sonucunu ortaya çıkaracak” dedi.

GÜL’ÜN İBRETLİK AÇIKLAMASI!

Abdullah Gül de, 16 Aralık’ta şöyle dedi: “Türkiye, görüşlerin açıkça ifade edilebildiği bir ülke. Herkes görüşlerini açıkça ortaya koyuyor. Sorunların, problemlerin olduğu komşularımızla sorunları konuşarak çözmek kararlılığındayız, bu mümkün. Problemlerin devam etmesinin kimseye bir yararı yok. Bizim devlet olarak tavrımız, tüm komşularımızla ilişkilerimizi, en iyi noktaya getirmek, tüm komşularımızla güven, istikrar temin etmek ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini temin etmek. Bunun yolu da buradan geçer.”

Şu kısa özet bile tek bir gerçeği ortaya çıkarmaktadır:

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermeni kökenli olduğu için değil, sınıfsal karakteri gereği ve ABD’yle hizmet sözleşmesi imzaladığı için Türkiye karşıtı girişimlere sessiz kalıyor, dahası destek veriyor!

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

YÖK’TEN AZINLIKLARA DİNSEL GÜN İZNİ

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan imzasıyla bütün üniversitelerin rektörlüklerine birer genelge gönderilerek, Yahudi ve Ermeni öğrencilerin dini bayramlarda izinli sayılmaları istendi. Türkiye Hahambaşılığı ile Türkiye Ermeni Patrikliği Ruhani Başkanlığı’na da bilgi için gönderilen genelgelerde, Yahudi ve Ermeni dini bayramları ile bunların tarihleri de belirtildi. Genelgelerde, aynı haktan sadece öğrencilerin değil, Yahudi ve Ermeni personelin yararlandırılması da istendi.

Sırada, “Cuma günü”nün de tatil kapsamına alınma çalışmaları var!

***

AKP, “tek bayrak, tek millet, tek devlet” dediğinde şaşırmamız, tarihi belleğimizdendir.

AKP, yola “çıkarılırken” önüne konan programda ne vardı?

Etnik gruplara özgürlük, azınlıklara özgürlük, cemaatlere özgürlük!

ABD’nin önce “Yeni Dünya Düzeni ve Küreselleşme” diyerek dayattığı, sonra “Büyük Ortadoğu Projesi BOP” diye dayattığı bu atomizasyon süreci, hatırlayacaksınız önce Yugoslavya’da denendi. Yugoslavya’dan geriye, birbirine düşman küçük devletçikler kaldı!

Demokrasi ve özgürlük kavramları ise bu ayrılığın, bu bölünmenin ideolojik argümanları oldu.

***

Aynı ABD, Yugoslavya’dan sonra Irak’ı da bölüyor. Fiilen Irak üçe bölünmüş durumda. Irak’ın kuzeyine kurdukları kukla devleti, ileri de Türkiye’den koparacakları bir parçayla birleştirmek istiyorlar.

Ama Kıbrıs’ta 35 yıldır ayrı ayrı ve barış içinde yaşayan Türk ve Rumlara “birleşin” baskısı yapıyorlar!

Yani, stratejik hedefleri neyse, ona göre “ayrıl” ya da “birleş” diyorlar. Her iki durumda da “demokrasi ve özgürlük” diyorlar.

Ve ne acıdır ki, çoğumuzda hala, yutuyoruz!

ABD ve AB’nin hedefinde “ulus-devletler” var. Ulus-devletleri parçalamanın yolu da “etnik gruplara, dinsel azınlıklara ve cemaatlere özgürlük” ten geçiyor!

***

Yahudi ve Ermeni öğrencilere resmi izin verilmesi de “bölünme” hedefine hizmet edecek bir adımdır. “Ne var bunda büyütecek?”, “demokrasi işte bu”, “bireye özgürlük” gibi söylemlerle işi iyice normalleştirecekler, dikkat!

Yarın da F tipi cemaat çıkıp “Cuma günleri tatil” olsun derse, ne diyeceksiniz?

***

Bu “demokrasi makyajlı” adımla, aynı zamanda “öğrenimin birliği” kanunu da biraz daha delinmiştir.

Cumhuriyet Devrimi Kanunları delindikçe, Cumhuriyet de elden gitmektedir!

***

Cumhuriyet bekçiliği, “beklemek” anlamına gelmiyor!

Mehmet Ali Güller

,

Yorum bırakın

SİSTEM PARTİLERİ, SİSTEMİ YIKIYOR!

“AKP’nin, ‘tek bayrak, tek millet, tek devlet’ ve ‘ya sev, ya terk et’ sloganı”; “CHP’nin kara çarşaf operasyonu”; “MHP’nin Alevi açılımı”!

Her üç parti de, Mart 2009 yerel seçimleri öncesinde birbirlerinin geleneksel alanlarına giriverdiler.

AKP, MHP’nin ‘ya sev, ya terk et’ sloganına sarıldı; CHP, AKP’nin dini siyasete alet eden sembollerine sarıldı; MHP, CHP’nin geleneksel oy tabanına sarıldı. Hatırlayınız, AKP de, daha önce CHP’nin geleneksel oy tabanı olan Alevilere “açılım” yapmıştı…

Bu durumu “partilerimizin birlik beraberlik kaygısı” olarak okuma saflığında değilsek eğer, görebileceğimiz tek bir gerçek vardır. O da hepsinin sistem partileri olduğu gerçeğidir.

Döne döne birbirlerinin yedekleri oluyorlar. Döne döne birbirlerinin alanlarına sırasıyla “doldur boşalt” yapıyorlar.

Nitekim, üçünün de parti programı temelde aynı. “Serbest piyasacı”, “AB’ye tam üyelik hedefli”, “ABD’yle stratejik müttefik niyetli” programlarının gerisi teferruat nasılsa.

Normal zamanlarda birbirilerini eleştirseler de; en kritik zamanlarda hep aynılar. Hep aynı hedefe yönlendirilmiş oklar gibiler.

***

Örneğin Aytaç Durak. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı.

Bu yerel seçimler öncesinde de AKP’den istifa etti; CHP’ye geçeceği söylendi.

Şaşırmayız!

Durak, 1963-1980 yılları arasında Adalet Partisi’nden dört dönem Adana Belediye Meclis Üyeliği yaptı. 1984’de Anavatan Partisi’nden Adana Belediye Başkanı oldu.  Sonra DYP’den Belediye Başkanı oldu, sonra da AKP’den…

Bu döngüsel duruma CHP içinden itirazlar gelince, Aytaç Durak’a DP’den davet gelmiş…

Aytaç Durak örneğine siyaset sahnelerimizde çok sık rastlanmaktadır.

***

Sistem partilerinin Türkiye’yi götürdüğü yer ortadadır. Sistem partileriyle sistem gün be gün yıkılmaktadır!

Mehmet Ali Güller

,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın