Archive for category Politika Yazıları

Rusya Suriye’den neden çekiliyor?

Öncelikle belirtelim: Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin‘in Rus hava güçlerini Suriye’den çekme kararı alması, toptan bir çekilme anlamına gelmiyor. Tartus’taki Deniz Üssü’nün ve Lazkiye’deki Hava Üssü’nün kalıcılaştığı, hatta S-400 hava savunma sisteminin de korunacağı koşullarda Putin‘in kararı olsa olsa bir siyasi manevra olarak değerlendirilebilir.

Peki Putin‘in hedefi ne? Moskova neden Suriye’den kısmen geri çekiliyor?

ABD-RUSYA ANLAŞMASI MI?

Bu sürpriz kararı yorumlayan uluslararası analistlerin hakim görüşü şu: ABD ve Rusya Suriye’nin paylaşımında anlaştı!

Kuşkusuz kategorik olarak bir anlaşma olma ihtimaline karşı değiliz ancak mevcut duruma baktığımızda bir paylaşım anlaşmasından ziyade, ABD’nin beş yılın sonunda Rusya’nın dayattığı siyasi çözüme mecbur kalması söz konusu…

Bunu da bir anlaşma yerine “siyasi çözümde uzlaşma” kavramıyla açıklamak daha doğru olur.

Kaldı ki Moksova, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğünden yana ve bu konuda bir taviz verdiğine dair elde bir veri yok.

Dahası başta İran olmak üzere bölge kuvvetleri de Suriye’nin bütünlüğünü esas alıyor.

ABD FEDERAL SURİYE’YE KARŞI MI?

Diğer yandan ABD de PYD’nin girişimiyle başlatılan “federasyon sürecine” karşı olduğunu ilan etti. PYD’nin kantonları lağvedip yerine Kuzey Suriye Federasyonu kurma hamlesi Washington’un desteğini alamadı.

Fakat bu durum yanıltıcı olmamalı. ABD için Suriye’nin parçalanması, Büyük Kürdistan ana hedefinin bir alt hedefi olarak stratejik önemdedir.

Ancak şartlar, Rusya’nın askeri varlığı, dahası Türkiye’nin milli kuvvetlerinin İran ile bu tehdit kapsamında ittifak yapabilme olasılığı ABD’yi daha temkinli hareket etmeye itiyor. Buna bir de Obama‘nın kalan aylarını “sorunsuz” tamamlama ihtiyacı da eklenmeli…

ABD’nin birincisi Kürt örgütleri Rusya’ya kaptırmama ihtiyacıyla, ikincisi de Ankara’yı yanında tutma hedefiyle yaptığı kimi PYD karşıtı açıklamalar taktikseldir.

ABD’nin 25 yıldır adım adım geliştirdiği Büyük Kürdistan hedefi için yakıcı aciliyeti yoktur. Geride kalan 25 yılın en önemli strateji dersi, ABD’nin süreci Ankara-Tahran ittifakı kurulumasını önleyecek incelikte ve buna uygun olarak da gerektiğinde Kürt örgütlerini frenleyerek ilerletmiş olmasıdır!

SİYASİ ÇÖZÜM HEDEFLİ MANEVRA

Bu şartlar altında Moskova’nın Suriye’den kısmi çekilme kararı almasının biri iç, ikisi dış olmak üzere üç nedeni vardır:

1) Birinci neden ekonomiktir. Suriye’de 6 aydır süren operasyonların bir maliyeti vardır. Diğer yandan ekonomisi büyük oranda enerjiye dayalı olan Rusya, enerji fiyatlarındaki düşüklük nedeniyle zaten sıkıntıdadır.

Batı, bu gerçeklik nedeniyle Rusya’nın Suriye’ye askeri müdahalede bile bulunamayacağını düşünüyordu. Çin’in bu noktadaki önemi tarihidir: Pekin ile Moskova’nın enerji anlaşmaları, milli paralarla ticareti, zorluğa rağmen Rusya’yı bir ölçüde rahatlatmış ve Suriye desteği için elini rahatlatmıştır.

Şimdi Putin bu iç sorunu, sahada en avantaj elde ettiği anda ve daha fazla zorlamadan dengelemek istiyor.

2) Rusya’nın Suriye’ye 30 Eylül 2015’ten itibaren askeri destek vermesindeki temel hedef, Suriye’yi beş yıldır bölgedeki müttefikleriyle parçalamak isteyen ABD’yi siyasi çözüm masasına mecbur etmek içindi. Moskova bu hedefini gerçekleştirdi. Sahada askeri başarılar sağlayıp, ABD’yi Cenevre masasına oturttu.

Rusya’nın şu aşamada Suriye’den geri dönüşü saklı olmak üzere kısmen geri çekilmesi, ABD’yi masaya hâlâ karşı çıkan müttefiklerini baskılaması için yapılmış bir siyasi manevra, bir diplomasi jestidir.

3) Moskova’nın bu kararı aynı zamanda Kürt örgütlerini ABD denetiminden kısmen çıkarma hedefiyle ilgilidir.

Daha önce dikkat çekmiştik: Obama‘nın IŞİD’le mücadele stratejisi Kürtleri Şam ve Bağdat’tan koparmayı esas alırken, Putin‘in IŞİD’le mücadele stratejisi tersine Şam-Bağdat-Kürt ittifakını esas alıyordu.

ANKARA’NIN ÖNÜNDEKİ FIRSAT

Aslında süreç Ankara’nın önüne tarihi fırsat çıkarmıştır. Türkiye hem “federal Suriye” projesine karşı hızla İran’la ittifak yapabilir, hem de uçağını düşürerek cephe cepheye geldiği Rusya’yla ilişkileri tamir edebilir. Bu durum kuşkusuz Ankara-Şam barışını da getirecektir.

Ancak tersine Erdoğan ve AKP Hükümeti bu şartları da baltalamaya çalışmaktadır. Bir yandan desteklediği terörist-muhalif gruplar aracılığıyla Cenevre masasını devirmeye, diğer yandan da mülteci politikası ile ateşkes sürecini sabote etmeye çalışmaktadır.

Dolayısıyla mesele hem Türkiye için hem de bölge barışı için gelip gelip AKP iktidarı sorununa çarpmaktadır!

Mehmet Ali Güller
17 Mart 2016

6 Yorum

13 Mart bombasının hedefi ve panzehri

37 yurttaşımızı kaybettiğimiz son terör saldırısı artık Türkiye’nin belli bir dalga boyu içinde terörle istikrarlı hedef alındığını ortaya koyuyor: Bir başkentin son altı ayda üç büyük terör saldırısıyla hedef alınması sıradışıdır.

Kuşkusuz “bombacı kim”, “bombayı attıran kim” soruları ve yanıtları önemlidir. Fakat bu kronikleşmiş “terör dalgası” durumu, meseleye acilen çok daha farklı bir pencereden bakmayı gerektiriyor: İktidar krizi!

Bombaların sahibi kim olursa olsun, hedefi ne olursa olsun, tüm bunlardan bağımsız olarak ortaya çıkan en büyük gerçek Türkiye’nin ciddi bir iktidar krizi yaşadığı gerçeğidir.

ÜÇ İHTİMAL VE AMERİKANCI İKTİDAR SEÇENEKLERİ

Tabi eldeki ilk verilere ve siyasi gelişmelere bakarak 13 Mart bombasının hedefi açısından şu ihtimalleri düşünmeliyiz:

1) Ankara bombaları “yeni-Açılım masası” kurmayı hedefliyor.

2) Ankara bombaları “ya başkanlık ya kaos” eksenli saltanat mücadelesiyle ilgilidir.

3) Ankara bombaları Erdoğan’la tıkanan “model ortaklığı” darbeyle bir üst versiyona güncelleme hedefi taşıyor.

Her üç ihtimal de aslında birbiriyle ilintilidir; hatta ikisi birbirinin bütünleyenidir.

İhtimallerden hangisinin gerçekçi olduğu önümüzdeki günlerde daha da netleşecektir.

PANZEHİR: KOMŞULARLA ANLAŞMA

Ankara bombasının ana ve alt hedefleri ne olursa olsun, Türkiye’nin acil ihtiyacı doğru panzehri bulmaktır. Zira hangi hedef gerçekleşirse gerçekleşsin, hem Türkiye’yi hem de bölgeyi hedef almaktadır. Çünkü her üç ihtimalin de Türkiye’yi zorladığı yer bölgesel savaş meydanıdır!

Panzehir “yurtta barış, komşularda barış” ilkesine dayanan, anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı bir çizgidir.

“Yurtta barış, komuşlarda barış” ilkesi pasif bir temenni değil, tersine tıpkı Atatürk‘ün zamanında uygulandığı gibi komşularla aktif bir işbirliğini esas almalıdır.

Türkiye bir yol ayrımındadır. Ya Suriye politikasını hızla değiştirecek ve Moskova-Tahran-Şam ekseni ile anlaşacak, ya da terör dalgalarıyla güncellenen “model ortaklığı” içinde bölgeyi daha büyük bir ateşe sokacak.

Ankara bombalarının ortaya koyduğu gerçeği “iktidar krizi” diye nitelememiz bu nedenledir. Çünkü mesele en sonunda gelip en yakıcı şekilde Türkiye’yi hangi çizginin yöneteceği sorusuna dayanmıştır.

Türkiye ya bir halk hareketi ile saray saltanatını yıkacaktır, ya da terör dalgalarıyla zorlanan Amerikancı seçeneklerden birine mecbur kalacaktır.

Bu noktada en büyük tehlike ise Washington’daki bir kanadın BOP eşbaşkanına “ya reform ya istifa baskısı” yapmasına bakarak “Erdoğan’ı savunma çizgisine” girilmesidir. Erdoğan her durumda ABD içi seçeneklerin bir parçasıdır.

Türkiyeci bir çözüm bulabilmek, öncelikle bu noktaya esaslı bir çizgi çizmekten geçer!

Mehmet Ali Güller
14 Mart 2016

3 Yorum

AKP eliyle Türkiye’ye ABD-NATO kuşatması

TRT World‘ün canlı yayını sırasında Kilis’e 8 roket düşmesi ve Kilis Belediye Başkanı Hasan Kara‘nın NTV canlı yayınında NATO’dan acil müdahale istemesi, haliyle savaş lordlarının tapelere yansıyan “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderir, Türkiye’ye sekiz füze attırır, savaş gerekçesi üretirim” demesini anımsattı.

Üstelik hemen bir gün öncesinde Başbakan Ahmet Davutoğlu NATO Genel Sekreteri Jens Soltenberg ile görüşmüş ve “sınırlarımızda NATO varlığı görmek isteriz” çağrısı yapmıştı.

Zaten Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, Esad‘ı altı ayda deviremeyeceklerini gördükleri günden bu yana önce ABD’yi, sonra da NATO’yu sürekli göreve davet ettiler.

2012’deki kimyasal komplo sırasında ABD’ye yapılan “Suriye’ye saldır” çağrıları da, Rus uçağının düşürülmesinden sonra NATO’ya yapılan çağrılar da Moskova-Tahran-Şam hattının kararlı direnişi nedeniyle yanıt bulmadı.

Ancak Erdoğanların beklentisi sürüyor. Üstelik ABD’nin daha doğrudan müdahalesini savunan cumhuriyetçilerin ya da Hillary Clinton gibi AKP’nin “uçuşa yasak bölge” planlarına destek veren demokratların seçim kazanma ihtimali, Erdoğan ve Davutoğlu ikilisini daha da iştahlandırıyor.

Cenevre-3 görüşmelerinin baltalanması ve çözüm arama platformlarının dinamitlenmesi bu beklenti nedeniyledir.

ABD’NİN TÜRK-RUS ÇATIŞMASI HEDEFİ

Burada önemli olan nokta şudur: Tamam ABD de, NATO da Moskova-Tahran-Şam hattının sağlamlığı nedeniyle AKP’nin çağrılarına şu aşamada olumlu yanıt veremiyorlar ama bir taşla bir kaç kuş vurabilmek için adım adım hazırlıklar yapıyorlar. Anlatmaya çalışalım:

Washington için en ideal Ortadoğu, sürekli çatışmaların olduğu Ortadoğu’dur. Böylece sürekli müdahale etme zemini bulacaktır. Örneğin Türkiye-İran çatışması hem ABD’nin düşmanı olan Tahran’ı zayıflatacaktır, hem de “büyük lokma” olan Ankara’nın daha iyi kontrol edilebilmesini sağlayacaktır.

Yeni konjonktür Washington için bir de Türk-Rus çatışması arzusu doğurdu. ABD böylece küresel boyutta karşısında konumlanmış olan Rusya’yı bölgede zayıflatmak istemektedir.

Ancak Türkiye’nin bu büyük stratejiyi doğru okuyacak bir yönetimi maalesef yoktur. Tersine Ankara İncirlik Mutabaktı’nı imzaladığı günden bu yana bir girdaba girmiştir.

Ankara’nın NATO’yu devreye sokabilmenin gerekçesi olarak Rus uçağını düşürmesinin nasıl bir tuzak olduğunu devletin merkezi kurumları hâlâ çözememiştir.

İNCİRLİK MUTABAKATI’NIN 9 SONUCU

Meseleyi daha iyi inceleyebilmek için öncelikle İncirlik Mutabakatı’nın imzalanmasından bu yana neler olduğuna bir bakmamız gerekiyor:

1) İncirlik sadece ABD’nin değil, Fransız, Katar ve Suudi uçaklarının da yerleştiği bir üsse dönüştü.

2) Diyarbakır ve Malatya hava üsleri ABD’nin IŞİD straejisinin ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlandı.

3) ABD özel kuvvetleri parça parça Irak ve Suriye’ye yerleşmeye başladı. ABD bu özel kuvvetleri için yeni üsler inşa etmeye başladı.

4) CIA ve MİT Türkiye’nin Suriye sınırında koordinasyon merkezi kurdu.

5) Türkiye Rus uçağını düşürdü; Ankara ile Moskova cephe cepheye geldi.

6) Türkiye “Suriye’ye kara savaşı” isteyen Suudi Arabistan’ın İslam Ordusu kurma kararına dahil oldu. Türk ve Suudi uçakları Konya’da ortak tatbikat yaptı. Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar Suudi Kral’ının yanında muharebe kıyafetiyle Moskova’ya mesaj verdi.

7) Ankara ile Riyad’ın birleştirdiği gruplar Rus hava kuvvetlerinin desteğiyle ülkesinin kuzeyinde egemen olmaya çalışan Suriye Ordusu’na karşı “özel kuvvet koordinasyonu” destekli operasyonlar yaptı. Bu süreçte Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar “Rus jetleri desteklediğimiz ılımlı muhalifleri bombalıyor” diyerek doğrudan Moskova’yı hedef aldı.

8) NATO gemileri “mülteci sorunu” gerekçesiyle Ege’ye yerleşti. Yine NATO gemileri Uluslararası Koalisyon’a destek amacıyla Doğu Akdeniz’e konumlandı. NATO ayrıca Konya’ya Awacs sistemi yerleştirme kararı aldı.

9) Türkiye, İsrail’le görüşmelere ve adım adım anlaşmaya başladı. Erdoğan “İsrail’e ihtiyacımız var” açıkalaması yaptı!

ÇIKIŞ İÇİN 3 HAMLE

Listeyi daha da uzatabiliriz. Fakat bu kadarı bile Türkiye’nin nesnel olarak nasıl adım adım kuşatıldığını ortaya koymaktadır.

ABD, Rusya-İran-Suriye hattına karşı Türkiye’yi İsrail-Suudi Arabistan eksenine bağlıyor ve Ankara’yı büyük savaş planlarının göbeğine yerleştirmeye çalışıyor.

Türkiye’nin bu tehlikeden kurtuluşu öncelikle şu üç şeye bağlıdır:

1) Erdoğan‘ın başkanlığı engellenmeli. Erdoğan‘ın başkanlığını engelleyebilmek, AKP iktidarından da kurtulmanın başlangıcıdır.

2) İncirlik Mutabakatı iptal edilmeli. Mutabakat gizli Bakanlar Kurulu kararı olsa bile TBMM devreye sokulabilir. Bunun için de tıpkı 1 Mart tezkeresinin engellenmesi sürecindeki “cephe siyaseti” gereklidir.

3) Suriye politikası değiştirilmelidir. Devletin merkezi kurumlarının başlatacağı bir adım adım Şam’la anlaşma dönemine girilmelidir. Şam’la anlaşmak pratikte Moskova ve Tahran’la da anlaşmak demektir.

Mehmet Ali Güller
10 Mart 2016

2 Yorum

Yalana ‘basın özgürlüğü’ olur mu?

Basının görevi özetle halka gerçekleri duyurmaktır. Bu nedenle basın özgürlüğü, gerçeği aramaya ve o gerçeği duyurmaya özgürlüktür.

Gerçekler yerine yalanları, hatta iftiraları yazanlara “basın özgürlüğü” istemek ise budalalıktır!

ZAMAN’LA DAYANIŞMA, YALANLA DAYANIŞMADIR

Bu girişi AKP Hükümeti’nin Zaman gazetesine kayyum ataması sonrası başlayan “basın özgürlüğü” tartışmaları nedeniyle yaptık.

Kuşkusuz AKP Hükümeti’nin Zaman gazetesine “el koyması” hukuki değildir. Çünkü AKP Hükümeti Zaman‘ı Ergenekon ve Balyoz süreçlerindeki tertipleri ve iftiraları nedeniyle değil, kendi çıkar çatışması nedeniyle susturmaya çalışıyor. Zira o tertip ve iftiralarda ortaktılar…

Fakat AKP Hükümeti’nin bu “hukuksuzluğu”, Zaman gazetesi için “basın özgürlüğü” kampanyası yapmayı, “Zaman‘la dayanışmayı” gerektirmez!

Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi, basın özgürlüğü gerçek haber için vardır; örneğin ÇYDD’den burs alan kızların askerlerle fuhuş yaptırıldığı alçaklığını yazanlar için yoktur!

Basın özgürlüğü gerçeği kovalayan gazeteler için vardır; TSK’ye kumpas kuran, subaylara en alçakça iftiraları atanlar için yoktur!

Basın özgürlüğü gerçeği yazanlar için vardır; Gezi’yi yapan o pırıl pırıl gençleri hırsızlıkla ve ahlaksızlıkla suçlayanlar için yoktur!

Zaman‘la dayanışma, yalanla dayanışmadır!

CHP’NİN BÜYÜK HATASI

Zaman‘ın arşivlerinde yığılı bu ahlaksız haberler ortadayken, Zaman için “dayanışma” ve “basın özgürlüğü” kampanyaları başlatanlar, aslında gerçeğe değil, yalan habere özgürlük istiyorlar!

Yalan habere özgürlük istemek ise ancak “yetmez ama evetçi” türünden liberallere yakışır, yakışıyor.

Türkiye’de “basın özgürlüğü” edebiyatı yapabilecek en son kesim F-Medya’dır. Onu AK-Medya izler. Bu ikisiyle dayanışmak, bu ikisine “basın özgürlüğü” istemek, hele de devrimciler için, saflıktır, budalalıktır…

Başta CHP yönetimi olmak üzere kimi kesimlerin bu “basın özgürlüğü” tuzağına düşmesi vahimdir. Daha vahimi ise CHP yönetiminin o tuzağa gönüllü girmesidir!

Tersine CHP dahil bu kesimlerin gerçek görevi, FETÖ ile mücadele etmektir; tabii hukuk içinde ve ortağı AKP’yi de hedef alarak…

AKP-CEMAAT ÇATIŞMASINDAN YARARLANMAK

AKP ile Cemaat arasındaki çatışmayla ilgili onlarca yazı yazdık. Hatta AKP ile Cemaat arasında daha çatışmanın açık işareti bile yokken, ABD’deki Gladyo yarılmasına bakarak, bu çatışmanın alt Gladyolara da kaçınılmaz olarak sirayet edeceğini belirttik.

Çatışma başladığında da şu hattı önerdik: AKP ile Cemaat’in çatışması Türkiye’nin yararınadır, demokrasi kuvvetlerinin önünü açar. Bu nedenle çatışmadan azami yararlanmak gerekir. Fakat taraflardan birine destek vermek hatadır.

Dahası somutlamıştık: AKP Hükümeti’nin F Tipi örgütle mücadele etmesi iyidir fakat F Tipi’ne karşı “AKP’yle birlikte olma” çizgisi yanlıştır; “elini tutmamak” yeterlidir.

Diğer yandan F Tipi örgüt ile AKP Hükümeti’nin suç ortaklığını sürekli vurgulamak, her ikisiyle de mücadele etmek gerektiğini vurgulamştık. Zira tersinde Erdoğan karşıtı geniş cepheden kopulurdu…

DEMOKRASİ CEPHESİNİN GÖREVİ

Bugün gelinen noktada demokrasi cephesinin görevi şudur: F Tipi ile mücadele süreci, AKP Hükümeti’nin kenarından dolanmasına izin vermeden, Ergenekon ve Balyoz tertipleri eksenine çekilmelidir.

Bugünün pratiğinde ancak bu şekilde “suç ortaklarıyla” mücadele edilir.

Aksi taktirde süreç iktidara, Erdoğan‘a ve onun başkanlık kampanyasına yarar.

Nitekim “çatışmadan yararlanma” çizgisi yerine “F Tipi’ne karşı AKP’yle birlikte olma” çizgisinin hakim olduğu 3 yıllık siyasal iklimin muhasebesi ortadadır: AKP dört seçim kazanmış, Erdoğan başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına yükselmiştir…

Oysa başta Suriye krizi de ortaya koymaktadır ki, Türkiye’nin ihtiyacı F Tipi Örgüt kadar AKP’den de kurtulmaktır!

Mehmet Ali Güller
6 Mart 2016

 

 

7 Yorum

Turuncu Darbe senaryosu Erdoğan’a yarar

ABD’li gazeteci Mike Whitney‘in Suriye konusundaki analiziyle başlayan “turuncu darbe” tartışması sürüyor.

Aslında Whitney‘in analizi önemli noktalar içeriyor; özetle ABD’nin Türkiye’yi Suriye’de tuzağa çektiği ve bir Türk-Rus çatışması istediği işleniyor. Ancak bu önemli noktalar yerine, basında Whitney‘in sadece “ABD bir renkli devrimle Erdoğan’ı devirecek” iddiası tartışılıyor.

Hatta tartışma boyutlandı ve birincisi “turuncu devrim” ikincisi de “darbe” üzerinden yapılıyor. Dahası ikisinin birleştirildiği senaryolar bile yazılıyor.

Örneğin görüşleri sosyal medyaya düşen kimi emekli askerler TSK’nin içindeki FETÖ’cülerin darbe yapacağını savunuyor. Örneğin üst düzey bir AKP’li yetkili “FETÖ’nün HDP ile işbirliği yaparak baharda darbeye hazırlandığını” söylüyor. (Aydınlık, Turuncu Darbe Tezgahı, 27 Şubat 2016)

ERDOĞAN’I CUMHURBAŞKANI YAPAN SENARYOLAR

Aslında ABD’nin Erdoğan‘ı devireceği tartışmaları yoğun olarak 2012’den beri yapılmakta. Her seçimden önce ya “Erdoğansız AKP” senaryoları çizilmekte, ya ABD’nin “CHP-MHP kolaisyonu” istediği iddia edilmekte, hatta bir sentez olarak Erdoğansız AKP ile Yeni-CHP’ye koalisyon bile yaptırılmaktadır!

Bu senaryoların gerçeği yansıtmağını incelediğimiz onlarca makale yazdık. Özetle bugün için de geçerli olan şu üç noktaya dikkat çektik:

1) ABD artık öyle düğmeye basarak iktidar değiştirecek güçte değil.

2) ABD için Erdoğan hâlâ en işlevsel aktördür. Erdoğansız AKP mümkün değildir. Erdoğan yoksa AKP hem küçülür hem de parçalanır.

3) ABD, oy desteği yüzde 30-35’in altına düşmeyen biriyle çalışmaya mecburdur.

O gün yazdıklarımıza Mısır ve Hüsnü Mübarek örneği vererek itiraz edenler oldu. Fakat bu benzetme doğru değildi. Zira Hüsnü Mübarek’i ABD değil Mısır halkı devirdi. Hatta ABD uzun bir süre Mübarek‘i savundu fakat halk hareketini engelleyemeyeceğini gördüğü noktada “Mübarek’i feda edip rejimi kurtarmaya” ve İhvan montajıyla halk hareketinin yönünü değiştirmeye çalıştı.

Dahası o süreçte ortaya atılan bu senaryoların propaganda edilmesine, son tahlilde Erdoğan‘a yaradığı için de itiraz ettik.

Sonuç ortada: “Erdoğan bitti” analizleriyle AKP’den çok CHP ve MHP’ye muhalefet edilen süreçlerin sonunda Erdoğan artık Cumhurbaşkanı. Dahası fiilen yürüttüğü başkanlığına anayasal statü sağlamaya çalışıyor.

ERDOĞAN ABD İÇİN HÂLÂ EN UYGUN AKTÖRDÜR

Peki bugün durum ne?

Son olarak Rus uçağını düşürerek yanlış dış politkasını iyice çıkmaza sokan Erdoğan, siyaseten aslında en zayıf anındadır. Tam bu noktada “turuncu darbe” senaryolarının gündeme gelmesi, açık söyleyelim, en çok Erdoğan’a yaramaktadır. Şundan:

1) Erdoğan‘ı “ABD’nin devirmek istediği” bir aktör olarak sunmak, pratikte Erdoğan‘ı “millici”, “bağımsızlıkçı” gibi sunmak demektir.

2) ABD’nin Erdoğan‘ı devireceği iddiası Erdoğan‘ın etrafındaki dağınık kuvvetleri birleştirir, AKP içindeki çatlakları kapatır, hatta halk desteğini artırır. Her türlü dış müdahale senaryosu, içeride Erdoğan‘ın etrafında bir kenetlenme sağlar!

Bu senaryoların bir de zaafı vardır: Olası halk hareketlerinin daha baştan “lekelenmesine” ve “turuncu darbe” kategorisine konulmasına zemin yaratır!

Diğer yandan asıl can alıcı soru da şudur: Bugün Türkiye’de ABD için Erdoğan’dan daha yararlı, Erdoğan’dan daha işlevsel biri var mıdır?

Hadi daha somut soralım: Örneğin Obama bir telefonla Erdoğan’a imzalattığı İncirlik Mutabakatı’nı öyle kolayca bir başka siyasetçiye imzalatabilir mi?

ERDOĞAN’I HALK HAREKETİ DEVİRECEK

Kaldı ki ABD Erdoğan’a karşı değil ama Erdoğan için “turuncu darbe” yapmıştır!

Erdoğan 3 Kasım 2002’de ABD’nin turuncu darbesiyle iktidara olmuştur ve bu ilk turuncu darbeyi Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan turuncu devrimleri izlemiştir.

ABD’nin gündeminde Erdoğan‘ı devirmek yoktur. Erdoğan‘dan daha yararlı bir kuvvet bulana kadar da olmayacaktır! Fakat zaman zaman elde ettiği güç nedeniyle Erdoğan‘ın çizgi dışına çıkma eğilimine karşı kullandığı “çizgiye sokma operasyonları” vardır.

Erdoğan’ı ABD değil bir halk hareketi devirecektir. İşte o gün geldiğinde, ABD’nin “Erdoğan’ı verip rejimi kurtarma” girişimine karşı da arkamızda Mısır deneyimi vardır! Halk hareketine önderlik edebilecek programı ve siyasetleri olan bir parti hem ABD’nin tuzağını boşa çıkarır, hem de askeri darbeyi engeller!

Mehmet Ali Güller
4 Mart 2016

4 Yorum

Genelkurmay’ın yığınak hatası

Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ın 29 ülkenin katıldığı Kuveyt’teki “IŞİD’e karşı uluslararası koalisyon ülkeleri” toplantısında söylediği şu sözün üzerinde durulmalı: “Rus jetleri destek verdiğimiz ılımlı muhalifleri bombalıyor.

Akar‘ın bu açıklaması, askerlerin çok önemsediği ve kaçındığı şu ilkeye örnektir: “Yığınakta yapılan hata savaş meydanında düzelmez.”

Yani stratejide yapılan hatayı doğru taktiklerle düzeltemezsiniz! Gerçi taktiklerin ne kadarı doğru, o da ayrı konu…

STRATEJİK HATA: YANLIŞ CEPHEDE SAVAŞMAK

Akar’ın bu sözü yığınak hatasıdır çünkü birincisi doğrudan Rusya’yı hedef almaktadır, ikincisi de AKP’nin iflas etmiş dışpolitikasına uyumluluk beyanıdır!

Peki Genelkurmay Başkanlığı’nın hükümetin dışpolitkasına uyumsuz olması mümkün müdür? Turgut Özal‘ın Türk Ordusu’nu ABD adına komşu Irak’a sürmeye çalıştığı dışpoltikasını dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay‘ın bir istifayla nasıl boşa çıkardığı geçmişin örneklerindendir.

Diğer yandan şunu da berlitmeliyiz: Doğru, Akar‘ın bu açıklaması Genelkurmay Karargahı’nın AKP Hükümeti’yle uyumluluğuna işaret eder ama aynı zamanda Türk Ordusu’nun ana ağrılığıyla da uyumsuzluzlaştığı anlamına gelir!

Türk Ordusu’nun ana gövdesi henüz temel stratejik hatadan uzaktır. Nedir temel stratejik hata?

Temel stratejik hata sizin bir meselede hangi cephede yer aldığınızla ilgidir. Türkiye’nin Suriye meselesindeki stratejik hatası Atlantik Cephesi içinde yeralmasıdır. Oysa Türkiye’nin milli çıkarları Bölge Cephesi’nde olmasını gerektirir.

Atlantik Cephesi içinde yer alma stratejik hatasını, savaş meydanında PYD’yi vurarak düzeltemezsiniz. Elbette PKK ve kolları vurulmalıdır ama bunun yararlı bir sonuca dönüşmesi doğru cepheden top atışı yapmakla mümkündür.

Zaten meselenin 40 yıldır sürebilmesi ve büyük askeri harekatlara rağmen PKK’nin büyümesi, Türkiye’nin yanlış cephede bulunmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü Amerikan Cephesi içerisinde kalarak bu sorunu çözemezsiniz!

ŞAM’LA ANLAMA VE İNCİRLİK MUTABAKATI’NI YIRTMA ZORUNLULUĞU

Mesele basittir: Genelkurmay, hatta tümden Ankara Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt kuşağı oluşmasından mı endişe ediyor? O zaman Suriye Ordusu’nun o kuşağa egemen olmasına izin vereceksiniz!

Angajman kuralları ilan ederek Suriye Hava Kuvvetleri’nin ülkesinin kuzeyinde operasyon yapmasına engel olmanız, karşı çıktığınız kuşağın oluşmasına katkı vermektedir!

Kuveyt’te destek verdiğinizi ilan ettiğiniz o sözde “Suriyeli muhalif” denilen terör örgütlerine Türkiye’nin olanaklarını kullandırmanız, kuzeyde bir otorite boşluğu yaratarak o kuşağa zemin yaratmaktadır.

Suriye’ye düşmanlık ile Suriye’nin kuzeyinde bir kuşağa karşı olmak aynı anda sürdürülebilir değildir. Çünkü birbirlerinin antitezidirler.

Hem Suriye’ye düşmanlık yapıp, hem de o kuşağa ya da koridora müdahele etmeye çalışmak birbiriyle çelişir. Dahası Irak örneğinde görüldüğü gibi en sonunda koridor bekçiliğine dönüşür.

Bu nedenle Şam’la anlaşmak ve İncirlik Mutabakatı’nı yırtmak gerekmektedir.

Bu ikisini yapmadan hangi taktiği uygularsanız uygulayın başarı elde edemezsiniz. Çünkü Suriye’ye düşmanlığınız pratikte Rusya ve İran’a düşmanlıktır, İsrail ve Suudi Arabistan eksenine mahkum olmaktır. Çünkü İncirlik Mutabakatı’nı uygulamanız pratikte Bölge Cephesi’ne karşı savaş pozisyonu almanızdır, bırakın ABD uçaklarını, Katar ve Suudi uçaklarına bile üs olmanızdır.

ANKARA SALDIRISI RİYAD-TEL AVİV EKSENİNE YARIYOR

Fakat başta söylediğimizi tekrarlayalım: Genelkurmay Karargahı’nın tavrı hükümetle uyumlu olabilir ama ordunun ana gövdesiyle uyumsuzdur. İşte 17 Şubat’ta Ankara’da doğrudan askeri hedef alan terör saldırısı da bu uyumsuzluğu uyuma dönüştürme girişimidir.

Peki kimin işidir? TSK’nin Suriye’ye girmesini en çok Riyad-Tel Aviv ekseni istemektedir!

Bombacı teröristin Salih Neccar olduğunun Ankara’ya üflenmesi, Erdoğan ve Davutoğlu’nun bu kimliği Suriye ve Rusya düşmanlığı için kullanması fakat DNA testi sonucunda bombacının Suriyeli Salih Neccar yerine Türkiyeli Abdülbaki Sömer çıkması, tam da MOSSAD’ın sevdiği türden perdeleme ve istihbarat oyunlarıdır!

Mehmet Ali Güller
23 Şubat 2016

2 Yorum

Ankara saldırısının hedefi ve çıkış

Ankara saldırısının hedefi ve çıkış

5 ay sonra Ankara yeninden bir terör saldırısına hedef oldu. Bu kez AKP Hükümeti çok kısa zamanda faili açıkladı: YPG.

Ancak PYD ve YPG, saldırıyı kendilerinin gerçekleştirmediğini ilan etti.

Ankara ise failin PYD-YPG olduğunda ısrarlı. Hatta AK-Medya’ya konuşan isimsiz AKP’li yetkililere ve yine isimsiz güvenlik bürokrasisinden uzmanlara göre asıl fail Rusya. Bu özel haberlere göre YPG’yi taşeron olarak kullanan Moskova, düşürülen uçağın intikamı için bu saldırıyı gerçekleştirdi. Esad da saldırının sorumlusuydu. Ayrıca YPG’li terörist, bombayı PKK koordinasyonunda patlatmıştı.

Böylece Ankara saldırıyı Rusya-Suriye-PKK-PYD cephesinin gerçekleştirdiğini iddia etmiş oldu.

Peki böyle bir cephe var mı? PYD-YPG’nin Rus piyonu olduğu çeklindeki iddialar ve suçlamalar bir süredir en tepeden yapılıyor. Hem Erdoğan‘ın hem de Davutoğlu‘nun bu yönde birçok açıklaması var. Davutoğlu açık açık “PYD Rusların paralı askeridir” ve “YPG Rusya’nın enstrumanıdır” dedi. Peki PYD gerçekten Rus piyonu mu?

İnceleyeceğiz ama önce Ankara saldırısı üzerine bir kaç şey söyleyelim:

AKP’NİN ASIL HEDEFİ ESAT VE HALEP, PYD DEĞİL

Saldırı sonrası Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Ankara saldırısından Suriye rejimini sorumlu tutuyoruz” demesini önemle not ediyoruz. Dahası bu açıklamayı Davutoğlu’nun birkaç gün önce yaptığı “Türkiye ile Halep arasındaki koridoru nasıl diri tutarız” şeklindeki açıkamayla birlikte okumamız gerekiyor.

Zira Davutoğlu‘nun Kilis’in hemen altındaki Azez’de YPG mevzilerinin TSK tarafından vurulması üzerine yaptığı bu açıklama AKP Hükümeti’nin temel hedefini ortaya koymaktadır: Erdoğan ve Davutoğlu’nun hedefi Türkiye-Halep koridorunu açık tutabilmektir; PYD bu hedefin bahanesidir. Zaten kimi açıklamalarından da anlaşılmaktadır ki, ikilinin hedefi PYD’den ziyade, Esad ve Halep’tir!

Zaten mevcut savaş da aslında bu koridor üzerinde sürmektedir. Rusya ve Suriye bu koridoru keserek Türkiye ile terörisler arasındaki bağı koparmaya çalışmaktadır. AKP Hükümeti Rusya ve Suriye’nin bu hattı kesmeye başlaması üzerine Genelkurmay’dan Azez’den aşağı 10 km derinlikli bir güvenli bölge için harekat hazırlığı yapmasını istedi.

Ankara’da doğrudan teröre hedef olan TSK ise bu yönde hazırlıklar yapmakla birlikte, hala Suriye’ye girmeye esas olarak karşı çıkmaktadır.

OBAMA İLE PUTİN STRATEJİSİNİN FARKI

Gelelim PYD’nin Rus piyonu olup olmadığına…

Doğru, hem Rusya hem de Suriye PYD’nin Cenevre’de masaya oturmasını istedi. Doğru, Moskova PYD yetkilileriyle pekçok kez görüştü. Doğru PYD’nin Moskova’da ofis açmasına izin verildi.

Fakat tüm bunlar AKP Hükümeti’nin iddia ettiği gibi PYD’yi Rusya piyonu yapar mı? Kaldı ki Ankara daha düne kadar Mosova’nın yaptıklarından çok daha fazlasını yaptı!

Burada mesele şu: Gerçekte iki strateji çarpışıyor; Obama ile Putin’in IŞİD’e karşı mücadele stratejisi…

Obama‘nın stratejisi özetle şöyle: ABD’nin liderlik ettiği uluslararası koalisyon IŞİD’i bombalayacak. Irak’ta Barzani, Suriye’de PYD ağırlıklı kuvvetler IŞİD’i püskürtecek. IŞİD’den arındırılmış bölgeler Irak’ta Barzani‘nin, Suriye’de PYD’nin egemenliğine geçecek.

Putin‘in stratejisi ise şu: IŞİD’e karşı Bağdat-Şam-Kürt ittifakı oluşturmak.

Dikkat edilirse her iki stratejide de Kürt örgütleri kritik önemde. Ancak şu farkla: Obama’nın stratejisinde Kürt örgütleri Bağdat ve Şam’a karşı ayrılıkçı rolde. Putin’in stratejisinde ise Kürt örgütleri Bağat ve Şam’la ittifaka zorlanıyor.

Bu önemli esası görmeden Moskova’nın PYD siyasetlerini doğru kavramak mümkün değil.

ŞAM’LA ANLAŞMA MECBURİYETİ

Türkiye’nin nesnel çıkarlarının Bölge Cephesi’nde fakat yönetiminin Atlantik Cephesi’de olması, tabloyu gün geçtikçe sorunlu hale getirmektedir. Ankara, İncirlik Mutabakatı’nın doğal sonucu olarak Bölge Cephesi’yle düşmanlaşmış, Rusya’yla karşı karşıya gelmiş ve kensini Washington güdümündeki Tel Aviv-Riyad ekseninde bulmuştur.

Bu tehlikeyi gördüğümüz için iki konuda ısrarcı olduk:

1) “Şam’la anlaşmadan Amerikan-Kürt Koridoru’na müdahale edilemez, Şam’la anlaşmadan Suriye’ye girmek ve güvenli bölge kurmak, en sonunda Amerikan Koridoru’na bekçilikle sonuçlanır” dedik. Karşılığında ise “arabayı atın önüne koştuğumuz” iddia edildi, hatta koridora müdahaleye karşı olduğumuz için “Şam’la anlaşma” diye direttiğimiz savunuldu. Türkiye koridora müdahale edince, zaten Şam’la anlaşma zeminin doğacağı savunuldu. Oysa Rusya ve Suriye Türkiye’nin her türlü müdahalesine karşı çıkıyordu!

Neyse ki, bugün “Şam’la anlaşılmalı” deniliyor ve bu esas öncelikli hale getiriliyor.

2) İncirlik Mutabakatı’na karşı 1 Mart Tezkeresi’ne karşı verilen mcüadele gibi bir mücadele önerdik. Bu mutabakatın Türkiye’yi ABD’nin ana stratejisine eklemleyeceğini ve Moskova-Tahran-Şam eksenine düşmanlaştıracağını savunduk. Ancak İncirlik Mutabakatı önemsiz ilan edildi, kağıt üzerinde anlaşma olduğu savunuldu, hiçbir somut sonucunun olmadığı dile getirildi. Hatta “İncirlik, İncirlik” diyenlerin “PKK dostu” olduğu ve “Vatan Savaşı”nı baltalamaya çalıştığı bile savunuldu!

Neyse ki, Suudi uçakları gözleri açtı ve bu yanlıştan da dönülmeye başlandı.

Artık bu iki hedefe yönelilmeli ve en geniş kesimlerle AKP’ye karşı ittifak kurulmalıdır. Bölgesel bir savaşın önüne geçebilmek, İncirlik Mutabakatı’na karşı mücadeleden ve Ankara’yı “Şam’la anlaşma” mevzisine zorlamaktan geçmektedir. Çünkü İncirlik Mutabakatı’nı geçersiz kılmak Ankara’yı Rusya’yla yakınlaştıracaktır. Ankara’yı “Şam’la anlaşma” mevzisine zorlamak ise TSK’nin elini rahatlatacak ve AKP Hükümeti’ni zayıflatacaktır.

Mehmet Ali Güller
19 Şubat 2016

5 Yorum

Genelkurmay ‘İncirlik’e Suudi uçağına’ ne diyor?

Ankara ile Washington’un imzaladığı İncirlik Mutabakatı’ndan şer üstüne şer çıkıyor. Son olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu‘nun açıkladığına göre Suudi Arabistan da IŞİD’le mücadele için İncirlik’e uçak gönderiyor.

Açıklamanın Davutoğlu-Akar ikilisinin Riyad ziyaretinden sonra yapılması, konunun orada ele alındığını ortaya koyuyor.

Diğer yandan dün Suudi Arabistan uçaklarının İncirlik’e geldikleri şeklinde bir haber de ajanslara düştü. Ancak askeri kaynaklar bu bilgiyi yalanladı.

Asıl mesele de bu yalanlamadan sonra başladı. Askeri kaynakların yaptığı bu yalanlama, resmi bir yalanlama olmaması nedeniyle speküle edildi: Genelkurmay’ın Suudi uçaklarına İncirlik vizesi vermediğini söyleyen de var, TSK’nin İncirlik’e inen uçakları geri postaladığını iddia eden de…

Peki Genelkurmay İncirlik’e Suudi uçaklarının gelmesi durumuna ne diyor?

KATAR UÇAKLARI İNCİRLİK’TE

Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte’te Suriye’de ABD’nin üç müttefiki. 5 yıldır süren bu ilişkiye Genelkurmay Başkanlığı’nın ciddi bir karşı duruşu olduğuna dair elde bir bilgi yok. Genelkurmay karargahında yok ama kuşkusuz TSK bünyesinde bu ilişkiye karşı duranlar var; hem de ağırlıkta…

Dolayısıyla İncirlik’e Suudi uçağı vizesi konusunda “TSK istemiyor” diye kategorik bir çizgi çizmek mümkün değil. Kaldı ki İncirlik’e Suudi uçaklarına vize verilip verilmeyeceğini birincisi İncirlik Mutabakatı çerçevesinde, ikincisi de İncirlik’te bu mutabakat çerçevesinde hangi uçakların olduğu bilgisiyle birlikte düşünmek gerekir.

Daha somut söyleyelim: Suudi uçaklarına vizeyi, İncirlik’te bulunan Katar uçakları verisiyle birlikte değerlendirmek gerekir. Yani Katar uçağına vize vermiş bir Genelkurmay’ın Suudi uçağına vize vermeyeceğini beklemek gerçekçi değildir.

Dahası Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı yetkilileri, zaman zaman Katar Hava Kuvvetleri Komutanlığı yetkilileriyle de İncirlik’te görüşmekte, toplantılar yapmaktadır.

Örneğin iki ay önce Türkiye, ABD, İspanya ve Katar Hava Kuvvetleri Komutanlığı yetkilileri İncirlik’te dörtlü bir toplantı yaptı. “Uçuş ve yer güvenliği” konulu bu toplantıya ABD 39. Taktik Grup Komutanlığı, Türk Hava Kuvvetleri 10. Tanker Üs Komutanlığı, Katar Hava Kuvvetleri ve İspanya Patriot Birimi ekibi katıldı.

GENELKURMAY: ‘İNİNCE İNDİ DERİZ’

Gelelim bu veriler dışında, içeriden bilgi olarak, Genelkurmay’ın İncirlik’e Suudi uçağı konusuna nasıl baktığına…

Aldığım bilgi şu: Genelkurmay karargahının Suudi uçağına vize vermeyeceği iddiası doğru değil. “Suudi uçağının İncirlik’e inmediği” bilgisi, uçaklar İncirlik’e “henüz” inmediği için basınla paylaşılmış, karşı olunduğu için değil. Nitekim Dışişleri Bakanını’nın “Suudi uçakları bir iki hafta sonra inecek” açıklamasına gönderme yapıyorlar ve “inince indi deriz” diyorlar. Yani “indirmeyiz” demiyorlar!

Diğer yandan “uçak indi mi inmedi mi” tartışmasından daha çok, asıl Riyad’da yapılan anlaşmalara odaklanmalıyız. Örneğin Erdoğan‘ın 12 Mart 2015 tarihli Riyad ziyaretinden “Fetih Ordusu kurulması ve İdlip’in işgal edilmesi” kararı çıkmıştı.

Son Riyad ziyaretlerinin ardından ise Suriye’ye yeni düşmanlıklar çıktı. Riyad’ın Ankara’yı dahil ederek İslam Ordusu kurma kararı alması, Suriye’ye Türkiye’yle birlikte kara harekatı yapacağını iddia etmesi, Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ın Kral Selman’ın yanında Rusya’ya muharebe kıyafetiyle mesaj vermesi bir paketin unsurlarıdır ve “İncirlik’e Suudi uçaklarının geleceği” haberi bu paketin devamıdır.

ASIL MUTABAKAT HEDEF ALINMALI

Bitirirken belirtelim: İki önemli hata yapılıyor. Birincisi Genelkurmay’ın Erdoğan ve AKP Hükümeti’ne cepheden karşı olduğu sanılıyor, ikincisi de Erdoğan iktidarının Atlantik Cephesi’nden çıktığı düşünülüyor.

Bu iki hatalı varsayımdan hareketle yapılan analizler sorunludur. Gerçek açıktır: Birincisi Genelkurmay Suriye’de AKP Hükümeti’nin direktiflerini yerine getirmektedir; ikincisi Erdoğan ve AKP Hükümeti Atlantik Cephesi’ne göbekten bağlıdır.

Genelkurmay’ın AKP’ye, AKP’nin de ABD’ye tavır alabileceği ihtimalleri üzerinden sıcak konularda siyaset yapılamaz. İş başa düşmektedir ve sorun öncü kuvvetlerin sorunudur. İncirlik Mutabakatı’na başından beri önem vermemiz ve esas vuruşu bu anlaşmaya yapmak gerektiğini savunmamız bu nedenledir. Sırf PKK’ye karşı mücadele ediyor diye AKP’nin İncirlik Mutabakatı’na göz yummak, mutabakatı önemsiz görmek, kağıt üzerinde anlaşma varsaymak, somut sonucu olmadığını iddia etmek stratejik hataydı.

O nedenle Suudi uçaklarının gerçekten İncirlik’e gelmesini istemiyorsak, doğrudan bu mutabakatı hedef almamız gerekiyor. 1 Mart tezkeresi sürecinde olduğu gibi öncü kuvvetler harekete geçer ve ciddi bir muhalefet örgütlerse, Genelkurmay’ın da eli rahatlar!

Mehmet Ali Güller
15 Şubat 2016

3 Yorum

Perinçek’ten ‘vatan savaşı’na zorunlu düzeltme

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek‘in AKP’nin Yeni Anayasa girişimine karşı başlattığı kampanya, daha önceki gibi geniş bir cephe oluşturabilirse, ki oluşturacaktır, yine Erdoğan‘ın hamlesini geri püskürtecektir.

Perinçek kampanyasını başlattığı basın toplantısında şu önemli vurguyu yaptı: “TSK’nın hendeğe gömdüğü PKK’yı kurtarmak için Yeni Anayasa yapıyorlar.”

Bize göre bu açıklama, Perinçek‘in meseleleri sürekli “vatan savaşı mı, saray savaşı mı” ikilemine sokarak açıklamaya çalıştığı süreçle ilgili bir düzeltmedir. Şundan:

‘ERDOĞAN MİLLİ MEVZİDE’ DEĞİL

Perinçek‘e göre 24 Temmuz’da başlayan vatan savaşıydı. Türk Ordusu PKK’ye operasyonları başlatmış, Erdoğan ve AKP de buna destek vermek zorunda kalmıştı. Bu nedenle AKP vatan savaşı mevzisine girmişti. Hatta Perinçek‘in birkaç kez belirttiği gibi AKP Hükümeti kendi mevzilerine gelmişti.

Özetle Perinçek‘e göre AKP Hükümeti bu konuda milli mevziye gelmişti ve vatan savaşı veriyordu.

Ancak önemle belirtelim: Öyle sanıldığı gibi operasyonları TSK başlatmış, AKP de mecbur kalmış değildi. Tersine inisiyatif hükümetteydi ve TSK hükümetin direktifini uyguluyordu.

Erdoğan‘a başkanlık ve yeni anayasa yolunu kapatan 7 Haziran seçim yenilgisinin dört yıl beklenmeden düzeltilmesi ve bir erken seçimle AKP’yi yeniden tek başına iktidar yapabilmek için Erdoğan‘ın milliyetçi oylara ihtiyacı vardı.

Süreç, ihtiyacın 1 Kasım’da tam karşılanamaması nedeniyle ve yeni anayasa – başkanlık hedefiyle sürdürülmektedir.

Yani Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin terörle mücadele direktifi veriyor olması, onlarla ilgili genel siyasi değerlendirmeyi kökten değiştirmeyi gerektirmiyordu. Türkiye’de her hükümet, PKK terörü olduğu müddetçe, terörle mücadele eder, etmek zorundadır. Özal da terörle mücadele etmiştir, Çiller de…

Hatta kimi TSK yetkililerine göre terörle en iyi mücadeleyi Çiller yapmıştır. Fakat hiçbir zaman “Çiller bizim mevziye geldi” denilmemiştir, denilemez.

Öte yandan AKP’nin niyetinden ve siyasi hedefinden bağımsız olarak TSK’nin bu fırsattan yararlanması ve terörle mücadele etmesi, kuşkusuz Türkiye için yararlıydı. Bu da meselenin bir başka düzlemiydi.

YENİDEN MÜCADELE MEVZİSİ

Şimdi Perinçek‘in “TSK’nın hendeğe gömdüğü PKK’yı kurtarmak için Yeni Anayasa yapıyorlar” demesi, yukarda özetlediğimiz görüşlerine yaptığı bir düzeltmedir.

Zira Yeni Anayasa’yı Erdoğan ve AKP Hükümeti yapmaya çalıştığına göre, bu denklemde PKK’yi hendekten kurmarmaya çalışanlar da onlar oluyor.

Yani vatan savaşı veren ve milli mevziye geldiği söylenen Erdoğanların aslında PKK’yle aynı tarafta olduğu belirtilmiş oluyor.

Vatan savaşında milli, yeni anayasada gayrı-milli olunamayacağına göre, Erdoğanların siyasal konumu da düzeltilerek yerli yerine oturtulmuş oluyor.

Bu düzeltme Türkiye adına sevindirici bir gelişmedir. Zira böylece AKP Hükümeti’nin Yeni Anayasa girişimini püskürtecek yegane kuvvet yeniden mücadele mevzisine girmiş oldu.

Demirtaşların sahte “seni başkan yaptırmayacağız” kampanyasına aldanan vatandaşlarımız için de bu düzeltme asıl muhalefet odağıyla buluşmak adına bir fırsat oldu. Zira Erdoğan‘ı “başkan yaptırmama” hedefi, pratikte Yeni Anayasa girişimini püskürtmekten geçer!

Mehmet Ali Güller
4 Şubat 2016

17 Yorum

ABD’nin PYD hamlesinin 2 hedefi

ABD haftasonu PYD’yle ilgili iki önemi hamle yaptı: Obama‘nın IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk Ayn El Arap’a (Kobani) giderek PYD yetkilileriyle görüştü. Diğer yandan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın iki numarası olan Tony Blinken, o sırada Cenevre’de bulunan PYD lideri Salih Müslim’i telefonla aradı.

Peki ABD’nin bu “diplomatik atağı” nereden çıktı? Washington’un hedefi ne?

ABD’nin PYD hamlesiyle birbirini bütünleyen iki hedef var; hedeflerden biri doğrudan Türkiye’ye, diğeri de Rusya’ya mesaj niteliğinde. İnceleyelim:

TÜRKİYE’YE MESAJ

Biliyorsunuz, PYD, Türkiye’nin yoğun çabası nedeniyle Cenevre-3 görüşmelerine katılamadı. Gerçi hem Washignton’dan hem de Moskova’dan yapılan açıklamalarda, PYD’nin 6 ay sürecek Cenevre-3’ün ileriki aşamalarına katılacağı belirtiliyor.

Fakat bugün için önemli olan PYD’nin Türkiye’nin talebiyle Cenevre-3’e katılamamış olmasıdır. Üstelik Rusya hatta Şam yönetimi bile PYD’nin masada yer almasını isterken. Zira muhalefetin çok parçalı olması ve birbirleriyle rekabet etmesi, Esad‘ın işine yaramaktadır.

Rusya’ya rağmen PYD’nin Cenevre-3’e katılamayışında kuşkusuz ABD’nin rolü var; daha doğrusu oluru var. Peki Obama‘nın IŞİD stratejisinin merkezinde yer alan, hatta ABD’li yetkililerin kara gücümüz dediği PYD-YPG neden Washington’un oluruyla masaya oturamadı?

Kuşkusuz bunda Ankara’dan yapılmış olabilecek “ya Türkiye ya PYD” baskısı etkili olmuştur.

Ancak McGurk ve Blinken üzerinden yapılan hamlelere bakılırsa, ABD bu durumdan başka kazançlar yaratmaya çalışıyor. Türkiye’nin Cenevre-3 baskısını kabul eden ABD, karşılığında Kobani’ye resmi ziyaret yapıyor. Açık ki bu ziyaretin diplomasideki anlamı “kantonları tanıma”dır ve mesaj doğrudan Türkiye’yedir.

RUSYA’YA MESAJ

ABD diğer yandan PYD hamlesi ile Rusya’ya da mesaj vermektedir. Hatta Rusya ile birlikte aslında PYD’ye de mesaj vermektedir. Şöyle:

Biliyorsunuz Kürt örgütleri hem Obama‘nın hem de Putin’in IŞİD’le mücadele staretijisinin göbeğinde yer alıyor. Obama‘nın planına göre ABD liderliğinde hava desteği IŞİD’i bombalayacak, Kürt örgütleri karadan IŞİD’i püskürtecek ve IŞİD’den boşaltılan alanlarda hakimiyet kuracak. Putin‘in planına göre ise Bağdat-Şam-Kürt ittifakı ile IŞİD yenilecek.

Her ne kadar Kürt örgütleri iki planın merkezinde yer alıyorsa da, Obama’nın planında Kürt örgütleri ayrılığa, Putin’in planında Bağdat ve Şam’la birlikte hareket etmeye, yani birliğe zorlanıyor.

Nitekim Rusya 30 Eylül 2015 itibariyle Suriye’de askeri harekatlara başlayınca, bir yanda da PYD liderleriyle görüşmeye ve onları Putin planına dahil etmeye çalıştı, çalışıyor.

İşte ABD’nin McGurk ve Blinken üzerinden yaptığı PYD hamlesi, ikinci olarak, Washington’un elindeki “Kürt kartını” Rusya’ya kaptırmama hedefi taşıyor. Tabi kantonlara diplomatik tanıma hamlesiyle hem Rusya’ya, ama hem de “denetimimden çıkamazsın” diyerek PYD’ye verilen mesajla…

ABD CEPHESİ İÇİNDE ÇÖZÜM YOK

Ankara, ABD’nin “kanton tanıma” girişimine sessiz. Zira Cenevre-3 için ABD’ye baskı yaptıklarından, karşılığındaki bu hamleye doğru dürüst itiraz edemediler.

İşte bu durum çok tarihi olan bir sorunu yine karşımıza getiriyor: ABD cephesi içinde kalarak ABD projesi durdurulabilir mi?

Durdurulamayacağı Irak’ta görüldü. Türkiye 20 yıl boyunca Irak’ın kuzeyinde bir devlet kurulmasına itiraz ede ede, ABD ilişkisi üzerinden o devletin mimarı oldu! Benzer durum bugün de Suriye için geçerli.

Bakın sadece Irak’ın ya da Suriye’nin kuzeyinde devlet kurulmasında değil, PKK’yle mücadelede bile ABD cephesi içinde kalarak nihai bir çözüm bulunamayacağı ortada.

Dolayısıyla Türkiye yeniden bir viraja gelmiştir.

Mehmet Ali Güller
3 Şubat 2016

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın