Archive for category Politika Yazıları
ÇİN EKONOMİSİNİN TEMELİNDE MARKSİZM VAR
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/08/2020
ÇKP’NİN SOSYALİST SİSTEMİ KORUMA KARARLILIĞI
Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Jinping’in Çin Komünist Partisi’nin teorik yayın organı Gerçeği Aramak’ta (Qiushi) dikkat çeken bir makalesi yayımlandı.
Şi Jinping bu makalesiyle ÇKP liderliğinin “Çin’in temel sosyalist sistemini koruma” kararlılığını bir kez daha ilan etti.
SOSYALİST PİYASA EKONOMİSİ
Şi Jinping’in makalesinde dikkat çeken dört mesaj var:
1) Çin’de kamu mülkiyetinin egemen konumu ve devlete ait ekonominin öncü rolü sarsılamaz.
Şi Jinping’e göre bu, Çin’deki tüm etnik gruplardan insanların kalkınmanın meyvelerini paylaşabilmesinin garantisidir.
2) Şi Jinping’e göre Çin’in başarısındaki kilit faktör, piyasa ekonomisinin güçlü yanları ile sosyalist sistemin avantajlarını birlikte değerlendiriyor olmalarıdır.
3) Şi Jinping, Çin modelini “sosyalist piyasa ekonomisi” olarak isimlendiriyor ve hedefi “sistemimizin üstünlüğünü korumak ve kapitalist piyasa ekonomisinin dezavantajlarını etkin bir şekilde önlemek” diye belirliyor.
4) Şi Cinping dünyaya bir mesaj vererek, Çin’in “Marksist ekonomi politiğin temel ilkelerine ve metodolojisine bağlı kalacağını ve dış ekonomi teorilerinin makul unsurlarını da dışlamayacağını” belirtiyor.
ÇİN’İN BAŞARISI
Şi Jinping’in makalesinde belirttiği en önemli gerçek şu: Çin, gelişmiş ülkelerin yüzlerce yılda kat ettiği kalkınma süreci onlarca yıl harcayarak yakaladı. Bu, elbette Çin’e özgü sosyalizmin başarısıydı.
Şi Jinping, dünya ekonomisi ve haliyle Çin ekonomisin, yeni ve önemli sorunlarla karşı karşıya kaldığı şu süreçte bilimsel teorik cevaplara ihtiyaç olduğunu belirterek “Çin’deki ekonomi teorisinin, çağdaş Çin Marksist politik ekonomisinde yeni alanlar açmaya devam ettiğini” söylüyor.
SOSYALİST MODERNLEŞME
Pek çok Batı ülkesinde de, Türkiye’de de Çin’in ne ölçüde sosyalist olduğuna dair tuhaf bir tartışma var. Bu biraz da sosyalizmi, bugünden yarına kapitalizmin tümden tasfiyesi ve hızla komünizme geçebilme süreci şeklindeki hatalı görüşe dayanmaktadır.
Oysa sosyalizm uzun bir süreçtir, aşamalı bir süreçtir ve hatta kapitalizm de bir nevi sosyalizmin ilk aşamasıdır.
İşte bu gerçek nedeniyle Çin Komünist Partisi sosyalizmin ilk aşamasını şöyle tanımlamıştır: Sosyalimin ilk aşaması, Çin’in sosyalist toplumunun belirli bir dönemidir, Çin’in geri kalmışlıktan adım adım kurtularak sosyalist modernleşmeyi ilk etapta gerçekleştirme sürecini kasteder. Üretim unsurlarındaki özel mülkiyet sisteminin sosyalist dönüşümünün tamamlandığı 1950’li yıllarda başlayan bu aşama, sosyalist modernleşmenin ilk etapta gerçekleşmesiyle noktalanacaktır ve en az 100 yıl sürmesi beklenmektedir.
ÇİN’E ÖZGÜ SOSYALİZM
Diğer yandan sosyalizmin uygulama biçimleri de ülkelerin sosyo-ekonomik karakterine özgüdür. Bu nedenle sosyalizm Küba’da Küba’ya özgü sosyalizmdir, Çin’de Çin’e özgü sosyalizmdir. Temel mesele üretim araçlarının kimin elinde olduğudur, kamu mülkiyetinin egemen olup olmadığıdır.
Şi Jinping, 17 Kasım 2012’de, ÇKP 18. Merkez Komitesi Siyasi Bürosu Çalışma Grubu’nun ilk toplantısındaki konuşmasında şöyle der: “Çin’e Özgü Sosyalizm Teorisi, Marksizm’in Çin’deki yerelleşmesinin en yeni sonucudur. Bu teori, Deng Şiaoping Teorisi, Üç Temsil Düşüncesi ve Bilimsel Gelişme Görüşü’nden oluşmaktadır. Marksizm-Leninizm ve Mao Zedung Düşüncesi ile de sürdürüp geliştirme ve varis olup yenilik kazandırma ilişkisi içerisindedir.”
ÇİN’İN 2021 ve 2049 HEDEFLERİ
Çin Komünist Partisi ve Çin Halk Cumhuriyeti, sosyalizmin uzun bir süreç olduğu gerçeğine göre hedefler belirlemiştir:
Çin Komünist Partisi’nin kuruluşunun 100. yıldönümü olan 1921’de hedef “orta halli refah toplumu inşasını” tamamlamaktır.
Devrimin ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yıldönümü olan 2049’daki hedef ise “müreffeh, güçlü, demokratik, medeni ve uyumlu bir sosyalist modern ülke” kurmaktır.
Çin Komünist Partisi’nin 1987 yılında yapılan 13. Kongresi’nde “üç aşamalı strateji” belirlenmişti. Bugün Çin, ilk iki aşaması hedefe uygun şekilde gerçekleşen stratejinin üçüncü aşamasının içindedir.
Bu stratejinin birincisi aşamasına göre Çin 1980’lerin sonunda, gayrisafi yurtiçi hasılasının 1980’dekinin iki katına çıkaracak ve halkın yiyecek ve giyecek sorunu giderilecekti. Giderildi.
20. yüzyılın sonuna kadar sürecek ikinci aşamada, gayrisafi yurtiçi hasıla bir kat daha artarak halkın yaşamı orta halli refah seviyesine gelecekti. Geldi.
Üçüncü aşama ise 21. yüzyılın ortalarına, yani devrimin 100. yılı olan 2049’a kadar sürecek ve kişi başına düşen milli gelir orta düzeyli gelişmiş ülkelerin seviyesine yükseltilecek, halkın yaşamı görece müreffeh olacak ve modernleşme ilk etapta gerçekleşecek.
Çin’in bu hedefine de sağlam bir şekilde ilerlediği görülüyor. İşte bu Şi Jinping’in başta belirttiğimiz makalesinde yer aldığı gibi, Çin ekonomisin temelindeki Marksizm, bilimsel sosyalizm nedeniyledir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Ağustos 2020
AKP’nin tarihle mücadelesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/08/2020
Cumhurbaşkanlığı Arşiv Daire Başkanı Muhammet Safi, elinin altındaki belgelerden birini sosyal medyada paylaşıyor ve İsmet İnönü’nün Türkiye’ye teklif edilen adaları almadığını söylüyor. Belgenin, AKP hükümetinin “iyi ayyaş” yaklaşımına uygun olarak İnönü’yü sıkıştıracağına o kadar emin ki, “belgeler Osmanlıca değil, herkes okur” diyerek paylaşıyor.
Arşiv Daire Başkanı yapılmış Muhammet Safi’ye anımsatalım; tarihi belge okuyabilmek için sadece okuma-yazma bilmek yetmez, tarihi de bilmek gerekir!
Almanya’nın teklifi
Baştan belirtelim, bu belgeler öyle gizlenmiş de Muhammet Safi arşivin başına geçince ortaya çıkarılmış değil, daha önce de İnönü karşıtlığı için piyasaya sürülmüştü.
Belge şu: Eylül 1943’te Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği’nin istihbarat şefi, Türk istihbaratının başında bulunan Naci Perkel’i ziyaret ediyor ve şöyle diyor: “Sefirimiz Von Papen bana şunları söyledi: Karargâh-ı Umumi’den bir telgraf aldım ve bu telgrafta ‘Adaları Türklere teslim etmek istiyoruz. Kendileriyle konuş, bu teklifimizin kabul edilip edilmeyeceğini bize bildir’ deniyor.”
Başbakan Şükrü Saraçoğlu da durumu Kars’ta yurt gezinde bulunan İsmet İnönü’ye telgrafla bildirip talimat istiyor. İnönü’nün yanıtı şu: “Adaları kayıtsız şartsız kullanmak üzere alabiliriz. Yoksa bu yüzden İngilizlerle ve Yunanlarla ihtilafa girmeyiz.”
Çok kısa Oniki Ada tarihçesi
Belirttiğimiz gibi tarihi belge okumak için okuma-yazma bilmek yetmez. İkinci Dünya Savaşı tarihini ve o dönemin devletlerarası ilişkilerini bilmek gerekir. Yetmez, konu Oniki Ada olduğu için emperyalistlerin Afrika’da sömürge edinme yarışını, Birinci Dünya Savaşı öncesini, Balkan Savaşlarını, Birinci Dünya Savaşı’nı ve iki savaş arası süreci de bilmek gerekir. Dahası Von Papen’in teklifinin kapsamını anlayabilmek için Von Papen-Ribbentrop yazışmalarını da bilmek gerekir!
Arşiv Daire Başkanı için buradan yapabileceğimiz özetin özeti ancak şu kadar olabilir: İtalya 1911’de Trablus’u işgal etti. Enver ve Mustafa Kemal Beylerin Libya’da “gerilla savaşı” yönetmesi, İtalya’nın işgalini güç hale soktu. İtalya Oniki Ada’yı işgal edip yeni bir cephe açarak elini güçlendirmeye çalıştı. Ne yazık ki Osmanlı Devleti’nin bu işgali önleyebilecek gücü yoktu. Osmanlı-İtalya savaşı 18 Ekim 1912’de Lozan’ın Uşi semtinde imzalanan anlaşmayla sona erdi. Uşi ya da Birinci Lozan Anlaşması denilen bu anlaşmaya göre Osmanlı Devleti Libya’daki askerlerini geri çekecek, İtalya da karşılığında Oniki Ada’yı verecekti.
Ancak bu gerçekleşmedi. İtalya, Libya’da Osmanlı subayları bulunmaya devam ettiği için adaları teslim etmedi. Aslında Osmanlı Devleti bunu bile isteye yapmıştı. Zira İtalya’nın çekilmesi halinde Yunanistan’ın adaları işgal edeceğini, bunu engellemenin de mümkün olmadığını hesaplayarak, Libya’daki askerlerinin bir kısmını orada tutmayı sürdürmüştü.
Araya önce Balkan Savaşları, ardından da Birinci Dünya Savaşı girdi. İtalya’nın Oniki Ada’yı işgali bir statükoya dönüştü. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın 15. maddesi ile bu fiili durum hukuken tescil edildi. Tıpkı 17. maddede Mısır ve Sudan’da, 20. maddede de Kıbrıs’ta İngiliz egemenliği tanındığı gibi…
Oniki Ada’nın statüsü İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar böyle sürdü.
İkinci Dünya Savaşı koşulları
Artık Muhammet Safi’nin “İnönü adaları almadı” dediği döneme gelebiliriz.
Belgenin tarihi 26 Eylül 1943. Yani Almanya’nın artık savaşı kazanamayacağının görülmeye başladığı dönem. Almanya bu süreci tersine çevirebilmek için Türkiye’yi savaşa kendi cephesinde dahil etmeye çalışıyor. O nedenle de Türkiye’ye Oniki Ada’yı teklif ediyor.
İnönü karşıtlarının anlamaya çalışması gereken şu: Almanya yeniliyordu ve bu teklifin hayata geçebilmesi zaten mümkün değildi. Zira Oniki Ada, Almanya’yla birlikte yenildiği için İtalya’ya da kalamadı, galipler 1947’de Paris Antlaşması’yla Yunanistan’a verdi.
Kuşkusuz tarih “şöyle olsaydı, böyle olsaydı” diye yorumlanmaz ama diyelim ki Muhammet Safilerin istediği gibi İnönü adaları aldı ve Türkiye de savaşa dahil oldu. Sonuç ne olacaktı? Muhammet Safi bugün Arşiv Daire Başkanı bile olamayacaktı! Zira 55 milyon insanın öldüğü o savaşta Muhammet Safi’nin babası da, pek çoğumuzun babası gibi yaşamını yitirecekti ve bizler olmayacak, bu tartışmayı da yapamayacaktık. Hatta belki de başkaları Oniki Ada için yapılan tartışmayı, Batı Anadolu için yapıyor olacaktı!
Tarihi eğip bükemezsiniz
Siyasal İslamcılarımızın tarihe bakışı tamamen sorunlu: Bir yandan Alman teklifini kabul ederek Birinci Dünya Savaşı’na girdiği için İttihatçıları suçluyorlar, diğer yandan da Alman teklifini kabul etmeyip İkinci Dünya Savaşı’na girmediği için Kemalistleri suçluyorlar!
Bu çelişme, 1908 ve 1920 devrimlerine düşmanlıklarından!
AKP “150 yıllık masal” dediği devrimci tarihimizle savaşıyor. Bunun için de tarihle mücadele ediyor, tarihi çarpıtıyor, dünün güneşiyle bugünün çamaşırını kurutmaya çalışıyor…
AKP kadrolarının Atatürk ve İnönü karşıtlığı üzerinden tarihi eğip bükebilme şansı yok. Ama tarihi öğrenme, tarihten dersler çıkarma fırsatı var!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ağustos 2020
Askerden arındırılmış bölge tuzağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/08/2020
ABD’nin Libya Büyükelçiliği açıkladı: “ABD Başkanı Donald Trump ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Libya’nın merkezinde askerden arındırılmış bir bölge oluşturmak için atılacak gerekli adımları telefonda görüştü” (12.8.2020).
Baştan belirtelim: Libya’nın ortasında askerden arındırılmış bir bölge, Libya’nın fiili bölünmüşlüğünü kalıcılaştırır. Libya’nın birliği çabalarının yerini, tarafların salt batıdaki ve doğudaki pozisyonunu tahkim etme çabası alır.
AKP, bu gelişmeyi Sirte-Cufra hattından Hafter güçlerinin çıkarılması kazancı olarak görüp, hanesine başarı olarak yazsa da, konu sonuçlarıyla birlikte değerlendirilmesi gereken bir ağırlıktadır. Sonuçlarıyla birlikte ele alındığında da tablo şöyledir: Libya’nın bölünmesi en çok Türkiye’nin aleyhinedir. Çünkü Ankara’nın Trablus’la, yani Batı Libya ile yaptığı “deniz yetki alanını sınırlandırma” anlaşması, coğrafi olarak diğer tarafı, Doğu Libya’yı ilgilendirmektedir.
Almanya önerdi, ABD sahip çıktı
Askerden arındırılmış bölge önerisi, Sirte-Cufra hattının Türkiye ile Mısır’ı askeri olarak da karşı karşıya getirebileceği şartlarda, ilk olarak BM Genel Sekreteri Antonio Guterres tarafından dile getirildi.
Ardından Berlin Konferansı’nın ev sahibi Almanya’nın Dışişleri Bakanı Heiko Maas öneriyi BM Güvenlik Konseyi’ndeki Libya oturumunda ele aldı. Libya’nın nihai bölünme tehlikesi altında olduğunu söyleyen Maas, yeniden müzakerelere dönebilmek için “ilk adımın Sirte ve Cufra’nın askerden arındırılması olabileceğini” savundu.
Trablus ile Tobruk arasında askerden arındırılmış bir bölge oluşturmak, tarafların sıcak çatışmasını elbette önleyebilir ama tersine bölünmeyi de kalıcı hale getirir! İşte bu gerçeği gören ABD de bu noktadan konuya dahil oldu…
Libya’da “ortak çalışma”
ABD’nin konuya dahli için zaten zemin vardı. Libya’da Rusya’ya karşı konumunu güçlendirmek isteyen AKP hükümeti ABD’yle çağrı yapmıştı.
Erdoğan, 29 Nisan 2020’de Trump’a yazdığı mektupta, Libya’da, hatta Suriye’de de Türkiye ile ABD’nin “yeniden işbirliği” şartlarının oluştuğunu savunmuştu.
Erdoğan, 8 Haziran 2020’de Trump’la yaptığı telefon görüşmesinde de bu konuda “bazı mutabakatlara” vardığını açıklamış; Dışişleri ve Savunma Bakanları ile İstihbarat Başkanları ve Ulusal Güvenlik Danışmanlarının bu mutabakatların gereğini yerine getirebilmek için birlikte çalışacağını belirtmişti.
İşte Libya’da “ortak çalışma” böyle başladı…
ABD’nin Libya planı
ABD’nin Libya Büyükelçisi Richard Norland, bu hafta önce Kahire’de, ardından da Ankara’da temaslarda bulundu.
Norland, ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield ile birlikte Milli Savunma Bakan Yardımcısı Yunus Emre Karaosmanoğlu ile görüştü. Bu görüşmeye dair ABD Büyükelçiliği’nin yaptığı açıklama, kapsamlı bir ABD planına işaret ediyordu: “Libya’nın merkezinde askerden arındırılmış bir çözüm, yabancı güçlerin ve paralı askerlerin tam ve karşılıklı olarak çekilmesi, Ulusal Petrol Şirketi’nin çalışmalarına yeniden başlaması konuları görüşüldü” (14.8.2020).
Böylece ABD Kahire ve Ankara’nın önüne “askerden arındırılmış bölge” tuzağıyla Batı ve Doğu Libya havuçları koymuş oldu!
AKP hükümeti ise bu havuca çoktan gönüllüydü. 6 Ağustos 2020’de Libya’yı ziyaret eden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye’nin Sirte’nin silahsızlandırılması formülüne sıcak bakabileceğine işaret etmişti.
ABD’nin amacı Ankara-Moskova işbirliğini bozmak
Israrla belirtiyoruz: Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya tek bir cephedir. Türkiye’nin üçüne dair ayrı stratejiler geliştirmesi yerine, tamamı için bütünlüklü bir strateji belirlemesi gerekir.
AKP’nin cephenin bir ucunda ABD’ye karşı Rusya’yla, diğer ucunda Rusya’ya karşı ABD’yle hareket edebilmesi olası değildir. Washington da bunu gördüğü için Ankara’nın Libya’da işbirliği teklifini kabul etmiş ve bunu uygulayarak tersinden Suriye’de Ankara-Moskova ilişkisini bozma hedefine yönelmiştir.
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey “Amacımız Rusya için Suriye’de savaşı ‘çıkmaz’ haline getirmek” (14.5.2020) diyerek açık açık ABD’nin hedefinin Suriye’yi Rusya için bataklık yapmak olduğunu ilan etmişti.
Anahtar Şam’la anlaşmak
Türkiye’nin ihtiyacı Doğu Akdeniz’de yeni müttefikler bulmak iken, olan müttefiki de “sahte işbirliği” adına kaybetmek, 18 yıllık sorunlu dış politikanın zirvesi olur!
Ankara için hâlâ ulusal çıkar esaslı dış politikaya dönebilmekte anahtar, Şam’la anlaşmaktır. Şam’la anlaşan Ankara, Kahire’yle işbirliğinin önünü açar, Rusya’yla işbirliğini Suriye’den Doğu Akdeniz’e ve Libya’ya taşır…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2020
Doğu Akdeniz Konferansı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/08/2020
Erdoğan’ın Doğu Akdeniz konusunda yaptığı “Herkesin hakkını koruyan bir formül bulalım” çağrısı, kuşkusuz kategorik olarak doğru bir çağrıdır.
Ancak çağrının muhatap bulabilmesi için yapılması gerekenler var. Çünkü çağrı sahibinin en önemli problemi, muhataplarının bir kısmıyla muhatap olmamasıdır!
Bugün Erdoğan’ın çağrısından hareketle sorunu hangi temelde ele almamız ve hangi yöntemle çözmemiz gerektiğini tartışacağız…
İki sorun, tek çözüm
Doğu Akdeniz’deki durum, “Türkiye ile Libya’nın yaptığı anlaşma mı, yoksa Yunanistan ile Mısır’ın yaptığı anlaşma mı hukuka uygun” sorusu etrafında tartışılıyor.
Meseleyi bu dar çerçeve içerisine hapseden bir anlayışla, Doğu Akdeniz’deki sorunlar çözülemez. Çünkü kimi sorunlar, mevcut hukuk sözleşmeleriyle, kavramlarıyla, anlayışıyla çözülemeyecek durumdadır.
Öte yandan çerçeve geniştir; iki temel sorun vardır ve bunlardan biri tarihi geçmişi olan, diğeri ise son 20 yıla dayanan bir sorundur:
Birinci sorun, özetle Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorundur; sınır, adalar, egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar, adaların silahlandırılması sorunları… Kökleri İtalya’nın Trablusgarp’ı işgaline kadar giden bu soruna ek olarak, bir de Doğu Akdeniz’de Kıbrıs merkezli sorun vardır.
İkinci sorun, Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının bulunması, paylaşılması, çıkarılması ve pazara ulaştırılması sorunudur.
Bütünlüklü strateji ihtiyacı
İki sorun da birbirine eklemlenmiş durumda. O nedenle Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve KKTC’nin hak ve çıkarlarının savunulabilmesi için bütünlüklü bir strateji belirlenmelidir.
Doğu Akdeniz meselesi, bir ucu Suriye, diğer ucu Libya olan bir meseledir aynı zamanda. Türkiye’nin bu hattı tek bir cephe gibi düşünerek strateji oluşturması gerekmektedir. Ankara’nın hattın bir ucunda Rusya’yla, diğer ucunda ABD’yle çalışmak diye özetlenebilecek neo-Abdülhamitçi taktiğinin işe yaramadığı ortada.
Güvenlik kuşağı inşası
Küresel güçleri ve bölge ülkelerini kapsayan bu soruna yaklaşımda iki temel model var:
Biri yayılmacılığı besleyen jeopolitikçiliktir. Bunu dış politikanın en önemli ve neredeyse tek faktörü haline getiren anlayış risklerle doludur. Bu anlayış özetle sorunu komşusunun topraklarında, komşusuna rağmen çözmeye çalışır (Suriye ve kısmen Libya’da olduğu gibi).
Atatürk’ün uyguladığı “komşularla güvenlik kuşağı oluşturma” anlayışı ise sorunu yine sınırların dışında ama komşuya rağmen değil, komşuyla birlikte çözer: Balkan Paktı bunun tipik uygulamasıdır.
Ulusal çıkar esaslı dış politika
Sorunu komşularla birlikte çözme anlayışında, ideolojik angajmanlar yoktur; ulusal çıkarlar vardır. Atatürk, Balkan Paktı’nı inşa ederken komşularının rejimine bakarak hareket etmedi; “iki dünya savaşı arası” sürecin tehditlerine bakarak Türkiye’nin çıkarlarını gözetti.
Suriye’de Esad yönetimine, Mısır’da Sisi yönetimine İhvancılık nedeniyle karşı olmanın Türkiye’nin çıkarlarına yaramadığı ortada. Suriye ve Mısır’daki rejimler, Suriyelileri ve Mısırlıları ilgilendirir, bizi değil. Tıpkı bizim “tek adam rejimi” sorunumuzun da başkalarını ilgilendirmediği gibi.
Ne yapmalı?
Tüm bunların ardından hızla şu politikalar hayata geçirilmelidir:
– Türkiye kendi Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni (MEB) “artık” ilan etmelidir!
– Suriye, Doğru Akdeniz, Libya hattında Rusya’yla işbirliğini esas almalıdır.
– Şam yönetimiyle anlaşarak, Amerikan Koridoru sorununun en az maliyetli çözümüne, Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasının sağlanması çözümüne geçilmelidir.
– Şam’la anlaşmak, Kahire’yle buzları eritir. Kahire’ye Dışişleri Bakanı gönderilerek, diplomatik ilişkiler başlatılmalıdır. Mısır’ın Yunanistan’la 15 yıllık müzakerenin ardından ve Meis Adası’nı dikkate alarak bir anlaşma yapması, Ankara ile Kahire arasında Doğu Akdeniz’de hâlâ işbirliği yapılabileceğinin göstergesidir. Çünkü Türkiye’yle anlaşılması halinde Mısır’ın deniz yetki alanının daha çok olduğunu Kahire görmektedir.
– Kahire’yle anlaşmak, Türkiye’nin Lübnan ve İsrail’le de Doğu Akdeniz’de anlaşma yapabilmesini kolaylaştıracaktır. Nitekim Türkiye’yle anlaşması halinde İsrail’in deniz yetki alanı da artacaktır.
Bu politikaların hayata geçirilmesi, bölgede ABD emperyalizminin etkisini azaltır ve “Doğu Akdeniz sorunu Doğu Akdenizlilerin sorunudur” düzleminde buluşulmasını sağlar.
Son tahlilde, toplanacak bir “Doğu Akdeniz Konferansı” ile herkesin hakkını koruyan ve yararını gözeten bir anlaşmaya gidilebilir. Çünkü sorunun çözümünün gecikmesinin ekonomik kayıp olduğu tüm ülkeler tarafından görülmektedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ağustos 2020
ÇİN’İN DOĞU AKDENİZ POLİTİKASI
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/08/2020
ENERJİPOLİTİK MÜCADELE SERTLEŞİYOR
Doğu Akdeniz’de bulunan petrol ve doğalgazın çıkarılması, paylaşılması ve pazarlanması sorunu, bölgemizin en önemli problemi…
Mesele son günlerde Türkiye ile Yunanistan özelinde daha da sıcak bir seviyeye yükselmişse de, İsrail’den Mısır’a, Lübnan’dan Güney Kıbrıs’a, Suriye’den Libya’ya Doğu Akdeniz çanağının etrafındaki her ülkeyi ilgilendirmektedir.
Diğer yandan İtalya ve Fransa hem Akdeniz ülkesi olarak hem de bölgedeki enerjiye ilgi duyan büyük şirketleri nedeniyle, AB bölgenin petrol ve doğalgazının ulaşacağı esas pazar olması nedeniyle, ABD de enerji egemenliği mücadelesindeki pozisyonunu sürdürebilmek için Doğu Akdeniz’deki bu çarpışmanın boylu buyunca içindedir.
Kuşkusuz başka aktörler de var:
RUSYA’NIN DOĞU AKDENİZ İLGİSİ
Rusya, Doğu Akdeniz’deki bu mücadeleyle yakından ilgili bir ülke…
Moskova hem doğrudan Suriye’de sahada olduğu için hem de Libya’daki mücadelenin bir parçası olduğu için Doğu Akdeniz’le ilgili. Nitekim Doğu Akdeniz ülkesi Suriye’de deniz üssünü geliştiren ve bölgede geçen ay bu ülke ile askeri tatbikat yapan Rusya, Doğu Akdeniz’deki filosunu büyütmeye çalışıyor.
Ancak enerjipolitik açıdan da Doğu Akdeniz konusu Rusya’yı çok yakından ilgilendiriyor. Şundan:
Avrupa’nın en büyük enerji tedarikçisi Rusya’dır. Bu durum ABD’yi oldukça rahatsız etmektedir. Zira ABD, Rusya’nın Avrupa üzerindeki enerji tekelinin bir siyasi nüfuza dönüşeceğinden kaygı duymaktadır.
ABD o nedenle Rusya’dan Almanya’ya uzanan Kuzey Akım-2 projesini engelleyebilmek için her yolu denedi. Ancak başaramadı.
Washington Avrupa’nın Rusya’dan enerji tedarikini azaltmak için öncelikle kendi kaya gazını, sıvılaştırılmış doğalgazını Avrupa’ya ihraç ederek azaltmaya çalıştı, çalışıyor. Ancak bunun yeterli olmadığı ortada.
İşte Doğu Akdeniz doğalgazı bu açıdan önem kazanmış durumda.
Dolayısıyla Doğu Akdeniz’in enerjipolitik mücadelesi Rusya’yı yakından ilgilendiriyor. (Türkiye’nin o nedenle Rusya’yla birlikte hareket edebilmesinde sayısız yarar var.)
ÇİN’İN DOĞU AKDENİZ İLGİSİ
Doğu Akdeniz’le ilgili bir diğer büyük güç ise Çin’dir. Dünyanın en büyük enerji ithalatçısı durumundaki Çin’i, bu konumu nedeniyle kürenin her tarafındaki enerjipolitik mücadele ilgilendirmektedir.
Diğer yandan bölge, Çin’in 2013 yılında ilan ettiği “Kuşak ve Yol İnisiyati”nin Deniz bölümünün, yani 21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu’nun güzergâhı üzerinde olması bakımından da kritik önemdedir.
Beijing yönetiminin bölgeye ilişkin politikası, genel dış politikasıyla oldukça uyumlu seyretmektedir:
1) Birbiriyle mücadele eden ülkeler de dahil, bölgenin her ülkesiyle ilişki kurmak,
2) İlişkinin merkezine ticareti koymak,
3) Kazan-kazan temelinde hareket etmek…
İSRAİL VE YUNANİSTAN’IN ÇİN ENERJİPOLİTİĞİNDEKİ YERİ
Tabii ki Doğu Akdeniz ülkeleri içindeki bazıları diğerlerine göre Çin’le ilişkileri bakımından öne çıkmaktadır. Bunlar İsrail ve Çin’dir.
Çin, İsrail ile yapılan 2 milyar dolarlık anlaşma doğrultusunda Hayfa Limanı’nın 2021 yılından itibaren 25 yıl süreyle işletilmesini aldı. Bu durum Washington’u oldukça rahatsız etti.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo iki ay önce İsrail’i ziyaret etmiş ve bu konuda Tel Aviv yönetimine baskı uygulamıştı: “İsrail’in Çin’le işbirliği yapması, Washington’un Tel Aviv’le önemli projelerde çalışmasını tehlikeye atıyor” (14.5.2020).
Henüz netlik kazanmamakla birlikte, Çin’in Hafya Limanı’na alternatif olarak Suriye’nin Lazkiye Limanı’nı kiralayabileceği de gündemde…
Çin’in Deniz İpek Yolu açısından esas yatırımı ise Yunanistan’ın Pire Limanı’dır. Çin bu limanın işletmesini 2009’da 35 yıllığına aldı ve burayı dünyanın en büyük 30. limanına dönüştürdü.
DENİZ İPEK YOLU VE İZMİR LİMANI
Türkiye her ne kadar Pekin’i Londra’ya bağlayan Kuşak ve Yol İnisiyatifinin kara ayağının üç koridorundan birinde, orta koridorun güzergâhı içinde yer alsa da, benzer bir durum Deniz İpek Yolu’nda sağlanamadı.
Birkaç yıl önce bu konuda doktora tezi hazırlayan bir Çinli akademisyene iki öneride bulunmuştum:
1) Çin, Adana-Ceyhan’da dev bir teknopark açabilir. Böylece Çin, bu teknoparkta montajlayacağı ürünlerini Avrupa pazarına kısa yoldan ulaştırabilir.
2) Çin, Ceyhan Limanı’nı Deniz İpek Yolu içinde önemli bir terminal olarak değerlendirebilir.
Geçen yıl bu önerimi Cumhuriyet gazetesindeki köşemde de ele almış ve şöyle demiştim: “İskenderun Havzası’ndaki bu işbirliği, hem Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji savaşlarında elini güçlendirecek, hem de Çin’e ekonomik kazanç ile stratejik derinlik kazandıracaktır” (Cumhuriyet, 1.4.2019).
Geçenlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, benzer bir öneriyi, İzmir için yaptı. Soyer, İzmir’in “orta koridorun Akdeniz ile buluştuğu yer olduğunu” belirterek, hem Şanghay’da, hem de Chengdu’da bir İzmir Ofisi açmayı planladıklarını belirtti (9.7.2020).
Umarız bu konuda Dışişleri Bakanlığı da devrede olur ve Atina’daki Pire Limanı’nın karşısında, İzmir Limanı da Deniz İpek Yolu içerisinde önemli bir konum kazanır!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Ağustos 2020
Sevr hezimettir!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/08/2020
Bugün 10 Ağustos, Yeni-Osmanlıcıların bayramı!
Bundan 100 yıl önce Osmanlı yönetimi Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri ile “Osmanlı Barış Antlaşması”nı imzaladı. Neyse ki Mustafa Kemal liderliğinde Kuvayı Milliye kuvvetleri, Türk’üyle, Kürt’üyle, Osmanlı hanedanının kulu olan tüm etnik gruplardan Anadolu insanıyla Kurtuluş Savaşı verdi ve Osmanlı’nın barışını yırtıp atıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin barışını Lozan’da emperyalistlere kabul ettirdi.
Mustafa Kemal liderliğinde Anadolu halkı hem emperyalist işgalcilere karşı hem de Osmanlı güçlerine karşı savaştı. Bu nedenle Kurtuluş Savaşı aynı zamanda bir devrimdir; Osmanlı hanedanının kulu olan halk, bu devrimle milletleşmiştir.
Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Devleti’nin devamı değil, ondan bir kopuştur! (Yapısal olarak devamı olmak başka, kurumları miras almak başka şey elbette…)
Lozan, Sevr’in antitezidir
Devamı olsaydı, zaten Lozan’da oturulacak bir masa olmazdı, zira zaten 10 Ağustos 1920’de masaya oturmuş, barış anlaşması yapmışlardı. Devamı olmadığının ilanı da zaten 1 Kasım 1922’de kaldırılan saltanattır; Osmanlı hanedanın saltanatına son verilmiştir.
Tarihte kalan Osmanlı devleti ile genç Türkiye Cumhuriyeti, en önemli ölçüt olan egemenliğin kaynağı bakımından birbirinin devamı değil, zıttıdır. Nitekim Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’ni “milletin egemenliğine dayanan yeni bir Türk devleti” diye nitelemesi bile, o kopuşa işaret etmektedir.
Özetle Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan Antlaşması, Osmanlı’nın Sevr Barış Antlaşması’nın antitezidir. Bu nedenle yeni-Osmanlıcılar Lozan’ı hezimet sayar!
Sevr öncesi paylaşım anlaşmaları
Sevr ve Lozan konuları, tarihimiz açısından çok önemlidir. Ancak ne yazık ki geniş kesimler açısından ne Lozan ne de Sevr hakkıyla bilinmektedir. Oysa Sevr’e nereden ve nasıl gelindiğinin bilinmesi, tarihimizi doğru bilmemizi ve yorumlamamızı sağlamaktadır. Sevr şu sürecin sonucudur:
1) Mart 1915’te Fransa, İngiltere ve Rusya arasında, İstanbul Antlaşması diye anılabilecek nota alışverişleri.
2) 26 Nisan 1915’te İngiltere, Fransa ve İtalya arasında Londra Antlaşması.
3) 1916’da İngiltere, Fransa ve Rusya arasında nota alışverişiyle varılan Sykes-Picot Anlaşması.
4) 1917’de İngiltere, Fransa ve İtalya arasında Saint Jean de Maurienne Antlaşması.
Bu dört anlaşma, savaş boyunca emperyalist devletlerin Osmanlı topraklarını paylaşmak üzere kendi aralarında pay mücadelesi verdiklerini göstermektedir.
İttihatçıları doğru değerlendirebilmek
İşte bu nedenledir ki, yeni-Osmanlıcıların Birinci Dünya Savaşı’na girilmesi nedeniyle İttihatçıları suçlaması doğru değildir; zira karar hem padişaha rağmen değildir hem de Osmanlı toprakları savaşın konusu olduğu için savaşın dışında kalabilmek olası değildir.
Nitekim İttihatçılar öncelikle İngiltere, Fransa ve Rusya’yla anlaşmak istemiş, bu ülkelerin yanında savaşa girmeye çalışmıştır. Ancak yukarıda belirttiğimiz dört anlaşmanın da işaret etiği gibi bu emperyalist devletler Osmanlı topraklarını paylaşacağı için ittifak teklifini reddetmişlerdir. İttihatçıların Almanya’yla ittifaka yönelmesi bu gelişmenin sonucudur.
Nitekim Mustafa Kemal de, ilerleyen yıllarda birkaç kez savaşın dışında kalmanın mümkün olmadığını önemle belirtmişlerdir.
Savaş süresince Almanya’ya iplerin fazla kaptırılmasından yanlış cepheler açılmasına kadar pek çok nedenle İttihatçılar suçlanabilir ama “Birinci Dünya Savaşı’na girmeleri yanlıştı” diyebilmek gerçekçi değildir.
Sevr belgelerinin önemi
100 yıl sonra, üstelik kaynaklarından değil de politikacıların günlük dar çıkarları temelinde dile getirdiği kestirmelerden tarihi değerlendirmeye çalışmak, Birinci Dünya Savaşı sonuçlarına dair doğru yargılar geliştirilmesini önlüyor.
Bugün o nedenle Cumhuriyet okurlarına iki temel kitap önereceğim:
İlki, dışişleri bakanlığı da yapmış diplomatlarımızdan Osman Olcay’ın büyük titizlikle hazırladığı Sevr belgeleridir. Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan Sevres Antlaşmasına Doğru başlıklı kitap, Sevr’e giden süreçte yapılan çeşitli konferans ve toplantıların tutanakları ve bunlara ilişkin belgelerden oluşuyor.
Belgelerdeki resmi yazışmalar, emperyalizmin bugüne de yansıyan bölge planlarını net anlayabilmemizi sağlamaktadır.
Mudanya’dan Lozan’a
Lozan, Sevr’in antitezidir dedik; işte önereceğimiz ikinci kitap da Lozan kitabıdır; Alev Coşkun’un Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan Diplomat İnönü-Lozan kitabı…
Alev Coşkun, İsmet İnönü’nün TBMM’nin direktifleri doğrultusunda Lozan’da verdiği o büyük diplomasi savaşını incelemiş; tarihi belgelerden İnönü ve diğer katılımcıların hatıralarına ve Atatürk ile İnönü arasındaki telgraflara kadar pek çok belgeyi okurla buluşturmuştur.
Lozan’daki 8 aylık diplomasi savaşının en dikkat çeken yanlarından biri, İnönü’nün muhataplarına “Ben Mondros’tan değil, Mudanya’dan geldim” demesidir! İşte bu tutum, başta yaptığımız kısa tartışmayı da açıklığa kavuşturmaktadır: Osmanlı yönetimi Mondros ateşkesini kabul ederek Sevr’e razı olmuştur; yeni Türk devletinin yöneticileri ise cephelerde kazanarak Mudanya ateşkesi yapmış ve Lozan’a kazanarak gitmiştir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2020
İhvancılıkla Doğu Akdeniz’de başarı şansı yok!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/08/2020
AKP için Doğu Akdeniz yıllarca -Türkiye’nin çıkarları açısından- konu olmadı. Hatta tersine konu oldu; AKP hükümeti AB’ye aday üyeliğinin içeride kendi iktidarına yarayacağı gerçeğinden hareketle Denktaş karşıtı çizgi izledi, Annan Planı’nı destekledi ve Türkiye ile KKTC’nin çıkarlarının karşısında konumlandı.
Tüm bu yıllar içerisinde Doğu Akdeniz’de yeni hidrokarbon rezervleri bulunuyor; Doğu Akdeniz ülkeleri GKRY (2005), Suriye (2009), Libya (2009) ve Lübnan (2010) Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan ediyor; GKRY 2003’te Mısır’la, 2007’de Lübnan’la, 2010’da İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşması yapıyor ama olanlar tüm uyarılara rağmen AKP’nin umurunda olmuyordu.
Zira AKP’nin gündemi başkaydı; davası vardı, “150 yıllık modernleşme hikayesiyle” hesaplaşması gerekiyordu, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ulusal çıkarları ancak davasıyla örtüşürse ilgi alanına girebiliyordu.
İşte yıllarca Doğu Akdeniz’de hiçbir şey yapmayan AKP’nin ansızın 2019’da konuya ilgi göstermesi de bu örtüşmedendi. Mısır’da yıkılan, Tunus’ta güç kaybeden, Suriye’de AKP’nin tüm çabasına rağmen iktidar yapılamayan Müslüman Kardeşler (İhvan) için Libya’nın batısında bir fırsat vardı. İhvancı Serrac yönetimi Libya’nın tamamında iktidar yapılırsa, AKP’nin Sünni blok içindeki yalnızlığı giderilebilirdi!
AKP’nin bu hedefi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yalnızlığına müttefik bulma ihtiyacıyla örtüştü ve 2003’ten 2019’a kadar konu olmayan Doğu Akdeniz, bir anda iç kamuoyuna “beka” sorunu ilan edildi!
Şam ve Kahire karşıtlığının maliyeti
Ancak AKP hükümeti bu noktadan sonra da İhvancılığı nedeniyle yapılması gerekenleri yapmadı.
Libya’yla yapılan deniz yetki sınırlandırma anlaşmasından sonuç alınabilmesi için Türkiye’nin Suriye’yle, Mısır’la, hatta İsrail’le de anlaşmalar yapması gerekiyordu.
Suriye’de Esad’ı devirmek isteyen, Müslüman Kardeşler sorunu nedeniyle Mısır’la diplomatik ilişkileri kesen ve tabanını dava adına sağlam tutabilmenin aracı olduğu için ticaret yaptığı halde İsrail’le siyaset yapmayan AKP hükümeti, bu ülkelerle anlaşma aramadı.
Onca gecikmeye rağmen aslında hâlâ şans vardı. Ankara Şam’la anlaşsa, bu Kahire’yi ABD ve AB destekli İsrail-Yunanistan-GKRY bloğundan koparabilirdi. Üstelik sadece Mısır’la değil, İsrail’le de anlaşmak mümkündü; çünkü iki ülkenin MEB anlaşmasını Türkiye ile yapmaları, kendilerine Doğu Akdeniz’de daha çok alan kazandırıyordu.
Üstelik Mısır, Yunanistan’la uzun süredir müzakere ediyordu ancak henüz anlaşma imzalamamıştı.
Atina’nın yakaladığı fırsat
Beklenildiği gibi AKP hiçbirini yapmadı. Hatta MEB bile ilan etmedi. Salt askeri güç kullanmakla sorunları çözebileceğini sanarak bazı girişimlerde bulundu; ABD ve Almanya devreye girince de geri adım attı. Yani askeri gücün caydırıcılığını da sulandırmış oldu!
Ve tüm bu süreci yanlış yöneten AKP hükümeti, Türkiye’ye bir fırsat daha kaçırttı: Çünkü Mısır en sonunda önceki gün Yunanistan’la MEB anlaşması imzalamış oldu!
AKP yönetimi ve Dışişleri Bakanlığı ise Yunanistan ve Mısır’ın deniz sınırı bulunmadığını ileri sürerek anlaşmanın yok hükmünde olduğunu savundu!
AKP’nin hatalarını fırsata çevirmek isteyen Atina yönetimi ise bir hamle daha yaptı: Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis Mısır’la anlaşmaya vardıkları gün, “Türkiye’yle yaşanan sorunun çözümü için Lahey’e gitmeye ve çıkacak sonucu uygulamaya hazırız” çıkışı yaptı.
Libya’da Rusya karşıtlığının maliyeti
Suriye’de Rusya’yla yürüttüğü işbirliğini İdlib’de “ÖSO bölgesi” kurmak hevesiyle riske atan AKP hükümeti, bunun devamı olarak Libya’da da Moskova’yla karşı karşıya geldi. Oysa Doğu Akdeniz konusu, Avrupa’nın en büyük enerji tedarikçisi olduğu için Rusya’yı da yakından ilgilendiriyordu. Yani Suriye, Doğu Akdeniz, Libya hattının tamamında Ankara Moskova’yla işbirliği yürütebilirdi.
Yazdık: Bu, Suriye’de kurulan Türkiye-Rusya-İran üçlüsünün Libya’da da Türkiye-Rusya-Mısır şeklinde kurulmasını getirir diye…
AKP hükümeti ise Libya’da Rusya’yla çalışmanın yollarını zorlayacağına, tersine Rusya’ya karşı ABD’yle “ortak çalışma” aradı; bu konuda Trump’a işbirliği mektubu yazdı, mutabakatlar yaptı, mutabakatların ete kemiğe bürünmesi için bakanlar arasında mekanizma kurdu.
Türkiye-Rusya-Mısır üçlüsü kurulabilecekken, AKP-Serrac-Malta üçlüsü kurdular!
Yanlış kaptanla doğru rotada ilerlenmez
Bu noktadan geri dönüş yok mu? Elbette var, hâlâ var…
Türkiye’nin dış politika denizlerinde doğru bir rotaya girmesi AKP hükümetinin kaptanlığında elbette zor, biliyoruz, hatta bazı noktalarda imkânsız.
Ancak dış politika ve ulusal güvenlik konularında yazan biri olarak, işimiz “yapılması gerekeni” yazmayı sürdürmektir.
“Türkiye dış politikada şunu yapmalı” diye önerdiğimizde, kimi okurlardan “AKP’den mi bekliyorsun, hayal” yanıtları alıyorum. “Olmalı”yı, “AKP yapar” umuduyla yazmıyorum elbette. Ancak “AKP yapmaz” diye de yapılması gerekeni yazmazsam, AKP gidene kadar yazmayı bırakmam gerekir haliyle…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2020
Suriye’nin petrolü Suriyelilerindir
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/08/2020
ABD’li Delta Energy şirketinin Suriye’nin kuzey doğusunda PKK’nin uzantısı PYD/YPG ile petrol anlaşması yapması, göstere göstere geldi:
ABD Başkanı Donald Trump bir yıl önce “Kürtlerin petrol bölgelerine yönelme zamanı gelmiştir” diyerek işareti vermişti (24.10.2019).
Aynı gün, ABD’li Senatör Lindsey Graham Beyaz Saray’da ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Milley’den brifing aldıktan sonra gazetecilere konuşmuş ve “Pentagon Suriye petrolü için plan hazırlıyor” demişti.
Nitekim ertesi gün ABD Savunma Bakanı Mark Esper, “Suriye’nin kuzeydoğusundaki bazı ABD birliklerinin, bölgedeki petrol yataklarını korumak amacıyla burada kalmaya devam edeceğini” açıklamıştı (25.10.2019).
Ardından Beyaz Saray, Trump’ın “Suriye’deki petrol sahaları için askeri operasyonlara onay verdiğini” duyurdu (6.11.2019). Sonrasında ABD, bölgede yeni bir askeri üs daha kurdu (5.12.2019) ve Deyrizor’da YPG kontrolündeki doğalgaz sahası yakınlarına alçak irtifa hava savunma füze sistemi konuşlandırdı (28.05.2020).
Yani petrol anlaşması adım adım, göstere göstere geldi…
Hatta ABD bu süreçte PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ile Barzani’nin Suriye’deki kolu ENKS arasında bir anlaşma yapılmasını da sağladı.
Erdoğan’ın ABD’ye petrol teklifi
Peki tüm bu süreçte Türkiye ne yaptı? Yapılacak olan en kötü taktik hamleyi yaptı!
Erdoğan ABD’ye işbirliği çağrısında bulundu: “Gelin Deyrizor’dan ve Kamışlı’dan çıkan petrolün satışını yapalım ama buradan hep güvenli bölge diyorsunuz, güvenli bölgeyi buradan elde edeceğimiz gelirle inşa edelim. Biz bu işin müteahhitliğini yaparız. Parasal kaynağını da buradan elde ediyorsak, biz plan, proje çalışmalarını yaptık” (15.12.2019).
Yani AKP hükümeti ABD’ye, “petrol anlaşmasını PYD’yle değil, benimle yap” diyordu. Tıpkı ABD’nin IŞİD stratejisinin esasını anlamayarak, “IŞİD’e karşı PYD’yle değil, benimle çalış” dediği gibi…
Esad’ın işbirliği teklifi
Hatta Şam yönetimine göre ABD tarafından çalınan Suriye petrolü zaten Türkiye’ye satılıyordu. Esad’ın konuyla ilgili Çin televizyonuna yaptığı açıklama, aslında altında işbirliği teklifi olan bir uyarıydı: “Türk rejimi, önce Nusra, sonra IŞİD ve bugün de ABD ile bölgenin petrolünün satışı konusunda doğrudan bir rol oynuyor” (16.12.2020).
Meselenin yanlışı işte burada: Suriye petrolünün Şam yönetiminin egemenliğine aykırı olarak çıkarılıp satılmasını siz yaptığınız taktirde meşru görürseniz, başkası yaptığında da eliniz kolunuz bir ölçüde bağlanmış olur!
ABD’nin petrolü AKP ya da PKK ile çıkarıp satması arasında sonuçları bakımından bir fark yoktur. İkisi de uluslararası hukuka aykırıdır. Çünkü Suriye’nin petrolü Suriyelilerindir. Uluslararası hukuka uygunluğun ölçütü Şam’ın rızasıdır.
Ankara’nın Şam karşıtlığı, ABD’nin PKK’yle anlaşarak Suriye petrolünü çalmasını pratikte kolaylaştırmaktadır!
Şam’la anlaşmak, sorunların anahtarı
Buradan dönüş yolu kapalı mı peki? Elbette hayır.
AKP’nin yanlış dış politikasını Türkiye’nin kaldırması gün geçtikçe zorlaşmaktadır ve Türkiye bu iç sorununu er geç çözecektir.
Dönüş yolu da şudur:
Şam’la anlaşmak artık pek çok meselenin anahtarıdır: Şam’la anlaşan Ankara, ABD-PKK ortaklığını bozar, yalnızlaştığı Doğu Akdeniz’de müttefik kazanır, Türkiye-Suriye yakınlaşması Mısır’ı kazanır, Türkiye-Suriye-Mısır işbirliği de Libya’da büyük aktörleri devre dışı bırakan bir çözüm getirir…
ABD’nin “Kürt kanı” üzerine kurduğu oyun
Bitirirken belirtelim.
Dün benzerini Irak’ta Barzani yapmıştı; Irak petrolünü “Kürt petrolü” varsayarak, AKP hükümeti desteğiyle İsrail’e pazarlamıştı.
PYD’nin de benzer şekilde Suriye petrolünü “Kürt petrolü” varsayarak ABD’yle birlikte satmaya kalkması, Kürtlere büyük kötülüktür.
Bu coğrafyada ABD emperyalizmine güvenerek Türk ve Arap düşmanlığı kazanmanın Kürtlere bir hayrı olmayacaktır.
Ankara ve Şam ise ABD’nin “Kürt petrolü” dediği ama aslında “Kürt kanı” üzerine kurduğu bu oyunu bozabilecek potansiyele sahiptir: Önce ABD karşıtı işbirliği yaparak, ardından da vatandaşları olan Kürtlerin yararını gözeterek…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ağustos 2020
LİBERAL DEMOKRASİ DEDİKLERİ MAFYOKRASİ
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 05/08/2020
ABD ÇİN’E DİJİTAL SAVAŞ AÇTI
Huawei konusunu yazdık: ABD bu Çinli şirkete iki nedenle ambargo uyguladı.
Birincisi Huawei cep telefonu pazarının bir numarası oldu; önce ABD’li Apple’i, ardından da Güney Koreli Samsung’u geçti. İkincisi ise Huawei aslında cep telefonu bölümünden ziyade 5G altyapısı kuran üstün teknoloji birikimiyle öne çıkıyordu.
5G’yi Çinli Huawei’nin kurması ise ABD için kırmızıçizgiye dönüştü. ABD bunu güvenlik endişesi sayarak en önemli müttefiki İngiltere’yi bile tehdit etti. Pek çok ülkeye şantaj uyguladı.
“GÜVENLİK ENDİŞESİ” BAHANESİ
Tabi aslında esas mesele “güvenlik endişesi” değildi. Washington “güvenlik endişesi” söylemi üzerinden müttefiklerini baskı altında tutuyordu; “güvenlik endişesi” diyerek bu ülkelerin Çin’le bilişim alanında ilişki kurmasını önlemeye çalışıyordu…
Tıpkı “SSCB’den gelen tehdit” diyerek NATO üzerinden Avrupa ülkelerini tam denetim altında tutması gibi…
Avrupa ülkeleri açısından Çinli bir şirkete 5G altyapısı kurdurmak güvenlik endişesiyse, elbette ABD’li bir şirkete kurdurmak da güvenlik endişesidir!
Bir ülke için başka bir ülkenin dijital uygulamaları ulusal güvenlik sorunuysa, bu alanda yıllarda tekel olan ABD, kendisinin de diğer ülkeler için ulusal güvenlik sorunu olduğunu aslında dile getirmiş olmaktadır!
POMPEO’NUN HEDEFİ TİKTOK
Huawei ve 5G’den sonra ABD’nin yeni dijital savaş gerekçesi, TikTok.
Video esaslı bir sosyal medya platformu olan Çinli TikTok kısa sürede dünya çapında popüler oldu. Bu nedenle Washington’un da hedefi oldu.
TikTok’u hedef alan ilk açıklama ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’dan geldi. Pompeo TikTok başta bazı Çinli sosyal medya uygulamalarına yasak getirebileceklerini açıkladı (7.7.2020).
Ardından Beyaz Saray ekonomi danışmanı Larry Kudlow, TikTok tarafından yönetilen verilerden endişe ettiklerini açıklayarak, uygulamanın bir Amerikan şirketi olarak çalışmasını istediklerini belirtti (17.7.2020).
Bu kısaca TikTok’un ABD’li bir şirkete satılmasını istemekti!
TRUMP-MİCROSOFT GÖRÜŞMESİ
Nitekim ABD Başkanı Donald Trump, bu satışın gerçekleşmesi için açık bir tehditte bulundu.
Trump önce TikTok’u yasaklamak için bir kararname imzalayacağını duyurdu ve bu kararını 24 saat içinde resmileştirme ihtimali olduğunu söyledi (1.8.2020).
Ardından Microsoft bir açıklama yaptı ve TikTok’u Çinli teknoloji şirketi ByteDance’den satın almak için görüşmelerde bulunduklarını duyurdu. Microssoft CEO’su Satya Nadella bu konuda Trump’la görüştüklerini de açıkladı (3.8.2020).
Öte yandan Rueters’e konuşan “üç kaynak”, Trump’un ByteDance’e TikTok’u ABD’li Microssoft’a satması için 45 gün süre tanıdığını belirtti (3.8.2020). Kısa bir süre sonra açıklama yapan Trump haber doğruladı, Microsoft CEO’su Satya Nadella ile görüştüğünü, fiyat dahil konuştuklarını ve Çinli şirketin TikTok’u satması için 45 gün süre tanıdığını söyledi (3.8.2020).
TRUMP’UN 45 GÜN SÜRE VERMESİNİN İKİ ANLAMI
Trump’un Çin’li şirketin ABD’li şirkete satılması için 45 gün süre tanıması iki anlama geliyor:
1) ABD’nin o çok övündüğü “liberal demokrasisi” aslında “mafyokrasi”dir!
2) Trump’un Çinli sosyal medya uygulamasının ABD’ye karşı veri güvenliği riski oluşturduğunu savunması, aslında ABD’li sosyal medya uygulamalarının da benzer riski diğer ülkeleri için taşıdığı anlamına gelmektedir.
Bu ikisi de şu gerçeğe işaret ediyor: ABD’nin teknoloji üstünlüğü ile dijital dünyayı başka ülkelere karşı kullanması dönemi artık bitiyor!
ABD SENATO’SUNUN ENDİŞESİ
Nitekim geçen ay ABD Senato bu konuda bir rapor hazırlamıştı. Rapordaki Çin’e yönelik “bilgiyi sansürleme ve dijital otoriterleşme” gibi propagandaya dayalı suçlamaları bir kenara koyarsak, ABD Senatosu’nun asıl önemli gördüğü gerçek şuydu: ABD önlem almazsa internetin kurallarını artık Beijing yazacaktı!
Senato’nun alınmasını istediği önlemlerin başında da “Çin’in 5G teknolojisine ABD’nin bir alternatif geliştirmesi amacıyla kamu sektörü ve özel sektör ortaklığı oluşturulması için bir yasanın çıkarılması” ihtiyacıydı (22.7.2020).
Kısacası dijital dünyadaki çatışmanın, gittikçe diğer çatışmaların önüne geçeceği bir döneme giriyoruz…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
4 Ağustos 2020
15 Temmuz’u bastıranların tasfiyesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/08/2020
Okan Müderrisoğlu, açılışını Erdoğan’ın yaptığı İstanbul’daki MİT karargâhı üzerinden MİT güzellemesi yaptığı yazısında önemli bir gerçeğe işaret etti: “MİT’i, 15 Temmuz’a giden süreçteki muhtelif toplantıları zamanında ve yeterince fark edememesinin yanında darbe teşebbüsünün öne alınmasını ve sekteye uğratılmasını sağlayan çabasıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor” (Sabah, 1 Ağustos 2020).
Ancak burada “başarıyı” Hakan Fidan’a yazmak, Hulusi Akar’a büyük haksızlık olur!
Aksakallı’nın yanıtlanmayan o sorusu
Akar ve Fidan’ın 14 Temmuz programı ilginçtir. 15 Temmuz’da yapılacak Özel Kuvvetler İhtisas Kursu Mezuniyet töreni bir gün önceye çekilmiş ve Genelkurmay Başkanları bu törenlere katılmazken Akar, Fidan’la birlikte katılmıştır. Törenden sonraki yemeğin ardından Akar ve Fidan, Yaşar Güler ve Zekai Aksakallı ile küçük bir toplantı yapmış, ardından da Akar ve Fidan 20.30’dan 00:30’a kadar baş başa 4 saat daha konuşmuştur. Akar ayrıldıktan sonra ise Fidan bir yarım saat de Aksakallı ile baş başa görüşmüştür.
Ancak bu görüşmeler, Akar ve Fidan TBMM Araştırma Komisyonu’na giderek ifade vermediği ve milletvekillerinin sorularını yanıtlamadığı için hâlâ aydınlatılamadı. Akar’ın yazılı gönderdiği 8 sayfalık ifadesinde ise Müderrisoğlu’nun sadece MİT’e başarı yazdığı o “erkene alma” gerçeğine işaret var: “Tedbirler sayesinde paniğe kapıldılar. Darbe öne çekildi ve akamete uğratıldı” (Türkiye, 31.5.2017).
İyi de oldu, darbe bastırıldı! Bastırabilmek için öne çekmek, darbeyi erken doğurtmak elbette bir yöntemdir, itirazımız yok…
Ancak “erken doğurtmaya gerek kalmadan da darbe önlenebilir miydi acaba” diye sormalıyız yine de. Zira o gecenin öne çıkan isimlerinden Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın mahkeme ifadesindeki şu saptaması/sorusu hâlâ yanıt bekliyor: “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz tedbir olarak ‘Personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Birlik komutanları kışlalarında, mesaiye devam edilir. Her zaman uygulanan bu temel ve basit kural 15 Temmuz’da ilk haber alındığı zaman uygulanmamıştır. Uygulansaydı darbe girişimi baştan açığa çıkardı.” (Hürriyet, 20.3.2017).
600 Albayın tasfiyesi
Akar’a “darbeyi açığa çıkartacak o emri neden vermedin” diye sonra Aksakallı, biliyorsunuz son Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) emekli edildi. Sürpriz değildi, zira öncesinde kızağa çekilmişti zaten.
Aksakallı’nın emekli edilmesinden daha önemli olanı, son YAŞ’ta 600’den fazla Albayın tasfiye edilmesidir. Bilenlerden ve onları tanıyanlardan aldığımız bilgilere göre tasfiye edilenler, ordunun Kemalist subaylarıydı…
Bakınız, 15 Temmuz gecesinin en önemli gerçeğidir: Tamam, her siyasi iktidar öyle bir geceden kendine kahramanlık payı çıkarmak ister, ancak darbe gerçekte Erdoğan’ın işaretiyle sokaklara çıkanların tankın egzozuna atlet tıkıştırmasıyla önlenmiş değildir. Tankı durduran tanktır; Türk ordusunun Kemalist subayları darbeyi çatışa çatışa bastırmıştır!
İşte YAŞ’ta tasfiye edilen 600 Albay, o gece darbeyi bastıranlardandır! Bu nedenle tasfiye edilmelerini sessizce geçiştiremeyiz…
17 yılda dört darbe
Tabloyu anlayabilmek için bugüne son 20 yıldan, yani “büyük resimden” bakmalıyız: Türk ordusuna 21. yüzyılda dört darbe yapıldı!
1. Darbe: 4 Temmuz 2003’te ABD Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirdi! Hedef Türk ordusunun ABD’nin BOP planına teslim alınabilmesiydi.
2. Darbe: Ergenekon-Balyoz kumpasları. ABD destekli AKP-FETÖ operasyonlarının hedefi, Türk ordusunun Türkiye’nin BOP’a uygun yapısal dönüşümüne itiraz edememesiydi.
3. Darbe: 2. Darbe sürecinde ordunun sinir merkezlerine yerleştirilen ve siyasi destek nedeniyle YAŞ’ta tasfiye edilemeyen FETÖ’cüler 15 Temmuz’da darbe yapmaya kalktılar. Neyse ki Kemalist subaylar bastırabildiler.
4. Darbe: 3. Darbeyi “Allah’ın lütfu” gören iktidar, bunu 20 Temmuz’dan itibaren 4. Darbe fırsatına çevirdi. TSK’yi önce ikiye böldü; kuvvetleri (Kara, Deniz ve Hava) Savunma Bakanlığına, genel komutanlıkları (Jandarma ve Sahil Güvenlik) İçişleri Bakanlığına bağladı. Askeri yargıyı, askeri okulları, askeri hastaneleri kapattı. GATA’lar Abdülhamit hastaneleri olarak Sağlık Bakanlığına bağlandı. TSK’ye din adı altında tarikatlar sokuldu! YAŞ’ın yapısı değiştirildi; 8 sivil ile 4 asker karar merci oldu; tayin ve terfilerin siyasileşmesinin önü açıldı, kimin general olacağına adalet, eğitim, hazine bakanları karar verir hale getirildi!
İşte 600’den fazla Kemalist subayın tasfiye edilmesi de 4. darbenin son hamlesidir ne yazık ki ve sonuncu mudur, bilemiyoruz…
“Cumhuriyet adım adım nasıl yıkılıyor ki” diye soranlar, bu tabloyu iyi incelemeliler öncelikle!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ağustos 2020