Archive for category Politika Yazıları
Org. Hulusi Akar ve NATO
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 13/09/2015
NATO Askeri Komite Genelkurmay Başkanları Konferansı dün İstanbul’da yapıldı. Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar‘ın hem konferansın açılışında yaptığı konuşmada, hem de sonrasında NATO Askeri Komite Başkanı Org. Petr Pavel ile birlikte yaptığı basın toplantısında, önemli mesajlar vardı:
1) Org. Akar NATO’nun güney ve doğu kanadının tehdit ve zorluklarla karşı karşıya olduğunu savundu: Irak, Suriye ve Ukrayna!
2) Org. Akar Suriye ve Irak’taki krizin daha kapsamlı ve karmaşık bir sorun haline dönüşmeye başladığını belirterek, “eğer bizler şu anda bu tehditlere bir cevap vermeyecek olursak, kendimizi çok daha ciddi problemlerle karşı karşıya bulabiliriz” dedi.
3) Org. Akar, PKK terör örgütünün Irak ve Suriye’deki durumdan faydalandığını ve uluslararası camianın gözünde meşruiyet kazanmaya çalıştığını belirtti. Genelkurmay Başkanı, NATO ve müttefiklerinin Türkiye’nin terörle mücadelesine vediği tam desteği memnuniyetle karşıladıklarını söyledi.
ORG. ÖZEL’İN ÇİZGİSİ
Org. Akar‘ın açıklamaları, selefi Org. Necdet Özel‘in çizgisini sürdürdüğünü göstermektedir. Org. Özel de “Savunma ve Havacılık Dergisi”nde yaptığı uzun ve kapsamlı değerlendirmede, İran, Irak ve Suriye’yi Türkiye için tehdit saymıştı. Hatta Rusya’yı da Ukrayna krizinden hareketle konvansiyonel tehdit kapsamında değerlendirmişti.
Org. Özel bu tehditlere uygun olarak da “savunma konsepti”nden “güvenlik konseptine” geçilmesini uygun görmekteydi.
Org. Özel‘in bu açıklamasından bir süre önce NATO Zirvesi’nde zaten bu konsept değişikliği ele alınmış ve kabul edilmişti. Kaldı ki NATO’nun Esnek Mukabele Gücü gibi birimler kurma kararı da, bu konsept değişikliği nedeniyleydi.
O dönem Kara Kuvvetleri Komutanı olan Org. Akar, konsept değişikliğinin gerekçelerini “Savunma ve Havacılık Dergisi”nde etraflı olarak anlatmıştı.
STRATEJİK HATA
Dün Org. Özel‘in, bugün de Org. Akar‘ın Irak, Suriye ve Ukrayna’yı tehdit olarak görmesi stratejik hatadır.
Irak, Suriye ve Ukrayna, NATO’nun güney ve doğu kanadı için tehdit değildir. Tersine NATO Irak, Suriye ve Ukrayna için tehdittir.
Ayrıca Irak ve Suriye, PKK ve IŞİD terörünün kaynağı değildir. Bu tehditlerin birincisinin büyümesinin, ikincisinin de ortaya çıkmasının nedeni doğrudan ABD ve NATO’dur.
Dahas PKK ve IŞİD, Türkiye için olduğu gibi, Irak ve Suriye için de tehdittir.
PKK’nin “uluslararası meşruiyet kazanabilmesini” kolaylaştıran ise Irak ve Suriye değil, ABD ve AB’dir, Türkiye’nin NATO’daki müttefikleridir.
TERÖRLE ETKİLİ MÜCADELENİN YOLU
Tehdidi ve kaynağını doğru tespit edebilmek, etkili mücadele edebilmek için hayatidir.
Türkiye 40 yıldır terör sorununu neden kökten çözememektedir? İki temel nedenle:
1) ABD’yle işbirliğini sürdürerek ve ABD planları içinde kalarak terörle etkili mücadele yapılamaz.
ABD, terörü bölgedeki çıkarlarını sağlayabilmenin bir aracı olarak kullanmaktadır. ABD’nin bölgedeki çıkarları ile Türkiye’nin çıkarları ise çatışmaktadır.
Dahası, ABD’nin çıkarlarını gerçekleştirmek için belirlediği strateji, Türkiye’yi tehdit etmektedir.
2) Bölge ülkelerine düşmanlık yaparak terörle etkili mücadele yapılamaz.
Türkiye’nin terörle etkili mücadelesinin yolu, komşularına düşmanlıktan değil, komşularıyla işbirliğinden geçmektedir.
Son beş yıldır AKP Hükümeti’nin Irak’ta Maliki‘ye, Suriye’de Esad‘a karşı izlediği düşmanlık çizgisi, sonuçları itibariyle terör örgütlerine yaradı.
Ve daha önemlisi, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin birbirine düşmanlık yapması, en çok ABD’ye yaramaktadır.
Mehmet Ali Güller
13 Eylül 2015
İncirlik’e karşı Lazkiye
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 11/09/2015
Bu yılın başında Suriye Ordusu ülkenin kuzeyinde denetim sağlamak üzere büyük taarruza başlamıştı. İşler iyi de gidiyordu.
Rusya ise Suriye Ordusu’nun bu taarruzunu diplomatik alanda devam ettirecek, ilkbahar sonunda Suriye rejimi ile Suriye muhalefetini Cenevre-3’te masaya oturtup, soruna kesin siyasi çözüm getirecekti.
Ancak Erdoğan ile Kral Selman‘ın 2 Mart 2015’te Riyad’da anlaşması ve ardından 16 grubu Fetih Ordusu adı altında birleştirerek İdlip’i işgal etmesi, o taarruzu durdurdu.
Arkasından ABD’nin müdahaleleri geldi. Washington bir yandan PYD’yi destekleyerek Suriye’nin kuzeyinde alan açmayı sürdürdü, diğer yandan Ankara ile Eğit-Donat, İncirlik Mutabakatı ve bazı çekincelerle birlikte Güvenli Bölge anlaşması yaptı. (Son olarak İngiltere de Güvenli Bölge’ye asker göndereceğini açıkladı.)
PUTİN’İN SURİYE PLANI
Rusya ABD’nin bu hamleleri karşısında sert ve kararlı bir süreç başlattı:
Bir yandan Cenevre-3 hazılıklarını, takvimini ötelemek zorunda kalsa da sürdürdü.
Diğer yandan merkezinde Bağdat ve Şam hükümetleri ile Kürt gruplarının olduğu bir Suriye Planı açıkladı.
Planın sahadaki karşılığı ise hava ve deniz üssüydü!
Rusya Tartus’daki deniz üssünü, kapasitesini artırmak amacıyla daha kuzeye taşıyacaktı ve hemen karşısındaki bölgeye de bir hava üssü inşa edecekti.
Rusya, Lazkiye’deki entegre hava ve deniz üssü ile İncirlik’in 185 km yakınına konumlanıyordu!
Ve Moskova hızla bunun hazırlığını başlattı ve Suriye’ye askeri yığınak yapmaya başladı: Askeri cephane, tezhizat, zırhlı araç, hatta savaş uçağı gönderdi. Üstelik ABD ve NATO’dan gelen tepkilere rağmen bu yardımı yaptığını açık açık ve göstere göstere ilan etti.
Moskova’nın Suriye’ye bin kişilik bir Rus birliği gönderdiği de iddia ediliyor.
Diğer yandan deniz üssünde görev yapacak Dmitri Donskoy TK-208 nükleer denizaltısını Suriye’ye gelmek üzere 4 Eylül 2015’te yola çıkardı. Denizaltıya 20 adet kıtalararası balistik füze ve 200’den fazla nükleer başlık taşıyan iki de savaş gemisi eşlik ediyor.
GÜVENLİ BÖLGE’YE BÖLGE YANITI
Rusya’nın bu büyük ve açık hamleleri, yukarıda da özetlediğimiz gibi ABD-Türkiye anlaşmalarına ve atağına yanıt nedeniyleydi.
Moskova bunu zaten söylüyordu: Örneğin Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov “Libya senaryosuna yol vermemek için Rusya, Suriye ordusunu donatmaya devam edecek” diyordu. Rus yetkililer Eğit-Donat’ı, İncirlik Mutabakatı’nı ve olası Güvenli Bölge girişimini reddediyorlardı.
Rusya’nın neyi nasıl gördüğünü, sahadaki AKP Hükümeti de görüyordu. Örneğin AKP Dışilişkiler Başkan Yardımcısı Metin Külünk Rus atağına şu tepkiyi gösteriyordu: “Türkiye’nin güvenlik koridoru gündeme geldi, arkasından hemen Rusya’nın ‘yeni bir koalisyon kurulmalı’ önerisi gündeme getirildi. Ne yapacak bu koalisyon? IŞİD’le mücadeleyi mazeret göstererek, herkes bölgenin denkleminde etkin olmak istiyor.”
CEPHE SAVAŞI HAZIRLIĞI
Askeri hazırlığın boyutuna ve planlamasına bakılırsa, Rusya Suriye’yi “özel savaş”tan, “cephe savaşı”na hazırlıyor. Çünkü Atlantik Cephesi güvenli bölge girişiminde ısrar ederse, bu fiiliyatta cephe savaşı demektir.
Rusya, ordusunu Şam-Hama-Humus hattına çeken Esad’ı, bu güvenli bölge girişimine karşı Rusya’nın (ve tabi İran’ın) desteğiyle cephe savaşı verecek şekilde konumlandırıyor.
Üstelik Rusya ABD’ye karşı askeri varlığını en yüksek boyutta alarma geçirdi.
Örneğin Suriye’ye askeri yardımın başladığı günlerde, Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, Putin‘in “savaşa hazırlık koşulları test edilsin” emri verdiğini açıkladı
Öte yandan Moskova ABD ve NATO’yla yaşanan Ukrayna ve Suriye sorunları nedeniyle askeri tatbikat takvimini genişlettiğini ve yeni yılda tam 4 bin tatbikat yapacağını ilan etti.
Esad‘ı Kaddafi‘nin durumuna, Suriye’yi Libya’nın durumuna düşürmeyeceğini ilan eden Moskova’nın bu hamleleri, hem güvenli bölge girişimi sahiplerini yeninden düşündürecek, hem de Ankara-Washington işbirliğini önemli ölçüde zorlayacak!
Mehmet Ali Güller
11 Eylül 2015
İç savaş provası
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 09/09/2015
PKK terörünü lanetlemek, Dağlıca ve Iğdır’da şehit olan askerler ve polisler için yürüyüşler düzenlemek, protesto eylemleri yapmak hem haktır, hem de şehitler için görevdir.
Ancak PKK terörünü lanetlemek adına her gördüğü Kürt’e saldırmak, Kürtçe konuşuyor diye bir genci linç edip öldürmek, otogardan Doğu’ya kalkan otobüslere ve yolculara saldırmak, bar ve meyhane basmak, mevsimlik işçilerin kaldıkları yerleri yakmak, inşaat işçilerine saldırmak, sahibi Kürt diye bir kitabevini yakmak, adı Diyarbakır diye bir tatlı salonunu dağıtmak…
Hele de “operasyon değil, katliam istiyoruz” diyerek sosyal medyadan kitlelere bu türden eylemler için çağrılar yapmak…
Tüm bunlar hem suçtur, hem insanlık ayıbıdır ama hem de PKK’ye yarayan eylemlerdir!
Zira PKK terör eylemleriyle neyi hedefliyorsa, bu insanlık suçunu yapanlar da o hedefe hizmet etmiş oluyor: İç savaş!
PKK TERÖRÜNE EN İYİ YANIT: TÜRK-KÜRT BİRLİĞİ
PKK terörünü protesto etmenin en iyi yolu Türk-Kürt birliğini savunmaktır; zira terörün panzehri budur.
Türk ile Kürt’ü birbirine düşman yapmak PKK’nin en çok istediği durumdur. PKK metropollerde Türk ve Kürt birbirini vursun, yaksın, yıksın diye hain pusularla asker şehit etmektedir.
Ve unutulmamalıdır: Şehit olan asker bu vatanı böldürmemek, Türk ile Kürt’ü ayrıştırmamak için şehit düşmüştür. O şehide gösterilecek en büyük saygı, Türk-Kürt birliğini savunmaktır!
HDP’ye oy veren 6 milyonu toptan PKK’li ilan etmek büyük hatadır ve Türk-Kürt birliğini torpilleyen yukarıda özetlediğimiz eylemlerin de kaynağıdır. HDP binalarını basmak ve yakmak, suç olmanın ötesinde, Türk-Kürt birliğini ateşe vermek demektir.
Kuşkusuz PKK’li olan HDP’liler vardır ama onlarla mücadele hukuk içinde, devletin vermesi gereken mücadeledir; sokakların değil!
Çok çeşitli kaygılarla HDP’ye oy veren vatandaşlar terörist ilan edilemez ve onlara, ailelerine, işyerlerine düşmanlık yapılamaz.
MİLLİCİLİK BİRLEŞTİR, IRKÇILIK BÖLER
Yukarıda saydığımız türden eylemleri daha çok AKP’nin kumanda ettiği yığınlar yapmaktadır.
İktidarı boyunca PKK’yi büyütenler, onunla müzakere edenler, PKK’nin şehirlere bomba stoklamasına bugün itiraf ettikleri gibi göz yumanlar, şimdi “milliyetçi” kesilmiş ve bu türden Kürt düşmanı eylemler için çağrılar yapmaktadır.
Akıl ve sağduyu işte bu günler için lazımdır: Atatürk milliyetçiliği, Kuvayı Milliyecilik, millicilik işte bugünler içindir.
Millicilik etnisiteye değil, ortak vatana, ortak hedefe, dile ve siyasi birliğe dayanır.
Atatürk “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” derken, işte bu modern milliciliğe işaret etmiştir; Türk, Kürt, Laz, Çerkez, her etnik kimlikten halkın bir devrim yaparak milletleştiğini anlatmıştır.
Atatürk‘ün milliciliği laiktir, ortak kültürü ve aidiyeti esas alır. Ancak bugün sokaklarda Kürt düşmanlığı yapan türden “milliyetçilik” ise dincilik soslu ırkçılıktır!
Dün Anayasa’dan Türk’ü çıkarmaya kalkanların, tabelalardan TC’yi söküp atanların, “milliyetçiliği ayaklarımın altına alırım” diyenlerin bugün sahneye koydukları “milliyetçilik”, millicilik değil, pratikte bölücülüktür!
TGB’NİN ÖNEMİ
TGB gibi yurtsever, millici, devrimci örgütlerin varlığı büyük şanstır. Ancak TGB gibi örgütler PKK terörünü protesto eylemlerine önderlik ederse, bu iç savaş provası niteliği taşıyan görüntülerin önüne geçilir.
Ancak örgütlü ve disiplinli büyük bir kuvvet olan TGB, kökleri Malatya, Çorum, Maraş ve Madımak’a dayanan bu türden yobaz ırkçı saldırılara engel olabilir!
Aksi, ABD emperyalizmi ve piyonlarının istediği türden iç savaş provaları olur ki, bu kez tamiri gerçekten çok zor olur.
Mehmet Ali Güller
9 Eylül 2015
Terörle mücadelenin yolu
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 08/09/2015
Yaşananlara en başından beri ne saray savaşı dedik, ne de vatan savaşı…
Zira ikisi de durumu tam açıklamıyordu. Tersine, meseleyi böyle koymak aynı cephede yer alması gereken kuvvetleri bile bölüyordu.
Bize göre mesele ikisi de değildi, “Beyaz Saray savaşı”ydı; çünkü gelişmeler ABD’nin “Basra’dan Doğru Akdeniz’e Kürt Koridoru” hedefi ve IŞİD stratejisiyle doğrudan ilgiliydi.
AKP’nin ya da PKK’nin bu yaşananlardan siyasi rant elde etme hevesleri, kuşkusuz önemliydi ama bu esasın yanında taliydi…
Tamam, Erdoğan‘ın Dağlıca’da terör saldırısı olduğu gece “400 milletvekili olsaydı, bunlar olmazdı” demesi ya da adamlarıyla Hürriyet’i basan AKP Milletvekili Abdurrahim Boynukalın‘ın “1 Kasım seçiminden ne sonuç çıkarsa çıksın Erdoğan’ı başkan yapacağız” demesi, siyasi hedefe işaret etmesi nedeniyle oldukça anlamlıydı ama asıl mesele bunun çok daha ötesindeydi.
Hatta diyebiliriz ki AKP ve PKK’nin siyasi hevesleri, “Beyaz Saray savaşı”nı daha da kolaylaştırıyordu.
Örneğin Erdoğan‘ın “başkan olma ihtirası” Türkiye’yi İncirlik Mutabakatı’na daha kolay mecbur etti. Örneğin Erdoğan‘ın sultan olma hayali Türkiye’yi Suriye başta olmak üzere komşulara düşmanlıkta öne çıkardı ve ABD için yararlanılabilir hale getirdi.
IRAK’TAKİ YÖNTEM SURİYE’DE DE İZLENİYOR
Asıl mesele ABD Büyükelçisi John Bass‘ın ifadesiyle “Türkiye’yi geri dönülmez noktaya kadar ilerletmek” diye özetlediği ve “ne kadar gerekirse, İncirlikte o kadar kalacağız” diyerek işaret ettiği meseledir. Nasılsa Obama IŞİD’le mücadele stratejisini 3 yıl diye açıklamış, Washington sonra bunu 5 yıla revize etmiş, en sonunda da Pentagon “gerçekçi olmak lazım, 10 yıl gerekir” demiştir.
Asıl mesele ABD’nin Suriye’yi parçalmak ve kuzeyinde bir koridor oluşturmak istemesidir.
Koridoru Türkiye’ye adım adım kabul ettirebilmenin deneyimine Irak’ta sahip olan ABD, benzer şablonu şimdi Suriye’de uygulamak istemektedir:
1) Koridor inşa edilecek alana saldırılmasının zeminini yarat.
ABD 25 yıl önce Irak’ın kuzeyinde Kürtleri kışkırtıp ayaklandırdı. Saddam Hüseyin kalkışmayı bastırmak için harekete geçtiğinde Kürtlere sırtını döndü.
ABD 25 yıl sonra Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’in stratejik noktalara saldırmasına zemin yarattı.
2) Koridor inşa edilecek alana havadan koruma sağla.
ABD 25 yıl önce Irak’ın kuzeyi için 36. paraleli çekti ve üstünü Bağdat’a yasakladı.
ABD 25 yıl sonra Suriye’nin kuzeyinde havadan IŞİD’i vurdu ve boşalan yerleri PYD’ye emanet etti.
3) Koridor inşa edilecek alana İncirlik’ten kalkan ol.
ABD 25 yıl önce 36. paralelin üstüne İncirlik’ten kalkan uçaklarla kalkan oldu, Çekiç Güç’le o bölgenin adım adım Bağdat’tan kopmasını sağladı.
ABD 25 yıl sonra Suriye’nin kuzeyine yine İncilik’ten kalkan olmak ve Çekiç Güç ile o bölgeyi Şam’dan kopartmak istiyor.
4) Koridor inşa edilecek alanı Türkiye’yi kabul ettir.
ABD 25 yıl önce Irak’taki koridoru yönetecek Barzani‘yi adım adım Türkiye’ye kabul ettirdi. Karşılığında zaman zaman PKK’yi vurmasına göz yumdu.
ABD 25 yıl sonra Suriye’deki koridoru yönetecek PYD’yi adım adım Türkiye’ye kabul ettirmeye çalışıyor. PKK’ye operasyonlara “Türkiye’nin hakkı” diyor ama PKK’nin Suriye kolu olan PYD’ye operasyona izin vermiyor.
5) Koridor inşa edilecek alanda PKK’yi büyüt.
ABD 25 yıl önce Irak’taki koridor ile aslında PKK’ye güvenli bölge sağlamış oldu ve büyümesinin koşullarını yarattı.
ABD 25 yıl sonra Suriye’nin kuzeyini de PKK’nin sıçrayarak büyüyeceği bir koridora dönüştürmeye çalışıyor.
Çünkü PKK ABD için stratejik bir araçtır ve Washington PKK’ye “asıl Irak ve Suriye koridorlarını birleştirme ve Türkiye’ye doğru genişletme aşamasında” ihtiyaç duyacaktır!
DOĞRU HATTI SAVUNMAK
Dolayısıla PKK’yi büyüten de, İncirlik’ten önünü açan da ABD’dir.
ABD’yle işbirliği yaparak PKK’yi tasfiye etmenin mümkün olmadığı geride kalan 30 yılda görülmüştür.
PKK bin yıl uğraşsa da TSK’yi yenemeyecektir ama ABD işbirliği altında Türkiye de bu terör sorununa kökten çözüm getiremeyecektir.
O nedenle meseleye “ya saray savaşı ya vatan savaşı” ikilemine sıkışmadan bakmalı ve doğrudan ABD emperyalizmini hedef alan bir mücadele hattı savunulmalıdır.
PKK’yle başarılı mücadele ancak içeride İncirlik Mutabakatı’nı yırtarak, dışarıda da Suriye’ye düşmanlığı bırakarak yapılır.
Esad‘ı devirme ve Suriye’de güvenli bölge kurma hedefleri PKK’ye yarar.
Mehmet Ali Güller
8 Eylül 2015
Bir Kontrgerilla eylemi: 6-7 Eylül 1955 olayları
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 06/09/2015
6 Eylül 1955 günü saat 13.00’te Radyo’dan şu haber yayınlanır: Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atılmıştır. Bombayı atan Selanik Üniversitesi Siyasal Bilgiler Öğrencisi Oktay Engin’dir.
Haber aynı gün ikinci baskı yapan İstanbul Ekspres gazetesinde “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle çıkar. DP yanlısı İstanbul Ekspres’in sahibi Mithat Perin, yazı işleri müdürü de Gökşin Sipahioğlu’dur.
Genel tirajı 20 bin olan gazete ne hikmetse o gün 290 bin adet basılmış ve Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince İstanbul’da satılmış ve dağıtılmıştır.
Gazetenin aynı baskısında Kıbrıs Türktür Derneği Genel Sekreteri Kamil Önal’ın şu sözleri yer almaktadır: “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz.”
Başta Kıbrıs Türktür Derneği olmak üzere DP teşkilatı, gençlik örgütleri, çeşitli meslek kuruluşları bazı resmi makamların da desteğiyle İstanbul’a dışarıdan yığınak yapmış ve 6 Eylül akşamı büyük bir yağma ve yıkım saldırısı düzenlemiştir. 7 Eylül sabahına kadar süren ve başta Rum azınlıklar olmak üzere gayrimüslimleri hedef alan saldırılarda 4,214 ev, 1,004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul, otel, bar, dükkan türü 5,317 mekan basıldı, yağmalandı.
Basılan yerlerin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Yahudi’lere aitti.
OLAY KOMÜNİSTLERE YIKILDI
Menderes olaylar üzerine sıkıyönetim ilan etti. Olay komünistlere yıkıldı. Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo başta olmak üzere pek çok komünist aydına dava açıldı.
Olayın komünistlere yıkılması, Pentagon’un Sahra Talimnamesi’ne uygundu. Nitekim yıllar sonra 23 Eylül 2010’da, daha sonra Özel Harp Dairesi başkanı olan Sabri Yirmibeşoğlu HaberTürk televizyonunda gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda bunu itiraf ediyordu: “6-7 Eylül de özel harp işiydi. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”
Evet, Yirmibeşoğlu’nun belirttiği gibi muhteşem bir örgütlenmeydi. Örneğin Atamızın evine bomba atan(!) Oktay Engin, 22 Şubat 1992 – 18 Eylül 1993 tarihleri arasında Nevşehir Valiliği’ne kadar yükselen bir devlet memuruydu.
Evet, Yirmibeşoğlu’nun belirttiği gibi amacına da ulaşmıştı. Amaç, sadece Kıbrıs ve Londra Konferansı’na “güçlü elle oturmak” değildi. Zaten Menderes Yunanistan Başbakanı’nın “Kıbrıs’ı taksim” önerisini reddetmişti!
Esas amaç şuydu: Ekonomik kriz ve enflasyon nedeniyle DP güven kaybetmekteydi. Ama ABD’nin SSCB’yi kuşatma planında Türkiye’ye ve Türkiye’yi bu plana mecbur etmekte DP’ye ihtiyacı vardı. İşte Kontrgerilla’nın bu “muhteşem örgütlenmesiyle” DP bir beş yıl daha iktidarda kalmıştı!
ÖZEL HARP DAİRESİ
Kontrgerilla gerçeğini anlamamızı sağlayacak bir kimliğe sahip olduğu için Sabri Yirmibeşoğlu üzerine özellikle durmalıyız:
Yirmibeşoğlu, Alparslan Türkeş’in en sevdiği öğrencilerinin başındaydı. Türkeş 1950’li yılların başında Çankırı Gerilla Okulu’nda bulunmuş, ardından da ABD’ye giderek Amerikan Harp Akademisi’ni bitirmiştir. Türkeş’in özellikle 60 ve 70’lerdeki faaliyetleri Kontrgerilla konusunda önemli ipuçları vermektedir.
Türkeş’in sevgili öğrencisi Yirmibeşoğlu, 6-7 Eylül olayları sırasında Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevliydi. Ardından çeşitli NATO görevlerinde bulundu ve Seferberlik Tetkik Kurulu’nun Özel Harp Dairesi (ÖHD) olmasından sonra, önce kurmay başkanlığı ardından da kurumun bir numaralı ismi oldu. Yirmibeşoğlu ilerleyen yıllarda Genelkurmay Harekât Başkanlığı ve MGK Genel Sekreterliği de yaptı.
Yirmibeşoğlu, 23 Eylül 2012 tarihli röportajında Pentagon’un Sahra Talimnamesi’nin Kontrgerilla tarafından harfi harfine uygulandığını kimi açıklamalarıyla ortaya koydu. Örneğin şu açıklaması ibretlikti: “Eğer bir yerde halkın galeyana gelmesini bir mukavemet hareketi göstermesini arzu ederseniz sizin saygın değerlerinize düşmanın, karşı tarafın bir şey yaptığını, küçültücü hareket yaptığını gösterirseniz, halkı galeyana getirirsiniz. Özel Harp’te bir kural vardır; halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs’ta cami yaktık biz. Cami yakılır mesela.”
Mehmet Ali Güller
6 Eylül 2015
Gold-Sinirlioğlu üzerinden Suriye’de İsrail-AKP uyumu
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 05/09/2015
İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold, Feridun Sinirlioğlu‘nun Dışişleri Bakanı olmasından büyük memnuniyet duyduğunu açıkladı. Sinirlioğlu’na mektup gönderen ve ayrıca basın önünde ona övgüler dizen Gold, “Türkiye onun gibi bir Dışişleri Bakanı’na sahip olduğu için çok şanslı, o birinci sınıf bir diplomat” dedi.
Önemle anımsatalım: Gold ile Sinirlioğlu 22 Haziran 2015’te Roma’da gizlice buluşmuştu. Her ikisi de ülkesinin Dışişleri Bakanlığı’nın fiilen 2 numarasıydı. Artık ikisi de 1 numara!
Netanyahu hükümetinde Dışişleri Bakanlığı yok ve Başbakan bakanlığı kendisine bağladı, genel direktör olan Dore Gold da böylece fiilen bakanlığın 1 numarası oldu. Sinirlioğlu da AKP-HDP seçim hükümetinde Dışişleri Bakanı yapıldı.
ERDOĞAN-SELAM ANLAŞMASI
Gelelim Gold ve Sinirlioğlu üzerinden İsrail ile AKP’nin Suriye’de nasıl uyumlu hale getirildiğine…
Önce bir anımsatma: Şam rejimi bu yılın başından itibaren Suriye’nin kuzeyinde denetimi ele geçirmek üzere atağa kalkmıştı. Halep’in tamamını kontrol eden Esad güçleri, buradan hareketle çeşitli grupların denetimine geçmiş olan toprakları yeniden Şam’ın denetimine sokacaktı.
İşte tam o günlerde, 2 Mart 2015’te Erdoğan, Riyad’da Suudi Arabistan Kralı Selman ile görüştü. Hakan Fidan‘ın da aynı günlerde umre nedeniyle Riyad’da olduğunu anımsatalım.
Bu görüşmeden sonra Türkiye’nin ve Suudi Arabistan’ın denetleyebildiği örgütler Fetih Ordusu adı altında birleştirildi. Fetih Ordusu Ankara ile Riyad’ın lojistik, istihbarat ve diğer destekleriyle İdlip’e saldırdı.
Böylece Türkiye ile Suudi Arabitan Esad‘ın taarruzunu durdurmuş oldu. (Oysa Esad ülkesinin kuzeyinde denetimi ele geçirebilseydi, sonrasında koridor diye bir mesele oluşmayacaktı!)
OMLETİ PAYLAŞMA ANLAŞMALARI
Esad‘ın durdurulması, Atlantik Cephesi’nin yeni atağını gündeme getirdi. ABD’nin İncirlik merkezli yeni planı için temaslar başladı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan bu planı görüşmek üzere Mayıs ayında Washington’a gitti ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile görüştü.
4 Haziran’da ise Washington’da bir başka ilginç buluşma vardı. İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold, Suudi Arabistan hükümeti danışmanı Enver Macid Ekşi ile görüştü.
Ortaya çıktı ki iki ülke son 17 ayda 5 kez görüşmüştü ve Riyad ile Tel Aviv, Kürt devleti kurulmasını da öngören 7 maddelik bir plan üzerinde çalışıyordu!
İşin esasının ne olduğu ABD-İsrail temasında ortaya çıktı: ABD Savunma Bakanı Ashton Carter‘ın İsrail ziyareti sırasında İsrail Savunma Bakanı Moşe Yaalon şu çarpıcı açıklamayı yaptı: “Biz Suriye’nin eskiden olduğu gibi birleşik ve tek bir devlet haline gelmesine hiç şans vermiyoruz. Suriye’nin omlet haline gelmiş bir yumurta olduğuna inanıyoruz. Omletten de yeniden yumurta yapamazsınız.”
Yani ABD, İsrail, AKP ve Suudi Arabistan için Suriye artık bir omletti ve paylarını almalıydılar!
İSRAİL: TÜRKİYE İLE SOĞUK DÖNEM BİTTİ
İşte 22 Haziran 2015’te İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirliğlu‘nun Roma’da gizlice görüşmesi, omlettin nasıl pay edileceğiyle ilgiliydi!
Bu görüşmeden hemen sonra Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin, güneyinde de İsrail destekli olarak Ürdün’ün tampon bölge kurma planaları yaptığı basına yansıdı.
Ve tüm bu planlamaların hayata geçebilmesi için gerekli olan gelişmeye sıra gelmişti artık: İncirlik Mutabakatı!
Feridun Sinirlioğlu‘nun başkanlık ettiği Türk heyeti ile Obama‘nın özel temsilcisi olan emekli general John Allen‘in başkanlık ettiği ABD heyeti 7-8 Temmuz günlerinde İncirlik merkezli yeni Suriye hamlesi için mutabakata vardı. 22 Temmuz’da gizli bakanlar kurulu kararı olarak imzalanan anlaşma, başka üsleri de ABD’ye açıyordu.
Böylece ABD tıpkı daha önce Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de koridor kurmak istediği bölgeye İncirlik’ten 2. Çekiç Güç’le kalkan olabilecekti!
Şu anda ABD, İsrail, AKP ve Suudi Arabistan dörtlüsünün Suriye’deki omletten pay alma ittifakı hayata geçmiş durumda.
Dore Gold o nedenle Sinirlioğlu‘nu kutluyor ve Türkiye-İsrail arasındaki soğuk dönemin bittiğini müjdeliyor!
Mehmet Ali Güller
5 Eylül 2015
F Tipi’ne operasyon ve basın özgürlüğü
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 02/09/2015
Cemaat gruplarından Koza İpek’e operasyon yapılması ve bu grubun gazete ve tv’lere sahip olması, basın özgürlüğüne müdahale yorumlarına neden oldu.
Mesele basın özgürlüğü mü? Peki cemaatlerin basın organları olabilir mi? Dahası cemaatlerin varlığı normal mi?
Meselenin hem ideolojik hem de siyasi yönü var.
Ama önce AKP-Cemaat çatışmasının en başından beri savunduğumuz şu ilkeleri yeniden vurgulayalım:
ÇATIŞMADAN YARARLANMA İLKESİ
AKP ile F Tipi’nin çatışması Türkiye’nin yararınadır. AKP’nin zayıflaması da F Tipi’nin zayıflaması da demokrasi güçlerinin önünü açar. O nedenle aralarındaki çatışmada taraflardan biriyle “beraber” olmak doğru değildir.
Bu apolitiklik anlamında tarafsızlık da değildir. Zira taraflardan iktidar olanla “beraber” olma iktidarın konumunu korumasına, taraflardan muhalefette olanla “beraber” olma da onun devlet içindeki yapısını korumasına yarar.
Doğru yöntem çatışmadan yararlanmak, iki tarafın da darbe alması için uğraşmak ve tarafarların birbirini hırpalamasıyla ortaya çıkan iktidar boşluğunda kuvvet biriktirmektir.
Öte yandan bu çatışmada taraflardan birini gladyo ilan etmek, diğerini aklamak anlamına gelecektir. İki taraf da elbirliğiyle Ergenekon teritplerinde gladyo faaliyeti yürütmüştür ve içlerinden birinin “kandırıldık” demesi bu gerçeği değiştirmez. ABD’deki iç mücadelenin bir yansıması olarak gladyonun çatırdığı, bunun Türkiye’ye de yansıdığı, gladyo kanatlarının karşı karşıya geldiği gerçeği hep gözönünde tutulmalıdır.
Gelelim F Tipi’ne operasyona ve basın özgürlüğü meselesine…
ÜMMETTEN MİLLETE, MÜRİTTEN VATANDAŞA
Öncelikle konuya ideolojik yönden bakalım.
Uygarlık tarihi içinde devletler devrimlerle hep nitelik değiştirmiştir. Örneğin sanayi devrimi ile feodal devletler milli devletlere dönüşmüştür.
Devrimci dönüşüm sonucunda egemenlik kraldan ya da padişahtan millete geçmiştir. Kralın tebası olan halk, bir devrimle millet ve efendi olmuştur. Bu demokrasidir.
Demokraside bireyler tarikat ya da cemaat gibi yapıların müridi değil, devrimle kurdukları vatanın vatandaşıdırlar. Konumları şeyhe göre değil, anayasaya göre belirlenir.
Özetle milli devletlerde feodal devletlere ait kurumlar olmaz. Milli devletler, o kurumları yıka yıka oluşur.
Atatürk‘ün “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz” demesi bundandır.
Ancak Bayar-Menderes iktidarıyla birlikte Cumhuriyet yeniden bu feodal kurumlarla uzlaşmaya başladı. Demirel‘in oy adına tavizler vermesi, Özal‘ın Türk-İslam sentezi adına “ortak iktidar” kurması bu yapıları palazlandırdı ve neredeyse hepsi birleşip tarikatlar koalisyonu kurarak Erdoğan‘ın liderliğinde iktidar oldu.
Türkiye’nin bugün yaşadığı hemen tüm sorunların temelinde işte feodalitenin Cumhruiyet’le hesaplaşması vardır.
DEMOKRASİYE KARŞI DEMOKRASİ OLMAZ
Soru basittir: Demokrasiyi ortadan kaldırma girişimlerine demokrasi adına izin verilir mi?
Yanıt elbette hayırdır. Ancak Türkiye’nin Atlantik Cephesi içerisinde 60 yıldır gericileştirilmesi bu soruya kuvvetli bir hayır yanıtı verilmesini engellemektedir. Anayasa mahkemesi anayasaya aykırı suçları cezalandıramamakta, Cumhuriyet’i yıkma hedefi ilan eden tarikatlar Cumhuriyet’in kurumlarını yönetebilmektedir.
Bu ideolojik çerçeve içerisinde baktığımızda, bırakın F Tipi’ne operasyonu desteklemeyi, cemaatlerin şirket sahibi olmasına ya da basın organları kurmasına bile karşı çıkmamız gerekir.
Yeri gelmişken belirtelim: Biat kültürünün egemen olduğu bu yapıların operasyon karşısında “basın özgürlüğü” istemesi, kara mizahtır!
AKP-CEMAAT ÇATIŞMASI DEMOKRASİYE YARAR
Gelelim meselenin siyasi yanına…
Kuşkusuz devleti yönetenler bugün bu operasyonları yukarıda çizdiğimiz ideolojik çerçeve nedeniyle yapmıyorlar. Cumhuriyet’i korumak için değil, kendi saltanatları için kılıç çekiyorlar.
Sonuçta ideolojik nedenlerle çizdiğimiz çerçeve, cemaat medyası gibi havuz medyasının bir bölümü için de geçerlidir.
Demokrasi güçleri tıpkı cemaat medyası gibi havuz medyasına da cepheden karşı çıkmaldır.
Ama bugün sırf siyasi bir hesaplaşma yaşanıyor diye de cemaat medyasına sahip çıkılamaz.
Kimi siyasi partilerin çıkıp F Tipi basına destek vermesi, hatta kimi milletvekillerinin çıkıp Erdoğan‘a karşı F Tipi ile birleşme çizgisi ilan etmesi, en hafifinden saflıktır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi AKP ile F Tipi’nin çatışması Türkiye’nin yararınadır. AKP’nin zayıflaması da F Tipi’nin zayıflaması da demokrasi güçlerinin önünü açar. O nedenle aralarındaki çatışmada taraflardan biriyle “beraber” olmak doğru değildir.
Zira taraflardan hangisi kazanırsa dönüp önce demokrasi güçlerine vuracaktır. O nedenle ikisinin de zayıflaması demokrasinin çıkarınadır.
Asıl önemlisi de, her ikisinin gerilediği alanlarda kuvvet biriktirerek esas çarpışmaya hazırlık yapmaktır.
Mehmet Ali Güller
2 Eylül 2015
AKP’ye karşı yüksek CHP çatısı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 31/08/2015
Açık ki Erdoğan, kökleri Bizans sarayına dayanan ve ardından Osmanlı sarayında derinlik kazanan “oyun kurma” beceresinin günümüzdeki en iyi temsilcisidir.
Kabul edelim, Erdoğan yenilgi almasına rağmen 7 Haziran sonrası süreci iyi yönetti ve başkanlık idiasını sürdürebilmek ve mevcut konumunu koruyabilmek için yeni bir fırsat daha yarattı: 1 Kasım erken seçim fırsatı.
Bakat baştan belirtelim: Bu fırsatın Erdoğan için başarı getirip getirmeyeceği, Erdoğan‘dan çok muhalefete bağlıdır!
AK-SARAY’IN OYUNLARI
Gerçekte 7 Haziran AKP’nin “gerileme döneminin” başlama tarihidir. Erdoğan bu gerilemeyi durdurabilmek için ABD’yle İncirlik Mutabakatı imzaladı ve karşılığında PKK operasyonları yaparak hem TSK’yi yatıştırdı hem de “milliyetçilik” görüntüsünü sürdürerek iniş ivmesini azaltmaya çalıştı.
Diğer yandan Erdoğan, Baykal operasyonu ile önce TBMM Başkanlığı’nı AKP’ye kazandırdı, ardından da koalisyonu engelleyip, anayasayayı da yok sayarak Türkiye’nin önüne “erken seçimi” getirdi.
Bu noktada CHP ve MHP’nin “erken seçim hükümetine” üye vermeyerek AKP’yi HDP’yle başbaşa bırakması akıllıca oldu.
Fakat Erdoğan “Osmanlı’da oyun çok” ifadesini doğrularcasına yeni hamleler yaptı. MHP’li Tuğrul Türkeş ile BBP’li Yalçın Topçu’yu hükümete monte ederek AKP-HDP görüntüsünü bulanıklaştırmaya çalıştı.
Erdoğan ayrıca Türkeş ile MHP’ye, Topçu ile BBP’ye çengel atarak 1 Kasım için milliyeçi oylara oynamaya devam edeceğini göstermiş oldu.
Erdoğan‘ın benzer şekilde İhsan Özkes üzerinden de CHP’ye çengel attı.
Fakat Erdoğan‘ın daha işlevsel hamlesi ise yüzde 2 oyu olan Saadet Partisi’yle ittifak araması oldu.
Tüm hedefini 276’yı bulmaya yönelten Erdoğan‘ın bu hamlesi tutarsa, ayrıca şu da gerçekleşmiş olacak: Erdoğan Erbakan‘ın partisinden önce büyük bir parça koparmış, ardından, kalan parçayı ikiye bölmüş ve sırayla da o parçaları (Has ve Saadet) yutmuş olacak!
YÜKSEK CHP ÇATISI
Peki bu hamleler AKP’ye 276 koltuk kazandırır mı?
Bu daha çok CHP ve MHP’ye bağlı.
AKP-HDP erken seçim hükümetinin kurulacağının anlaşıldığı gün de belirtmiştik. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Cumhuriyet’i, anayasal düzeni, parlamenter sistemi korumak istiyorsa şu iki adımı atmalıdır:
1) Kılıçdaroğlu, başta Vatan Partisi olmak üzere, DSP, Yurt Partisi ve hatta ÖDP gibi partilere çağrı yaparak 1 Kasım için “yüksek CHP çatısı” kurmalıdır.
Sandığa gitmeyen kesimleri de harekete geçirecek bu hamle, CHP’ye yüzde 30’un üstüne çıkma şansı getirecektir.
2) Kılıçdaroğlu, 1 Kasım’dan önce MHP ile koalisyon için “ön mutabakat” yapmalıdır.
Bunun zemini vardır. İki parti 10 Ağustos öncesinde Erdoğan‘a karşı yanlış adayla da olsa yan yana gelebilmiş ve cumhurbaşkanlığı seçimine birlikte girmişti.
VP İLE DSP’NİN YAPIŞTIRICI ROLÜ
Dün şu olmuştu, bu olmuştu gibi ayrıntıları geride bırakmalıyız. Türkiye gün geçtikçe kan kaybetmektedir.
Türkiye’nin 1 Kasım öncesinde “yüksek CHP çatısı”na, 1 Kasım’dan sonra da CHP-MHP koalisyonuna ihtiyacı vardır.
HDP nedeniyle CHP ve MHP’nin 7 Hazirn sonrasında yan yana gelemediği gerçeği herkes için derslerle doludur.
Millicilerin, halkçıların ve sosyalistlerin partisi olan Vatan Partisi ile ulusal solcu olan DSP burada “yapıştırıcı” görevi görecektir. Her iki parti de CHP ile MHP’yi bir koalisonda birleştirecek niteliklere sahiptir.
Türkiye için tarihi bir fırsat vardır.
Mehmet Ali Güller
31 Ağustos 2015
Güvenli bölge Suriye’nin parçalanması demektir
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 28/08/2015
AKP Hükümeti ısrarla Suriye’de güvenli bölge istiyor. O kadar istiyor ki, hem Eğit-Donat pazarlığı boyunca, hem de 10 ay önce başlayan ve geçen ay sonuçlanan İncirlik Mutabakatı pazarlığı boyunca, masaya hep şart olarak güvenli bölgeyi getirdi.
Sadece şimdi mi? Sadece son 1 yıldır mı? Aslında Erdoğan-Davutoğlu ikilisi önlerine Esad’ı yıkma hedefi koydukları günden bu yana, yani yam 5 yıldır Suriye’de güvenli bölge peşindedir.
Çünkü Suriye’de güvenli bölge, pratikte Suriye’nin parçalanmasıdır ve Erdoğanlar da o parçalardan biri ve en büyüğünü Müslüman Kardeşler için istemektedir. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim‘in şu sözleri oldukça aydınlatıcıdır: “Biz, Davutoğlu’nun tıpkı Mısır’da olduğu gibi Müslüman Kardeşler’in iktidara alınmasına dair isteğini reddettik. Tük hükümeti o günden bu yana bize düşmanlık ediyor.”
AKP VE TSK’NİN GEREKÇELERİ
Peki bir kaç gün önce Pentagon’la teknik müzakereleri tamamlayan Genelkurmay Suriye’de güvenli bölge istiyor mu? İstemediğine dair bir duyum almadık.
Hatta karargâha kulağı çok açık olan gazetecilere göre Genelkurmay İncirlik Mutabakatı konusunda AKP’den daha hevesliydi ve 9 ay sürüncemede kalan İncirlik pazarlığının sonuçlanması için bastırmıştı.
Kuşkusuz bu hevesliliğe “Suriye’de güvenli bölge inşa edilerek Kürt koirdoru önlenebilir” düşüncesi gerekçe olmuş olabilir.
TSK’nin bu gerekçesi ile AKP’nin daha ortada koridor tehlikesi yokken güvenli bölge istemesine neden olan asıl gerekçesi çakışmış olabilir.
Öyle ya da böyle, sonuçta Ankara artık Suriye’de güvenli bölge hedefine kilitlenmiş durumda.
ABD ise “kara gücü” gerektireceği ve Rusya’yla doğrudan karşı karşıya getireceği için güvenli bölgeye “çok sıcak” bakmıyor. Ama İncirlik Mutabakatı’nı uygulayabilmek için de bunu tümden reddetmiyor. Bu nedenle mesele kimi ayrıntılar üzerinden uzatılıyor, zamana yayılıyor.
ESAD: GÜVENLİ BÖLGE HAYAL
Hem Suriye, hem de İran ve Rusya İncirlik Mutabakatı’na kadar gerçekçi görmeği için AKP’nin güvenli bölge planını ciddiye almadı ve yüksek sesle tepki göstermedi.
Ancak İncirlik Mutabakatı ile bunun bir ölçüde ciddiyet kazanması, IŞİD’den arındırılacak bölge adı altında harekete geçilebileceği riski nedeniyle üç ülke de güvenli bölgeye açıktan karşı çıktı.
Son olarak bir kaç gün önce Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad tepki gösterdi: “Güvenli bölge planı, Erdoğan ve Davutoğlu’nun, önceki hayallerinin çöküşünün ardından yaptıkları son hayaldir.”
GÜVENLİ BÖLGE KORİDORU ÖNLER Mİ?
TSK’nin “Suriye’de güvenli bölge inşa edilerek Kürt koirdoru önlenebilir” gerekçesine sahip olduğu ihtimali, AKP’nin Suriye’de güvenli bölge kurma planına maalesef bir meşruiyet kazandırıyor. Güvenli bölgenin Kürt koridorunu önlemenin tek yolu olduğu savunuluyor, şöyle dile getiriliyor: “Güvenli bölgeye gireriz ve orada PYD’nin egemen olmasına izin vermeyiz.”
Peki ne kadar süreyle? Bu “ihtimal” ne kadar uygulanabilir? En sonunda oradan çekildiğinizde o güvenli bögeye kim egemen olacaktır? Toplamı ancak 300 bin olan Suriye Türkmeni mi? Geçiniz.
Irak’taki 15 yıllık deneyime de ısrarla dikkat çekerek şunu söylüyoruz: “Güvenli bölge koridoru önlemez, koridora hizmet eder.”
Şu iki temel nedenle:
1) Suriye’de güvenli bölge inşa etmek, Şam’ın egemenliğinin dışında bir egemenlik kurmak demektir. Bu Suriye’yi parçalar. Parçalanmış Suriye’de birden çok koridor ortaya çıkar.
2) ABD ile işbirliği yaparak koridor önlenmez, koridora bekçilik yapılır. Dün Irak’ta Barzani koridoruna kalkan olan İncirlik, bugün Suriye’de Salih Müslim kordioruna kalkan olacaktır.
KORİDORU ŞAM EGEMENLİĞİ ÖNLER
Mesele Suriye’nin kuzeyinde Kürt koridoru inşa edilmesini engellemekse, yolu çok açık ve sadedir. Öyle güvenli bölge inşa etmeye, silah kullanmaya, bölgeyi kendimize düşman etmeye hiç gerek yoktur.
Sınırdan Suriye’ye terör ihracını durdurursunuz, Esad‘ı Halep’in altına sıkıştıran Fetih Ordusu gibi kuvvetlere desteği kesersiniz, İncirlik’ten ABD uçağının kalkıp Suriye’yi vurmasına izin vermezsiniz, Suriye hava kuvvetlerinin Suriye’nin kuzeyinde uçmasını engelleyen angajman kurallarını kaldırırsınız…
Böylece Şam ülkesinin kuzeyine egemen olur ve koridor diye bir şey kalmaz. Üstelik Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim birkaç kez bu yöntemle meselenin 3 ayda çözüleceğini de belirtti.
Mesele basittir: Koridor ABD’yle değil, Şam’la işbirliği yaparak önlenir!
Bu kolaylıktaki işleri yapmayıp, ille de Suriye topraklarında güvenli bölge kurmak istemek, “koridor önlemeye” değil, başka hedeflere işaret etmektedir!
Mehmet Ali Güller
28 Ağustos 2015
Küresel düzeni Çin-Rusya şekillendirecek
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 26/08/2015
ABD’nin 21. yüzyılda da “tek süper devlet” olabilmesinin yegane yolu, Çin’i çevrelemekti. Obama‘nın 2010 tarihli Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrininin hedefi de buydu.
Örneğin ABD Japonya ve Güney Kore’deki askeri varlığı üzerinden Çin’i çevreleyecekti. Örneğin ABD ASEAN gibi örgütler üzerinden Çin’i ekonomik olarak çevreleyecekti. Örneğin ABD Çin’i sorunlu olduğu komşularıyla yakınlaşarak çevreleyecekti.
Fakat bu çevreleme yöntemlerinin başarılı olabilmesi, ABD’nin Rusya’yı “daha geniş Batı”ya dahil edebilmesine bağlıydı. Rusya ancak Avrupa üzerinden Batı’ya eklemlenirse Avrasya bloku bölünür ve Çin yalnızlaşırdı.
Henüz o çapta olmasa da, aynı durum Hindistan için de geçerliydi. Çin-Rusya-Hindistan ittifakı 500 yıllık Batı hakimiyetinin sonu anlamına geliyordu!
SURİYE VE UKRAYNA KRİZLERİ
Bu süreçte ABD iki “zorunlu hata” yaptı: Birincisi Rusya’yla Suriye’de, ikincisi de Ukrayna’da karşı karşıya geldi.
Zorunlu hata dememiz şundandır: Ukrayna krizi ABD için hem AB’yle “gevşeyen bağımlılık ilişkisinin” restorasyonu için ihtiyaçtı, hem de Rusya’yı Suriye cephesinde geri adım attırabilmek için ihtiyaçtı…
Ancak ikisi de mümkün olmadı; Avrupa başkentlerinde, Ukrayna krizi nedeniyle Rusya’ya uygulanan yaptırımların ABD’yi değil AB’yi vurduğu eleştirileri yükseldi. Diğer yandan Rusya Suriye cephesinden çekilmedi, tersine Moskova platformu ile siyasi çözüm inisiyatifi geliştirdi.
Washington için Suriye cephesine “dönmek” de zorunlu bir hataydı. ABD Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrinine göre Çin’i çevrelemeye giderken Batı Asya’daki (Ortadoğu) işlerini “model ortak” Türkiye’ye, Suudi Arabistan’a ve Katar’a bırakmıştı.
Ancak o işler pek çok nedenle yapılamadı ve ABD yeniden bölgeye “dönmek” zorunda kaldı. Bunda ABD içindeki sermaye gruplarının çıkarlarını yansıtan iç çarpışma da etkili oldu kuşkusuz.
BÜYÜK ASYA İTTİFAKI
Sonuç olarak ABD Rusya’yı “daha geniş Batı”ya dahil edemedi ve tersine bu süreçte Rusya Çin’e daha çok yaklaştı.
Pekin ve Moskova 500 milyar dolarlık tarihi bir enerji anlaşması yaptılar; IMF ve Dünya Bankası’na karşı kendi kurumlarını inşa etmeye başladılar; Dolara karşı altın pazarı kurmaya soyundular; Karadeniz ve Akdeniz’de ortak askeri tatbakat yaptılar, ABD’nin Güney Çin Denizi’ndeki kışkırtmalarına karşı askeri işbirliği sergilediler vb.
İki ülke sadece doğrudan kendi çıkar alanlarında değil, pekçok uluslararası konuda da ABD’ye karşı işbirliği yaptı; Pekin ekonomisiyle, Moskova askeri gücüyle…
Bu Washignton için en istenmeyen senaryoydu.
Ama bitmedi, bitmiyor: Hindistan’ın Şangay İşbirliği Örgütü’ne üyeliği de Atlantik’e önemli bir darbe oldu.
TEK KUTUPLU DEĞİL ÇOK MERKEZLİ DÜNYA
Peki tablo ABD’den nasıl gözüküyor? Washington’un 5 yılda geldiği bu nokta nasıl yorumlanıyor?
ABD’nin uluslararası politika dergisi National Interest‘de bu tabloyu ele alan önemli bir analiz yayımlandı. Mathew Burrows ve Robert A. Manning‘in analizinin özetle sonucu şu: “Rusya ve Çin son 50 yıldır hiç olmadığı kadar yakınlaştı ve bu durum iki ülkeye küresel düzeni şekillendirme şansı sağladı!”
Benzer değerlendirmeler pek çok ABD düşünce kuruluşu raporunda, dergide, makalede yer alıyor.
Bu tabloya karşı ne yapılabilir soruları da tartışılıyor. Örneğin Washignton’un artık tek kutuplu dünya eğilimini terkederek ve çok merkezli dünyayı kabullenerek pozisyon alması gerektiği savunuluyor.
Tabi emperyalist çıkarların “bir bölümünden” bile vazgeçmek o kadar kolay değil. Nitekim 5 yıldır süren ve örneğin CIA başkanını “gönül ilişkisi” suçlamasıyla götüren, örneğin Dışişleri ve Savunma bakanlarına el çektirten iç çarpışma da, bu “vazgeçmeme” eğilimin yansımasıydı, sermaye gruplarının çıkar savaşlarıyla ilgiliydi…
2016 ABD başkanlık seçimi işte bu çarpışmanın hangi kulvarda ilerleyeceğinin resmi olacak aynı zamanda…
Mehmet Ali Güller
26 Ağustos 2015