Posts Tagged Libya

AL ANTİSAR MUAMMASI

Japon Sankei Shimbun gazetesinin haberine göre, 2013 yılı başlarında mühimmat yüklü bir gemi Kuzey Kore’den yola çıkar. Gemide 1,400 makineli tüfek, 30,000 mermi ve gaz maskeleri ile kimyasal saldırıdan korunma araçları vardır.

Gemi Kuzey Kore’den çıktığı andan itibaren ABD tarafından adım adım izlenir. Gemi ve mühimmatları konusunda Ankara bilgilendirilir. 3 Nisan’da Çanakkale Boğazı’ndan geçtiği sırada da durdurulur ve kargosuna el konulur.

Mühimmat Kuzey Kore tarafından Esad’a gönderilmektedir. Türkiye bu nedenle kargoyu da gemiyi de bağlar.

Japon Sankei Shimbun gazetesinin kaynağı ABD’dir. Haber, Japonya üzerinden tüm dünyaya servis edilir.

Haberdeki gemi Libya bandıralıdır ve ismi de Al Antisar’dır!

CIA İSKENDERUN’A YÜK BOŞALTTI

Eminim bu gemi ismi size tanıdık gelmiştir. Zira Libya’dan Suriye’ye silah sevkiyatında kullanılan ve İskenderun Limanı’na gelip, cihatçı da indiren Al Antisar gemisini, bu köşede birkaç kez konu etmiştik.

Gelin yukarıdaki haberin muammasını çözebilmek için, önce bazı haberleri anımsayalım:

Hürriyet 25 Nisan 2013’te “Türkiye’den giden binlerce silah son anda yakalandı” diye bir haber yaptı. Buna göre Türkiye’den Libya’ya gönderilmek üzere yola çıkan bir gemide yapılan aramada 990 tüfek ve 410 tabanca ile binlerce mermi ele geçirildi. Al Antisar isimli geminin Libyalı kaptanı ve silahları tedarik eden bir Türk tutuklandı.

Ancak haber eksikti. Çünkü geminin sahibi CIA’ydı ve silahlar da Libya’ya değil, Suriye’ye gidecekti.

Çünkü Al Antisar aslında daha önce İskenderun’a gelmişti. Aydınlık 21 Ağustos 2012’de “İnsani yardım gemisiyle Libya’dan 24 militan getirdiler” diye ayrıntılı vermişti o olayı.

19 Kasım 2012 tarihli Ufuk Ötesi’nde ise Al Antisar’ın sadece militanları değil, Suriye’ye sevk edilecek uçaksavar, RPG ve MANAD tipi füzeleri de getirdiğini yazmıştık. Ancak İskenderun açıklarında demirleyen Al Antisar’ın İHH alıcılı “tıbbi malzeme” görüntülü 400 tonluk yükü, bazı yetkililerin çıkardığı “yasal izin” problemi nedeniyle bir türlü boşaltılamıyordu.

ÖLDÜRÜLEN BÜYÜKELÇİ’NİN OPERASYONDAKİ ROLÜ

Devreye, daha sonra üç diplomatla birlikte öldürülecek olan, yükün sahibi ABD’nin Bingazi Büyükelçisi Chris Stevens girdi. Sonra 2 Eylül’de CIA Başkanı David Petraeus Türkiye’ye geldi ve Al Antisar’daki yük 6 Eylül’de “yasallık” kazandı!

Konu, Chris Stevens’ın ölümü nedeniyle önce ABD Kongresi’ne geldi, ardından da TBMM’de soru önergesi oldu.

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in verdiği bilgilere göre, Libya bandıralı gemi, 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına demirlemiş, 29 Ağustos günü İskenderun Limanı’na yanaşıp Bingazi’den getirdiği 353 ton yükü, İHH Vakfı için boşaltmıştı.

Geminin boş ve yolcusuz olarak 3 Eylül günü Türkiye’den ayrıldığını söyleyen Şahin, 24 Libyalının izni konusunda da topu Dışişleri Bakanlığı’na attı.

KİMYASAL KOMPLONUN İZLERİ

İşte tam da Suriye’de kimyasal komplo yapıldığı şu günlerde, Al Antisar yine gündeme geldi. Güya Kuzey Kore Esad’a silah ve gaz maskesi ile kimyasal saldırıdan korunmak için malzeme gönderiyordu. Kaynak da ABD’ydi.

Üstelik bir de harita yayınlamışlardı. Gemi Kuzey Kore’den kalkıyor, Hint okyanusunu geçiyor, Süveyş Kanalı’ndan geçip Çanakkale Boğazı’nda yakalanıyordu! Kuzey Kore Esad’a malzeme gönderdiyse, geminin Çanakkale’de ne işi vardı? Süveyş’i geçip kuzey doğuya yönelmesi gerekmiyor muydu?

Bu mantıksızlık dışında bir de arşivleri açınca, gerçeklerle karşılaşıyoruz: CIA kaynaklı haber hem esas operasyonu perdelemeye çalışıyor, hem de bunu yaparken Esad’ı zan altında bırakmaya çalışıyor. Gerçekte Al Antisar, Suriye’ye CIA yüklerini sevk ediyor! Gaz maskeleri ve kimyasal saldırılardan korunma malzemeleri ise, kimyasal silah kullanacak olan teröristlerin korunması için!

Şam’ın kenarındaki Doğu Guta bölgesinde Esad’ın yaptığı iddia edilen kimyasal saldırının ve olası yeni saldırıların altından bakalım daha neler çıkacak?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Ağustos 2013

Reklamlar

, , , ,

1 Yorum

TUZLA’DA CIA GEMİSİNE OPERASYON

Önceki gün Hürriyet’te okudunuz: “Türkiye’den giden binlerce silah son anda yakalandı.”

Dinçer Gökçe’nin haberine göre Türkiye’den Libya’ya gönderilmek üzere yola çıkan bir gemide yapılan aramada 990 tüfek ve 410 tabanca ile binlerce mermi ele geçirildi. El İntizar (Al Antisar) isimli geminin Libyalı kaptanı ve silahları tedarik eden bir Türk tutuklandı.

Ancak haber eksikti. Çünkü geminin sahibi CIA’ydı ve silahlar da Libya’ya değil, Suriye’ye gidecekti.

Nereden mi biliyoruz? Gelin arşive başvuralım.

PETRAEUS DEVREYE GİRDİ

El İntizar gemisini Aydınlık okurları iyi anımsayacaktır:

21 Ağustos 2012’de “İnsani yardım gemisiyle Libya’dan militan getirdiler” haberinin konusuydu El İntizar…

19 Kasım 2012 tarihli Ufuk Ötesi’nde, El İntizar’ın sadece militanları değil, Suriye’ye sevk edilecek uçaksavar, RPG ve MANAD tipi füzeleri de getirdiğini yazdık. Ancak İskenderun açıklarında demirleyen El İntizar’ın İHH alıcılı “tıbbi malzeme” görüntülü 400 tonluk yükü, bazı yetkililerin çıkardığı “yasal izin” problemi nedeniyle bir türlü boşaltılamıyordu.

Devreye yükün sahibi ABD’nin Bingazi Büyükelçisi Chris Stevens girdi ve Bingazi Konsolosu Ali Sait Akın ile görüştü. Hatta o görüşme, Stevens’ın “son akşam yemeği” diye basına yansıdı. Zira Chris Stevens, ABD elçiliğine düzenlenen bir saldırıda üç diplomatla birlikte öldürüldü.

Sonra 2 Eylül’de CIA Başkanı David Petraeus Türkiye’ye geldi ve El İntizar’daki yük 6 Eylül’de “yasallık” kazandı!

AKP DOĞRULAMAK ZORUNDA KALDI

Konu TBMM’de gündeme gelince dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin açıklama yapmak durumunda kaldı.

Bakan Şahin, Libya bandıralı geminin, 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına gelerek demirlediğini, 29 Ağustos günü İskenderun limanına yanaşıp, Bingazi’den getirdiği 353 ton yükü boşalttığını, alıcının da İHH Vakfı olduğunu açıkladı.

Geminin boş ve yolcusuz olarak 3 Eylül günü Türkiye’den ayrıldığını söyleyen Şahin, 24 Libyalının izni konusunda da topu Dışişleri Bakanlığı’na attı.

Bakan Şahin, ayrıca El İntizar’ı “balıkçı” gemisi olduğu için denetlemediklerini söyledi.

11 Aralık 2012 tarihli Ufuk Ötesi’nde İdris Naim Şahin’e El İntizar’ın fiilen “balıkçı” gemisi olamayacağını belirttik. Zira El İntizar, kendisinin de açıkladığı gibi yükünü boşalttıktan sonra yolcusuz olarak Türkiye’den ayrılmıştı.

Demek ki 24 kişi mürettebat değil yolcuydu ve El İntizar da Suriyelilere insani yardım diye avladığı balıkları getirmemişti!

AKP OPERASYONU BİLİYOR MU?

Şimdi artık şunları sormalıyız:

Daha önce Suriye’ye silah ve terörist götürmesine izin verilen El İntizar’ın bu kez yüküne neden el kondu? El İntizar neden deşifre edildi?

Geminin 14 Ağustos 2012’de yük boşaltmasına AKP’ye rağmen izin verilmemişti. Bugün de Tuzla operasyonu yine AKP’ye rağmen mi yapıldı?

Yoksa bu kez AKP hükümetinin bilgisi vardı ve operasyon başka pazarlıklar için mi yapıldı?

GEMİ SURİYELİ’NİN, YÜK TÜRK’ÜN, SİLAHLAR LİBYA’NIN

Bizi yanıtlara götürecek bir başka haberi anımsayarak bitirelim:

İstanbul’dan Libya’ya gittiği belirtilen bir gemi Ege’de fırtınaya yakalanmış ve Yunanistan’ın Volvos Limanı’na sığınmıştı. Ancak bu esnada gemide taarruz silahları olduğu ortaya çıktı!

İşin ilginç yanı şuydu: Resmi olarak geminin sahibi Suriyeli, yükün sahibi Türk ve yükün gideceği adres Libya’ydı!

Yükün sahibi Cenk Barçın silahları doğruluyor fakat “hepsi İçişleri Bakanlığı’ndan izinli. Bu bir resmi ihracat” diyordu. (Hürriyet, 30 Ocak 2013)

Sonra bu silahların Libya’ya değil de, aslında Yemen’e gideceği iddia edildi. Zira Yemen’de kısa aralıklarla tam üç kez Türkiye’den gelen silahlar yakalanmıştı.

Gerçi Libya, Yemen ya da Suriye olup olmadığı artık fark etmiyor. Zira ABD’nin “özel savaşında” kullanılan teröristler ve silahlar oradan oraya dolaştırılıyor; tabii ölene kadar…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Nisan 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

KIBRIS-İSKENDERUN-LÜBNAN ÜÇGENİ

Libya bandıralı Al Entisar teknesinin gizemini incelemeyi bugün de sürdürüyoruz. Daha önceki yazıları okumayanlar için kısaca anımsatalım:

BAKAN’IN SORU ÖNERGESİNE YANITI

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Al Entisar teknesiyle ilgili haberlere dair verilen soru önergesini şöyle yanıtladı:

“Al Entisar isimli Libya bandıralı “balıkçı” teknesi 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına girdi ve demirledi.

“Tekne, 29 Ağustos’ta limana yanaşıp, yükünü boşalttı.

Yükün alıcısı İHH Vakfı’ydı.

“Yük 353 tonluk, giyecek, yiyecek ve tıbbi malzemeydi.

“Tekne, 3 Eylül günü boş ve yolcusuz olarak limandan ayrıldı.

“Teknedeki 26 kişiden 24’üne Dışişleri Bakanlığı’nın onayıyla çift transit giriş-çıkış izni verildi. 24 kişiden 23’ü, 19 Ekim 2012 tarihine kadar farklı zamanlarda yurtdışına çıktı, biri hâlâ Türkiye’de…

“Al Entisar, Balıkçı teknesi olduğu için Uluslararası Denizde Can Güvenliği Sözleşmesi SOLAS kuralları gereği denetimden muaftı, denetlenmedi.”

AL ENTİSAR SİLAH TAŞIYOR

21 Ağustos tarihli Aydınlık haberinde ve 19 Kasım tarihli Ufuk Ötesi köşesinde, Al Entisar’ın 24 militan ile içinde uçaksavar füzesi, RPG ve MANAD tipi füzeler içeren 400 tonluk bir kargoyu Hatay’a getirdiğini yazdık. Al Entisar’ın demirli olduğu süreyle yük boşalttığı süre içerisinde CIA Başkanı’nın Türkiye’ye geldiğini, yük boşaltma izninin öyle çıktığını da belirttik.

İdris Naim Şahin‘in açıklamasından da görüldüğü üzere Bakanlık yükün cinsi dışında haberimizi kabul ediyor. Bu konuda ise bir mevzuatın arkasına (Balıkçı teknesi SOLAS’a göre denetimden muaftır) saklandıkları anlaşılıyor.

Önceki gün Ufuk Ötesi’nde mevzuata dair şu ayrıntıya dikkat çekmiştik: Balıkçı teknesi 12’den fazla yolcu taşıyorsa, artık Balıkçı teknesi değil Yolcu teknesidir ve denetime tabidir! Tekne 24 kişiyi 3 Eylül’de bırakarak İskenderun’dan ayrılıyorsa, o 24 kişi mürettebat değil yolcudur, dolayısıyla denetim şarttır!

TEKNE NEDEN DENETLENMEDİ?

Bugün bir başka ayrıntıya daha dikkat çekeceğiz: Konunun uzmanı bir Gemi Mühendisi’nin bize ilettiği notlarla açıklayalım:

“Balıkçı tekneleri SOLAS’tan muaftır; bunun anlamı sadece SOLAS gereksinimlerini sağlamak zorunda değildir. Yani can kurtarma, yangın ve bölmeleme ile ilgili donanımları SOLAS gereksinimine uygun olmak zorunda değildir. Bir teknenin SOLAS’a tabi olup olmaması sadece SOLAS gereksinimlerinin denetlenmesini bağlar. Yani gemi hem teknik anlamda ve hem de diğer anlamlarda (emniyet, yük) denetlenebilir. SOLAS’a tabi olmaması, denetlenemeyeceği anlamına gelmez.”

Dolayısıyla İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin “SOLAS’a tabiydi, denetimden muaftı” diyerek konuyu kapatamaz!

AL ENTİSAR KIBRIS AÇIKLARINDA

Öte yandan Al Entisar isimli teknenin son birkaç ayda nerelerde olduğuna bakarak da teknenin balıkçılık yapmadığını, silah taşıdığını saptayabiliriz. Nitekim deniz trafiğiyle ilgili yerlerde yaptığımız incelemeler neticesinde Al Entisar’ın Kıbrıs-İskenderun-Lübnan üçgeninde dolaştığını görüyoruz.

Al Entisar son olarak 27 Kasım’da, Güney Kıbrıs’ın Limasol Limanı açıklarında, Lübnan’a doğru ilerlerken görülüyor. Peki, Al Entisar şimdi ne taşıyor? Libya bandıralı balıkçı teknesi, Kıbrıs-Lübnan arasında balıkçılık yapamayacağına göre..?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Aralık 2012

, , ,

Yorum bırakın

LİBYA GEMİSİNİN GİZEMİ

Haber önce 21 Ağustos tarihli Aydınlık’ta “İnsani yardım gemisiyle Libya’dan militan getirdiler” başlığıyla çıktı. El Entisar isimli bir gemi Libya’dan İskenderun’a gelmiş ve gemiden inen 24 militan bir otele yerleşmişti.

Sonra 19 Kasım’da biz bu köşede, geminin sadece militanları değil, uçaksavar füzesi, RPG ve MANAD tipi füzeler içeren 400 tonluk kargoyu da getirdiğini yazdık. 24 militan karaya çıkmıştı ancak İHH’nin teslim alacağı “tıbbi malzeme” görüntülü yük, “izin” nedeniyle boşaltılmamıştı. Gemi bir süre açıkta beklemişti.

Sonra 2 Eylül’de CIA Başkanı David Petraeus Türkiye’ye geldi ve El Entisar’daki yük 6 Eylül’de “yasallık” kazandı!

Bu süreçte Bingazi Konsolosu Ali Sait Akın, Başbakan Erdoğan’ın görevlendirmesiyle ABD Büyükelçisi Chris Stevens’le görüşmüştü. Hatta bu görüşme, Stevens’ın öldürülmeden önceki “son yemeği” olarak basında yer almıştı.

İÇİŞLERİ BAKANLIĞI DOĞRULADI

CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu bu konuyu TBMM’ye taşıdı ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi verdi.

Önergeyi yanıtlayan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in açıklamaları olayı, yükün cinsi dışında doğruluyor.

Bakan Şahin, Libya bandıralı geminin, 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına gelerek demirlediğini, 29 Ağustos günü İskenderun limanına yanaşıp, Bingazi’den getirdiği 353 ton giyecek, yiyecek ve tıbbi malzeme boşalttığını, alıcının da İHH Vakfı olduğunu açıklıyor. Bakan Şahin, geminin boş ve yolcusuz olarak 3 Eylül günü Türkiye’den ayrıldığını söylüyor.

İÇİŞLERİ TOPU DIŞİŞLERİ’NE ATTI

Yükün silah değil tıbbi malzeme olduğunu savunan Bakanlık, 24 Libyalının (hatta 26 Libyalının) varlığına itiraz edemiyor. İdris Naim Şahin gemideki 24 Libyalının izni konusunda da topu Dışişleri Bakanlığı’na atıyor:

“Gemiden indirilen 26 yabancı uyruklu şahıs hakkında gerekli incelemeler yapıldığı sırada 17 Ağustos 2012 tarihli Dışişleri Bakanlığı’nın İçişleri Bakanlığı’na hitaben yazdığı yazının İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne intikal ettiği ve Dışişleri Bakanlığı’nın söz konusu 24 Libya uyruklu şahsa ülkemize girişte çift transit giriş-çıkış izni verilmesinin bildirilmesi üzerine şahısların yurda girişlerine 18 Ağustos 2012 tarihinde müsaade edilmiştir.”

Bakan’a göre bu 24 kişiden 23’ü, 19 Ekim 2012 tarihine kadar farklı zamanlarda yurt dışına çıkmışlar, biri ise hala Türkiye’deymiş!

Bu arada 23 kişinin çıkış yaptığı “yurt dışı” acaba Suriye midir, diye soruyoruz elbette…

HATAY CASUS KAYNIYOR

Öte yanda Bakan İdris Naim Şahin soru önergesine yanıtta son 6 ayda Hatay’a giriş yapan yabancıların bilançosunu da veriyor: 158 ABD’li, 40 Yemenli, 46 Afgan, 32 Mısırlı, 174 Faslı, geri kalanı da AB vatandaşları olmak üzere toplam 3 bin 210 kişi!

Resmisi bu kadarsa, Hatay’a gelen gayrı resmi yabancı sayısını siz düşünün artık…

GEMİ NEDEN DENETLENMEDİ?

Görüldüğü gibi İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, yükün cinsi dışında, yazdığımız her şeyi doğruluyor. İşin bam teli de burası zaten.

Bakan Şahin soru önergesine yanıtında bakın ne diyor: “Adı geçen El Entisar isimli geminin cinsinin ‘Balıkçı’ olması nedeniyle Uluslararası Denizde Can Güvenliği Sözleşmesi SOLAS kuralları gereği denetimden muaf tutulması, ayrıca insani yardım amaçlı yük getirmesi nedeniyle herhangi bir denetime tabi tutulmadığı…”

Yani Türk Devleti, Libya bandıralı tekne “Balıkçı” olduğu için gemiyi denetlememişti.

Tamam, uluslararası kural öyle; Balıkçı tekneleri SOLAS’tan muaftır. Ancak, bu gemi Balıkçı teknesi midir?

Eğer 26 kişinin tamamı mürettebatsa, tekne Balıkçı’dır! Ancak 24 kişinin mürettebat olmadığı anlaşılıyor. Zira öyle olsaydı, gemi 3 Eylül’de Hatay’ı terk ederken, 24 mürettebatını 40 günlüğüne (19 Ekim’e kadar) Hatay’da bırakamazdı!

Dolayısıyla 24 kişi mürettebat değil, yolcudur!

O zaman da kural şöyle der. Eğer Balıkçı gemisi, mürettebatı dışında 12’den fazla yolcu taşıyorsa, artık Yolcu gemisi statüsündedir! Yani denetlenmeyi gerektirir!

Artık soru şudur: AKP Hükümeti, Libya Bandıralı bu gemiyi neden denetlememiştir?!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Aralık 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

CIA BAŞKANI’NIN İSKENDERUN SIRRI

Amerikan devleti içindeki çarpışmanın göstergesi olan CIA Başkanı David Petraeus’un istifasıyla ilgili gündeme gelen nedenlerin başında, onun Bingazi’deki saldırıyı “izlemekle” yetinmesi geliyordu…

Gerçekte CIA üssü olan Bingazi’deki büyükelçilik binasına Müslümanlara hakaret eden bir film gerekçe gösterilerek saldırı düzenlenmiş, ABD Büyükelçisi Chris Stevens ile 3 diplomat ölmüştü! Hatta bir iddiaya göre film protestosu bahaneydi ve organize bir saldırıyla CIA üssünden belge çalınmış, adam kurtarılmıştı!

Petraeus, 15 Kasım’da Kongre İstihbarat Komitesi’ne CIA Başkanı olarak bu konuda ifade vermeden birkaç gün önce evlilik dışı ilişkisini gerekçe göstererek istifa etti! Ancak istifanın üzerinden ortaya saçılanların önemi nedeniyle, Petraus Komite’ye eski başkan olarak ifade vermek durumunda kaldı.

ABD basınına yansıdığına göre Petraeus, başından beri saldırının “bir terör saldırısı” olduğunu ve saldırganların El Kaide bağlantılı olduğunu raporlarında belirttiğini savundu. Petraeus, Beyaz Saray’ın ilk açıklamalarında “terörist” yerine “aşırı gruplar” ifadesinin neden yer aldığını bilmediğini söyledi.

Bu “aşırı grup” ile “terörist” farkının neden ön plana çıkarıldığı önemli. ABD Kongresi’nin bunun üzerinde neden durduğunu anlamamızı sağlayacak bazı olguları ve iddiaları inceleyelim.

STEVENS’IN SON YEMEĞİ

İngiliz Sunday Times gazetesi, 11 Eylül’de saat 21:30’da öldürülen ABD Büyükelçisi Chris Stevens’ın o akşamki yemeğini bir Türk diplomatla yediğini yazdı. Sunday Times’ın 15 Eylül tarihli bu haberi 17 Eylül’de Sabah gazetesinde “son yemeğini Türk diplomatla yemiş” başlığıyla duyuruldu.

Jöntürk haber sitesi ise 14 Kasım’da yeni bir iddia ortaya attı ve Chris Stevens’le öldürülmeden bir saat önce görüşen bu Türk diplomatın, Türkiye’nin Bingazi Konsolosu Ali Sait Akın olduğunu haber yaptı.

Jöntürk, iddiaya kaynak olan ABD’li yetkililerin, görüşmenin olağan olmadığına dikkat çektiklerini belirtiyor.

Peki, o görüşme neden olağan değildi?

Anlatacağız ama Chris Stevens’ın Suriye’ye silah sevkiyatında kilit bir isim olduğu bilgisinin son dönemde bazı haber sitelerinde yer aldığını özellikle belirtelim.

LİBYA’DAN GÖNDERİLEN 400 TON KARGO

Aydınlık, 21 Ağustos’ta “İnsani yardım gemisiyle Libya’dan militan getirdiler” başlığıyla çok önemli bir haber yapmıştı. Aydınlık’a göre El Entisar isimli bir gemi Libya’dan İskenderun’a gelmiş ve gemiden inen 24 militan bir otele yerleşmişti. Aydınlık bu 24 militanın Suriye’ye geçmeyi konuştuklarını yerel kaynaklara dayandırarak duyurmuştu.

Ancak olay 24 militandan çok daha önemliymiş.

14 Ekim tarihli Times of London’da yer alan ve ABD Kongre raporuna dayandırılan bir haberde, Libya bandıralı El Entisar adlı geminin 400 ton kargoyla İskenderun limanına demirlediği belirtiliyordu. Gemide karadan havaya uçaksavar füzeleri, RPG’ler ve MANPAD tipi füzeler olduğu iddia ediliyordu. Silahlar Suriyeli muhalifler içindi.

Haberde, 400 ton kargo ile Suriye’ye şimdiye kadarki en büyük silah sevkiyatının gerçekleştiği belirtiliyordu.

Oysa resmi açıklamaya göre, gemide İHH aracılığıyla temin edilen tıbbi malzeme vardı!

PETRAEUS GELDİ, YÜK BOŞLADI

İskenderun yerel basınında çıkan 22 Eylül tarihli bir habere göre “yolcular inmiş ama yük boşaltılmamıştı”, çünkü Ankara’dan izin bekleniyordu.

Jöntürk’e göre günlerce bekleyen gemi, 6 Eylül’de yasal izin alıyordu!

Tam burada, CIA Başkanı David Petraeus’un 2 Eylül’de “Suriye ve terörle mücadele” gündemiyle Türkiye’ye geldiğini anımsatalım. İlginçtir, Petraeus, 6 ay önce 12 Mart’ta da Türkiye’ye gelmişti!

KONSOLOSA VERİLEN GÖREV

Ancak bu silah sevkiyatı Rusya’nın tepkisini çekiyordu.

Jöntürk’ün iddiasına göre Başbakan Erdoğan, Moskova’nın tepkisi üzerine, Bingazi Konsolosu Ali Sait Akın’ın ABD’lilerle görüşmesini istiyordu.

İşte Chris Stevens’ın ölümünden sonra haber olan “son yemek” iddiaya göre bu görüşmeydi!

MOSKOVA’DAN KALKAN UÇAK

Bitirirken bir olayı daha anımsatmalıyız. Bu olaydan bir ay sonra, 10 Ekim’de Moskova’dan kalkan bir Suriye yolcu uçağı, “füze var” istihbaratı üzerine zorla Ankara’ya indirildi. İstihbaratın kaynağı ise CIA’ydı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Kasım 2012

, , , , , , ,

1 Yorum

Davutoğlu’nun Kaddafi düşmanlığının nedeni

NATO’nun sözde insan hakları gerekçesiyle 6 aydır bombaladığı Libya’da öldürdüğü insan sayısı, Batı destekli kalkışma sırasında ölenleri çoktan geçti. Bu gerçeğe “Atlantik gözlüğü” takan Türk basını, Batı tarafından verilen silahlarla Trablus’a yürüyen isyancıları da, “demokrasi” mücadelesi veriyor diye pazarladı!

Mazlum milletlere örnek olmuş bir ulusun basınının düştüğü bu durum utanç verici! Hele bir de  Batı’nın ambargo uyguladığı dönemde Türkiye’ye karşılıksız destek veren bir lidere yapıldığı için, daha da utanç verici!

Türk basını utandırdı

Türk basının dünkü birinci sayfalarına bakınız:

Önce merkez medyadan örnekler: Milliyetkıvırcık kafadan kurtulduk” diye manşet atmış Kaddafi’den bahsederken. Vatan, “ders al Esad” diye atmış sürmanşeti… HaberTürk de aynı kafada: Manşetten “değişmeyene ders olsun” diye sesleniyor! Radikal de manşetten “ders olsun” diyenlerden…

Yandaş basının hali daha da utanç verici: Sabah, sürmanşetten “sıradaki gelsin” diye diklenmiş, Yeni Şafak manşetten “diktatörlere ders olsun” demiş. Bugün gazetesi manşetten “diktatör devrildi” diyerek, cemaatin yayın organı Zaman da manşetten “42 yıllık diktatörlük bitti” diyerek sevince boğulmuş!

Cumhuriyet’in büyük ayıbı

Ama hiçbiri Cumhuriyet’in üslubu kadar nankörce değildir herhalde!

Kaddafi’yi “dişi sökülen çöl aslanı” diye başlıkta niteleyen Cumhuriyet, üst başlıkta da “kalacak çadırı bile yok” demiş!

Farkındayım”nankörlük” durumu karşılamadı. Çünkü uçaklarımıza koyacak benzinimiz olmadığı o ambargo şartlarında, Türkiye’ye el uzatan Kaddafi’yi bugün “kalacak çadırı yok” diye aşağılamaya kalkmaya ne deneceğini ben bilmiyorum!

BOP Dışişleri Bakanı Davutoğlu

Türk basınının bu “ders olsun” manşetleri, BOP Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ndan kaynaklanıyor. BOP Dışişleri Bakanı dememiz şundandır:

Bir ülkenin egemenliğini hiçe sayarak rejim karşıtlarını bir araya getiren, rejim karşıtlarının silahları arasında alanlara çıkıp gövde gösterisi yapan bir Bakan,  Ankara’nın değil, ancak BOP’un Bakanı olur.

Kaddafi’nin yenildiği haberleriyle birlikte herkesten önce sahneye çıkıp, “Kaddafi’nin durumu, bölge liderlerine ders olsun” şeklinde meydan okuyabilen biri Ankara’dan değil, Washington’dan Bakan’dır.

Ve “Libya temas grubu” başkanı olarak rejimin düşmesini isyancılarla omuz omuza kutlamak üzere Libya’ya ilk koşan biri Türkiye’nin değil NATO’nun diplomatıdır!

Davutoğlu’nun Obama’ya taahhüdü

Ahmet Davutoğlu’nun bu misyonu elbette şaşırtmıyor bizi.

Çünkü Davutoğlu, 20 Mart 2009 günü Washington’da “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak” sözü vererek, 40 gün sonra, 1 Mayıs 2009’da Dışişleri Bakanı olabilmişti!

Çünkü Davutoğlu, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinin ABD’yi tedirgin etmesi üzerine, 14 Mart 2011 günü acilen yapılan “duruma müdahale” toplantısında, “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.” diyebilen bir Atlantikçidir!

Davutoğlu, Kaddafi’ye “BOP Dışişleri Bakanı” olduğu için düşmandır; ABD ve NATO Kaddafi’ye düşman olduğu için düşmandır! Atlantikçiler adına yürütülen bu düşmanlık, milletimizin onurunu kirletmektedir.

Türk milletinin Atlantikçilerden kurtulması, milletlerarası onurumuz için de şarttır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

209 YIL ÖNCEKİ İLK ABD-LİBYA SAVAŞI

Emperyalist ABD’nin Fransa ve İngiltere ile birlikte başlattığı, sonrasında Türkiye’nin desteğiyle NATO saldırısına dönüştürdüğü ve kimi Arap ülkelerinin de katıldığı Libya saldırısı, tarihe mutlaka Batı’nın kara bir sayfası olarak geçecektir.

Peki, ABD’nin kendi karasuları dışında yürüttüğü ilk askeri müdahalesinin de yine Libya’ya olduğunu biliyor muydunuz? Evet, bundan tam 209 yıl önce ABD ile Trablusgarp (Libya) arasında bir savaş oldu. 1802’de deniz savaşı olarak başlayan ve sonrasında kara savaşına dönüşen ABD’nin saldırısı, 1805 yılında imzalanan bir antlaşmayla sonuçlandı.

Gelin önce savaşın hemen öncesindeki yıllara dönelim ve bugünün Kuzey Afrika’sını inceleyelim.

18. Yüzyıl’ın sonunda Kuzey Afrika’daki Trablus, Cezayir ve Tunus Osmanlı İmparatorluğu’na bağlıydı. Ancak Mağrip denilen bu bölgeyle başkent İstanbul arasındaki bağlar, Osmanlı’nın zayıflaması nedeniyle gün geçtikçe çözülüyordu. Bölge 1 yüzyıl öncesinden itibaren, yeniçeriler tarafından seçilen ve “dayı” denilen askeri komutanlar tarafından yönetilmeye başlanmıştı.

Çünkü Osmanlı Devleti zayıfladıkça, hem İstanbul’un Mağrip’e atadığı paşaların konumu sembolik olmaya başlamış hem de bölge gittikçe özerkleşmişti. Sonunda, dayılar özerkliklerini iyice genişletmiş ve 18. Yüzyıl’ın son çeyreğinde Mağrip bölgesi babadan oğla geçen bir tür hıdivlik şekline dönüşmüştü.

AKDENİZ’DE 100 ABD GEMİSİ

Osmanlı Devleti’ne bağlı ama ayrı bayrak ve yöneticileri olan bu “devletler”, Akdeniz’deki ticaret gemilerini vergilere bağlıyordu. İşte ABD’nin bölgeyle ve Mağrip devletleriyle ilişkisi, Akdeniz’de ticaret yapmaya başlamasıyla oluşmuştu. Gerçi kuzey Amerikan kolonilerine ait gemiler, bağımsızlık savaşından önce de İngiltere bayrağı çekip Akdeniz’de ticaret yapıyordu.

Başını ABD’nin Paris Büyükelçisi olan Thomas Jefferson’ın çektiği bir grup, ABD’nin başka devletlerin himayesi olmadan ayakta kalabilmesinin ticarete bağlı olduğunu savunuyordu. Ancak İngiltere ticareti bağımsızlık savaşıyla kesilen ABD, Fransa ve İspanya ile de gümrük sorunları yaşıyordu. Jefferson, dünyada kâr getiren her bölgeyle ticareti savunuyordu. Bu görüşün hâkim olmasından sonra, ABD’nin Akdeniz’de ticaret yapan gemilerinin sayısı hızla arttı ve kısa zaman içinde 100’ü buldu.

İNGİLTERE BİLE VERGİ VERİYORDU

Ancak önemli bir sorun vardı: Fas, Cezayir, Tunus ve Trablusgarp antlaşma imzalamadıkları her ülkeyi düşman kabul ediyor ve o ülkenin gemilerine el koyuyordu. Avrupa’nın en güçlü donanmasına sahip ülkeleri olan İngiltere, Fransa ve İspanya bile güvenliklerini bu özerk yapılara yıllık vergiler ödeyerek sağlıyordu.

İşte bu şartlar altında Akdeniz’de ticarete soyunan ABD, kısa zamanda kendisine pahalıya patlayan saldırılara maruz kaldı. Üstelik ABD gemilerine saldırı İngiltere’nin iki kez işine geliyordu: İngiliz şirketleri, ABD gemilerini iki katına sigortalıyorlardı.

Peki üst üste ticaret gemilerini Mağrip ülkelerine kaptıran ABD ne yapacaktı?

FAS VE CEZAYİR İLE İLK ANLAŞMALAR

Bağımsızlığını yeni kazanmış, askeri gücü sınırlı, donanması bile olmayan ABD’nin bu saldırılar karşısında Mağrip ülkeleriyle anlaşmaktan başka çaresi yoktu.

ABD Kongresi Mayıs 1784’te, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve John Adams gibi Bağımsızlık Savaşı’nın önde gelen isimlerinden oluşmuş üç kişilik bir heyeti Mağrip ülkeleriyle anlaşmak üzere görevlendirdi. Ancak heyette yer alan Paris Büyükelçisi Jefferson ile Londra Büyükelçisi Adams arasında görüş ayrılığı vardı. Jefferson, anlaşmak ve vergi ödemek yerine, güçlü bir donanma oluşturup Mağrip ülkelerine savaş açılmasını savunuyordu. Adams ise tüm Avrupa’nın benzer anlaşmalar imzaladığını belirtiyor ve ABD’nin sonu belli olmayan bir maceraya girmemesini savunuyordu. Sonuçta Kongre Adams’ın görüşlerini benimsedi.

İLK ANLAŞMA ARAPÇA

ABD, yola Mağrip ülkelerinin en ılımlısı sayılan Fas ile başlamak istedi. Üstelik Fas, diğer Mağrip ülkelerinden farklı olarak Osmanlı Devleti’ne bağlı değildi. ABD heyeti, Mart 1785’te Fransa’dan arabuluculuk yapmasını istedi, ama reddedildi. ABD, bir yıl sonra Fas’taki İspanya Konsolosu’nun yardımıyla 23 Haziran 1786’da Marakeş’te iki ayrı anlaşma imzalanmasını sağladı. ABD’nin Mağrip ülkeleriyle bu ilk antlaşması Arapçaydı.

Cezayir, Temmuz 1785’te iki ABD ticaret gemisini ele geçirdi ve 21 denizciyi esir aldı. Jefferson ve Adams esir Amerikalılar için Cezayir Dayısı Mehmed Paşa ile John Lamb üzerinden temas kurdu. Ancak Dayı’nın fidye talebi ABD’nin karşılayabileceğinin ötesindeydi. ABD tam beş yıl boyunca esirlerini kurtarabilmek için Cezayir ile anlaşma yolları aradı ama bulamadı.

ABD Kongresi, artan kamuoyu baskısı sonucu, 1790 yılında Başkan Washington’a gerekli girişimlerin yapılması için tam yetki verdi. Bu arada, 1791 yılında ölen Cezayir Dayısı Mehmed Paşa’nın yerine yeğeni Hasan Paşa geçmiş, ancak o da ABD’den istenilen fidyede indirim yapmamıştı!

1793 yılında Cezayir gemileri Cebelitarık Boğazı’nı geçti, Atlas Okyanusu’nda tam10 ABD gemisini ele geçirdi ve 105 ABD vatandaşıyla birlikte Cezayir Limanı’na çekti. Bu gelişme ABD’de büyük etki yarattı. Kongre, 27 Mart 1794’te Başkan Washington’a altı gemiden oluşan bir donanma kurulması için yetki verdi. Savaş gemileri kısa sürede inşa edilip Akdeniz’e yollandı.

HASAN PAŞA İKNA OLDU

Bu arada Akdeniz’de dengeler de önemli oranda değişiyordu. İngiltere, savaş halinde olduğu Fransa ile ABD arasındaki ticarete karşıydı. Fransa ise bu ticareti sürdürebilmek için Cezayir ile ABD arasında anlaşma imzalanmasını istiyordu. Fransa’nın arabuluculuğu sonucunda Cezayir Dayısı Hasan Paşa ABD ile 5 Eylül 1795’te antlaşma imzaladı. ABD’nin ikinci Mağrip ülkesiyle yaptığı bu anlaşma Türkçeydi!

ABD’nin Cezayir ile imzaladığı antlaşmaya göre Hasan Paşa’ya esirler için 2 milyon 274 bin Meksika Doları fidye ödeyecek ve her yıl 12 bin Cezayir altını tutarında vergi verecekti.

5 SAVAŞ GEMİSİ HEDİYE

Ancak antlaşma konusunda çok istekli olmayan Cezayir Dayısı Hasan Paşa, ödemelerdeki gecikmeyi gerekçe göstererek 7 Nisan 1796’da ABD’yi tehdit etti: Ödeme ya 1 ay içinde yapılacaktı ya da antlaşma iptal edilecekti.

Zaman kazanmak isteyen ABD Elçisi, sürenin 6 aya çıkarılması karşılığında Hasan Paşa’ya bir savaş gemisi hediye etmeyi teklif etti. Hasan Paşa 5 savaş gemisi istedi! ABD Hasan Paşa’nın şartlarını kabul etti.

YILDA 30 BİN DOLAR VERGİ

Bu arada Benjamin Franklin, Paris Büyükelçisi Thomas Jefferson ve Londra Büyükelçisi John Adams’dan oluşan ABD heyeti, Fas ve Cezayir’den sonra Trablusgarp (Libya) ile de antlaşma yapmak istedi. Ancak Trablusgarp Dayısı Yusuf Paşa’nın istediği yıllık vergi tam 30 bin dolardı! Adams verginin ödenmesinden yanaydı. Jefferson ise karşı çıkıyordu.

ABD’nin 5 savaş gemisi hediye ettiği Cezayir Dayısı Hasan Paşa’nın araya girmesiyle şartlar kolaylaştırıldı ve 4 Kasım 1796’da Trablus Limanı’nda antlaşma imzalandı. ABD antlaşmanın karşılığında Trablusgarp ve Cezayir dayılarına 40 bin İspanyol doları ödemeyi kabul etti. Ayrıca antlaşma içinde elmas ve safir gibi hediyeler de vardı. Dahası Trablus’a tayin edilecek ilk ABD Konsolosu da Trablusgarp Dayısı Yusuf Paşa’ya 12 bin İspanyol doları ödeyecek ve çeşitli hediyeler verecekti. Antlaşma Arapça’ydı!

BABIALİ’DEN YARDIM İSTEĞİ

ABD, son Mağrip ülkesi Tunus’la da antlaşma imzalamak istiyordu. Ancak Tunus Dayısı Hamuda Paşa 107 bin dolar istiyordu! ABD önce Cezayir Dayısı Hasan Paşa’dan ricacı oldu. Ancak Hasan Paşa’nın girişimleri Hamuda Paşa’yı ikna etmedi. ABD İstanbul’a mektup göndererek, Babıali’nin anlaşma için Hamuda Paşa’yı zorlamasını istedi. Tunus Dayısı, Babıali’nin isteğini kabul etmeyince Cezayir Tunus’a savaş ilan etti! Hamuda Paşa bu durum karşısında antlaşma yapmayı kabul etmek zorunda kaldı.

ABD ile Tunus arasındaki 23 maddelik antlaşma 28 Ağustos 1797’de imzalandı ve Türkçe’ydi!

Böylece ABD, Akdeniz’de güvenlik içinde ticaret yapabilmenin şartlarını oluşturmuştu. Ama bu uzun sürmeyecekti. ABD ile en zayıf antlaşmayı imzalayan Trablusgarp, fesih için fırsat kolluyordu. Çünkü Trablusgarp ABD’den yıllık vergi almayan tek ülkeydi. Trablusgarp Dayısı Yusuf Paşa esir karşılığında yüklü para almış, ancak antlaşmada yıllık vergi hükmüne yer verilmemişti. Yusuf Paşa aldatıldığını savunuyordu.

Ekonomisi de kötüye giden Trablusgarp mevcut düzenlemeyi geçersiz saydı ve ABD’den yıllık vergi istedi. Yusuf Paşa, isteği karşılanmayınca, 14 Mayıs 1801’de, geleneklere göre ABD Konsolosluğu’nun bayrak direğini yerinden söktürdü ve böylece ABD’ye savaş ilan etti.

AKDENİZ’E SAVAŞ FİLOSU

Geçen zaman içinde yeni savaş gemileri de inşa eden ABD, savaş ilanı karşısında Akdeniz’e bir filo yolladı. Tuğamiral Richard Dale komutasındaki Filo, 1 Temmuz 1801’de, Cebelitarık girişindeki iki Trablusgarp gemisi engelini kolay aştı ve 24 Temmuz günü Trablus açıklarına demirledi. ABD, Danimarka Konsolosu’nun aracılığıyla Yusuf Paşa ile anlaşma yolu aradı ama bulamadı. Bunun üzerine Trablus Limanı’nı ablukaya aldı.

Murat Reis’in komutasındaki Trablusgarp donanması kayıplar verince, bu kez Yusuf Paşa anlaşmaya istekli davrandı ama Tuğamiral Dale’nin müzakere yürütmek ve antlaşma imzalamak yetkisi yoktu. Bu yetkiye sahip birinin gelmesi beklenecekti.

Öte yandan ABD’nin Tunus Konsolosu Eaton, Tuğamiral Dale’e Yusuf Paşa’yı tahttan indirecek bir plan sundu. Plana göre Eaton, Trablusgarp tahtının gerçek sahibi saydığı ve Tunus’ta sürgün olan Yusuf Paşa’nın ağabeyi Hamid Paşa’ya bağlı birliklerle karadan Trablus’a yürüyecek ve denizden yapılacak bombardımanın da yardımıyla Yusuf Paşa devrilecekti. Tuğamiral Dale planı kabul etmedi.

JEFFERSON’UN KARARI

Dale, antlaşma imzalama yetkisi kazanabilmek için, abluka sürerken 1802 Mart’ında ABD’ye gitti. Bu arada Mağrip ülkeleriyle 16 yıl önce antlaşma yapma yetkisi verilen Thomas Jefferson artık ABD Başkanı’ydı. Jefferson, Yusuf Paşa ile anlaşmak yerine ezici bir galibiyetten sonra müzakere masasına oturmak istiyordu. Yıllar önce bu ülkelere vergi vermek yerine güçlü donanma kurup savaşmak gerektiğini düşünen Jefferson, aradığı koşulları artık sağlamıştı.

Kaldı ki Jefferson, Dale‘in antlaşma yetkisi istemek için ABD’ye geldiği sırada, çoktan yola yeni bir filo daha çıkarmıştı. Trablus’u ablukaya alan gemilere katılan Tuğamiral Richard V. Morris komutasındaki bu beş gemiye, 1803’te de Tuğamiral Edward Preble komutasındaki yeni bir beş gemilik filo eklendi. Ve böylece ABD Trablus ablukasını iyice ağırlaştırdı.

KOZ HAMİD PAŞA

Ancak Trablusgarp 1803 yılının Ekim ayında, ABD’nin Philadephia isimli bir savaş gemisini ele geçirdi ve 307 Amerikalı denizciyi esir aldı. ABD, beklenmedik bu kayıp karşısında, daha önce Eaton’un gündeme getirdiği plana sarıldı.

Öte yandan plandan haberdar olan Yusuf Paşa, ABD’nin kozunu elinden almak için ağabeyi Hamid Paşa’ya Derne Valiliği’ni önermişti. Eaton, Hamid Paşa’yı Malta’ya götürüp Amerikalı komutan Murray ile görüştürmüştü. Bu görüşmenin neticesinde Hamid Paşa Derne Valiliği’ni kabul etmişti. 1802 Ağustos’unda göreve başlayan Hamid Paşa, Yusuf Paşa’ya karşı ayaklanan Araplara destek vermiş ama isyan başarısız olunca Mısır’a kaçmıştı.

Eaton, planının yeniden gündeme gelmesi üzerine 1804 Kasım’ında İskenderiye’ye gitti ve Hamid Paşa’yı ikna etti. İskenderiye’deki İngiliz Briggs Brothers Şirketi, Hamid Paşa’ya güçlü bir ordu kurulması için kredi sağladı. Eaton, 23 Şubat 1805’te Hamid Paşa ile bir sözleşme imzaladı.

DERNE’YE SALDIRI

8 Mart 1805’te Eaton ve Hamid Paşa kurulan orduyla Derne’ye doğru harekete geçti. 26 Mart’ta Derne’ye ulaşan ordu, ABD savaş gemilerinin denizden verdiği destekle kenti kısa sürede ele geçirdi.

Yusuf Paşa bu gelişme karşısında şartlarını gözden geçirerek ABD ile antlaşmayı kabul etti. Yusuf Paşa ile ABD’nin Cezayir Konsolosu Tobias Lear arasında imzalanan 4 Haziran 1805 tarihli antlaşmaya göre, ABD Derne’yi boşaltacak ve esirler için 60 bin dolar fidye ödeyecekti.

ABD, imzadan hemen önce Derne’yi boşalttı ve Hamid Paşa’yı da bir Amerikan gemisiyle Sirakuza’ya götürdü. Sirakuza’da ABD’nin verdiği maaşla yaşayan Hamid Paşa, 1809 yılında Yusuf Paşa tarafından affedildi ve yeniden Derne Valiliği’ne döndü.

20 maddeden oluşan antlaşma bu kez İngilizce ve Arapça olarak imzalandı!

JERFFERSON’UN İSTEDİĞİ OLMADI

Öte yanda Amerikan donanması, 1807 yılında Akdeniz’den çekildi. ABD’nin kendi karasuları dışında yaptığı bu ilk askeri müdahale başarı kazanmış ancak Jefferson’ın istediği hedefe tam olarak ulaşılamamıştı. Bu hedef için ABD fırsat kollamayı sürdürecekti.

Ayrıntılarını Çağrı Erhan’ın “Türk-Amerikan İlişkilerinin Tarihsel Kökleri” isimli kitabında okuyabileceğiniz bu ilk askeri müdahalenin ardından, ABD, Akdeniz’e yeniden girmek için 1815 yılını ve Cezayir’le gerginliği bekleyecekti…

ABD ve Libya, 209 yıl sonra yine karşı karşıya geldi. Ancak şartlar bu kez haklı olan ve vatan savunması yapan Libya’dan yana…

Not: Bu yazı, Aydınlık gazetesinde 6-10 Nisan 2011 tarihlerinde 5 bölüm halinde yayımlanmıştır.

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: