Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
209 YIL ÖNCEKİ İLK ABD-LİBYA SAVAŞI – 1 – Akdeniz’in vergisi Mağrip’e
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 06/04/2011
Emperyalist ABD’nin Fransa ve İngiltere ile birlikte başlattığı, sonrasında Türkiye’nin desteğiyle NATO saldırısına dönüştürdüğü ve kimi Arap ülkelerinin de katıldığı Libya saldırısı, tarihe mutlaka Batı’nın kara bir sayfası olarak geçecektir.
Peki, ABD’nin kendi karasuları dışında yürüttüğü ilk askeri müdahalesinin de yine Libya’ya olduğunu biliyor muydunuz? Evet, bundan tam 209 yıl önce ABD ile Trablusgarp (Libya) arasında bir savaş oldu. 1802’de deniz savaşı olarak başlayan ve sonrasında kara savaşına dönüşen ABD’nin saldırısı, 1805 yılında imzalanan bir antlaşmayla sonuçlandı.
Gelin önce savaşın hemen öncesindeki yıllara dönelim ve bugünün Kuzey Afrika’sını inceleyelim.
18. Yüzyıl’ın sonunda Kuzey Afrika’daki Trablus, Cezayir ve Tunus Osmanlı İmparatorluğu’na bağlıydı. Ancak Mağrip denilen bu bölgeyle başkent İstanbul arasındaki bağlar, Osmanlı’nın zayıflaması nedeniyle gün geçtikçe çözülüyordu. Bölge 1 yüzyıl öncesinden itibaren, yeniçeriler tarafından seçilen ve “dayı” denilen askeri komutanlar tarafından yönetilmeye başlanmıştı. Çünkü Osmanlı Devleti zayıfladıkça, hem İstanbul’un Mağrip’e atadığı paşaların konumu sembolik olmaya başlamış hem de bölge gittikçe özerkleşmişti. Sonunda, dayılar özerkliklerini iyice genişletmiş ve 18. Yüzyıl’ın son çeyreğinde Mağrip bölgesi babadan oğla geçen bir tür hıdivlik şekline dönüşmüştü.
Akdeniz’de 100 ABD gemisi
Osmanlı Devleti’ne bağlı ama ayrı bayrak ve yöneticileri olan bu “devletler”, Akdeniz’deki ticaret gemilerini vergilere bağlıyordu. İşte ABD’nin bölgeyle ve Mağrip devletleriyle ilişkisi, Akdeniz’de ticaret yapmaya başlamasıyla oluşmuştu. Gerçi kuzey Amerikan kolonilerine ait gemiler, bağımsızlık savaşından önce de İngiltere bayrağı çekip Akdeniz’de ticaret yapıyordu.
Başını ABD’nin Paris Büyükelçisi olan Thomas Jefferson’ın çektiği bir grup, ABD’nin başka devletlerin himayesi olmadan ayakta kalabilmesinin ticarete bağlı olduğunu savunuyordu. Ancak İngiltere ticareti bağımsızlık savaşıyla kesilen ABD, Fransa ve İspanya ile de gümrük sorunları yaşıyordu. Jefferson, dünyada kâr getiren her bölgeyle ticareti savunuyordu. Bu görüşün hakim olmasından sonra, ABD’nin Akdeniz’de
ticaret yapan gemilerinin sayısı hızla arttı ve kısa zaman içinde 100’ü buldu.
İngiltere bile vergi veriyordu
Ancak önemli bir sorun vardı: Fas, Cezayir, Tunus ve Trablusgarp antlaşma imzalamadıkları her ülkeyi düşman kabul ediyor ve o ülkenin gemilerine el koyuyordu. Avrupa’nın en güçlü donanmasına sahip ülkeleri olan İngiltere, Fransa ve İspanya bile güvenliklerini bu özerk yapılara yıllık vergiler ödeyerek sağlıyordu.
İşte bu şartlar altında Akdeniz’de ticarete soyunan ABD, kısa zamanda kendisine pahalıya patlayan saldırılara maruz kaldı. Üstelik ABD gemilerine saldırı İngiltere’nin iki kez işine geliyordu: İngiliz şirketleri, ABD gemilerini iki katına sigortalıyorlardı.
Peki üst üste ticaret gemilerini Mağrip ülkelerine kaptıran ABD ne yapacaktı? Yanıtı yarın…
MEHMET ALİ GÜLLER
Aydınlık Gazetesi
6 Nisan 2011
Sayfa: 6
TUNCAY GÜNEY’İN SIRDAŞI YAZDI: TUNCAY GÜNEY, TAYYİP ERDOĞAN’LA GÖRÜŞTÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 23/01/2011
Tuncay Güney ve Sami Demirkıran’ın, Perinçek’i 1998’de hapse mahkum ettiren mektup komplosunun perde arkasında ne var? Tuncay Güney, Tayyip Erdoğan’la ne görüştü? Tuncay’ın ABD İstanbul Konsolosluğu’ndaki bağlantısı kim? Tuncay Güney, MİT’ten kimlere düzenli raporlar veriyordu? Tuncay Güney’in 2001 Emniyet ifadesi, nasıl bir tertipti? Tüm bu itiraflar, Kemal Kaplan’ın, Tuncay Güney’le geçirdiği 240 güne dair anılarında mevcut.
Mehmet Ali Güller
23 Ocak 2011 – Aydınlık Dergisi – Sürmanşet
“Ben Tayyip Erdoğan’la görüştüm, geçen sene. Hem de içinde bulunduğu parti aleyhine bir görüşmeydi. Hiç çıkıp da, basına bir açıklama yaptı mı?”
Bu sözler, Tuncay Güney’e ait. Konuşma, 1998 yılında, gazeteci Kemal Kaplan ile Tuncay Güney arasında geçiyor. Konu ilginç. Güney elindeki “Mesut Yılmaz – Abdullah Çatlı” fotoğrafının nasıl paraya çevrileceğinin peşinde…
Tuncay Güney, Vakit ve Yeni Şafak gazetelerinde çalıştıktan sonra, kendisiyle birlikte, Strateji dergisini ikinci kez çıkarmak üzere çalışmaya başlayan Kemal Kaplan’dan, fotoğrafları Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’a satmasını ister.
Kaplan, her ne kadar yapacağı işin gazetecilik faaliyetiyle bağdaşmayacağını düşünse de Güney’in isteğine boyun eğer:
“Kendimi kanıtlamam için fırsat doğmuştu. Neden kendimi kanıtlamam gerektiğini ise bilmiyordum. Ya mesleğim, ya da Tuncay’la birlikte başlayan, adının ne olduğunu bilmediğim yeni kariyerim arasında karar vermem gerekiyordu. Ancak belki de işler sandığım gibi sarpa sarmazdı. Kimsenin haberi olmadan bunu çözebilirdim. Son düşünce, beni daha çok rahatlatıyordu. Buna tutunarak, Tuncay’a, ‘Olur, Recai Kutan’a bu fotoğrafı götürürüm’ dedim.
“- Harika… Korkuyorsun değil mi?
“- Evet.
“- Çok normal. Fakat korkacak bir şey yok. Öncelikle yasa dışı bir şey değil. İçinde bulunduğumuz dönemin fırsatlarını değerlendiriyoruz sadece.
“Haklı olabilirdi. Belki de haklıydı. Yasa dışı bir şey değildi. Fakat bana son derece yabancı ve ters bir durumdu.
“- Sen önce Recai Kutan’la görüşme fırsatı yakala, sonrası çorap söküşü gibi gelir.
“- Ya, basına deşifre ederse olayı?
“- Sen deli misin bunlar siyasetçi, siyaset için her şeyi yaparlar, kimsenin ruhu duymaz. Ben Tayyip Erdoğan’la görüştüm, geçen sene. Hem de içinde bulunduğu parti aleyhine bir görüşmeydi. Hiç çıkıp da, basına bir açıklama yaptı mı?
“- Hıı.. İlginç, Tayyip Erdoğan’la mı görüştün? Ne görüştün, diye sordum heyecanla. Tuncay hemen kapattı kendini.
“- Sonra anlatırım bunları, şimdi işimize bakalım.
“Artık bununla ilgi hiçbir şey öğrenemezdiniz Tuncay’dan. Bir anlık heyecanla gaflete kapılmış, olayın devamını sormuştum. Adam da bir savunma mekanizması devreye giriyor, hemen kendini kapıyordu. Öldürsen anlatmaz… Ben de meraktan çıldırırım…” (1)
Sonuç olarak Kemal Kaplan Recai Kutan’la fotoğraf işini görüşür. Kutan Kaplan’ı, pazarlık için Nevzat Yalçıntaş’a yönlendirir. Yalçıntaş, Güney’in istediği 150 bin doları çok bulur…
Ergenekon soruşturması, 2001’deki Emniyet ifadesine dayandırılan Tuncay Güney, bu konuşmadan kısa bir süre sonra, Tayyip Erdoğan’ın arkadaşı Sarıyer Belediye Başkanı Yusuf Tülün ile de görüşür. Konu, bu kez Erdoğan’ın Yargıtay’da bekleyen cezasıdır…
GÜNEY: ERGENEKON DÜĞMESİNE ABD BASTI
Güney’in Emniyet ifadesinin, Ergenekon tertibi olduğunun en açık işaretlerinden biri de yine kitapta yer alıyor. Kemal Kaplan, soruşturmanın ilerleyen aşamalarında, Kanada’da bulunan Tuncay Güney’le Messenger üzerinden konuşmaktadır. 5 Mayıs 2009 tarihli bilgisayar kaydına göre Güney şöyle söyler:
“Benim ifadem olmadan, bu içerideki ne Perinçek kimse çıkamaz. Adam gibi ifade verirsem, kıçımı başımı oynatmazsam çıkarlar”. (2)
Kaplan, Güney’le 17 Nisan 2010 tarihinde bir görüşme daha yapar. Konu, Ergenekon operasyonunun asıl sahibinin kim olduğudur. Bilgisayar kayıtlarına göre görüşme şöyledir:
“Kemal: Kim yapıyor peki ABD mi?
“Daniel: Kim olsa iktidarda, operasyon olacaktı.
“Daniel: ABD tek başına değil.
“Kemal: Düğmeye ABD mi bastı?
“Kemal: Kim var ABD’nin yanında?
“Daniel: Bir takım ülkeler de var.
“Daniel: Aslında her şey ortada.” (3)
Gerçekten de aslında her şey ortadaydı. Güney’in ilişkileri başta olmak üzere…
TUNCAY GÜNEY’İN ABD BAĞLANTISI KİM?
Kemal Kaplan’ın Tuncay Güney’le 240 günlük anıları içinde, satır aralarında bu ilişkiler de ortaya çıkıyor. Örneğin, bir gece Prive isimli, seçkin eşcinsellerin takıldığı bir gece kulübüne giderler. Tuncay Güney’in masasına üç kişi oturur:
“Üç kişiden birincisi, ABD İstanbul Konsolosluğu’nda, diğeri Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nda görevliydi. Üçüncüsü ise bir diplomattı. Evet yanlış duymadığınız bir diplomat. Hem de bir Ortadoğu ülkesinin İstanbul Konsolosluğu’nda. Oldukça iyi Türkçe konuşuyordu”. (4)
Tuncay Güney’in ABD bağlantısı olan “gay” arkadaşı ilerleyen sayfalarda da karşımıza çıkıyor:
“ 2001 yılındaki ifadesinden sonra, ABD’ye gitmiş olması çok tartışıldı. Fakat Tuncay daha önce de gitmişti. 10 yıllık vizeyi ifade vermeden önce 2000 yılında almıştı. İfade verdikten sonra ikinci kez gitmiş oluyordu. ABD İstanbul Konsolosluğu’nda kendi gibi gay arkadaşı olduğunu zaten biliyordum. Vize alması kolaydı”. (5)
TUNCAY GÜNEY’DEN MİT’E DÜZENLİ RAPOR
Güney’in bir de MİT’ten iki kişiye düzenli rapor verdiği bilgisi yer alıyor kitapta:
“Şadi ve Nurullah isminde Tuncay’ın MİT ajanı olarak tanıttığı iki kişi vardı. Şadi uzun, Nurullah orta boylu, ikisi de yapılı adamlardı.
“Tuncay girip çıktığı yerlerde, duyduğu-öğrendiği bilgileri bu iki kişiye arada bir dosya yapıp verirdi”. (6)
PERİNÇEK’E KOMPLO İTİRAFI
Kitaptaki en çarpıcı itiraf ise, Tuncay Güney ve Sami Demirkıran’ın Doğu Perinçek’e kurduğu komplo konusundaydı:
“Demirkıran enteresan biriydi. İlginç tavırları ve yaşama bakışı vardı. Uzun yıllar PKK’nın dağ kadrosunda yer almıştı. Televizyonlarda da o dönem boy gösteren Demirkıran, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e kafayı takmıştı. Sebebi neydi? Perinçek’ten ne alıp veremediği vardı? Bilmiyorum.
“Sami bir gün Doğu Perinçek aleyhine hazırladığı mektubu, bize getirdi. Mektup, PKK’nın sözde sorumlularından biri tarafından yazılmış ve Perinçek’in örgüte verdiği destekten dolayı teşekkürü içeriyordu. Altında bir de PKK’nın mührü vardı. Tuncay mektubu okuduktan sonra, ‘Harika, süper yazmışsın’ dedi.
“Demirkıran, ‘Mektubu Ankara’ya götüreceğim. Nuh Mete Yüksel’e vereceğim. Perinçek görsün bakalım’ dedi.
“Sami’nin anlattığına göre, dönemin Ankara DGM başsavcısı olan Nuh Mete Yüksel’le arası çok iyiydi. Perinçek’in mektup sayesinde tutuklanacağından emindi.
“Tuncay mektubu alıp bir kopya çıkardı. Sami ofisten ayrıldıktan sonra Tuncay’a, neden böyle bir olaya karıştığını, Aydınlık grubuyla aramızın iyi olduğunu, Adnan Akfırat’la sık sık görüşüp hatta onlara haber kaynaklığı bile yaptığımızı hatırlattığımda, bana gülerek şu cevabı verdi. ‘Kemal hocam çok irdeleme…’
“Nuh Mete Yüksel, Sami Demirkıran’ın verdiği mektuba istinaden, Prinçek’i tutuklatmış, 24 Eylül 1998 tarihinde cezaevine giren Doğu Perinçek, on ay cezaevinde yatmıştı”. (7)
Kemal Kaplan, Perinçek’e kurulan komployla ilgili olarak yıllar sonra şöyle söylüyordu kitabında:
“Ülkemde iftira kampanyaları çok kolay tutar. ‘Çamur at izi kalsın’ değil, ‘Çamur at, nasıl olsa yapışır, üzerinde kalır’ anlayışı hakim”. (8)
Dipotlar:
(1) Kemal Kaplan, Köstebek – JİTEM-MİT ve MOSSAD Üçgeninde Tuncay Güney ile 240 gün, Stigma Yayınları, Mayıs 2010, sayfa 35,36
(2) Sayfa 223
(3) sayfa 233
(4) Sayfa 79
(5) Sayfa 203
(6) Sayfa 132
(7) Sayfa 69-70-71
(8) Sayfa 71
ORTADOĞU BİRLİĞİ Mİ, BATI ASYA TOPLULUĞU MU?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 27/09/2009
Ortadoğu Birliği mi, Batı Asya Topluluğu mu?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık, 27 Eylül 2009
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Irak ve Suriye ile önemli anlaşmalara imza attı. Örneğin Suriye ile vizelerin karşılıklı kaldırılmasından, “ortak kabine” üzerinde mutabakata varılmasına kadar uzanan gelişmeler yaşandı. Davutoğlu’nun formüle ettiği bir “Ortadoğu Birliği”nin altyapısı oluşturuldu: “Türkiye-Irak-Suriye arasında gerçekleşmeye başlayan bu işbirliğine, Avrupa Birliği’ni kuran anlaşmalar gibi bir anlaşma oluşur diye bakılırsa, o zaman geleceğimiz parlak olur. Ortadoğu bölgesini birlikte inşa etme sorunuyla karşı karşıyayız” (Hürriyet, 18 Eylül 2009)
Öte yandan DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk de, Erbil’den, “Bölgesel Yönetimin Parlamentosu”ndan AKP’ye destek çıktı: “Avrupa Birliği bir birliktir. Neden Ortadoğu halkları arasında da bir birlik oluşmasın ve birbirlerini tanımasınlar”. (Hürriyet, 18 Eylül 2009)
AKP ve DTP’nin “Ortadoğu Birliği” önerisinden önce ise İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in “Batı Asya Topluluğu” önerisi vardı. (Aydınlık, 6 Eylül 2009, Sayı:1155)
Her iki öneri arasında ise çok temel farklar bulunmaktadır. Sıralarsak:
- İran açısından;
AKP ve DTP’nin “Ortadoğu Birliği” önerisi, somut anlamda bölgeden İran’ı dışlamak içindir. Türkiye üzerinden Suriye, İran’a karşı tarafsızlaştırılmaya hatta tam karşısına alınmaya çalışılmaktadır.
Perinçek’in “Batı Asya Topluluğu” önerisi ise tam tersine İran’ı da içine alan bir birliktir: “Türkiye, Suriye, İran ve Azerbaycan; ekonomiden güvenliğe uzanan bir kurumlaşmaya gitmek durumundalar. KKTC, Türkiye ile bütünleşerek bu beraberliğin içinde olacaktır.”
AKP ve DTP’nin “Ortadoğu Birliği” önerisi, Türkiye’yi bölgesel bir güç olan İran’la karşı karşıya getirirken, Perinçek’in “Batı Asya Topluluğu” içinde yan yana getirmektedir.
- Araplar açısından;
“Ortadoğu Birliği” önerisi, İran’a karşı şekillendiği için, Araplar arasında ayrılık yaratacaktır.
“Batı Asya Topluluğu” ise hem Arapları birleştirir; hem de Türkiye’yi Araplarla birleştirir.
- Kürtler açısından;
AKP ve DTP’nin “Ortadoğu Birliği” önerisi, Kürtler açısından bölgesel felaketlere yol açacak niteliktedir.
DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk, Erbil’den “Ortadoğu Birliği”ne destek verdiği konuşmasında, “4 parça Kürdistan’da Kürtler zorluk içinde ve baskı görüyor” iddiasında bulundu ve Kürtler açısından çözümü “Ortadoğu Birliği”nde gördüğünü söyledi. (Hürriyet, 18 Eylül 2009)
Aynı sıkıntılı bakış açısı Davutoğlu’nda da var. Ortadoğu Birliği ile “yepyeni bir ortaklık modeli” hayata geçireceklerini savunan Davutoğlu, “sınır boylarımızda iki kardeş halk geleceklerini birlikte şekillendireceklerdir” dedi. (Hürriyet, 18 Eylül 2009)
“Ortadoğu Birliği”, 4 parçadaki yani Türkiye, Irak, Suriye ve İran’daki Kürtlerin kendi aralarındaki bir entegrasyonu hedefliyor. Ki bu durum en başta Kürtleri felakete götürecektir.
Perinçek’in “Batı Asya Topluluğu” ise, “Türkiye’yi yalnız kendi Kürdüyle değil, bölgenin bütün Kürtleriyle birleştirmeyi” hedefliyor.
- Türkler ve Türkiye açısından;
İran’ı dışlayan hatta İran’a karşı konumlanan “Ortadoğu Birliği”, İran’da yaşayan Azerileri hatta Azerbaycan’ı da karşısına alacaktır.
“Batı Asya Topluluğu” ise “Türkiye’yi Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın ve Azerbaycan’ın Türkleriyle birleştirir.”
Yüzde 84’ü ABD karşıtı olan Türkiye’de, bu proje ile değil “Ortadoğu Birliği”, Türkiye Birliği bile kurulamaz! “Ortadoğu Birliği”nin üst projesi olan BOP, zaten Türk’ü Kürt’e, Kürt’ü Türk’e ve Türk’ü Türk’e düşman etmektedir.
“Batı Asya Topluluğu” ise yıllardır atılan ayrılık tohumlarını ortadan kaldırır; Türkiye’yi birleştirir!
- ABD açısından;
“Ortadoğu Birliği” yapı ve hedef itibariyle ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisindedir. “Batı Asya Topluluğu” ise ABD’ye karşı, bölge merkezlidir.
“Ortadoğu Birliği” ile Büyük Ortadoğu Projesi ABD lehine ilerler. Bölge halkları, Ortadoğu halkları birbirine düşer.
“Batı Asya Topluluğu” ise tam tersine, hem bölge halklarını ABD’ye karşı birleştirir; hem de “Washington’u caydırır ve ABD’yi çılgın maceraların getireceği felaketlerden kurtarır”.
- Dünya açısından;
“Ortadoğu Birliği” ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde olduğundan, (son tahlilde gerçekleşemeyecekse de) “Tek Kutuplu Dünya”ya hizmet edecektir.
“Batı Asya Topluluğu” ise, emperyalizme karşı ulusal devletleri savunduğundan, “Çok Kutuplu Dünya”ya hizmet edecektir. Orta ve Doğu Asya’da Şangay İşbirliği Örgütü, Güney Amerika’da ALBA gibi bölgemizde de “Batı Asya Topluluğu” ABD’nin karşısında yeni bir odak, yeni bir kutup olacaktır. Bölgesel odakların sayısı ve gücü, AB’yi, ABD karşısında daha da tarafsızlaştıracaktır.
Sonuç olarak;
ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin alt başlığı olan “Ortadoğu Birliği”, “Diyarbakır’ı merkez” yapar! Türkiye’yi daha da ayrıştırır! Ulusal Devleti yıkar!
“Batı Asya Topluluğu” ise Türkiye’yi birleştirir! Ulusal Devleti yaşatır, ayakta tutar!
DAVUTOĞLU 2001’DE YAZDI: ‘KUZEY IRAK, TÜRKİYE’YLE BÜTÜNLEŞMELİ’
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 06/09/2009
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Dergisi
6 Eylül 2009
“Kürt açılımı” projesinin “yerli mi, yabancı mı” olduğu tartışmaları, AKP’yi mahkemelik yaptı. “Kürt açılımı” projesinin ABD projesi olduğu ve Gül’ün mesajıyla değil, çok öncesinden başladığına ilişkin pek çok kanıt mevcut.
İşte bunlardan biri de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2001 yılında yazdığı “Stratejik Derinlik” kitabıdır.
Dış politikamızın hangi görüşlere emanet edildiğini görmek bakımından da önem arzeden kitabın ilgili bölümünün başlığı “Küresel ve Bölgesel Dengeler Açısından Kürt Meselesi, Kuzey Irak ve Türkiye”
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, 17 sayfalık bölümünde özetle ve döne döne tek şeyi savunuyor. Davutoğlu’na göre, Irak’ın kuzeyi, Türkiye’ye bağlanmalı!
“Kuzey Irak, Türkiye’yle bütünleşecek”!
Davutoğlu, makalesinin girişinde Kuzey Irak’ın önemini analiz ettikten hemen sonra, şu tarihi! saptamayı yapıyor:
“Geçiş bölgesi açısından bu derece önemli bir konuma sahip olan bu coğrafyanın bir iç jeopolitik bütünlük oluşturamamasının en önemli sebebi doğrudan bir deniz bağlantısının olmayışıdır. Bu da bu coğrafyanın deniz bağlantısı olan bir bölge ülkesi ile bütünleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.” (Sayfa 438)
Yani, Bakan Davutoğlu, ABD’nin uzun yıllardır Türkiye’ye dayattığı ancak TSK’ya kabul ettiremediği “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını dile getiriyor. Ve ekliyor:
“Küresel ölçekli büyük bir gücün güvenlik garantisi bile bu coğrafyanın bağımsız bir jeopolitik alan oluşturması için yeterli olamaz” (Sayfa 438)
Yani Bakan Davutoğlu, “ABD’nin garantisi bile Kürdistan’ın bağımsızlığını güvenceye alamaz” diyor. Ve sürdürüyor:
“Bunun farkında olan büyük güçler de bölgesel güçler ile olan ilişkilerinde bu olguyu önemli bir parametre olarak gündemde tutmaktadır.” (Sayfa 438)
Yani Bakan Davutoğlu’na göre ABD, Türkiye ile ilişkisinde bu durumu göz önünde bulundurmaktadır.
“Irak’ın parçalanması kaçınılmaz”!
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, daha ABD’nin Irak işgalinden bile önce, gayet yalın bir halde, Irak’ın parçalanması gerektiğini yazıyor:
“Artık kronikleşen iki belirsizlik alanı olan Filistin ve Irak’ın siyasi egemenlik alanı ile ilgili net düzenlemeler yapılmaksızın Ortadoğu’da cari uluslararası hukuk sınırları ile de facto durum arasındaki gerilimin giderilmesi mümkün değildir.” (Sayfa 442)
“… egemenlik alanı ile bölünmüşlük arasında hassas bir dengede gidip gelen Irak’ın statüsü ile birlikte Güney ve Kuzey Irak’ta bu belirsizlik döneminde ortaya çıkan statüsüz yapıların geleceğinin netleşmesidir.” (Sayfa 442)
Bu arada Ahmet Davutoğlu’nun bu satırları, 2001 yılından önce yazdığının altını çizelim! İlk baskısı Nisan 2001’de yapılan “Stratejik Derinlik” kitabı piyasaya çıktığında ne “11 Eylül” yaşanmıştı, ne de ABD Irak’a saldırmıştı!
Davutoğlu konjonktürü de zaten şöyle tarif ediyor:
“Körfez savaşı sonrasında Saddam’ı iktidardan indirerek Irak’ın uluslararası hukuk ile tanımlanmış sınırları içinde yeni bir rejim oluşturamayan ABD önderliğindeki sistemik güçler, Irak’ın gücünü, sınırlarına dokunmaksızın budama yolunu tercih etmişler ve 36. Paralelin kuzeyi ile 32. Paralelin güneyindeki de facto bir durum ortaya çıkarmışlardır. Böylece Irak’ın hukuki gücü ile fiili gücü arasında bir fark doğmuş ve Saddam’ın tamamıyla kırılamayan siyasi ve askeri gücü BM kararları ile bu iki paralel arasında sınırlandırılmaya çalışılmıştır.”(Sayfa 442-443)
Türkiye’nin resmi politikasının “Irak’ın toprak bütünlüğü ve siyasal birliğinin korunması” şeklinde kayda geçirildiği bir dönemde, Davutoğlu açıkça “Irak’ın parçalanması”na taraf olmakta ve kuzey parçasının da Türkiye’ye bağlanmasını talep etmektedir!
“ABD’nin Ortadoğu Hesabı”
Bakan Davutoğlu, küresel ölçekli gücüne her sayfasında övgüler dizdiği ABD’nin “stratejik hesabı”nı da ilan etmektedir:
“ABD’nin gerek Kuzey Irak’taki belirsizlik ve iç çekişmelerdeki gerekse Irak’ı fiilen üçe bölen statükodaki uzun dönemli stratejik hesabı ve prensibi açıktır: Bölgeyi mümkün olduğunca daha küçük ölçekli birimlere indirerek bölgesel güç temerküzü gerçekleştirebilecek ülkelerin sayısını azaltmak ve bu küçük ölçekli birimlerin iç çekişme ve ittifaklarını kullanarak müdahil pozisyonunu sürdürebilmek.” (Sayfa 443)
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında sınırları değiştirilecek 22 ülkenin masaya yatırıldığı 2001 yılında bunları yazan Davutoğlu’na göre, acaba Irak dışında “küçük ölçekli birimlere indirilecek” diğer bölgesel güçler kimlerdir?
Türkiye’nin rolü
Davutoğlu, kitabının ilgili bölümünün sonuna doğru, ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını bir kez daha ve farklı argümanlarla pazarlamaktadır:
“Bugün parçalanmış görünen ve bu parçalanmışlık içinde bölge üzerinde hesap kuran büyük güçlerce istismara açık bir yumuşak karın oluşturan ‘Kürt jeopolitiği’ uzun dönemde aidiyet hissini en yoğun bir şekilde yaşadığı bölgesel bir güç ile bütünleşme süreci içine görecektir. Uzun dönemde meselenin odak noktası bölge halkının aidiyet hissini pekiştiren bir kader birliği meşruiyeti ile çözümlenecektir” (Sayfa 448-449)
Yani Bakan Davutoğlu’na göre, Türkiye-İran-Irak ve Suriye’ye dağılmış olan Kürtler, aidiyet duygusunu en kuvvetli hissedecekleri ülkeyle (?) eni sonu birleşecekler. Tabi bu birleşme sırasında diğer üç ülke de bölünmüş olacak!
Üstelik Bakan Davutoğlu’na göre “Türkiye, Kürt nüfus barındıran diğer bölge ülkelerine göre önemli avantajlarına sahiptir”! (Sayfa 449)
“Büyük Teorisyen” olarak sunulan, müthiş “domino teorisi” (bölgedeki iyi bir gelişmeyi iyi gelişmeler, kötü bir gelişmeyi kötü gelişmeler izler!!!) en çok satan ABD gazetelerine konu olan Davutoğlu, 2001 yılında işte bunları yazıyor.
DAVUTOĞLU’NA GÖRE TÜRKİYE:
“ABD’nin maliyetlerini düşürecek, riskini azaltacak ittifak”
Davutoğlu’nun 2001 yılında çıkan “Startejik Derinlik” isimli kitabında yaptığı Türkiye-Orta Asya ilişkileri analizleri de ABD’nin politikalarıyla uyum içindedir. Davutoğlu’nun çizdiği strateji, Eski ABD Başkanı Clinton’un Türkiye’yi “Avrasya’ya açılan anahtar” şeklindeki nitelendirmesine uygundur.
Davutoğlu, “Avrasya Güç Denkleminde Orta Asya Politikası” başlıklı bölümde, öncelikle Avrasya’nın ABD için önemini analiz etmektedir:
“Avrasya’dan kopuk bir strateji ABD’yi küresel bir güç olmaktan uzaklaştırırken, her alanda müdahil olmak son derece maliyetli ve riski yüksek bir jandarma rolünü beraber getirecektir. Bu iki uç arasında, riski azaltan ve stratejik etkinliği artıran optimum çözüm arayışı ABD yetkililerini Avrasya dengelerinin nabzını tutabilen bir diplomasi geliştirmeye ve jeopolitik geçiş alanlarında doğrudan ya da ittifaklar aracılığıyla sürdürülecek kontrol mekanizmaları kurmaya yöneltmektedir.”(Sayfa 471)
Davutoğlu, ilerleyen sayfalarda, ABD’nin maliyetlerini düşürecek, riskini azaltacak ittifakını açıklayacaktır:
“Bu gereklilik Türkiye gibi jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik açıdan güçlü ve derinlikli Avrasya bağlantısına sahip bölge güçlerine ABD açısından önemli stratejik aktörler konumu kazandırmaktadır.” (Sayfa 472)
“ABD’nin Türkiye’yi Avrasya dengelerinde önemli bir bölgesel stratejik partner olarak görmesi ve bu doğrultudaki senaryoların yaygın bir şekilde kullanılması, yeni konjonktürde Asya dengelerine küresel bir aktörün desteğini alarak girme temayülü içindeki Türkiye’de de genellikle uygun bir stratejik seçenek olarak görülmüştür.” (Sayfa 493)
“… Türkiye ise özellikle başta ABD olmak üzere uluslararası sistemik güçlerin desteğini alarak bölgeye nüfuz etmeye yönelen stratejiler geliştirdiler.” (Sayfa 496)
“Orta Asya Türkiye’nin derinlemesine bir Asya stratejisi oluşturmasının anahtarı konumundadır. Türkiye bir yandan ABD ve AB gibi Asya dışı ülkelerle girdiği ilişkileri Asya içinde kullanabilme becerisini göstermek, diğer yandan Asya-içi dengelerdeki değişmeleri sürekli takip ederek bu bölgede bir blok karşısında yalnız kalmayacak aktif bir diplomasi takip etmek zorundadır.”
DAVUTOĞLU TÜRKİYE AÇISINDAN BOP’U ÇİZİYOR:
“Kafkaslar, Doğu Anadolu ve Kuzey Irak bütünlüğü”
Davutoğlu’nun Kafkaslar analizi de ABD analizleriyle örtüşmektedir. Kafkaslardan Kuzey Irak’a uzanan bir stratejik hat çizen Davutoğlu, “bütünleşme”den bahsetmektedir. ABD de Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde “Büyük İsrail, Kürdistan ve Büyük Ermenistan”la aynı hattı çiziyor! İşte Davutoğlu’nun Türkiye’yi komşularla düşman edecekyaklaşımları:
“Unutulmamalıdır ki, Kafkaslar, Doğu Anadolu ve Körfez-Doğu Akdeniz hattını kapsayan Kuzey Ortadoğu jeopolitik olarak; Azeri petrolü, Doğu Anadolu’nun su kaynakları ve Kuzey Irak petrolleri de jeoekonomik olarak bir bütünlük arzetmektedirler.” (Sayfa 128)
“Soğuk Savaş döneminin küresel kutuplaşmalarından kaynaklanan bölgesel suni ayrım çizgileri etkisini kaybettikçe Kafkaslar, Doğu Anadolu ve Kuzey Irak arasındaki stratejik bağımlılık giderek artmış ve bu bölgeler üzerindeki stratejik çatışmanın yoğunlaşmasına yol açmıştır. Zengin petrol alanlarını barındıran Bakü ve Kuzey Irak/Körfez petrol alanları ve bu iki alan arasında kalan Ortadoğu’nun can damarları olan su bölgelerinin oluşturduğu GAP ekonomik alanı ekonomi-politik stratejisinin birbirine kaçınılmaz olarak bağımlı kıldığı bölgelerdir. Yakın bir gelecekte bu bölgeleri birbirinden herhangi bir şekilde ayrı düşünmek mümkün olamayacaktır. Jeoekonomik açıdan Irak petrol boru hattı, Bakü petrol boru hattı ve GAP projesi, gelecekleri bir diğerinin başarısına bağlı projelerdir.” (Sayfa 128-129)
Görüldüğü gibi “Kürt açılımı”nın da, “Ermeni açılımı”nın da esbabı mucizesi ABD’nin bölgesel hesaplarıdır! AKP’nin sırasıyla gündeme getirdiği Kürt ve Ermeni açılımları işte bu perspektiften okunduğunda anlam kazanıyor ve ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde yer buluyor!
WASHINGTON’UN ERGENEON SORUŞTURMASINDAKİ YERİ: ‘AVRASYACI ODAK MARJİNALLEŞTİRİLDİ’
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 15/07/2009
ABD German Marshall Fund kuruluşunun üst düzey uzmanlarından Ian O. Lesser, yeni raporunda müjde veriyor: “İyi haber ise, NATO’ya stratejik alternatif olarak Moskova ile daha yakın ilişkiler için bastıran Avrasya’ya odaklananların, Türk siyasetinde marjinal bir konuma itilmiş olmasıdır”. ABD-Türkiye ilişkilerini “model ortaklık” ekseninde ele alan Lesser, Rusya, AB ve İran’ı, Türkiye-ABD ilişkileri açısından “üç büyük stratejik konu” ve “kilit testler” olarak değerlendiriyor.
Mehmet Ali Güller
15 Temmuz 2009
AYDINLIK DERGİSİ
ABD German Marshall Fund (GMD) kuruluşunun üst düzey uzmanlarından Ian O. Lesser, ABD-Türkiye ilişkisini “model ortaklık” kavramı üzerinden analiz eden bir rapor hazırladı. Lesser 19 Haziran’da yayınlanan raporunda Rusya, AB ve İran’ı, Türkiye-ABD ilişkileri açısından “üç büyük stratejik konu” olarak ele alıyor. Lesser’e göre bu üç konu, Obama’nın Türkiye’de dile getirdiği “model ortaklık” için de “kilit testler”i oluşturuyor.
Eski Pasifik Konseyi Başkan Yardımcısı, eski Rand Corporation uzmanı, eski ABD Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Dairesi görevlisi Ian O. Lesser, raporunda müjde veriyor: “İyi haber ise, NATO’ya stratejik alternatif olarak Moskova ile daha yakın ilişkiler için bastıran Avrasya’ya odaklananların, Türk siyasetinde marjinal bir konuma itilmiş olmasıdır”.
‘NATO KARŞITLIĞI VE AVRASYACILIK’
Yani Ian O. Lesser, NATO karşıtlarının, Avrasyacı kesimlerin, Ergenekon soruşturması yoluyla devredışı bırakıldığının altını çiziyor bu cümleyle.
“NATO karşıtlığı ve Avrasyacılık”, Ergenekon soruşturmasıyla tutuklanan sanıkların ortak kimliği olarak hemen her kesim tarafından dile getiriliyor artık.
Lesser’in saptaması, Ergenekon tertibinin Savcı Zekeriya Öz’ü de, Emniyet içindeki Fethullahçı yapıyı da, AKP hükümetini de aştığı şeklindeki yorumu doğruluyor. Bu saptamayla, tertibin arkasındaki esas kuvvetle, aracı kuvvetlerin fonksiyonları bir kez daha gözler önüne seriliyor.
HUKUK DEĞİL, AVRASYA’YA HÂKİMİYET SAVAŞI
Fehmi Koru, Ergenekon soruşturmasına 5 Kasım 2007’de yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinde karar verildiğini daha önce hem köşesinde yazmıştı, hem de Kanal 7’de canlı yayın programında dile getirmişti. Koru’nun soruşturma konusunda meydan okurcasına yaptığı bu ifşaata rağmen, pek çok kesim Ergenekon’la ilgili “hukuk” diyip durmuş, siyasete gözlerini kapatmışlardı.
Ergenekon soruşturmasının hukukla, darbeyle, çeteyle bir ilgisinin olmadığı, tertibin esas nedeninin Türkiye’nin bölgesel yönelişiyle ilgili olduğu gerçeği, bu kez kıdemli bir ABD’li analistçe ifşa edilmiş oldu. Lesser’in analizi şu gerçeğe projeksiyon tutuyor:
Clinton’dan bu yana ABD yönetimleri Türkiye’yi “Avrasya kapısının kilidi” olarak değerlendiriyor. Türkiye öyle kilit ki, ya ABD’ye Avrasya kapısını açacak, ya da ABD’ye Avrasya kapısını kapatacak!
RAPORDAKİ 3 TEMEL GÖRÜŞ
Lesser’in raporunda yer alan ve “kilit test”leri oluşturan Rusya, İran ve AB konusundaki görüşler ise şunlar:
Lesser, “Rusya’nın Türkiye’nin en önemli ekonomik ortağı” olduğunu vurguluyor ve “Türkiye’yi Rusya’nın olası saldırganlığının pek kaygılandırmadığını” belirtiyor.
Lesser, “Türkiye’nin, doğrudan İran balistik füzelerine açık olmasına rağmen Türk strateji uzmanlarının nükleer bir İran olasılığı karşısında oldukça rahat olmayı” sürdürmesinden yakınıyor.
Türkiye’nin AB projesinin gittikçe karmaşık ve sorunlu hale geldiğini belirten Lesser, “ABD politika yapıcıları, Türkiye’nin üyelik mantığı konusunda daha imajınatif bir biçimde düşünmesi gerek” diyor. Lesser “bu çerçevede, Türkiye’nin bölgesel istikrardan enerji güvenliğine kadar transatlantik çıkarlara pratik katkılarının üzerinde durulmasının, daha iyi bir yaklaşım” olacağını belirtiyor.
IRAKLI KÜRTLERİ HİMAYE, TÜRKİYE’Yİ PARÇALAR!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 09/07/2009
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Dergisi
9 Temmuz 2009
ABD düşünce kuruluşu olan “Uluslararası Kriz Grubu”nun raporu hemen tüm yayın organlarında “Iraklı Kürtler Türkiye’ye katılmak istiyor” başlığıyla yayınlandı.
En son söyleyeceğimizi şimdiden söyleyelim. Bu rapor yalandır! ABD’nin bu raporu, bir sonucu değil, bir niyeti beyan eden, bilimsel olmayan bir “kâğıt parçası”dır.
“Kukla Devlet” nasıl yaşar?
Raporun hangi hedefle hazırlandığını anlamak için şu soruyu sormamız ve yanıtını vermemiz gerekiyor:
ABD’nin Irak’ın kuzeyinde inşa ettiği ve resmiyete büründürmeye çalıştığı “kukla devlet” nasıl yaşar?
ABD askerleri 1 Temmuz itibariyle şehirlerden çekilmeye başladı. 2011’e kadar çekilmeyi tamamlayacak. Bu süreç içerisinde 30-35 bin kadar askerini de Irak’ın kuzeyinde konuşlandıracak. Ancak ABD eni sonu bu bölgeden tasını tarağını toplayıp mecburen gidecek. Yenilerek gidecek!
Peki ABD bu bölgeden gittiği zaman, “kukla devlet” nasıl yaşayacak?
Denize bağlantısı olmayan, güneyden Irak, batıdan Suriye, doğudan İran ve kuzeyden Türkiye ile kuşatılan bir devletçik nasıl yaşar?
“Kukla devlet”, Türkiye himaye ederse yaşar!
Kukla devletçik, bölgesel kuvvetleri açısından ancak ya İran ya da Türkiye’nin himayesinde yaşar. İran’ın gerek ABD ile mücadelesi nedeniyle, gerekse Şii nüfuzu bakımından Washington’un projesine mahkûm kalamayacağı görülüyor. Dolayısıyla sorumuzun aslında tek yanıtı var. ABD’nin kukla devletçiği ancak ve ancak, Türkiye himaye ederse yaşar!
ABD planının kısa tarihçesi
1986 yılında ABD Savunma Bakan Yardımcısı William Taft tarafından Özal’a getirilen ve dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ tarafından reddedilen plan, aslında budur. ABD’nin Cengiz Çandar’ın ağzından yazdırdığı, “Türkiye ya büyüyecek, ya küçülecek” formülü, aslında budur. ABD’nin Gülen cemaati yayın organlarından, kıdemli istihbaratçıları vasıtasıyla dile getirdiği “Yeni Osmanlı Projesi”, aslında budur.
ABD, o tarihten bu yana (aslında proje 60’larda başlıyor) “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını pişirip pişirip Ankara’nın önüne getiriyor. Özal’dan bu yana Türkiye’yi yöneten hemen her hükümet bu plana onay vermiştir. Çillerli, Tayyip Erdoğanlı dönemler, ABD planlarının ivme kazandığı dönemler olmuştur.
Ancak, Org. Necdet Üruğ, Org. Necip Torumtay, Org. İsmail Hakkı Karadayı, Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu gibi Genelkurmay Başkanları da, bu planın Türkiye’yi parçalanmaya götüreceğini görerek ve saptayarak, plana direnmiştir! TSK bugünkü komuta kademesiyle de bu plana direnmektedir, direnmeye devam da edecektir! TSK bu uğurda Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i bile şehit vermiştir!
Aydın katliamından Çuval operasyonuna
Planın dönüm noktalarını kısaca hatırlamakta yarar var:
1986’dan sonra plan 1. Körfez savaşı öncesi yine Ankara’nın önüne dayatıldı. 1990’da Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun katledildi.
Ve ABD, 1991’de körfeze girdi… Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay, istifa ederek plana direndi.
1992’den itibaren uçuşa yasak bölge, 36. paralel ile doğal sınır oluşturulması, Çekiç Güç’le kukla devletçiğin kurulması ve korunması gibi ABD hamleleri olmuş; ancak Türkiye plana direnmiştir. 1993’te, Uğur Mumcu, Org. Eşref Bitlis, Sivas-Madımak’ta 33 aydınımız ve Başbağlar’da 33 vatandaşımız katledilmiştir.
Kukla Devlete karşı hamle yapmaya hazırlanan TSK’yı durdurmak için, ABD 12 Mart 1995’te Gazi Mahallesi’nde provokasyon yaptı. Ancak TSK Çelik harekâtını her şeye rağmen yaptı ve ABD planlarına büyük bir darbe vurdu. Türkiye’nin aldığı inisiyatif, 28 Şubat 1997 kararlarıyla ve süreciyle de sürdü.
ABD’nin karşı hamlesi 2001 Ekonomik krizi, Kemal Derviş ataması, Ecevit’e yönelik komplo, DSP’yi parçalama vd. oldu.
ABD’nin Irak’a gireceğini bilen TSK, ön alma, ABD ordusundan önce Irak’ın kuzeyine girme şekliden özetlenecek bir strateji geliştirdi. Ancak, ABD erken seçim kararı alınmasıyla yine inisiyatif kazandı. İktidar artık, 1996’dan beri hazırlanan Tayyip Erdoğan’a sunulacaktı.
2002’de AKP’nin hükümet olmasıyla ve ABD’nin 2003’te Irak’ı işgaliyle, kukla devlet konusunda büyük ilerlemeler sağlandı.
1 Mart 2003 tezkeresi ile ABD planına darbe vuran Ankara’ya, ABD 4 Temmuz 2003’te silah gösterdi! 11 Türk subayına yapılan çuval operasyonu TSK-Pentagon ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu.
Nitelikli Sanayi Bölgesi aldatmacası
ABD’nin eski Ankara büyükelçilerinden Pearson’un, “Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusu tek bir ekonomik bölge olsun” sözleri; geçen haftalarda, kıdemli istihbaratçı Prof. Henry Barkey’in, ABD’nin “Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu ve Kuzey Irak’ı kapsayacak bir Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin kurulmasını” önerebileceğini açıklaması; AKP’nin çıkardığı “Kalkınma Ajansları” ve “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” da bu himaye planının ekonomik altyapısını oluşturuyor.
Ankara’ya Kerkük havucu
ABD Raporu, “Türkler böylece Kerkük’e dolaylı sahip olacak” şeklinde de havuç sunuyor! ABD aynı havucu 1. Körfez Savaşı sırasında da sunmuştu. Hatta Özal, “bir koyup üç alacağız” diye formüle etmişti ABD havucunu… Ancak Türkiye, üç koyup, bir bile alamamıştı! Kamuoyu imal etmek maksatlı bu raporlarla, hep Musul-Kerkük kartları, hep petrol kozları dile getirilir.
“Irak’ın siyasal birliği ve toprak bütünlüğü” korunmalı
“Türkiye’nin Irak’lı Kürtleri himaye etmesinde ne sakınca var?” diye soranlarınız olabilir… “Ne güzel, petrolü de denetimimize alırız” diyenleriniz de vardır belki…
Iraklı Kürtleri himaye edecek bir Türkiye bölünür, parçalanır!
Iraklı Kürtleri himaye edecek bir Türkiye, bölgenin ikinci İsrail’i olur!
Iraklı Kürtleri himaye edecek bir Türkiye, Türklerle Arapları düşman yapar, ABD’ye daha kolay lokma yapar!
Kuzey Irak Türkiye’ye girer; özerk yapı, federasyon, konfederasyon, o model, bu model derken, en sonunda bölünme, parçalanma olur!
Bölgede haritalar bir değişmeye başladı mı, ardı arkası kesilmez maalesef!
O bakımdan Türkiye, en baştan kırmızı çizgi ilan ettiği “Irak’ın siyasal birliği ve toprak bütünlüğü” formülüne sahip çıkmalıdır!
Türkiye kendi “siyasal birliği ve toprak bütünlüğü” için, Irak’ın da, İran’ın da, Rusya’nın da, Çin’in de “siyasal birliği ve toprak bütünlüğünü” savunmalıdır.
Irak’ta Kürtleri, İran’da Azerileri, Rusya’da Çeçenleri, Çin’de Uygurları tahrik eden, Soros paralarıyla işbirlikçi haline getirdiği kesimler üzerinden ayrılıkçılık çalışmaları yapan ABD’ye karşı, Türkiye her koşulda direnmelidir!
ABD İLE PKK PAZARLIĞI YAPILAMAZ!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 03/06/2009
Mehmet Ali GÜLLER
Aydınlık Dergisi
3 Haziran 2009
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ eşzamanlı olarak Washington’dalar. İkisinin gündemi de PKK!
Davutoğlu, ABD ile sorunun siyasi yönünün pazarlığını yapıyor; Org. Başbuğ da maalesef güvenlik boyutunun pazarlığını…
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün geçen haftaki Kırgızistan ve Tacikistan ziyaretleri de aynı “strateji”nin parçasıydı.
Önce sorunun teorik boyutunu belirtelim. ABD, Obama’lı dönemde, yeniden uygulayabilmek için BOP’a revizyon yaptı. Aslında revizyon, Bush’un son döneminde zaten başlamıştı. Bu revizyona göre ABD’nin “Avrasya Hâkimiyet Projesi”nin ağırlık merkezini artık AfPak diye isimlendirdikleri Afganistan-Pakistan hattı oluşturuyor. Obama bu nedenle, hem Irak hem de İran politikasında iki yeni değişiklik uyguluyor.
ABD Irak’tan Irak’ın kuzeyine çekiliyor
ABD, Irak’tan çekilme takvimi açıkladı. Tabi bu çekilme, ABD’nin tümden Irak’ı terketmesi anlamına gelmiyor. ABD, esas olarak Irak’ın güneyinden ve ortasından, Irak’ın kuzeyine yani “güvenli bölge”ye çekiliyor. Mevcut askeri varlığının bir bölümünü Irak’ın kuzeyinde tutmayı sürdürecek. İşgalin hemen ardından Irak’ın kuzeyinde yapımı başlatılan devasa üs, ABD’nin bölgedeki yeni “saldırı merkezi” olacak.
2007’de başlayan ve sadece “istihbarat paylaşımı”nı esas alan PKK’ya karşı Türkiye-ABD-Irak işbirliği de, aslında ABD devletinin bu stratejisi temelinde okunmalıdır. ABD, politik yönelimine uygun olarak, Türk Ordusu’na sınırlı istihbarat vermiş, sınırlı işbirliği yapmış ama karşılığında Türk Devleti’nden “Kürt Sorunu”nda “Kukla Devlet”i tanıma hedefli çözüm mutabakatı almıştır!
Cumhurbaşkanı Gül’ün 2009’u çözüm yılı ilan etmesi de, tarihi fırsatı kurumlar arası işbirliği ve mutabakat diye tanımlaması da bu gerçeklik temelinde yorumlanmalıdır.
ABD, İran’a yumuşuyor
ABD, yukarıda özetlediğimiz “Avrasya Hâkimiyet Projesi” temelinde yaptığı değişiklik gereği, daha önce “şer ekseni” ve “terörist devlet” ilan ettiği İran’la da yumuşama dönemine girdi. İki ay önce Nevruz nedeniyle İran halkı ve liderliğini kutlayan Obama, şimdi de 4 Temmuz Bağımsızlık Günü’nü fırsat bilerek İran’a sıcak mesaj yolluyor. ABD, 4 Temmuz Bağımsızlık Günü kutlamalarına İranlı diplomatları da davet etti. (Hürriyet, 3 Haziran 2009)
ABD aslında zorda
“Avrasya Hakimiyet Projesi”nin ağırlık merkezini Afpak (Afganistan-Pakistan) hattı olarak belirleyen ABD aslında çok güç durumda. ABD, stratejisi açısından çok önemli bir yere sahip olan Kırgızistan’daki üssünü daha önce kapatmak zorunda kalmıştı. Çin ve Rusya’nın bölgesel ağırlığı, ABD’nin askeri varlığına büyük darbe vurmuştu. Bişkek’teki ABD üssü, Afganistan operasyonun da ana üssü idi.
Keza, Gürcistan konusunda Rusya duvarına çarpan ABD, Kafkasya koridoru açısından da büyük sıkıntı yaşıyor.
Gül’ün ABD ile mutabakatı
Nisan ayında Türkiye’yi ziyaret eden Obama’nın ajandasında yer alan en önemli gündem maddelerinden biri de bu sıkıntıları giderecek “ortak” hamleler üzerinde mutabık kalabilmekti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Afganistan gündemli Kırgızistan ve Tacikistan ziyaretleri, işte bu mutabakatın sonucudur.
Gül, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev ile yaptığı ikili görüşmenin ardından şu açıklamayı yapmıştı: “Gerek ikili ilişkilerimizde, gerek çok taraflı ilişkilerimizde istişare içinde, ortak çalışma azmi içinde olduğumuzu tespit ettik. Özellikle Afganistan’ın istikrarına çok önem verdiğimiz ve bu konuda her türlü yardımı yapmamız gerektiği kanaatini paylaştık”
Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’un Washington temasları da aynı mutabakatın bir izdüşümü olarak okunuyor.
Özel nokta nedir?
Türk Amerikan Konseyi’nde konuşan ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen’in sözleri bu bakımdan oldukça anlamlı: “İlker, PKK konusunda benim üzerimde çalışıyor. Ben de Pakistan konusunda onun üzerinde çalışıyorum. Çünkü Türkiye’nin Pakistan ile çok iyi ilişkileri var. Ve Afganistan ile de çok iyi ilişkileri var”. (Vatan, 2 Haziran 2009)
Türk Amerikan Konseyi’nin yıllık konferansında, Org. Mullen’dan önce konuşan Org. Başbuğ da, “PKK’yı bitirmek için özel bir noktadayız” dedi. (Vatan, 2 Haziran 2009)
Gerek Org. Bağbuğ’un gerek Org. Mullen’ın konuşmaları, çok ciddi bir pazarlığın yapıldığını gösteriyor.
ABD, bizzat terörizmin kaynağıdır!
Terörle ve teröristle mücadele için öncelikle terörizmin kaynağı tespit edilmelidir! Terörizmin kaynağını belirlemeden yapılacak mücadele, bir 25 yıla daha, binlerce şehide ve milyarlarca TL’ye daha sebep olacaktır!
Terörizmle mücadele etmek için, terörizmin kaynağıyla işbirliği yapılamaz! Yapıldı sanır, yanılırız!
Terörizmin kaynağının ABD olduğunu belirlemek için daha ne olması gerekiyor? Çekiç Güç’ün bizzat Kukla Devlet’e ve yıllarca PKK’ya hamilik yaptığı hatırlanmıyor mu? Çekiç Güç’e bağlı helikopterlerin PKK’lılara yardım malzemesi attıkları unutuldu mu? ABD’li askerlerle PKK’lıların Kandil’de yaptığı görüşme fotoğrafları devlet kayıtlarından yırtılıp atıldı mı? Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in helikopterinin iki kez düşürülmeye çalışılmasının ardından Çekiç Güç merkezine çekilen uyarı mesajları TSK kayıtlarından silindi mi? Ya da ABD’nin daha sonra Bitlis Paşa’yı, uçağını düşürerek bizzat öldürdüğü bunca kanıta rağmen hala mı anlaşılamıyor? Batırılan gemilerimiz, kafasına çuval geçirilen subaylarımız… Daha nasıl kanıt gerekiyor?
ABD ne zaman Irak’a girse, PKK büyüyor!
PKK terörünün en çok tırmandığı iki dönem ne zamandır? Birinci dönem 1991-1995 yıllarıdır. İkinci dönem de 2003 sonrasıdır. Her iki dönemin belirleyici özelliği nedir? Her iki dönem de ABD’nin bölgeye girdiği dönemdir.
1991 ABD’nin 1. Körfez Harekâtı’nın takvimidir. ABD, harekâtın ardından Irak’ın kuzeyini uçuşa yasak bölge ilan etmiş ve bölgeye yerleşmiştir. ABD bölgeye yerleştikten sonra da PKK terörü tırmanmıştır.
2003 de, ABD’nin Irak’ı işgal ettiği tarihtir. ABD, Irak’a yerleşmiş, tüm denetimi ele geçirmiş; ancak PKK, ABD’nin kontrolü altındaki bölgede büyümüş, serpilmiş, Türkiye’ye ve İran’a karşı terörü tırmandırmıştır!
Bu gerçek bile Türk Devleti tarafından tespit edilemiyor mu? Devletin “merkezi kurumları” cemaat eldivenli “Ergenekon tertibi” korkusuyla, analiz bile yapamaz hale mi getirildi?
GÜL GÜVENCE VERDİ: NABUCCO İMZALANACAK – TÜRKİYE’YE BORU BEKÇİLİĞİ GÖREVİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 17/05/2009
Ankara ziyaretinde Türkiye’yle model ortaklık kavramını ilan eden Obama, Gül’den Nabucco Projesi’ni de onaylamasını istemişti. Gül, Obama’nın talebini yerine getirdi! Prag Zirvesi’nde varılan anlaşma gereği, Nabucco Projesi 25 Haziran’da imzalanacak. AB’ye göre bu anlaşmayla “Rus boyunduruğu kırıldı”. Öte yandan Türkiye, model ortaklık gereği, Kuzey Irak petrollerinin geçişine de onay verdi. Böylece Ankara, ABD’nin dayattığı “enerji koridoru” olma misyonunu yerine getirmiş oldu.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Dergisi
Sayı: 1139
17 Mayıs 2009
ABD Devlet Başkanı Barrack Obama’nın Nisan başındaki Türkiye ziyareti sırasında dile getirdiği “model ortaklık” ilişkisinin parametrelerinden biri olan “Enerji güvenliğinin sağlanması ve Hazar petrol ve doğalgazı ile Kuzey Irak petrol ve doğalgazının uluslararası piyasalara ulaştırılması” konusunda önemli bir adım atıldı: Nabucco Doğalgaz Boru Hattı Anlaşması 25 Haziran’da Ankara’da imzalanacak!
AB’nin bir yıldır bastırdığı ancak Ankara’nın çekinceleri nedeniyle üzerinde mutabık kalınamayan Nabucco Doğalgaz Boru Hattı Anlaşması, Washignton’un baskısıyla yürürlüğe giriyor. Obama, Türkiye ziyareti sırasında konuyu gündeme getirmişti.
AB: “TÜRKİYE İKNA EDİLDİ”
10 Mayıs 2009 tarihli İngiliz The Guardian gazetesi, anlaşmayı şu ifadelerle duyurdu: “Türk gaz anlaşması Rus boyunduruğunu kırdı”, “Avrupa ve dünya dengelerini değiştirecek proje için Türkiye ikna edildi”.
The Guardian, Türkiye’nin doğu sınırından Avusturya’ya kadar uzanacak, 9 milyar Avro’luk Nabucco hattının Rus şirketi Gazprom’un kontrolü dışındaki gazın Avrupa’ya ulaştırılmasının başlıca rotasının olacağını belirttiği haberinde şu ifadeyi kullandı: “Ancak plan, boruhattı transit anlaşmasına ilişkin olarak AB ile Türkiye arasındaki anlaşmazlık nedeniyle tıkanmıştı. Boru hattının yarısından fazlası Türkiye’den geçecek böylece Türkiye, Avrupa’nın enerji sağlamasında bekçi haline gelecek”
Görüşmeleri bir yıldır süren Nabucco projesi için Türkiye hem vergi almayı hem de geçen doğalgazı yüzde 15 indirimli almayı talep ediyordu. Ancak Guardian’a konuşan bir AB yetkilisine göre Ankara bu taleplerden vazgeçmiş: AB yetkilisi “Türkler isteklerimizi kabul etti. Herhangi bir koşul yok” dedi.
GÜL, AB’YE GÜVENCE VERDİ
The Guardian tıkanıklığın, Abdullah Gül’ün katıldığı Prag Zirvesi’nde aşıldığını belirtti. Gazeteye konuşan bir AB yetkilisine göre Abdullah Gül, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso‘ya anlaşmanın birkaç hafta içinde imzalanacağı güvencesini verdi.
Anlaşmanın dünya dengelerini değiştireceğini yazan The Guardian, projenin önemini şu rakamlara dayandırıyor: “Avrupa, yıllık doğalgaz ihtiyacının 3’te birini, yani yaklaşık 140 milyar metreküpünü Rusya’dan ithal ederek karşılıyor. Güney koridoru olarak anılan Nabucco ve 2 ayrı doğalgaz boru hattı projesi, 2020 yılında Rusya’yı by-pass ederek yılda 60 milyar metreküp doğalgaz pompalayacak”.
ABD, AB’NİN ELİNİ RAHATLATACAK
Peki AB’yi rahatlatacak bir anlaşma için ABD neden devreye girdi ve Ankara’ya neden dayatmada bulundu?
Bu sorunun yanıtı, ABD’nin Avrasya hesabında ve inşa etmeye başladığı Yeni Nato’da gizli.
ABD’nin dünyaya hakimiyet için çizdiği rota özetle şöyle: Rusya ve Çin’i kuşatmak ve bölgeye uzanmak için AB ile geleneksel transatlantik ilişkilerin yeniden kurulması, Avrasya’ya kilit görevi gören Türkiye’nin model ortaklık ile kazanılması ve Rusya’yla çatışma konularında ısrar edilmemesi-beklenmesi-devreye başka ilişkiler sürülmesi.
ABD, AB ile geleneksel transatlantik ilişkileri kurmak için öncelikle AB’nin Rusya’ya bağımlı hale gelen enerji meselesinde Almanya’nın elini rahatlatmayı düşünüyor. Gül’ün Ermenistan açılımı ile başlayan süreç ve Azerbaycan’ın “ikna” edilmesi, Nabucco Projesi’ni de anlaşma noktasına getirmiştir!
KUZEY IRAK PETROLLERİNİN GEÇİŞİNE ONAY
Öte yandan Ankara, Kuzey Irak petrollerinin Türkiye üzerinden geçişine de onay vermiş gözüküyor. ABD’nin bastırmasıyla, bu konuda da Washington-Ankara-Erbil hattında mutabakat sağlandığı belirtiliyor.
Kuzey Irak Petrol ve Tabii Kaynaklar Bakanı Aşiti Heyrami, haftasonu yaptığı açıklamada, Türkiye üzerinden ham petrol ihracatını Haziran ayında başlatacaklarını açıkladı!
10 Mayıs tarihli Wall Street Journal gazetesine konuşan Irak Petrol Bakanlığı sözcüsü Asım Cihat ise, “Irak Hükümeti petrol borularının (Kuzey Irak) Bölge Hükümetinin Petrol ihracatı için kullanmasına izin vermemiştir” dedi.
Gül’ün “2009’da Kürt meselesinde önemli şeyler olacak” demesi, “Kürdistan” nitelemesi, Hasan Cemal üzerinden yürütülen “diplomasi”, “PKK’nın tasfiyesi karşılığında Barzani yönetimini tanıma” girişimleri, Kuzey Irak petrollerinin batıya taşınma projesini de anlaşma noktasına getirmiştir!
15 ARALIK SEÇİMLERİ ÖNCESİNDE YAŞANANLARIN PERDE ARKASI: ŞEMDİNLİ-KERKÜK HATTI VE TSK’YA OPERASYON
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 31/12/2007
TSK’yı Kuzey Irak’ta etkisizleştirme operasyonun yeni durağı, TSK’yı bu kez Türkiye’de etkisizleştirme operasyonu! 4 Temmuz 2003’te Türk askerine çuval geçirilmesiyle başlatılan sürecin son durağı Şemdinli! 15 Aralık seçimleri öncesinde, Barzani’nin Bush tarafından “Kürdistan Devlet Başkanı” sıfatıyla kabul edildiği dönemde, hem Türkiye’de, hem de İran ve Suriye’de eş zamanlı benzer olaylar yaşandı.
MEHMET ALİ GÜLLER
Aydınlık Dergisi
Şemdinli’deki olayları, Umut Kitapevi, Jandarma mensupları ve patlamanın hemen ardından toplanan kalabalık üçgeninde, polisiye vaka ya da AKP hükümetinin yönettiği “hukuk devleti” perspektifiyle incelemek, gerçeği perdelemenin en kestirme yolu. ABD’nin 1992’de tohumlarını attığı Kukla Devlet’in, 15 Aralık 2005 seçimleriyle resmiyet yolunda atacağı son adımı görmeden, olayları analiz etmek mümkün değil.
Okların sözde “derin devlet” üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönlendirildiği Şemdinli olayları, ABD’nin “Ya Türkiye Kukla Devleti himaye edecek, ya Kukla Devlet Türkiye’ye girecek” denkleminin yansımasıdır.
YANITI GEREKEN ESAS SORULAR
Olayları analiz etmek için yanıtları bulunacak bazı sorular şunlardır:
– 1 Eylül 2005 tarihinden itibaren Şemdinli’de gerçekleşen 22 patlamanın sırrı ne?
– Hakkari-Şemdinli’deki Barzani’ye akraba aşiretlerin PKK’ye karşı tutumu ne?
– ABD açısından bölgedeki tüm Kürtlere çekim merkezi yapılmak istenen Barzani ile “etki alanına göz dikilen” PKK arasında bir çelişme var mı?
– Apo-PKK, yeni süreçte, ABD’nin Kukla Devlet planının neresinde?
– PKK’nin bölünmesi ne anlama geliyor?
– Şemdinli’yle eş zamanlı meydana gelen İran ve Suriye’deki olaylar ne anlama geliyor?
Diğer sorulara ve yanıtlara geçmeden önce birkaç hafta geriye dönelim.
BÖLGESEL YAPI RESMİYET KAZANDI
ABD’nin Irak’ta, 15 Ekim 2005 tarihinde yaptığı referandumla, Geçici Irak Anayasa’sı resmileşti. Yani, Irak’ın bölünmesini esas alan Anayasa, artık, uluslararası kabul gördü. Federatif Irak’tan koparılacak Kukla Devlet için geriye Kerkük’le ilgili “çözümsüzlük” kaldı. Ancak Anayasa’da yer alan madde, sözde çözümsüzlüğün de, bizzat Kukla Devlet lehine çözümünü öngörüyor. Anayasa’ya göre, Kerkük’ün nihai durumu 2007’de yapılacak seçimle belirlenecek. Barzani ve Talabani’nin, daha önceki seçim sırasında kente ABD eliyle taşıdığı peşmergelerin sayısı, zaten her geçen gün artıyor. 2007 seçimlerinden önce, Kukla Devlet adına nüfus iyice sağlamlaştırılmış olacak.
KUKLA DEVLET’TEN ÖNCE BARZANİ’NİN İLANI
IKDP lideri Barzani, 15 Ekim referandumunun hemen ardından, 24 Ekim’de, ABD Başkanı George Bush tarafından, “Kürdistan Devlet Başkanı”! sıfatıyla kabul edildi. 15 Aralık seçimleri öncesindeki bu kabulle, ABD Türkiye, İran ve Suriye’ye de son mesajını vermiş oldu.
Bu mesajın ardından da Türkiye’de Şemdinli olayı, Suriye’de Kamışlı olayı ve İran’da da kanla bastırılan kalkışma eş zamanlı gerçekleşti.
ABD açısından en kritik soru şu: Kuzeyden Türkiye, batıdan Suriye, doğudan İran ve güneyden Irak halkı (Sünni Araplar) tarafından çevrili bir Kukla Devlet nasıl yaşar?
Uzun yıllar önce de sorulan ve iki temel yanıtı bulunan bu soru, artık ABD açısından daha da kritik.
Ya Türkiye Kukla Devleti himaye edecek, ya da Kukla Devlet Türkiye, Suriye ve İran’a girecek!
KARADAYI-KIVRIKOĞLU ÇİZGİSİ
8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın bu projeye evet demesinden bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri plana direniyor. Türkiye’yi başta Irak, İran ve Suriye olmak üzere bölge ülkeleriyle ve Çin-Rusya gibi güçlerle karşı karşıya getirecek bu planın kabulü, Türkiye’nin felaketi olur. Bu gerçek üzerinden konumlanan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin direncini kırmak ve Karadayı-Kıvrıkoğlu çizgisini tasfiye etmek ise ABD’nin esas meselesi!
ABD TSK’nın direncini kırmak, milli çizgiyi tasfiye etmek, Türk Ordusu’nu Kuzey Irak’ta by-pas etmek için, “çuval geçirme” olayından, hükümet eliyle 30 Ağustos öncesinde Büyükanıt Paşa üzerinden spekülasyonlar yaratmaya kadar pek çok yol denedi.
Kukla Devleti savaş ilanı kabul eden, himaye etmeyeceğini deklare eden Türk Ordusu’na ve Türkiye’ye karşı uygulamaya koyulan yeni plan ise “Kukla Devlet’in Türkiye’ye girmesi!”
ABD’nin Kerkük’ü peşmergelere işgal ettirerek başlattığı plan, Kürdistan Belediyeler Birliği Projesi, Güneydoğu Anadolu’nun Barzanileştirilmesi projesi gibi yollarla da adım adım ilerletildi.
İKİ PKK
Pek çok olayın, PKK açısından gelenekselleşmiş illerden ziyade, özellikle Van’ın alt tarafında ve Hakkari merkezli yaşanması da bu planın gereği. Güneydoğu’da son dönemde meydana gelen olaylarda, Apo posterleri kadar Barzani posterlerinin de taşınıyor olması dikkat çekici. Kukla Devleti ve Barzani’yi Türkiye, İran ve Suriye Kürtleri için çekim merkezi yapma gayreti ise ABD’yi, PKK kartı açısından yeni hamlelere götürdü. Kendi etki alanını korumak ya da ABD’nin “esas aktör Barzani’dir” planına boyun eğmek şeklindeki iki yol ise, PKK’de bölünmelere, PKK’nin bir kanadıyla Barzani aşiretiyle akraba aşiretler arasında sertleşen saflaşmalara yol açtı. Cevapsız kalan pek çok cinayetin ve bombalama olayının perde arkasında da, “iki PKK” var.
ŞEMDİNLİ-KERKÜK HATTI
Okların, iki Jandarma mensubu üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönlendirilmesiyle amaçlanan ise, Türk ordusu’nun elini kolunu bağlamak ve adım adım Kuzey Irak’taki etkisini sıfırlamak!
Herkesin cevabını ilk aradığı soru, yani jandarma mensuplarının olayla ilgisinin olup olmadığı sorusu ise, aslında sorulacak en son soru!
4 Temmuz 2003’te Türk askerine çuval geçirilmesiyle başlayan “TSK’yı Kuzey Irak’ta etkisizleştirme operasyonu”, Ağustos 2003’te Tuzhurmatu’da ve Eylül 2004’de Tel Afer’de Türkmenlere katliam yapılmasıyla, Aralık 2004’te Musul’da 5 Türk görevlisinin öldürülmesiyle, yani Kerkük-Şemdinli hattında, adım adım güneyden kuzeye ilerletildi.
TSK’yı Kuzey Irak’ta etkisizleştirme operasyonun yeni durağı, TSK’yı bu kez Türkiye’de etkisizleştirme operasyonu!
Geriye Türkiye’nin geleceği açısından sorulacak tek soru kalıyor: Türkiye, “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde ‘merkez’ yapma iradesindeki” bu iktidarla, bu sürece daha ne kadar direnebilir?
ANAPOLİS’TE BOP TOPLANTISI VE AKP’YE İRAN ROLÜ: ‘FİLİSTİN KİMİN UMURUNDA? HEDEF İRAN’
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 31/12/2007
ABD’nin sözde İsrail-Filistin barışı adına topladığı Anapolis zirvesinden İran düşmanlığı çıktı. İran’a karşı Sünni bloku oluşturmaya çalışan Washington yönetimi, AKP’ye “PKK’ya karşı ortak mücadele” karşılığında İran rolü verdi. İran zirve esnasında yeni füzesini dünyaya ilan ederken, Rusya da alternatif toplantı çağrısı yaptı.
MEHMET ALİ GÜLLER
“Ortadoğu barışı” adına Anapolis’te yapılan İsrail-Filistin sorununa çözüm zirvesinden, İran’a düşmanlık çıktı! Washington’un apar topar organize ettiği zirve, içeriği, katılımcıları ve sonucu açısından tam bir BOP toplantısıydı. ABD’nin Irak işgali ardından tezgaha koyduğu İran’a karşı sünni ittifağı niteliğindeki zirve, AKP’nin Washington adına daha önce düzenlediği İstanbul zirvesinin de devamı niteliğindeydi. Anapolis zirvesi sonucu itibariyle, Filistin’i de ikiye böldü.
GAZETECİLERİN NOBEL MERAKI
ABD’nin 27 Kasım’da Anapolis’de organize ettiği İsrail-Filistin zirvesinin ciddiyeti, katılan ülkelerin ertesi günkü gazete yorumlarında ortaya çıktı! Nobel ödülünü ABD Başkanı Bush mu, İsrail Başbakanı Olmert mi, yoksa Filistin Devlet Başkanı Abas mı alacaktı?
ABD’nin apar topar organize ettiği, ilgili ilgisiz 49 ülkenin katıldığı zirvenin sonucunda ilan edilen çözüm takvimi, Washington’un İran konusunda acelesi olduğu şeklinde yorumlandı.
HIZLANDIRILMIŞ BOP TAKVİMİ
“Ayakları havada” şeklinde yorumlanan çözüm paketine göre taraflar – İsrail ve Filistin- 2008 yılı bitmeden bir anlaşmaya varmak için “ellerinden geleni” yapacaklar. Ortak Komite ortak bir çalışma oluşturacak. İsrail Dışişleri Bakanı Livni ile Filistinli başmüzakereci Ahmed Kurey arasında müzakereler başlayacak. ABD’nin denetleyeceği müzakerelerin ilki 12 Aralık 2007’de yapılacak. Mücakerelere yardımcı olmak için ayrıca, Olmert ve Abbas da her hafta toplanacak. 17 Aralık 2007’de Paris’de Uluslararası izleme konferansı yapılacak. Konferansta bağışçı ülkeler biraraya gelecek.
ARAPLARA İSRAİL’İ TANITMA GAYRETİ
Bush yaptığı açılış konuşmasında zirvenin hedefini 3 maddede özetledi. Filistin terörün altyapısını ortadan kaldıracak, İsrail daha fazla genişlemeyecek, Filistin Devleti kurulacak.
Filistin Devleti kurulmasının karşılığının ne olacağını da İsrail Başbakanı açıkladı. Arapların İsrail’e yönelik tecritinin kaldırılması ve tanınması!
AKP’YE İRAN ROLÜ
ABD’nin Anapolis zirvesiyle hedeflediği ise BOP Planı’nın yeni aşamasının hayata geçmesi. Yani, İran’ın öncelikle yalnızlaştırılıp, sünni ittifak tarafından bloke edilmesi. Irak’ın kuzeyine uzun vadeli yerleşme hesapları yapan Washington, bir yandan İsrail’in konumunu güçlendirmeyi, bir yandan da Irak’ta uyguladığı Sünni-Şii kutuplaşmasını bölgeye yaymayı hedefliyor. Bush yönetimi bu plan çerçevesinde daha önce AKP iktidarına İstanbul’da, İran’ı tecrit etmeye yönelik Sünni Blok toplantısı organize ettirmişti. Yine Bush, 5 Kasım’da Tayyip Erdoğan’a PKK’ya karşı “ortak mücadele” karşılığında Irak’ın kuzeyindeki yönetimi tanımak ve İran konusunda rol almak görevini vermişti. 5 Kasım’dan sonraki gelişmelere bakılırsa, BOP eşbaşkanı sıfatı da taşıyan Tayyip Erdoğan bu görevi kabul etmiş görünüyor. Aydınlık okurları, bir saati aşan 5 Kasım toplantısının ana gündeminin İran olduğunu hatırlayacaklardır.
İRAN’A KARŞI HAVA SAHASI AÇTIRMA TUZAĞI
Aydınlık’a değerlendirme yapan çevreler, ABD’nin Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye yönelik tehdidinin Genelkurmay tarafından doğru algılandığına dikkat çekiyorlar. Bu nedenle Türkiye’nin ABD’nin İran planında yer alamayacağını belirten kaynaklar, Washington’un AKP’ye en azından İran’a operasyon sırasında hava sahası açtırarak durumu bir oldu bittiye getirmeyi hedeflediğini söylüyorlar. Washington’a göre bu durum, Ankara-Tahran arasında geri dönüşü olmayan bir süreci başlatacak ve TSK da gidişatın önüne geçemeyecek! Ancak aynı çevreler Washington’un bu planının tutmayacağının altını çiziyorlar.
RUSYA’DAN ALTERNATİF ZİRVE ATAĞI
İran ise Anapolis zirvesi esnasında yeni füze denemesini dünyaya ilan etti. ABD’nin her tehdidine somut yanıtlar veren Tahran yönetimi, Anapolis zirvesinin Filistin adına barış getirmeyeceğine dikkat çekti.
Öte yandan ABD’in İran karşıtı ataklarından ciddi rahatsızlık duyan Rusya da, sürece aktif müdahale için, Moskova’nın ev sahipliğinde alternatif bir toplantı önerdi. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un konferans talebi İsrail Başbakanı Olmert tarafından yalanlanırken, Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner, toplantının ocak ayında yapılabileceğini açıkladı.