Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

Genelkurmay’ın Eğit-Donat savunması

Yoğun gündem nedeniyle erteledik: Verda Özer, Ankara’da üst düzey yetkililerle yaptığı görüşmeyi “Ankara kulisleri: ABD ile pazarlık tıknadı” başlığıyla yazdı. (Hürriyet, 10 Ocak 2015)

Özer‘in üst düzey yöneticilerden öğrendiğine göre ABD ile Türkiye arasındaki Eğit-Donat pazarlıklarında üç anlaşmazlık var:

1) Muhalifler kime karşı savaşacak? ABD IŞİD’i düşman olarak tanımlıyor ama Türkiye, Esad‘ın da düşman olarak gösterilmesini istiyor.

2) Muhalifler kim? ABD kendi seçmek istiyor, Türkiye ise ÖSO’nun seçilecek muhaliflere dahil edilmesini istiyor.

3) Türkiye “uçuşa yasak bölge” ilan edilmesini istiyor, ancak ABD buna yanaşmıyor.

PROGRAM MART’TA

Peki durum ne? Üst düzey yöneticilerin belirttiğine göre bu pürüzlere rağmen program Mart sonunda başlıyor. Program dört ayaklı. Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün ve Katar. Her ülke, muhalifleri kendi inceleme sürecinden geçirerek seçecek. ABD ile Türkiye arasındaki anlaşmazlık,”kime karşı” sorusu metinde yer almayarak aşılıyor. Türkiye ayağında, 3 yıl boyunca yılda 1500, 2000 militan eğitilecek. Bu sürenin uzatılması da mümkün. Eğitimi Türkiye ve ABD birlikte yapacak. Ancak programın dört ayağını ABD koordine edecek.

Üst düzey yöneticilerin verdiği bu bilgiler, bizdeki “anlaşma var, imzalar bekliyor” bilgisini de doğruluyor. Ancak Verda Özer‘in üst düzey yöneticilerle yaptığı görüşmeyi özetlediği şu son cümle, asıl önemli olandır ve yazının başlığını da değiştirecek niteliktedir: “Aslında Türkiye ABD’nin taleplerini karşılamaya hazır. Ancak kendisine biçilen rolü oynamak değil, harekatı birlikte planlamak istiyor.”

İNCİRLİK KULLANILIYOR!

SUKO Başkanı Halid Hoca‘nın söyledikleri de Ankara’daki üst düzey yöneticileri teyit ediyor: “Eğit-Donat programı başka, mevcut destek programı başka. Eğit-Donat programı Esad’a karşı olmayacak, ancak muhalefetin Esad’la savaşı ayrı devam edecek.” (El Cezire, 14 Ocak 2015)

Yakın zamanda ABD’li yetkililerle görüşen Halid Hoca‘nın formülasyonu, asıl gerçeği ortaya koymaktadır. Pürüz ve anlaşmazlık diye sunulanlar ayrıntıdır! Zira pratikte eğit-donat programından geçmiş bir militanın IŞİD’e karşı silah çekmesi ama silahını Suriye askerine doğrultmaması, eğitimde öğrendiklerini askere karşı uygulamaması mümkün değildir!

Bakın İncirlik konusu da öyle. Önce Türkiye’nin anlaşma olmadan ABD’ye İncirlik’i kullandırmayacağı söylendi. Ancak Katar’dan kalkan ABD uçaklarının lojistik destek için İncirlik’e indiği gerçeği ortaya çıkınca, üssün insani ve lojistik destek için kullanıldığı açıklanmak zorunda kalındı.

Aslında bu bile eksikti. Zira “acil ve mecburi iniş” kavramı üzerinden İncirlik’in ABD’ye kullandırılma çerçevesi hayli genişlemiş durumda!

PAZARLIĞI DIŞİŞLERİ YAPIYOR

Ankara, İncirlik için izlediği yolu, Eğit-Donat programı için de izledi. TSK kaynaklı haberlerle kamuoyuna “itiraz ediyoruz, anlaşmıyoruz, inisiyatif bizde” propagandası yapıldı.

Bu süreçte “ABD’li yetkililer Kırşehir’den gönderildi” gibi haberler bile görüldü. Oysa ABD’li yetkililer TSK’nin Eğit-Donat programının yapılması için önerdiği Kırşehir’deki askeri tesisi gezmiş ve işleri bitince ayrılmışlardı!

Kamuoyunu şu yolla oyaladılar: Eğit-Donat kapsamında önce “kimseyi eğitmeyeceğiz” dediler, sonra “sadece Suriyeli muhalifleri eğitiriz” dediler ve şimdi de “ama PYD’yi eğitmeyiz” diyorlar!

Evet, Eğit-Donat konusunda “imza yok” diyorlar ama peşmergeyi eğitiyorlar, teçhizatlandırıyorlar!Başbakan Davutoğlu peşmergenin eğitildiği Irak’ın kuzeyindeki kampı ziyaret ediyor ve basına “Eğit-Donat programı çoktan başladı” mesajı veriyor!

Gerçek şudur:

1) İnisiyatif TSK’de değil! ABD’yle pazarlığı Dışişleri Bakanlığı yapıyor ve askeri çevreler, Genelkurmay Başkanlığı’nın bu sürece tam uyum gösterdiğini belirtiyorlar!

2) Genelkurmay Başkanlığı peşmerge eğitmeyi de savunuyor! Hatta askeri çevrelere göre Genelkurmay Başkanlığı, bunu iyi komşuluk ilişkisiyle ve Erbil yönetimini başkasına kaptırmamakla açıklıyor!

NE YAPMALI?

Sorunun sürekli “itiraz var” boyutuna saplanmak, soruna karşı kamuoyu yaratmayı engelliyor. Tersine “itirazın etkisiz” olduğuna dikkat çekerek, kamuoyunu bu ciddi sorun karşısında teyakkuzda tutmalıyız! TSK asıl öyle inisiyatif kazanır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ocak 2015

Yorum bırakın

Türkiye’nin üç işi

Öünümüzde, ülkemizin geleceğini ilgilendiren üç temel iş var. Bugün, Haziran 2015 seçimlerini de kritik hale getiren bu işleri inceleyeceğiz:

1) AÇILIM’I KAPATMA İŞİ

Türkiye’nim önündeki en önemli iş Açılım’ı kapatma işidir. Çünkü bu iş doğrudan siyasal birliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü ilgilendirmektedir.

Açılım, AKP Hükümeti tarafından “milli birlik ve kardeşlik” projesi olarak sunulsa da, bir ABD projesi olarak hedefinde milli devlet vardır, ülkeyi “milliyetlere ayırmayı” amaçlamaktadır.

Açılım’ın iki dayanağı: Kürtlerin hem Amerikancı politikalarla uzun yıllar temel haklarından mahrum bırakılması hem de yine Amerikancı politikalarla bunun sorumluluğunun devrimci cumhuriyete yüklenmesi, Açılım’ın kamuoyu nezdinde iki dayanağı haline getirildi.

Açılım’ın yükseldiği iki sütun: Açılım hem “özerklik ve devlet” vaad edilen bölücülük üzerinden, hem de Kemalist devleti yıkmak isteyen gericilik üzerinden, ikisinin ittifakıyla yükseltildi.

Açılım’ın ikili karakteri: Açılım, hem Kürtleri ayrılıkçılık temelinde, hem de Türkleri “defolup gitsinler” şeklinde kışkırtmaktadır.

İçeride Türk ile Kürt’ü ayrıştıran, dışarıda Kürtleri tetiğe sürerek halkların boğazlaşmasına zemin yaratan Açılım’ın kapatılması hayatidir.

İşçi Partisi’nin “birlik ve kardeşlik” eksenli karşı çıkışı esas alınarak, Haziran 2015 seçimlerinden önce Açılım kapatılmalıdır!

2) SURİYE’YLE DOSTLUK

ABD’nin Irak’ın kuzeyinde 20 yılda inşa ettiği Barzanistan’ı, Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açmayı hedefleyen Suriye saldırısı, Türkiye’yi sadece komşularıyla karşı karşıya getirmemiş, içeride de terörün açık hedefi yapmıştır.

ABD projesine, İhvan kontrollü bir Suriye hevesiyle dahil olan AKP Hükümeti, 910 kilometrelik sınırlarını Bosna’dan Afganistan’a kadar geniş bir coğrafyadan gelen teröristlere açarak, Türkiye’yi bölge için güvenlik sorunu haline getirmiştir.

Suriye rejimini yıkmak için topraklarında terörist örgüt kurmak ve desteklemek yeterince büyük bir suçken, AKP Hükümeti bunu, çıkardığı tezkere ile Suriye’ye açık müdahaleye dönüştürmek istemektedir. Bölgenin kararlı direnişine rağmen bu risk yine vardır ve o nedenle tıpkı son 4 yılda olduğu gibi yine Erdoğan-Davutoğlu ikilisini fetih hayallerinin önünde durmak zorundayız!

Bu nedenle İşçi Partisi’nin AKP Hükümeti’ne rağmen Ankara-Şam arasında kurduğu dostluk köprüsünün büyütülmesi ve sağlamlaştırması, önümüzdeki 6 ayın en önemli ikinci işidir.

3) SOYKIRIM YALANIYLA MÜCADELE

Türkiye’nin önündeki üçüncü önemli iş, bir ABD saldırı ve sıkıştırma aracı olarak sürekli karşımıza çıkarılan soykırım yalanıdır. Saldırı bu yıl 100. yıl bahanesiyle emperyalist bir kampanyaya dönüştürülmeye çalışılmaktadır.

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek‘in bu yalanı “Ermeni soykırımı iddiası emperyalist bir yalandır” diyerek Avrupa’nın merkezinde çiğnemesi ve kendisine açılan davayı AİHM’de kazanması, 100. yıl öncesinde bu silahı daha ağır şekilde kullanmak isteyenlerin hevesini kursağında bıraktı.

İsviçre devletinin Perinçek kararını kaldırtabilmek için AİHM’e itiraz başvurusu yapması, son çabalarıdır. 28 Ocak’ta görülecek bu davayla konunun uzmanlarının da dediği gibi bu emperyalist yalan tarihin çöplüğüne gömülecektir.

Ancak “yurtdışına çıkış yasağı” kaldırılmayarak Perinçek‘in kendi davasında bulunması engellenmektedir. Perinçek’in Türk tezini AİHM’de savunmasını engellemek hem Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür, hem de Ergenekon tertiplerinin ve kumpasın sürdüğünün göstergesidir!

O yasak kaldırılmak zorundadır! Zira 28 Ocak davası, tarihsel bir yalanla beslenmeye çalışılan düşmanlıkları bitirecektir: İçeride Ermeni kökenli yurttaşlarımızı rahatlatacak, dışarıda Türkiye-Ermenistan iyi komşuluk ilişkilerine vesile olacaktır.

Emperyalizmin elinden bu silahın alınması sadece Türkiye için değil, Ermenistan için de büyük bir ferahlama olacaktır. Tam adı “karşılıklı mukatele” olan 100 yıl önceki ortak acılar, düşmanlığın değil, bundan sonra dostluğun ve iyi ilişkilerin dayanağı olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ocak 2015

1 Yorum

Türkiye’yi böldürtmeyeceğiz!

Vatan yazarı Hüseyin Yayman dünkü yazısında “Türkiye bölünecek mi” diye sormuş ve şu verileri aktarmıştı: “Kürtçe konuşmanın ülkeyi böleceği öne sürüldü. Kürtçe gazete çıkarsa ülke bölünür tezi ileri sürüldü. Kürtçe radyı tv yayının ülkeyi böleceği söylendi. Kürtçe okuma yazma olursa bölünecğimiz ileri sürüldü. Hepsi oldu ve bölünmedik.” (Vatan, 13 Ocak 2015)

Öte yandan Genelkurmay eski İstihbarat Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin de dünkü “Anadolu’da birliği sağlamak” bağlıklı makalesinde şöyle diyor: “Anadolu’daki birlik parçalanmaya çalışılıyor. Vatandaşlar etnik, mezhepsel ve inanç gruplarına göre ayrıştırılıyor, kutuplaştırılıyor. Uygulanan politikaların Türkiye Cumhuriyetini bir felakete doğru götürdüğünü görüyoruz.” (Ulusalkanal.com.tr, 13 Ocak 2015)

Peki bunlardan hangisi doğru? Türkiye’nin Açılım politikalarıyla bir felakete, bir bölünmeye gittiği mi, yoksa Açılım politikalarının tersine birliği sağladığı mı?

MİLLİ BİRLİK DEĞİL MİLLİYETLERE AYRIŞTIRMA

Öncelikle şu saptamayı yapalım: Hüseyin Yayman haklı, sıraladıkları oldu ve ülke bölünmedi! Ama zaten bunların olmasıyla ülke bölünecek diyen yok!

Yayman‘ın sıraladıkları oldu diye değil ama Açılım’la büyük bir ayrışma yaşandığından dolayı Pekin‘in ifade ettiği gibi bir felakete gittiğimiz doğrudur.

Zira Açılım “milli birliği” değil, “milliyetlere bölünmeyi” amaçlıyor! Türk, Kürt, Laz, Gürcü vb. milliyetlerin geçen yüzyılda bir devrimle millet olmasını tersine çevirmeye çalışıyor. O nedenle Açılım aynı zamanda karşı devrimcidir.

Devrimle milletleşmenin idari karşılığı milli devletti; karşı devrimle yeniden milliyetlere ayrışmanın hedefindeki idari karşılık ise eyalet sistemidir, özerk yapılardır, federasyondur! Açılımcıların “yeni anayasa ve başkanlık sisteminde” ısrar etmesi bundandır.

KÜRTLERİ TETİĞE SÜRMEK

Açılım’ın bölgesel boyutu da var elbette. Orada da karşımıza şu tablo çıkıyor: AKP, “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” diyerek ve “Yeni-Osmanlıcı” tezlerle kendi kamuoyuna pazarlayarak BOP’un alt düzenini kurmaya çalışıyor!

Öcalan‘ın “Suriye’de özerklik istemesi” ve PKK’nin şu aşamada Türkiye’de değil ama bölgede daha çok silah kullanacağı gerçeği işte bu nedenledir.

Bunu, Kürtlerin durumu açısından, tetiğe sürülmek diye de değerlendirebiliriz. Kürtler, Atlantik projeleri içinde önce Araplara karşı savaşa sürülmüştür, durum değiştirilemezse, bunu Fars ve Türklere karşı “büyük kalkışmaları” da izleyecektir.

Kuşkusuz bu halk boğazlaşmaları, son tahlilde en çok Kürtlerin aleyhine olacaktır.

AÇILIM’IN İKİLİ KARAKTERİ

Irak analizlerimde en çok üzerinde durduğum noktalardan biri şudur: Irak, Kürt’ünü kaybettiği için daha kolay yenildi!

Bu acı gerçek Suriye, İran ve Türkiye için hayati değerde önemlidir. Ve bu gerçek nedeniyle söyleşimlerimde hep şunu söylerim: “Kürtler sırtını dönüp ayrılmak istese bile, Türklerin omuzlarından tutup, ‘hayır gidemezsin’ demesi lazım!” Zor olana ama birliği sağlayacak olan bu tutumdur.

Kuşkusuz tersine eğilimler oluşmaya başlıyor. “Defolup gitsinler de görsünler” diyenler, birliğin zemininin kalmadığını düşünenler, Kürt diyeni PKK’li diye etiketleyenler çoğalmaya başlıyor. Örneğin geçen günlerde yazdığım “ayakkabısızlar” yazısı nedeniyle beni “şoven Kürtçü” ilan edebilen okurlar bile çıkabiliyor. Hatta bu okurlar “Türk-Kürt kardeşliğine artık inanmadıklarını” bile söyleyebiliyorlar!

Tüm bu sorunlu görüşler Açılım’ın sonucudur ve Açılım’ın iki yönlü “bölücü” karakterini yansıtmaktadır.

Biz Açılım’ın ortaya çıkardığı bu iki yönlü bölücülüğe karşı mücadele etmeyi ve birliği savunmayı sürdüreceğiz. Buna gücümüz dünden daha çok var!

BAŞBUĞ: HATALAR YAPTIK

Çok önemli bulduğumuz bu konuya yine değineceğim. Bugünlük eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ‘un şu çok önemli saptamasıyla noktalayalım: “Türkiye’de hatalar yapıldı ve maalesef empati yapılmadı, yanlışlıklar yapıldı. Bakın bir PKK terör örgütü gibi başımızda bela var. Ama bakıyorsunuz 80’li yıllarda Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan yanlışlıkların PKK’nın güçlenmesinde ne kadar önemli rol oynadığını görüyorsunuz. Keşke o zaman bu hatalar yapılmasaydı.” (Haberler.com, 13 Ocak 2015)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ocak 2014

Yorum bırakın

Paris’te en önde Esad yürümeliydi!

Charlie Hebdo dergisine saldırı, önceki gün Paris’te büyük bir yürüyüşle kınandı. 1,5 milyon kişi “teröre karşı birlik” yürüyüşü yaptı.

Ancak yürüyüşün en önünde öyle isimler vardı ki, bize kalırsa Fransız halkı asıl onları protesto etmeliydi!

NETANYAHU YÜRÜYEMEZ!

Örneğin kortejin en önünde İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu vardı!

Terörü bir devlet politikası olarak uygulayan, Gazze’de Filistinlilere insanlık dışı yöntemlerle saldıran, MOSSAD ve onun kontrol ettiği terör örgütleriyle Ortadoğu’da en vahşi cinayetleri işleyen bir ülkenin başbakanı “teröre karşı birlik” yürüyüşünün en önünde!

Uzatmadan söyleyelim: Paris ya da dünya “teröre karşı birlik” mi istiyor? İşe İsrail’i durdurmaktan ve bağımsız Filistin devletini tanımaktan başlamak gerekiyor!

CAMERON YÜRÜYEMEZ!

Örneğin kortejin en önünde İngiltere Başbakanı David Cameron vardı!

Ortadoğu’yu emperyalizmin sürekli müdahalesine uygun hale getirmek için 100 yıl öncesinden cetvelle haritalar çizen, suni devletler kuran, bölge ülkelerini uzun yıllar sömürge yapan, Arapları bölüp birbiriyle çarpıştıran, Arapları Türklere, Kürtleri Araplara ve Türklere karşı kışkırtan, Ortadoğu petrolü için son yüzyılda bölgede milyonları katleden, ABD Irak’a iki kez saldırdığında onunla birlikte kan döken İngiltere’nin başbakanı mı “teröre karşı birlik” diyor?

Terörün son yüzyılın toplamında 1 numaralı sorumlusudur İngiltere!

HOLLANDE YÜRÜYEMEZ!

Örneğin kortejin en önünde Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ve hemen arkasında eski cumhurbaşkanı Nikolay Zarkozy vardı!

Hadi uzak geçmişi bir kenara bıraktık; Fransa’nın İngiltere’yle birlikte Ortadoğu’yu paylaştığını ve bugünkü tablonun sorumlusu olduğunu unuttuk, Fransız hükümetinin Afrika’daki sömürgelerinde yaptığı terörü de unuttuk.

Peki daha dün Sarkozy‘nun ABD’yi bile beklemeden Libya’ya yaptığı saldırıyı unutabilir miyiz? Bugün Libya üçe bölündüyse, Libya’dan Suriye’ye terörist sevkiyatı yapılıyorsa, bunun sorumlusu Fransa’dır!

MERKEL YÜRÜYEMEZ!

Örneğin kortejin en önünde Almanya Başbakanı Angela Merkel vardı!

Merkel Paris’te yürürken, Savunma Bakanı Ursula von der Leyen Erbil’de Mesud Barzani‘yle görüşüyor ve peşmergeye gönderdikleri silahların nasıl kullanılacağı konusunda eğitim vermesi için Irak’ın kuzeyine 100 uzman Alman askeri göndereceğini açıklıyordu!

Ne yapacak peki peşmerge bu silahlarla? IŞİD’e karşı savaşacak!

Peki ama işte o Paris’te yürüyen 1,5 milyon kişi asıl şu sorunun yanıtını vermelidir: ABD ve taşeronları 2011’de Suriye’ye saldırmadan önce IŞİD diye bir örgüt var mıydı? Bu ve benzeri örgütlerin kaynağında Batı’nın Ortadoğu’ya yönelik saldırıları yok mu?

Ve daha yakıcı olduğu için 1,5 milyon yürüyüşşü şu sorunun da yanıtını vermelidir: Suriye’de Esad yönetimine karşı çatışarak deneyim kazanan ve Almanya’ya, Fransa’ya dönen savaşçıların terör saldırısı potansiyeli taşıdığını düşünüyorsunuz haklı olarak. Peki Suriye’ye karşı bu Atlantik savaşı olmasaydı, sizin de vatandaşlarınız olan o insanlar Suriye’ye savaşmaya gelebilir miydi? 900 Fransız vatandaşı, 800 Alman vatandaşı Suriye’ye nasıl geldi? Havalimanlarınızdan nasıl çıktı?

DAVUTOĞLU YÜRÜYEMEZ!

Kuşkusuz bizim için asıl önemlisi o kortejin önünde Netanyahu‘nun, Cameron‘un, Hollande‘ın ya da Merkel‘in yürümesi değil, kendi başbakanımızın yürümesidir.

Suriye’de Esad rejiminin yıkılması için İstanbul’da SUK’u, Hatay’da ÖSO’yu kuran, Bosna’dan Afganistan’a kadar geniş bir coğrafyadan gelen teröristlerin 4 yıldır sınırlarından Suriye’ye geçmesini sağlayan, komşusuna düşmanlık yapan ve terör ihraç eden bir iktidarın başı, değil o kortejin en önünde, normalde sonunda bile yürüyememelidir!

O kortejin en önünde yürümeyi hakeden biri varsa eğer, o da Suriye Cumurbaşkanı Beşar Esad’dır! Çünkü bugün teröre karşı gerçekten mücadele eden kişi asıl odur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ocak 2015

Yorum bırakın

Terör

Erdoğan, ortak özelliklerinin “yeni Türkiye vizyonu” olduğu söylenen “havuz medyası” yöneticilerini cumartesi günü topladı ve onlara Paris saldırısının nasıl işlenmesi gerektiğini anlattı.

Sabah yöneticisi Erdal Şafak‘ın aktardığına bakılırsa Erdoğan özetle şöyle demişti: “Terörün kimliği, dini, milliyeti olamaz, başına sıfat konulamaz.” (Sabah, 11 Ocak 2014)

Oysa “terörün önüne sıfat konulamaz” diyen Erdoğan, daha altı ay önce CNN‘nin sorularına verdiği yanıtta “İsrail bir terör devletidir” demişti! (Sabah, 26 Temmuz 2014)

Peki hangisi doğru? Terörün önüne sıfat konur mu? Bir kimlik, din, milliyet ve de hepsinin çatısı olan bir devlet, terörist olur mu?

TERÖRÜN ASIL TANIMI

Terör konusunda karışıklık, öncelikle tanımından kaynaklanıyor.

Terör, Türkçe sözlük anlamına göre; siyasal, dinsel ya da ekonomik hedeflere ulaşmak amacıyla sivillere, resmi yönetimlere karşı, baskı, yıldırma ve her türlü şiddeti içeren yoldur.

Terör, Türkçe’ye Fransızca “terreur” sözcüğünden geçmiştir. Fransızca Petit Robert sözlüğünde “terreur”un tanımı şöyledir: “Bir grubun halkın direnişini kırmak için yarattığı ortak korku.”

Bu iki tanım, çok önemli bir farka işaret etmektedir. Kaynağında terör halkın dirineşine, halka yönelen bir tehditken, Türkçe’de devlete yönelen tehdide dönüşmüştür!

Dolayısıyla bir eylem, bu farklı tanımlardan birine göre eylemken, diğerine göre terör olur!

Biraz daha açalım ve terörü kazandığı siyasal anlamlarla birlikte yerli yerine koyalım:

Terör, son tahlilde devletlerin ya da örgütlerin başvurduğu siyasal araçlardan biridir. Ve bu karakteri nedeniyle kavramın yalın haline olumlu ya da olumsuz anlamlar yüklenemez.

Örneğin Beşar Esad, ABD’ye ve Tayyip Erdoğan‘a göre teröristtir, ama Suriye halkının büyük bir kısmına ve elbette bana göre vatanını savunan, emperyalizme direnen bir kahramandır.

Örneğin Musatafa Kemal, İngilizlere, Osmanlı padişahına ve şeyhülislamına göre teröristti ama Anadolu’da işgale direnen halka göre arkasından ölünecek liderdi!

Örneğin yine bir siyasal araç olan silah, Irak’ı işgal eden ABD’li askerin elinde olumsuz ama vatanını savunan Iraklının elinde olumludur!

DEVLETLERDEN BAĞIMSIZ TERÖRİZM YOK

Ancak bir 21. yüzyıl gerçeği olarak devletlerden bağımsız terörizm olamayacağından, günümüz şartlarında terörü bir bütün olarak olumsuz şekilde genelleyebiliriz.

Zira, özellikle soğuk savaş sonrası ortaya şöyle bir mücadele biçim ve yöntemi çıkmıştır: Devletler, istihbarat kurumları ve denetledikleri terör örgütüleri.

Hatta çapı büyüyen terör örgütlerinin, kanatları üzerinden birden çok istihbarat kurumu tarafından denetlenebildiklerini de görüyoruz.

Dolayısıyla çağımızdaki gerçek şudur: Teröre bulaşan bir örgüt, kaçınılmaz olarak bir istihbarat kurumunun ve dolayısıyla bir devletin kontrolüne girer!

Nitekim günümüzde devletler bu yöntemle çarpışmaktadır: Birbirleriyle, çoğu zaman terör örgütleri ve terör saldırıları üzerinden mücadele etmektedirler.

KOMŞUYA TERÖR İHRACI

Sonuç olarak Erdoğan‘ın söylediği doğru değildir. Terörün kimliği, dini, milliyeti hatta devleti olur!

Örneğin günümüzün en büyük teröristi ABD’dir ve onun Ortadoğu’da kullandığı İsrail’dir! Bu gerçeklik her ABD’liyi ya da İsrailli’yi elbette terörist yapmaz.

Ama her ABD’li ve İsrailli, devleti ve ülkesi adına şu gerçekten sorumludur: ABD emperyalizmi milli devletleri hedef almaktadır. Kullandığı araç ise çoğu zaman azınlıklardır. Azınlıkların o milli devletten kopması ve o ülkeyi bölmesi işine de kurtuluş ya da özgürlük savaşı demektedirler. Milli devletlerin bölünmeye karşı direnişine ise terörizm demektedirler. Milli devleti işgal etmeye ise demokrasi…

Bu noktada asıl yüzleşeceğimiz konu, bizimle ilgili olandır: AKP Hükümeti sayesinde Türkiye, ABD’nin stratejisi içinde komşusu Suriye’de terör yapan örgütlere ev sahipliği yapmaktadır; terörist örgütleri eğitmekte ve teçhizatlandırmaktadır, onlara sınırlarını açmaktadır.

Her Türk de, devleti ve ülkesi adına işte bu gerçekten sorumludur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ocak 2015

Yorum bırakın

Ayakkabısızlar

Dün Aydınlık dahil pek çok gazetede yer aldı: “Dört kardeş, tek ayakkabı.”

Hakkari Yüksekova’da yaşayan, iki ayakkabısı olduğu için okula dönüşümlü giden dört kardeşin dramı.

Bazılarımızı şaşırtan ama bazılarımızın da yakından bildiği bir gerçek!

CENNETİN ÇOCUKLARI

Bu acı gerçeğin filmi de var. İranlı yönetmen Majid Majidi 1997’de çekti: Cennetin Çocukları.

Ali ve Zehra‘nın öyküsü sadece İran’ın değil, bu coğrafyanın çoğunda yaşanan yoksulluğun öyküsüdür. Kızkardeşi Zehra‘nın ayakkabısını tamirciden getirirken kaybeden Ali, durumu babasına söyleyemez çünkü kızacaktır babası. Üstelik yeni bir ayakkabı alamayacak kadar da yoksuldur babası, bilmektedir…

Peki biri sabahçı diğer öğlenci olan iki kardeş okula nasıl gidecektir? “Suç ortaklığı” yapar kardeşler: Ali‘nin ayakkabısını sabahçı Zehra giyerek okula gider. Öğlen Zehra koşarak okuldan, Ali koşarak evden çıkar ve yolda ayakkabıyı değişirler. Tabi Ali sürekli okula geç kalır. Öğretmen hergün kızar ve en sonunda ceza alır.

Bir gün bir ilan görür Ali. Üçüncünün spor ayakkabı kazanacağı bir koşu yarışı vardır. Ali katılır. Zehra‘ya ayakkabı için koşan Ali, yarış boyunca üçüncü gelmeye çalışır ama aksilikler onu birinci yapar. Üçüncü olamadığı ve kardeşine ayakkabı kazanamadığı için kahrolur Ali

Kelimelere sığmayacak bir dramdır kısacası.

PİJAMADAN BOZMA PANTOLON

Cennetin Çocukları‘nı 2011’de ilk kez izlediğimde, biraz da sevgili babamın çocukluğunu izlemiştim.

Benzer dramlardır: Köye okul açıldığında babam 14 yaşındadır, çobanlık yapmaktadır. Ama o da okula gitmek ister, dedemi zar zor ikna eder. Peki okula nasıl gidecektir? Doğru dürüst bir pantolonu yoktur. Pijamadan bozma bir pantolon yapar babaannem…

Bu arada okul dediysek, kafanızda gerçek bir okul canlanmasın hemen. Babamın dayısının ahırını okul yaparlar: Tek gözlü okul!

Uzaktaki başka bir köyün ilkokuluna giden öğrenciler de artık kendi köyündedir. Böylece 1, 2, 3, 4 ve 5. sınıflar aynı anda tek bir gözde eğitime başlarlar.

Tek öğretmen, beş sınıfı aynı yerde okutur. Babam, her sınıfı bir ayda tamamlayarak 5 ayda mezun olur! Daha uzun süre okumasına da zaten imkan yoktur.

MATEMATİKÇİ İŞÇİ

Ancak babam o 5 aylık okumayla yetinmemiş ve kendini geliştirmiştir. Öyle ki, beş aylık eğitimli babam, yıllar sonra ortaokuldaki oğluna, bana matematik çalıştırabilmekteydi! İyi derecede geometri bilmekteydi!

Eğitim ve öğretim bana aşıladığı bir aşktı. Annemle evlendiğinde geçinebilmek için Arguvan’dan Adana’ya gelmiş, tekstil fabrikasında çalışmaya başlamış, beni okutabilmek için sevgili annemle birlikte geceli gündüzlü ağır işçilik yapmıştı.

Babam da annem de, varını yoğunu kardeşimle eğitimimize harcamış, ilkokuldan sonra kazandığım koleje beni göndermekten kaçınmamışlardı. Daha çok çalışıp, daha çok didinerek zorlu taksitleri denkleştirmişlerdi.

KÖY OKULUMUZ

Babam Haydar Güller, ya da nüfus cüzdanındaki ismiyle Mehmet Güller, 28 Şubat 2009’da, hastane enfeksiyonundan öldü. Ama köyüne yapılmakta olan “gerçek” okulu görerek öldü.

Bugün, yolu olmayan köyümüzde engellilerin kullanacağı asansörü olan bir okulumuz var. Köylülerimiz, yıllar içinde büyük şehirlere taşınan hemşehrilerimiz, bir vakıf kurarak bu okulu inşa ettiler.

Üstelik zor da oldu. Soğuk savaş hafızalı devletin kimi bürokratları, bir Kürt köyünde okula sıcak bakmadı. Sürekli engelledi, zorluklar çıkardı. Son olarak engelli asansör istemeleri de ondandı. Oysa köyde engelli yoktu, zaten engelli aracın gidebileceği bir yol da yoktu!

Babam, şimdi bu okulu görecek şekilde uyuyor köyünün mezarlığında. Ve mezar taşının arka yüzünde şöyle yazıyor: “Başı dik ve onurlu yaşamayı miras bırakan babamız…”

SINIF SAVAŞI

Babamız, 50 yıl önce tek sınıfta, pijamadan bozma pantolonuyla 5 ay okuyabildi.

Hakkari Yüksekova’da çocuklarımız, 50 yıl sonra, tek ayakkabıyla dönüşümlü okula gidebiliyorlar hâlâ.

O nedenle siyaset tablosu çok sadedir aslında: Paralarını ayakkabı kutusuna sığdıramayanlarla, ayakkabısızların kavgasıdır yaşanmakta olan!

Cansız bedeni gazete kağıtlarının altındayken o delik ayakkabısı mıh gibi yüreğimize saplanan Hrant Dink için, oğlu Ermenek maden faicasında ölen yırtık kara lastik ayakkabılı Recep Amca için, Yüksekova’daki ayakkabısız kardeşlerimiz için, o ayakkabı kutularının hesabını soracağız mutlaka!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Ocak 2015

Yorum bırakın

Suriye’de modeller çarpışıyor

Paris katliamının bir gladyo eylemi olduğunu savunmuş ve François Hollande‘ın “2103’teki kimyasal saldırı olayı sırasında Suriye’ye müdahale etmediğimize pişmanım” demesi ile Paris’in Basra Körfezi’ne IŞİD’le mücadele kapsamında uçak gemisi gönderme kararı almasına dikkat çekmiştik.

Sultanahmet saldırısını da benzer hedef kapsamında bir gladyo eylemi olarak yorumlamıştık. Bugün biraz daha açalım:

İKİ TEMEL MODEL

Suriye konusunda şu anda iki ana “model” çarpışıyor:

1) Bölgenin çözüm modeli: Rusya’nın başını çektiği ve bölge ülkelerinin desteklediği bu model Suriye’deki rejim ve muhaliflerin aynı masaya oturtulmasını ve soruna siyasi bir çözüm bulunmasını hedefliyor.

Rusya, Cenevre 1 ve 2’nin devamı gördüğü “Moskova Süreci” toplantısını 25 Ocak’ta yapacak. Katılımcı listesine bakılırsa, Suryeli muhaliflerin önemli bir kesiminin sürece ikna edildiği anlaşılıyor.

Özetle inisiyatifin bölgede olduğu, bölgenin çözüm modelinin esas alındığı bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz.

2) Atlantik’in “çözüm” modeli: ABD’nin başını çektiği ve Türkiye, Suudia Arabistan ve Katar’ın uyguladığı bu “çözüm” modeli, Suriye’de rejimin yıkılmasını, yerine üç parçalı bir Suriye kurulmasını ve Irak’ın kuzeyinin Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlanmasını hedef alıyordu.

Direnen Suriye, kararlı duran Rusya ve İran, 2011’den beri ABD’ye bu modeli uygulatmadı!

ATLANTİK MODELİ İKİYE BÖLÜNDÜ

2A) ABD IŞİD’in Musul’u işgalinden sonra “üç parçalı Suriye” hedefinden, “iki parçalı Suriye” hedefine yöneldi. Zira ABD için asıl önemli olan Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlamaktı. Onun dışında kalan bölgenin kaç parçalı olduğu Washington için stratejik önemde değildi.

İşte IŞİD stratejisi bu yeni modelin bir gereğiydi: ABD Kürtlerin birliğini sağlayacak, peşmergelere dayanan bir kara gücü oluşturacak, onları havadan destekleyecek ve IŞİD’i gerileterek ondan boşaltılacak yerlerde Kürdistan’ı inşa edecekti! Kerkük’ün işgal edilmesi vb. olaylar bundandı.

ABD’nin “iki parçalı Suriye” hedefine dönmek zorunda kalması, Suriye’deki ortakları olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ı da böldü, SUKO ve ÖSO’yu da!

2B) Türkiye, daha doğrusu AKP Hükümeti, ABD’nin “iki parçalı Suriye” hedefine yönelmesinden memnun olmadı. Zira AKP için önemli olan Suriye’nin üç parçaya bölünmesi ve parçalardan birinin İhvan kontrolünde olmasıydı. Mısır’da İhvan’ın yıkılmasıyla başlayan süreç, zaten AKP’nin kalelerini tek tek düşürüyordu.

Ankara bu nedenle IŞİD stratejisi konusunda ABD’yle çetin pazarlıklar yaptı. ABD modeli “iki parçalı Suriye” amacı gereği önce IŞİD’i hedef alıyordu. Ankara ise “üç parçalı Suriye”de ısrar ettiği için IŞİD’le birlikte Esad‘ın hedef alınmasını istedi. Ankara’nın “uçuşa yasak bölge” ve “güvenli bölge” istemesi de bu nedenleydi.

Hatta Erdoğan’ın “Suriye’nin kuzeyinde bir devlet kurulmasına sıcak bakmayız” sözleri de bu nedenleydi. Elbette istemezdi, çünkü bu İhvanlı parçadan vazgeçtiğini kabul etmesi demekti!

GLADYO EYLEMİNİN HEDEFİ

Türkiye’nin tezi iki önemli destek buldu: Fransa ve ABD’nin bir kanadı.

Fransa açık bir şekilde “güvenli bölge” konusunda Türkiye’yle mutabık olduğunu ve birlikte hareket edeceğini ilan etti. Aynı şekilde ABD’deki bir kanat da, Obama‘nın IŞİD stratejisinin yanlış olduğunu, AKP Hükümeti’nin istediğine benzer bir stratejinin uygulanması gerektiğini savundu.

O kanadın sözcülüğünü yapan isimlerden ABD’li senatör John McCain‘in geçen hafta Urfa’da görüşmeler yaptıktan sonra dönüp Fransa’daki saldırıyı şu sözlerle yorumlamasını önemle not ediyoruz: “Beşar Esad’ı uçuşa yasak bölge ile durdurmayı reddettiğimiz için IŞİD, ÖSO’da eğittiklerimizden daha fazla insanı öldürüyor. IŞİD’i yenilgiye uğratmaya yönelik strateji değişmediği sürece, uzun bir süre, dün Fransa’da olduğunu gördüğümüz gibi, bu genç insanların daha iyi eğitim almış, teçhizatlanmış ve kendilerini adamış ve radikalleşmiş bir şekilde vahşilik yapmak üzere ülkelerine döndüğünü göreceksiniz.” (AA, 9 Ocak 2015)

İşte Paris ve Sultanahmet saldırıları ile Gladyo, bölünmüş Atlantik modelini tekleştirmeyi ve ABD-Fransa-Türkiye üçlüsünün Suriye eksenini tahkim etmeyi hedefliyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ocak 2015

Yorum bırakın

Paris ve Sultanahmet saldırılarının hedefi

Kuşkusuz Paris katliamını da, Sultanahmet saldırısını da bir “terör örgütü” yaptı. Ancak terör, terör örgütlerine bırakılmayacak kadar önemli bir silahtır ve devletlerin özellikle son yüzyılda kullandığı bir politika aracıdır!

Bu nedenle teröre bulaşan her örgüt, ister sağ, ister sol, isterse dinci olsun, mutlaka istihbarat kurumlarının, dolayısıyla da devletlerin denetimine girer. Devletler o örgütü, başka devletlere karşı dışpolitika aracı olarak, kendi kamuoyuna karşı da içpolitika aracı olarak kullanır.

Bu nedenle terör eylemleri, “görünen açık hedefleri” ve “görünmeyen asıl hedefleri” ile birlikte değerlendirilir.

Örneğin Paris katliamının “görünen açık hedefi” ortadadır: Radikal dinci bir örgüt, Hz. Muhammed karikatürü yayımladığı için bir dergiyi basmış ve katliam yapmıştır!

PARİS KATLİAMININ HEDEFİ

Ancak önemli olan “görünmeyen asıl hedef”tir ve bunun ne olduğuna birincisi eylemin soru işaretli yanlarını ortaya çıkararak, ikincisi zamanlamasını dikkate alarak, üçüncüsü terör eyleminin kime yaradığına bakarak ve dördüncüsü terör eyleminden sonra ortaya çıkan gelişmeleri çözümleyerek ulaşılır.

Eylemdeki soru işaretleri açık: Paris’in göbeğinde bir bina 10 dakika boyunca taranabilmiştir! Görüntülere bakılırsa iki saldırgan da soğukkanlı ve profesyoneldir. Hiç acele etmeden, indikleri arabaya sakin ve koşmadan dönüp binmektedir. Hatta inerken düşürdükleri bir nesneyi almayı ihmal etmeyecek kadar rahattırlar.

Peki eylemden sonra saldırganların kimliği nasıl teşhis edilebilmiştir? İki saldırgan da kimliklerini arabada unutmuştur! Bunun eylem sırasındaki profesyonellikle hiç uymaması bir yana, eylemcilerin eyleme doğru kimlikleriyle gitmiş olması bile yeterince sorunludur. Diğer yandan üçüncü şüphelinin de, ismi sosyal medyada yoğun yeraldığı için polise teslim olduğu açıklanmıştır ki, bu da sorunlu bir noktadır.

Eylemin zamanlaması önemli. Dün de belirttik: Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande olaydan üç gün önce “2013’teki kimyasal olay sırasında Suriye’ye müdahale etmediğine pişman olduğunu” açıkladı ve olaydan iki gün önce Fransa’nın IŞİD’le mücadele için Basra Körfezi’ne uçak gemisi yolladığı açıklandı.

Öte yandan Ukrayna krizi nedeniyle yaşanan ABD ile Rusya savaşında AB içinde ortaya çıkan kırılmalar da eylemin zamanlamasının içindeki önemli olaylardır.

Peki terör eylemi kime yarıyor? Bir süredir Avrupa’da büyütülen İslam karşıtı dalgaya yaradığı açık. Fransız devleti eğer Suriye’ye müdahale etme kararı aldıysa, bunu kendi kamuoyuna kabul ettirebilmek için gerekli iklimi bu katliamla yakalamış oldu!

Ya terör eyleminde sonra ortaya çıkan gelişmeler? Fransa’nın 2017’de cumhurbaşkanı adayı olacak isimlerden Marie Le Pen, radikal dinci terörizmle mücadele için idam cezasının şart olduğunu savundu ve bunun için referandum istedi! Devamı gelecektir…

Tüm bu bulguları derlediğimizde ortaya çıkan sonuç şudur: Paris katliamı tipik bir Gladyo eylemidir! Hedefi, Washington-Paris hattını hem AB içi dengeleri açısından hem de Ortadoğu planları açısından sağlamlaştırmaktır! Fransa devleti içindeki Gladyo bu tür eylemlerle hem Paris’i Washignton’a çıpalamakta, hem de Paris’i Ortadoğu ana hedefi için hizalamaktadır!

SULTANAHMET SALDIRISININ HEDEFİ

Ya Sultanahmet saldırısı? Saldırganın açıklananan kişi çıkmaması ve iki gün sonra Çeçen bir kadın olduğunun saptanması, ilk açıklanan saldırgan adına örgütünün saldırıyı üstlenmesi, yeterince sorunlu nokta olduğuna zaten işaret etmektedir.

Öte yandan bu saldırıdan bir kaç gün önce gerçekleşen Dolmabahçe saldırısıyla birlikte anlamlıdır. Orada da eylemcinin günler öncesinden ihbar edilmesi, atılan ama patlamayan bomba, sıkılan ama ateşlenmeyen tabanca ve 2. Dünya Savaşı’ndan kalma bir tüfek gibi sorunlu noktalar vardır.

İki eylem de çok kan yerine ilgisine doğrudan mesaj kaygılıdır ve tipik Gladyo eylemidir.

Hedefi, Washington-Ankara hattını Ortadoğu planları açısından sağlamlaştırmaktır! Türk devleti içindeki Gladyo bu tür eylemlerle hem Ankara’yı Washington’a çıpalamakta, hem de Ankara’yı Ortadoğu ana hedefi için hizalamaktadır! (Kuşkusuz başka alt hedefler de vardır.)

Peki bu ihtiyaç neden? Çünkü Suriye’de Atlantik’in “çözüm” modeli ile bölgenin (Moskova Süreci) çözüm modeli çarpışıyor. Atlantik modeli de ABD’nin modeli ile Fransa-Türkiye’nin modeli diye iki ayrı eğilim gösteriyor. ABD için öncelikle bunun birleştirilmesi gerekiyor. Zira inisiyatif Rusya’da!

GLADYO’NUN PANZEHRİ

Peki bu tür Gladyo eylemlerinin panzehri nedir?

Mesele bir katliamı lanetlemekten çok, o katliamı aydınlatmaktır. Her hedefi aydınlatılmamış katliam, yeni lanetlenecek katliam demektir.

Bu nedenle bizim için asıl önemli olan Gladyo’nun ABD’nin NATO ilişkileri üzerinden müttefik devletleri denetleme aracı olduğunu bilerek onunla mücadele edebilmek ve zeminini ortadan kaldırabilmektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ocak 2014

Yorum bırakın

Fransa’nın 11 Eylül’ü

2012 yılında Hz. Muhammed’in karikatürlerini yayımlayarak tepki çeken Fransız Charlie Hebdo dergisine dün silahlı saldırı düzenlendi: 12 kişi öldü!

Saldırıyı Fransa’nın 11 Eylül’ü olarak yorumlayabiliriz. Neden mi? Çünkü bu saldırıdan önceki şu iki çıkışına bakılırsa, Paris tıpkı Libya gibi Suriye’ye de müdahale etmek istiyor:

PARİS’İN SURİYE HAZIRLIĞI

1) Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, 2013 Ağustos’unda Suriye’ye müdahale etmedikleri için pişman olduğunu açıkladı! (AA, 4 Ocak 2015)

Ne olmuştu 2013 Ağustos’unda? Şam’ın dış banliyösü Doğu Guta’da Beşar Esad‘ın kimyasal silah kullandığı iddia edilmiş ve Batı’nın Suriye’ye saldırısı gündeme gelmişti. Ancak Esad‘ın kimyasal silah kullandığı bir yalan ve komploydu.

ABD, Fransa ve AKP Hükümeti’nin bir ay süren ağır baskısına rağmen Rusya ve İran’ın kararlı duruşu nedeniyle o dönemde Haçlı İttifakı Suriye’ye açık savaş ilan edemedi!

2) Paris, IŞİD’le mücadele kapsamında Charles de Gaulle uçak gemisini Basra Körfezi’ne gönderme kararı aldı. (El Cezire, 6 Ocak 2015)

GLADYO FAALİYETLERİ

Bu iki çıkışı, başta Almanya olmak üzere bir süredir Avrupa’da “İslam karşıtı” bir dalga yaratılmaya çalışılmasıyla birlikte değerlendirmek durumundayız.

O İslam karşıtı dalgayı yaratabilmek için Gladyo hem başta İsveç olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde cami saldırılarıı tezgahladı, hem de İslam karşıtı “pegida” yürüyüşleri yaptırdı! Gladyo, ikisi birbirini büyütecek karşılıklı eylemlerle iklim yaratmaya çalıştı.

Bu noktada ABD ve Fransa’nın desteklediği ve AKP Hükümeti’nin kanatları altında faaliyet yürüten SUKO’nun Genel Sekreteri Nasır Hariri‘nin “ABD yakında Suriye’ye güçlü bir biçimde müdahale edecek ve Türkiye’nin güvenli bölge planı uygulanacak” demesini önemsemeliyiz. (El Cezire, 15 Aralık 2014)

Bu açıklama şu dört gelişmeyle birleşince anlam kazanıyor:

SURİYE KARŞITI DÖRT GELİŞME

1) ABD’li yetkililer yakın zamanda hem Urfa’da, hem de Suriye’nin kuzeyinde SUKO’yla önemli görüşmeler yaptı.

2) Suriye’de “uçuşa yasak bölge” ve “güvenli bölge” konusunda Ankara ve Paris mutabık durumda.

3) İspanya, İncirlik yakınlarına konuşlanacak patriot bataryasını 146 askerle birlikte yola çıkardığını duyurdu.

4) Anadolu Ajansı, ABD’yle varılan Eğit-Donat anlaşmasının imzalanacağını açıkladı. Kaynak elbette AKP Hükümeti’ydi.

Bu noktada belirtelim: Eğit-Donat konusunda zaten anlaşma yapıldı. İmza atılamaması hem AKP’nin “paket anlaşma” yapma hedefiyle, hem de iç kamuoyunu alıştırma amacıyla ilgilidir. Çünkü peşmerge Eğit-Donat kapsamında TSK tarafından Irak’ın kuzeyinde eğitiliyor ve peşmerge yine Eğit-Donat kapsamında AKP hükümeti tarafından teçhizatlandırılıyor!

MOSKOVA SÜRECİ’NIN ANLAMI

Tüm bu olgulardan anlaşılan, Batı’nın yeni bir Haçlı İttifakı kurarak bahar aylarında Ortadoğu’ya müdahale etmek istediğidir. Gladyo Camilere saldırmak, mizah dergisi basmak ve İslam karşıtı yürüyüş organize etmek türünden birbirini besleyen eylemlerle o müdaheleye gerekli iklimi yaratmaya çalışmaktadır.

İşte Rusya da bu gerçeği gördüğü için Cenevre-3 anlamına gelen “Moskova Süreci”ni hızlandırmış durumdadır. Rusya, 25 Ocak’ta Moskova’da Suriye’deki hemen her kesimi masaya oturtarak bir siyasi çözüm bulmaya çalışmaktadır.

Pek çok muhalif örgüt ve ismin Moskova Süreci’ne katılacağını açıklaması da, Rusya’nın çözüm modelinin başarılı olacağına işaret etmektedir.

NE YAPMALI?

Kuşkusuz Suriye’nin direnişi ve Rusya ile İran’ın kararlılığı, Batı’nın komplolarını boşa çıkaracak güçtedir!

Ancak yine de tehdit iyi saptanmalı ve önlem alınmalıdır. Çünkü konu asıl bizi ilgilendirmektedir: Avrupa’da yaşayan 5 milyon Türk, İslam karşıtı dalganın ilk hedefi olacak geniş kesimdir. Öte yandan AKP Hükümeti, bu tür saldırılar sonrasında kurulacak Haçlı İttifakı’nın bir parçası olacaktır.

Bu nedenle AKP Hükümeti’nin “alıştıra alıştıra” uygulamaya çalıştığı eğit-donat vb. Suriye karşıtı hamlelerine cepheden karşı durmak gerekmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ocak 2015

Yorum bırakın

Federasyon komplosu

Suriye BAAS partisinin son toplantısında Kürt meselesi ve “Rojava” konusu masaya yatırıldı. Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad‘ın katıldığı toplantı, ABD’nin Suriye planı konusundaki karışık kafaları berraklaştırdı.

Karışık kafalar derken Suriye’deki kafaları değil elbette, Türkiye’dekileri kastediyoruz. Zira Şam ilk eylemlerden itibaren, meselenin bir özgürlük arayışı değil, ABD destekli ayaklanma olduğunu saptamış ve buna göre konumlanmıştı.

ABD’NİN SURİYE PLANI

Suriye Cumhurbaşkanı, BAAS toplantısında, sonuçları bakımından Türkiye’yi de ilgilendiren şu tezleri savundu:

Esad öncelikle ABD’nin Suriye hedefinin Kürtlere federalizm olduğunu ortaya koydu.

Bunun pratikte mümkün olmayacağını savunan Esad, tezini sadece Suriye’nin sağlam direnişine değil, Kürtlerin en yoğun yaşadığı Haseke gibi bir yerde bile nüfuslarının yüzde 36 olmasına bağladı.

Öte yandan Kürtlerin anayasaya millet olarak yazılmasının mümkün olmadığını söyleyen Esad, bunun Suriye’yi bölünmeye götüreceğini ve buna izin vermeyeceklerini belirtti.

ESAD’IN KUZEY TAKTİĞİ

ABD’nin Suriye komplosunun “Kürt meselesi” boyutu Türkiye’de bazı kesimlerde hep yanlış yorumlandı. Esad‘ın PYD’yle “işbirliği” yaptığı savunuldu.

Kuşkusuz bunda AKP medyasının büyük katkısı vardı. Suriye’deki komploya açık desek veren AKP Hükümeti, kendisi içeride PKK ile ortaklık yapmazmış gibi, komşusunu sürekli PKK’nin Suriye kolu olan PYD’yle işbirliği yapmakla suçladı!

Oysa bu köşede de sık sık anlatmaya çalıştığımız gibi olan şuydu: ABD ve taşeronları kuzeyden Suriye’ye açık savaş ilan edince, Esad ülkesinin merkez bölümünü tahkim etmek adına taktik yaptı ve belli ölçülerde geri çekilerek kuzeydeki tek cephe halindeki muhalifleri “iktidar kavgasının” içine attı.

Suriye’nin kuzeyinde bölge işgal eden örgütler, otorite olmak adına birbirine düştüler ve Esad da bu yolla öncelikle savaşı Şam’dan uzak tutmuş oldu.

Yoksa Şam rejimi sık sık, “yeter ki Türkiye sınırı kapatsın, 3 ayda kuzeye egemen oluruz” diyordu.

AYN EL ARAP İÇİN EGEMENLİK AÇIKLAMASI!

Ya Esad‘ın Ayn el Arap (Kobani) açıklamaları?

IŞİD’in Ayn el Arap’a saldırısı sonrası Şam’ın (ve İran’ın) Kürtlerden yana açıklamalar yapması Türkiye’de soru işaretleri yararttı. Konu yine Esad-Kürt ortaklığı sığlığında ele alındı.

Oysa egemen bir devlet açısından olan şuydu: Bosna’dan Afganistan’a kadar değişik ülkelerde profesyonel cihatçı eğitimi almış ve Türkiye ile Irak üzerinden Suriye’ye giren bir örgüte karşı Şam, kendi şehrine destek açıklıyordu.

Egemen bir devlet için bundan doğalı olamazdı!

KÜRT KORİDORU

Esad‘ın ABD’nin asıl hedefini ortaya koyması, yıkarıda da değindiğimiz gibi asıl Türkiye’yi ilgilendiriyor. Zira ABD’nin 2 Irak saldırısı da, Suriye saldırısı da tek hedef içindi: Kürdistan.

ABD iki Irak savaşı sonucunda ülkenin kuzeyinde özerk bir Kürt yapı kurabildi. Suriye saldırısı da bu yapıyı, ülkenin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açmak içindi.

Böylece ABD Irak ve Suriye’nin kuzeyinde “Kürt Koridoru” kurmuş olacaktı!

Koridor daha sonra güneydoğuya yani Basra Körfezi’ne ve yukarıda da Türkiye’ye doğru genişleyecekti. Yani Kürt Koridoru ABD’nin ikinci İsrail devleti işlevini görecek şekilde Büyük Kürdistan’a dönüşecekti.

ESAD TÜRKİYE’Yİ SAVUNDU

Dolasısıyla Esad ve Suriye devleti 3,5 yıldır aslında Türkiye’nin toprak birliği için de direnmiş oldu, oluyor!

Şöyle de diyebiliriz: AKP Hükümeti ABD ile birlikte hem Suriye’yi ama hem de Türkiye’yi hedef aldı, Esad ise hem ülkesini hem de Türkiye’yi savundu; Türk hükümetine rağmen Türkiye’nin birliği için de direndi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ocak 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın