Posts Tagged Hakan Fidan

S-400 İsrail’in müttefikine mi veriliyor?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yeni Şafak’a yaptığı açıklamada, S-400 hava savunma sistemlerinin üçüncü bir ülkeye satışı için görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “İlgili tüm ülkeler arasında teknik müzakereler devam ediyor” dedi.

S-400 almaya karar verildiğinde itiraz edenlere karşı “kimse bize karışamaz” diyen, alırken “vazgeç” baskısı yapanlara “geri adım atmayız” diyen iktidarın ABD baskısına direnemeyip S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, öncelikle Ankara’nın iradesi açısından vahimdir.

S-400 silah olmanın ötesidir

S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir; 

– Askeri açıdan silah envanterini çeşitlendirerek tek adrese bağımlılıktan kurtulma tutumudur, 

– Program düzeyinde ABD’den “stratejik özerk” olma hedefidir, 

– Politika düzeyinde komşularla iyi işbirliği ve “bölge merkezli dış politika” izleme amaçlıdır.

Neo-Abdülhamitçi AKP hükümeti ise S-400’ü taktik amaçla, ABD’yle daha iyi pazarlık yapabilmek amacıyla aldı ama doğru dürüst pazarlık bile yapmadan, ABD’nin baskısıyla elinden çıkarmayı kabul etti.

ABD onaylı alıcı

Türkiye’nin S-400’ü verebileceği “onaylı” ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğu belirtiliyor.

Fidan’ın ifade ettiği teknik müzakerenin sürüyor olmasının nedeni bu “onaylı” olma durumu olasılıkla. Türkiye’den S-400’ünü satmasını isteyen ABD’nin, devredilecek ülkeyi haliyle “onaylaması” gerekiyor. O ülke hem ABD’nin müttefiki olmalı hem de alacağı S-400 ABD’nin müttefiklerine karşı risk oluşturmamalı. 

BAE bu kriterlere fazlasıyla uyuyor. Fazla kısmı da BAE’nin neredeyse İsrail’in bölgedeki en iyi işbirliği yaptığı ülke olmasıdır. BAE İsrail’le sadece bölgemizde değil Afrika’daki operasyonlarda da birlikte hareket ediyor.

Dolayısıyla Türkiye S-400’ü elinden çıkarırsa ve BAE’ye verirse, bu S-400’ü İsrail’in müttefikine vereceği anlamına gelir.

Moskova’nın tutumu 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bahsettiği “süren teknik müzakerelerin” önemli bir aktörü de S-400’ün üreticisi olan Rusya’dır. 

Moskova’nın sözleşmeye rağmen Ankara’nın satışını engelleyeceğini sanmıyorum. Putin, S-400’ü satarken de Türkiye’nin elden çıkarmasına razı olurken de ülkesinin çıkarlarını düşünür haliyle. 

Oradaki temel çıkarı da şudur: NATO üyesi Türkiye ile iyi işbirliği sürdürebiliyor olmak. Bunun değeri konuşulan yeni bir nükleer santralden çok daha fazladır Moskova için. 

Astana-Atlantik terazileri

Dikkat edilirse, Ankara’daki NATO zirvesi, Türk dış politikası açısından bir viraj oldu. Son tahlilde Ankara’nın S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, NATO 3.0’ın sonucudur.

Türkiye iyi kötü denge kurmaya çalıştığı dış politika konularında, NATO zirvesinden bu yana, dengeyi Atlantik’in çıkarlarına uygun şekilde kırmaya başladı. Bu Ukrayna-Rusya savaşından da böyle, ABD-İran savaşında da, diğer bölge sorunları konusunda da… 

S-400, Türkiye’nin Rusya ve İran’la birlikte Astana Platformu’nda hareket ederek ABD dışı bölgesel çözümler aramasının sembolüydü. S-400’ün elden çıkarılması ise Türkiye’nin ABD stratejisine eklemlenmesi demektir. Bunun Ankara’nın İsrail politikasına nasıl yansıyacağını da önümüzdeki dönemde görmeye başlarız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin bölgesel yük paylaşımı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Pakistan ve Suudi Arabistan’la imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşaması’nın 2 yıl 8 ay süren bir hazırlık aşaması olduğunu belirtti. (AA, 8.8.2026)

Pakistan Savunma Üretim Bakanı Raza Hayat Harraj da 15 Ocak 2026’da Reuters’e yaptığı açıklamada, üç ülkenin bir yıldır üçlü anlaşma üzerinde çalıştığını ve taslak metnin hazır olduğunu söylemişti. 

Bu süreçteki kimi temas ve anlaşmalar, Washington’un Mekke Anlaşması’nın neresinde olduğunu anlamamızı kolaylaştıracaktır.

İkili savunma anlaşmaları

– 24 Şubat 2025’te, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, Pentagon’da ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile görüştü. Pentagon’un resmi açıklamasına göre iki bakan “ABD-Suudi stratejik savunma ortaklığını, bölgesel güvenliği, askeri işbirliğini ve caydırıcılığı” ele aldı. 

– 7 Haziran 2025’te, Beyaz Saray’da sıradışı bir buluşma vardı. 21 Haziran 2025’te bu köşede “Beyaz Saray’da Pakistanlı komutan” başlığıyla yazdım. ABD Başkanı Trump, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’i Beyaz Saray’da ağırlamıştı. Münir’e eşlik eden isim de ilginçti: Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) Başkanı Korgeneral Asım Malik.

Peki Trump bir asker ve bir asker/istihbaratçı ile ne görüşmüştü? Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin yaptığı açıklamaya göre Trump ile Münir şu konuları ele almıştı: “İran-İsrail çatışması, Pakistan-Hindistan gerilimi, Pakistan-ABD ilişkileri, terörle mücadelede işbirliği, ticaret, ekonomik kalkınma, maden ve mineraller, yapay zekâ, enerji, kripto para birimleri ve yeni teknolojiler.” (AA, 19.6.2025)

– 17 Eylül 2025’te,  Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzalandı.

– 18 Kasım 2025’te ABD ile Suudi Arabistan Stratejik Savunma Anlaşması imzaladı. Beyaz Saray, Suudi Arabistan’ın 1 trilyon dolarlık yatırım taahhüdünü içeren anlaşmayı “ABD ile Suudi Arabistan’ın ekonomik ve savunma ortaklığını güçlendiren anlaşma” diye duyurdu. Pentagon anlaşmayı ABD’nin bölgesel yük paylaşımı stratejisinin parçası olarak tanımladı. 

– 23 Temmuz 2026’da ABD ile Suudi Arabistan nükleer işbirliği anlaşması imzaladı.

Bütünleyen mekanizma

Her üç ülke de, Mekke Anlaşması’nı, ABD’yle olan savunma anlaşmalarını “bütünleyen bir mekanizma” olarak tarif ediyorlar. 

Bu tanım, ABD’nin “bölgesel yük paylaşımı” içeren yeni Ulusal Güvenlik ve Savunma Stratejisi belgeleriyle de uyumlu. İki belge, ABD’nin önümüzdeki dönemde Batı yarımkürede “yeni Monroe Doktrini” ilan ettiğini, diğer yarımkürede Çin’le mücadeleyi esas alacağını, bu nedenle Avrupa ve Ortadoğu’daki müttefiklerine daha çok sorumluluk dağıtacağını içeriyordu. 

ABD, İran meselesini bir an önce “çözerek” ve çevrelenmesini bölgedeki müttefiklerine devrederek asli işine odaklanmak istiyor. ABD elbette aynı zamanda ileri karakolu İsrail’in güvenliğini de garantiye almak istiyor. Washington bu amaçla özellikle Suudi Arabistan’ın İsrail’le İbrahim Anlaşması imzalamasını istiyor. Bunun için de Trump’ın Gazze Barışı’nın ilerleyebilmesi gerekiyor.

Kısacası bölgede hepsi birbiriyle ilgili gelişmeler yaşanıyor. 

Mekke Anlaşması’nın ikili karakteri

Mekke Anlaşması bu nedenle ikili bir karaktere sahip: Hem ABD’nin bölgesel yük paylaşımı stratejisiyle uyumlu ve İran’ı çevrelemeyi içeriyor ama hem de ABD’nin güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığının İran’la savaşta görüldüğü gerçeğinin sonucu. Dolayısıyla ABD için de Mekke Anlaşması’nın tarafları açısından da mesele, çıkarları uyumlaştırmak ve ortaklaştırmaktır. 

Peki bu ne kadar olası? Suudi Arabistan açısından sorun İran ve onunla bağlantılı Yemen; Pakistan Hindistan’la çatışma riski içeren problemler yaşıyor; Türkiye ise bölgede İsrail’le sorunlu. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın taraflarının “ortak bir birincil tehdit algılaması” yok ama birincil olmasa da kimi sorunları caydırılması gereken ortak tehdit olarak algılıyorlar. İşte ABD’nin kullanmak istediği zemin de bu. 

Çok kutupluluk

Anlaşmanın imzalanmasından bir saat sonra ham verilerle yaptığım “Mekke Paktı sorunu” başlıklı ilk analizi bitirirken şöyle demiştim: “Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir.”

Olguların ikili karakteri ve dönüşme kapasiteleri, elbette çok kutuplu/merkezli dünyanın inşasıyla ilgilidir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Ortadoğu’nun ABD sorunu

İlişkilerinin en gerildiği süreçte, İran ile Suudi Arabistan, Çin’in başkenti Pekin’de 10 Mart 2023’te biraraya gelerek normalleşme kararı almıştı. Çin’in bu barışçı diplomatik başarısı ABD’yi çok rahatsız etmişti. Çünkü sorun yoksa, ABD’ye ihtiyaç da olmazdı. ABD bölgedeki varlığını gerekçelendirebilmek için gerekirse sorun yaratıyor ve karşıtlıklar oluşturuyordu.

ABD iki yıl sonra Haziran 2025’te İran’a saldırı başlattı ve artık Suudi Arabistan ile İran karşı karşıyalar. ABD Suudi Arabistan’daki üslerinden İran’a saldırıyor, İran da Suudi Arabistan topraklarındaki o üsleri vurarak ABD’ye yanıt veriyor.

Sadece iki yıldaki şu farklı iki örnek bile bölgemizin en önemli sorununun ABD emperyalizmi olduğunu göstermektedir. ABD sorun çıkarırken, karşıtlıklar üretirken, bölge ülkelerine sıra sıra saldırırken, tersine Çin problemlerin çözümüne arabuluculuk yapmaktadır. 

Bu “bölgenin dostu kim, düşmanı kim” temel sorusuna yanıt açısından kritik önemdedir. Bu, bölgesel güvenlik mimarisi inşa ederken sorulacak en temel sorudur. 

Hangi güvenlik mimarisi?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan üçlüsünün imzaladığı Mekke İttifakı anlaşmasını değerlendirdiği söyleşinde şöyle dedi: “Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerinin Türkiye üzerinden uzun vadede hatta orta vadede uyumlaştırılması da mümkün.” (AA, 8.8.2026)

Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerini uyumlulaştırabilmenin olası olup olmaması bir yana, bağımsız Avrupa ya da Ortadoğu güvenlik mimarilerinden söz edebilir miyiz acaba? Çünkü ABD, Ukrayna ve İran krizleri üzerinden, her iki bölgenin güvenlik mimarilerini parçalayarak, kendisiyle uyumlu olanı inşa etmeye çalışıyor. 

ABD, Ukrayna krizi üzerinden Rusya’yı dışarıda bırakan bir Avrupa güvenlik mimarisini, İran’ı vurarak da İsrail merkezli bir Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa etmeye çalışıyor. 

Dolayısıyla Dışişleri Bakanı Fidan’ın uyumlulaştırma iddiasında bulunduğu Avrupa ve Ortadoğu güvenlik mimarileri, eğer Rusya ve İran içinde değilse, zaten ABD sponsorlu güvenlik mimarileri olduğunu anlamına gelir.

Mekke Paktı’nın rolü

Bölgemizin önümüzdeki dönem açısından en temel konusu şudur: ABD’yi dışarıda bırakan bir büyük bölgesel güvenlik mimarisi inşa edilebilecek mi, yoksa biri ABD’nin kontrolünde olan, farklı güvenlik mimarileri mi olacak? 

ABD, İsrail hegemonyasında bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor. ABD bunu Hazar-Akdeniz hattında İsrail-Türkiye normalleşmesiyle, Körfez-Akdeniz hattında İsrail-Körfez ülkeleri normalleşmesiyle sağlamayı planlıyor.

İran’ın başarısı bu bakımından kritiktir; ABD planlamasını füzeleriyle frenlemiş durumda. Dahası Amerikan güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığını da bölge ülkelerine göstermiş oldu. 

Dolayısıyla bölge ülkeleri açısından maharet, bu konjonktürü, ABD’yi dışarıda bırakacak şekilde bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa edebilmenin zemini yapabilmektir. Tersine, bunu İran’ı dışarıda bırakan bir anlayışla ele almak ise bölgecilik değil, dar çıkarcılıktır ki döner dolaşır ABD’ye yarar.

Sonuç olarak diyebiliriz ki Mekke Paktı’nın Ortadoğu güvenlik mimarisi açısından değerinin iki zıt temel ölçütü vardır: ABD ve İran’a karşı pozisyonu.

İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa edemez, üye ülkelerin güvenliğiyle sınırlı kalır ama daha önemlisi İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, ABD’nin bölgesel işlerinin vekaletini almış olur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

TELE1, RTÜK, AKP, NATO, ABD

Silivri’de, “dört kişilik casusluk örgütü” iddiasının duruşmasındayım. Bu kumpasın en önemli nedeninin TELE1’e el koymak olduğu süreç boyunca net şekilde görüldü. Merdan Yanardağ gözaltına alınır alınmaz TELE1’e kayyım atadılar. Oysa Merdan Yanardağ kanalın sahibi bile değildi. Ve Merdan Yanardağ daha mahkemeye çıkarılmadan, TELE1’i satmaya kalktılar.

Bakınız tüm bunların NATO zirvesi ve iktidarın yeni dönemde ABD’nin işlerine talip olmasıyla doğrudan ilgisi var. Anlatayım.

RTÜK’ün NATO uyarısı!

Yarın başlayacak NATO’nun Ankara Zirvesi için günlerdir Türkiye’nin çeşitli renklerdeki solcularına operasyon yapıyorlar. NATO karşıtı bir iklimden o kadar çok korkuyorlar ki NATO haberleri nedeniyle gazetecileri de gözaltına alıyorlar: “Odatv editörü Ceren Erdoğdu sabah saatlerinde evine yapılan hukuksuz baskınla gözaltına aldı. Erdoğdu son olarak, ‘AKP’ye muhalif Müslümanlardan NATO çıkışı: Zirve öncesi imza kampanyası’ başlıklı habere imza atmıştı.” (Cumhuriyet.com.tr, 5.7.2026)

Ve dün RTÜK bir “uyarı” yayınlayarak radyo ve televizyonlara “gözüm üzerinizde” dedi. Hiç abarttığımı sanmayın, aynen öyle dediler: “Yayıncı kuruluşlarımızın milli güvenlik perspektifimizi gözetmeleri büyük önem arz etmektedir. Tüm yayın akışlarının titizlikle takip edilmekte olduğunu önemle hatırlatıyoruz.”

RTÜK’ün “AKP’ye uygun yayıncılık” görevi!

RTÜK’ün açıklamasının özet anlamı şudur: AKP’nin güvenlik ve dış politikası, Türkiye’nin güvenlik ve dış politikasıdır ve karşı çıkılmamalıdır!

Bakınız biz bunu TELE1’de yaşadık. AKP’nin Suriye politikalarına karşı yaptığımız yayınlara RTÜK, “Türkiye’nin milli güvenlik ve dış politikasına aykırı yayın” diyerek ceza verdi!

TELE1 o cezalara rağmen, izleyicisinin de desteğiyle en zor şartlarda yayınlarını sürdürdü. İşte casusluk davası cezalarla engellenemeyen bir yayıncılık faaliyetini kayyımla durdurma kumpasıdır.

Milletin değil büyük sermayenin çıkarı

RTÜK’ün radyo ve televizyonlara yaptığı “NATO yayını” uyarısı, “kalemi dik” gazetecilerin, yazarların ve aydınların tutumunu milim değiştirmeyecek elbette. Biz Türkiye’nin ve Türk milletinin çıkarı gereği “Türkiye’nin NATO’dan ve NATO’nun Türkiye’den çıkması gerektiğini” anlatmaya devam edeceğiz. Zira Türkiye’nin gerçek çıkarı NATO’da olmasında değil, NATO’dan kurtulmasında, bağımsız ve bağlantısız olmasındadır.

Türkiye’nin NATO üyeliğini, Türkiye’nin ABD’yle işbirliğini, Türkiye’nin BOP gibi ABD projelerine eşbaşkanlık/taşeronluk yapmasını, Türkiye’nin Avrupa’nın güvenliğini sağlamaya gönüllü olmasını “Türkiye’nin çıkarı” diye propaganda ediyorlar yıllardır. Bu propaganda Türk milletinin değil, emperyalizmin, işbirlikçisi büyük sermayenin ve onların siyasetteki temsilcilerinin çıkarı içindir.

Fidan’dan görev talebi

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, NATO zirvesi bağlamında, 2 Temmuz akşamı CNN Türk’teydi. İki mesajı dikkat çekiciydi:

1) Fidan, “Türkiye ile Amerika arasında kötü olmayı gerektirecek hiçbir konu yok” dedi!

2) Fidan, Türkiye’nin Ukrayna, Suriye, İran, Körfez gibi bölgelerde oynadığı role işaret ederek şöyle dedi: “Bu rol aslında Amerika gibi gerçekten küresel manada kendisine gereğinden fazla yük alan bir ülkenin belli noktalarda Türkiye gibi ortaklara güvenmesi için birçok neden ortaya çıkıyor.” (AA, 3.7.2026)

Bu açık açık, iktidarın yeni dönemde ABD’nin bu coğrafyadaki bazı işlerini üstlenmeye hazır olduğu bildirimidir. Dolayısıyla asıl Türkiye’nin çıkarına aykırı olan politika, bizzat iktidarın politikasıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Temmuz 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Ankara’da ABD-İngiltere çatışması senaryosu

Anımsayacaksınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık arkadaşı Bülent Kuşoğlu “Erdoğan sonrası için hazırlık yapılıyor, devlet aklı bir şeyler kurguluyor” demişti. 

Meğer böyle düşünen sadece Bülent Kuşoğlu değilmiş. Ankara’da Türk milliyetçilerinden muhafazakarlara, Kürt milliyetçilerinden sosyal demokratlara, geniş bir siyasi çevrede böyle düşünenler var.

İşin ilginç yanı dışişleri ve özellikle güvenlik bürokrasi içerisinde de böyle düşünen azımsanmayacak bir kesim var. 

Siyasi hazırlığın nedeni

Tam bir komploculuk! Sınıf, halk, ekonomi, hatta siyasi partileri bile aşağıda tutarak, yukarıda yapılan bir üst akıl planlaması! Dışarıdaki ana aktörlerden içerideki aktörlere uzanan ekipler çatışması!

Bu tezleri dile getirenlerin ortak yaklaşımı şu: Siyasette bugün yaşananların tamamı, açılımdan yeni anayasa hazırlığına, CHP’ye operasyondan yeni koalisyon hazırlıklarına kadar, her şey ama her şey ABD ile İngiltere’nin çatışmasıymış! Hatta 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesini de bu çatışma sürecinin yeni bir aşaması olarak dile getiriyorlar.

Evet böyle diyorlar, meselenin esasının yeni dönemde Ankara’da ABD’nin mi İngiltere’nin mi hakim olacağının kavgası olduğunu iddia ediyorlar!

Ankara’da bağımsızlıkçılık erozyonu

Bu tezi dile getirenler açısından en vahimi şu: Ankara’da “bağımsızlıkçılık” büyük erozyona uğramış. Kendilerini Washington ile Londra’nın bilek güreşinde bir alet durumuna indirgeyenler, bu senaryoları savunmakta hiçbir sakınca görmüyorlar ne yazık ki… 

Geçen yüzyılın başında “İngiliz işgalini de ABD mandasını da” reddeden ve “ya istiklal ya ölüm” diyerek Ankara’yı “bağımsız başkent” yapanların yerini, yıllar içerisinde adım adım “ya ABD ya İngiltere” diyenler doldurmuş durumda özetle… 

Bakınız sadece bu değişim bile Türkiye’nin neden NATO’dan çıkması gerektiğini resmediyor aslında: Çünkü Ankara’da böyle düşünebilme “aklını” inşa eden Amerikancılıktır, Atlantikçiliktir, NATO’culuktur.

Hep söyleriz: Türk bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi Atlantik’te boğuldu.

Londracıların tasfiyesi iddiası

Peki bu tezi dile getirenlere göre ABD-İngiltere çatışmasının siyasi izdüşümü ne? Özel-İmamoğlu ekibi ile AKP içindeki Gül, Arınç ve benzerleri İngiltereciymiş. Haliyle karşısındakiler de Amerikancı oluyor. Ama bu Amerikancılığı “Türkiyeci bir Amerikancılık” diye savunuyorlar! 

AKP, MHP, Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ve “Türkiyeci bir yapıya” dönüştürülecek DEM ve diğer bazı partileri “Türkiyeci Amerikancılık” cephesi olarak resmediyorlar ve bu dört partideki tasfiyeleri “Londracıların temizliği” diye değerlendiriyorlar. (Halbuki İngiltereci Gül, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayıydı!)

Peki son günlerde artan “AKP’de kim ikinci adam olmalı” tartışmaları da bu eksende mi? İzliyorsunuzdur; “Berat Albayrak Erdoğan’ın sağ kolu olsun” diyenler, “Bilal Erdoğan AKP’nin başına geçmeli” diyenler, “Esas güçlü aday Berat Albayrak” diyenler, “Hakan Fidan devletin adayıdır” diyenler…  

Komplo neyi örtüyor? 

Bu senaryolar gerçekçi değil. Dahası olanın üzerini örtmeyi amaçlar nitelikte. 

Türkiye’de kökleri Osmanlı’dan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından kalma bir “İngiliz aklı” efsanesi var. Bunlara göre dünyada her şeyi İngilizler planlar. Evet, İngiltere küresel liderken bu doğruydu ama 1945’ten sonra tablo değişti, İngiltere’nin yerini ABD aldı. İngiltere’nin ABD’yle bir ülkenin başkentinde iktidar yarışına girecek bir konumu yok. Bir kere bu çapta ekonomisi yok. Bugün sistem açısından aslında İngiltere bile Amerikancı! Dolayısıyla Londracılık da aslında Washingtonculuktur.

Olanı ABD-İngiltere çatışması diye sunanlar, aslında kendi Amerikancılıklarını kamufle etmeye çalışıyorlar. ABD’ye dayanarak iktidarlarını sürdürebilmek için rakipleriyle mücadelelerini “Londracıların tasfiyesi” diye propaganda etmeye çalışıyorlar. 

Maliye Bakanı İngiltere vatandaşı olan bir iktidarın Londracılarla mücadele ettiğinin propaganda edilmesi, aynı zamanda senaristlerin zor durumuna işaret ediyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Haziran 2026

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türkiye Asya-NATO’suna karşı olmalı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen hafta Japonya merkezli Nikei Asia gazetesine yazdığı makale önemliydi, iç politik gündemin ağırlığı nedeniyle değinemedik. 

Fidan makalesinde savunma işbirliği konusunu öne çıkardı. Türkiye’nin insansız hava araçları (İHA) konusunda Japonya ile işbirliğine istekli olduğunu, bu işbirliğinin ortak geliştirme ve ortak üretim için önemli fırsatlar sunabileceğini belirtti. (AA, 30.5.2026)

Fidan’ın NATO’ya daveti

Ancak Fidan’ın asıl önemli mesajı NATO’yla ilgiliydi. Fidan, Türkiye’nin 7-8 Temmuz’da ev sahipliği yapacağı NATO zirvesinde, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda liderleri ile savunma bakanlarını ağırlamak istediklerini belirtti. 

Fidan’ın bu ülkeleri sıralarken, bu ülkelerden “NATO’nun Hint-Pasifik ortakları” diye söz etmesi önemliydi. Zira ABD yönetimi bir süredir Asya-Pasifik yerine Hint-Pasifik adlandırmasını kullanıyor. Çünkü ABD Çin’e karş Hindistan’a dayanmak istiyor 

ABD’nin Japonya planlaması

Dışişleri Bakanı Fidan’ın davet etmek istediği ülkelerin Ankara’daki NATO zirvesine katılabilmesi, tüm NATO ülkelerinin onayıyla mümkün. Ancak ABD, son bir kaç zirvedir zaten bu ülkelerin zirvelere katılmasını sağlıyor. Bu bakımdan Fidan’ın davetini, Washington’un talebinin ev sahibi tarafından dile getirilmesi olarak yorumlayabiliriz. 

Peki ABD bu ülkeleri neden NATO zirvesine çağırıyor? 

Çünkü Japonya ve Güney Kore, ABD’nin Çin’e karşı askeri üssü durumunda. İki ülkede ABD askerleri var ve ABD geçen yıl Çin’e karşı Japonya ve Güney Kore’yle üçlü bir savunma ortaklığı oluşturdu. 

Avustralya ise ABD’nin Çin’e karşı nükleer üs haline getirmeye çalıştığı ülke. Anımsayacaksınız, ABD, Fransa’nın Avustralya’yla yaptığı nükleer denizaltı anlaşmasını bozmuş ve yerine İngiltere’yle birlikte kendisi anlaşmıştı. Böylece üç ülke, ABD, İngiltere ve Avustralya AUKUS’u oluşturmuştu. Washington yönetimi buna Yeni Zelanda’yı da dahil etmeye çalışıyor.

ABD’nin Asya-NATO’su alt grupları

Fransa, bir parça da bu nedenle ama daha ziyade NATO’nun Asya’ya genişlemesine karşı olduğu için, birkaç zirvedir ABD’nin Japonya planını engelledi. O plan, ABD’nin Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir “NATO irtibat ofisi” açmasıydı. Paris, bunu onaylamıyor. 

Ama ABD, Asya-Pasifik coğrafyasında kurduğu üçgenleri, dörtgenleri, beşgenleri Asya-NATO’sunun alt grupları şeklinde inşa etmeye çalışıyor. 

Bunlar, 1) ABD, Japonya ve Güney Kore arasındaki üçlü ortaklık; 2) ABD, İngiltere ve Avustralya arasındaki üçlü AUKUS ittifakı; 3) ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya arasında QUAD adlı dörtlü ortaklık ve 4) Soğuk Savaş’tan kalma ABD, İngiltere, Kanada Avustralya ve Yeni Zelanda arasındaki “Beş Göz” ortaklığı… 

NATO’da alan kaydırma dönüşümü

Dışişleri Bakanı Fidan’ın mesajından ve davetinden anlaşıldığı kadarıyla AKP hükümeti, ABD’nin NATO’yu Asya’ya genişletmesine soğuk bakmıyor. Oysa NATO’nun Asya’ya genişlemesi Türkiye’nin çıkarına değildir; tersine ABD’nin bu stratejisi, Türkiye’yi fiilen Asyalı komşularıyla karşı karşıya getirir. 

NATO’nun Baltık bölgesinden sorumlu Polonya, Batı Karadeniz’den sorumlu Romanya ve Doğu Akdeniz ile Ortadoğu’dan sorumlu Türkiye/Adana yeni karargâh planlaması yeterince risk dolu zaten. Ancak ne yazık ki Ankara bundan memnun ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler durumu “eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumdayız” diye tarif ediyor. Oysa ABD NATO’nun alanını kaydırarak, onu güncelliyor ve cephesini Avrasya’ya döndürüyor.

Kısacası Türkiye NATO’dan çıkmalıyken, Ankara’dakiler Türkiye’yi daha çok NATO’ya sokuyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Haziran 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

İran’sız iki proje

Medya kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı bilgilendirme toplantısında, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Türkiye’nin Suudi Arabistan veya Mısır’la güvenlik ittifakı kurup kurmayacağı” sorulmuş. 

Fidan “An itibariyle görüşmeler, konuşmalar var. Ama biz herhangi bir anlaşmaya hâlâ imza atmış değiliz.” yanıtını vermiş (AA, 15.1.2026).

Dışişleri Bakanlığının bu tür toplantılarına çağrılmadığım için bilemiyorum ama ya soru yanlış ya da Anadolu Ajansı’nın metni. Çünkü Mısır yerine Pakistan olmalı. Toplantıya katılabileceğini düşündüğüm isimlerin yazılarına baktım. Örneğin Nedret Ersanel’in köşe yazısı doğrudan “Suudi Arabistan – Pakistan – Türkiye kime karşı?” başlığını taşıyor (Yeni Şafak, 17.1.2026). Bu durumda Anadolu Ajansı haber metninde yanlış ülke ismi yazıldığı anlaşılıyor.

Türkiye-Pakistan-S.Arabistan ittifakı

Zaten konuşulan ittifak Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan ittifakı. Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Raza Hayat Harraj açıkladı, “Pakistan – Suudi Arabistan – Türkiye üçlü anlaşması hazırlık aşamasında. Anlaşma taslağı hazır ve üç ülkede de mevcut” dedi (Reuters, 15.1.2026). Ertesi günkü toplantıda Fidan’a bu sorulmuş olmalı.

Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ya da Türkiye – Suudi Arabistan – Mısır ittifakı, farketmez, ikisinin de temel eksiği İran’ın olmaması. İran’ın olmadığı bir güvenlik mekanizması ise baştan sorunlu olacaktır. 

Fidan, bahsettiğim toplantıdaki açıklamasının devamında şöyle demiş: “Cumhurbaşkanımızın vizyonu kapsayıcı, daha geniş, daha büyük dayanışma ve istikrar üreten bir platform.” Anlaşılan Erdoğan üç ülkeden daha fazla sayıda ülkenin bir platformda buluşmasını istiyor ki bu daha doğru bir model ama o modelde de İran’a yer olmayacağı anlaşılıyor!

Riyad’ın iki ayrı ittifak girişimi

Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ittifakı konuşulurken, bir de “Suudi Arabistan, Mısır ve Somali üçlüsü askeri koalisyon görüşmeleri yürütüyor” haberi düştü (Bloomberg, 16.1.2026).

İki ittifakın da merkezinde Suudi Arabistan var. Kanaatimce Prens Selman, coğrafyanın iki ayrı bölgesinde iki ayrı güvenlik garantisi oluşturmaya çalışıyor: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’la İran’a karşı, Mısır ve Somali’yle Birleşik Arap Emirlikleri’ne (daha doğrusu İsrail’e) karşı iki ayrı ittifak arayışında. Riyad’ın çarpışan İsrail ile İran’a karşı iki ayrı ittifak arayışında olması dikkat çekici!

Beşli güvenlik mekanizması

Anımsayacaksınızdır, dört ay önce bu köşede, Ufuk Ötesi’nde, “TRÇ ve beşli mekanizma” başlıklı bir makale yazmıştım. Bahçeli’nin “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermesini incelemiştim. TRÇ projesinin zayıf karnı da İran’sız olmasıydı. 

Makalemde “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” önermiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.” (Cumhuriyet, 20.9.2025).

Çin faktörü 

İsrail’in sırtını ABD’ye dayayarak Filistin’e, Lübnan’a, Suriye’ye, Yemen’e, İran’a, hatta Katar’a saldırması, bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyacı olduğunu net bir şekilde gösterdi. 

Konuşulan üçlü ittifak modelleri, esas olarak bu kaygı zemininde oluşuyor. Tabii bazı ülkeler, bu tür ittifakları ikincil olarak da bölgesel rakiplerine karşı dayanak yapmaya çalışıyorlar. İşte projelerin İran’sız olmasının nedeni de bu. 

Ancak mesele hayati derecede ciddidir ve ülkelerin bu tür ittifakları kendi dar çıkarları temelinde şekillendirme peşinde olması, kritik enerji ve zaman kaybıdır. Üstelik emperyalist ABD, ülkelerin “bu dar çıkarlarını” kendi çıkarlarına alet edebilme deneyimine fazlasıyla sahiptir. Öyle ki “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı” diye çıktığınız yolda, kendinizi o şer koalisyonunun yararına bir İran cephesinde bulabilirsiniz!

Neyse ki İran ve Suudi Arabistan’ı sürpriz bir şekilde Pekin’de buluşturabilen bir Çin diplomasi deneyimi var. Bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyaç duyması ve üçlü model arayışına girmesi önemli. Sonrasında Çin ve Rusya, bölgedeki ortakları İran’ın da katılımı lehine ağırlık oluşturacaktır.  

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ocak 2026 

, , , , , ,

Yorum bırakın

Fidan neden hedef?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan açılımı sabote mi ediyor? DEM Partili Cengiz Çandar bu gerekçeyle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı ağır sözlerle hedef aldı. Çandar TBMM’deki konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenerek, “Dışişleri Bakanınıza ayar verin” dedi!

Çandar, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Tekrar askeri yollara başvurmak istemiyoruz ancak SDG, ilgili aktörlerin sabrının tükenmekte olduğunu anlamalıdır” sözlerini anımsatarak, bunun Erdoğan ve Bahçeli’nin çizgisine aykırı olduğunu savundu. (Cumhuriyet, 19.12.2025) 

Ensarioğlu da Fidan’ı hedef aldı

Erdoğan-Bahçeli ile Fidan’ın açılım tutumları bu denli farklı olabilir mi? Bu iki tutum farkı, iktidarın siyaset yapma tarzı ya da müzakere yürütme yöntemi olamaz mı? Genel kanaat Fidan’ın elbette Erdoğan’ın tutumuna rağmen farklı bir tutum alamayacağı şeklinde.

Peki o zaman DEM’liler gibi kimi AKP’lilerden de Fidan’a benzer tepki gelmesi ne anlama geliyor? 

Örneğin AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu’nun Hakan Fidan’a gösterdiği tepkinin düzeyi, DEM’li Çandar’ınkinden aşağı kalır değil. Ensarioğlu, Rudaw TV’deki programda, Fidan’ın SDG’yi hedef alan sözlerine tepki göstererek, “Cumhurbaşkanı’nın iradesine aykırı tavır gösteren kişi ya görevi bırakır ya da görevden alınır” dedi. (Cumhuriyet, 21.12.2025)

Yaşar Güler’e neden sessizler?

DEM’li Cengiz Çandar Erdoğan’dan Fidan’a ayar vermesini, AKP’li Galip Ensarioğlu da Fidan’ın ya istifa etmesini ya da görevden alınmasını istiyor. 

DEM’li ve AKP’li iki isimden gelen bu sert tepkiler, ikilinin “açılım sürecini koruma” isteğinden mi? Elbette böyle düşünülebilir. Ama aynı ikili en az Hakan Fidan kadar SDG konusunda sert açıklamalar yapan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler için neden benzer şeyler söylemiyorlar? 

Örneğin Yeni Şafak, Yaşar Güler’in SDG’yi hedef alan sözlerini “Bakan Güler’den SDG’ye net mesaj: Kimseye sormaz gerekeni yaparız” başlığıyla dün birinci sayfadan öne çıkardı.

Güler’in sözleri Fidan’ınkinden daha mı hafif? Neden Çandar-Ensarioğlu ikilisi Güler’i değil de Fidan’ı hedef alıyor? Eski Genelkurmay Başkanı da olan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in etkisinin Fidan’ınkinden daha mı zayıf olduğunu düşünüyorlar? Güler’in sözlerinin ağırlığının Fidan’ınkinden daha hafif olduğunu mu değerlendiriyorlar?

AKP içinde klikler çarpışması mı? 

Anadolu halkı “Osmanlı’da oyun çok” derdi. Yavuz-Kürt İdris ittifakının modern versiyonunun sahnelendiği şu süreçte, benzer değerlendirmeyi yapabiliriz. Zira iktidarın açılım politikası ile iktidar içindeki güç merkezlerinin birbiriyle mücadelesi iç içe yürüyor gibi. Ankara kulislerinde “Erdoğan sonrası” için güç çarpışması yaşandığı konuşuluyor. 

Örneğin Fidan’ın medya ve sosyal medya üzerinden parlatma ve öne çıkma çalışması yaptığı iddia ediliyor. Bu nedenle Fidan’a “TikTokçu” diyenler bile var. 

Diğer yandan Bilal Erdoğan’ın son bir iki aydır öne çıkmasına ve yaptığı açıklamaların alt mesajlarına önemle dikkat çekiliyor. 

En ilginci de şu: Merkezinde Haber Türk’ün olduğu medya-sanat dünyasına yapılan operasyonların bayraktarlığını Sabah gazetesi yürütüyor. Muhafazakar mahalleye sıçrayan, dolayısıyla iktidara da bir ölçüde zarar veren bu operasyonlarda Sabah neden bayraktarlık yapıyor? Yoksa bu operasyonların aynı zamanda AKP içindeki “hedef” bir güç merkezini zayıflatacağı mı hesaplanıyor? Sabah grubu Haber Türk grubunu hedef alarak aslında Damat Berat Albayrak’a alan açmaya mı çalışıyor? 

Ankara kulislerine yansıyan bu değerlendirmeler, oyun içinde oyun olduğuna işaret ediyor. Mesele bazı muhalif kesimlerin iddia ettiği gibi “İBB kumpas davasını kamuoyunun gündeminden düşürmek için medya-sanat dünyasına uyuşturucu operasyonu yapıyorlar” basitliğinde ele alınmamalıdır. Tersine muhalefet bu operasyonlar ile klikler çarpışması arasında bir bağ olup olmadığının üzerinde önemle durmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Aralık 2025 

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İki entegrasyon, iki idari yapı

Suriye’den gelen bilgiler, Şam ile SDG’nin entegrasyonda bir orta yol bulmaya yakın olduklarına işaret ediyor. 

ABD’nin Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara ile SDG Komutanı Mazlum Abdi’ye imzalattığı 10 Mart mutabakatına göre, SDG’nin 31 Aralık’a kadar Suriye ordusuna entegrasyonu gerekiyor.

Peki nasıl?

İki model

Türkiye ve Şam yönetimi, SDG’nin kendini dağıtarak, her SDG’linin tek tek Suriye ordusuna entegre edilmesini savunuyor. 

ABD, İsrail ve SDG yönetimi ise SDG’nin birincisi tek tek değil blok halinde, ikincisi kendi komutası altında ve üçüncüsü kendi bölgesinde Suriye ordusuna entegre olmasını savunuyor.

Bu pratikte iki farklı entegrasyon, iki farklı model, hatta Suriye açısından iki ayrı idari model demek. 

SGD’lilerin tek tek Suriye ordusuna entegre olmasının pratik sonucu “üniter Suriye” demektir. SDG’lilerin blok halinde kendi bölgesinde Suriye ordusunun bir parçası olması ise SDG bölgesinin özerkliği ve Suriye’nin ademi merkeziyetçiliği demektir. 

Uzlaşı için ara formül

Şam’ın ve HTŞ’nin SDG’yi “zorla” kendi istediği modele göre entegre etme şansı yok. Şara’nın Suriye’yi yönetebilmesi, ABD’nin yaptırımlarının kalkmasına ve Washington’un desteğine bağlı. Diğer yandan İsrail de Şam’ı askeri basınç altında tutuyor. 

HTŞ’nin SDG’yi “zorla” tek tek entegre edebilmesi ya da dağıtabilmesinin tek yolu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu güçlerinin doğrudan SDG’ye müdahalesinden geçiyor. 

Ancak bu durum AKP hükümeti açısından Washington’la açtığı yeni beyaz sayfanın tekrar kapanmasından içerideki açılım sürecinin tıkanmasına kadar birçok riski barındırıyor. 

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bu nedenle bir ara formülü uygulatmaya çalıştığı anlaşılıyor: SDG’nin tamamı değil ama üç tümeni korunsun, kendi bölgesinde bloklar halinde Suriye ordusunun parçası olsun. Bu ara formülün gereği olan idari yapıyı zaten “federasyon değil ama ona en yakın sistem” diye tanımlamıştı. 

Şam’ın iki talebi

Şam’dan gelen bilgiler, bu formülün genel bir uzlaşının zeminini oluşturduğu şeklinde ama -belki de Ankara’nın etkisiyle- Şara yönetimi bazı ek taleplerde bulunuyor. 

Örneğin Reuters’ın iddiasına göre Şam yönetimi “50 bin SDG’linin üç tümen halinde yeniden yapılandırılmasına” prensipte açık ancak iki talebi var: 1) SDG bazı komuta pozisyonlarından vazgeçmeli. 2) Kontrol ettiği bölgeler, Suriye ordusunun diğer birliklerine de açılmalı.

Şam’ın bu talepleri SDG tarafından kabul görür mü? Reuters’e konuşan bir SDG’li yetkili, “Bir anlaşmaya hiç bu kadar yakın olmamıştık” diyor.

Yanlış Suriye politikasının maliyetleri

Belki de uzlaşıya yaklaşılması nedeniyle olsa gerek, DEM Parti Milletvekili Cengiz Çandar, TBMM’de yaptığı konuşmada, Erdoğan’dan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a SDG konusundaki sözleri nedeniyle “ayar vermesini” istedi!

Anlaşılan o ki Öcalan’ın TBMM heyetine yaptığı ama sadece 4 sayfalık özeti açıklanan 16 sayfalık görüşleri, devlet içinde farklı yorumlanıyor. Fidan’ın kimi sözlerinin işte o farka işaret ettiği düşünülüyor.

DEM de, Bahçeli’nin “Diyarbakır’da Öcalan’a özgürlük mitingi yapılmasını demokrasinin gereği sayan” tutumundan anlaşıldığı kadarıyla MHP de, Suriye’deki bu uzlaşıya yakınlığın, içerideki açılım sürecinin önünü açacağını düşünüyor. O nedenle Öcalan’ın 16 sayfalık açıklaması bir süre daha kamuoyundan gizlenecek büyük olasılıkla. Çünkü Öcalan SDG’nin Suriye’de silah bırakmasını kabul etmiyor. 

Burada bir sürpriz yok, Öcalan süreç başlarken nerede duruyorsa bugün de orada duruyor. 2014’teki açılımda “Ağırlık merkezi Kuzey Irak değil Kuzey Suriye” demişti, 2025’te de “Türkiye’de devlet, federasyon, özerklik istemiyorum ama Suriye’de istiyorum” diyor özetle. 

Yani Öcalan değil, AKP ve MHP durduğu yeri sürekli değiştiriyor. Bunun Türkiye’ye ağır maliyetlerini daha yaşamaya başlamadık bile…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Aralık 2025 

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin üç boyutlu Kıbrıs planı

KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimi, ABD’nin Kıbrıs konusunu Avrupa ile yeniden ısıtmak istediği bir sürece denk geldi. Zira Kıbrıs adası, ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurma hedefi açısından kritik önemde. 

ABD için Kıbrıs adası “Büyük Ortadoğu” açısından güvenlik, “küresel güç mücadelesi” açısından ekonomi ve Doğu Akdeniz açısından enerji meselesidir. 

Washington bu üç temel nedenle Kıbrıs üzerinde yeni bir planlama yürütmeye çalışmaktadır.

1. Kıbrıs’ın güvenlik boyutu

İsrail’in Gazze soykırımı sürecinde Kıbrıs, ABD-İsrail güvenlik politikaları bakımından kritik öneme sahip oldu. 

ABD ve İngiltere, Kıbrıs üslerinden kalkan uçaklarla İsrail’in “bölgesel” savaşına destek verdiler. Kıbrıs hem İsrail’e lojistik destek merkezi oldu, hem ABD’nin silah sevkiyatında rol aldı, hem de İsrail’in hava saldırılarına istihbarattan yakıt ikmaline kadar katkı verdi.

Öte yandan Kıbrıs’taki üsler hem İran’ın yanıt hakkında İsrail’in savunmasına destek vermiş oldu hem de İsrail uçakları için “güvenli geri çekilme” adresi oldu. Bu durum Kıbrıs limanları için de geçerli elbette.

2. Kıbrıs’ın ekonomi boyutu

ABD, Çin’le yürüttüğü küresel güç mücadelesinde, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’u kesebilmeyi kritik önemde görüyor. Bu amaçla Hindistan – Ortadoğu – Avrupa Koridoru (IMEC) tasarlamıştı. 

Bu koridoru Hindistan ve Güney Asya ile Avrupa arasındaki temel ticaret koridoru yapmak isteyen ABD, aynı zamanda bu koridor ile Ortadoğu’da “siyasi bir inşa” hedefliyor. Koridorun Ortadoğu bölümünü oluşturan Körfez – İsrail/Gazze – Kıbrıs hattı, İsrail’in Körfez’le ve Arap dünyasının önemli bir kısmıyla normalleşmesi ve Kıbrıs yolu üzerinden ticaret merkezi haline gelmesi demek.

IMEC, 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı ile rafa kalkmıştı. ABD Başkanı Donald Trump şimdi bunu ”Gazze ’barış’ planı” ile raftan indirmeye ve hayata geçirmeye çalışıyor. Trump’ın Gazze’yi Riviera yapma amacından biri de bu.

3. Kıbrıs’ın enerji boyutu

Kıbrıs adası, Doğu Akdeniz’deki enerji-politik mücadelenin merkezinde yer alıyor. 

ABD’nin Türkiye’yi dışlayarak yürüttüğü bu mücadele ve Doğu Akdeniz gazının Kıbrıs ve Girit adaları üzerinden Avrupa’ya boru hatlarıyla ulaştırılması projesi, maliyeti ve gazın kapasitesi nedeniyle ekonomik olmadığı için hayata geçemedi. 

Hatta bu durum, Aksa Tufanı’ndan hemen önce, İsrail’in Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmek istemesinin nedenlerinin başında geliyordu. Zira Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya en ucuz şekilde ulaştırmanın adresi Türkiye’ydi. 

Bu durum haliyle KKTC ve Kıbrıs sorununun nasıl çözüleceğini de etkileyecekti. 

Ankara’nın Atina’ya mesajı 

Washington’un bu siyasal planlamaları, Kıbrıs için yeniden harekete geçileceğine işaret ediyor. Diğer yandan Türkiye’nin Avrupa güvenlik sisteminde yer almak istemesi ama Yunanistan’ın bunu engellemesi, Ankara’nın Atina’ya bu konunun çözümü için görüşme teklif etmesi, Kıbrıs sorununu ısıtacaktır.

İşte KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimi bu nedenlerle önemliydi. Biraz da bunun etkisiyle, AKP-MHP destekli Cumhurbaşkanı Ersin Tatar seçimi “ya iki devletli çözüm ya federasyon” referandumuna çevirmek istemişti ama bu ters tepti. Nitekim Cumhurbaşkanlığı seçilen Tufan Erhürman, ilk açıklamasında Ankara’yla eşgüdüm halinde olacağını önemle belirtti.

Ankara ise yeni dönemin işaretini geçen hafta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın şu mesajıyla verdi: “Cumhurbaşkanı’mız her seçilen Yunanistan başbakanına şans veriyor. Vermediği hiçbir insan yok. Bakın Türkiye-Yunanistan, Türkiye-Kıbrıs sorunlarını çözecek siyasi meşruiyeti olan tek insan Cumhurbaşkanı’mızdır. Siyasi gerçekçi analizle söylüyorum. Bunu Yunanlılar da biliyor, Kıbrıslılar da biliyor, herkes biliyor.” 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
21 Ekim 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın