Archive for category Politika Yazıları

ABD’nin Ankara’daki adamı kim?

Erdoğan‘ın bir saray darbesiyle Davutoğlu‘nu görevden alması, ABD’nin ünlü dış politka dergisi Foreign Policy‘de “ABD Ankara’daki adamını kaybetti” başlıklı bir haber-analizle değerlendirildi. John Hudson imzalı yorumda, Davutoğlu‘nun şu özelliği nedeniyle ABD’nin adamı olduğu ifade edildi: “Kendisi geniş ölçüde becerikli ve saygın bir diplomat olmanın yanında IŞİD’e karşı sürdürülen savaşta ABD için çarpışan Kürtlere karşı daha fazla toleransa sahipti.” (Foreign Policy, 5 Mayıs 2016)

Foreign Policy‘nin bu yorumu haliyle şu soruyu gündeme getirdi: ABD’nin Ankara’daki adamı Davutoğlu ise Erdoğan’ın pozisyonu ne?

ABD DIŞPOLİTİKASINDA İKİLİK

Önce iki önemli belirlemede bulunalım:

1) Tek başına Foreign Policy‘nin ya da bir başka Amerikan dış politika dergisinin tavrı, doğrudan Amerikan devletinin tutumu olarak değerlendirilemez. Bu tip dergilerde ve düşünce kuruluşlarında yayınlanan yorumlar, elbette yakın oldukları kurumun politika belirlemesinde değerlendirilir,eğilim oluşturulmasında yararlanılır ancak ötesinde büyük ve kesin anlamlar taşımaz. Bu yayın organlarını sıkı takip edenler bilir ki, aynı konuda bir yayın organı ile diğeri tam tersi şeyi savunabilmektedir. Bu durumda hangisi ABD’nin görüşüdür?

Özellikle CIA, Pentagon ve Dışişleri’ne yakın kuruluş ve yayın organlarında zaman zaman birbiriyle çelişen analizler yapılabilmektedir. Hele İsrail konusunda ABD devlet aygıtı içinde ikilik çıktığı şu son dönemde bu daha da artmıştır. Haliyle Ortadoğu’daki her gelişmede İsrail’in güvenliğini en başa yazan yorumcular ile diğerleri arasında tutum farkları ortaya çıkmıştır.

Uzatmayalım ve anlaşılır olması için şu örneği verelim: Bir dış politika dergisi Davutoğlu’nu kastederek “ABD Ankara’daki adamını kaybetti” derken, bir başka önemli kuruluşun yayın organı da açık açık Erdoğan’ın Suriye politikasını savunmakta ve Cerablus’a operasyonu desteklemektedir!

2) ABD’nin Ankara’daki adamı, adamdan ibaret değildir, adamlardan oluşur. ABD 70 yıllık “Küçük Amerika” sürecinde bir sistem inşa etmiştir ve işimizin zorluğu da buradan kaynaklanmaktadır.

ABD’nin Ankara’daki adamı adamdan ibaret olsaydı, işimiz kolaylaşırdı. Örneğin ABD’nin Ankara’daki en has adamı olan Tansu Çiller kaybettiğinde, ABD de tümden kaybetmiş olurdu! Ancak öyle olmadı, ABD mevzi kaybetti ama sistem inşa ettiği için kaybettiği mevziyi maalesef kısa bir süre sonra daha sağlam bir şekilde ele geçirdi!

CLINTON-ERDOĞAN UYUMU

Artık en temel soruya gelebiliriz: Peki Erdoğan‘ın pozisyonu ne?

Foreign Policy‘nin yorumundan hareketle Erdoğan‘ın artık ABD’nin adamı olmadığı, ABD’nin planlarından ayrıldığı iddia edildi. Bir süredir Erdoğan‘ı milli mevzilere yerleştiren analizlerin devamı olan bu yorumların gerçekle bağı yoktur. Çünkü Erdoğan hâlâ ABD’nin Ankara’daki adamlarından biridir, ABD planlarından ayrılmamıştır ve dahası en önemli ABD planı olan BOP’un eşbaşkanıdır!

Özellike Suriye’ye müdahale konusunda Obama ile Erdoğan arasında ortaya çıkan kimi taktik ayrılıklardan hareketle Erdoğan‘ı “milli ve antiemperyalist” cepheye kaydetmeye çalışmak, basit bir siyaset hatası olmanın ötesine geçmektedir.

Kaldı ki, Suriye’ye müdahale konusunda yaşanan bu ayrılık, ABD içinde de yaşanmaktadır. Örneğin Obama, ABD’nin muhtemel yeni başkanı Hillary Clinton ile bu konuda ayrı düşmüştür. Clinton‘un Dışişleri Bakanlığı’ndan tasfiyesinde de bu ayrılık temel nedendir.

Suriye merkezli bu taktik ayrılıklar Erdoğan‘ı ABD’nin Ankara’daki adamı olmaktan, Amerikancı olmaktan çıkarıyorsa, bu durumda Clinton da Amerikancı değildir!

Burada temel mesele şudur: ABD 2008 ekonomik krizinin tetiklediği stratejik savunma koşullarında yeni bir güvenlik doktrini ilan etti; özetle Ortadoğu merkezli güvenlik doktrininden Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrinine geçti. Washington Ortadoğu’daki kimi işlerini müttefiklerine bıraktı. Fakat Çin ve Rusya’nın Ortadoğu ilgisi ile müttefiklerinin gücünün sınırlılığı nedeniyle, kısmen Ortadoğu’ya yeniden döndü. Fakat Obama yönetimi, daha ileri gitmedi, gidemedi; doğrudan askeri müdahalelerde bulunamadı.

Ancak Amerikan devlet aygıtı içindeki bu saflaşma sonuçlanmış değil. Tersine Obama‘nın uyguladığı “realist” stratejinin yerini, yeni dönemde “kontrollü kaos” stratejisi alacak gibi görünüyor. (Zbigniew Brezezinski‘nin Clinton‘un bir nevi programı olarak ilan ettiği yeni stratejisini daha sonra ayrıntılı inceleyeceğiz.)

ABD’nin iki muhtemel başkan adayı Trump ve Clinton da “kontrollü kaosu” savunuyor; her iki isim de Suriye’ye müdahaleyi savunuyor. Her iki isim de Erdoğan’ın güvenli bölge, uçuşa yasak bölge hedefine destek veriyor!

Bazı özel analizlerden çıkardığımıza göre Erdoğan ile muhtemel Clinton yönetimi arasında da şimdiden kimi “ön anlaşmalar” yapılmış durumda. (Nitekim Erdoğan‘ın yakın çevresi de çeşitli zamanlarda özel vurgularla Clinton‘un Dışişleri Bakanlığı döneminde daha uyumlu olduklarını vurgulamışlardır.)

TÜRKİYE ABD’NİN İSTEDİĞİ DURUMDA

Burada Türkiye açısından asıl mesele şudur: Erdoğan yönetiminde Türkiye hem içeride hem dışarıda tam da ABD’nin istediği duruma gelmiştir: ABD Kemalist devletin yerine Ilımlı İslam Cumhuriyeti istemekteydi, olmaktadır. ABD komşularıyla işbirliği yapan ve bölge merkezli dışpolitka uygulayan Türkiye yerine komşularıyla kavgalı bir Türkiye istiyordu, oldu. (Türkiye soğuk savaş dönemi de dahil, hiçbir dönemde konşularının tamamıyla aynı anda düşman olmamıştı!)

ABD’nin Ankara’daki adamlarının Türkiye’yi getirdiği yer işte burasıdır: Türkiye’yi Rusya’ya düşmanlaştıran kişi ABD’nin en has adamıdır! Türkiye’yi İran-Irak-Suriye hattına karşı operasyonel araç yapan kişi ABD’nin en has adamıdır! Türk devletini milli ve laik devlet olmaktan çıkararak dincileştiren kişi ABD’nin en has adamıdır!

Kaldı ki ABD açısından pratik mesele şudur: Türkiye’de Erdoğan’dan daha kolay hiç kimse, İncirlik Mutabakatı öneminde bir anlaşmayı ABD başkanın bir telefonuyla imzalamaz, imzalayamaz! Ne Kılıçdaroğlu, ne Bahçeli; hatta Davutoğlu bile bir telefonla imzalayamaz, çekinir ve öncelikle kurumların mutabakatını aramaya soyunur…

14 yıldır ABD’nin BOP eşbaşkanı olarak Washington’un her istediğini yapan Erdoğan‘a sırf PKK’ye operasyonlara bakarak “ABD’nin adamı olmaktan çıktı” muamelesi yapmak, herşeyden önemlisi Türkiye’nin muhalefet birikimine haksızlıktır!

Mehmet Ali Güller
10 Mayıs 2016

9 Yorum

Saray darbesi ve muhalefet sorunu

Başbakan ve AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu bir haftada iki darbe gördü. İlki 29 Nisan’daki parti darbesiydi, ikincisi de 4 Mayıs’taki Saray darbesi. İlkinde MKYK’nin 50 üyesinden 46’sının imzasıyla Davutoğlu‘nun genel başkanlık yetkileri törpülendi, ikincisinde başbakanlığı elinden alındı.

Ve tabi bu ikisinden önce gelen bir de Beyaz Saray darbesi var! Davutoğlu, Beyaz Saray’da Obama ile görüşme talep etmiş ancak Ankara’nın müdahalesiyle Washington verdiği randevuyu iptal etmişti!

ERDOĞAN İLE DAVUTOĞLU ARASINDA 4 TEMEL KRİZ

Peki Erdoğan ile Davutoğlu arasında ne çelişmeler vardı da iş önce çatışmaya, sonra da ayrışmaya gitti?

İkili arasındaki ilk kriz MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘dı. Fidan Davutoğlu‘nun gönlündeki Dışişleri Bakanı adayıydı ve Erdoğan‘ın olurunu almadan milletvekili adayı yaptılar. Ancak Erdoğan için Fidan‘ın önemi bulunduğu yerdeydi; başkanlık yolunun açılması operasyonlarında MİT’e ihtiyacı olacaktı. Erdoğan ve Fidan, Suudi Arabistan’da, umrede “denk geldi” ve Fidan adaylığını çekerek MİT Müsteşarlığı’na vekaleten döndü.

İkinci kriz şeffalık paketiydi. Fakat şeffaflık Saray’a uygun değildi. Erdoğan bastırdı, Davutoğlu paketi çekti. (Davutoğlu‘nun yolsuzluk operasyonda adı geçen 4 bakanla ilgili tutumu da bu başlık içinde ele alınabilir.)

Üçüncü kriz, Dolmabahçe Mutabakatı’ydı. Aslında mutabakat Erdoğan‘ın başlattığı Açılım’ın ve Hakan Fidan üzerinden 2013’te Öcalan‘la yaptığı başkanlık-özerklik eksenli anlaşmanın doğal bir sonucuydı. Ancak Türkiye seçime gidiyordu ve Erdoğan‘ın başkanlık hayalleri için milliyetçilik maskesine ihtiyacı vardı. O nedenle gerçekte oturma düzenini bile belirlediği Dolmabahçe Mutabakatı’na, bir ay sonra “muhalefet” etmeye, zamanlamasını ve verilen pozu eleştirmeye başladı.

Dördücü kriz, 7 Haziran 2015’teki seçimin sonucunda yaşandı. AKP tek başına hükümet olamıyordu ve Davutoğlu koalisyon kurulmasından yanaydı. Erdoğan ise başkanlık yolunu kapatacağı için koalisyona karşıydı. Saray, muhalefetin de katkısıyla önce TBMM başkanlığını aldı, ardından da koalisyonu engelledi; önüne erken seçimi koydu.

Saray’ın ihtiyacı yine milliyetçi oylardı. Erdoğan ABD’yle anlaştı; İncirlik Mutabakatı karşılığında PKK’ye operasyon izni aldı. Erdoğan‘ın istediği 1 Kasım’da kısmen gerçekleşti; AKP tek başına iktidar oldu ama başkanlık merkezli yeni anayasayı referanduma götürecek yeterli milletvekili çıkaramadı. Yani Erdoğan‘ın “milliyetçiliğe” yine ihtiyacı vardı, operasyonlar sürmeliydi!

5. KRİZ: YENİ ANAYASA VE BAŞKANLIK

Kuşkusuz Erdoğan ile Davutoğlu arasında başka çelişmeler de vardı. Örneğin Davutoğlu Erdoğan‘dan farklı olarak, bir bildiri yayımlayan akademisyenlerin tutuklu yargılanmasına sıcak bakmıyordu. Örneğin Davutoğlu Erdoğan‘a rağmen AKP kurullarına rengini vermeye çalışıyordu. Hatta Saray AKP Kongresi’nde Binali Yıldırım için 900 imza toplatarak Davutoğlu‘nu sıkıştırmıştı.

Fakat Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki en temel sorun başkanlıktı. Tamam, Davutoğlu kendi varlığını-başbakanlığını reddeden başkanlığa karşı çıkmıyordu, AKP’nin hazırlamaya başladığı yeni anayasa yazımının merkezine başkanlığı koyuyordu, fakat Saray, Davutoğlu‘nun ince hesapları olduğundan şüpheleniyordu. Saray’a göre Davutoğlu işi aceleye getirerek, TBMM aritmetiğinin de katkısıyla, yeni anayasanın aslında geçmesini engellemek istiyordu. Erdoğan bu nedenle müdahele etti ve Davutoğlu‘nun söylediğinin aksine, yeni anayasanın öyle bir iki ayda halledilemeyeceğini, demlenmesi gerektiğini belirtti.

Erdoğan kendi açısından haklıydı. 1 Kasım’da AKP tek başına iktidar olabilmiş ama referandum sayısına ulaşamamıştı; yeni anayasa hâlâ riskliydi. Erdoğan‘ın başkanlık için yeni sandalyelere ihtiyacı vardı. Bunun yolu da ya HDP milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasıyla bir bölgesel ara seçim yapılmasıydı ya da tümden bir erken seçim. Zaten bir süredir takılan “milliyetçilik” maskesiyle AKP’nin oyu yükseliyor, hatta HDP ile MHP’nin baraj altı kalabileceği bile anketlerde görülüyordu. 2016 Ağustos’u ya da sonbaharında yapılacak bir erken seçimle ülkenin başkanlığa uygun olarak iki partili bir sisteme dönüşeceği hesaplanıyordu. Bunun için de hem “milliyetçilik” oyununun devam etmesi, hem de AKP’deki “tam egemenliğin” sürmesi gerekiyordu.

İşte kongre kararı alınmasıyla sonuçlanan sürece böyle gelindi.

TÜRKİYE’NİN MUHALEFET SORUNU

Meselenin bir yanı yukarıda yazdıklarımızdır. Ancak bizi asıl ilgilendiren ise meselenin şimdi yazacağımız diğer yanıdır:

Normalde bu yaşananlar bir krizdir, iktidar krizidir. Normalde bu krizden muhalefet yararlanır ve iktidar olur. Ancak muhalefet krizlerden yararlanamamaktadır. Tersine Erdoğan kendi krizinden kendine başkanlık yolu açabilmektedir.

Türkiye’nin en büyük sorunu işte budur; muhalefet sorunu!

Erdoğan’ın iç çatışmalarından yararlanamayan, tersine siyaset diye, çatışan taraflardan birini tutma beceriksizliğine düşen muhalefet partileri, Saray’ın şansıdır, dahası güvencesidir!

Cumhuriyeti, laikliği, ve birliğimizi sürdürmek istiyorsak, asıl eğilmemiz ve çözmemiz gereken sorun budur!

Mehmet Ali Güller
5 Mayıs 2016

5 Yorum

Laiklik yoksa vatan da yoktur, vatan savaşı da

AKP iktidarının varlığı ve sürdürülebilme başarısı, kuşkusuz öncelikle ABD’ye dayanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu ilişki stratejiktir. Fakat Erdoğan‘ın taktik düzeyde başarılarının da iktidarını sürdürebilmekte önemli olduğunu kabul etmeliyiz.

Bunlardan en öne çıkanı, Erdoğan‘ın saltanatını sürdürebilmek adına taktik işbirlikleri yapabilme becerisidir. Örneğin AB ve liberallerle ittifak yaparak devlet bürokrasisini teslim aldı. Örneğin cemaatin operasyonel gücüyle ve liberallerin kamuoyu yaratma potansiyeliyle ittifak yapıp TSK’yi etkisizleştirdi.

Erdoğan sonrasında eski ortakları olan cemaat ve PKK’ye karşı operasyonlara başlarken de yeni ittifaklar kurabildi!

Elbette cemaate ve PKK’ye operasyonlar yapılması Türkiye’nin yararınadır ve hükümet bu operasyonları daha da ileriye taşıması için zorlanmalıdır. Fakat normalde bir hükümetin görevi olan ve yapması gereken bu operasyonlara “ittifak düzeyinde” destek verilmesi, hatta bu nedenle onun diğer politkalarına sessiz kalınması, Türkiye’nin zararınadır. Nitekim milli kuvvetler bu süreçte zayıflamış ve Erdoğan da 13 yılın sonunda en yüksek oy oranına çıkmıştır!

İşin bu boyutunu şimdilik bir kenara bırakarak şöyle de diyebiliriz: Erdoğan’ın her dönem bir “yetmez ama evet”çi kesim bulabilme becerisi, iktidarını sürdürebilmesinde altın değerindedir!

Artık meselenin esasına gelebiliriz…

SÜNNİ SULTANLIK

Erdoğan‘ın ana hedefi bellidir: Sünni Sultanlık!

“Türk milliyetçiliğini ayaklarımın altına alırım” demesi de, Açılım yapması da, Türksüz anayasa için çalışması da, parlamenterizmi bekleme odasına alması da, anayasayı rafa kaldırması da, son olarak TBMM Başkanı İsmail Kahraman‘ın ağzından dökülen “yeni anayasada laiklik olmamalı” lafları da Sünni Sultanlık hedefinin gerekleridir!

Yıllar önce “iktidar olabilmek için gerekirse papaz elbisesi giyerim” diyen Erdoğan, başkan olabilmek için de gereken herşeyi yapacaktır, yapmaktadır.

Gerektiğinde “milliyetçilik” maskesi takmaktadır, gerektiğinde Öcalan‘la yaptığı anlaşmanın devamı olan Dolmabahçe Mutabakatı’nı yok saymaktadır, gerektiğinde eski ortaklarına operasyon yapmaktadır. Hepsi ana hedefi içindir.

O nedenle Erdoğan’ın cemaat ve PKK operasyonlarından yararlanmak ama doğrudan Erdoğan’ı hedef alan muhalefet anlayışını da sürdürmek gerekir. Öyle Başbuğların dediği gibi “cemaatle en iyi Erdoğan mücadele eder” diyerek saltanatını tahkim etmesine omuz verilemez!

Verilirse ne olur? İşte son anketlerde de görüldüğü gibi oyu yüzde 56’lara çıkar, artık açıkça laikliği de ortadan kaldırmaya kalkar.

CUMHURİYET SEFERBERLİĞİ

Türkiye’nin tüm ilerici kesimleri bu tablodan dersler çıkarmalıdır. Çiller‘in yaptığı operasyonların bir benzerini yapan Erdoğan‘a hiç yoktan “vatan savaşı” payesi de verilmemeli, tıpkı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun daha önce söylediği gibi “laiklik tehlikededir diyemem” saflığına da düşülmemeli!

Zira laiklik tehlikededir, Cumhuriyet düşmanlarının saldırısı altındadır!

Unutulmamalı; laiklik yoksa, Türkiye de yoktur!

Çünkü laiklik ulusal birliğimizin çimentosudur!

Hepimizin yakın tarihimizden ve coğrafyamızdan çıkaracağı en önemli ders, laikliğin su gibi, hava gibi ihtiyaç olduğu gerçeğidir!

Laiklik yoksa IŞİD vardır, laiklik yoksa çocuklarımıza tecavüz vardır, laiklik yoksa mezhep savaşı vardır…

Cumhuriyet yıkıldıktan ve laiklik elden gittikten sonra “vatan” da kalmaz!

O nedenle Erdoğan’ın cemaat ve PKK operasyonlarına bakarak “yetmez ama evetçi” konuma düşülmekten kurtulunmalı ve tüm Cumhuriyetçi kuvvetler laikliği savunmak üzere seferber edilmelidir!

Öncünün tarihi görevi budur!

Mehmet Ali Güller
26 Nisan 2016

3 Yorum

Sünni Sultan Erdoğan

Erdoğan‘ın “Laz mıyım, Türk müyüm” sorusu sıradan bir soru değildir. Genel olarak 150 yıllık devrim-karşı devrim çatışmasına, özel olarak da 12 Eylül’le başlayan sürece işaret eder.

Açalım:

12 EYLÜL: TÜRK-İSLAM SENTEZİ

Kutlu Doğum Haftası’nın hiçbir Müslüman ülkede kutlanmaması ama “Laik” Türkiye’de kutlanması ve öncesinde değil ama 1989 yılından beri kutlanması önemli bir kırılmaya işaret eder: 12 Eylül darbesinin Türk-İslam sentezine…

12 Eylül’ün temel özellikleri şunlardı:

Ekonomide; karma ekonomiyi serbest piyasa ekonomisine dönüştüren 24 Ocak 1980 kararlarının uygulanması için ihtiyaç duyulan bir sopaydı.

Dış politikada; ABD’nin NATO aracılığıyla SSCB’yi “yeşil kuşak” ile çevrelemesinde güneydoğu kanadının güvenceye alınmasıydı. (Yeşil Kuşak, SSCB’nin İslamcılıkla çevrelenmesiydi.)

İç politikada; Yeşil kuşağa uygun olarak Türk-İslam sentezine geçilmesiydi. Türk-İslam sentezi, Kemalist Türk devletinin ve toplumun İslamcılaştırılması demekti.

O nedenle 12 Eylül solu ezdiği gibi Kemalizmi de hem ordudan hem devletten tasfiye etmeye soyunmuştu.

ÜMMET-MİLLET ÇARPIŞMASI

12 Eylül’ün sonuçları işte bugün çok daha net olarak görülmektedir: Evren-Özal’la başlayan Türk-İslam sentezi ve İslamcılaşma, Erdoğanlarla zirve yaptı!

Laikliğin önce içinin boşaltılması, sonra da adım adım teasfiye edilmesiyle ilerleyen süreç, artık ümmet-millet çelişmesine gelip dayanmıştır.

İşte Erdoğan’ın “Laz mıyım, Türk müyüm” sorusu, bu çelişmeye ümmet yanıtı verebilme gayretine işaret ediyor. Erdoğan babasına sorduğu bu sorudan hareketle elindeki güç üzerinden devlete ve topluma şu dayatmayı yapıyor: “Millet yok, ümmet var!”

Nasıl? “Laz da değilim, Türk de değilim; Müslümanım” yanıtı üzerinden…

Nitekim Erdoğan dün de muhtarlara yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Türkmüş, Kürtmüş, Lazmış, Arapmış, Çerkezmiş, Gürcüymüş, Boşnakmış… Bizde böyle bir şey yok.”

Elbette daha önce “milliyetçiliği ayaklarımın altına aldım” diyen Erdoğan‘ın bu konudaki gerçek tutumunu bilenlere, bu yeni açıklamalar sürpriz değildir.

MİLLET ETNİK DEĞİL SİYASAL BİR KAVRAMDIR

“Laz mıyım, Türk müyüm sorusu” iki kere yanlıştır. Zira Türk, Mustafa Kemal‘in önderilik ettiği devrimle, bir kavimin adı olmaktan çıkmış, bir milletin adı olmuştur. Bu nedenle Mustafa Kemal şöyle demiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

Yani devrimle bir milli devlet kuran Türkiye halkları, yani Türkmenler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Aleviler, Sünniler ve elbette Müslüman olmayanlar azınlıklar, Türk milleti olmuştur.

Yani Türk artık etnik bir kavram değil, siyasal bir kavramdır; Türkmenlerin, Kürtlerin, Lazların, Çerkezlerin, Alevilerin, Sünnilerin ve elbette Müslüman olmayan azınlıkların ortak kimliğidir, üst kimliğidir, milli kimliğidir. Kabaca millet, milliyetlerin toplamıdır!

Dün 12 Eylül, bugün de mirasçısı olarak Erdoğanlar işte bu birliği çözmeye çalışmaktadırlar: Milleti yeninden ümmete dönüştürmeye gayret etmektedirler.

ABD’NİN SÜNNİ BLOK İHTİYACI

Erdoğan‘ın en son İslam İşbirlği Örgütü toplantısında da görülen dış politikadaki “Sünniciliği” ile iç politikadaki ümmetçiliği birbirinin bütünleyenidir.

Erdoğan‘ın Esad düşmanlığı, komşulara yönelik politikaları, Körfez dostluğu, Suudi Arabitan ortaklığı; hepsi aynı hedef nedeniyledir.

Bitirirken belirtelim: Erdoğan için zaman zaman söylenen “asıl hedefi halifelik” gibi iddialar da doğru değildir. Zira pratikte halifelik Sünniler gibi, Şiilerin de liderliğini gerektirir. Oysa Erdoğan, Atlantikçi pozisyonu gereği Şii karşıtlığında bir Sünni liderlik peşindedir!

Atlantik’e “halife değil, sünni sultan Erdoğan” gerekmektedir!

Fakat en başta da belirttiğimiz gibi 150 yıldır bu coğrafyada devrim ile karşı devrim çarpışmaktadır. Ve ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, devrim süreci kazanmaya, tarihin tekerleği ileriye doğru dönmeye devam edecektir!

Mehmet Ali Güller
20 Nisan 2016

4 Yorum

Sünni İşbirliği Örgütü: İran karşıtı AK-Suud ortaklığı

Türkiye’nin dönem başkanlığını devraldığı İslam İşbirliği Örgütü, sonuç bildirgesiyle doğrudan üyesi İran’ı hedef aldı ve pratikte Sünni İşbirliği Örgütü’ne dönüştü!

Erdoğan ile Kran Selman‘ın başrolünde olduğu sonuç bildirgesinde İran bölge ülkelerinin içişlerine karışmak ve teröre destek vermekle suçlandı. Ankara-Riyad ekseni, İran’ı Suriye, Bahreyn, Yemen ve Somali gibi ülkelerin içişlerine karışmakla suçladı!

İslam İşbirliği Örgütü’nün 15 Nisan tarihli sonuç bildirgesinde yer alan bu ifadeler, Erdoğan‘ın bir kaç ay önce İran’ı hedef aldığı ve Tahran’a “Suriye’den ve Yemen’den elini çek” uyarısı yaptığı konuşmayı anımsatıyor.

Diğer yandan sonuç bildirgesinde Hizbullah’ın eylemleri de “terösist eylem” olarak suçlandı!

İSLAM ORDUSU – İSLAM POLİSİ

Sonuç bildirgesinde ayrıca İslam İşbirliği Örgütü üyelerimin Riyad’ın liderlik ettiği İslam Ordusu’na katılması istendi!

Türk Ordusu’nun da AKP eliyle dahil edildiği İslam Ordusu Riyad’ın liderliğinde yine İran karşıtlığı temelinde geçen aylarda kurulmuştu. Tam o günlerde Suudi Arabistan Suriye’ye kara operasyonu mesajları vermişti!

Erdoğan ise İslam İşbirliği Örgütü’nün dönem başkanı olarak yaptığı konuşmada İslam Ordusu dışında bir de İslam Polisi kurulması önerdi!

TEL AVİV – RİYAD – ANKARA EKSENİ

Birkaç yıldır Suudi Arabistan ile İsrail, bölgede İran’a karşı bir eksen kurmaya çalışıyor. İki ülkenin hükümet temsilcilerinin bu hedefle 1,5 yıl boyunca bazı gizli toplantılar yaptığı da ortaya çıkmıştı.

Görüşmeler, ABD’nin İran’la yaptığı nükleer müzakerelere paralel ve sonucuna hazırlık olarak yapılıyordu. Nitekim İran’la nükleer anlaşma imzalanınca Riyad ile Tel Aviv açıkça İran’a karşı sratejik işbirliği içinde olacaklarını ilan ettiler. (Riyad ile Tel Aviv’in üzerinde anlaştığı Ortadoğu belgesinde, İran karşıtlığı dışında Suriye’nin kuzeyinde Kürdistan kurulması da vardı!)

Bu gelişmelere paralel olarak Ankara ile Riyad, Suriye konusundaki işbirliğini artırdı ve denetimlerindeki örgütleri birleştirerek Suriye’de kimi hamleler yaptı.

Eş zamanlı olarak Ankara ile Tel Aviv arasında “normalleşme” görüşmeleri başladı. Roma’da başlayan ve son olarak Londra’da yapılan bu görüşmelerin anlaşmaya dönüştüğü, Türk kamuoyunun alıştırılmasıyla bir süre içinde ilan edileceği belirtiliyor.

O alıştırma sürecinin nasıl yapıldığına en çarpıcı örnek ise Erdoğan‘ın kimi açıklamalarıdır. Örneğin Erdoğan bir konuşmasında “İsrail’in Türkiye’ye, Türkiye’nin de İsrail’e ihtiyacı var” demiştir. Örneğin daha önce İsrail’e terör devleti diyen Erdoğan, İstiklal Caddesi’ndeki terör saldırısı sonrası kendisini arayan İsrail Cumhurbaşkanı’na “Türkiye ile İsrail’in teröre karşı işbirliği yapması gerektiği” mesajını vermiştir!

BÜYÜK DÖNÜŞÜM

Böylece üç başkent arasında ikili yürüyen İran karşıtı eksen oluşturma çabaları, adım adım üçlü eksene doğru dönüşmeye başlamıştır: İran’a karşı Suudi Arabistan – İsrail – Türkiye ekseni!

Dahası Kral Selman ile Erdoğan‘ın çabaları, İslam İşbirliği Örgütü’nde şu köklü değişikliğe neden olmuştur: İsrail karşıtlığı temelinde kurulan İslam İşbirliği Örgütü, AK-Suud ortaklığı ile İran karşıtı bir örgüte dönüştürülmüştür!

İslam Ordusu’nun pratikte Sünni Ordusu olması gibi, AK-Suud ortaklığı ile İslam İşbirliği Örgütü de pratikte Sünni İşbirliği Örgütü olmuştur!

Tabi hepsinden önemlisi de Cumhuriyeti ve laikliği adım adım yıkan AKP iktidarının bu süreçte TSK’nin laiklik esaslı kırmızı çizgilerini çizmesi ve cemaat ile PKK terörüne karşı yürüttüğü operasyonlarla cumhuriyetçi kuvvetleri efsunlayabilmesidir!

Mehmet Ali Güller
16 Nisan 2016

1 Yorum

Rusya’yla ilişkiler düzeliyor mu?

Baştan belirteyim: Türkiye’nin Rusya’yla ilişkilerini düzeltmesi gerektiğini savunuyorum. Türklerle Rusların tarihsel olarak işbirliği yaptıkları dönemlerin her iki tarafa da kazandırdığını, fakat karşı karşıya geldikleri dönemlerin Batı’ya yaradığını saptayarak, Ankara ile Moskova’nın stratejik ortaklık düzeyinde işbirliği yapması gerektiğini savunuyorum.

Bu bir niyettir. Peki gerçek ne? Tablo iki-üç haftadır çizilmeye çalışılan şekilde pembe midir?

Görebildiğimiz kadarıyla ne Ankara-Moskova hattında bir iyileşme var, ne de Lavrov‘un Ankara’ya gelme yönünde bir hazırlığı. Umarım yanılırız ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov Ankara’ya gelir.

UÇAK DÜŞÜRÜLMESİ NEDEN DEĞİL SONUÇTUR

Rusya’yla ilişkiler düzeliyor mu” sorusuna gerçeklik zemininde ve olgularla yanıt verebilmek için öncelikle sorunun kaynağını doğru saptamak lazım.

Sanıldığı gibi Türkiye ile Rusya’nın ilişkisi birden bire, herşey yolundayken, Türk F-16’sının Rus SU-24’ünü düşürmesiyle bozulmadı! Üzerinde çokça durduğumuz gibi Rus uçağının düşürülmesi bir sürecin başlangıcı değil, bir sürecin sonucuydu: AKP’nin ABD’yle İncirlik Mutabakatı imzaladığı sürecin sonucu…

Rusya Uluslararası İşler Konseyi’nin Genel Müdürü Andrey Kortunov‘un bir röportajda yaptığı bu yöndeki açıklama çok önemli: “İki ülke arasındaki krizin uzun zamandır geliştiğini ve SU-24 uçağının düşürülmesinin yalnızca bardağı taşıran son damla olduğunu iddia edeceğim. Yıllardır Ruslar ve Türkler birbirlerini, ihtilaflı ve patlamaya hazır siyasi meselelerde ‘ortaklaşmama konusunda ortaklaşabileceklerine’ ikna etmeye çalıştı. Yıllar boyunca Kafkaslar, Ortadoğu, İran, Ukrayna, NATO, Balistik Füze Savunması, doğalgaz boru hatları gibi meseleler hakkındaki ciddi anlaşmazlıklar hasıraltı edildi. Fakat bu karşılıklı ikiyüzlülük ebediyen devam edemezdi. Bir anlamda, şu andaki kriz yalnızca Rusya ve Türkiye arasındaki stratejik ortaklık kavramının kağıt üstünde kalması nedeniyle yaşanabildi.” (Medya Şafak, 12 Nisan 2016)

Peki yakın zamanda ilişkilerin düzelmesi yönünde bir işaret var mı? Rus hükümetinin finanse ettiği bir düşünce kurulu olan Rusya Uluslararası İşler Konseyi Genel Müdürü Andrey Kortunov bu konuda da şunları söylüyor: “Taraflardan biri veya diğeri ilişkileri onarmak için ne yapabilir? Bu soruyu yanıtlamadan önce kendimize başka bir şey sormamız gerekir: Yakın gelecekte ne sunamayız? Öncelikle, herhangi bir yakın zamanda karşılıklı güveni yeniden tesis edemeyiz. İki ulusal lider ve Moskova’daki ve Ankara’daki siyasi elitler arasındaki güven tamamen kırılmıştır. İkinci olarak, iki ülke arasında herhangi türden bir stratejik uzlaşıyı, yahut bir Rusya-Türkiye ‘Büyük Pazarlığı’nı gerçekçi bir şekilde tartışamayız. Karşılıklı güvenin ve stratejik derinliğin olmadığı koşullarda, Putin’in ve Erdoğan’ın karşılıklı olarak birbirinin günahlarını bağışlaması fikri gülünçtür. Üçüncü olarak, karşılıklı husumet döngüsünün giderek hızlandığının ve her iki tarafın da bu ivmeyi tersine çevirmek bir yana onu yavaşlatmak için bile ciddi zaman ve enerji harcamak zorunda olacağını tam manasıyla anlamamız gerekir.”

Peki sorun çözülemez mi? Kortunov‘un yanıtı açık: “Sorun nerede ise çözümü orada aramamız gerekir. Bugün Rusya ve Türkiye arasındaki en kritik anlaşmazlık sebebi – bütün öteki anlaşmazlıkların ve ihtilafların yanında – Suriye’nin geleceğidir. Rusya kendini Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına adamışken, Türkiye kendini Suriyeli Türkmenlerin ve Şam karşıtı öteki Türkiye yönelimli grupların geleceğinden sorumlu hissediyor.

İKİ KORİDOR ANLAŞMASI

Meselenin esası burasıdır: Türkiye ile Rusya’nın ilişkisinin bozulması Suriye kaynaklıdır. Ankara ile Moskova’nın Suriye’ye bakışı arasındaki makas daralmadıkça ilişkileri düzeltmek olası değildir.

Peki o noktada bir değişiklik var mı? AKP Hükümeti Suriye politikasını değiştiriyor mu? “Gizli görüşmeler başladı, Cezayir arabulucu” gibi teyit edilmemiş iddiaları bir kenara bırakarak ve sahadaki gelişmelere bakarak söyleyebiliriz ki, maalesef AKP Hükümeti Esad düşmanlığını ve mevcut Suriye politikasını sürdürmektedir.

Hatta AKP Hükümeti Rusya’nın kısmi geri çekilmesini fırsat bilerek kimi özel hamlelere soyunmuştur! Bunlar Moskova’da önemle not edilmektedir. Üstelik sadece Suriye’deki hamleler değil, Kafkasya ve Ukrayna-Kırım hattındaki hamleler de önemle not edilmektedir.

Daha sorunlu durum ise şudur: Erdoğan‘ın ABD gezisi sırasında Obama‘ya yaptığı teklif, o teklifin gelen ABD heyetiyle müzakere edilerek bir anlaşmaya oturtulması gündemdedir. Nedir o anlaşma? Suriye’nin kuzeyinde iki koridor!

Ankara ile Washington en başından beri Suriye’nin parçalanmasını ve kuzeyde bir koridor kurulmasını istedi. Washington o koridora PYD’nin, Ankara ise önce İhvan, sonra da ÖSO’nun egemen olmasını arzuladı.

İncirlik Mutabakatı ile ABD’nin planı girdabına giren Ankara, şimdi yeni bir atakla “iki koridor” hamlesi yapmaktadır. Altta PYD koridoru, onun üstünde 20 km derinliğinde ÖSO koridoru, hatta bandı!

Washington nasılsa er geç o 20 km derinlikli bandın da Kürt Koridoru’na dönüşeceğini bilerek Ankara’yı koridor bekçiliğine sürüklemektedir!

ERDOĞANLAR BÖLGEYLE DEĞİL ABD’YLE ORTAKTIR!

Bu tablo ortadayken Ankara ile Moskova’nın ilişkilerini düzeltmesi olası değildir. Rusya terisne bu tablo oluşamasın diye Suriye Ordusu’nun adım adım kuzeye egemen olmasına çalışmaktadır.

Ankara’nın ise Rus Hava Kuvvetleri destekli Suriye Ordusu taarruzuna karşı askeri hamleler yaptığı artık Moskova’nın resmi açıklamalarına yansımaktadır. Örneğin önceki gün Rusya Savunma Bakanlığı, Türk Ordusu’nun top atışıyla Suriye Ordusu mevzilerini vurduğunu açıkladı!

Gerçek tablo maalesef işte budur!

Peki tablo buysa, ilişkilerin düzeldiği yönündeki “Cumhurbaşkanlığı kaynakları”na dayanan iddialar neden vardır?

Erdoğan‘ın 13 yılını iyi bilenler için bunda şaşıracak bir durum yoktur. Erdoğan Batı’yla pazarlığında Doğu’yla ilişkilerini hep bir kart olarak kullanmıştır. Hem de çift yönlü: Erdoğan’ın Obama’yla görüşmesi sürecinde ortaya atılan bu iddialar birincisi ABD’ye karşı “bak Rusya’yla anlaşırım” kartıdır, ikincisi de ABD’ye verilecek büyük tavizlerin içkamuoyunda kamuflajıdır!

Münbiç heyeti” olarak nitelenen asker ve diplomatlardan oluşan ABD heyetiyle yapılan görüşmelerin içeriğinin kamuoyuna hiç yansımaması da bu nedenledir. Ancak askeri kaynaklardan aldığım bilgi, o heyetle maalesef anlaşmanın detaylandırılmış olduğudur!

Gerçek tablo işte budur!

Dolayısyla Erdoğan’a “Rusya’yla ilişkileri düzelt, yoksa yıkılırsın” diye akıl vermek boşunadır. Tersine Moskova”la ilişkiler ancak Erdoğanların yıkılmasıyla, sağlıklı düzelir ve gelişir!

Ve daha önemlisi ABD’yşe “iki koridor anlaşması” da bozulur!

Mehmet Ali Güller
13 Nisan 2016

2 Yorum

Menbiç operasyonu ve koridora bekçilik

Israrla vurguladık: ABD cephesi içinde kalarak ve Şam’la anlaşmadan PKK’yi vursanız bile en sonunda Suriye’de Amerikan Koridoru’na teslim olursunuz!

Bu tezimizi, AKP Hükümeti’nin Irak ve Suriye tezkerelerini birleştirme sürecine verilen destek sırasında da, yine AKP Hükümeti’nin istediği güvenli bölgenin Amerikan Koridoru’na karşı önalma olarak sunulduğu sırada da, güçlü bir itiraz olarak dillendirmeye çalıştık.

Tezimize “atın önüne araba koyuyorsun” denilerek karşı çıkıldı; PKK’yi vurmanın meselenin düğümü olduğu savunuldu; Türkiye’nin PKK’yi vurmasıyla Amerikan Koridoru’nun önleneceği ve Şam’la anlaşmanın bunun arkasından mecburen geleceği savunuldu. Hatta Moskova-Tahran-Şam üçlüsünün, bu sürecin sonunda güvenli bölge konusunun kendi yararlarına olacağını görecekleri bile iddia edildi!

IRAK’TAKİ ŞABLON SURİYE’DE UYGULANIYOR

Hep Irak örneğini hatırlattık: Türkiye’nin ABD cephesinde kalarak koridoru önleyemediği ve en sonunda Barzani koridoruna bekçilik yaptığı o 25 yıllık sürece dikkat çektik.

Ankara’nın bu bekçiliğe razı edilmesinde PKK’nin kimi zaman sopa, kimi zaman da havuç olarak nasıl kullanıldığını anımsattık. ABD’nin aynı süreci şablon gibi Suriye’de de uyguladığı uyarısını yaptık.

Geldiğimiz yer ortada: Erdoğan’ın dış politikası, Türkiye’yi Irak’tan sonra Suriye’de de koridor bekçiliğine götürüyor.

MENBİÇ: ÜÇÜNCÜ KRİTİK HAMLE

Amerikan Koridoru açısından Kobani birinci, Tel Abyad da ikinci kritik saha hamlesiydi. Menbiç operasyonu üçüncü kritik hamle özelliği taşıyor: Salt Fırat’ın doğusundaki iki kanton ile Fırat’ın batısındaki diğer kantonu birleştirebilme özelliği nedeniyle değil; Suriye Ordusu’nun Halep’in üstünü esas alan kuzeyi denetim altına alma operasyonlarına karşı olması nedeniyle de…

Menbiç operasyonu Erdoğan‘ın 4 günlük ABD ziyaretinin de merkezindeydi. Sırasıyla Çavuşoğlu-Kerry, Erdoğan-Kerry, Erdoğan-Biden ve Erdoğan-Obama görüşmelerinde bu konuda genel bir mutabakata varıldı. O mutabakatın gereği olarak da teknik detayların netleştirilmesi için Erdoğan‘ın hemen arkasından Türkiye’ye ABD heyeti geldi. Askeri kaynakların verdiği bilgiye göre, asker ve diplomatlardan oluşan ABD heyetiyle büyük oranda anlaşma sağlandı.

ARAÇLARDAN ABD’YE ‘BENİ SEÇ’ YALVARIŞI

Erdoğan‘ın ABD’ye şu teklifi yaptığı yazıldı: “Menbiç’e PYD-YPG değil, ÖSO girsin.

Pratikte Suriye’yi parçalayacağı için en sonunda koridora dönüşecek bu teklif, Erdoğan‘ın geçen günlerde Obama‘ya yaptığı “PKK’den yana mısın, benden yana mı” teklifinin devamıdır: Yani araçlar, ABD’nin stratejisinde yer almak için yarışmaktadırlar. (Bunun Türkiye’nin güvenliği açısından koridoru önlemeye taktik bir yararı bile olmadığı ortada!)

Diğer yandan Erdoğan‘ın bu teklifi, Zarrab operasyonu ve görüştü-görüşmedi üzerinden verilecek siyasal destek gibi süreçlerle geriledi ve en sonunda Çavuşoğlu‘nun ağzından “PYD yüzünden ABD’yle küsecek değiliz” noktasına indi!

‘PKK’Yİ VUR, PYD’Yİ TANI’

Açık ki PYD konusunda taviz verildi ve Menbiç’e PYD-YPG girecek. ABD bu tavizin karşılığında Erdoğan için Türk kamuoyuna Biden‘ın ağzından “terörle mücadele konusunda sizi destekliyoruz” mesajı verdi. Şimdi Erdoğanlar tavizi kamufle edebilmek için PKK konusunda en ağır söylemlere sarılacak, iç kamuoyunun gazını almaya dönük bir takım hamleler yapacak, terörle mücadele çıtasını bir parça yükseltecektir.

Bu arada ABD hem AKP’nin elini güçlendirebilmek hem de TSK’nin itirazlarını frenleyebilmek için kısmen ÖSO ya da MİT yapımı Sultan Murad Tugayları gibi örgütlerin sahada yapacağı ataklara izin verecektir.

ERDOĞAN’LA OLMAZ!

Burada mesele şu: Irak’tan ders çıkarmayan devlet aklına göre Menbiç’e YPG yerine ÖSO girerse, koridor önlenir! Halbuki, Suriye’yi parçalayacağı için ikisi de koridora çıkar.

Ankara ABD gözlüğünden baktığı için, bir türlü “Esad o topraklara egemen olursa, koridor önlenir” gerçeğini göremiyor!

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki asıl sorun AKP iktidarıdır. Onun terörle mücadele operasyonları, stratejik düzlemdeki gidişatı değiştirecek nitelikte değildir. Zira ABD’nin inisiyatifindeki o düzlem, ancak Türkiye’nin Şam’la anlaşmasıyla değiştirilebilir!

Orada da Esad‘ın dediği durum geçerlidir: “Erdoğan‘ın değişeceğine dair sabrımızı ve umudumuz uzun süre önce kaybettik.”

Türkiye’nin ilerici kuvvetleri Erdoğan‘ın kimi “milli” görünümlü manevraları nedeniyle o değişim umuduna sarıldığı müddetçe, malesef Ankara Suriye’de koridor bekçiliğine adım adım düşecektir!

Mehmet Ali Güller
6 Nisan 2016

2 Yorum

Erdoğan-Obama görüşmesinin sonuçları

Erdoğan‘ın Nükleer Güvenlik Zirvesi için gittiği ABD’de Obama‘yla görüşüp görüşmeyeceği Türk basınının en önemli gündemi oldu! Yandaşlar o görüşmenin iktidara destek anlamına geleceğinden hareketle, bir kısım muhalif de ABD’nin Erdoğan‘ın üzerine çizdiği anlamına geleceğinden hareketle konuyu köpürttü de, köpürttü…

Ve en sonunda Obama Erdoğan‘la 50 dakika görüştü ve maalesef yine Türkiye’nin zararına sonuçlar ortaya çıktı!

Erdoğan-Obama görüşmesinden neler çıktığına geçmeden önce, bu görüşmeye etki eden kimi gelişmeleri incelemeliyiz:

KARŞILIKLI KOZLAR: ZARRAB VE ÇELİK

1) ABD, AKP Hükümeti’nin yolsuzluklarının merkezinde olan Reza Zarrab‘ı tutukladı. Aydınlık, Zarrab‘ın anlaşmalı olarak ABD’ye gittiğini gündeme getirmişti. Mahkemeye başvurarak tahliye ve kefalet duruşmasından vazgeçen Zarrab, bu iddiayı doğrulamış oldu.

Erdoğan‘ın ABD’ye hareket etmeden önce Reza Zarrab davasıyla ilgili “ülkemizi ilgilendirmiyor” demesi de artık Zarrab‘ın “önüne yatılmayacak” durumda olduklarını resmediyordu.

Böylece ABD, Türkiye’yi Münbic Cebi merkezli yeni hamle girişimi öncesinde Zarrab üzerinden sıkıştırmış oldu.

2) Erdoğan‘la görüşmeden önce Obama‘nın elinde Reza Zarrab kozu vardı. Erdoğan da Suriye’de Esad‘a karşı savaşan Alparslan Çelik‘i kendine koz yaptı!

Rus pilotu düşürdüğünü açıklayan Alparslan Çelik İzmir’de gözaltına alındı. Aynı gün AGİT görevi nedeniyle 3 kişilik Rus askeri heyeti de İzmir’deydi.

Bu resim, Erdoğan‘ın Rusya’yla anlaşma girişi olarak okundu. Ancak Çin’le Füze Anlaşması’nı, Rusya’yla Türk Akımı’nı ABD’yle pazarlığında kullanma deneyimine sahip olan Erdoğan, Alparslan Çelik‘i de aynı amaçla kullanıyordu; Washignton’a “Rusya’yla yakınlaşırım ha” diyordu…

Nitekim Çelik Rus pilotu öldürmekten değil, harp silahı bulundurmaktan tutuklandı!

ERDOĞAN’IN ‘BARIŞ’ BULUŞMALARI

3) Öyle ya da böyle, Erdoğan Haziran Halk Hareketi’nden beri ABD’deki bazı kesimlerle sorunluydu. AK-Medya Erdoğan‘ın sorunlu olduğu o kesimleri sık sık hedef alıyordu. İşte Erdoğan, Obama‘yla görüşmesinden önce tüm o kesimlerle barıştı:

a) Erdoğan, Yahudi lobisinin temsilcileriyle buluştu.

b) Erdoğan, düşünce kuruluşu temsilcileriyle buluştu; düşünce kuruluşlarından en çok hedef aldıkları Brookings’de konuştu.

c) Erdoğan, CNN‘ye, Amanpour‘un programına çıktı…

ÇAVUŞOĞLU: ‘PYD YÜZÜNDEN ABD’YLE KÜSMEYİZ’

Ve bu hamlelerin ardından Erdoğan-Obama görüşmesi geldi. Peki neler konuşuldu, neler dayatıldı, hangi sonuçlar çıktı?

1) En önemli konu, Suriye’de Münbic Cebi operasyonu hazırlığıydı. ABD, Türkiye’den PYD-YPG’nin ağırlık olarak bulunduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin yapacağı bu operasyona sorun çıkarmamasını istiyordu!

Zaten bir süredir ABD ile Türkiye arasındaki en önemli sorun PYD-YPG’ydi. ABD bu nedenle PKK’ye karşı yürütülen terörle mücadele operasyonlarına bir yere kadar destek veriyor, yine bu nedenle PKK ile PYD’nin ayrı örgütler olduğunu iddia ediyordu.

Peki Washington’un bu talebine Erdoğan ne yanıt vermiş oldu?

Cumhurbaşkanlığı kaynaklı açıklamada ABD’nin yine Türkiye’nin terörle mücadelesine destek verdiği bilgisi var. Zaten öncesinde yapılan görüşmesinde de ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden Erdoğan‘a “PKK ile mücadelede Türkiye ile işbriliğimiz artacak” demişti.

Ama daha önemli bilgi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu‘ndan geldi! Çavuşoğlu, Erdoğan-Obama görüşmesinin detayları için ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile yaptığı görüşmenin ardından aynen şöyle dedi: “PYD yüzünden ABD’yle küsecek değiliz.”

Yani ABD alacağını almış, Ankara’ya da Biden‘ın ağzından “Kürt devleti kurmak gibi bir düşüncemiz yok” lafı hediye edilmişti!

ERDOĞAN: ‘ABD’YLE İLİŞKİMİZ VAZGEÇİLMEZ’

2) Erdoğan-Obama görüşmesi ile AKP’nin Atlantik’le ilişkisinin altı çizilmiş oldu. Zaten Erdoğan daha Obama‘yla görüşmeye girmeden önce o pozisyonu ilan etmişti: “ABD ile ilişkilerimiz vazgeçilmezdir. Türkiye-ABD ittifakının alternatifi yok.”

3) Erdoğan Atlantik pozisyonunu ilan etmesinin doğal bir sonucu olarak Washington’dan Rusya’yı hedef aldı; “Putin‘i tarih affetmeyecek” dedi!

Bu açıklamadan üç gün sonra iki Türk savaş gemisinin işbirliği mesajlı olarak Ukrayna’ya gönderilmesi de Rusya’nın sahada hedef alınması anlamına geliyordu.

ERDOĞAN’IN ÖZEL ORDUSU!

4) Erdoğan-Obama görüşmesinin ardından TSK’nin IŞİD’e karşı operasyonları başladı. TSK üç gün üst üste IŞİD hedeflerini top atışıyla vurdu.

5) Erdoğan, Suriye’de savaşması için kurdukları Arap-Türkmen ordusunun listesini Obama‘ya verdi: “IŞİD’le mücadele için ABD’ye 1800 isim verdik, 600 isim daha vereceğiz. Bunlar yetişmiş insanlar; bir kısmı Arap bir kısmı Türkmen. Bu insanlar şu andan mücadele için herşeye hazırlar.

Erdoğan’ın ‘özel ordusu’ Şam yönetiminin de bilgisi dahilindeydi. Esad, Rus ajansına verdiği uzun röportajda şöyle diyordu: “Suriye’de artık Türk ordusu olarak tanımlanamayacak olan Erdoğan’ın ordusu savaşıyor.”

6) Pentagon, rafa kaldırılan Eğit-Donat programının yeninden başladığını ilan etti.

OBAMA-ERDOĞAN KAZANDI, TÜRKİYE KAYBETTİ

Tüm bu sonuçlara baktığımızda Obama‘nın da, Erdoğan‘ın da istediklerini aldığını söyleyebiliriz.

Kaybeden ise maalesef yine Türkiye oldu!

Mehmet Ali Güller
4 Nisan 2016

2 Yorum

ABD’nin Reza Zarrab operasyonunun hedefi

AKP Hükümeti’nin yolsuzluklarının göbeğinde olan Reza Zarrab‘ın ABD’de tutuklanması önemli bir gelişmedir. Fakat Zarrab‘ın tutuklanmasından hareketle Türkiye’deki muhalif çevrelerin “ABD’den çare bekleme” ruhhaline girmesi oldukça sorunludur!

Yolsuzlukların en büyük kaynağı olan emperyalist-kapitalist ABD’den “yolsuzlukla mücadele” beklemek saflıktır.

Kaldı ki bu meselenin kaynağı da zaten ABD’dir! Açalım:

İRAN’LA TÜRKİYE’NİN FARKI

ABD, siyasi rakip olarak gördüğü İran’a uzun yıllardır ambargo uyguluyor, müttefiklerini de bu ambargoya uymaya zorluyor. Yaptırımlar altında sıkışan İran devleti ise ambargoyu delmeye çalışıyor.

İşte Babek Zencani ile Reza Zarrab ortaklı ambargo delme girişimi de bunlardan biridir.

Ancak ikili Tahran’a kazık atıyor. Her ikisi de İran halkının parasının önemli bir bölümüne el koyuyor. Bu durum ortaya çıktığında Tahran Zencani‘yi tutukladı ve yargıldı.

Ortağı Zarrab ise Türk vatandaşlığına geçerek ve AKP Hükümeti’nin kimi yetkilileriyle İran halkından çaldığı parayı “paylaşarak” yırttı! 17-25 Aralık 2013 operasyonları, işte bu “paylaşımı” ortaya çıkaran operasyonlardı.

Özetle İran kendi sorununu bir devlet gibi çözebildi ama Türkiye, ambargoyu delme parasından pay alan yöneticileri nedeniyle bu sorunu örttü.

AKP HÜKÜMETİ’NİN SORUMLULUĞU

Asıl mesele bu noktada başlıyor: Şimdi ABD AKP’nin örttüğü bu sorunu açarak ve kullanarak çıkar elde etmeye çalışacak.

Bu noktada “ABD’den çare umar” hale gelmek de hatalı bir pozisyon almaktır, ABD karşıtlığı üzerinden AKP savunuculuğuna düşmek de hatalı pozisyon almaktır.

Çünkü meselenin bu noktaya glmesinin sorumlusu AKP Hükümeti’dir. Hükümet yolsuzluğa bulaşmasa, Türkiye bu meseleyi İran gibi çözebilse, ABD’ye kullanılacak bir mesele bırakılmamış olurdu.

Bu durumda meseleyi kullanan kadar, hatta ondan daha fazla, meseleyi yaratan sorumludur!

ANKARA’YI YENİ İHTİYACA UYARLAMA OPERASYONU

Peki ABD bu meseleyi nasıl kullanacak?

Öncelikle şunu belirtelim: Zarrab‘ın nasıl vize alabildiği, bir yılöncesinden iddianamesi hazırlandığı halde neden ABD’ye gittiği, Washington’un Zencani‘yi kara listeye alırken Zarrab‘ı almaması gibi somut durumlar, bir anlaşma ihtimaline işaret etmektedir.

Nitekim Aydınlık gazetesi Zarrab‘ın ABD’ye gitmeden önce İstanbul’da FBI yetkilisiyle anlaştığını haber yaptı.

Bu tablo ABD’nin Zarrab meselesini Türkiye’ye karşı kullanacağına işaret etmektedir. Bize göre operasyonun Türkiye-İran ilişkisini esas aldığı iddiası doğru değildir, bu ilişkinin ne oranda etkileneceği talidir.

Zarrab‘ı tutuklamak Türkiye-İran işbirliğini doğrudan engelleyebilecek olsa, İran Zarrab‘ın ortağını idam etmeye kalkmazdı! Türkiye-İran işbirliğinin önündeki engel Zarrab değil, AKP Hükümeti’nin Ortadoğu’da Atlantik taşeronluğu yapmasıdır! (Tabi AKP Hükümeti’nin bu operasyondan sonra ABD’nin yeni ihtiyaçlarına göre hizalanması, Türkiye’yi komşularıyla daha da düşman yapacaktır, o ayrı konu…)

ABD için asıl mesele, Zarrab’ın pislikleri üzerinden Ankara’yı sıkıştırmaktır; Türkiye’yi Ortadoğu’daji hedeflerine “tam uyumlu” hale getirebilmektir.

AKP’DEN KURTULMAK EN YAKICI İHTİYAÇ

ABD’nin bu operasyonu bile Türkiye’nin neden AKP Hükümeti’nden kurtulması gerektiğini göstermektedir. AKP Hükümeti iş başında oldukça, ABD Ankara’yı çeşitli yöntemlerle kendi hedeflerine uyumlu hale getirebilecektir.

Sırf ABD karşıtlığı üzerinden AKP’yi savunmak, sonuçları bakımından ABD’ye yararlı bir hükümeti işbaşında tutmaktan başka birşey değildir!

Türkiye’nin ulusal ve devrimci kuvvetleri, asıl bu probleme yoğunlaşmalıdır!

Mehmet Ali Güller
25 Mart 2016

3 Yorum

Bombalarla ‘Amerikan Koridoru’ çiziliyor

20 Temmuz 2015’te Suruç’ta patlatılan bombadan beri, bir PKK, bir IŞİD Türkiye’de canlı bomba patlatıp duruyor. Sanki PKK ile IŞİD Türkiye’ye karşı ittifak yapmış gibi…

Oysa Kobani’de savaşıyorlardı! Hatta Türkiye ile ABD’nin Kobani’de IŞİD ve PKK piyonları üzerinden savaştığı bile savunulmuştu!

OBAMA’NIN IŞİD STRATEJİSİ

O zaman ısrarla belirttik: Tamam Kobani’de IŞİD ve PKK çatışıyordu ama bu Türkiye ile ABD’nin piyon savaşı değildi. PKK de IŞİD de, hatta Türkiye’yi yöneten AKP Hükümeti de ABD’nin araçlarıydı.

Washington, stratejisi için gerektiğinde araçlarını çarpıştırıyor, gerektiğinde araçlarının kendi çıkarları için çatışmasına sessiz kalıyordu.

Peki neydi ABD’nin stratejisi? O sırada Kaynak Yayınları‘ndan çıkardığımız “IŞİD: Kara Terör” kitabımızda yazdık. Zaten gizli saklı da değildi; ABD Başkanı Barack Obama, “IŞİD’e karşı mücadele stratejisi” diye bunu açıklamıştı.

Strateji şuydu: ABD’nin liderliğinde Türkiye’nin de dahil olduğu ülkeler IŞİD’i Irak ve Suriye’de havadan bombalayacak, ağırlığını Kürt grupların oluşturduğu kara güçleri de IŞİD’i ele geçirdiği yerlerden çıkaracak.

Peki sonra? Karada çarpışanlar, yani Irak’ta Barzani, Suriye’de PKK-PYD, IŞİD’den arındırılmış bölgelere el koyacak!

BARZANİ DE PYD DE BÜYÜDÜ!

Hadi gelin sonuçlara bakalım:

Irak’ta durum şu: IŞİD’in Musul’u işgalinden önce Irak’taki topraklarının yüzölçümü 41 bin kilometrekare olan Barzani, topraklarını neredeyse iki katına çıkardı. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin denetiminde olan topraklar şu anda tam 71 bin kilometrekare. (AA, 18 Mart 2016)

Yani Barzani, ABD’nin IŞİD’le mücadele stratejisi sayesinde tam 30 bin kilometrekare toprak kazandı!

Suriye’deki durum şu: PYD ikisi Fırat’ın doğusunda, biri Fırat’ın batısında üç kanton ilan etmişti. ABD’nin IŞİD stratejisi sayesinde Fırat’ın doğusundakileri önce genişletti, sonra birleştirdi. Fırat’ın batısındakini de bir miktar genişletti. PYD şu anda da kantonlar yerine kuzey federasyonu ilan etti.

Kuşkusuz tüm bunlar aslında tek yanlı ilanlardır, fakat Türkiye ABD cephesinde kalmaya devam ettiği müddetçe adım adım gerçekliğe dönüşecektir. Geriden kalan 25 yıllık Irak pratiği ortadadır.

ABD’NİN ÜST, PKK VE IŞİD’İN ALT HEDEFLERİ

Bir IŞİD, bir PKK’nin patlattığı canlı bombalara işte bu açıdan bakmak gerekiyor. Kuşkusuz her iki araç da bombaları patlatırken kendi alt hedeflerine sahiptir. Fakat daha önemli olan ABD’nin üst hedefidir!

Örneğin IŞİD, başta insan olmak üzere her türlü ihtiyacını karşıladığı Türkiye geçiş yolunun daraltılmasına tepki gösteriyordur. Örneğin PKK, AKP Hükümeti’ni masaya oturtmak istiyordur.

Fakat iki aracı da stratejisine uygun olarak yönlendiren ABD’nin hedefi daha önemlidir: Büyük Kürdistan’ın Irak ve Suriye parçalarını büyütmek; Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanacak Amerikan Koridoru’nu ilerletmek.

Tabi bunları gerçekleştirebilmek için de Türkiye’yi AKP Hükümeti’nin kullanışlılığı üzerinden sıkıştırmak; Ankara’yı komşularıyla, İran’la ve Rusya’yla düşmanlaştırmak gerekiyor!

KÜRDİSTAN İSRAİL’İN DEĞİL ABD’NİN PROJESİ

“PKK baş düşman” diye bakılırsa, ABD’nin bu hedefleri iyi çözümlenemez. Hatta terörle mücadele operasyonları başlattı diye AKP Hükümeti milli cephede görülür.

Dahası Kürdistan planının asıl sahibinin ABD değil, İsrail olduğu savunulmaya başlanır; Washignton’un Kürdistan’dan vazgeçebileceği iddia edilir.

Oysa ikinci İsrail planı olan Kürdistan planı, tıpkı birinci İsrail gibi ABD projesidir! Washington için stratejik hedeftir!

AKP’DEN KURTULMA ZORUNLULUĞU

Tüm bunlardan çıkarılacak sonuçlar şunlardır:

1) Canlı bombaları PKK ve IŞİD patlatmaktadır, fakat terörün asıl kaynağı ABD’dir. ABD, PKK ve IŞİD’le türlü ilişki kurmuş ve teröre zemin arattmış bir iktidarın terörü ezmesi, teröre çözüm ve çare üretmesi mümkün değildir.

Daha iki gün önce Erdoğan TRT ekranında şöyle demektedir: “Çözüm sürecinde valilerimize ufak tefek konularda ‘terör örgütünü sıkıştırmayın, üzerlerine gitmeyin’ diye tavsiyemiz olmuştu. Bu bir iyi niyetti, fakat istismar edildi ve o süreç içinde ülkemize ciddi manada silah girişi oldu.” (TRT, 20 Mart 2016)

2) Barzani’yle işbirliği yaparak PKK-PYD dengelenemez. Amerikan Koridoru’nun bir ayağı Barzani‘dir, bir ayağı da PKK. Ankara biriyle ortaklık kurarak koridoru önleyemez.

3) Büyük Kürdistan projesi ABD projesidir ve ABD cephesi içinde kalarak, (İncirlik Mutabakatı imzalayarak, NATO’yu bölgeye davet ederek) bu proje engellenemez.

4) ABD emperyalizmi sayesinde PKK bir Türkiye meselesi olmaktan çıkarılmış, önce bölgeselleştirilmiş, daha sonra da uluslararasılaştırılmıştır. Artık sorun dolaylı olarak komşularımızın da sorunudur.

O nedenle Türkiye komşularla ittifak yapmalıdır. Türkiye, İran, Irak ve Suriye ittifakı Kürt sorununa Kürtlerin de yararına olacak asıl çözümü sağlamının tek yoludur.

5) Türkiye-Rusya işbirliği, ABD emperyalizminin Ortadoğu’yu dizayn etme hedefinin en önemli panzehridir.

HALK HAREKETİNE YOĞUNLAŞMAK

Görüldüğü gibi bu sonuçların önündeki tıkaç Erdoğan ve AKP Hükümeti’dir. Türkiye önce bu tıkaçtan kurtulmalıdır!

“ABD Erdoğan‘ı yıkacak” senaryolarıyla Erdoğan‘a dolaylı destek verileceğine, Erdoğan‘ı asıl yıkacak kuvvet halk hareketi için çalışılmalıdır!

Mehmet Ali Güller
22 Mart 2016

 

 

4 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın