Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

ÖZERKLİĞE NASIL GELİNDİ?

13 şehit, Güneydoğu’da özerklik ilan edilmesi, ABD’nin ülkemize füze kalkanı yerleştirme girişimi, İran’la düşmanlık tohumları, Suriye ve Libya’ya karşı karargâh yapılmamız…

Peki, Türkiye bu noktaya nasıl geldi? Asıl sorumlular kim?

Türkiye bu noktaya ABD’nin aşama aşama ilerlettiği süreçle geldi. ABD kimi zaman AKP’ye anlaşma imzalattırarak, kimi zaman PKK silahını kullanarak, kimi zaman da TSK’ya karşı operasyon yaparak Türkiye’yi teslim almaya çalıştı

Anımsayalım:

2003: Abdullah Gül, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell‘la “2 sayfa, 9 maddelik” gizli anlaşma imzaladı. Gül, bu anlaşmayı, daha sonra Vatan gazetesinden Sedat Sert’e açıkladı. Tabi bu anlaşma, TBMM’ye gelmediği için de anlaşmadan ziyade “hizmet sözleşmesi” anlamına geliyor.

2003: ABD, Tayyip Erdoğan‘la “9 üs” anlaşması yaptı. Bu anlaşma ile AKP, ABD’ye bölge inisiyatifi sağladı.

2003: BM İkiz sözleşmeleri, AKP ve CHP’nin oylarıyla TBMM’den geçti. “Demokratik Özerklik” ilan eden Demokratik Toplum Kongresi (DTK), işte bu ihanet sözleşmelerini dayanak gösterdi.

2003: ABD, Türk askerine “çuval” geçirdi! Pentagon, açıkça TSK’yi hedef aldı ve Kuzey Irak’taki varlığını savaş nedeni saydı.

2004: Tayyip Erdoğan, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) Eşbaşkan yapıldı! Erdoğan, BOP Eşbaşkanı olduğunu, tam 36 ayrı yerde itiraf etti.

2004: Tayyip Erdoğan, “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır bir merkez olur” dedi! Erdoğan’ın Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında dile getirdiği bu hedefin ardından, Diyarbakır uluslararası camianın Ankara’dan sonra programlarına aldığı ikinci diplomatik merkez oldu.

2004: Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Eyalet Yasaları, Belediyeler Birliği, Kalkınma Ajansları Yasası, Nitelikli Sanayi Bölgesi gibi TBMM hazırlıklarıyla, özerkliğin altyapısı hazırlandı.

2005: Tayyip Erdoğan, “Diyarbakır Açılımı” başlattı. Ancak, bu açılımın başarılı olması AKP’nin önündeki milli set nedeniyle mümkün olmadı. Öncelikle o setin aşılması, yıkılması gerekiyordu…

2007: AKP’nin iktidara getirilmesi sürecinde başlatılan Ergenekon tertibi, uygulamaya sokuldu. TSK’ye, İşçi Partisi’ne, milli kesimlere uzun sürecek operasyona başlandı.

2008: Eyalet modeli tartışmaya açıldı.

2009: Abdullah Gül, “Kürt Açılımı”nı başlattı.

2009: Önce Gül, ardından Duvutoğlu, Kuzey Irak’ı “Kürdistan” olarak tanıdı.

2009: Öcalan‘la doğrudan görüşmelere ve müzakerelere geçildi.

2010: PKK/BDP önüne “Demokratik Özerklik” hedefi koydu.

2010: Tayyip Erdoğan, “Türkiye vatandaşlığı üst kimliği üzerinden ‘yeni Türkiye’ arayışında olduklarını” söyledi.

2010: AKP, Yargı’yı ele geçirdi! Tayyip Erdoğan referandum akşamı “federal meclis, federal konsey” dedi.

2011: Yeni-CHP, Yerel Yönetim Özerklik Şartı çekincelerini kaldırma sözü verdi.

2011: Tayyip Erdoğan – Abdullah Öcalan mutabakata vardı! Öcalan, “Barış Konseyi” ve “Anayasa Konseyi” üzerinde anlaştıklarını ilan etti.

2011: PKK özerklik ilan etti!

2011: ………….? Yeni anayasa.

Mehmet Ali Güller
16 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi / Sürmanşet
Odatv.com

, , , , ,

Yorum bırakın

PENTAGON’UN ASTA İTİRAFI

Libya’da ikili bir inisiyatif oluştu:

Birincisi, ABD inisiyatifi: İstanbul’da “Libya Temas Grubu” toplanıyor. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton gizli ‘füze kalkanı’ gündemi dışında resmi olarak bu toplantı için geliyor.

İkinci inisiyatif Avrasya inisiyatifi, başını Rusya çekiyor: Moskova Kaddafi’nin iktadarda kalıp kalmayacağından bağımsız olarak, meselenin silahsız çözümü konsunda öne çıktı, Afrika Birliği üzerinden inisiyatif geliştirdi. Fransa Başbakanı Fillon bile “Rusya’nun arabuluculuğunun arkasındayız” dedi. Ve en önemlisi Rusya, davet edildiği “Libya Temas Grubu” toplantısına katılmayacağını ilan etti. Rus Dışişleri, çözüm adresinin İstanbul olmadığını, BM Güvenlik Konseyi olduğunu savundu.

Aynı şekilde Çin de İstanbul toplantısına katılmayacağını ilan ettti.

İki cephe imkansız

Gerçek şu ki, Libya’ya saldırı konusu artık saldıranların da ayağına dolandı. Füze maliyetlerinin çözümsüzlüğü askeri harekatı gevşetti. Emperyalist blok üyeleri, maliyetleri birbirinin üzerine atma derdine…

Hal böyleyken, ABD’nin bir de Suriye cephesi açması gittikçe zayıflıyor. Daha doğrusu Libya saldırısını bitirmeden, Suriye’ye saldırmak Washington’un çapını aşıyor.

Bunu biz söylemiyoruz, ABD Savunma Bakanı Robert Gates, görevi devretmeden önce yaptığı son Westpoint konuşmasında ABD askerlerine söylüyor: Gates konuşmasında ABD’nin Asya’da kaybettiği dört savaşın (Kore, Vietnam, Afganistan ve Irak) muhasebesini yapıyor.

Altın anahtar: Türkiye

Burada altın anahtar konumunda olan tek bir ülke var: Türkiye!

Bill Clinton’un 1999’da “Avrasya’nın kilidi”  dediği Türkiye, şimdi gerçekten kilit!

Türkiye’nin planlara dahil olup olmaması, ABD’nin bölge strateji açısından artık birinci tayin edici durumdur. Daha da berraklaştırırsak, ABD’nin bölge kaderi Ankara’ya bağlıdır.

Türkiye boyun eğerse, Ankara AKP’nin “Füze kalkanına” imza atmasını engelleyemezse, ABD bölgede elini güçlendirecektir.

Ama Washington’un elini güçlendirmesi, süreci tayin etmeyecektir. Gates’in itiraf ettiği Asya yenilgilerine, sadece yenileri eklenecektir. Türkiye de ABD’nin yenilgisini paylaşıp, komşularıyla hatta Çin ve Rusya gibi Avrasya’nın devleriyle karşı karşıya gelecektir!
Türkiye, büyük devlet olup olmadığının en önemli sınavıyla karşı karşıya…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:6
15 Temmuz 2011

, ,

Yorum bırakın

CIA’NIN “BİRLEŞİK KIBRIS” OPERASYONU

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “birleşik Kıbrıs” için tarih verdi: Bu yılın sonunda anlaşma, 2012 başında referandum! Davutoğlu, hedefini, Kıbrıs’ın birleşik ve yeni bir devlet olarak AB dönem başkanlığını alması olarak açıkladı.

Peki, Davutoğlu neden böyle bir çıkış yaptı? BM Genel Sekreteri Ban-Ki-Mun’un başlattığı görüşmeler nedeniyle mi? Önceki Genel Sekreter Annan’ın planının, bizzat referandumda Rumlar tarafından reddedilmesinden bunca zaman sonra, yeniden bir BM planı olarak gündeme getirilmesi ne anlama geliyor?

Soruların yanıtının işaretlerinden biri Vamık Volkan! Açalım:

VAMIK VOLKAN’IN OPERASYON HAZIRLIĞI

Prof. Dr. Vamık Volkan, 1964 yılında ABD’ye yerleşen bir Kıbrıs Türk’ü. Çeşitli kitaplarında açıkça CIA adına görev yaptığını söyleyen Volkan, İsrail ve Filistin’de, Yugoslavya parçalanmadan önce Yugoslavya’da, Kuveyt’te, Bosna Hersek’te, Arnavutluk’ta, Kafkaslar’da, Ukrayna’da, Gürcistan’da ve Kıbrıs’ta görev yaptı. Bölgeler, görüldüğü gibi Pentagon girmeden önce Vamık Volkan’ın daha doğrusu CIA’nın girdiği bölgeler…

Volkan, Kürt Açılımı’nın Amerikalı mimarlarından David L. Philips’le birlikte “Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu”nda görev yaptığını da özellikle belirtelim.

Vamık Volkan, “Kürt Açılımı” ile birlikte 2009’da yeniden Türkiye’ye gönderildi. Cumhurbaşkanı Gül ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile görüşmeler yaptı. Ardından “Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Derneği – Ekopolitik” oluşturuldu. Prof. Dr. Vamık Volkan’ın başkanlığındaki ekipte kimler yoktu ki: Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, eski Özel Harp Dairesi Subayı Mete Yarar, Murat Belge, Ümit Fırat, Altan Tan, Avni Özgürel, Musa Serdar Çelebi vd.

Prof. Dr. Vamık Volkan ve ekibi  “Açılım Koordinatörü” Beşir Atalay’la birlikte mesai yaptı. Zaman zaman Cumhurbaşkanı Gül’e çıkıp raporlarını sundu.

İşte Vamık Volkan, “Kürt Açılımı” ile Türk ve Kürt’ü ayrıştırma faaliyetlerinden sonra, Kıbrıs Türk’ü ile Türkiye Türklerini ayrıştırma faaliyetine soyundu: 28 Haziran’da Girne’de, ekibiyle ve Kıbrıs katılımcılarıyla “Gizli Kuşatılmışlık – II” çalıştayı düzenledi. (Birincisini 4-5 Haziran 2009 tarihinde yapmışlardı).

Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçiliği Müsteşarı Barkan Umruk, Mersin Belediye Meclis Üyesi Yasmina Lokmanoğlu, KKTC Din İşleri Bakanı Talip Atalay, Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası Başkanı Şener Elçil, CTP Milletvekili Sibel Siber, Ömer Laçiner, Murat Belge, Türk İslam Kültür Cemiyeti Başkanı Işılay Arkan, İstanbul Türk Ocağı Başkanı Cezmi Bayram çalıştayın dikkat çeken kişileriydi…

Peki, neler konuşuldu, Volkan’ın başkanlık yaptığı çalıştay raporuna neler yansıdı?

“TSK GİTSİN, CAMİ AÇILSIN” RAPORU!

Çalıştay raporuna yansıyan görüşleri üç maddede özetleyebiliriz:

1.) TSK karşıtlığı bakımından:

Raporda, “Kıbrıs, İmralı adası gibi suç ve cezaevi adası görünümüne büründürülmüştür”, “Güvenlik kontrolünde yetki karmaşası vardır”, “AKP iktidarı sayesinde asker Kıbrıs’taki baskın konumundan nihayet ödün vermiştir”, “1974 müdahalesi gerekçelerine uyulmadı ve polis ve askerin çoğu çift uyruklu vatandaş durumunda bulunmaktadırlar” ve “Mevcut statükonun gücü içte ve dışta çözümsüzlük içerisindedir” denilmektedir!

2.) Kıbrıs Türk’ü ile Türkiye Türk’ünü karşı karşıya getirmek bakımından:

Raporda, “Kuzey Kıbrıslı Türkler yakın zamanda AİHM’e Türkiye karşıtı dava açma konusunda fikir birliği içerisindeler”, “90’lı yılların göçmenleri TC ve Kıbrıs arasında kaldılar”, “1974 sonrası gelenler Kıbrıslılara benzemektense, Kıbrıslıları kendilerine benzetmeye çalışmışlardır”, “Kıbrıs Rum tarafına giderken hissedilen yabancılaşma artık Türkiye’ye giderken de hissedilmektedir” ve “Kutuplaşma ileride ortaya çıkması muhtemel bir çatışma riskini taşımaktadır” denilerek, açıkça düşmanlık tohumları ekilmektedir.

3.) Din olgusu bakımından:

Rapora göre “İngiliz raporlarında 25 bin nüfus için 300 cami varken, şu anda 300 bin nüfus için 127 cami bulunmaktadır”!

“TÜRKLER, RUMLARLA YAŞAMAYA ALIŞMALI”!

Prof. Vamık Volkan’ın ekibi sorunları böyle sıraladıktan sonra, “çözüm” için reçete de öneriyor:

“Türkiye kendi farklılıklarına gösterdiği toleransı Kıbrıslılara da gösterebilmelidir”, “Kıbrıs da dahil olmak üzere, Türkiye’nin kendi iç ve dış meseleleriyle yüzleşememe ve Türk halkına bu meseleleri anlatamama sıkıntısı en kısa zamanda giderilmelidir”, “Kıbrıs Türkleri kendilerini Rumlarla birlikte yaşama fikrine alıştırmalı ve Rumlarla STK faaliyetleri içerisinde bulunulmalıdır”, “Kıbrıs için federal bir çözüm bu hususları da çözme konusunda elzem rol oynamaktadır”, “Gelen 100 bin TC öğrencisine Kıbrıs tarihi öğretilmelidir”, “500 yıllık Kuzey Kıbrıs kimliğine saygı duyulmalıdır”, “Türk askerinin adadaki yüksek yetkisi yeniden tanımlanmalıdır.”

Volkan ve ekibi, çalıştayın sonuçlarını aktarmak üzere Başbakan Erdoğan ile görüşecekler.

SONUÇ

Vamık Volkan’ın, Kıbrıs Açılımı’na soyunması, ABD’nin Türkiye’yi sıkıştırma ve kuşatma operasyonuyla ilgilidir. Washington, bugüne kadar Kürt Açılımı’nı ilerletmek için Ermeni ve Kıbrıs meselelerini sopa olarak kullandı. ABD’nin Libya ve Suriye üzerinden Türkiye’yi komşularıyla, Araplarla ve Müslümanlarla karşı karşıya getirdiği yeni süreçte Ankara’ya daha da çok abanacağı anlaşılmaktadır. Çünkü Türkiye’yi İran’la karşı karşıya getiremeyen ABD’nin bölgede kazanma şansı yoktur!

Mehmet Ali Güller
12 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi / s:7

, ,

Yorum bırakın

PARLAMENTARİZMİN ÇÖKÜŞÜ

Yüzde 10 barajının düşürülmesi taleplerine itirazın temeli hep aynıdır: İstikrarsızlık olur! Koalisyonlardan, yüzde 15-20 bandında oy alan partilerin zayıf iktidarlar oluşturduğundan yakınılır…

İşte son genel seçim: İktidar yüzde 50, ana muhalefet yüzde 26 oy aldı. Yani sistemin, rejimin iki motoru yüzde 76 ile “istikrar” oluşturdu!

Peki, öyle mi?

Seçimlerin üzerinden neredeyse bir ay geçti ama hâlâ parlamento tam olarak toplanamadı. Mazbatasını alıp milletvekili olan ama yemin edemeyen milletvekilleri var… Meclise giren ama yemin etmediği için yasama çalışmasına katılamayan bir ana muhalefet partisi var… “Mevcutlarla yasama yapılır” diyen bir iktidar var…

Mafyalaşan Rejim

Bu durum, Türkiye tarihinde ilk kez yaşanıyor. Doğrusu bu tablo, sağlıklı bir ülkede asla yaşanmaz! Bu durum, Türkiye’de parlamentarizmin çöktüğünün ispatıdır! İşte “mafyalaşan rejim” dediğimiz, tam da budur. Rejimin hukuksal temellerinin ortadan kalktığı, yeni bir rejime yeni bir “hukuk” yaratılmaya başladığı bir döneme girmiş bulunuyoruz.

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in uzun zamandır dile getirdiği, “muhafaza edilecek bir Cumhuriyetimiz değil, yeniden kurulacak bir Cumhuriyetimiz vardır” tezinin, geniş kitleler nezdinde de ete kemiğe büründüğü somut bir durumla karşı karşıyayız artık!

Mafyalaşan rejim, TSK’ya, devrimci ve ulusal kuvvetlere yönelik operasyonunu, “parlamentarizmin çöktüğü” şu koşullarda daha da genişletiyor. Rejimin her alanına karşı taarruza geçiyor. Şimdi şike bahanesiyle spor dünyası ve ekonomisi düzenleniyor, ardından meslek odalarına sıra gelecek, sonrasında da demokratik kitle örgütlerine…

Rejimin muhafızlarının, mafyalaşan rejime karşı tam direnmediği, rejim içinde rejim oyunlarıyla çareler aradığı arkada kalan dönem, bu bakımdan öğreticidir. Üniversite yönetimlerinin düşürülmesi, YÖK’ün ele geçirilmesi, sendikaların etkisizleştirilmesi, Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay’ın, Danıştay’ın ele geçirilmesi, ders olmalıdır.

Bekçilik Değil Devrim Görevi

Mafyalaşan rejim, yeni siyaset biçimiyle, idareyi de mafyalaştırmakta ve aslında tek elde toplamaktadır; Bakanla müsteşar arasına siyasi bir komiser yerleştirmek, başka nasıl okunmalı?!

12 Eylül Anayasası’nın bile meşru bulmadığı bu mafyalaşan rejim, şimdi kendisine yapacağı yeni bir Anayasa ile “meşruiyet” kazandırmaya çalışacak. Mafyalaşan rejim, “İstanbul ve Diyarbakır başkentli, Türk-Kürt Federe Devleti’nin” anayasasını oluşturacak. Yani BOP’un…

Çünkü BOP, üç İsrail’dir; Büyük İsrail’dir, Büyük Kürdistan’dır ve Küçültülmüş Türkiye’dir.

Sürece “parlamentarizmin çöktüğü” koşullarda verilecek tek yanıt vardır: Devrim! Tıpkı, aynı durumla karşılan Mustafa Kemal’in, önüne koyduğu somut görev gibi…

Mehmet Ali Güller
9 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi

, , ,

Yorum bırakın

ASKER KARŞITLIĞINDAN, MÜSLÜMAN DÜŞMANLIĞINA

Irak’ta, Afganistan’da 2 milyon Müslüman öldüren, Libya’ya bomba yağdıran ABD emperyalizmi şimdi de Suriye’ye saldırmaya hazırlanıyor… Aydınlık gazetesi dışında bu gelişmeye seyirci kalmayan tek gazeteci Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül ve Akşam’dan Hüsnü Mahalli; İşçi Partisi dışında bu gelişmeye itiraz eden tek parti –sesi biraz kısık da olsa- Saadet Partisi…

Peki, nerede Türkiye’nin Müslümanları? Türban için camilerden akın akın çıkıp eylem yapan Türkiye Müslümanları için Suriye Müslümanlarının bir önemi yok mu? Suriyeli Müslümanların türban kadar değeri yok mu? Acaba Suriye yönetimi Alevi diye mi bu suskunluk? Değil elbette, bal gibi de Suriyeli çoğunluğun Sünni olduğunu biliyorlar; üstelik Suriyeli Sünni din adamlarının “dinimiz, mezhebimiz vatan” dediği şu günlerde…

Yoksa AKP hükümeti Suriye konusunda ABD taşeronluğu yaptığı için mi bu suskunluk? Neden suskun bizim Müslümanlarımız?

Açalım:

ABD’nin 9 yıldır uyguladığı AKP operasyonu aynı zamanda Türkiye Müslüman’ına yaptığı bir operasyondur. AKP’yle birlikte Türkiye Müslüman’ı da İsrail’den “Yahudi Cesaret Madalyası” aldı, Irak’ta Müslüman katleden ABD askerinin sağlığı için duacı oldu, Afganistan’a, Somali’ye, Lübnan’a asker gönderdi, Libya’ya tezkere için el kaldırdı… Aslında başına çuval geçirildi!

28 ŞUBAT, TÜRKİYE-İRAN-SURİYE İTTİFAKIYDI

Türkiye Müslüman’ı neden AKP’nin bu suçlarına ortak oldu, hatta destek verdi? AKP 28 Şubat’ın intikamını alıyor diye mi? Gelin şu 28 Şubat’ın intikamı konusunun üzerindeki perdeyi kaldıralım:

AKP hükümetinin tarihi aynı zamanda ABD’nin TSK’ye operasyonlarının tarihidir. Ergenekon tutuklamaları 2007’de başladı ama aslında operasyonun tarihi 2001’dir… Operasyonu yöneten merkez, zaman zaman 28 Şubat’ın intikamı diye sunarak geniş kitlelerin desteğine başvurdu; 28 Şubat’ı, “askerin din karşıtlığı” diye sundu, türbana indirgedi…

28 Şubat’ın esası “irtica karşıtlığı” değildi! 28 Şubat esas olarak ABD’nin bölgesel planlarına karşı Türkiye’nin İran ve Suriye ile ittifak kurmasıydı; Atlantik cephesi yerine Avrasya cephesine yönelmesiydi… İşte bu nedenle, Ergenekon operasyonlarıyla tutuklanan asker ve sivillerin tek bir ortak noktası varsa, o da Avrasyacılıklarıdır!

28 Şubat’ın irtica karşıtlığı sözleri ise tam bir uydurmadır; 28 Şubat “batı destekli irtica karşıtlığıydı”, “Haçlı irtica karşıtlığıydı.”

Bizim Müslümanlarımız işte bu 28 Şubat düşmanlığı üzerinden, önce asker karşıtlığına, sonra da başka ülkelerin Müslümanlarına düşmanlıkta AKP’ye ortak oldular! “Din düşmanı askere” karşı olacağım derken, ABD’nin Müslüman katliamına sessiz kalarak, ortak oldular!

Gerçek çırılçıplak ortada: 28 Şubat, Türkiye’yi Suriye ve İran’la ittifak yapmıştı; AKP ise Türkiye’yi Suriye ve İran’la düşman yapıyor!

SURİYE KARŞITLIĞI, AKP’Yİ İSRAİL’LE BULUŞTURDU

AKP, Müslümanımızı sözde İsrail karşıtı görüntü üzerinden de kandırdı, Davos ve Mavi Marmara gerçeklerine perde örttü… Çünkü İran’a karşı markaj görevi almıştı, İsrail karşıtı görünmesi gerekiyordu…

Aynı AKP, durum değişip Suriye konusunda görev geldiğinde, yeniden İsrail’le kol kola girmeye başladı; İsrailli bakanların gizlice Türkiye’ye gelip, Suriye konusunda müzakereler yürüttüklerine gözlerinizi kapamayınız, ey Müslümanlar!

OSMANLICILIK DEĞİL, ABD İMPARATORLUĞU

Biliyoruz, size alttan alta Osmanlıcılık hikâyeleri de anlatıyorlar; Osmanlının hükmettiği topraklara yeniden hükmedileceğini, sırf bu nedenle ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne “sözde” destek verdiklerini söylüyorlar… Kuyruklu yalan! AKP’nin “yeni-Osmanlıcılığı”, size suça ortak etmek içindir.

Bu coğrafyada yeniden Osmanlı kurulmayacak, Osmanlı diye diye aslında ABD’ye eyaletler kurulacak; Büyük İsrail kurulacak, Büyük Kürdistan kurulacak, Küçültülmüş Türkiye oluşturulacak…

Irak fiilen üçe bölündü, Suriye’nin de benzer şekilde bölünmesi, Türkiye’yi değil, ABD’yi ve İsrail’i büyütecektir!

EMPERYALİZMİN SURİYE YALANLARI

Ey Türkiye Müslüman’ı; Suriye konusunda kanma, Beşar Esad’ın halkını katlettiği yalanına inanma. Holding ve yandaş medyanın ısıtıp ısıtıp önüne getirdiği 1982’deki Hama isyanının, Suriye’nin Şeyh Sait ve Dersim ayaklanması olduğunu bil. Mayıs ayında isyancıların 120 polis öldürdüğü Cisreşşugur katliamının da, Suriye’nin Maraş katliamı olduğunu aklından çıkarma!

Suriye’deki 1982 ve 2011 ayaklanmaları, emperyalizme işbirliği yapanların ayaklanmasıdır, vatan karşıtıdır; Batılı Haçlı irtica, ılımlı İslam ve Müslüman Kardeşler aynı cephededir!

EY MÜSLÜMAN, SESSİZ KALMA!

Irak’a sözde reform getirmenin bedeli 1,5 milyon Müslüman’ın ölmesi, milyonlarcasının da sakat kalmasıdır… Suriye’den reform istemek, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dediği gibi “reform yapmazsan, dış müdahale olur” diye tehdit etmek, Türkiye’nin görevi olamaz! Reform’un ABD bombası olduğunu, en iyi Iraklı Müslüman bilir!

Ey Türkiye Müslüman’ı; Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirecek, Suriye’yle ve İran’la düşman haline getirecek bu gidişata sessiz kalma!

Ey Türkiye Müslüman’ı; AKP’nin Ergenekon operasyonu ile Türkiye’yi Suriye ve İran’la düşman yapmasına, seyirci kalma!

ABD bu coğrafyadan er geç gidecek ama Türk; Kürt’le, Arap’la, Acem’le bu coğrafyada binlerce yıl yaşayacak!

Mehmet Ali Güller
27 Haziran 2011
Aydınlık Gazetesi / Manşet

, , ,

Yorum bırakın

AKP HÜKÜMETİ, SURİYE OLAYLARININ NERESİNDE?

Seçim gündemi nedeniyle kamuoyunda hak ettiği ilgiyi görmediyse de, Aydınlık gazetesi Suriye olayları konusunda büyük gazetecilik başarısı elde etti. Bu haberler ortaya koydu ki, AKP hükümeti Suriye olaylarının boylu boyunca içinde…

Gelin o haberleri kısaca anımsayalım önce:

AYDINLIK’IN SURİYE HABERLERİ

Türkiye’den Suriye’ye kaçak silah – Reka Gümrük Emniyet Müdürü Albay Kemal İsa, Urfa plakalı bir kamyonda 36 adet otomatik silah bulduklarını açıkladı.” (Aydınlık, 30 Mayıs 2011, s:6)

Suriyeli muhalifler, Antalya’da ABD’nin Ortadoğu’daki yeni sınır tasarımını konuştu. PKK’li Bayık aynı konuyu Brüksel toplantısında gündeme getirdi.” (Aydınlık, 30 Mayıs 2011, s:6)

Suriye operasyonu Hatay’dan yönetilecek – NATO’nun Amanos dağlarındaki radarı çevresinde hareketlilik.” (Aydınlık, 31 Mayıs 2011, s:8)

Suriyeli NATO’cuların Antalya toplantısını Amerikalılar organize ediyor.” (Aydınlık, 1 Haziran 2011, s:6)

“Antalya’da toplanan Suriyeli muhalifler: Asıl düşman İran.” (Aydınlık, 2 Haziran 2011)

Suriye’deki Müslüman Kardeşler’in Türkiye’deki lideri Gazi Mısırlı, Tayyip Erdoğan’ın arkadaşı çıktı.” (Aydınlık, 3 Haziran 2011, s:6)

“Muhalif Suriyeliler, Antalya’daki toplantılarına Türk hükümetinin izin verdiğini açıkladılar.” (Aydınlık, 3 Haziran 2011, s:6)

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Feltman’ın cinayet planı elinde patladı.” (Aydınlık, 6 Haziran 2011, s:6)

“MOSSAD’ın Suriye Ordusu’nu hedef alan planı.” (Aydınlık, 7 Haziran 2011, s:6)

“Polise pusu: 120 ölü” (Aydınlık, 7 Haziran 2011, s:6)

Erdoğan’ın silahlandırdığı çeteler – Suriye’de öldürülen 120 polis olayının perde arkası aydınlanıyor.” (Aydınlık, 8 Haziran 2011, s:1,6)

“Suriyeli gazeteciler: Dörtyol’da Türk askerini katledenler aynı kişiler.” (Aydınlık, 8 Haziran 2011, s:6)

“MOSSAD’ın müttefikleri: Kürtler, İhvan, Selefiler” (Aydınlık, 8 Haziran 2011, s:6)

Suriye’deki saldırının komutanı MİT ajanı çıktı.” (Aydınlık, 9 Haziran 2011, s:6)

“Tanık: Saldırganlar Türkiye’den geldi.” (Aydınlık, 10 Haziran 2011, s:1)

Saldırının amacı BM’den kınama kararı çıkartmak.” (Aydınlık, 11 Haziran 2011, s:10)

CIA Hatay’dan, MOSSAD Erbil’den.” (Aydınlık, 12 Haziran 2011, s:6)

Erdoğan: Seçimlerden sonra, Esad’la farklı şekilde görüşeceğiz.” (Aydınlık, 12 Haziran 2011)

Teröristlerde Türk SİM kartları.” (Aydınlık, 13 Haziran 2011, s:6)

ABD’nin planına göre, Suriye sınır kenti İdlib’e müdahale edecek, ardında Türk ordusu, Suriye topraklarına girecek.” (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)

Erdoğan, Suriye’yi arkadan hançerliyor.” (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)

Aydınlık’ın yukarıda özetlediğimiz iki haftalık Suriye haberleri, tv ve yandaş basının kamuoyuna yansıttıklarının gerçekle ilgisinin olmadığını ortaya koyuyor. Ki o haberler özel olarak, Suriye ordusunun kendi halkına katliam yapmak üzere kuzeye doğru yöneldiğini, Suriyelilerin de korkudan Türkiye’ye sığınmaya başladığı aldatmacası üzerine kurulu… 120 polisin öldürülmesinin üzerinde nedense hiç durmuyorlar!

Ve seçim gündemi nedeniyle, AKP’nin Suriye olaylarındaki rolü Türk kamuoyunda pek yer bulmadı…

RUSYA-İRAN ve SURİYE’DEN TÜRKİYE’YE UYARI

Ancak Suriye durumun farkında… Gelişmelere, ABD projesi olması nedeniyle yakından ilgi gösteren İran ve Rusya da durumun farkında…

Örneğin, Suriyeli Parlamenter Muhammed Zahir Gunnum, “Türkiye güvenirliğini kaybeder” derken, Şam Üniversitesi Hukuk fakültesi Dekanı Prof. Dr. Muhammed Hüseyin de “ABD, Türkiye’yi kukla ve işbirlikçisi yapacak” uyarısında bulunuyor. (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)

İran da AKP hükümeti üzerinden Türkiye’nin tutumunu ortaya koyuyor. “İran: Türkiye Suriye konusunda ikili oynuyor.” (14 Haziran 2011 tarihli günlük gazeteler)

Rusya Devlet Başkanlığı İdaresi Rusya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Uzmanı Aleksandr Kuznetsov da AKP’nin ikili tutumuna dikkat çekiyor: “AKP, Suriye üzerinde ikili oyun oynuyor. Amaç, Müslüman Kardeşler’in başında olduğu zayıf bir Suriye yaratmak. Ancak Suriye’deki bu istikrarsızlık, Türkiye’nin güvenliğine Kürt meseleleriyle birlikte tehdit olarak geri dönecektir. Bşar Esad’ın istifası bölgede felaketlere yol açacaktır.” (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)

AKP’NİN SURİYE GÖREVİ

Peki, AKP hükümeti neden Suriye olaylarının içinde? Düne kadar “Komşularla sıfır sorun” diyen, Suriye’yle “Şamgen” eksenli Ortadoğu Birliği kuran AKP, gerçekten ikili oynuyor olabilir miydi? (AKP’nin bu hamlelerinin BOP’la doğrudan ilgili olduğunu, Kaynak Yayınlarından çıkan “ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi:Büyük Kürdistan” isimli kitabımdan okuyabilirsiniz).

Bu sorunun yanıtını da yorumla değil yine olgularla ortaya koyalım:

1.) AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendisinin de 35 ayrı yerde söylediği gibi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıdır.

2.) ABD, Tunus ve Mısır’da başlayan ve kendi nüfuz alanı olan Bahreyn, Yemen, Ürdün ve Kuzey Irak’a sıçrayan halk hareketlerine karşı önlem almak için üç önemli adım attı. Birincisi, bölgedeki nüfuz alanı olmayan Libya, Suriye ve İran gibi ülkelerde ayaklanma başlattı. İkincisi, bu ayaklanmaları bastırmaya çalışan Libya’ya karşı Fransa-İngiltere ikilsiyle birlikte askeri saldırı başlattı. Üçüncüsü, ABD’nin nüfuz alanı olan ülkelerdeki (Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen, Bahreyn) halk hareketlerinin yönelimini değiştirmek için Türkiye’ye BOP kapsamında devreye soktu: 14 Mart’ta, İstanbul’da Türkiye’nin bölge liderliği hedefli “Değişim Liderleri Zirvesi” düzenletti.

Ortadoğu’daki gelişmeleri kontrol altına almayı hedefleyen zirvede, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun söyledikleri, amacı net ortaya koyuyordu:

Başbakan Erdoğan, bölgede değişen dengeler karşısında Türkiye’nin yeni rolünü şu sözlerle anlatıyordu: “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunları da ancak birlikte hareket ederek, ortak çözüm önerilerini ortaklaşa uygulama planına geçirerek çözeriz. Bizler, buralarda, değişimi kontrol etmek değil, değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.” (Yeni Şafak, 15 Mart 2011)

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise daha açık tarif ediyordu durumu: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

ABD ve BOP Eşbaşkanlığı, “Ortadoğu’daki değişime istikamet verilmezse, değişime liderlik yapılamazsa, değişimin en başta BOP’u olumsuz etkileyeceğinin” farkındaydı!

3.) İşte ABD Başkanı Barrack Obama, değişime “istikamet” vermek üzere 29 Mayıs’ta “Ortadoğu Planı”nı açıkladı. Plan iki esas üzerine dayanıyor: Washington birinci olarak Suriye’yi hedef tahtasına koyuyor, ikinci olarak da İsrail’e 1967 sınırlarını “şart” koşarak, bölgenin ABD karşıtlığını frenlemeye çalışıyordu.

4.) AKP hükümeti plan gereği, Suriyeli muhalifleri organize etmek için Antalya’da karargâh oluşturdu. ABD ve Batı ülkelerinden gelen liberalleri, Dera aşiretlerini, Müslüman Kardeşler’i ve Talabanici Kürtleri aynı hedefte birleştirmeyi hedefleyen Antalya toplantılarında “Suriye’ye Erdoğan modeli” bile gündeme geldi!

5.) 29 Mayıs günü New York Times’ın “Türkiye, Arapları birleştirebilir mi” sorusuna Dışişleri Bakanı Ahmet DavutoğluTürkiye’nin sınırlarının hiçbiri doğal değil. Hemen hemen tümü yapay.” yanıtını verdi! (Sabah, 30 Mayıs 2011)

6.) NATO’nun hava üssü olan İzmir’in, NATO’nun kara üssü yapılmasına karar verildi!

7.) Bu hazırlıkların ardından da, Aydınlık’ın yukarıda özetlediğimiz haberlerindeki gelişmeler AKP tarafında uygulanmaya başlandı.

8.) Başbakan Erdoğan, 12 Haziran Genel Seçimlerindeki yüzde 50 zaferini kutlamak üzere yaptığı balkon konuşmasında “Seçimleri Ankara kazandı, Şam kazandı” diye formüle etti!

AMAÇ, KÜRDİSTAN’I DENİZE AÇMAK

Tüm bu gelişmelerin tarihteki benzer bir izdüşümünü anımsatarak bitirelim yazımızı:

Birinci Körfez Savaşı’nda “Saddam’ı devirmeden” müdahaleyi kesen ABD, daha sonra Saddam’ı devirmek üzere Irak’ın kuzeyindeki Kürt grupları ayaklandırdı. Irak hükümeti ayaklanmayı iki günde bastırdı. 450 bin mülteci Türkiye sınırına yığıldı. BM 5 Nisan 1991’de sığınmacıların durumunu ele aldığı oturumunda, 36. paralelin kuzeyinde kalan Kürt bölgesini, uçuşa yasak bölge ilan etti!

ABD, BM kararına dayanarak “Huzur Operasyonu” başlattı. Operasyonu yapacak “Çekiç Güç” birlikleri, Silopi ve İncirlik’te konuşlandırıldı; 17 Nisan 1991’de de ilk birlikler Kuzey Irak’a girdi. Türkiye 12 Temmuz 1991’den başlayarak, ABD’nin Irak’a 19 Mart 2003’te yeniden saldırmasına kadar, Çekiç Güç’e her altı ayda bir izin çıkardı!

Irak, ABD’nin 2003 yılındaki saldırısında değil, aslında BM’nin uçuşa yasak bölge kararı aldığı 5 Nisan 1991’de bölündü! Ve Kürdistan’ı bizzat Çekiç Güç yani ABD kurdu.

Suriye’nin de benzer bir operasyon sonrası bugün bölünmesi, ABD’nin hedefi. Böylece Kuzey Irak’taki kukla devletin, İskenderun hattı üzerinden Akdeniz’e açılması hesaplanıyor.

Bu plan gerçekleştiği takdirde, Başbakan Erdoğan’ın daha 2004 yılında tarif ettiği “Diyarbakır’ı BOP içinde bir merkez yapma” görevi başarılmış olacak! Diyarbakır, genişlemiş büyük Kürdistan’ın merkezi, yani başkenti olacak!

ABD’nin AKP üzerinden Türkiye’yi ateşe attığı ve komşularıyla karşı karşıya getirdiği bu sürecin sonucu, sadece bölgemizi değil, dünyayı da yeniden şekillendirecek!

Mehmet Ali Güller
16 Haziran 2011 – Odatv.com
18-19 Haziran 2011 – Aydınlık Gazetesi

, ,

1 Yorum

209 YIL ÖNCEKİ İLK ABD-LİBYA SAVAŞI – 5 – Mağrip’te çöküşü başlatan yenilgi

ABD 18. Yüzyıl’ın sonunda Akdeniz’de güven içinde ticaret yapabilmek için Mağrip ülkeleriyle anlaşma yolları aramıştı. Ancak ekonomik ve askeri gücünü artıran ABD, 19. Yüzyıl’ın başında anlaşma aramak yerine savaşı tercih etmeye başlıyordu. İmzalanan antlaşmada aldatıldığını savunan Trablusgarp’ın savaş ilanına savaşla yanıt veren ABD, Trablus’u denizden kuşattı. ABD’nin güç kullanmasını hararetle savunan yeni ABD Başkanı Thomas Jefferson, anlaşma olanaklarını elinin tersiyle itmiş ve Akdeniz’e üst üste filolar göndermişti. Trablus ağır abluka altındaydı.

Koz Hamid Paşa

Ancak Trablusgarp 1803 yılının Ekim ayında, ABD’nin Philadephia isimli bir savaş gemisini ele geçirdi ve 307 Amerikalı denizciyi esir aldı. ABD, beklenmedik bu kayıp karşısında, daha önce Eaton’un gündeme getirdiği plana sarıldı.

Öte yandan plandan haberdar olan Yusuf Paşa, ABD’nin kozunu elinden almak için ağabeyi Hamid Paşa’ya Derne Valiliği’ni önermişti. Eaton, Hamid Paşa’yı Malta’ya götürüp Amerikalı komutan Murray ile görüştürmüştü. Bu görüşmenin neticesinde Hamid Paşa Derne Valiliği’ni kabul etmişti. 1802 Ağustos’unda göreve başlayan Hamid Paşa, Yusuf Paşa’ya karşı ayaklanan Araplara destek vermiş ama isyan başarısız olunca Mısır’a kaçmıştı.

Eaton, planının yeniden gündeme gelmesi üzerine 1804 Kasım’ında İskenderiye’ye gitti ve Hamid Paşa’yı ikna etti. İskenderiye’deki İngiliz Briggs Brothers Şirketi, Hamid Paşa’ya güçlü bir ordu kurulması için kredi sağladı. Eaton, 23 Şubat 1805’te Hamid Paşa ile bir sözleşme imzaladı.

Derne’ye saldırı

8 Mart 1805’te Eaton ve Hamid Paşa kurulan orduyla Derne’ye doğru harekete geçti. 26 Mart’ta Derne’ye ulaşan ordu, ABD savaş gemilerinin denizden verdiği destekle kenti kısa sürede ele geçirdi.

Yusuf Paşa bu gelişme karşısında şartlarını gözden geçirerek ABD ile antlaşmayı kabul etti. Yusuf Paşa ile ABD’nin Cezayir Konsolosu Tobias Lear arasında imzalanan 4 Haziran 1805 tarihli antlaşmaya göre, ABD Derne’yi boşaltacak ve esirler için 60 bin dolar fidye ödeyecekti. ABD, imzadan hemen önce Derne’yi boşalttı ve Hamid Paşa’yı da bir Amerikan gemisiyle Sirakuza’ya götürdü. Sirakuza’da ABD’nin verdiği maaşla yaşayan Hamid Paşa, 1809 yılında Yusuf Paşa tarafından affedildi ve yeniden Derne Valiliği’ne döndü.

20 maddeden oluşan antlaşma bu kez İngilizce ve Arapça olarak imzalandı!

Jefferson’ın istediği olmadı

Öte yanda Amerikan donanması, 1807 yılında Akdeniz’den çekildi. ABD’nin kendi karasuları dışında yaptığı bu ilk askeri müdahale başarı kazanmış ancak Jefferson’ın istediği hedefe tam olarak ulaşılamamıştı. Bu hedef için ABD fırsat kollamayı sürdürecekti.

Ayrıntılarını Çağrı Erhan’ın “Türk-Amerikan İlişkilerinin Tarihsel Kökleri” isimli kitabında okuyabileceğiniz bu ilk askeri müdahalenin ardından, ABD, Akdeniz’e yeniden girmek için 1815 yılını ve Cezayir’le gerginliği bekleyecekti…

ABD ve Libya, 209 yıl sonra yine karşı karşıya geldi. Ancak şartlar bu kez haklı olan ve vatan savunması yapan Libya’dan yana…

MEHMET ALİ GÜLLER
Aydınlık Gazetesi – 10 Nisan 2011
Sayfa:6

, , ,

Yorum bırakın

209 YIL ÖNCEKİ İLK ABD-LİBYA SAVAŞI – 4 – Trablus’a ABD ablukası

ABD, 18. yüzyılın sonunda, Akdeniz’de saldırıya uğramadan ticaret yapabilmek için sırasıyla Fas, Cezayir, Trablusgarp ve Tunus’la anlaşmıştı. Ancak Trablusgarp ABD’den yıllık vergi almayan tek ülkeydi. Trablusgarp Dayısı Yusuf Paşa esir karşılığında yüklü para almış, ancak antlaşmada yıllık vergi hükmüne yer verilmemişti. Yusuf Paşa aldatıldığını savunuyordu.

Ekonomisi de kötüye giden Trablusgarp mevcut düzenlemeyi geçersiz saydı ve ABD’den yıllık vergi istedi. Yusuf Paşa, isteği karşılanmayınca, 14 Mayıs 1801’de, geleneklere göre ABD Konsolosluğu’nun bayrak direğini yerinden söktürdü ve böylece ABD’ye savaş ilan etti.

Akdeniz’e savaş filosu

Geçen zaman içinde yeni savaş gemileri de inşa eden ABD, savaş ilanı karşısında Akdeniz’e bir filo yolladı. Tuğamiral Richard Dale komutasındaki Filo, 1 Temmuz 1801’de, Cebelitarık girişindeki iki Trablusgarp gemisi engelini kolay aştı ve 24 Temmuz günü Trablus açıklarına demirledi. ABD, Danimarka Konsolosu’nun aracılığıyla Yusuf Paşa ile anlaşma yolu aradı ama bulamadı. Bunun üzerine Trablus Limanı’nı ablukaya aldı. Murat Reis‘in komutasındaki Trablusgarp donanması kayıplar verince, bu kez Yusuf Paşa anlaşmaya istekli davrandı ama Tuğamiral Dale’nin müzakere yürütmek ve antlaşma imzalamak yetkisi yoktu. Bu yetkiye sahip birinin gelmesi beklenecekti.

Öte yandan ABD’nin Tunus Konsolosu Eaton, Tuğamiral Dale’e Yusuf Paşa’yı tahttan indirecek bir plan sundu. Plana göre Eaton, Trablusgarp tahtının gerçek sahibi saydığı ve Tunus’ta sürgün olan Yusuf Paşa’nın ağabeyi Hamid Paşa’ya bağlı birliklerle karadan Trablus’a yürüyecek ve denizden yapılacak bombardımanın da yardımıyla Yusuf Paşa devrilecekti. Tuğamiral Dale planı kabul etmedi.

Jefferson’un kararı

Dale, antlaşma imzalama yetkisi kazanabilmek için, abluka sürerken 1802 Mart’ında ABD’ye gitti. Bu arada Mağrip ülkeleriyle 16 yıl önce antlaşma yapma yetkisi verilen Thomas Jefferson artık ABD Başkanı’ydı. Jefferson, Yusuf Paşa ile anlaşmak yerine ezici bir galibiyetten sonra müzakere masasına oturmak istiyordu. Yıllar önce bu ülkelere vergi vermek yerine güçlü donanma kurup savaşmak gerektiğini düşünen Jefferson, aradığı koşulları artık sağlamıştı.

Kaldı ki Jefferson, Dale‘in antlaşma yetkisi istemek için ABD’ye geldiği sırada, çoktan yola yeni bir filo daha çıkarmıştı. Trablus’u ablukaya alan gemilere katılan Tuğamiral Richard V. Morris komutasındaki bu beş gemiye, 1803’te de Tuğamiral Edward Preble komutasındaki yeni bir beş gemilik filo eklendi. Ve böylece ABD Trablus ablukasını iyice ağırlaştırdı.

ABD’nin ağır Trablus ablukası nasıl sonuçlanacaktı? ABD’nin kendi karasuları dışındaki bu ilk askeri müdahalesinin nasıl sonuçlanacağını, yarınki yazımızda inceleyeceğiz.

MEHMET ALİ GÜLLER
Aydınlık Gazetesi
9 Nisan 2011
Sayfa:6

, , ,

Yorum bırakın

209 YIL ÖNCEKİ İLK ABD-LİBYA SAVAŞI – 3 – Libya ile anlaşma sağlanıyor

ABD’nin, 18. Yüzyıl’ın sonunda Akdeniz’de ticaret yapabilmesinin koşulu Fas, Cezayir, Tunus ve Trablusgarp’ın onayına bağlıydı. ABD, bu ülkelere istediği oranda vergi verip anlaşma yolları aradı. Fransa’nın yardımını alan ABD 1786’da Fas’la Arapça, 1795’te de Cezayir ile Türkçe antlaşma imzaladı.

ABD’nin Cezayir ile imzaladığı antlaşmaya göre Hasan Paşa’ya esirler için 2 milyon 274 bin Meksika Doları fidye ödeyecek ve her yıl 12 bin Cezayir altını tutarında vergi verecekti.

5 savaş gemisi hediye

Ancak antlaşma konusunda çok istekli olmayan Cezayir Dayısı Hasan Paşa, ödemelerdeki gecikmeyi gerekçe göstererek 7 Nisan 1796’da ABD’yi tehdit etti: Ya 1 ay içinde yapılacaktı ya da antlaşma iptal edilecekti.

Zaman kazanmak isteyen ABD Elçisi, sürenin 6 aya çıkarılması karşılığında Hasan Paşa’ya bir savaş gemisi hediye etmeyi teklif etti. Hasan Paşa 5 savaş gemisi istedi! ABD Hasan Paşa’nın şartlarını kabul etti.

Yılda 30 bin dolar vergi

Bu arada Benjamin Franklin, Paris Büyükelçisi Thomas Jefferson ve Londra Büyükelçisi John Adams’dan oluşan ABD heyeti, Fas ve Cezayir’den sonra Trablusgarp (Libya) ile de antlaşma yapmak istedi. Ancak Trablusgarp Dayısı Yusuf Paşa’nın istediği yıllık vergi tam 30 bin dolardı! Adams verginin ödenmesinden yanaydı. Jefferson ise karşı çıkıyordu.

ABD’nin 5 savaş gemisi hediye ettiği Cezayir Dayısı Hasan Paşa’nın araya girmesiyle şartlar kolaylaştırıldı ve 4 Kasım 1796’da Trablus Limanı’nda antlaşma imzalandı. ABD antlaşmanın karşılığında Trablusgarp ve Cezayir dayılarına 40 bin İspanyol doları ödemeyi kabul etti. Ayrıca antlaşma içinde elmas ve safir gibi hediyeler de vardı. Dahası Trablus’a tayin edilecek ilk ABD Konsolosu da Trablusgarp Dayısı Yusuf Paşa’ya 12 bin İspanyol doları ödeyecek ve çeşitli hediyeler verecekti. Antlaşma Arapça’ydı!

Babıali’den yardım isteği

ABD, son Mağrip ülkesi Tunus’la da antlaşma imzalamak istiyordu. Ancak Tunus Dayısı Hamuda Paşa 107 bin dolar istiyordu! ABD önce Cezayir Dayısı Hasan Paşa’dan ricacı oldu. Ancak Hasan Paşa’nın girişimleri Hamuda Paşa’yı ikna etmedi. ABD İstanbul’a mektup göndererek, Babıali’nin anlaşma için Hamuda Paşa’yı zorlamasını istedi. Tunus Dayısı, Babıali’nin isteğini kabul etmeyince Cezayir Tunus’a savaş ilan etti! Hamuda Paşa bu durum karşısında antlaşma yapmayı kabul etmek zorunda kaldı.

ABD ile Tunus arasındaki 23 maddelik antlaşma 28 Ağustos 1797’de imzalandı ve Türkçe’ydi!

Böylece ABD, Akdeniz’de güvenlik içinde ticaret yapabilmenin şartlarını oluşturmuştu. Ama bu uzun sürmeyecekti. ABD ile en zayıf antlaşmayı imzalayan Trablusgarp, fesih için fırsat kolluyordu.

Yarınki yazımızda ABD’nin Akdeniz’deki ilk savaşını inceleyeceğiz.

MEHMET ALİ GÜLLER
Aydınlık Gazetesi
8 Nisan 2011
Sayfa:6

, ,

Yorum bırakın

209 YIL ÖNCEKİ İLK ABD-LİBYA SAVAŞI – 2 – Fas ve Cezayir ile ilk anlaşmalar

Dün ABD’nin 18. yüzyıl sonunda Akdeniz’de ticaret yapmaya soyunduğunu ama Fas, Cezayir, Tunus ve Trablusgarp gibi Mağrip ülkelerinin saldırısına uğradığını yazmıştık.

Bağımsızlığını yeni kazanmış, askeri gücü sınırlı, donanması bile olmayan ABD’nin bu saldırılar karşısında Mağrip ülkeleriyle anlaşmaktan başka çaresi yoktu.

ABD Kongresi Mayıs 1784’te, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve John Adams gibi Bağımsızlık Savaşı’nın önde gelen isimlerinden oluşmuş üç kişilik bir heyeti Mağrip ülkeleriyle anlaşmak üzere görevlendirdi. Ancak heyette yer alan Paris Büyükelçisi Jefferson ile Londra Büyükelçisi Adams arasında görüş ayrılığı vardı. Jefferson, anlaşmak ve vergi ödemek yerine, güçlü bir donanma oluşturup Mağrip ülkelerine savaş açılmasını savunuyordu. Adams ise tüm Avrupa’nın benzer anlaşmalar imzaladığını belirtiyor ve ABD’nin sonu belli olmayan bir maceraya girmemesini savunuyordu. Sonuçta Kongre Adams’ın görüşlerini benimsedi.

İlk anlaşma Arapça

ABD, yola Mağrip ülkelerinin en ılımlısı sayılan Fas ile başlamak istedi. Üstelik Fas, diğer Mağrip ülkelerinden farklı olarak Osmanlı Devleti’ne bağlı değildi. ABD heyeti, Mart 1785’te Fransa’dan arabuluculuk yapmasını istedi, ama reddedildi. ABD, bir yıl sonra Fas’taki İspanya Konsolosu’nun yardımıyla 23 Haziran 1786’da Marakeş’te iki ayrı anlaşma imzalanmasını sağladı. ABD’nin Mağrip ülkeleriyle ilk antlaşması Arapçaydı.

Cezayir, Temmuz 1785’te iki ABD ticaret gemisini ele geçirdi ve 21 denizciyi esir aldı. Jefferson ve Adams esir Amerikalılar için Cezayir Dayısı Mehmed Paşa ile John Lamb üzerinden temas kurdu. Ancak Dayı’nın fidye talebi ABD’nin karşılayabileceğinin ötesindeydi. ABD tam beş yıl boyunca esirlerini kurtarabilmek için Cezayir ile anlaşma yolları aradı ama bulamadı. ABD Kongresi, artan kamuoyu baskısı sonucu, 1790 yılında Başkan Washington’a gerekli girişimlerin yapılması için tam yetki verdi. Bu arada, 1791 yılında ölen Cezayir Dayısı Mehmed Paşa’nın yerine yeğeni Hasan Paşa geçmiş, ancak o da ABD’den istenilen fidyede indirim yapmamıştı!

1793 yılında Cezayir gemileri Cebelitarık Boğazı’nı geçti, Atlas Okyanusu’nda tam10 ABD gemisini ele geçirdi ve 105 ABD vatandaşıyla birlikte Cezayir Limanı’na çekti. Bu gelişme ABD’de büyük etki yarattı. Kongre, 27 Mart 1794’te Başkan Washington’a altı gemiden oluşan bir donanma kurulması için yetki verdi. Savaş gemileri kısa sürede inşa edilip Akdeniz’e yollandı.

Hasan Paşa ikna oldu

Bu arada Akdeniz’de dengeler de önemli oranda değişiyordu. İngiltere, savaş halinde olduğu Fransa ile ABD arasındaki ticarete karşıydı. Fransa ise bu ticareti sürdürebilmek için Cezayir ile ABD arasında anlaşma imzalanmasını istiyordu. Fransa’nın arabuluculuğu sonucunda Cezayir Dayısı Hasan Paşa ABD ile 5 Eylül 1795’te antlaşma imzaladı. ABD’nin ikinci Mağrip ülkesiyle yaptığı bu anlaşma Türkçeydi!

Yarınki bölümde ABD’nin Trablusgarp ve Tunus’la anlaşma yolları aramasını inceleyeceğiz.

MEHMET ALİ GÜLLER
Aydınlık Gazetesi
7 Nisan 2011
Sayfa:6

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın