Archive for category Politika Yazıları

DAVUTOĞLU ERDOĞAN’I SATAR MI?

Çin Suriye’ye insani yardım gönderiyor uçakla… Dışişleri Bakanlığı inanmıyor ve hava sahasındaki uçağı indirtip arıyor. Uçaktan battaniye çıkıyor!

AKP Hükümeti Suriye’ye TIR gönderiyor. İhbara göre içinde muhaliflere gönderilen silah ve mühimmat var. Savcı, polis, jandarma aramak istiyor, MİT aratmıyor. Vali jandarmaya yazı yazıp, “TIR MİT’in, arayamazsın” diyor.

AKP’liler açıklama üstüne açıklama yapıyor: “TIR’da insani yardım var ama gösteremeyiz, çünkü devlet sırrı!” Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bile konuya dâhil oluyor ve “TIR’ın yükü devlet sırrı” diyor.

Daha ilginci ise şu: Bir AKP yetkilisi çıkıp, “insani yardımı rutin olarak Türkmenlere gönderiyoruz” diyerek kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor. Konu Türkmenler olunca, TIR’ın içinin merak edilmeyeceğini varsayıyor. Fakat Türkmenler yalanlıyor: “TIR da, yardım da gelmedi, biz görmedik!”

Böylece “insani yardımın” devlet sırrı sayıldığı bir ülke olarak tarihe geçiyoruz!

‘ÇİN’LE İŞYAPMASAK, ORTALIK DURULUR’

Çin demişken… AKP, merkezinde Çin füzesinin olduğu yeni bir komplo teorisi daha üretti: “Uluslararası aktörler Türkiye’den ne istiyor diye soruyorlar? Cevabı basit. Ne olursa olsun Batı bloğu ve NATO’dan kopmaması ve Çin’le iş yapmaması isteniyor. Çünkü ABD Çin’le iş yapılmasını kendi varlığına tehdit olarak görüyor. Erdoğan yarın çıksa dese ki, biz Çinli CPMIEC şirketiyle yaptığımız füze savunma ihalesini iptal ediyoruz, ortalık durulur.” (Yeni Şafak, Cem Küçük, 12 Ocak 2014)

Rasmussen’den bile daha NATO’cu bir Başbakanımız varken ve o Başbakan “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmeli” derken, o Başbakan Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyine sık sık NATO’yu davet ederken, kimsenin “Türkiye NATO’dan çıkar mı” diye endişe etmesine gerek yoktur!

Gelelim Çin’le iş yapma meselesine… Ne denilebilir ki! Dünya ticaret rakamlarına bakılsa, Çin’le en çok iş yapan ülkenin ABD olduğu görülecek! (Çin füzesi meselesine, bir başka yazıda ‘Erdoğan Avrasyacı mı oldu’ penceresinden bakacağız.)

Yolsuzluk operasyonunu Çin füzesine bağlayan bu kafa, Gezi eylemlerini de Alman Lufthansa şirketinin İstanbul’da kurulması planlanan 3. havalimanına karşı olmasına bağlamıştı.

KOMPLO İÇİNDE KOMPLO

Hepsini toparlarsak ortaya şu sonuç çıkıyor: Erdoğan İstanbul’a 3. havalimanı yapmaya kalkınca Alman Lufthansa şirketi Gezi eylemlerini başlattı. Eylemlerin arkasında ayrıca Yahudi lobisi de olduğuna göre Alman Lufthansa aslında İsrail-Alman ortak şirketiydi. Zaten Neoconlar da Taksim’de bir otelden eylemleri bizzat koordine ediyorlardı. Çünkü onlar ABD’yi yönetse de maaşlarını Almanya veriyordu. Bu arada Erdoğan Çin’den füze almaya kalkınca, ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone düğmeye bastı ve Fethullah Gülen Cemaatini harekete geçirdi; banka müdürünün ayakkabı kutusuna para doldurdu, Bakan’ın oğlunun evine 7 kasa, para sayma makinesi ve milyon dolarlar yerleştirdi.

Yani ABD, İsrail, Almanya birleşmiş ve sırf Çin’le iş yapıyor diye Erdoğan’ı devirmeye çalışıyordu.

DAVUTOĞLU: ‘BAŞBAKAN TIR’I BİLİYOR’

Fakat o da ne? Tam denklem böyle kurulmuşken, AKP Hükümeti Çin’in uçağını indirtip, silah var mı diye kontrol ettiriyordu. Yoksa uçağı indirtme operasyonun arkasında olan Dışişleri Bakanlığı da mı Erdoğan’a karşıydı?

Nitekim Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu aynı gün şöyle bir laf da etmişti: “Savcı’ya ‘TIR’ı başbakan biliyor’ dedik, dinlemedi.

Devlet sırrı da dense, Türkmenlere insani yardım da dense, resmi olarak arattırılmasa da, o TIR’ın jandarma ön aramasında silah ve mühimmat bulunduğu belgelidir. Ve o belge yakın gelecekte Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin konusu olacaktır.

Hal böyleyken, Davutoğlu’nun Erdoğan’ı TIR’ın “sahibi ve sorumlusu” ilan etmesi ne anlama geliyor acaba? Komplocular biraz da bu konuya çalışsın!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ocak 2013

Yorum bırakın

SAVAŞIN STRATEJİK MEVZİSİ: SİLİVRİ

Süreç karışık ve komplo teorilerine açıktır. O nedenle bugün sizlerden gelen bazı önemli sorulara yanıt arayarak, süreci berraklaştırmaya çalışacağız:

ÇELİŞMELERİN DÜĞÜMÜ: ERGENEKON DAVASI

1) “Ordu’ya kumpas kuruldu” itirafı ne anlama geliyor?

Bu itiraf, tertipte rol alan bir kuvvetin suçu diğer kuvvete atma girişimdir. Aynı zamanda çarpışan bu iki kuvvetin cephe yaratma hamlesidir, ittifak arayışıdır.

Türkiye’nin milli kuvvetleri bu gerçeği saptayarak, bu ayrılıktan ve bu çatışmadan yararlanmalı ve öncelikle Silivri’yi boşaltmalıdır!

2) Neden önce Silivri boşaltılmalı?

İnsani gerekçeleri bir kenara bırakarak yanıtlayalım: ABD’nin AKP ve Cemaat eliyle Türkiye’yi dönüştürmesinin önünde engel oldukları için bu isimler ve kurumlar bir tertibe uğramışlardı. O nedenle çelişmelerin düğümü Silivri’dedir. ABD ve araçları AKP ile Cemaat zayıfladıkça Silivri boşalacak, Silivri boşaldıkça ve davalar düştükçe ABD ile araçları yenilecektir.

3) TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun “yeniden yargılama” girişimi, Cemaate karşı AKP ile bir ortaklık girişimi midir?

Hayır değildir. Feyzioğlu, krizi fırsata dönüştürmeye çalışmaktadır. Feyzioğlu bu hamlesiyle iddia edildiği gibi Cemaate karşı AKP’ye kalkan olmamakta, tersine hem AKP’ye hem de Cemaate karşı milli kuvvetlere yol açmaya çalışmaktadır!

CHP VE SOLDA PERİNÇEK KORKUSU

4) CHP’nin “yeniden yargılama girişimi yolsuzlukları örtmeyi hedefleyen bir tuzaktır” değerlendirmesi ne anlama geliyor?

CHP’nin üst yönetiminin, Silivri’nin boşalmasından korktuğuna işaret ediyor. Zira “yeniden yargılama” istemek, yolsuzlukları örtmeyecektir. Yolsuzlukların üzerine gitmek isteyen bir CHP’nin elini kolunu tutan yoktur.

5) Sol çevrelerden Aydınlık’a yöneltilen “Tayyipçi oldular” suçlamasında haklılık payı var mı?

Aydınlık’ın Erdoğan iktidarıyla 11 yıldır sürdürdüğü mücadele ortadayken ve Aydınlık yayın grubunun pek çok yöneticisi bu nedenle hapisteyken böyle bir suçlamada bulunmak, en hafifinden ahlaksızlıktır.

Erdoğan-Gülen çatışmasına kolormatik gözlükten bakanlar ancak böyle görebilirler. Cemaate vurmayı Erdoğancılık, Erdoğan’a vurmayı Cemaatçilik şeklinde ancak basitçe algılayabilenlere anımsatalım: Bu mantık, birilerini Erdoğancı diye suçlarken, sizi de Cemaatçi yapar!

Sol çevrelerden gelen bu basit suçlamaların kaynağı da aslında Silivri’nin boşalmasından duyulan endişedir!

ABD ERDOĞAN’DAN HENÜZ VAZGEÇMEDİ!

6) AKP-Cemaat çatışması ABD’nin eseri midir?

ABD’nin eseri değildir ama kaynağı ABD’dir.

Şunu demek istiyoruz: ABD Erdoğan’ı tasfiye etek için Cemaati AKP’nin üzerine saldırtmış değildir. Washington Erdoğan’ı henüz silmiş değildir. Terbiye edilmiş bir Erdoğan’ın hâlâ Washington nezdinde bir kullanım değeri vardır. ABD-Erdoğan ilişkisi tek boyutlu değildir ve Erdoğan’ın bir kuvvete dayanmasına da bağlıdır.

Erdoğan’ın bir kuvveti oldukça, ABD onunla çalışmayı sürdürecektir!

Ancak bu çatışmanın kaynağı şüphesiz ABD’dir. ABD zayıfladığı için ABD’ye bağlı araçlar çarpışabilmektedir. ABD zayıfladıkça Gladyo bölünmekte, parçalanmakta ve iç çarpışma yaşamaktadır.

ABD zayıfladıkça, uyduları merkezkaç eğilimi göstermekte, yörüngeden sapmakta ve çarpışmaktadır. Benzeri Suudi Arabistan ve Katar’da yaşanmaktadır.

SENARYOYU ABD DEĞİL, BİZ ÇİZİYORUZ!

7) ABD, Erdoğan’a karşı bir Gül-Gülen-Kılıçdaroğlu(Sarıgül) koalisyonu mu istiyor?

Hayır. Zira ABD böyle bir koalisyonun gerçekçi olmadığını biliyor. Fakat bu seçeneği, Erdoğan’ı terbiye etmek için kullanıyor.

Öte yandan artık ABD tek rejisör değildir ve Türkiye’yi kimin yöneteceğini ABD tek başına belirleyemeyecektir.

8) Peki senaryonun sahibi kim?

Tek bir senaryo ve tek bir senarist yok. Ama en önemli senarist artık milli kuvvetlerdir ve onların önderlik ettiği Halk Hareketi’dir. Senaryo ise nettir: Türkiye’yi ABD’nin taşeronları olan AKP ve Cemaat sultasından kurtarmak.

Bu senaryonun gerçekleşmesi de Silivri’nin boşaltılmasına bağlıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ocak 2014

Yorum bırakın

“YENİDEN YARGILAMADA” BİRLEŞMEK

CHP’nin “yeniden yargılamaya” dair yasa teklifi şu: Özel Yetkili Mahkemeler kapatılsın, yargılamalar suç yerindeki ağır ceza mahkemelerinde yapılsın!

Güzel…

Peki, o zaman günlerdir Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun “yeniden yargılama” önerisine neden itiraz ediliyor? Neden bu önerinin tuzak olduğu, yolsuzluk operasyonunu örtmek amaçlı olduğu iddia ediliyor? Neden Feyzioğlu’nun gözünün cumhurbaşkanlığında olduğu söylenerek, onun girişimi sakatlanmaya çalışılıyor?

CHP’nin yasa teklifinin, Feyzioğlu’nun girişiminden ne farkı var? Her ikisi de “özel yetkili mahkemeler kapatılsın ve yargılamalar ağır ceza mahkemelerinde yapılsın” demiyor mu?

KOMPLO KAFASINDAN ÇIKANLAR

Mesele sulandırmakta üstümüze yok…

Her taşın altında komplo, her girişimin arkasında tuzak arayan görüşlerin yanında, bir de tersten çakanlar var: Örneğin bazı çevreler, “ne demek yeniden yargılama, hepsi suçsuz, hepsi serbest bırakılsın” diyerek girişime itiraz ediyor ve hatta girişimi kötü niyetli olarak niteliyor.

Komplodan kafalar öyle sulanabiliyor ki, bizleri içeridekilere kötülük yapmakla suçlayanlar bile çıkabiliyor!

ÇELİŞMELERDEN YARARLANMAMAK AHMAKLIKTIR!

Bakın bu tür sorunların kaynağında aslında AKP ile Cemaatin çatışmasından yararlanma becerisi gösterememek var!

“Erdoğan’a vurursak Cemaate yarar” ya da “Cemaate vurursak Erdoğan’a yarar” diye diye seyirci pozisyonuna düşenlerin çaresizliğidir bu.

Oysa ortada bir çatılma vardır ve bu çatışmadan yararlanamamak beceriksizliktir ama yararlanmayı doğru bulmamak ahmaklıktır!

İki taraf karşılıklı çatışırken, birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortalığa saçarken, hatta savunma adına karşıt konumdaki çevrelere el uzatırken, bundan neden yararlanmayalım?

SİLİVRİ FEYZİOĞLU’NUN ARKASINDA

Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun girişimini yolsuzluk operasyonunu örtme amaçlı tuzak ilan etmekle, AKP’nin “yolsuzluk operasyonu Türkiye ekonomisine kaybettiriyor” şeklinde savunma yapması arasında hiçbir fark yoktur!

Mantık aynıdır ve böyle diyerek, hem yolsuzluğa hem de tertibe omuz vermektedirler!

Oysa biz, hem AKP’nin yaptığı yolsuzluklara hem de yargı ve emniyet içerisindeki F tipi çeteye vurmalıyız!

Çatışmalardan ve çelişmelerden yararlanmak, siyasetin ta kendisidir. Bundan yararlanmamanın, girişimin arkasında hinlik aramanın ve kafayı komplo teorileriyle bozmanın Silivri zindanlarında esir olanlara hiçbir faydası yoktur!

Olmadığını da en iyi kendileri bildiği için Metin Feyzioğlu’nun girişimine destek vermektedirler!

BOŞLUĞU DOLDURA DOLDURA BÜYÜMEK

Umarız CHP’nin TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’yla aynı ana fikirdeki yasa teklifi, bir yanlıştan dönüşün işaretidir. Bundan memnun oluruz.

Zira tek bir yöntem üzerinde birleşerek mücadele etmenin sonuç alacağını biliyoruz.

AKP ile Cemaatin çatışması bir boşluk yaratmıştır ve o boşluğu bir güçle doldurmak, o doluyla Silivri’yi boşaltmak ve daha fazla boşluğa talip olmak, tüm milli güçlerin hedefi olmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Ocak 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN MEKTUP MERAKININ NEDENİ

Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün “Erdoğan bana iki kişi gönderdi, tehdit etti” özetli uzun açıklamasında dikkat çeken bir bölüm vardı: “İki kişi bizzat Sayın Başbakan tarafından bana gönderilmiştir. Bursa’da bir otelde görüştüğüm bu kişiler Sayın Başbakan’ın bana çok kızgın olduğunu, hakkımda ağır laflar ettiğini, bir mektup yazarak kendisinden özür dilemem gerektiğini, hükümete yönelik soruşturmaların derhal durdurulmasını, aksi takdirde zarar göreceğimi ve bunun sonuçlarının benim için ağır olacağını söylediler.” (Hurriyet.com.tr, 8 Ocak 2014)

GÜLEN’İN GÜL’E VE ERDOĞAN’A MEKTUBU

Hadi “Başbakan ile Savcı arasında nasıl bir özür ilişkisi olabilir” sorusunu geçtik ama şu soruları mutlaka sormalıyız: Bir Başbakan bir Savcıdan özrü neden mektupla ister? Gönderdiği iki kişiyle sözlü gönderilecek özür yeterli değil midir? Başbakan neden sözlü değil de yazılı özür istemektedir?

Bakın Erdoğan’ın Savcı Öz’den istediği özür mektubundan önce bir başka mektup konusu daha ülkenin gündemindeydi. Erdoğan Dolmabahçe’de topladığı gazetecilere Fethullah Gülen’den gelen ıslak imzalı bir mektuptan bahsetmişti. Hani aslında Abdullah Gül’e yazılan ama kendisine de okuması için verilen o mektup…

AK Medya’nın mektup konusunu nasıl haberleştirdiğini anımsamak, bizi “Başbakan neden sözlü değil de yazılı özür istemektedir?” sorumuzun yanıtına götürecektir: “Mektup Cemaatin Erdoğan’dan ‘aman dileme’ mektubuydu, pazarlık mektubuydu, barış mektubuydu…”

Mektubun bu şekilde yorumlanması haliyle Cemaati ayağa kaldırdı ve çeşitli sözcüler ortada bir pazarlık olmadığını açıklamak zorunda kaldılar. Neyse, konumuz bu olmadığı için geçiyoruz ama bizi yanıta daha da yaklaştıracak bir başka mektuba geçiyoruz.

ÖCALAN’IN ERDOĞAN’A BİAT MEKTUBU

Geçen yılın başında, AK Medya’nın adını “Öcalan Açılımı” koyduğu sürecin tüm hızıyla başladığı günlerde İsmet Berkan’ın iki yazısında Öcalan’ın Erdoğan’a bir mektup yazdığını öğrenmiştik. (Hürriyet, 18 ve 22 Ocak 2013)

Ancak mektubun içeriğini bir türlü öğrenemedik. İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek defalarca bu mektubun içeriğinin açıklanmasını taraflardan istedi ancak ne Erdoğan ne de Öcalan cephesinden o mektubun içeriğine dair bir açıklama gelmedi.

Fakat öncesindeki kimi olgular, mektubun içeriğini anlamamızı sağlıyor. İmralı tutanaklarına göre Öcalan kendisini ziyarete gelen BDP heyetine, Cemaatin 7 Şubat 2012’de MİT’e yönelttiği darbeyi sezdiğini belirtiyor ve ekliyor: “Cezaevi Müdürüne ‘MİT Müsteşarı Hakan Bey’i yalnız bırakmamak gerekir’ dedim. Sözlü, yazılı iletişime geçtim. 5 ay önce tekrar kanal açıldı, diyalog başladı.” (Milliyet, 28 Şubat 2013)

Mektubun içeriğinin “Öcalan’ın Erdoğan’a biatı” olduğu ve PKK’nin Cemaatin saldırısına karşı Erdoğan’a destek vereceğinin sözü olduğu anlaşılıyor. “Beş ay önce” kanal bu mektupla açılmıştır.

ERDOĞAN ÖZ’DEN BİAT MEKTUBU İSTİYOR

Artık yukarıdaki sorumuzun yanıtı ortadadır: Erdoğan tıpkı Öcalan gibi Zekeriya Öz’den de “biat mektubu” istemektedir! Üstelik Erdoğan söze güvenmemekte, elinde daha sonra kullanabileceği yazılı bir evrak talep etmektedir.

Erdoğan’ın Türk Genelkurmay Başkanı ile görüşebilmek için ABD Savunma Bakan Yardımcısı’na yazdığı o ünlü özel mektubundan, bugün Savcı Öz’den istediği özür mektubuna kadar tüm mektuplar, kesinlikle devlete dair bir ilişkisi biçimine işaret etmemektedir. Bu mektuplaşmalar, Gladyo-Mafya-Tarikat sistemi diye adlandırdığımız AKP rejimine özgü bir ilişki biçimidir.

Erdoğan’ın muhataplarından istediği “biat mektupları”, bu sistemin ne denli koktuğunu ve çürüdüğünü de belgelemektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ocak 2014

Yorum bırakın

CESİKA’DAN BESEY’E: FIRAT’TA DOĞAN HAYAT

Gazetecilik kamu adına bir denetleme görevi olduğu için bu köşeden özel hayatımıza dair kimi notlar aktarmayı doğru bulmam. Ama bugün bir istisna yapacağım. Çünkü Aydınlık’ın “özgürlük meydanı” sayfasında uzun bir süredir tartışılan “Türk ırkı var mı?” sorusuna yanıt girişimi olacak bir konu var gündemimde…

Malatya’dayım. Büyük amcam Süleyman Güller’i kaybettik. Cenaze nedeniyle en yakınından en uzağına, pek çok akrabamı görmüş oldum.

Süleyman amcam aslında babamın amcasıdır; dedemin küçük kardeşi… Dedem erken öldüğü için iki küçük erkek kardeşi olan Süleyman ve Hüseyin Güller, amcalarıma baba, bana da dede oldu…

Cenaze sırasında, evraklara bakarken fark ettim. Süleyman amcamın, yani dedemin annesinin ismi Besey’miş! Şaşırdım, zira biz ismini hep Cesika diye biliyorduk.

XXXXXXXXXXXXXXXXXX

Belki artık konu ilginizi çekmeye başlamıştır. Hadi gelin bugün size büyükannemiz Cesika’yı, yeni öğrendiğim ismiyle Besey nenemizi anlatayım. Çünkü Besey nenemizin bizi yaratan hayatı, bu toprakların o yıllarda sık şahit olduğu bir olayla başlar: 1915 olayları…

Besey nenemiz genç bir kızken, ailesiyle birlikte Erzincan Kemaliye köylerinden akrabalarıyla birlikte tehcire maruz kalanlardan… Güneye doğru inerken, Malatya Fırat’tan geçerken saldırıya uğruyorlar.

Kürt köylerinin bu olaylar sırasındaki tutumunun toplumsal kaynakları, daha doğrusu sosyoekonomik nedenleri başlı başına bir tez konusudur. Girmiyoruz fakat 1915 olayları sırasında karşılıklı yaşanan kırımların, büyük bir kırılma yaşattığını not ediyoruz.

Neyse, işte o saldırı sırasında büyük dedem Mehmet, ya da bize miras bıraktığı lakabıyla Mammani dedem, Cesika’yı kurtarır ve onunla evlenir. Ortada bir kurtarma da olsa, ailesi öldürüldüğü için bir Kürt’le evlenmek, daha doğrusu buna mecbur kalmak kuşkusuz zordur ve travmatiktir.

Ancak Cesika bu zorluğa katlanmış ve dört çocuk doğurmuştur: Önce asıl dedem olan Ali, ardından Hatun halamız ve küçükleri Süleyman ve Hüseyin amcamız…

HAZİNEYİ PERİNÇEK’TEN TAHSİL EDİYORUM

Çok uzun yaşamamış maalesef Besey nenemiz… En büyük oğluna, dedem Ali’ye, Kemaliye’den kaçmadan önce gizledikleri bir küp altından bahsetmiş ölmeden önce…

Dedem, biraz büyüdüğünde peşine düşmüş bu küçük hazinenin ama anlatıldığına göre Kemaliye ağalarını aşamamış. (Ben o hazineyi yıllar sonra Kemaliyeli Doğu Perinçek’ten bilgi olarak tahsil ediyorum!)

Yıllar sonra, Malatyalı hemşerimiz Hrant Dink, Arguvan Festivali sırasında bizim köyde, muhtar olan Haşim amcamın evinde kalır. Söz sözü açar ve konu Cesika’ya, Besey nenemize gelir. Hrant, amcama, araştıracağını ve Cesika’nın yaşayan akrabalarını bulacağını söyler.

Ancak ömrü yetmez. Gladyo’nun bir suikastıyla ortadan kaldırılır!

Bu arada konu konuyu açtı ama önemle belirtelim: Hrant’ın Kürtlere, “geçmişte biz büyük kuvvetlere alet olduk, siz olmayın” özetli son mesajları işte bu sıradadır.

HEPİMİZ TÜRK MİLLETİYİZ

Besey nenemizin hikâyesi, pek çok ailenin de hikâyesidir. Geçmişlerimizde başka başka etnik unsurlar vardır. Hangimizin birkaç kuşak gerisine gitsek, böyle hikâyeler buluruz.

Çünkü Anadolu “kavimler kapısıdır” ve Mustafa Kemal bir üniter devlet kurarken o nedenle “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” demiştir!

Cesika Besey olurken, Ermeni Kürt mü olmuştur? İşte, ırkı değil, ortak yaşama iradesini esas alan kültür eksenli millet anlayışı bu noktada değerlidir. Ermeni de, Kürt de, Türk de bir devrimle Türk milleti olmuştur.

“Kürt de biziz, Ermeni de bizi, Türk de biziz, hepimiz Türk milletiyiz” dememiz bundandır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ocak 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

GİZLİ ÖRGÜTÜN 114 KANITI

Erdoğancılar “paralel devlet” ve “emniyet ve yargı içindeki cunta” diyerek bir gizli örgüte işaret ediyorlar. Bu örgütün üst yapısının 30 kişiden oluştuğunu ve altındaki yüzlerce kadroyu yönlendirdiğini belirtiyorlar.

Erdoğancıların işaret ettiği bu örgüt, F tipi örgüt de denilen Cemaat’tir. Ancak bu örgüt, Erdoğanların da içinde olduğu örgütün aslında sadece bir parçasıdır. Bugün örgüt birbiriyle mücadele eden iki yapıya bölündüğü için, biri diğerine işaret etmektedir.

Ergenekon sanıklarından eski İşçi Partisi Genel Başkanvekili Mehmet Bedri Gültekin, işte bu ikiye bölünen örgütün bütününün resmini çekti: “Tayyip-Gül ve Gülen Örgütü.”

ÖZAL’DAN ÇİLLER’E, ÇİLLER’DEN ERDOĞAN’A

Gültekin’e göre bu örgüt ABD’nin NATO ülkelerinde kurduğu Gladyo’dur ve 80’lerde Evren ve Özal’ın, 90’larda Çiller’in ve 2000’ler de Erdoğan, Gül ve Gülen’in örgütü olmuştur. ABD’nin Türkiye’deki siyasi temsilcisi, bu örgütün de koordinatörü olmuştur.

Mehmet Bedri Gültekin, Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Tayyip, Gül ve Gülen Örgütü” isimli kitabında, bu örgütün Ergenekon tertibi sırasında oldukça çok suç işlediğini ancak geride de çok fazla kanıt bıraktığını belirtiyor.

Gültekin, tam 114 kanıt saptamış durumda!

Gültekin bu kanıtları sınıflandırmış ve ortaya Emniyet, MİT, Yargı ve Basın içindeki ilişkiler ağını, yani özel örgütü ortaya çıkarmış!

GROSSMAN-EDELMAN LİDERLİĞİNDEKİ ÖRGÜT

Biz bugün sizler için kitaptan bir özet yapacağız ve Ergenekon tertibini yapan bu örgütü 114 kanıttan bazılarıyla anlatacağız:

Bugün Gülen ile Erdoğan ve Gül arasında arabuluculuk ve mektup alışverişi görevini yapan Fehmi Koru, 28 Ocak 2008’de Kanal 7’de ve 2 Şubat 2008’de Yeni Şafak’ta şöyle dedi: “Operasyonun düğmesine 5 Kasım 2007’de Washington’da, Oval Ofis’te Bush-Erdoğan görüşmesinde basıldı.” Bu tertibin merkezinde ABD’nin olduğunu tek başına gösteren kanıttır.

Nitekim düğmeye basıldıktan ve Erdoğan Türkiye’ye döndükten sonra, Ocak 2008’de ilk ciddi tutuklama dalgası başlamıştır.

Özal’dan Çiller’e, ondan da Erdoğan, Gül ve Gülen’e devredilen özel örgütün tepe yönetimi de belli. Örneğin Eski FBI ajanı Sibel Edmonds’a göre eski ABD Büyükelçileri Grossman ve Edelman ile onlara bağlı eski MİT Kontrterör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür, Türkiye’deki oluşumun en önemli liderlerindendi. (Vatan, 3 Ağustos 2009)

Ergenekon tertibi sırasında bu liderliğe bağlı 35 kişilik bir CIA ekibinin Türkiye’ye geldiği ve işleri koordine ettiği ortaya çıktı. Hatta Wikileaks’in yayımladığı ABD kriptolarında Emniyet’teki bir ekibin kendilerine rapor verdiği de belgelendi.

İSRAİL’DE YETİŞTİRİLEN EKİP

Yavuz Donat daha 11 Temmuz 2003’te Sabah gazetesinde, Çiller’den Erdoğan’a devredilen bu örgütü yazdı: “Doğrudan Başbakan’a bağlı. İçişleri ve Adalet Bakanlarının bilgileri dâhilinde. Bütün ‘iç güvenlik birimleri’ de bu organizasyonun içinde. Çalışmalar gizli.”

Erdoğan’ın eski yardımcısı Abdüllatif Şener de bu örgütü somut bilenlerden. Şener 18 Kasım 2009’de Show TV’de örgütü deşifre etti: “Dinlemeleri bizzat Erdoğan’ın başında olduğu ekip yönetiyor. TİB’deki düzenlemeleri odacısına kadar Ulaştırma Bakanı ile birlikte yaptılar. Ekipler İsrail’de özel olarak yetiştirildi.”

Bu örgütün Emniyet ve Yargı içinde de birimleri var. Bugün Erdoğanların çarpıştıkları için “gizli örgüt” diye işaret ettiği işte bu birimlerdir ve örgüt daha Özal tarafından yönetilirken, Fethullah Gülen Cemaati üzerinden yapılandırılmıştır. Uzun yıllara dayandığı için de, özellikle Emniyet içinde kökleşmiştir.

KOALİSYONUN GAZETESİ: TARAF

Mehmet Bedri Gültekin, örgütün basın ayağını da kanıtlarıyla deşifre etmiştir. Örneğin Gültekin’e göre Aslı Aydıntaşbaş çok özel bir rol oynamıştır. Zira Doğu Perinçek’te çıktığı iddia edilen Ergenekon Temel Belgesi’ni aslında ortaya çıkaran ve incelemesi için Doğu Perinçek’e veren, bizzat Aydıntaşbaş’tır. Fakat Aydıntaşbaş, Perinçek aylarca manşetlerden suçlanırken sessiz kalmış, ancak yıllar sonra tanık olarak Silivri Mahkemesi’ne çağrıldığı zaman bu önemli gerçeği açıklamıştır.

Gültekin’e göre Taraf gazetesi, Ergenekon tertiplerinde kullanılmak üzere özel olarak çıkarılmıştı. Nitekim yandaş kalemşorlardan Nuh Gönültaş, bu gerçeği içeriden bilenlerdendir ve 17 Aralık 2012’de sosyal medyada şöyle anlatmıştır: “Taraf gazetesi Ergenekon için kurulan bir koalisyon için yayıma başlamıştır. Koalisyon kurulurken yapılan pazarlıkların çok çetin geçtiğini yakından biliyorum. Taraf’ın yaptığı yayınları hiç kimse yapamazdı. Özel bir görev yaptı.”

SAVCININ ABD ADINA YAPTIĞI SUÇLAMA

Peki, “Tayyip, Gül ve Gülen Örgütü” neden Bush’un düğmeye basmasıyla Ergenekon operasyonunu yaptı?

Bakın Gül’ün “bulun bir savcı” demesiyle göreve getirilen Zekeriya Öz, operasyonun merkezinde İşçi Partisi’nin, yani Aydınlıkçıların olduğunu ATV’de söylemişti. Bir diğer savcı Cihan Kansız’ın sorgulama sırasında Aydınlıkçılara söylediği şu sözler, Ergenekon tertibinin gerekçesini fazlasıyla ortaya koyuyor: “Kafkasya’dan Kuzey Irak’a uzanan coğrafyada, Orta Asya’ya açılan kapı eşiğinde Amerika’nın önüne bir terör hattı oluşturmak amacıyla yayın yapıyorsunuz.”

Evet, Aydınlıkçılar yayınlarıyla, İşçi Partisi siyasetleriyle ve TSK uygulamalarıyla ABD’nin bölgedeki çıkarlarının tam karşısında duruyor ve engelliyordu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ocak 2013

Yorum bırakın

YOLSUZLUK BAŞKA, KUMPAS BAŞKA

Arkasında Cemaat var diye yolsuzluk operasyonuna dudak bükülebilir mi? AKP’yi aklar diye “TSK’ye kumpas kurulduğu” gerçeğine göz yumulabilir mi?

Kuşkusuz gelişmelerin hepsi birbiriyle bağlantılı: AKP-Cemaat çatışması, yolsuzluk operasyonu, TSK’ye kumpas itirafı, yeniden yargılama girişimi vs.

Tamam, AKP-Cemaat çatışması olduğu için 17 Aralık’ta bir yolsuzluk operasyonu yapıldı ama Cemaatin varlığı, yolsuzluk operasyonuna arkamızı dönmemizi gerektirmiyor.

Tamam, Erdoğan ağır saldırı altında olduğu ve karşı cepheyi daraltmak istediği için “yeniden yargılamaya” sıcak bakıyor ama bu durum onun “TSK’ye kumpas” içinde yer aldığı gerçeğine sırtımızı dönmemizi gerektirmiyor.

Birbiriyle bağlantılı meseleleri, birbirinden ayırarak çözeceğiz!

KUMPAS, AKP’Yİ AKLATMAZ!

Sol ve Cumhuriyet’in dünkü manşetleri nedeniyle bu ayrıma dikkat çekme gereğini duyduk. Her iki gazete de Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun girişimiyle başlayan “yeniden yargılama” konusunu, AKP’nin yolsuzluğu unutturma ve aklanmaya çalışma girişimi olarak niteliyor. İki gazetenin yer verdiği görüşler şöyle:

Örneğin İstanbul Baro başkanı Ümit Kocasakal “Hükümete destek verilmemeli, meşrulaştırılmamalı” diyor. Örneğin Yargıç Nuh Hüseyin Köse “Hükümet kendi pisliğini bizim elimizle temizlemeye çalışıyor” diyor. CHP’li Rıza Türmen ise ortada bir tuzak olduğunu iddia etmiş: “‘Sahte delil üretenler aynısını yolsuzluk soruşturmasında yapıyor’ algısı yaratacaklar, ‘haklılığımız ortaya çıktı’ diyecekler. Bu tuzağa karşı dikkatli olunmalı.”

KUMPAS DA VAR, YOLSUZLUK DA

Cemaatin TSK’ye kumpas kurduğunu AKP itiraf etmiştir ama bu, AKP’nin de kumpasın parçası olduğu gerçeğini değiştirmez. Çünkü her şey bir yana, Erdoğan “ben bu davanın savcısıyım” demiştir, Özel Yetkili Mahkeme kurmuştur. Ergenekon tertibinde Erdoğan’ın Gülen’e, Gülen’in de Erdoğan’a topu atmaya çalışması, ikisini de aklamaz; tersine ABD’nin enstrümanları olarak birlikte rol aldıklarını ortaya koyar.

F tipi örgütün Ergenekon tertibinde sahte belge üretmesi, yolsuzluk operasyonunu gölgelemez. Çünkü Ergenekon sanıkları sahte CD’leri reddetmiş, ama yolsuzluk operasyonu sanıkları ayakkabı kutularına, para sayma makinelerine, kasalara ve paralara sahip çıkmıştır! Cemaatin varlığı yolsuzluğu şaibeli yapmaz, çünkü kamuoyu yolsuzluk olduğunu 17 Aralık’tan önce üstü örtülen Deniz Feneri davasından ve İsviçre’deki 8 hesaptan bilmektedir!

Ergenekon davasında AKP topu Cemaate, Cemaat de topu AKP’ye atıyorsa, bu ikisinin yapılanın “kumpas” olduğunu bildiklerini gösterir. Tayyip Erdoğan’ın bugün kumpastan bahsetmesi, kendisini aklamaz.

ÇATIŞMADAN YARARLANMAK

Açık söyleyelim: Arkasında Cemaat var diye yolsuzluk operasyonuna dudak bükmek ne kadar mantıklıysa, AKP’yi aklar diye “TSK’ye kumpas kurulduğunu” görmemek de o kadar mantıklıdır!

Mesele sistemin çöktüğünü, rejimin kokuştuğunu ve Küçük Amerika sürecinin yıkıldığını görebilmektir. Mesele ABD zayıfladığı için bağlı uydularının da merkezkaç eğilimi gösterdiğini ve birbiriyle çatıştığını saptayabilmektir. Mesele Gladyo’nun iç çarpışma yaşadığını anlayabilmektir. Bölgede ABD, Türkiye’de de AKP ile Cemaat yenilmektedir!

Bu gerçekler saptandıktan sonra, aralarındaki çelişmelerden yararlanmamak öncelikle siyasi intihardır ama daha vahimi, aptallıktır!

Bu çatışmadan yararlanıp kumpası da ortaya çıkaracağız, Silivri’yi de boşaltacağız, yolsuzluklarını da halka gösterip, iktidarlarını alaşağı edeceğiz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Ocak 2013

,

Yorum bırakın

ÜÇ İKTİDAR SENARYOSU

Oldukça çalkantılı günler yaşıyoruz. Kıran kırana bir iktidar mücadelesi var. Mücadelenin çok parametreli olması, aynı zamanda iktidar boşluğu da yaratıyor.

Peki, çarpışma nasıl sonuçlanır? Kim kazanır, kim kaybeder?

Bugün bu köşede alışık olmadığınız bir sistem uygulayacağız ve düşünce kuruluşlarının yaptığı gibi senaryolar üreteceğiz.

Ama adı üstünde, senaryo!

SENARYO 1: AKP KAZANIR

AKP Cemaatin saldırılarına karşı “ABD parmağı” gibi argümanlar geliştirir ve böylelikle geniş kamuoyunun doğrudan desteğini ve anti-emperyalist kesimlerin dolaylı desteğini alır.

ABD-Cemaat ilişkisini kullanarak Emniyet ve Yargı’da kamuoyu destekli büyük tasfiyelere gider ve F Tipi yapının belini büker.

Bu süreçte ortağı olduğu davaları rakibinin üzerine atar ve “yeniden yargılamaya” yeşil ışık yakarak, cephesini genişletir. Ergenekon, Balyoz, Şike ve KCK davalarına ilişkin çıkarılacak yasal düzenlemeler, geniş bir medya kampanyasıyla birlikte Erdoğan’ın kirlenmiş imajına yeni bir makyaj olur.

Cephesini büyüten Erdoğan, kaybettiği iktidarı yeniden kazanmaya başlar!

Şubat ayında “kumpas kurulan” TSK’nin subayları tahliye olur. Ergenekon davası İşçi Partisi ve Veli Küçük gibi adı son derece profesyonel operasyonlarla karalanmış kimi isimlerin üzerine kalır!

Erdoğan, 30 Mart yerel seçimlerinden zaferle çıkar ve sonraki iki seçim için avantaj sağlar!

SENARYO 2: AKP KAYBEDER

Anti-emperyalist çevreler Cemaat korkusuyla Erdoğan’ı tahkim etmez ve hükümete yüklenmeyi sürdürür. Zira bilirler ki Erdoğan kaybettiğinde, aslında Cemaat de en fazla Pirus Zaferi kazanabilecektir. Kolu kanadı kırılmış bir Cemaatin de Erdoğan’dan sonra Türkiye’de söz sahibi olması mümkün olmayacaktır.

Pek çok kesim birden Erdoğan’a yüklenirken, Cemaat, yeni dosyalar ile yeni hamleler yapar!

Erdoğan sertleşir, faşizan uygulamalara sapar ama hem Haziran deneyimli halk direnişiyle hem de AKP’de yaşanan yeni istifalarla, eli zayıflar.

Erdoğan cephesini genişletebilmek için mecburen “yeniden yargılama” düzenlemesini daha geniş tutar!

Ancak tüm hamlelerine rağmen 30 Mart yerel seçimlerinde başta İstanbul ve Ankara olmak üzere pek çok belediyeyi kaybeder. Çöküş başlar!

AKP ikiye bölünür: Gül’ün AKP’si, CHP ve MHP ile “ara rejim” hükümeti kurar. Gül, Cumhurbaşkanı olarak koalisyonun gayri resmi başbakanı olur.

ABD, Erdoğan’dan daha “makul” ve “kontrol edilebilir” bulduğu Gül’ün iktidarını selamlar!

SENARYO 3: MİLLİ GÜÇLER KAZANIR

Ancak ara rejim iktidarı dört nedenle uzun sürmez ve üçüncü senaryo başlar:

1) CHP ve MHP’de, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli yönetimlerine ve Gül’ün AKP’siyle hükümet kurmaya itirazlar büyür.

2) Sistem çöktüğü için sistemin içinden üretilen “çözüm”, çözüm olamamaktadır. Erdoğan hükümetinin sıcak para bularak ve ülkenin değerlerini satarak ayakta tuttuğu ama aslında derin kriz yaşayan ekonomi, ara rejim hükümetini iş yapamaz hale getirir.

3) Yeni hükümet, pratikte Erdoğan hükümetinden pek farklı değildir. ABD’nin Ortadoğu’daki “model ortağı” olmayı sürdürmek zorundadır. Oysa devir değişmiştir. İran, Irak, Suriye ve Mısır kazanmış, ABD kaybetmiştir. Bölgede Amerikancı iktidarların ayakta kalabilme şansı artık yoktur.

4) Ergenekon davasının hedef aldığı milli güçler, çekim merkezi haline gelir. Zaten Haziran Ayaklanması, yeni bir iklim yaratmıştır. CHP ve MHP’nin ulusalcı, millici, halkçı, Atatürkçü tabanı, bu merkezle güç birliği yapılmasını zorlar.

CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi, MHP’de de Devlet Bahçeli yönetimi çekilmek zorunda kalır.

Milli Güçbirliği kurulur ve 2014 sonbaharında yapılacak genel seçimler bu Güçbirliği’nin zaferiyle sonuçlanır.

Ve “arasız devrimler” dönemi başlar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ocak 2014

Yorum bırakın

BAYKAL KASETİNİN REJİSÖRÜ KİM?

Erdoğan’ın “aynı komplo geçmişte Deniz Baykal’a da yapılmıştı” demesi, hatta daha da ileri giderek “Türk siyasetinin karanlık yapılarca dışarıdan dizayn edilmeye başlamasının miladının Baykal kaseti olduğunu” savunması, ibretliktir!

Oysa Erdoğan o günlerde eline her mikrofon alışında Baykal’ı ahlaksızlıkla suçluyordu; “beline hâkim olamadın” diyordu, binlerin toplandığı mitinglerde keyifle “Baykal suçlu, Baykal ahlaksız, neden milletvekili yaptınız” diyerek CHP’ye yükleniyordu.

Hatta Erdoğan, “konu özel hayat” diyen kesimleri bile hedef alıyordu: “Yav kendi eşiyle mi bir şey oluyor da özel oluyor. Kendi eşi değil yav, buna nasıl kendi özeli dersin. Bu özel değil, genel, genel. Bu genel bir ahlaksızlıktır, başka bir şey değil.”

Daha fazlasını hatırlatıp, köşemizi kirletmeyelim.

KASET AKP’NİN Mİ, CEMAATİN Mİ? İKİSİNİN Mİ?

O gün o sözleri söyleyen, Baykal kasetinden nemalanan, hatta ardından da MHP milletvekili kasetlerinden yararlanan Erdoğan, “bugünkü tezgâh aslında o gün başlamıştı” diyor!

İlginçtir; Baykal, kasetinin failinin ısrarla Pensilvanya, yani Cemaat olmadığını savunmuştu o dönem. Baykal’ın bu tutumu, “kasetlerin arkasında AKP’nin olduğunu düşünüyor” şeklinde yorumlanmıştı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise tam tersini savunmuş ve milletvekillerinin istifasını sağlayan 10 kasetin failinin “okyanus ötesi” olduğunu, yani Cemaat olduğunu belirtmişti.

Peki, kasetler kimindi?

Bu soruyu şöyle de sorabiliriz: O tarihte 8 yıldır hükümet olan, tüm muhaliflerini darbeci diyerek Silivri’de hapse mahkûm edebilen, TSK’ye diz çöktüren, Emniyet ve MİT’i elinde tutan Erdoğan, istese o kasetlerin faillerini bulamaz mıydı?

KASET OLMASA, REFERANDUM NE OLURDU?

Gelin bu soruyu, bir de sonuçların kime yaradığı gerçeği üzerinden yanıtlamaya çalışalım:

Deniz Baykal’ın bir kaset komplosuyla CHP Genel Başkanlığı’ndan düşürülmesinin tarihi 7 Mayıs 2010’du.

AKP Hükümeti, 12 Eylül 2010 referandumuna hazırlanıyordu. 2007’de Cumhuriyeti yıkmışlar, 2010’da da yeni rejime anayasa biçiyorlardı. 26 maddelik paket, bugün şikâyet ettikleri yargıyı düzenliyordu. Paket, Anayasa Mahkemesi’ni, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu, Yüksek Askeri Şura’yı, Askeri Yargı’yı ilgilendiriyordu.

Erdoğan bu paketi geçirirse, tüm kurumlara hâkim olacaktı; başkanlık sistemi, yeni anayasa ve Kürt Açılımı konusunda önünde bir engel kalmayacaktı! O nedenle 12 Eylül 2010 referandumu, kıran kırana bir çarpışmaydı. Neticede AKP’nin paketi yüzde 58 oyla geçti.

Artık soru şudur: CHP’nin de içinde olduğu “hayır” cephesinin oylarının yüzde 42’ye düşmesinde Baykal kasetinin payı ne kadardır?

Gelin ikinci bir soru daha soralım: Baykal’a kaset komplosu olmasaydı, CHP, yeni CHP olabilir miydi? Kemal Kılıçdaroğlu Genel Başkan olabilir miydi? Yeni CHP türbana, tekke ve zaviyelere, tarikat ve cemaatlere yeşil ışık yakabilir miydi? Erdoğan’ın saldırdığı Cumhuriyet mevzilerini, kendisi de vurur muydu? AKP’nin önünde “kolaylaştırıcı” rolünü oynayabilir miydi?

HEPİNİZ ORADAYDINIZ!

Sık sık belirtiyoruz: Çöken sadece AKP hükümeti değil. AKP’yle birlikte “küçük Amerika” rejimi, Gladyo-Mafya-Tarikat sistemi yıkılıyor. Sistemin içinde olan diğer siyasi yapılar da, stepne kuvvetler de AKP’yle birlikte çöküyor. Sistem o nedenle 6 aydır kendi içinden bir çözüm çıkaramadı, çıkaramıyor!

Bu nedenle parçalanıyor, bu nedenle çatışıyor ve bu nedenle suçu birbirlerine atmaya çalışıyorlar. Ergenekon tertibinde de, Baykal kasetinde de birbirlerini suçluyorlar: “Orduya kumpası biz değil, onlar kurdu”, “Ergenekon usulsüzlüklerini biz değil, onlar yaptı”, “kaset rezilliği bize değil, onlara ait.”

Hadi gelin Erdoğan’ın dilinden yanıtlayarak bitirelim: “Ulan hepiniz oradaydınız!”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Ocak 2013

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN “TERÖR SUÇU” BELGESİ

Hatay Valisi Celalettin Lekesiz’in Jandarma’ya gönderdiği “TIR MİT’in, bırakın” talimatı, Tayyip Erdoğan’ın komşu bir ülkeye silah sevkiyatının en somut belgesidir!

Bu nedenle o belge, yakın gelecekte “terör suçu” muamelesi görecektir. Zira Türkiye resmi olarak Suriye’ye savaş açmadığı için, o belge “savaş suçu” değil, “teröre destek” belgesi olacaktır!

CEMAATİN ROLÜ VAR MI?

Tamam, TIR’ı Adana’dan Reyhanlı’ya kadar takip eden polisler, paralel devletin polisleri olabilir; TIR’ı ısrarla aramak isteyen savcı, Cemaatin savcısı olabilir. Fakat tüm bunlar TIR’ın içindekileri ve MİT’in Suriye misyonunu değiştirmez!

İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın “TIR’da Türkmenlere yardım malzemesi vardı” açıklaması inandırıcılıktan uzaktır. Birincisi AKP’nin Telafer ve Kerkük Türkmenlerine ilgisini(!) yakından bildiğimiz için, ikincisi de MİT personelinin olay anı açıklamaları nedeniyle.

MİT’çiler saatlerce savcıya ve jandarmaya barikat olup, yükün “devlet sırrı” olduğu gerekçesiyle TIR’ı aratmadılar. Haliyle insan merak ediyor: Yardım malzemeleri neden devlet sırrı olsun ki! Bisküvi kutuları(!) neden sır olsun ki! Battaniyeler neyi örter ki!

CENEVRE’NİN KONUSU ESAD DEĞİL, ERDOĞAN

Daha önce bu köşede birkaç kez belirttik: Maalesef Türk hükümetinin Suriye’ye yönelik uygulamaları, uluslararası ceza mahkemelerinin konusudur. Bu nedenle 2. Cenevre Konferansı’nın en önemli gündem maddelerinden biri Beşar Esad’ın pozisyonu değil, fiilen Recep Tayyip Erdoğan’ın durumu olacaktır.

Çünkü mesele sadece Afganistan’dan, Çeçenistan’dan, Bosna’dan gelip, Türkiye üzerinden Suriye’ye geçen El Kaide savaşçıları değildir. Türk El Kaidesi diye bilinen ve 2003’te İstanbul’u kana bulayan örgüt üyelerinin parça parça salıverilmesi ve Suriye’deki iç savaşta ölü olarak ele geçirilmesidir.

Mesele sadece CIA’nın Türkiye toprakları üzerinden Suriye’ye silah sevk etmesi değildir. Konya’da üretilen roket parçalarının Adana’da montajlanıp Suriye’ye gönderildiğinin resmi olarak saptanmasıdır! Adana’da yakalanan ve savcılık belgesine giren sarin gazıdır!

Mesele sadece sınır kapılarımızdaki patlamalar değil, o patlamalarda rol aldığı iddia edilen isimlerin, daha sonra MİT bağlantısının olduğunun ortaya çıkmasıdır!

AKP BÖLGENİN GÜVENLİK SORUNUDUR

Kuşkusuz bunlar ne şaşırtıcıdır ne de yapılanların tamamıdır. Siz eğer komşu bir ülkenin rejimini yıkmayı, devlet başkanını devirmeyi önünüze hedef olarak koymuşsanız, hepsini ve daha fazlasını yaparsınız!

Suriyeli terörist gruplarına koordinatörlük yapmak, asıl yapılanların yanında masum bile kalır!

Artık Türkiye bir dönüm noktasındadır. Zira uluslararası ceza mahkemelerine düşen AKP Hükümeti de olsa, neticede sorumlu Türkiye’dir.

Erdoğan ve savaş kabinesi sadece ülkemiz için değil, bölgemiz için de bir güvenlik sorunudur. Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığını sürdürmesi, Türkiye’nin Ortadoğu’da bir elinde benzin bidonu, bir elinde çakmakla dolaşması demektir.

Daha büyük felaketler oluşmadan Erdoğan iktidarından kurtulmak, hem Türkiye’nin hem de Ortadoğu’nun hayrınadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ocak 2013

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın