Archive for category Politika Yazıları

8 maddede Cenevre-3

Suriye’deki krize çözüm için kurulan Cenevre-3 masası, Şam yönetiminin karşısında hangi muhalefet heyetinin yer alacağının yarattığı sorun nedeniyle gecikmeli olarak, hatta muhalefetsiz olarak başladı. Ancak Cenevre-3’e katılmakta ayak sürüyen muhalefet, sonradan katılma kararı aldı; daha doğrusu mecbur kaldı.

Peki Yönetim (Anayasa, sistem) ve İnsani Konular başlıklı iki temel gündemi olan Cenevre-3’ün önemi ne, anlamı ne? Cenevre-3 masasını 8 maddede inceledik:

1) CENEVRE MASASININ ÖNEMİ

Öncelikle vurgulayalım: Cenevre-3, masada kimlerin olduğundan bağımsız olarak, Suriye devleti ve Esad yönetimi adına önemli kazanımdır.

Çünkü masa son tahlilde “siyasi çözüm” demektir ve Suriye’yi parçalamak isteyenler bu nedenle masaya ayak sürümektedir. ABD, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın desteklediği terör muhalefeti bu nedenle “ön şart” istemektedir.

2) CENEVRE MASASINI KİM KURDU?

Cenevre masasını temelde Esad ve Suriye Ordusu kurdu. Masalar genelde sahada yürümekte olan çözümü genel kabule götürmenin adresidir.

Şimdi de böyle olmuştur: Rusya’nın hava desteğiyle kuzeye doğru ilerleyen ve terör gruplarını adım adım söküp atan Suriye ordusu, Cenevre-3 masasını kurmuştur.

Kuşkusuz Cenevre-3 masasının kurulması sürecinde Viyana’da yapılan iki görüşmenin ve orada ortaya çıkan sonuca uygun olarak BMGK’nin aldığı kararın etkisi vardır. Ancak o Viyana kararı da gerçekte Şam yönetiminin sahadaki başarısının bir yansımasıdır.

O nedenle maasayı ABD ile Rusya’nın anlaşarak kurduğu iddiası doğru değildir fakat ABD’nin mecbur kaldığı, şu aşamada uzlaşmak zorunda kaldığı bir gerçektir.

3) CENEVRE MASASININ ANLAMI

Cenevre-3 masası, pratikte “Esad bıraksın” söyleminin uluslararası arenada son bulması, “Esad’lı geçişin” hatta Esad’ın yeniden seçimlere girmesinin düşmanlarına kabul ettirilmesidir.

Cenevre-1 ile muhataplarına “Suriye’nin siyasal birliğini ve toprak bütünlüğünü” dayatan Şam-Moskova-Tahran bloku, Cenevre-3 ile Esad’lı yönetimi garantiye alma noktasındadır.

4) CENEVRE MASASINDA KİM NE İSTİYOR?

ABD, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın desteklediği terör muhalefeti Cenevre-3 masasına oturmak istemedi. Cenevre-3’ün başlamasını erteleten bu ayak sürümeler Ankara ve Riyad’da açık destek buldu. Çünkü 5 yılın sonunda gerçekte Esad‘a yenilmiş oldular!

Masanın genelde sahada yürümekte olan çözüme genel kabul sağlama adresi olduğunu vurgulamıştık. Masa da bu nedenle aslında pratikte bu tür taleplere sahne olarak başladı. Örneğin terör muhalefeti ateşkes istiyor, Suriye Ordusu’nun kuşatmasını kaldırmasını istiyor. Ankara-Riyad-Doha üçlüsü ise Esad‘ın Halep’i kırsalıyla birlikte tamamen denetimine almasının önüne geçmek istiyor.

Masanın temel gündemi olan Yönetim (Anayasa, sistem) ve İnsani Konular, aslında pratikteki bu taleplerin süreç içerisinde nasıl gerçekleştiğine bağlı olarak gelişecek.

5) CENEVRE MASASINDA KİMLER MÜZAKERE YAPACAK?

Cenevre masasında Suriye hükümeti adına 15 kişilik bir heyetle, muhalefet adına oluşturulan bir heyet müzakere edecek. Taraflar ayrı ayrı salonlarda öncelikle BM heyetleriyle müzakere edecekler.

BM heyeti, toplam 6 ay sürecek bu müzakereleri uygun aşamada yüz yüze ve yeni katılımlarla yapmaya çalışacak.

6) CENEVRE MASASINDA HANGİ MUHALEFET VAR?

Cenevre-3’e BM’nin davetiye gönderdiği muhalefet temsilcileri katıldı. Kuşkusuz BM’nin kimlere davetiye göndereceğinde ABD ve Rusya’nın önemli etkileri var.

ABD, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar, Cenevre-3 öncesinde Riyad toplantısıyla tek bir muhalefet belirlemeye çalıştı. Dörtlünün desteklediği SUKO ya da SMDK diye bilinen Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu, Cenevre-3 masasında Esad‘ın heyetinin karşısına tek muhatap olarak oturmak istedi.

Ancak BM Rusya’nın etkisiyle başka grupları da çağırmak istedi. Zira sahada pek çok grup vardı. Moskova örneğin PYD’nin de içinde yer aldığı Demokratik Suriye Meclisi’nin Cenevre-3 masasında olmasını istedi.

Esad yönetimi de PYD dahil başka muhalefetin karşılarında olmasını istedi. Zira muhalefet ne kadar çok parçalı olursa Şam için o kadar iyiydi, birbirlerinin mücadelesinden tıpkı sahada olduğu gibi masada da yararlanılabilirdi.

7) AKP HÜKÜMETİ’NİN CENEVRE MASASINA BAKIŞI

AKP Hükümeti tıpkı Cenevre-1 ve Cenevre-2’ye olduğu gibi Ceenvre-3’e de karşı. Daha doğrusu AKP Hükümeti Suriye’de bir siyasi çözüme karşı. Ancak ABD’nin mecbur kalması gibi AKP Hükümeti de Cenevre-3’e mecbur kaldı.

AKP Hükümeti bu nedenle PYD üzerinden Cenevre-3’e muhalefet etti. Sanki Suriye muhalefeti terör gruplarından oluşmuyormuş gibi, PYD’ye “terör örgütü olduğu gerekçesiyle” karşı çıktı. Oysa PYD Türkiye’nin resmi terör örgütleri listesinde yer almıyordu. Çünkü daha 5-6 ay öncesine kadar PYD lideri Salih Müslim Ankara’ya çağırılıyor ve hükümet nezdinde muhatap alınıyordu.

Kriz BM’nin şu aşamada PYD’yi çağırmamasıyla çözüldü. Ancak ABD dahil BM ve Rusya, PYD’nin ilerleyen aşamalarda müzakerelere kaçınılmaz olarak katılacağını belirtiyorlar.

8) CENEVRE MASASINDAN NE ÇIKAR?

Cenevre masasının ya da 4 ve 5 diye gelebilecek yeni masalarının kesin sonucunu sahadaki çatışma belirleyecektir.

Sahada işler Bölge Cephesi adına iyi gitmektedir. Suriye Ordusu’nun Rusya’nın hava desteğiyle yaptığı kara harekatı sırasında hemen her gün önemli bir nokta teröristlerin elinden alınmaktadır.

Atlantik Cephesi bu harekatı durdurmakta, hatta en azından yönünü değiştirerek etkisizleştirmekte başarısızdır. ABD bu nedenle artık NATO’nun da Suriye’de rol alması gerektiğini savunmaktadır.

Suriye Ordusu’nun kara harekatı bu şekilde başarılı oldukça ve mevzi kazanımları belli bir noktaya geldikçe, Batı’nın Suriye’yi parçalama hedefi geçersiz kılınacaktır; ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde kurmak istediği “Kürt kuşağı” ile AKP Hükümeti’nin İhvan rejimi hayal olacaktır.

Ve olmaktadır!

Mehmet Ali Güller
1 Şubat 2016

2 Yorum

Çin’in Ortadoğu hamlesi

ABD açısından yakın zamanın en ciddi risk içeren gelişmelerinin başında Rusya’nın Suriye’de askeri operasyonlara başlaması kadar, stratejik düzeydeki önemi nedeniyle, Çin ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’de ortak askeri tatbikat yapması geliyordu. Washington yönetimi o günden beri Çin’in Suriye’ye askeri olarak müdahil olup olmayacağı endişesi taşıyor.

Batı basınında bu konuda pek çok iddia yazıldı, yazılıyor. Çin’in bu yönde açık bir hamlesinin izi henüz yok. Ancak Ortadoğu enerjisinin en önemli alıcısı konumundaki Çin’in bölgedeki gelişmeleri çok yakından takip ettiği, Rus yöntemlerinden farklı yöntemlerle sorunlara müdahil olduğu da bir gerçek.

O farklı yöntemin dayandığı kuvvet ise Çin’in artık ABD’yi geçmiş olan ekonomik büyüklüğüdür. Bu kuvvet Pekin’e bir çekim merkezi olma özelliği sağlıyor. Örneğin geçen ay Pekin yönetiminin yaptığı Suriye’deki taraflar arasındaki görüşmelere ev sahipliği teklifinin hemen ardından muhalif grupların kendi aralarında Pekin’e önce gidebilme yarışı yapmaları, işte bu çekim merkezi olma özelliğinin doğal bir sonucuydu.

PEKİN’İN ARAP POLİTİKA BELGESİ

Yeni dönemde Pekin’in bu bu özelliğini bölgeye daha aktif müdahil olmanın bir aracı olarak kullanacağı anlaşılıyor. Zira Çin, ilk kez bir “Arap Politika Belgesi” yayımladı!

Belge, Çin’in 2013’te ilan ettiği ve “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” ile “Deniz İpek Yolu” sütunları üzerinde yükselen “Bir Kuşak, Bir Yol” ana planının bölgesel izdüşümü özelliğini taşıyor.

Belge, “1+2+3” formülüne göre Çin-Arap işbirliği öngörüyor. Buna göre 1, ilişkilerin çekirdeğini oluşturan enerji işbirliğine işaret ediyor. 2, altyapı imarı ile ticaret ve yatırım anlamına gelen çekirdeği destekleyecek kanatlara işaret ediyor. 3 ise nükleer enerji, yeni ve temiz enerji ile havacılık işbirliği alanlara işaret eden üç atılımı temsil ediyor.

Belgenin hedefini “sıfır düşman”, ruhunu ise Çin’in geleneksel tavrı olan dengecilik oluşturuyor.

Çin’in belgede “Ortadoğu’da devlet egemenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, milli onurun savunulması, sıcak meselelere siyasi çözüm bulunması, barış ve istikrarın desteklenmesi” şeklindeki özel vurguları, Ortadoğu ülkeleri için Çin’i ABD’nin dayattığı türden ilişkiye karşı kazan-kazan ilkesine dayanan bir seçenek haline getiriyor.

Jİ’NİN RİYAD, KAHİRE VE TAHRAN ÇIKARMASI

Çin Devlet Başkanı Ji Cinping, yayımlanan “Arap Politika Belgesi”nin hemen ardından Ortadoğu’daki üç önemli başkente çıkarma yaptı.

Ji, 5 gün süren Ortadoğu ziyaretinde Riyad’da Suudi Kralı Selman’la 14, Kahire’de Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’yle 21 ve Tahran’da İran Cumurbaşkanı Ruhani ile 17 anlaşma imzaladı.

Çin Devlet Başkanı Ji Cinping‘in Ortadoğu ziyareti sırasında “Doğu Kudüs Başkentli tam bağımsız Filistin devleti kurulması gerektiğini” savunması ve “terörü belli bir dinle bağdaştırmak doğru değil” demesi, öne çıkan mesajlardandı.

Ancak asıl mesaj, nükleer anlaşmaya rağmen ABD’nin yeni yaptırımlar açıkladığı İran’la imzalanan 25 yıllık stratejik ilişkiler belgesiydi!

Pekin ve Tahran, bu belgeyle ticaret hacmini 10 yılda tam 600 milyar dolara çıkarmayı hedefliyor!

CİBUTİ’DE ASKERİ ÜS

Çin, aslında Ortadoğu’ya çok daha geniş bir perspektiften müdahil oluyor. Çin’in toprakları dışındaki ilk askeri üssü olan Cibuti’deki üssünü bu ilginin en başlarına yerleştirebiliriz.

Arap yarımadasının hemen altında yer alan Cibuti, Çin’den Süveyş Kanalı aracılığıyla Akdeniz’e ve büyük pazarlara uzanan deniz yolunun üzerinde bulunması nedeniyle Pekin için çok önem taşıyor.

Çin’in ABD ve Fransa’nın da askeri güç bulundurduğu Cibuti’de üs açması ve Ortadoğu konusunda “Arap Politika Belgesi” açıklaması, Doğu Akdeniz’deki Çin-Rusya ortak askeri tatbikatından sonra Washington’u daha da endişelendirmeye başladı.

Tam bu süreçte ABD’nin Asya-Pasifik’e ikinci bir uçak gemisi gönderme kararı olması, bu endişenin boyutuna işaret etmektedir.

Mehmet Ali Güller
25 Ocak 2016

1 Yorum

‘Akademisyenler Bildirisi’ meselesi

1128 akademisyenin imzaladığı bildiriyi iki ayrı düzlemde incelemeliyiz: Birincisi içeriği yönünden, ikincisi de AKP Hükümeti’nin bildiriye karşı başlattığı kampanya yönünden…

Kuşkusuz bu yönlerden biri esas, biri de talidir; inceleme bu doğrultuda yapılabilir. Ancak bu yönlerden birini görüp diğer yönü hiç dikkate almamak, bilimsel olmayacağı gibi, siyaseten de asıl hedeflenen kutuplaşmaya yarar: Kamuoyu AKP ile PKK arasında sıkıştırılır, taraf olmaya zorlanır…

1) İÇERİK YÖNÜNDEN BİLDİRİ

Bildiriye içerik yönünden bakıldığında şu temel vurguyla karşılaşıyoruz: Bu akademisyenlerimize göre devlet güneydoğuda katliam yapmaktadır!

Akademisyenler bu iddiadan hareketle üç çağrı yapmaktadır: Birincisi AKP Hükümeti PKK’nin taleplerini içeren bir yol haritası hazırlamalı, ikincisi müzakere masası kurulmalı ve üçümcüsü uluslararası gözlemciler bölgede çalışmalı!

Açıkça belirtelim: Katliam yapıldığı iddia edilen ilçelerde PKK terör örgütünün hendekler kazarak şehir savaşı verdiğini görmezden gelen bir tavır bilimsel değildirdir ve bir akademisyen tavrı olamaz.

Ahmet İnsel gibi öncü-imzacıların kabaca bu eleştiriye “biz PKK’yi tanımayız, devleti tanırız, o nedenle devleti muhatap aldık” anlamındaki yanıt verme çabası, en hafifinden, samimiyetsizdir. 2002’de AKP’yi “özgürlük” odağı ilan ederek iktidara gelmesine omuz verenler, 2010’da AKP’nin referandumuna “yetmez ama evet” diyerek halkı kandıranlar, bugün de benzer bir rolü oynamaktadır.

Kuşkusuz güvenlik kuvvetlerinin terörle mücadelesinde kabul edilemeyecek yanlışlıklar vardır, kimi asker ya da polislerin duvarlara yazdıkları “Ey Kürt, Türk’e itaat et” tarzı yazılar, suç olmanın ötesinde, gerçekte güvenlik kuvvetlerinin terörle mücadelesine de zarar vermektedir; o nedenle soruşturulmaldır.

Fakat bu ve benzeri kabul edilemez işlerden dolayı meseleyi toptan “devlet katliamı” diye sunmaya çabalamak, en hafifinden, akademisyen sorumsuzluğudur!(Uzmanlar, TSK’nin zorlu bir şehir savaşında sivil kaybı vermemek için nasıl çabaladığını kayda geçmektedir.)

Diğer yandan akademisyenlerimizin bugün yaşadığımız tablonun AKP Hükümeti’nin uyguladığı Açılım’dan kaynaklandığını hiç saptamadan, yine bu tabloya çözüm olarak AKP Hükümeti’ni Açılım’a davet etmeleri, en hafifinden, saflıktır! Daha doğrusu “yetmez ama evet” türü bir kandırmacadır!

AKP Hükümeti ile PKK’nin başkanlık-özerklik pazarlığı yaptığı, AKP Hükümeti’nin terörle mücadeleyi başkanlık hedefi için kullanmaya çalıştığı, PKK’nin terör ile özerkliği masaya getirmeye çalıştığı, dahası konunun Irak ve Suriye meseleleriyle de ilgili olduğu ve tarafların ABD’nin kullandığı araçlar olduğu es geçilerek yapılan bir barış çağrısı, boştur!

2) AKP KAMPANYASI YÖNÜNDEN BİLDİRİ

Terörle yıllarca müzakere yapan hükümet ise Erdoğan‘ın başkanlık hedefinin gereği bir süredir terörle mücadele etmektedir: Erdoğan tek başına iktidar olamadığı 7 Haziran seçimlerini bozmuş ve “terörle mücadele” ederek ve milliyetçi oylara seslenerek girdiği 1 Kasım seçimlerinden AKP’yi yine tek başına iktidar yapmıştır. Ancak başkanlığı halk oylamasına götürecek çoğunluğu yine de sağlayamamıştır. Bu nedenle masasında yine bölgesel ara seçim ve baskın seçim gibi senaryolar bulunmaktadır.

Bu durum maalesef güvenlik kuvvetlerinin terörle mücadelesinin zayıf yanıdır; zira esas olmayan bir yönde eksik ilerlemesine neden olmakatadır. ABD cephesi içinde kalarak ABD planlarının boşa çıkarılıp çıkarılamayacağı ise çok önemlidir ve ayrı bir yazının konusudur.

Gelelim akademisyenlerin bildirisinin ikinci yönüne…

Erdoğan, 1 Kasım hedefi için “terörle mücadeleyi” kullandığı gibi, şimdi de akademisyenlerin bildirisini kullanmaktadır. Bildirinin içeriğinin yukarıda özetlediğimiz sakatlığını kullanarak, toplumun bir kesimini daha yanına çekmeye çalışmaktadır!

Erdoğan‘ın akademisyenlerimizi hergün ekranlardan hedef alması ve gözaltına aldırması kabul edilemez. Akademisyenlerimizin üniversitedeki odalarına çarpı işaretleri konması, çeşitli notlarla tehdit edilmeleri suçtur ve bu suçun sorumluluğu Erdoğan‘ındır!

Akademisyenlerin bildirisinin içeriğinden bağımsız olarak bu uygulamalara cepheden karşı çıkmak hepimizin görevidir!

Zira, Erdoğan nasıl akademisyenleri hedef alarak akademisyenlerden çok aslında toplumu baskı altına almaya çalışıyorsa, bizler de akademisyenlerin bildirisine yapılan baskıya karşı çıkarak aslında bu akademisyenelerden çok toplumun özgürlüğünü savunmuş oluruz!

Mehmet Ali Güller
19 Ocak 2016

4 Yorum

IŞİD Türkiye’deki saldırılarını neden üstlenmedi?

5 Haziran 2015 günü Diyarbakır’da, HDP mitinginde meydana gelen bombalı saldırıda 5 kişi öldü, 400’den fazla kişi yaralandı. Saldırının failinin IŞİD üyesi Adıyamanlı Orhan Gönder olduğu açıklandı.

20 Temmuz 2015‘de Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde, Ayn El Arap’ın (Kobani) yeniden imarı için toplanan SGDF üyelerinin basın açıklamasında meydana gelen bombalı saldırıda 34 kişi öldü, 100’den fazla kişi yaralandı. Saldırının failinin IŞİD üyesi olan Şeyh Abdurrahman Alagöz olduğu açıklandı.

10 Ekim 2015‘te, Ankara Tren Garı önünde “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi” için toplananların ortasında meydana gelen çifte bombalı saldırıda 109 kişi öldü, 500’den fazla kişi yaralandı. Saldırının faillerinden birinin IŞİD üyesi Yunus Emre Alagöz olduğu açıklandı. Fail, Suruç saldısının faili olan Şeyh Abdurrahman Alagöz‘ün abisiydi!

12 Ocak 2016‘da Sultanahmet’te meydana gelen bombalı saldırıda 11 turist öldü, çoğunluğu turist 14 kişi de yaralandı. Saldırının failinin Suudi Arabistan doğumlu, Suriyeli IŞİD üyesi Nabil Fadli olduğu açıklandı.

YEREL YAPILANMA VE İSTİHBARAT ÖRGÜTÜ İLİŞKİSİ

Terör örgütleri terör saldırılarını çoğunlukla propaganda için yapar ve bu nedenle saldırıyı üstlenir. Ancak nedense IŞİD Türkiye’deki saldırılarını üstlenmedi!

Siyasal çevrelerin kestirmeden buna verdiği “IŞİD Batı’da yapılmakta olan IŞİD-AKP Hükümeti ilişkisi kampanyasına destek için saldırıları üstlenmiyor” yanıtı, hiç tatmin edici değil.

Daha çok güvenlik odaklı çevrelerin yaptığı “IŞİD doğrudan Türkiye’nin hedefi olmamak için bu saldırıları üstlenmiyor” açıklaması da açıklayıcı değil. Zira o eşik çoktan açıldı ve Türkiye belli ölçülerde ABD ile birlikte IŞİD’i hedef alıyor. Hatta Başbakan Davutoğlu Sultanahmet saldırısından sonra TSK’nin karadan top atışıyla Irak ve Suriye’de 200 IŞİD üyesini öldürdüğünü açıkladı.

Peki IŞİD neden bu saldırıları üstlenmedi? Şu iki ihtimal üzerinde duruyorum:

1) Saldırıyı doğrudan IŞİD merkezi planlayıp yapmadı. Saldırı, IŞİD’in genişleme stratejisine uygun olarak bünyesine kattığı yerel yapılanmanın inisiyatifle meydana geldi. Sosyal medyayı ve interneti etkin kullanan IŞİD bu nedenle doğrudan saldırıyı açık kanallardan üstlenmedi.

Özellikle ilk üç saldırının faillerinin Türkiye vatandaşı olması, dahası ilişkili ve hatta akraba olması, bu ihtimali kuvvetlendiriyor.

Kuşkusuz bu durumda “yerel yapılanmaların” istihbarat kurumlarının etkilemesine açık olduğunu özellikle belirtmeliyiz.

2) Saldırı, terör örgütünün propagandasından çok, terör örgütünü ya da yerel ayağını denetleyen bir istihbarat kurumunun Türkiye’ye mesajı için yapılmıştır. IŞİD merkezi bu nedenle saldırıyı üstlenmemektedir.

Bu noktada Kaynak Yayınları‘ndan çıkan “IŞİD: Kara Terör” kitabımı okumanızı özellikle öneriririm.

DÖRT SALDIRININ SİYASAL SONUÇLARI

Peki bu ihtimalllerden hangisi daha kuvvetli? Ya da bizim göremediğimiz bir başka ihtimal daha mı var?

Bunu anlayabilmek için dört saldırıyı zamanlaması, hangi düzlemde gerçekleştiği ve hangi siyasal sonuca yol açtığı verileri üzerinden incelemeliyiz:

Diyabarkır saldırısı: HDP mitingini hedef alan saldırı 7 Haziran seçiminden 2 gün önce meydana geldi. Bağımsız adaylar yerine parti olarak seçime giren HDP’nin barajı geçip geçemeyeceği, HDP kadar AKP’yi de ilgilendiriyordu. AKP’nin tek başına iktidar olabilmesiyle HDP’nin barajı geçip geçemeyeceği arasındaki bağ, 7 Haziran seçim sürecinin en önemli konusuydu.

HDP 7 Haziran’dan yüzde 13’ün üzerinden oyla çıktı ve AKP tek başına iktidar kuracak milletvekili çıkaramadı.

Erdoğan bu tablo nedeniyle koalisyonu engelleyen ve ülkeyi yeniden seçime götüren bir strateji izledi. HDP’nin oyunu düşürmek ve MHP’den oy almak esaslı bir seçim stratejisi belirledi ve bunun siyasal koşullarına uygun “milliyetçi eksenli” taktik hamleler yaptı.

Suruç saldırısı: 20 Temmuz’da meydana gelen saldırı, doğrudan PKK’ye destek veren “sosyalist solun bir kesimini” hedef aldı. Saldırı Ayn El Arap’a geçecek gençleri hedef alması nedeniyle Suriye dış politikası düzleminde gerçekleşmişti.

Suruç saldırısının sonrasında Türkiye’de çok ciddi bir gelişme oldu. 9 ay boyunca müzakeresi yapılan, en sonunda anlaşma noktasına varılan fakat bir türlü imzası atılmayan İncirlik Mutanakatı, 22 Temmuz’daki Obama-Erdoğan telefon görüşmesiyle “gizli Bakanlar Kurulu kararına” dönüştürüldü ve hayata geçirildi. Türkiye 23 Temmuz’da IŞİD’e karşı, 24 Temmuz’da da PKK’ye karşı operasyonlara başladı.

Bu yeni süreç, kuşkusuz başka etkenlerle birlikte, AKP’ye 1 Kasım’da on puan kazandırdı!

Ankara saldırısı: 10 Ekim 2015’te meydana gelen ve Türkiye’de yapılmış en büyük boyutlu bu terör saldırısı, birincil olarak HDP’yi, ikincil olarak da CHP’yi hedef aldı. Saldırı neticesinde her iki parti de 1 Kasım seçimleri için belirledikleri mitinglerini iptal etti.

Kuşkusuz bu durum 1 Kasım seçim sonuçlarına yansıdı!

Sultanahmet saldırısı: 12 Ocak 2016’da meydana gelen saldırı turizmi, özellikle de Alman turizmini hedef almış oldu.

Almanya’nın AKP hükümetiyle “mülteci anlaşması” yapması, İncirlik’e IŞİD’le mücadele için savaş uçakları yerleştirmesi, NATO kararı gereği Konya’ya awacs sistemi kuracak olması ve son olarak Kuzey Irak’ta başta peşmerge eğitmek amaçlı olmak üzere “çok amaçlı askeri üs” kurma kararı alması bu sürecin öne çıkan olguları…

Berlin’in geleneksel olarak PKK içindeki bir kesim üzerinde var olan etkisi de kuşkusuz hesapta tutulmalı.

Diğer yandan Türkiye’nin Musul’a asker sevketmesi ama Bağdat’ın tepkisi nedeniyle bir kısmını geri çekmek zorunda kalması, IŞİD’in Türk askerlerinin bulunduğu kampa iki kez saldırması ve Erdoğan‘ın bu saldırılardan sonra “işte Irak’ta bunun için asker bulundurmalıyız” özetli açıklamalar yapması da gözönünde bulundurulmalı.

KÖKLÜ DEĞİŞİKLİK ŞART

Peki tüm bu incelememizin sonucu nedir? Kesin bir kanaat belirtebilmek şu aşamada mümkün değil, ancak şimdilik şu kadarını söyleyebiliriz:

Türkiye’deki terör saldırıları doğrudan Ankara’nın dış politikasıyla ilgilidir. ABD ile birlikte hareket eden ama zaman zaman Washington’dan bile daha hevesli olan AKP Hükümeti’nin “komşulara düşmanlık” politikasının doğal bir sonucudur.

Bölgede süren ve gün geçtikçe daha çok kuvvetin (ülkenin) dahil olduğu savaş, Türkiye’ye maliyeti artırmaktadır.

Erdoğan‘ın iç ve dış politikalardaki birbiriyle bağlantılı hedefleri, bu hedefleri gerçekleştirmek için başvurduğu araçlar, mezhepçi siyasetler, çeşitli örgütlere verdiği açık destekler Türkiye’yi gün geçtikçe bir girdabın içine sürüklemektedir.

İncirlik Mutabakatı ile girilen süreç Türkiye’yi birincisi bölgeyle daha çok karşı karşıya getirmiş, ikincisi de Rusya’ya düşmanlaştırmıştır. Karşılığında da AKP Hükümeti’ni ABD ve NATO’dan güvenlik talep etmeye, İsrail’le anlaşmaya ve Barzani’yle bölgesel hesaplar yapmaya yöneltmiştir.

Kısacası, artık toptan ve kökten bir değişikliğe ihtiyaç vardır!

Mehmet Ali Güller
15 Ocak 2016

1 Yorum

Pentagon’un Ortadoğu senaryosu

Suudi Arabistan’ın aralarında Şii Ayetullah Nemr‘in de olduğu 47 kişiyi idam etmesi, oldukça sorunlu olan Ortadoğu’ya yeni bir sorun daha ekledi. İran yönetimi, Ayetullah Nemr‘in idamına büyük tepki gösterdi. Öyle ki, Tahran’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliği protesto gösterileri sırasında kısmen yandı.

Bu gelişme üzerine Suudi Arabistan İran’la diplomatik ilişkileri kestiğini ilan etti. Riyad’ı Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Sudan izledi. Bu ülkeler ayrıca İran’a yaptırım kararı aldılar.

Böylece 24 Kasım’da Türk-Rus cepheleşmesi ile tansiyonun yükseldiği Batı Asya, şimdi de Arap-Fars cepheleşmesine itildi. Yani bölgenin Sünni-Şii kamplaşması üzerinden hedef alınması, yeni cepheleşmelerle derinleştirilmiş oldu.

Baştan belirtelim: Bu tablo, ABD’nin istediği ideal tablodur.

ABD İÇİN İDEAL ORTADOĞU

Son 15-20 yıldır okuduğum çeşitli ABD raporlarının toplamınından bir özet yapmam gerekirse, Washington için ideal Ortadoğu’nun şöyle olduğunu söyleyebilirim:

1) Türkler ve Farslar karşı karşıya gelmelidir.

2) Araplar ve Farslar karşı karşıya gelmelidir.

3) Sünniler ve Şiiler karşı karşıya gelmelidir.

4) Kürtler, ihtiyaca göre Araplarla, Türklerle ve Farslarla karşı karşıya gelmelidir.

Bir de bu dört cepheleşmenin alt versiyonları vardır. O alt cepheleşmeleri sıralamadan önce, yukarıdaki dört karşıtlığın ABD’nin bölgesel çıkarlarıyla birlikte, İsrail’in güvenliğine hizmet ettiğini vurgulayalım.

ABD’NİN ‘TÜRK-KÜRT-YAHUDİ-SÜNNİ ARAP’ CEPHESİ

Alt cepheleşmeler ise şöyledir:

5) Araplara karşı Türk-Kürt-Yahudi dengesi kurulmalıdır.

6) Farslara ve Şii Araplara karşı Türk-Kürt-Yahudi-Sünni Arap dengesi kurulmaldır.

7) Türklere ve Araplara karşı Kürt-Yahudi ittifakı kurulmalıdır.

Tüm bu karşıtlıklara ve ittifaklara bakıldığında, ABD’nin ihtiyaca göre müttefiklerini de birbirine karşı kullandığını görürüz.

Toplamda, Lübnan iç savaşı, İran-Irak savaşının her iki cephesine silah yığılması, ABD’nin Irak’a saldırıları, ABD’nin İran’ı dünya çapında tecrit politikaları, İran’a karşı Suudi Arabistan-İsrail ittifakının kurulması, Araplara karşı Mısır-İsrail ittifakının kurulması, yine belli dönemlerde Araplara karşı Türkiye-İsrail ittifakı kurulması, Irak’ın kuzeyinde Kürt devleti kurulması, Kürt örgütlerinin Türkiye’ye ve İran’a karşı sopa olarak kullanılması, ABD’nin 40 yıldır uygulamaya çalıştığı bu cepheleşme stratejisinin içindedir.

GELENEKSEL MÜTTEFİKLERİ MEVZİLEMEK

İşte İncirlik Mutabakatı, geride kalan 40 yılın sonunda bölgedeki inisiyatifini kaybeden ABD’nin yeni bir hamle sürecidir.

ABD İncirlik Mutabakatı ile geleneksel müttefiklerini aynı mevziye sokmaya soyunmuştur: Türk-Kürt-Yahudi-Sünni Arap cephesi.

Türkiye’nin İsrail’le anlaşma yoluna girmesi, Barzani’yle bölgesel hesaplara soyunması ve Suudi Arabistan’la stratejik ortaklık ilan ederek Riyad’ın kurduğu İslam ittifakı içinde yer alacağını açıklaması, ABD’nin geleneksel müttefiklerini biraraya getirme hedefinin ilk sonuçlarıdır.

İnisiyatifi Rusya’ya kaybeden ABD için bu o kadar önemlidir ki, Washington Ankara için PKK konusunda tavize gitmiştir. Washignton, “PKK’yi vuran Ankara Barzani‘yle ittifak kurup nasılsa Suriye’deki PYD’yi zorunlu kabul yoluna girecektir” diye düşünmektedir.

İncirlik Mutabakatı Washington için o kadar önemlidir ki, ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass o nedenle Kürt örgütlere “Türkiye geri dönülmez noktaya ilerletilene kadar sabredin” mesajı vermiştir.

Ve önce Ankara’nın Rus uçağını düşürerek Türk-Rus cepheleşmesi yaratması, ardından da Suudi Arabistan’ın Şii lideri idam ederek Arap-Fars karşıtlığı yaratması, İncilik Mutabakatı’yla başlayan bölgesel hamlenin parçalarıdır.

NE YAPMALI?

Peki ne yapmalı?

Batı Asya’da tezgahlanan Türk-Rus, Arap-Fars ve Sünni-Şii çatışmasını önlemek için artık sadece devlet aklı yetmiyor, bölge aklı ve bölge dayanışması geliştirilmeli…

Burada kritik ülke, konumu itibariyle Türkiye’dir. Türkiye bu büyük cepheleşmede nerede yer alırsa, orası ağırlık kazanacaktır.

ABD Genelkurmay Başkanı Org. Dunford bugün, ABD Başkan Yardımcısı Biden ise iki hafta sonra “bölgeyi ateşe vermek” gündemiyle ülkemize geliyorlar. İncirlik sadece ABD uçkalarının değil, Alman, Fransız, İspanyol, hatta Katar uçaklarının bile bölgeyi bombaladığı bir üsse dönüştü. NATO son toplantısında Türkiye-Suriye sınırının fiili güvenliğinde rol üstlenme kararı aldı. NATO bu amaçla Doğu Akdeniz’e yeni gemiler gönderiyor, Konya’ya awacs sistemi kurmaya başlıyor…

O nedenle Türkiye’nin devrimci, sosyalist, halkçı, kemalist, millici birikimine büyük ve tarihsel sorumluluk düşmektedir. Tabi 1 Mart tezkeresinin önlenmesi sürecinde edinilmiş deneyimi uygulamanın zamanı geçmeden!

Mehmet Ali Güller
5 Ocak 2015

3 Yorum

Üniter başkanlık tuzağı

Başkanlık tartışmasında itiraz sahiplerinin en önemli argümanı ne? Başkanlığın çoğunlukla federatif devletlerde uygulandığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ise üniter devlet olduğu…

Bu o kadar sağlam bir dayanak ki, Erdoğan en sonunda “üniter devletlerde de başkanlık olabileceğini” savunabilmek için Hitler Almanyası örneğini verdi.

Gerçi konumuz olmadığı için üzerinde durmayacağız ama Hitler “başbakan yapıldığında” Almanya’da parlamento vardı ve Hitler‘e başbakanlık-şansölyelik görevini veren Cumhurbaşkanı Hinderburg‘du. Hitler‘in en sonunda Alman Parlamentosu’nu da yakıp tüm yetkileri eline alması ve bir diktatörlük kurması sonradır.

SABAH’IN İŞARETİNİ VERDİĞİ KAMPANYA

Erdoğan‘ın Hitler Almanyası örneğini vermesi bir gaf değil, birincisi zorunluluktu, ikincisi de başlattıkları bir kampanyanın fitiliydi.

Zorululuğa yukarıda değindik, çünkü üniter devletlerde başkanlık örneği Hitler Almanyası örneği vermeyi mecbur edecek kadar az…

Gelelim meselenin kampanya boyutuna…

Bu benzetmenin bir kampanyanın fitili olduğu, AK-Medya’nın önemli gazetelerinden Sabah‘ın şu haberinden de anlaşılıyor: “Başkanlık sistemi modeline ince ayar. Hedef tek meclis ve üniter yapı.

Yani 30 Aralık 2015 itibariyle partilerle “yeni anayasa”yı, dolayısıyla pratikte başkanlık rejimini görüşmeye başlayan AKP Hükümeti hem muhataplarına hem de kamuoyuna şu mesajı veriyor: “Federatif değil, üniter başkanlık istiyoruz.

Erdoğan‘ın 13 yıldır iktidarda nasıl kalabildiğinin göstergelerinden biri de, işte bu türden taktiklerdir. Erdoğan bu noktada oldukça başarılıdır ve muhaliflerinin bir bölümünü sürekli “iki şeyden birini seçmeye zorlayarak” mevzi mevzi ilerlemiştir.

Şimdi Erdoğan aynı tuzağı başkanlık için de kurmuştur: Federatif değil, üniter başkanlık!

BAŞKANLIĞA TOPTAN KARŞIYIZ

Ve maalesef Erdoğan‘ın taktiğinin yine başarılı olabileceğinin işaretleri var: Daha şimdiden “Erdoğan üniter başkanlık dediğine göre başkanlık-özerklik esaslı anlaşma bozuldu, bu çok iyi” diyerek Erdoğan‘ın “üniter başkanlığına” sıcak bakacağı işaretleri veren kesimler var…

Önce şu noktayı belirtelim: Kategorik olarak başkanlık modeline karşı değilim. İnsanlık ileride çok daha yararlı modeller bulabileceği gibi, başkanlık modeli de Türkiye için örneğin 50 yıl sonra yararlı bir model olabilir.

Ancak biz bugün başkanlık modelini, kendi tarihi içinde ve kendi aktörleri bakımından değerlendiriyoruz. Yani özetle bir başkanlık modelini değil, aslında Erdoğan’ın tek adamlığını konuşuyoruz.

O nedenle “federatif başkanlık mı, üniter başkanlık mı” şeklindeki sıkıştırmaya dikkat çekiyor ve “her türlü başkanlığa” toptan karşı çıkıyoruz.

BAŞKANLIK-ÖZERKLİK ANLAŞMASI NE DURUMDA?

Peki Erdoğan “üniter başkanlık” diyerek aslında Öcalan‘la yapmış olduğu başkanlık-özerklik anlaşmasını bozmuş mu oldu? 1993 yılında beri eyalet sistemini savunan, iktidar olunca yola “kamu yönetimi temel kanunu” ile başlayıp en son “bütünşehir” yasasıyla adım adım merkezi zayıflatan ve “özerkliği inşa” eden Erdoğan bu “yanlışlarından” artık dönecek mi?

Yani Erdoğan artık BOP eşbaşkanlığının görevi olan “Diyarbakır merkezli” projelerden vaz mı geçti?

Bunu da bir sonraki makalemizde inceleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
4 Ocak 2016

3 Yorum

HDP kapatılmalı mı?

HDP’nin de içinde yer aldığı DTK’nin açıkladığı 14 maddelik bildiri, içerdiği özerklik talebi nedeniyle büyük tepki çekti. Öyle ki, “HDP kapatılsın” sesleri bile yükseldi.

Oysa HDP ve öncülü yapılar, 5 yıldır özerkliği savunuyordu, açıklıyordu, ilan ediyordu, hatta parti programlarına bile koyuyordu:

HDP’DE ÖZERKLİK

Örneğin BDP 19-20 Haziran 2010 tarihinde Diyarbakır’da yaptığı toplantıda yerel yönetim modelini tartıştı ve “demokratik özerklik”i önüne görev koydu.

Ardından DTK 19 Aralık 2010’da “demokratik özerklik” ile şu hedefi ilan etti: “Demokraitk Özerklik, Kürdistan toplumunu, hukuki, öz savunma, sosyal, ekonomik, kültürel, ekolojik ve diplomasi şeklindeki 8 boyutlu örgütleyerek siyasi irade yapıp Demokratik Özerk Kürdistan inşasını hedeflemektedir.”

Sonraki yıllarda HDP bu hedefi sık sık dile getirdi, parti programlarına koydı.

AKP’DE ÖZERKLİK

Sadece HDP değil, AKP de özerkliği programına koydu!

AKP küreselleşme çağında devlet sistemi içinde merkezin ağırlığının azaldığını ve yerel yönetimin ağırlığının arttığını savunarak programına şu hedefleri koydu: Yerel yönetimlere yönetim biçimini geliştirme yetkisi verilmesi, yerel yönetimlerin maliyesinin oluşturulması…

Hatta AKP programında “belediye sınırlarının mülki sınırlar olarak belirlenmesi için yerel yönetim reformu yapılacağı” hedefi bile var!

Ve tabii AKP programlarının değişmez şu madddesi de yine mevcut programda var: “Avrupa yere yönetimler özerklik şartına uygun olarak, anayasal sistemimize yerel yönetim hakkının dahil edilmesini sağlayacaktır.”

Hiç lafı uzatmadan belirtelim: HDP’nin demokraitk özerklik hedefi, Tayyip Erdoğan’ın 2004 yılında ilan ettiği “BOP içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapma” göreviyle tam uyumludur.

Dahası Erdoğan aslında demokraitk özerkliği “eyalet sistemine geçilebilir” dediği 1993 yılından beri savunmaktadır!

BAŞKANLIK-ÖZERKLİK İLİŞKİSİ

Gelelim meselenin esasına…

Bakınız başkanlık ile özerklik bir bütünün bileşenleridir. Özerklik varsa başkanlık olur, başkanlık varsa özerklik olur.

Başkanlık üniter devletlerden, milli devletlerden ziyade federatif devletlerde uygulanan bir idari sistemdir. Federatif devletlerde de eyaletler olur, özerk bölgeler olur…

12 Eylül 2010 günü yapılan halk oylaması sonrası balkona çıkan Erdoğan‘ın konuşmasında şu bölüm, bu gerçeği ortaya koyması bakımından önemlidir: “Biz ne istiyoruz? Netice. Onun için diyoruz ki, bakın Batı ülkelerini şöyle bir gözden geçirin, orada hep bunları göreceksiniz, federal meclisi göreceksiniz, federal konseyi göreceksiniz.”

Evet, federal meclis ve federal konsey, milli devletin yıkılıp federatif devletin kurulması demektir, başkanlık demektir, özerklik demektir.

Erdoğan ile Öcalan‘ın asıl ortaklığı buradadır. Öcalan‘ın “Tayyip beyin başkanlığını destekleriz” sözü, özerklik hedefinin karşılığıdır. 2013 tarihli bu başkanlık-özerklik anlaşması hala yürürlüktedir.

BAŞKANLIKLA MÜCADELE

Şimdi tüm bunları yok sayarak, özerklik ilan ettiği için “HDP kapatılmalı” demek, siyasetsizliktir. Çünkü yukarıda da özetlediğimiz gibi özerklik başkanlığın parçasıdır.

Özerkliğe karşı gerçekçi mücadele, iktidardaki partinin başkanlık hedefine karşı mücadeleden geçmektedir.

Ve hem özerkliği, hem de başkanlığı hedefleyen “yeni anayasa” girişimine karşı mücadeleden geçmektedir.

“Parlamenter sistemi bekleme odasına aldığını” söyleyebilen Erdoğan açık açık kendisini başkan ilan etmekte ve şöyle söylemektedir: “Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun Anyasal olarak kesinleştirilmesidir.”

Ve Başbakan Davutoğlu “bizim içn en doğru sistem başkanlıktır” diyerek, Erdoğan‘ın “fiili başkanlığına yasallık kazandırmak” için harekete geçmiştir; bugün itibariyle “yeni anayasa” girişimi için muhalefet partileriyle görüşmeye başlamıştır.

Türkiye’nin ilerici kuvvetleri “HDP kapatılmalı, sıkıyönetim ilan edilmeli” gibi Çiller döneminden kalma “sorun büyüten” söylemler yerine, asıl buraya odaklanmalıdır.

BAŞKANLIK VE ÖZERKLİĞİN KAYNAĞIYLA MÜCADELE

Ve daha önemlisi, özerklik ile başkanlığın dış desteği hedef alınmalıdır: ABD ile imzalanan İncirlik Mutabakatı hedef alınmadan, Boğaz’a demirleyen NATO gemilerine karşı ses çıkarmadan, Alman askerlerinin NATO kararı kapsamında Konya’ya yerleşmeye başlamasına itiraz etmeden, Doğu Akdeniz’e konuşlanmış ABD gemilerini Türkiye’nin savunmasının bir parçası ilan edenlere meydan okumadan, Türk hava sahasının güvenliğini NATO uçaklarına havale edenlerle hesaplaşmadan, başkanlık-özerklik hamlesine karşı doğru mevzilenilmez.

Çünkü aslında tüm bu gelişmeler, pratikte “BOP içinde Diyarbakır’ı merkez yapma” ana hedefinin gerekleridir.

NATO’nun geçen hafta aldığı bir kararla Türkiye-Suriye sınırının güvenliğini fiilen ele almaya başlaması, AKP Hükümeti’nin ABD’yle Suriye’de güvenli bölge kurma hedefinden, Barzani’yle Irak’ta işbirliği yaparak Musul’a asker sevketmesinden ve hatta güneydoğudaki kimi ilçelerimizde gösterilmeye çalışına “otorite boşluğu var” görüntüsünden bağımsız değildir!

Türkiye’nin devrimci, halkçı, millici kuvvetleri asıl buraya odaklanmalıdır!

Mehmet Ali Güller
30 Aralık 2015

4 Yorum

Erdoğan-Barzani ortaklığı

Daha iki hafta önce Irak Kürt Bölgesi Başkanı Mesud Barzani Ankara’ya gelmiş ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile görüşmüştü; 2,5 saat süre boyunca Ankara Gölbaşı’ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı gezmişti.

Daha iki hafta geçmişken, bu kez de Irak Kürt Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani İstanbul’a geldi. Barzani Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu ile görüştü.

Peki bu trafiğin sebebi ne? Hangi bölgesel gelişmeler bir Barzani‘nin gidip diğerinin gelmesini sağlıyor?

Ziyaretlerin sıklaşmasında iki temel nedeni var: Birincisi Ankara-Erbil ortaklığı ile yapılan Musul’a Türk askeri sevkiyatının büyük tepki görmesi ve geri adım atılmak zorunda kalması. İkicisi de enerji alanındaki sıcak gelişmeler.

Açalım:

AÇILIM, ANKARA-ERBİL İTTİFAKI DA DOĞURDU

Bu iki nedeni açacağız ama önce ilişkilerin nasıl bu boyuta geldiğini kısaca anımsayalım. Zira daha 2007 yılında Barzani-Talabani görüşmesinde alınan karar ile Talabani PKK elebaşlarını isteyen Ankara’ya “bir Kürt kedisi bile vermeyeceğiz” diyebiliyorken, ilişkiler bugün “stratejik ortaklık” diye adlandırılabiliyor.

İlişkileri hızla bu düzeye getiren temel etken, Amerikan Açılımı oldu. AKP’nin 2009 yılında uygulamaya başladığı “Kürt Açılımı”, eş zamanlı Ankara-Erbil ittifakı da başlattı.

Çünkü ABD patentli Açılım sadece Türkiye’yi değil, Irak ve Suriye’yi de kapsıyordu. Nitekim sadece Bağdat’a karşı Ankara-Erbil ittifakı değil, Şam’a karşı da Erdoğan-Öcalan ittifakı başladı. Öcalan‘ın AKP Hükümeti onayıyla PYD’ye “Suriye’de özeklik ilan edin” talimatı vermesi bu süreçte gerçekleşti.

Gelelim pratik sonuçlara…

Erdoğan-Barzani ortaklığı hangi sonuçları doğurdu?

50 YILLIK STRATEJİK ANLAŞMA

1) Erdoğan-Barzani ortaklığının ilk önemli sonucu, petrol anlaşmasıdır. Tabi bu anlaşma Bağdat’a rağmen yapıldığı için, ABD açıklarında mahkeme kararı bekleyen gemi örneğinde olduğu gibi dönemin Irak Başbakanı Nuri El Maliki tarafından yargıya taşındığı için, son tahlilde yasadışı bir anlaşmaydı ve dolayısıyla “kaçak petrol” anlaşmasıydı!

Irak’ın petrolü bu nedele uzun bir süre karadan Türkiye’ye taşındı, Türkiye’den de gemiyle İsrail’e. Yasadışılığın aşılması için de Akdeniz’de gemiden gemiye aktarıldı…

Bu süreçte Erdoğan ve Barzani ikilisi, Allawi, Nuceyfi, Haşimi gibi Maliki karşıtı isimlerle de ittifak yaparak Bağdat’ı sıkıştırdı. Geniş ittifak, IŞİD’in Musul’u işgali ikliminde ve ABD’nin desteğinde en sonunda Maliki‘yi yıktı!

Yani Erdoğan ile Barzani‘nin petrol anlaşması sadece petrol anlaşması değil, siyasi bir anlaşmaydı. Nitekim Neçirvan Barzani, anlaşmayı “50 yıllık stratejik anlaşma” olarak niteledi.

2) Erdoğan-Barzani ortaklığı, varlığı daha öncesine dayanan Türkiye’deki Barzani şirketlerinin önünü de açtı. Bu yeni süreçte başta Mersin’dekiler olmak üzere Barzani‘nin Türkiye’deki şirketleri büyüdü, daha çok kazandı ve kazandırdı!

KERKÜK’ÜN İŞGALİ VE REFERANDUM HAZIRLIĞI

3) Anlaşma petrolün çok daha ötesindeydi ve varlığı ABD patentli Açılım olduğu için çok boyutluydu. Öyle ki, Kerkük’ün işgalini bile getirdi…

Irak Kürt Bölgesi, IŞİD’in Musul’u işgalini fırsat bilerek ve Ankara’nın da oluruyla Kerkük’ü ele geçirdi. Böylece Türkiye’nin uzun yıllar kırmızı çizgi gördüğü ve bu nedenle Irak Anayasası’nda özel bir konuma tabi olan Kerkük, Erdoğan-Barzani ortaklığı ikliminde Kürt bögesine dahil edilmiş oldu.

4) Barzanilerin “Kürdistan’ın kalbi” dediği Kerkük, “bağımsızlığa” giden yolun en önemli virajıydı. Bu nedenle Barzani Kerkük’ün işgalinden sonra “bağımsızlık referandumu” kararı aldı.

Mesud Barzani iki hafta önceki Ankara ziyaretinden sonra da, Erbil’e döner dönmez hükümete “bağımsızlık referandumu” için hazırlık talimatı verdi.

Yani pratikte Barzani, Erdoğan ile yaptığı ortaklığa dayanarak Bağdat’tan adım adım kopmaya çalıyor!

5) Öte yandan Barzani, yine Erdoğan ile ortaklığına dayanarak ve arkasına Türkiye’nin desteğini alarak, süresi ikinci defa dolan başkanlığını zorla yeniden uzattı!

Barzani, mecliste güç kaybettiği koşullarda, İran’ın desteklediği KYB’ye ve mecliste ikinci parti konumuna yükselen Goran’a karşı, Ankara’nın desteğiyle Irak Kürt Bölgesi içindeki başat pozisyonunu koruyabildi.

BARZANİ’YE DESTEK KORİDORU ÖNLEMEZ

Kuşkusuz Ankara’nın ve devletin merkezi kurumlarının Erdoğan-Barzani ortaklığında oluru var. Bu olur, daha çok Barzani‘nin PKK’ye karşı kullanılması hedefine dayanmaktadır. Ancak burada büyük bir yanılgı var:

Bölgeye ilişkin ABD’nin temel projesi ne? Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir Kürt koridoru…

ABD bu koridorun ilk parçası olarak önce Barzanistan’ı inşa etti. Suriye’de 5 yıldır süren çatışma da esas olarak bu koridoru Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlamak için…

Ankara’nın yanılgısı işte burada: Suriye’nin kuzeyindeki koridoru engelleyebilmenin yolu Irak’ın kuzeyindeki koridorla ittifak yapmaktan geçmiyor!

Tersine, Ankara’nın Irak’ın kuzeyindeki koridorla ittifak yapması, adım adım o koridoru Bağdat’tan koparıyor. Dahası Ankara’nın Beşar Esad‘ı devirme hedefi de Suriye’nin kuzeyinde bir koridor oluşmasına yarıyor.

Ankara’nın koridorlar aktörleri arasındaki çelişmelerden yararlanmaya çalışması, bir aktörü diğerine karşı kullanması ya da desteklemesi koridoru engellemiyor, aktörlerden birini diğerine karşı güçlendirmiş oluyor, o kadar!

ABD projesi içinde yer alarak ve Barzani‘yle işbirliği yaparak gerçekte ne koridor önlenir, ne de PKK terörü bitirilir!

Daha önemlisi Irak’ı ve Suriye’yi bölmek otomatikman koridor doğrurur ve en sonunda Türkiye’yi de bölünmeye götürür!

Mehmet Ali Güller
27 Aralık 2015

1 Yorum

AKP’deki Öcalancılar

Selahattin Demirtaş‘ın “HDP’de gizli Erdoğan seviciler var” demesi, yıllarca süren AKP-PKK Açılım ortaklığının doğal bir sonucuna işaret ediyordu.

Zira o ortaklık sadece HDP içinde “Erdoğan seviciler” çıkarmamış, aynı zamanda AKP içinde de “Öcalan seviciler” doğurmuştu. Anımsayalım mı?

Bülent Arınç: “Siz kimin sözcülüğünü yapıyorsunuz da Öcalan‘ı itibarsız hale getirmek istiyorsunuz?”

Beşir Atalay: “Öcalan‘ın mesajları bizim de düşüncemiz.”

Yalçın Akdoğan: “Öcalan‘ın olayları okuma kabiliyeti ve tecrübesi var. Mesajları sürecin geleceğini düşünen bir hassasiyeti yansıtıyor.”

Sadullah Ergin: “Öcalan bölgenin ve Türkiye’nin reel politiğini daha sağlıklı değerlendiriyor.”

Mehmet Metiner: “Öcalan‘ın durduğu yer, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine katkı sağlayan bir yer. İmralı’da çok anlamlı, çok değerli şeyler söylüyor.”

Yasin Aktay: “Öcalan, dünyanın geleceğini iyi okuyup PKK’nin önüne yeni hedefler koymuştur.”

Yiğit Bulut: “Öcalan Ortadoğu’da Türkiye’nin önünü açıyor.”

AKP: ÖCALAN İYİ SINAV VERDİ

“Bunlar Erdoğan‘ın Açılım’ı buzdolabına koymasından önce söylenmiş sözlerdi” mi diyorsunuz?

O zaman bugünlerde söylenen şu sözleri de anımsayalım:

AKP Milletvekili Galip Ensaioğlu: “Süreç bitmedi. Cumhurbaşkanı’nın beyanları, rakip görülen siyasi partinin güncel bir şey üzerinden eleştirilmesiydi. Öcalan‘la görüşmeler sürüyor. Biz Öcalan’ın etkin pozisyonunu korumaya çalışıyoruz.”

AKP Milletvekili Orhan Miroğlu: “Öcalan 6-7 Ekim olaylarında, açlık grevlerinde iyi bir sınav verdi. Bence Öcalan’ın kapısı çalınmalıdır.

AKP Milletvekili Metin Külünk: “Bu coğrafyada üç hedef vardı son dönemde. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, bir; İmralı, iki; Barzani, üç.”

ERDOĞAN-ÖCALAN-BARZANİ İTTİFAKI

Külünk‘ün sözleri, asıl ittifaka işaret etmesi bakımından da çok önemliydi: Erdoğan-Öcalan-Barzani ittifakı!

Erdoğanların Erbil’i Bağdat’tan koparmak için Irak hükümetiyle uzun süredir karşı karşıya gelmesi, Maliki‘yi devirmek için Haşimi-Nuceyfi-Barzani denklemi kurmaları, Neçirvan Barzani‘nin ifadesiyle Ankara ile Erbil arasında 50 yıllık stratejik anlaşmanın imzalanması, Barzani‘nin AKP Kongrelerinde ağırlanması, Barzani‘ye ait finans kurumlarına ayrıcalıklar tanınması, Barzani‘nin Bağdat’tan çaldığı petrolün İsrail’e taşınması, Barzani‘nin peşmergelerinin eğitilmesi ve donatılması…

Ve daha geçenlerde Barzani‘nin Ankara’da Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda tam 2,5 saat ağırlanması.

AKP’nin Musul’un 30 km kuzey doğusundaki Başika’ya asker sevketmesi de Külünk‘ün işaret ettiği bu ittifakın gereğiydi.

Peki Irak’ın itirazları ve ABD’nin Rusya cephesine kayan Irak’ı tamamen kaybetmemek için AKP’ye “asker çek” mesajı vermesi üzerine geri çekilen askerler sadece Nuceyfi‘nin adamlarını ve Barzani‘nin peşmergelerini mi eğitecekti? Erdoğan’ın Musul’a sevkettiği askerler Erbil’i Bağdat’tan koparma hedefinin gereğiydi ve önceki gün Barzani’nin “bağımsızlık referandumu” için hazırlık talimatı vermesi de aynı eksenli bir gelişmeydi.

IRAK VE SURİYE’NİN BİRLİĞİ SORUNU

“Türk Ordusu Musul’a Irak’ın birliğini korumak için gitmişti” propagandası gerçeği yansıtmıyor. Bu propaganda aynı zamanda uzun bir süredir dile getirilen “Türk Ordusu Suriye’nin birliğini korumak için Suriye’de güvenli bölge kurmalı” propagandasının da Irak versiyonudur.

Oysa hem Irak’ın hem de Suriye’nin siyasal birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasının basit ve sade yolu belli: Bağdat ve Şam’ın tam egemenliği!

Fakat Ankara’nın Barzani’yle ittifak yapması Irak’ın bütünlüğünü, Suriyeli muhaliflerle ittifak yapması da Suriye’nin bütünlüğünü hedef almaktadır.

Ve daha önemlisi ABD’yle İncirlik Mutabakatı imzalayarak, üslere NATO ordularını yerleştirmeye başlayarak komşularınızın bütünlüğünü koruyamazsınız, tersine parçalanmalarına katkı vermiş olursunuz.

Dahası ABD’yle işbirliği yaparak ne PKK’yi bitirebilirsiniz, ne de Türkiye’nin hemen güneyinde bir Amerikan Koridoru kurulmasını engelleyebilirisiniz.

Tersine 25 yıllık Irak örneğinde olduğu gibi, o ilişki üzerinden kendinizi koridor bekçiliğinde bulursunuz.

Türkiye’nin milli kuvvetlerinin asıl uyanık olması gereken nokta işte burasıdır.

Mehmet Ali Güller
22 Aralık 2015

3 Yorum

ABD-AKP-İsrail-Barzani-PYD cephesi örülüyor

AKP Hükümeti son olarak İsrail’le de anlaştı. Neden? Çünkü 5 yıldır “İsrail karşıtlığına” taktik bir süreç olarak ihtiyaç duyan Erdoğan artık Rusya-İran-Irak-Suriye cephesine karşı Tel Aviv’le de yan yana durma mecburiyeti duydu. Üstelik bu kez İsrail gazı gibi bir avantaj da var…

AKP bu anlaşmanın hemen öncesinde de Barzani’yle mevcut anlaşmalarını yükseltmişti. Öyle ki Ankara’ya gelen Mesut Barzani Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı bile artık ziyaret edebiliyordu. AKP Hükümeti’nin Musul’a asker sevkiyatı da Barzani‘yle ittifakının gereğiydi.

Diğer yandan İncirlik’e gelen ve AKP Hükümeti’ne “hava ve kara harekatı” mesajı veren ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, hemen ardından Irak’a gitti ve Barzani’nin Peşmergeleri ile PYD’yi Washignton’un iki önemli ortağı ilan etti!

Böylece ABD-AKP-İsrail-Barzani dörtlü cephesi örüldü. Sırada Ankara’ya PYD’yi kabul ettirmek var. PYD lideri Salih Müslim‘le defalarca görüşen ve alt anlaşmalar yapan AKP Hükümeti için kuşkusuz bu zor olmayacak!

RUSYA POLİTİKASI NEDEN DEĞİL SONUÇ

Kimileri bu dönem ile Stalin dönemi arasında benzerlikler kuruyor: “Stalin’in hataları nedeniyle Türkiye NATO’ya girdi, Putin’in hataları nedeniyle Türkiye ABD ve İsrail’e yanaşıyor.

Ancak bu analojide şöyle bir terslik var. AKP Hükümeti Rusya’nın politikaları nedeniyle ABD’ye yanaşmıyor; tersine ABD’nin yanında olduğu için Rusya’yı karşısına alıyor.

Yani Türkiye-Rusya ilişkisinin geldiği şu aşama bir neden değil, bir sonuçtur. Türkiye-Rusya ilişkileri, Türkiye-ABD ilişkilerinin sonucudur.

Erdoğan‘ın Çin’le füze anlaşması, Rusya’ya Türk Akımı anlaşması ve hatta “bizi Şangay İşbirliği Örgütü’ne alın” mesajları Batı’yla pazarlığında kullanmak üzere hazırladığı kartlardı.

Nitekim Çin füzesi anlaşmasını iki yıl beklettikten sonra G-20 toplantıları sırasında iptal etti. Ankara gerekçe olarak “milli füze” dedi ama ardından da acil ihtiyaç diye yönünü Fransa-İtalya füzesine çevirdi. Tabi ABD füzesine geçişin bir aşaması olarak…

Burada belirleyici neden İncirlik Mutabakatı’dır. AKP Hükümeti bu mutabakat ile başlayan süreci Rus uçağının düşürülmesi ve Musul’a asker sevkiyatı ile ivmeledikten sonra, şimdi de İsrail’le anlaşarak taçlandırmış oldu.

ERDOĞAN ‘KÖR MİLLİYETÇİLERİ’ AVLIYOR

Sürecin bu noktaya gelmesinde nedeni İncirlik Mutabakatı’nda değil de, Rusya’nın politikalarında aramak, herşeyden önce AKP Hükümeti’nin işine gelmektedir.

Çünkü Erdoğan Rus karşıtlığını hem içeride hem de dışarıda kullanmaktadır. Rus karşıtlığı ve Musul’a asker sevkiyatı gibi anketlerde destek gören hamleler, Erdoğan için başkanlık rejimine geçişin aynı zamanda kaldıraçlarıdır!

Ve Erdoğan bu hamleleriyle önce “kör milliyetçileri” avlıyor; tıpkı Menderes‘in, Demirel‘in, Özal‘ın ve Çiller‘in ihtiyaç anlarında “kör milliyetçileri” avladığı gibi…

Ve “kör milliyetçiler” Putin‘e karşı “Türkiyecilik yapacağım” derken kendilerini Erdoğan‘ın mevzisinde bulmaktadırlar. Dolayısıyla da ABD ve NATO’nun…

Günlerce Boğaz’da demirleyen NATO gemilerine karşı tek bir eylem yapılmaması, İncirlik Mutabakatı’nın potesto edilmemesi ve geçmişteki gibi İncirlik’e yürünmemesi, İsrail’le anlaşmaya sessiz kalınması, Barzani‘nin ÖKK ziyaretinin görmezden gelinmesi gibi sonuçlar, NATOTürkçü ve Türk-İslamcı sentezlerden geçen “kör milliyetçiliğin” bugün Erdoğan tarafından kolayca avlanılabildiğini resmetmektedir.

Nitekim Erdoğan bunca yıl PKK ile müzakere yürüttükten sonra Açılım’ı buzdolabına kaldırarak 1 Kasım’da da aynı avcılığı yapmış ve başarılı olmuştu!

NE YAPMALI?

Türkiye’nin nesnel çıkarları ABD’nin cephesinde değil, Rusya’nın destek verdiği bölge cephesindedir.

Peki Türkiye Atlantik cephesinden Avrasya cephesine nasıl geçer? Putin‘in söylem değiştirmesi, alttan alması, tavır değiştirmesi bunu sağlar mı? Mümkün değil!

Tamam Türk-Rus dostluğunu savunalım, Ankara’nın “daha kolayca” ABD’ye çıpalanmasına gerekçe olan Moskova politikalarına karşı çıkalım ama gerçekçi olalım: Erdoğan ve AKP Hükümeti’ne rağmen Ankara’nın yönünü bölgeye ve Avrasya’ya kaydırmak mümkün değil. Türk devrimcilerinin, milliyetçilerinin, halkçılarının asıl görevi budur!

Gerçek vatanseverlik Türkiye-Rusya “karşıtlığı” üzerinden Erdoğan’ın yanına düşmek değil, Ankara’yı bölge cephesi içinde yer almaya zorlamaktır. İç politikada bunun gereklerini yerine getirmektir; sendikaları, kitle örgütlerini, öğrencileri ayağa kaldırarak, halk hareketi örgütleyerek…

Erdoğan’ın ve dolayısıyla ABD’nin yanında yer almak, “dış düşmana karşı ülkesinden yana olma tavrı” değil, tersine bölgeyi yangın yerine götürecek ve en sonunda Türkiye’yi de bölecek süreçlere destek vermek demektir!

Mehmet Ali Güller
18 Aralık 2015

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın