Posts Tagged Atlantik

AB’yi kurtarma misyonu

Cumhurbaşkanı Erdoğan yeni bir misyon açıkladı: AB’yi kurtarmak!

Erdoğan kabine toplantısı sonrası yaptığı açıklamada aynen şöyle dedi: “Avrupa Birliği’ni (AB) ekonomiden savunmaya, siyasetten uluslararası itibara içine düştüğü çıkmazdan sadece Türkiye kurtarabilir. Türkiye’nin Birliğe tam üyeliği kurtarabilir” (AA, 24.2.2025).

Erdoğan’ın bu çıkışı yapmasını sağlayan konu, ABD Başkanı Donald Trump’ın politikalarının AB’de doğurduğu endişe, yeni ABD yönetiminin Rusya’yla Ukrayna sorununu AB’siz çözme hamlesi, AB liderlerinin bu nedenle yaptığı kaygılı açıklamalardır aslında…

Liberal demokrasi

Ama Erdoğan “AB’yi kurtarma” misyonunu, buraya değil, liberal demokrasinin erozyonuna bağlıyor ve şöyle diyor: “Bir dönem tüm sorunların ilacı olarak gösterilen liberal demokrasi artık eski gücünü, eski itibarını ve etkisini yitirmiştir. Topluma rota çizmekte siyasete anlam kazandırmakta insanlara umut ve güven vermekte yetersiz kalmaktadır. Hayat gibi siyaset de boşluk kabul etmez. Batı’da bugün yaşanan durum işte budur. Avrupa demokrasilerinde ortaya çıkan boşluğu son seçimlerde görüldüğü üzere aşırı sağcı demagoglar dolduruyor” (AA, 24.2.2025)

”Liberal demokrasi”nin gücünü, etkisini, itibarını yitirdiği açık, bu konuda Erdoğan’ın saptaması elbette doğru. Nitekim Erdoğan da bindiği “liberal demokrasi” tramvayından uzun süre önce inmişti.

Ancak mesele şu: Erdoğan, liberal demokrasiyi terkederken, daha ileri bir demokrasi modeline geçmiş değil, tersine “liberal demokrasi”nin çok gerisine ülkeyi çapalamış durumda.

Erdoğan’ın “Avrupa’da liberal demokrasinin boşluğunu aşırı sağ dolduruyor” dediği durum, Türkiye’de zaten gerçekleşti: Siyasal İslamcılık, Türk-İslam sentezi sağdır, Cumhur İttifakı koalisyonunun HUDA-PAR gibi bileşenleri aşırı sağdır, AKP’nin dayandığı tarikatlar, cemaatler aşırı sağdır.

AB’ye jandarma olma dilekçesi

Türkiye’nin “AB’yi ekonomiden savunmaya, siyasetten uluslararası itibara, içine düştüğü çıkmazdan kurtarabilmesi” ise bir “iç propagandadan” öte anlam taşımıyor. Çünkü:

1) Türkiye’nin AB ekonomisini kurtaracak gücü yok: “Almanya bizi kıskanıyor” konusu ekonominin derin krizini perdeleme çabasından başka bir şey değil. Çalışanların çoğu asgari ücretli ve asgari ücret yoksulluk sınırının altında. İşsiz işçilerimizin de AB’ye ilaç olabilmesi mümkün değil çünkü Avrupa’da da işsizlik sorunu var artık.

2) Türkiye’nin AB savunmasını kurtarma konusu ise aslında çok sorunlu bir konudur. Birincisi bu, temelde “AB’ye jandarma” olma dilekçesidir, onur kırıcıdır. İkincisi AB’nin kime karşı savunmasına çare olunacaktır? Rusya’ya mı? Vahimdir… 

AB’yi sığınmacılardan koruma misyonu

“Türkiye’nin tam üyeliğinin AB’yi kurtaracağı” konusu hem kurtarılacak olan açısından hem de kurtarmaya soyunan açısından iki yönlü yanılsamadır.

AB’nin Türkiye’yi “tam üye” yapma olasılığı 40 yıldır zaten yoktu, olmayacaktır. Brüksel, Berlin, Paris için Türkiye’nin yeri AB değil, Avrupa Siyasal Topluluğu’dur. İlki birleşik devlettir, ikincisi coğrafi bir topluluktur.

AB’nin Türkiye için belirlediği pozisyon açıktır; AB ile Ortadoğu arasında “tampon ülke” olmak. Nitekim o rolün gereği anlaşmaları da “AB’yi kurmartma misyonuna” soyunan AKP iktidarı yaptı, sığınmacıları geri kabul anlaşmasıyla “Avrupa’yı istiladan kurtarma” görevini kabul etti. 

AKP’li Başbakan Binali Yıldırıım 2016’da “Türkiye olmasa mülteciler Avrupa’yı istila edecek” diyerek, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019’da “Avrupa’nın huzurunun, 4 milyon sığınmacının Türkiye’de tutulmasına bağlı olduğunu” belirterek o anlaşmaları savundular.

Yani Türkiye’nin “AB ekonomisini ve savunmasını kurtarması” söz konusu değil ama Türkiye’yi yönetenlerin AB’yi sığınmacılardan koruduğu bir gerçektir. 

Atlantik sistemi,, Türkiye’yi içeri almayacağı AB kapısında bekleterek yükselen Asya’dan, BRICS’ten uzak tutmaya çalışırken, AKP de “AB üyeliği” propagandası ile kendisini düşmekte olduğu iktidar çıtasının üstünde tutmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla Türk toplumuna yeniden “AB üyeliği” propagandası yapmak, çaresizliğe çare arama çabasından başka bir şey değildir.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
25 Şubat 2025

, , , , , ,

Yorum bırakın

Atlantik + Astana = 0

Türkiye’nin davet edilmediği Roma’daki Suriye zirvesi, Ankara açısından derslerle doludur. 

Alınacak ilk ders şudur: Çok kutuplu dünyada “çok taraflı” politika yapmak ile neo-Abdülhamitçi dengecilik uygulamak, iki zıt yoldur. İlkinde kazanç, ikincisinde ise kısa vadede kazanç olsa bile orta ve uzun vadede kayıp vardır.

Bu sonucu oluşturan fark ise şuradan kaynaklanmaktadır: Çok taraflılıkta, ulusal çıkarlar gereği farklı taraflarla farklı işbirlikleri yapılır; neo-Abdülhamitçi dengecilikte ise bir tarafla yapılan işbirliği diğer tarafla pazarlıkta kullanılmaya çalışılır. 

Üç evre 

Roma’da ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya Dışişleri Bakanları Suriye’yi konuştu ama Türkiye’yi davet etmedi. Oysa 13 yıl önce Esad’ı yıkmak üzere birlikte Atlantik cephesi olarak yola çıkmışlardı. 

ABD’nin hedefi belliydi; Irak’tan sonra Suriye’de de rejimi değiştirmek ve sonrasında ülkeyi etnik ve mezhep temelinde parçalamak. Ankara ne yazık ki uyarıları dinlemeyerek ABD’nin projesine eklemlendi.

Suriye’ye Atlantik saldırısının ikinci evresinde, Ankara ABD’nin “Kürt koridoru” hedefi belirginleşince, pozisyonunu yenilemeye soyundu. Ama şu farkla: Hem çıkarlarının ortaklaştığı Rusya ve İran ile birlikte hareket etmeye başladı ama  hem de ABD’yle Suriye’deki işbirliğini çeşitli düzeylerde sürdürdü. Çünkü neo-Abdülhamitçi dengecilik ile Rusya’yla işbirliği üzerinden manevra alanı sağlayacaklarını ve bunu ABD’yle pazarlıkta kullanarak Suriye’de yine de kazanacaklarını düşündü.

Günün sonunda, Rusya ve İran’la işbirliğini kenara itip Esad yönetimini yıkacak son harekata destek verdi. Esad yıkıldı, HTŞ Şam’’da iktidar oldu ve Ankara “zafer” ilan etti. 

Suriye’deki son tablo

Ama Suriye’de asıl kazanan İsrail’di. Çünkü İran’dan Lübnan’a uzanan direniş ekseninde önemli bir gedik açıldı, İran’la işbirliği yapan Baas rejiminden kurtuldu ve Şam’da artık İran karşıtı HTŞ var, işgal altında tuttuğu Golan’ı genişletiyor, kuzeyde Kürtlerin güneyde Dürzilerin özerkliği ile parçalı ve zayıf bir komşu için uğraşıyor.

Suriye’de zafer ilan eden Ankara’nın beklentisi ise HTŞ’nin kendi güdümünde olması ve ABD kontrolündeki PYD bölgesini dağıtması. 

HTŞ  Ankara’nın güdümünde olacağının izlenimini pek vermiyor. Örneğin Türkiye yeni rejimi ilk ziyaret eden ülke olmasına rağmen yeni rejimin Dışişleri Bakanı Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ile Ürdün’ü ziyaret ettikten sonra Türkiye’ye ancak beşinci sırada gelebildi. 

Özetle HTŞ, Batı-Körfez hattına dayanarak iktidarını sürdürebileceğini hesaplıyor.

Barzani-Mazlum Abdi görüşmesi

Fırat’ın doğusundaki durum şu: 

1) Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in beklentisinin aksine, ABD Trump döneminde de Suriye’deki varlığını koruyacağının izlenimini verdi. Trump’ın Dışişleri Bakanı adayı Marco Rubio, Senato Dışilişkiler Komisyonu’nda sorulara verdiği yanıtta, SDG’ye desteklerinin süreceğini açıkladı. 

2) ABD, SDG ile ENKS’nin “Kürt birliği” oluşturması için bir süredir taraflarla görüşüyor. ABD, Barzanicilerin kolu olan ve Ankara tarafından desteklenen ENKS ile SDG arasındaki görüşmelerde ilerleme sağladı. Son olarak SDG Komutanı Mazlum Abdi doğrudan Mesut Barzani ile görüştü.

Sıfır müttefik

Özetle Ankara; Suriye’ye Atlantik saldırısının birinci evresinde ABD, İngiltere ve Fransa ile hareket etti, ikinci evrede Rusya ve İran ile işbirliği yaptı ama bunu ABD’yle pazarlıkta kullanmaya çalıştığı için derinleştiremedi, üçüncü evrede ise Rusya ve İran’a sırtını döndü. 

Sonuçta Türkiye’nin Suriye’de müttefikleri olarak ne Rusya ve İran var, ne de ABD, İngiltere ve Fransa. Özetle Atlantik + Astana = 0 oldu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ocak 2025

, ,

1 Yorum

Küresel güç mücadelesi açısından Suriye

Suriye’de Beşar Esad yönetiminin yıkılması sorunu, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin bir parçasıdır. O perspektiften bakıldığında, elbette Esad’ın yıkılması Küresel Güney cephesi açısından bir yenilgidir. 

Ancak bu yenilgi üzerinden “liberal kapitalizmin” ve Atlantik’in zaferi bağlamında, tıpkı 90’larda olduğu gibi bir “tarihin sonu” okuması yapmak elbette doğru değildir. Zira küresel güç mücadelesi inişli çıkışlıdır, düz bir doğru şeklinde ilerlemez.

Atlantik cephesinin ideologları ve propaganda makineleri, Esad’ın yenilgisini dar anlamda Rusya-İran cephesine, geniş anlamda Çin’in inisiyatifinde gelişen Küresel Güney cephesine bir hezimet olarak yazmaya çalışmaktadır ama bu hem tarihin kısa bir anı hem de asıl görüntünün içinde bir kesitten ibarettir.

Doğru, Suriye cephesinde bir yenilgi yaşanmıştır ama mücadele Batı Asya’da, Güney Amerika’da, Afrika’da, Asya’da sürmektedir; ve Küresel Güneycilik hâlâ hamle üstünlüğüne sahip olan taraftır.

Küresel Güneycilik

Meseleye güneyden baktığı halde “kesin yenilgi” görenler ise Küresel Güneyciliği eski blok siyasetiyle karıştırmaktadır. “Hani Çin nerede?” diye soranlar, Küresel Güneyciliği ya da çok kutupluluğu, blok siyasetinde olduğu gibi, herkesin birinin arkasına dizilmesi şeklinde algılamaktadır. Oysa çok kutupluluk özü itibariyle hegemonyacılıkla mücadeledir; yeni bir hegemonun arkasında bloklaşmak değildir. 

Dolayısıyla sorun çıkan her yere asker göndermek, soruna çatışma riski alarak doğrudan müdahil olmak Küresel Güneycilik değildir. Küresel Güneycilik, Atlantik’in hegemonyasını kırarak, gelişmekte olan ülkelere alan açma işidir. Üstelik “büyük savaş”sız çözüm gereği ağır ileleyecek bir süreçtir. Haliyle inişli çıkışlı olacaktır. Zira Atlantik de kendi düzenini tamamen yitirmemek için hamleler yapacaktır.

Atlantik cephesinin durumu

İşte Suriye’de olan budur; Atlantik kuvvetleri, el birliğiyle, vekillerinin toplamıyla bir hamle yaptı. Öyle olduğu için de karşıt görünümlüler fiilen aynı cephede buluşabildi. 

ABD için Suriye cephesi, küresel düzlemde Rusya’yla, bölgesel düzlemde İran’la mücadele edilecek sahadır. O sahada stratejik hedef Suriye’nin kuzeyinde bir PKK devleti kurmaktır; yolu Esad’ı yıkmaktır.

İsrail için Suriye cephesi, bölgesel düzlemde İran’la mücadele edilecek ve direniş eksenini kıracak sahadır. Tel Aviv bu nedenle güvenliği açısından müttefiki gördüğü PKK devletini istemekte ve Suriye’nin güneyinden parça koparmayı amaçlamaktadır.

Durumu en karışık olan ise Türkiye’dir; çünkü Türkiye’nin ulusal çıkarları ile Türkiye’yi yönetenlerin siyasi çıkarları çelişmektedir. O nedenle neden-sonuç bağlamında açmazlar yaşanmaktadır; hem PKK devletine karşı çıkıp hem de Esad’ı yıkmaya çalışmak gibi, hem İsrail’e karşı olup hem de İsrail’in Esad ve İran karşıtlığıyla fiilen uyumlu olmak gibi… 

Sonuçta ABD, İsrail ve Türkiye Esad’ı yıkmakta ortak; Esad’ın yıkılmasının doğurduğu iki sonuçtan “HTŞ devletine” bakışta ortak, “PKK/PYD devletine” bakışta karşıttır. Washington’un yeni uğraşı, işte bu karşıtlığı uyumlulaştırmaktır.

13 yıl direnebilmek

Bitirirken önemle belirteyim: Baas ve Esad’ın 13 yıl boyunca Atlantik saldırganlığına karşı direnebilmesi, petrolü ve doğalgazı olmayan bir ülkenin 13 yıl boyunca ambargoyla mücadele edebilmesi, dünyanın dört bir tarafından terörist akınına uğrayan bir ülkenin 13 yıl boyunca terörle mücadeleyi sürdürebilmesi hiç kolay değildir.

Üstelik bu 13 yıl boyunca Atlantik cephesi silahtan ideolojik aygıtlara, psikolojik savaştan sabotajlara kadar pek çok aracı kullanmışken… 

Ve evet, Esad’ın 13 yıl direnebilmesi de çok kutupluluğun, Küresel Güneyciliğin etkisiyledir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Aralık 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türkiye’yi AB kapısından kurtarmanın anahtarı olarak BRICS

Kemalist kesimlerin bir bölümündeki en büyük zihin bulanıklığıdır: Atatürk’ün “Batıcılığı” miras bıraktığını savunurlar. Oysa Atatürk’ün bıraktığı “siyasi miras” Batıcılık değil, muasır medeniyettir, çağdaş uygarlıktır. 

Çünkü Atatürk tarihi iyi biliyordu, uygarlığın el değiştirdiğini biliyordu. İnsanlık zamanla çoğalan vagonlar gibiydi ve lokomotifi kullananlar sürekli değişiyordu. Lokomotifi uygarlığa öncülük edenler kullanıyordu. Son 400 yüzyıldır da sanayi devrimi, kapitalizm, modernite ve aydınlanma ile uygarlığa Batı liderlik ediyordu. 

Tek dişi kalmış canavar

Ancak Batı, devrimci barutunu tüketmekte, ilerici özelliklerini yitirmekte, gericileşmekteydi. Kuşkusuz bunu Atatürk de görüyordu. Çünkü Batı’nın emperyalizm aşamasında olduğunu biliyor, o nedenle dünyayı ezen milletler – ezilen milletler diye sınıflandırıyor ve hepsinden önemlisi de bizzat emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı veriyordu. 

Özetle, emperyalizmi “tek dişi kalmış canavar” olarak betimleyenler için Batı tek ve hep dönülecek yön değildi ve olamazdı. Elbette gericileşmekte olsa da Batı’nın aydınlanma kazanımları, teknolojik üstünlüğü, kültürü, sanatı, hukuku vb. hâlâ insanlığın önünde 20. yüzyılın başında bir modeldi ve Atatürk de onları aldı. Ama biliyordu ki dünya değişiyordu, Asya’nın uyanmakta olduğunu da bir öncü olarak görüyordu. “Asyai bir milletiz” demesi de ondandır, Batı yerine “çağdaş uygarlık” neredeyse orayı hedef göstermesi de ondandır.

Türk siyasetinin iki paradoksu

Türk siyasetinin önemli paradokslarından biridir: Siyasal İslamcılık Batı’ya dayanarak ve Atlantikçiliğe bağlanarak Kemalist devletle hesaplaştı; Kemalistlerin bir bölümü ise siyasal İslamcılığın panzehirinin Batıcılık olduğunu savunarak politika yapıyor.

Yine Türk siyasetinin önemli paradokslarından biridir: Tehdidin kaynağının Atlantik olduğunu saptarlar ama Türkiye’nin Batı kampında kalarak kendini savunabileceğini düşünürler.

Gazetelerde “tamam Batı bizi hedef alıyor ama yine de yerimiz Betı’dır” diye yazan Kemalist aydınları, akademisyenleri, emekli generalleri gördükçe Doğan Avcıoğlu’nu, İlhan Selçuk’u, Attila İlhan’ı özlemle anıyorum…

Bloklaşmaya karşı çok kutupluluk

Bu konuya şundan girdik: Çok kutupluluk gelişiyor, Batı bloklaşmacılığı sürdürmeye çalışsa da ABD ve Avrupa dışındaki dünya ülkeleri bloklaşmaya karşı çok kutupluluğu savunuyor, bir bölümü çok taraflılık uygulayarak manevra alanını genişletmeye çalışıyor. 

Türkiye mi? Aslında çok taraflılık uygulama potansiyeline en sahip ülke ama neo-Abdülhamitçi çizgiyle uygulanamıyor ve tersine çok taraftan kazanç yerine çok tarafa taviz veriyor.

Yine de hiç kimsenin gidişatın tersine yol alabilmesi mümkün değil. Döne döne. hayat Ankara’nın önüne Asya’yı, BRICS’i, ŞİÖ’yü getiriyor, dayatıyor.

İşte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti sırasında verdiği mesajlar da o dayatma nedeniyleydi. Cumhuriyet gazetesinde o mesajları ayrıntılı değerlendirdim. Ancak dayatmayla da olsa, Türkiye’deki Atlantikçi takım o mesajlardan rahatsız oldu, Türkiye’nin BRICS’e katılma arayışından derin endişe duydu.

Şimşek’in Fidan’a yanıtı

Örneğin Türkiye’nin üç pasaportlu Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra’daki Chatham House toplantısında Fidan’ın Çin’le iyi ilişkiler ve BRICS mesajlarına karşı şunları söyledi: 

“Tarihsel olarak Batı’ya doğru bir yönelimimiz var. Avrupa Konseyi üyesiyiz, NATO üyesiyiz, açıkça AB üyeliğine adayız. Dolayısıyla Türkiye’nin Batı’ya doğru yürüyüşü yeni bir şey değil, aslında üç asırlık bir geçmişi var. Avrupalı dostlarımız ve komşularımızla yaptığımız savaşlarda bile, Batı’ya yönelim temel motivasyondu. Şunu söylemeye çalışıyorum; Batı’da Türkiye’nin çıkarlarına daha iyi hizmet eden kural tabanlı bir sistem görüyoruz. Ancak BRICS veya G20, bunların hepsi diyalog platformu. Yani Avrupa Birliği (AB) gibi değil. Bu aşamada söyleyebileceğim tek şey, AB ile olan ilişkimizi takdir ettiğimizdir. AB’yle ayrışmayı göze alamayız.”

Atlantikçilerin BRICS endişesi

Bu sözleri duyan da Türkiye’nin AB üyesi olduğunu ve bu nedenle Şimşek’in AB’den ayrılarak BRICS’e yönelmeye itiraz ettiğini sanır!

Baştan aşağı aldatmaca bu sözler. Türkiye AB üyesi değil, olmayacak, olamayacak. Türkiye’yi 1999’da Asya’ya yönelmesin, Atlantik kampında kalsın diye AB kapısına bağladılar ve AKP sayesinde de orada tutmayı sürdürüyorlar. AB Türkiye’yi sınırlarının önündeki bir “tampon ülke” olarak görüyor ve göç anlaşması gibi anlaşmalarla da bunu hayata geçiriyor.

Türkiye’ye tehditler ABD ve AB’den geliyor: Türkiye’yi hedef alan terör örgütlerini destekliyorlar, darbelere sponsorluk yapıyorlar, Akdeniz’den Karadeniz’e Türkiye’nin çıkarlarına aykırı adımlar atıyorlar, Türkiye’ye yaptırım uyguluyorlar vb.

Dünyanın ekonomik merkezi çoktandır Batı’dan Doğu’ya kaymış durumda, buna paralel olarak siyasetin merkezi de değişecek, değişiyor. Küresel Güney uluslararası meselelere ağırlığını koymaya başladı. 

ABD bu gidişatı Soğuk Savaş’tan kalma bloklaşma anlayışıyla durdurmaya çalışıyor ama nafile. Çok kutupluluk bloklaşmayı dışlıyor. Türkiye bu süreçte kaçınılmaz olarak Küresel Güney’in aktif üyelerinden biri olacaktır. Atlantikçiler bu nedenle BRICS endişesi yaşamaktadır. Çünkü BRICS Türkiye’yi AB kapısından kurtarmanın anahtarıdır. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
25 Haziran 2024

, , , , , ,

3 Yorum

ATLANTİK – ASYA SAVAŞI

Türk savaş uçağının düşürülmesi, Suriye topraklarında yaşanan Atlantik-Asya savaşını yeni bir aşamaya taşıdı. Atlantik’in kuvvet kaybettiğini, Asya’nın kuvvet kazandığını söyleyebiliriz. İnceleyelim:

ATLANTİK CEPHESİ

ABD: ABD’nin Suriye’ye açtığı savaş 14 ayı doldurdu. Bu süre içerisinde Washington’un hedefine yaklaşamadığını kesin olarak saptayabiliriz. ABD, bu hedef için rol dayattığı Türkiye’yi de istediği oranda sahaya süremedi.

ABD birinci olarak derin ekonomik krizi nedeniyle sonuç alıcı hamle yapamıyor, ikinci olarak da müttefiklerini tam olarak yanında tutamıyor. Atlantik ittifakındaki çatırdamanın esas kaynağı, ABD’nin bu bağı koruyacak ekonomik olanaklara artık sahip olmamasıdır: Marshall yardımı yoksa, Atlantik ittifakı da yoktur!

NATO: NATO’nun “sizi destekliyoruz ama bizden bir şey beklemeyin” anlamına gelen toplantısı, ABD’nin çaresizliğinin bir diğer göstergesi oldu. NATO, yem yaptığı Türkiye’nin arkasında duramadı!

AB: Almanya merkezli Avrupa, ilk günden itibaren “savaş çıkmasına karşı” bir görüntü çizdi. Hollande‘ın yönettiği Fransa, Sarkozy döneminden farklı olarak ABD’ye bağımlı davranmayacağının işaretlerini gün geçtikçe artırıyor. İngiltere’nin Erdoğan hükümetine “arkanızdayız” mesajı vermesi ise kuru gürültüden öteye gidemiyor.

KÖRFEZ ÜLKELERİ: ABD’nin Suriye savaşında Türkiye’nin yanına yerleştirdiği Suudi Arabistan ve Katar ise uçak düştüğü günden bu yana sessiz! Esad‘ın devrilmesi için Türkiye’ye gaz ve para veren ikili, sadece gelişmeleri izliyor.

TÜRKİYE: ABD’nin verdiği Esad‘ı devirme görevini 14 aydır yerine getiremeyen AKP hükümeti, bu süre içinde bölgede gün geçtikçe yalnızlaştı. Son olay ise AKP koalisyonu içinde çatlaklar oluşturmaya başladı. Yeni Şafak‘ın temsil ettiği etkili kesimin “tuzak” uyarısı yapması, tartışmanın daha da büyüyeceğine işaret ediyor. Komşularla sıfır sorun yerine sıfır komşulu bir Türkiye gerçeğinin ortaya çıkması, önümüzdeki süreçte zorunlu siyasal değişikliklere yol açacaktır.

ASYA CEPHESİ

ÇİN: Rusya’yla birlikte BM Güvenlik Konseyi içinde Atlantik’in Suriye saldırısına barikat oluşturan Çin, 2012 Mart’ında ikinci aşamaya geçmiş ve Annan Planı ile inisiyatifi Asya lehine geliştirmişti. İki devlet, Atlantik’in Türkiye üzerinden kotardığı “Suriye’nin dostları” toplantılarını önce etkisizleştirmiş, sonra da Batı’nın önüne Esad‘ın davet edileceği, İran’ın katılacağı türden Cenevre toplantıları getirmiştir. Çin, ABD’nin inişe geçtiği ve kendisinin yükseldiği yeni dünyada büyük sorumluluk alabileceğini de, Suriye örneği üzerinden dünyaya ilan etmiş oldu.

RUSYA: Rusya, Atlantik’e karşı savunduğu Suriye cephesine, askeri olanaklarını da seferber etti. Zaman zaman uçak gemisini, savaş gemilerini Doğu Akdeniz’e getirerek ABD’nin müdahale girişimine sessiz kalmayacağının işaretlerini veren Moskova, bir hava saldırısına karşı da Suriye’de savunma kalkanı inşa etti.

İRAN: Suriye’ye saldırıyı kendisine yapılmış bir saldırı olarak değerlendirdiğini ilk günden dünyaya ilan eden Tahran, emyeryalist bir müdahaleye komşularıyla birlikte geçit vermeyeceğini pratikte gösterdi. Tahran’ın Şam ve Bağdat’la kurduğu ittifak bölge açısından ilktir ve tarihidir. Bu ittifaka Lübnan’ı da katan Tahran, diğer yandan Bahreyn gibi ülkeler üzerinden emperyalizme karşı mücadele veriyor; Mısır’ın İsrail karşıtı kampa dahil edilmesi için siyasal gücünü kullanıyor ve en önemlisi Türkiye’yi AKP hükümetine rağmen, İran-Irak-Suriye ittifakına davet ediyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Haziran 2012

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın