Archive for category Politika Yazıları
OPERASYONUN ARKASINDA ABD Mİ VAR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/12/2013
Erdoğan, birkaç gündür yeni savunma mekanizmasını devreye soktu: “17 Aralık operasyonunun arkasında ABD var.”
Hatta Erdoğan, son olarak yer ve adres de verdi: “Nisan 2013’te ABD’de Halk Bankası’nı bitirme projesi başlattılar.”
Haliyle insan merak ediyor: Erdoğan bu kararın alınmasından bir ay sonra Washington’daydı. Beyaz Saray’da Obama’yla baş başa görüştü. AK Medya o görüşmeyi “beraber ıslandık biz bu yollarda” diye manşetlere taşıdı. Madem Nisan’da karar alındı, Mayıs’ta neden Obama’ya “one minute” denmedi?
Bakın bu tür soruları çoğaltabiliriz. Örneğin Erdoğan ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone’yi operasyonu yönetmekle suçluyor, Obama’ya “ben kovmadan, sen görevden al” çağrısı yapıyor. Güzel… Peki, O Ricciardone değil miydi daha dün Erdoğan’ın partisinin MYK’sine girebilen!
KOMPLONUN PANZEHİRİ: ÜÇ ALTIN SAPTAMA
Komplo teorisinin ruhunda vardır: Komplonun çıtasını ne kadar yükseltirseniz, büyüsü o kadar artar ve yarattığı girdapla, esas mesele o kadar unutulmaya başlar.
Erdoğan da aynısını yapıyor. Rüşveti ve yolsuzluğu büyük tezgâh diyerek unutturmaya, gündemden düşürmeye çalışıyor.
O nedenle günlerdir yazsak da, bazı saptamaları yeniden vurgulamalıyız:
1) Kuşkusuz ABD hâlâ güçlü ama süper devlet değil! Savaşı da barışı da kotaramayan bir güç artık… Dolayısıyla ABD’nin dün olduğu gibi bugün de kolayca hükümet belirleyecek, tereyağından kıl çeker gibi operasyon yapacak bir kudreti yok! Yapabilse, önce 10 yıl boyunca işgal ettiği Irak’ın mevcut başbakanı Nuri El Maliki’yi devirecek!
2) Ancak ABD’nin bu operasyonla hiç ilgisi olmadığını söylemiyoruz elbette… AKP ile Cemaat arasındaki bu savaşta ABD’nin bir rolü olmaması mümkün değil.
Ama mesele şu: Hangi ABD? Zira ABD’de büyük bir bölünme var ve iki kanadın çatışması tüm müttefiklerine yansıyor. AKP de Cemaat de Amerikancıdır. Fakat ikisi de farklı kanatları suçlamaktadırlar.
Örneğin AK Medya, “operasyonun arkasında ABD var” derken, esas olarak pek bir gücü kalmayan Neo-Conları işaret etmektedir. Diğer yandan FBI’ın bu süreçte ABD’deki Cemaat okullarına iki kez operasyon yaptığını da lütfen not ediniz.
Türkiye’deki Amerikancı yapılar yekpare ve homojen olmadığı gibi, ABD’nin kendisi de öyle değildir!
3) AKP de Cemaat de, Gladyo’nun, yani ABD’nin müttefiki ülkeleri denetlediği yasadışı örgütlenmenin unsurlarıdır. ABD çatlarken, Gladyo’lar da çatlamaktadır. Gladyo’nun çocukları birbirine düşmektedir. Gladyo’nun toplamına karşı mücadele etmek doğru hattır!
BELİRLEYEN ABD DEĞİL, TÜRK MİLLETİ
Bu üç özel saptamayı atladığımız takdirde, yanılırız ve Erdoğan’ın kendisini kurtarmak için dile getirdiği “operasyonun arkasında ABD var” tezgâhına düşmüş oluruz.
Öte yandan yaşanılanlar sadece bir rüşvet ve yolsuzluk operasyonu değildir, Gladyo’nun çocuklarının iç çatışması da değildir, hatta hükümet sorunu da değildir…
Daha da ötesidir: Bir rejim sorunu ve Türkiye’nin geleceği sorunudur.
Bu nedenle sorunun nesnel tarafları, iç çatışmalarına rağmen gerçekte Amerikancılar ile Türkiye’nin milli güçleri şeklindedir. Hangisinin iktidar olacağını belirleme mücadelesidir.
Türkiye’deki bu kıran kırana çarpışmasının arkasında ABD’nin düğmesi değil, ayağa kalkmış Türk milletinin iradesi vardır. AKP ile Cemaati karşı karşıya getiren belirleyici neden, 2010’dan itibaren adım adım yükselen Türkiye’nin milli gücüdür!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Aralık 2013
ERDOĞAN’IN İSMİ NEDEN BÜYÜK PATRON?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/12/2013
Ahmet Hakan’a göre Erdoğan “Yolsuzluk yapan bakan oğlu da olsa hapse girer. Bakan falan dinlemem, sonuna kadar üzerine giderim” dese, sorunu en az yarayla atlatır hatta lehine bile çevirir!
Umarız Ahmet Hakan dün Aydınlık’ın attığı “Tayyip’in adı soruşturmada” manşetini görünce, Başbakan’ın neden geri adım atamadığını anlamıştır!
‘EGEMEN’İN BÜYÜK PATRONU’
Erdoğan’ın adının sadece bu tip soruşturmalarda değil, uluslararası mahfillerde ve büyükelçi kriptolarında neden hep patron ya da büyük patron diye geçtiğini düşündünüz mü? Erdoğan şirket mi yönetiyor ki, ona patron diyorlar?
Bakınız Erdoğan’ın önceki gün operasyonun arkasında olmakla suçladığı ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone, Egemen Bağış’a yazdığı bir e-postada ne diyordu: “Sevgili Egemen, bu işten uzak durmaya çalıştığın için çok teşekkür ederim. Tüm bunların doğru tarafında olarak, patronu ve ona öncülük edenleri nasıl övdüğümü görebilirsin. Fakat görünen o ki bazı anlayışsız danışmanları yanlış tarafa atlamakta ısrar ediyorlar. Bu gerçekten davayı yürüten karanlık güçlere yapılan bir uyarı atışıdır.”
Bu arada not edelim: Ricciardone’nin Egemen Bağış’a bu mektubu son yolsuzluk operasyonuyla ilgili değil, daha önce AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’in kendisiyle ilgili söylediği “haddini bilmeyi öğrenememiş” sözleriyle ilgiliydi.
Ancak Redhack’in yayımladığı bu e-posta, AKP ile Cemaat arasındaki çarpışmayı anlamak açısından bugün de çok anlamlı. Zira e-postanın devamı şöyle: “İsimlerini vermeyeceğim ama onlar tam bir yıl önce Hakan Fidan’ın peşinden gidenlerle aynı kişiler. Bunu anlamıyorlar mı? Eminim büyük patron anlamıştır. Ve açıkça bunlardan bazıları kendini beğenmişçe böbürleniyorlar, taa Washington’dan duyuluyor ki ‘Bizim Hüseyin’ ceplerindeydi.”
RİCCİARDONE’DEN ERDOĞAN’A ‘İFTİRACI’ GÖNDERMESİ
Ricciardone’nin kendi tarafında gördüğü Egemen Bağış’ın adının bugün yolsuzluk operasyonuna karışmasından daha çok, Erdoğan’ın Ricciardone’yi yolsuzluk operasyonunun gerçek sahibi olarak nitelemesi dikkat çekicidir.
Erdoğan Ricciardone’yi kovmakla tehdit etti ve hatta Obama’dan onu geri çekmesini istedi.
Erdoğan’a bu sözleri söyleten ise kendine bağlı basında çıkan bir haberdi. Ricciardone’nin AB Büyükelçilerine verdiği yemekte şunları söylediği iddia edilmişti: “İran’a uyguladığımız ambargoyu Halk Bankası ile kaldırdılar. Bunu engellemek için harekete geçtik. Bugünden sonra İmparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz.”
Ricciardone ise Erdoğan’ın kendisini hedef almasından hemen sonra bir açıklama yaptı ve bu haberlerin “yalan ve iftira” olduğunu söyledi. Açıklamaya bakılırsa aslında sadece haberler değil, Erdoğan’ın bunları meydanlardan söylemesi de yalan ve iftiraydı.
Normal bir ülkede bir Başbakan, bir büyükelçiyle ilgili bu suçlamaları yaptıktan sonra, Dışişleri o büyükelçiyi çağırır ve hesap sorar, hatta kovar!
Peki, ne oldu dersiniz? Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaptı ve Ricciardone’nin bakanlığa çağrılmasına gerek olmadığını, sözlerinin yeterli olduğunu açıkladı!
Oysa Ricciardone “yalan ve iftira” derken, aynı zamanda Erdoğan’a iftiracı demiş olmuyor muydu? O suçlama ne oldu peki? Ülkenin düşürüldüğü şu duruma bakın!
CIA’NIN DOSYASI, ERDOĞAN’IN KELEPÇESİ
Erdoğan’ın konu ABD olunca ne kadar ileri gidebileceğinin, daha doğrusu gidemeyeceğinin göstergesi Wikileaks’in yayımladığı şu gizli belgede görülmektedir.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Eric Edelman 30 Aralık 2004 tarihli kriptoda şöyle yazmıştı: “İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var.”
İşte CIA’nın elindeki bu dosya, Erdoğan’ın kelepçesidir!
Bitirirken belirtelim, bu arada Amerikalı istihbaratçılar, CIA için “şirket” derler!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Aralık 2013
9 SORUDA YOLSUZLUK OPERASYONU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/12/2013
AKP hükümetinin yolsuzluğa ne denli gömüldüğünü ortaya koyan son operasyon, AKP ve Cemaat medyasında haliyle çok farklı pencerelerden değerlendiriliyor. Bugün, yoğun medya propagandasını ve karşılıklı suçlamaları çözümleyerek, konuyu berraklaştırmaya çalışacağız:
ABD’NİN OPERASYONDAKİ ROLÜ
1) Cemaatin yönettiği yolsuzluk operasyonu, ABD düzleminde bakılınca ne anlama geliyor?
ABD’nin bir kanadını arkasına alan çetenin, ABD’nin diğer kanadına dayanan öbür çeteye karşı yaptığı operasyondur. AKP de Cemaat de ABD’nin denetimindeki yapılardır.
2) Bu durumda yolsuzluk operasyonu, AK Medya’nın iddia ettiği gibi aslında ABD’nin AKP’yi devirme operasyonu mudur?
Kısmen öyledir. Aslında Washington Erdoğan’ın yıkılmakta olduğunu görüyor ve Türkiye’deki “küçük Amerika” rejimini kurtarmaya çalışıyor. Washington, ciddi bir seçenek yaratamadığı için henüz Erdoğan’dan vazgeçmiş değil ama bulduğu anda üstünü çizmeye hazır!
3) O zaman yolsuzluk iddiaları komplo mudur?
Hayır. Ayakkabı kutularına 4,5 milyon doları ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone ya da Hakan Fidan’la sık sık görüşen MOSSAD Başkanı Tamir Pardo koymadı elbette…
AKP de Cemaat de, bu kirli rejimin bekçileridir. Meselenin Atlantik boyutu olması, karşılıklı yürütülen operasyonlarda ortaya çıkan “kir ve yolsuzluk” gerçeğini değiştirmez!
4) AK Medya esas olarak Obama yönetimini değil fakat İsrail-NeoCon ittifakını suçluyor ve Amerika’daki Yahudi Lobilerini adres gösteriyor? Bu işin arkasında Yahudi lobisi mi var?
Doğru, AK Medya daha çok Amerika’daki Yahudi lobilerini suçluyor. Hatta Yeni Şafak, bugünkü yolsuzluk operasyonu ile 28 Şubat arasındaki benzerliğe dikkat çekiyor. Yahudi örgütlerinden ödül alan Çevik Bir’in tam da bu zamanda serbest bırakılmasına dikkat çekiyor. Ama Yeni Şafak, Bir’e ödül veren Yahudi örgütünün Erdoğan’a da madalya taktığını es geçiyor!
Öte yandan belirtelim: İsrail-NeoCon ittifakı Amerika’da büyük güç kaybetmiştir ve müttefik ülkelerde başarılı operasyon yapacak altyapısı artık mevcut değildir.
SUÇLANANLAR, ERDOĞAN’IN AMİRLERİDİR!
5) AK Medya’da operasyonun arkasındaki isimler olarak Paul Wolfowitz’in, Morton Abramowitz’in, Francis Ricciardone’nin, Henri Barkey’in isimleri geçiyor. Bu isimler AKP’nin en büyük destekçileri değil miydi?
Evet öyle. Örneğin Erdoğan mektup yazıp, kendisini Genelkurmay Başkanı ile görüştürmesini isteyecek kadar Wolfowitz’e bağlıydı. Abramowitz de Erdoğan’ı Erbakan’ın yerine iktidara hazırlayan isimdi. Barkey ise Erdoğan’ın bugün sarıldığı Kürt Açılımı’nın en önemli üç mimarından biriydi.
6) Operasyonun gerekçesinin ABD ve İsrail’in Halkbank ve İran altınları rahatsızlığından kaynaklandığı söyleniyor. Doğru mu?
İran’a altın olayı ya da Halkbank’ın bu transferlerdeki rolü yeni değil. Üstelik Batı’nın geçen ay Tahran’la anlaşmaya varması ve İran’a ambargoyu ve yaptırımları gevşetmeye başlaması, AKP’nin bu savunmasını sorunlu kılıyor!
7) Erdoğan açık açık ABD Büyükelçisini suçladı ve Obama’dan büyükelçisini çekmesini istedi. Bu ne anlama geliyor?
ABD’nin projelerinde eş başkan olanların, ABD planlarını uygulayanların, ABD adına komşularına düşmanlık yapanların, hatta ABD askerlerinin sağlığına duacı olanların Washington’dan yakınma hakkı yoktur. Kullanılırlar ve süresi dolduğunda, danışmanlarının ifadesiyle, deliğe süpürülürler!
ABD-AKP-CEMAAT KAYBEDECEK, TÜRKİYE KAZANACAK
8) Bu çatışmayı AKP mi yoksa Cemaat mi kazanır?
İkisi de kazanamaz. Bağlı oldukları ABD kanatlarının ve Washington’un, artık Türkiye’de iktidar belirleyecek bir gücü yoktur. Irak’ta yenilen, Suriye’de ne savaşı ne de barışı kotarabilen ABD, artık süper güç değildir. Zaten öyle olmadığı için de kendisine bağlı yapılar gevşemekte, iç mücadeleye soyunmaktadırlar.
9) Öyleyse Türkiye nereye gidiyor?
Türkiye 19 Mayıs 2012’de başlayan ve Haziran Ayaklanması’yla gücünü gösteren bir devrimci yükseliş sürecine girdi. Artık Türkiye’nin geleceğini Amerikancı yapılar değil, bu süreç belirleyecektir. Herkes hesabını bu büyük gerçeğe göre yapmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Aralık 2013
GLADYO’NUN ÜÇ ÇOCUĞU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 21/12/2013
PKK’nin iki numaralı ismi Cemil Bayık, AKP’nin yolsuzluk operasyonundan kurtulmasının tek yolunun Kürt sorununu çözmesinden geçtiğini açıkladı.
İlk bakışta insana “ne ilgisi” var dedirten bu açıklama, aslında oldukça önemli olan ve aralarındaki Gladyo bağına işaret eden bir açıklamadır.
OSLO’YLA BAŞLAYAN AYRILIK
Gladyo’nun üç çocuğu olan AKP, Cemaat ve PKK, Oslo sürecine kadar birlikteydi. Oslo’yla birlikte ayrışmaya başladılar. Hatta sızdırılan mutabakat metni nedeniyle PKK Cemaati, Cemaat de PKK’yi suçlamıştı.
Sonrasında Reyhanlı saldırısı, Gaziantep patlaması gibi aydınlatılmayan tüm olaylar ve hatta Paris’teki Sakine Cansız cinayeti bile doğrudan bu üçlü arasındaki çatışmayla ilgiliydi.
Türkiye’deki bu olaylar aydınlatılmadığı gibi, Gladyo meselesi olduğu için Fransa da Paris cinayetlerini aydınlatamamaktadır!
ABD ZAYIFLADIKÇA, AKTÖRLERİYLE BAĞI GEVŞEDİ
Peki, Gladyo’nun üç çocuğu neden ayrıştı?
Bakın bu soruya yanıt verebilmek için önce şu saptamayı yapalım: ABD’nin AKP’yle ilgili tek sorunu Kürt Açılımı’nı olması gerektiği kadar ilerletememesidir. Demokrasi, insan hakları, tutuklu gazeteciler vs. hepsi hikâyedir.
Gelelim sorumuzun yanıtına…
Bakın aslında bu sorunun bölge penceresinden baktığınızda tek yanıtı vardır: Çünkü ABD Ortadoğu’da yenildi ve dünya çapında güç kaybediyor. Güç zafiyeti yaşandıkça da kontrol altında tuttuğu aktörlerde gevşeme yaşanmaktadır.
Türkiye’deki bu durumun benzeri, Suudi Arabistan ve Katar’da da vardır. Katar’da birkaç ay önce saray darbesiyle iktidar değişmişti!
HEM ÇATIŞIYORLAR HEM DE BÖLÜNÜYORLAR
ABD zayıfladıkça, kendisine bağlı Türkiye Gladyosu gevşiyor, Gladyo’nun bileşenleri arasındaki çelişmeler artıyor ve hatta her bileşen kendi içerisinde bölünme eğilimi taşıyor.
Örneğin AKP fiilen iki parçadır; Erdoğan’ın büyük parçası ile Abdullah Gül’ün küçük parçası.
Örneğin Cemaat içinde çatlaklar vardır; F tipi yapının eski Emniyet sorumlusu, şebekenin şemasını Başbakan Erdoğan’ın önüne sermiştir!
Örneğin PKK ikili, hatta üçlü eğilim göstermeye başlamıştır. Öcalan ile Kandil, Kandil ile BDP üst yönetimi arasındaki çelişmeler gittikçe derinleşmektedir.
NATO ÇATIRDIYOR
Bakın ABD’nin güç kaybı nedeniyle yerel Gladyoların gevşediğini ortaya koyan en önemli gelişme, tüm Gladyoların bağlı olduğu NATO’daki erozyondur!
Önceki gün toplanan NATO üyesi AB liderleri zirvesinde, bu erozyon en somut şekilde ortaya çıktı:
NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Avrupa’nın savunma bütçesini GSMH’nin en az yüzde 2 oranına çıkarmaması durumunda, ABD’nin NATO üyeliğine ilgisini kaybedebileceğini belirtti ve 28 AB ülkesi liderini uyardı!
KÜÇÜK AMERİKA SÜRECİ SONA ERDİ
NATO çatırdadıkça, NATO’nun gizli örgütü olan Gladyolar, SüperNATO’lar da gevşemektedir.
Bu Türkiye için büyük bir fırsattır. 1946’da başlayan Küçük Amerika süreci, 2013’te kayaya çarpmıştır.
2014 Türkiye’nin yeniden bir devrimle bağımsızlık yoluna gireceği yıl olacaktır.
AKP-Cemaat çatışması ile AKP-PKK ortaklığına sıkıştırılarak bölünen Türkiye’nin çıkışı, Aslanlı Yol’dan başlamıştır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Aralık 2013
İKTİDAR BOŞLUĞUNU KİM DOLDURACAK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 20/12/2013
AK Medya’nın en profesyonel kalemleri, Cemaatin yaptığı “yolsuzluk operasyonuna” karşı şu iki başlıklı haberlerle barikat kurmaya çalışıyor: “Operasyonda CIA parmağı var” ve “MOSSAD’ın hedefi İran altınları.”
CIA’NIN KULLANIŞLI ADAMLARI
Kuşkusuz CIA Halk Bankası’ndan rahatsızdır, MOSSAD da İran’ın altınlarından…
Ama bu durum ayakkabı kutularından çıkan 4,5 milyon doları ve evde bulunan para sayma makinalarını ortadan kaldırmaz. Paraları ayakkabı kutularına CIA ya da MOSSAD koymadığına göre, işin esası, ortada bir yolsuzluk olduğu gerçeğidir.
Diğer yandan “CIA ve MOSSAD parmağı” açıklamaları aslında bir itiraftır. Çünkü 11 yıllık ilişkileri hepsine öğretmiştir ki, kendileri hakkında en iyi dosyayı tutanlar, kendilerini kullanabilenlerdir!
Üstelik iyi dosya tuttukları için iyi kullanmışlardır ve kullandıkça da dosyalar kalınlaşmıştır. Örneğin Wikileaks belgelerinden öğreniyoruz ki, CIA’nın elinde “İsviçre’de 8 hesap” dosyası olduğu için, Erdoğan sadece ve ancak sahnede kükreyebilmektedir!
REJİM ÇÜRÜDÜ, SİSTEM ÇÖKTÜ
Günlerdir izliyoruz: Belgeler, birbirlerine kurdukları tuzaklarla elde ettikleri görüntüler, gazetelere servis edilen kasetler, köşelerden yapılan bel altı vuruşlar, paralar, para sayma makineleri, rüşvetler, ses kayıtlarına yansıyan ahlaksız çıkar ilişkileri, pahalı ve kokuşmuş hayatlar…
35 milyarlık yüzükler ve yüksek topuklar, işte bu kokuşmuş hayatların göstergesiydi…
Aslında ortada somut bir çürümüşlük gerçeği vardır! Ancak bu gerçeği saptayarak sorunu inceleyebilir ve çözebiliriz.
Bakınız problemin kaynağı şuradadır: AKP ve Cemaat rejimi yıktı ama üzerine yenisini kurmayı beceremedi. Kurmaya çalıştıkları şey bir rejim değil, ucubedir ve o ucubenin üzerinde, kazandıkları mevzileri korumak için artık kavga etmektedirler.
Aslında tablo açıktır. Rejim çürümüş, sistem çökmüştür. Doğal olarak sistem içi çözüm de kalmamıştır.
AKP’yi bölmek, Erdoğan’sız AKP yaratmak, Gül-Gülen-Kılıçdaroğlu ile yola devam etmek şeklinde hiçbir geçerliliği olmayan senaryolar üretmek, hem bir çaresizliğin ifadesidir hem de sistem içi bir çözümün kalmadığının göstergesidir.
Kısacası bir iktidar boşluğu vardır ve artık temel mesele o boşluğu kimin nasıl doldurabileceğidir!
İKTİDAR SEÇENEĞİ: ASLANLI YOL
Öte yandan ABD’nin artık iktidar tayin edecek bir gücü kalmadığını da yeniden vurgulayalım. Zaten o güç zayıfladığı için aktörleri birbirine girebilmektedir. Hatta sadece Türkiye’de değil, Suudi Arabistan ve Katar’da da benzer iktidar savaşları yaşanmaktadır…
Dolayısıyla CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun çizgisi ve ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin sofrasına koşması, iktidarı değil, yeni süreç açısından ancak hezimeti getirir!
CHP, Ricciardone’nin sofrasında iktidar aramak yerine Aslanlı Yol gerçeğinde İşçi Partisi’yle buluşmalı ve 2007’den sonra 2013’te de iktidar olma şansını ıskalamamalıdır.
Aslanlı Yol’un CHP’siz de en güçlü iktidar seçeneği olduğu, nasılsa en sonunda öğrenilecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Aralık 2013
YOLSUZLUK OPERASYONUNUN 5 ANLAMI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/12/2013
AKP ile Cemaat arasındaki çelişmeler aslında 2007’den itibaren belirmeye başlamıştı. Ancak ilk büyük çatışma, Fethullah Gülen’in 2010’da Mavi Marmara krizinde İsrail’den yana tavır sergilemesiyle yaşanmıştı. Ardından ikinci aşamada, 7 Şubat 2012’de, Cemaat MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı KCK davasına dâhil etmeye çalışmış, Erdoğan ise “sır küpünü” çıkardığı bir gece yarısı yasasıyla kurtarabilmişti.
Artık üçüncü aşamadayız: Dershaneler üzerinden başlayan son çarpışma, karşılıklı ataklarla, kaset ve belge servisleriyle sürdü ve son olarak 17 Aralık’ta bakanları hedef alan yolsuzluk operasyonuyla zirve yaptı.
Peki, bu son operasyon ne anlama geliyor? Nasıl okunmalı?
REJİMİN KİRLERİ ORTAYA DÖKÜLDÜ
1) 17 Aralık operasyonunun birinci anlamı, AKP ile Cemaat arasındaki uzlaşabilme ihtimalinin artık ortadan kalktığı gerçeğidir. Çıta aşılmıştır ve savaş, taraflardan biri yenilene kadar sürecektir!
2) Cemaat, Bakanların oğullarını hedef alan bu yolsuzluk operasyonuyla, hâlâ Başbakan Erdoğan’a uzanacak gücü bulunduğunu göstermektedir.
Cemaat, 7 Şubat 2012’deki operasyonda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı hedef aldığında, Erdoğan “asıl hedef benim” diyerek mesajı doğru aldığına işaret etmişti.
3) AKP’nin Cemaat şirketlerini hedef alacak büyük operasyonunun konuşulduğu şu günlerde, Cemaatin kıvrak bir manevrayla ön alması ve bakanları hedef alması, şu gerçeğe işaret etmektedir: Paralel devlet, Erdoğan’ın anladığından daha derin ve güçlüdür.
4) 11 yıllık rejimin yolsuzluklarla dolu olduğu gerçekliktir. Deniz Feneri soruşturmasının üstünün nasıl örtüldüğü bile bu gerçeğe işaret eder.
11 yılda sermayede önemli ölçüde el değişiklikleri yaşandı. Büyük el değiştirmeler, yolsuzluk olmadan ve sistem mafyalaşmadan zaten gerçekleşemez. Başbakan Erdoğan’ın partisine ısrarla AK denmesini istemesi bile aslında bu nedenledir ve 11 yılda adım adım ürettikleri kara’lıkları aklayabilmek içindir!
Ancak artık ak değil kara oldukları ortaya çıkmıştır. Üstelik AKP ile Cemaat birbirlerinin lekelerine en vakıf olan aktörlerdir!
O nedenle AKP ile Cemaat çatışırken, Türkiye’nin milli kuvvetleri meseleyi daha da ileri bir boyuta sıçratmayı önüne görev koymalı ve öncelikle İsviçre’deki 8 hesaba projeksiyon tutmalıdır.
5) Cemaatin AKP’yi hedef alan yolsuzluk operasyonu, sadece Erdoğan-Cemaat çatışması üzerinden okunursa, anlaşılamaz. Çünkü esas olan Türkiye’nin 6 aydır yeni bir sürece girdiği ve Aslanlı Yol dinamiğinin Erdoğan iktidarı ile rejimi sarstığı gerçeğidir.
AKP ile Cemaat, bu gerçeklik nedeniyle çatışmakta ve karşılıklı olarak mevzilerini korumaya çalışmaktadır.
ERDOĞAN’IN KARŞI HAMLELERİ
Peki, süreç nereye gidecektir? Sonuçları ne olacaktır?
1) Erdoğan eğer yolsuzluk operasyonunun başındaki savcıları HSYK üzerinden görevden alırsa, kamuoyu nezdinde yolsuzluğu kabul etmiş olacaktır. Bu nedenle sadece şu hamleleri yapabildi: Birincisi dosyayı, koordinatör savcı olan Zekeriya Öz’den aldı, ikincisi dosyaya iki yeni savcı daha ekledi.
Erdoğan bu hamlelerle dosyayı sulandırmaya çalışacak ve bakanlara sıçratmadan verilecek kurbanlarla konuyu kapatmaya çalışacaktır.
2) Erdoğan, Emniyet’e yuvalanmış Cemaat yapılanmasını hedef alan yeni hamleler yapacaktır. Nitekim ilk olarak 5 şube müdürü görevden alındı.
Cemaat bu durumda servis etmeye başladığı kasetlerin niteliğini ve sayısını artıracaktır!
3) AKP Hükümeti, karşı yolsuzluk operasyonlarıyla, Cemaat ile şirketleri arasına kama sokmaya çalışacaktır. Bazı şirketleri cezalandırmak, diğer şirketleri, Cemaat yönetimine karşı durmaya teşvik edecektir.
Kuşkusuz AKP ile Cemaati ilgilendiren başka sonuçlar da olacaktır. Fakat Türkiye açısından asıl önemli sonuç, ortaya çıkan bu iki taraflı kirlerden arınma iradesinin gittikçe büyümesidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Aralık 2013
ÖCALAN’IN ARAÇSAL DEĞERİ BİTTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/12/2013
Aydınlık’ın “İşte İmralı’daki Apo” yazı dizisi çok öğretici. Sadece Abdullah Öcalan’ın 1999’dan 2013’e nasıl değiştiğini anlamamızı sağlamıyor, aynı zamanda onun varlık nedenini de ortaya koyuyor!
Gelin bugün Öcalan’ın siyasi tarihine kısa bir göz atalım:
ÖCALAN’IN İLK MİT BAĞI
Gazeteci Avni Özgürel, Bakaa’da görüştüğü sırada Öcalan’a, kendisini 1966-1967 yıllarında Fikir Ajansı’ndan anımsadığını söyler. Öcalan’ın yanıtı çarpıcıdır: “Doğru hatırlıyorsun. Ama ben bunları bir müddet sonra açıklayacağım.” Refik Korkut’un yönetimindeki Fikir Ajansı, aslında MİT’in bir yan kuruluşudur.
Bu ilişki orada kalmaz. Örneğin Öcalan 1972’de SBF’de Şafak Bildirisi dağıtmaktan bir grup öğrenciyle birlikte gözaltına alınmış, fakat MİT’in devreye girmesinden sonra Askeri Savcı Baki Tuğ, Öcalan’la ilgili görüşünü duruşmada değiştirmiştir. Öcalan böylece serbest kalmıştır.
Abdullah Öcalan’ın 24 Mayıs 1978’de evlendiği Kesire Yıldırım’ın MİT’le bağlantılı olduğu artık biliniyor. Öcalan ve Kesire Yıldırım’ı evlendikten üç ay sonra Ankara’dan Diyarbakır’a götüren isim ise ordudan ayrılma Pilot Necati’ydi.
Öcalan yıllar sonra bu ilişkileri, “MİT’i kullandım” diyerek açıklamaya çalışmıştır.
ÖCALAN FİDAN’A KALKAN!
Ancak Öcalan’ın MİT’i değil, MİT’in Öcalan’ı kullandığı ortadadır. Nitekim Öcalan artık “konumuna araçsal bir değer biçilmesini anlamlandırdığını” söylemektedir. (Özgür Gündem, 18 Ağustos 2013)
Çünkü Öcalan, 2005’ten itibaren de yine MİT’in denetimine girmiş, MİT’in aracı olmuştur! Önce Emre Taner’in, ardından da Hakan Fidan’ın…
Hatta Cemaat’in 7 Şubat operasyonu ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı tutuklamaya kalkması üzerine Cezaevi Müdürü’ne “Hakan Bey’i yalnız bırakmamak gerekir” demiş ve “araçsal konumunu” yükseltmiştir!
ELDEN ELE DOLAŞAN ARAÇSAL KONUM
Aslında Öcalan’ın siyasi tarihini incelemek, aynı zamanda kimin aracı olduğunu belirlemektir. Zira Öcalan “araçsal konumunu” sürekli yükselen kuvvetlere göre tayin etmektedir.
Örneğin MİT’ten sonra, Suriye’ye geçince Muhaberat’ın aracı olmuştur. 1991’den sonra ise CIA’nın aracı olmaya terfi etmiştir.
1991’den önce kendisine yapılan “ABD emperyalizminin denetimine girme” uyarıları, artık daha anlamlı ve öğreticidir! O uyarılar sadece Kürtler için değil, bugün daha iyi görülmektedir ki, aslında tüm bölge için hayatiydi!
Ancak Öcalan’ın değeri “araçsal konumunu” sürekli yükseltebilmesine bağlıdır ve o bölge ile birlikte olmak yerine, bölgeyi işgale gelen ABD’ye taşeron olmayı yeğlemiştir. Solculuk maskesini de o nedenle atmak durumunda kalmıştır.
AÇILIM’IN ORTAK BÖLENLERİ
1999-2004 yılları arasında İmralı’da TSK’nin denetiminde olması ise onu yeniden ve tam tersi bir çizgiye itmiştir. Öcalan bu kez “araçsal konumunu” Türk Ordusu’na ve onun bölge merkezli dış politikasına göre uyarlamıştır.
Artık Atatürk’ü öven, Kürt isyanlarının bastırılması gerektiğini savunan, Şeyh Sait’i İngiliz ajanı ilan eden, Kürt kimliği talebini gereksiz ve yararsız bulan, birlik mesajları veren bir Öcalan portresi vardır karşımızda…
Sonrasında ise yine yükselen kuvvetin aracı olmayı seçmiştir. AKP, ABD’nin desteğinde Cumhuriyet mevzilerini tek tek ele geçirirken, Öcalan da yeni sürece uyum göstermiş ve bu kez kendisini Erdoğan ile MİT müsteşarlarının kontrolüne bırakmıştır!
Dahası Öcalan yazdığı özel bir mektupla, açıkça Erdoğan’a biat etmiştir. Erdoğan ile Fidan’ın denetiminde Açılım Süreci’nin ortak böleni olmuştur!
ARAÇSIZ ÇÖZÜM DÖNEMİ
Tüm bu özet tablo şu iki gerçeğe işaret etmektedir:
1) Öcalan, zora göre konumlanır ve kuvvetlinin denetimine çabucak girer.
2) Öcalan’ın ABD ve AKP nezdindeki araçsal konumu, şu anda Açılım Süreci adı altında Türkiye’nin parçalanması için kullanılmaktadır.
Türkiye’nin birliği ve Kürtlerin gerçek anlamda özgürlüğü, öncelikle Öcalan’ın araçsal konumunun ortadan kaldırılmasından geçmektedir. Kürt halkını Öcalan’dan, Türk milletini Erdoğan’dan kurtarmak, yeniden birliğin formülüdür.
İşte Aydınlık bu yazı dizisiyle, enstrümansız çözümü, yani asıl çözümü, yani birlikçi çözümü Türkiye’nin gündemine getirmiştir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Aralık 2013
DUVAR PKK İÇİN DEĞİL, SİLİVRİ İÇİN YIKILDI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 17/12/2013
Mustafa Balbay’ın tahliyesini bu köşede “Duvar yıkıldı, ilk Balbay çıktı” başlığıyla değerlendirmiş ve devamının da geleceğini belirtmiştik.
Gerekçemizin dayanağı neydi? 6 aydır Türkiye yeni ve devrimci bir sürece girdi; AKP zayıfladı ve dağılmaya başladı, milli kuvvetler ise daha güçlü bir şekilde siyasete ağırlık koymaya başladı.
Bu süreci öncesinden başlayarak dört grup eylemle tanımlayabiliriz:
1) Örgütlü öncülerin Cumhuriyet’in önemli günlerinde, 29 Ekim’de, 19 Mayıs’ta, 10 Kasım’da halkı seferber etmesi ve alanlarda kitlesel gövde gösteri yapması.
2) Öncü örgütlerin önderliğinde halkın Silivri zindanlarını kuşatma hamleleri yapması.
3) Haziran Ayaklanması ile Erdoğan iktidarının sarsılması.
4) Kritik seçimli 18 ay öncesinde Arslan Yol’un yani Haziran Ayaklanması’nın daha örgütlü ve programlı halinin belirmeye başlaması.
DEVRİMCİ EYLEMLERİN İKİ BÜYÜK SONUCU
Bu dört grup eylemler, Türkiye’yi devrimci bir sürece soktu ve hem AKP’ye ajandasındaki kimi işleri öteletti, hem de AKP’yi oluşturan kuvvetlerin iç çelişkilerini derinleştirip, çatışmayı hızlandırdı:
1) Türkiye’nin devrimci süreci öncelikle AKP-PKK ortaklığıyla ilerletilen Açılım Süreci’ni yavaşlattı. AKP ile PKK’nin mutabık olduğu takvimleri erteletti. Hatta bu durum iki kuvvetin birbirini suçlamasına bile dönüştü. Devrimci ve milli olan bu süreç, Erdoğan’ı, daha ağır ve temkinli adımlar atmaya mecbur etti.
2) Erdoğan ile Abdullah Gül’ün, Erdoğan ile Fethullah Gülen’in çelişmeleri derinleşti. Gül ile Gülen, Erdoğan’a karşı direnebilmek için cephe kurdu. Fethullah Gülen’in Mavi Marmara itirazı ile su yüzüne çıkan çelişmeler, 7 Şubat’ta MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın KCK davasına dâhil edilmeye çalışmasıyla zirve yaptı ve son olarak dershanelerin kapatılması girişimiyle birlikte açık bir kasetli, belge servisli savaşa dönüştü.
ERGENEKON DAVASINI SAVUNAN KALMADI
AKP ile Cemaat’in çarpışmaya başlamasının ilk sonucu ise ortak operasyonları olan Ergenekon tertibinin bu kez tamamen, o cephenin taraftarları nezdinde de çökmesidir. Erdoğan ile Fethullah Gülen, karşılıklı açıklamalarında, tertibi birbirlerinin omuzlarına yüklemeye çalışmaktadır.
ABD’nin 2001’de başlattığı ve 2007’de AKP ile Cemaat’in Emniyet ve Yargı içindeki ekibine uygulattığı tertip, artık uygulayıcıları nezdinden de sahiplenilememektedir.
Daha dün manşetlerden ve köşelerden önüne geleni darbecilikle suçlayanların, Ergenekon savcılarının tutuklama listelerini tehdit amacıyla sayfalarında yayımlayanların, kişilik katline ve linç operasyonlarına soyunanların, sahte tapelere dayanarak birçok insanı itibarsızlaştırmaya çalışanların bugün düştükleri hâl önemlidir ve derslerle doludur. Tüm bu isimler, bir haftadır eski yazılarından araya sıkıştırdıkları satırları çıkararak, “ben yapmamıştım” demeye çalışmaktadır!
Ergenekon davasını savunan kimsenin kalmaması sürecin nereye evirileceğini görmek bakımından önemlidir. Bu gerçeklik, duvarın yıkıldığını ve ilk Balbay’ın çıktığını anlatmaktadır. Nitekim daha sonra Yalçın Küçük ile Hanefi Avcı da Odatv davasından tahliye olmuştur! Devamı gelecektir, göreceksiniz!
SİLİVRİ’NİN BOŞALMA ŞARTLARI OLUŞTU
Anayasa Mahkemesi’nin kararı, devrimci Türkiye’nin dayattığı bir gerçekliktir ve bu nedenle, o niyeti taşıyan planlar olsa bile, “PKK’ye affın hazırlığı” şeklinde okunamaz.
Üstelik KCK davası ile PKK’ye af aslında birbirinden özenle ayrılması gereken bir konudur. Kaldı ki, BDP’li milletvekillerinin tahliye taleplerinin reddedilmesi de duvarın devrimci Türkiye adına yıkıldığını göstermektedir.
Dolayısıyla buradan yüklenmek ve “PKK’ye af mı olur” kaygısına düşmeden Silivri zindanlarını boşaltacak siyasi ağırlığı oluşturmak gerekir.
Çünkü Türkiye’yi Silivri’den özgürleştirecek şartlar oluşmuştur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Aralık 2013
EN MELEZ MİLLET: TÜRKLER
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 16/12/2013
İlk ırk sınıflandırmasını Alman bilim adamı Johann Friedrich Blumenbahc (1752-1840) yaptı ve kafatası ölçümlerine göre insan türünü Kafkasyalı, Moğol, Etiyopyalı, Amerika Yerlisi ve Malayalı diye beş gruba ayırdı. İsveçli biyolog Carolus Linnaeus (1707-78) ise deri rengine dayanarak dört değişik ırk tanımladı.
Daha sonra Fransız etnoloj uzmanı Joseph-Arthur Gobineau (1816-82) ve İngiliz kökenli Alman siyaset bilimci H. S. Chamberlain (1855-1927), ırklar arasındaki sınıflandırmayı biraz daha derinleştirerek, beyaz ırkın üstünlüğü kanıtlamaya çalışan teoriler ürettiler.
Kuşkusuz ırk kuramları ilgili ülkelerin siyasi ihtiyaçlarıyla ilgiliydi ve sömürge peşindeki bu ülkeler, kendi ırklarının sömürdükleri halklardan üstün olduğuna inandırmak istiyordu.
MELEZLİK SAFLIKTAN ÜSTÜNDÜR
Oysa mevcut bilim ortaya koymaktadır ki, biyolojik ve genetik açıdan bakıldığında, saflık değil, tersine melezlik bir üstünlük sağlamaktadır. Baskın genler, çekinik genlere üstün gelmekte ve her yeni nesil çekinik genlerden adım adım kurtulmaktadır.
İlle bir üstünlük aranacaksa, sadece biyolojik açıdan değil, tarihsel açıdan ve sosyolojik bakımdan da melezlik daha üstündür. Melez toplumlar daha barışçıdır, sürekli kaynaşmış olmaları daha hoşgörülü bir topluma neden olur vs.
Uzatmayalım ve “Türk ırkı var mı” sorusuna kocaman bir hayır yanıtı verelim. Hatta daha da ileri giderek belirtelim ki, dünyada ilk özelliklerine en uzak insanlar Türklerdir.
TÜRKLERDE ÇOK ÇEŞİTLİLİK
Bakın ilginç bir gözlemimi sizinle paylaşayım. 2010 yılında Gemi Mühendisi olarak zaman zaman Almanya’nın en kuzeyindeki Rendburg şehrine, Lürssen Tersanesi’ne gidiyordum. Öğlen yemeği sırasında tersane işçilerini izlerdim. Almanlar üç aşağı beş yukarı birbirine benzeyen insanlardı. İçlerinde farklı fiziksel özellik gösterenler oldukça azdı.
Oysa Türkler için böyle bir benzerlik kesinlikle mümkün değildi. Çeşit çeşit kafataslı, renkli, uzunu kısası, yani birbirine benzemeyen insanlardı Türkler… Hatta Yunan işçilerden ayırt etmek neredeyse imkânsızdı.
Kuşkusuz bu normaldi, çünkü Türk kavimleri, dünyanın en çok kaynaşan kavmiydi… Göçlerle başlayan ve devlet kurma geleneğine dönüşen özellikler, bu kaynaşmanın başlıca nedenleriydi…
IRK YOK, MİLLET VAR
Elbette artık bir Türk ırkından değil, fakat Türk milletinden bahsedebiliriz. Türk milleti derken de aslında bir Türk kültüründen bahsederiz. Kültürün en önemli parametresi ise dildir, Türkçedir.
O nedenle Mustafa Kemal Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyerek ırka, etnisiteye dayanmayan modern bir millet tanımı yapmıştır. Yani, Türkmen’in, Kürt’ün, Laz’ın, Çerkez’in, kısacası Kurtuluş Savaşı’na katılarak birlikte yeni bir ülke kuran herkesin bir devrimle milletleştiğine işaret etmiştir.
AKP MKYK üyesi Prof. Dr. Yasin Aktay’ın “Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok” demesinin çokça tepki görmesi ise onun bu sözleriyle aslında partisinin “Türk yoktur” anlayışını dile getirmesi nedeniyledir. Zira AKP bir süredir “Türk tarihinin hakkından gelmek” için TC’yi kaldırmaya çalışıyor, “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözüne savaş açıyor, “Türk yok Türkiyeli var” anlayışını hâkim kılmaya çalışıyor… Bunu hem ABD’nin Türk-Kürt federasyonu planı için hem de kendi İslamcı-ümmetçi anlayışına uygun olduğu için savunuyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Aralık 2013
TÜRKLERİN TARİHİ: ARASIZ KAYNAŞMA
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 15/12/2013
Osmanlı Ordusu’nda 5. Ordu Kurmay Başkanlığı yapan Alman subay Franz Carl Endres’in “İttihat Terakki ve Osmanlılar” kitabında, Doğu Perinçek’in başlattığı “Türk ırkı var mı?” tartışmasına katkı sunacak bilgiler var.
Bugün kitaptaki bu ilgili bölümü dikkatinize sunuyoruz:
TÜRK SÜREKLİ BAŞKA MİLLETLERLE KARIŞTI
“Önce şu tespit yapılmalı: Bugün Türk adıyla işaret ettiğimiz, binlerce yıl sayısız milletle karışma yoluyla ari özellikleri kaybolan büyük Türk soyudur.
“Osmanlı tipi olağanüstü fazla karışım gösterir.
“Saf Türk tipi, yalnızca dünya tarih dalgalarının en az dokunduğu ilk halk dallarında kalmıştır. Bunlar bugün hâlâ bin yıllar öncesindeki gibi steplerde yaşayan, ilk zamanlardaki gibi yemekleri, içecekleri ve aynı adetleri olan göçebe Kırgızlardır.
“Yabancı kadınlarla evlenme imkânı olmayan Kırgızlar soylarına tamamen sadık kalmıştır.
“Türkiye’de sadece çok az insanda görülen en eski Türk tipi, tıknaz, kısa, kalın, kuvvetli kemikli vücut yapısı ihtiva eder. Büyük basık şekilli bir kafaya Moğol kesimli küçük kara gözler yerleşmiştir. Basık bir alın altında basık bir burun çıkıntısı vardır. Sakal gür değildir, saç rengi siyahtan kahverengiye, deri rengi sarımtraktan sarıya değişir.
“Moğollar bu tipten biraz daha kesin görünümle ayrılır, öyle ki sade Moğol’u tasvir etmek için bu sıfatların önüne bir ‘çok’ daha eklenir.
OSMANLI KARIŞIMDAN KÂRLI ÇIKTI
“Kuran inananlara eş seçiminde ırk sınırlaması getirmediğinden modern Osmanlı bu orijinal tipten çok uzaklaşmıştır. Osmanlıların Anadolu’da görünmeye başlamasından itibaren –o zamanki Kırgız tiplilerin- Ermeni, Arap, Rum, Yahudi, Güney İslav gibi belli bazı sınırlar içinde bütün milletlerden kadınlarla sürekli karışma olmuştur. Bu, bugün Türk dünyasında Moğol’dan çok, Yahudilerin güzel, badem gözlerinin görülmesine, ince, uzun boylu ari kökeni açığa vuran Osmanlılara veya Rumların karakteristik büyük burunlarını taşıyan insanlara rastlanmasına, nihayet, ‘Türk özelliği’ ile etnografik olarak hiç ilgisi olmamasına rağmen gür sakalın Osmanlı özelliği olmasına neden olmuştur.
“Osmanlılar bu insani karışımdan şüphesiz karlı çıkmıştır.
“Bugün Türkiye’ye biraz yabancıymış gibi gelen bu Moğol tipler, ırk karışımıyla gelen tip değişimine karşı en eski ırkın son görünen direnişidir.
“Her atlasta ‘köken ırk’ın oturduğu yerleri bulabiliriz. Köken ırkın yeri, Angara’nın ve Yenisey’in, Ob ve Irtiç’in kaynak ve kaynağına yakın bölgesidir. Yani 80 ve 100 derece boylam ve 45-55 derece enlemle sınırlanmıştır.
KAVİMLER GÖÇÜNÜN ETKİSİ
“İlk zamanlarda iki kavimler göçü yaşandı.
“Çin kaynaklarına göre, mavi gözlü ve sarışın komşuların yerlerinden atıldıktan sonra bir kavim, yani tahminen Finliler, kuzey batı yönünde Tobol’a dek ilerlemiş, sonra da Volga’ya dek yayılmışlardır.
“İkinci bir kavim iki kolda ilerlemiştir. Bir kolu güneydoğu yönünde Tiyenşan Dağları ve bugünkü Urmutçi Şehri üzerinden Lob Çölü’ne doğru, diğer kol güneybatı yönünde Aral Gölü’nün, Hazar Denizi’nin ve Karadeniz’in kuzey kıyısına doğru ilerlemiştir.
“Almanlar için ilginç gelebilecek benzer bir çalışma da, İskitlerin ve Saksonların, belki de Parthların da Türk olabileceğidir. Hunlar ise şüphe götürmeyecek şekilde Türk’tür. Dil izleri Avarların, Bulgarların ve Hazaraların da böyle olduğunu tahmin ettirmektedir. Yalnızca Alanlar ve Roksolanlarda bir delil bulunamamıştır.”
NUH’A DAYANAN KÖKEN
Güray Beken’in Dharma Yayınları için çevirdiği kitapta, Nuh’a dayanan “Moğol geleneğine göre Türklerin kökeni” haritası ile “Dil ağacı” da var. Ayrıca Franz Carl Endres “İttihat Terakki ve Osmanlılar” adlı kitabında, görev yaptığı tarihte Osmanlılardaki etnik haritayı da çıkarmış, nüfusların ayrıntılı dökümünü yapmıştır.
Peki, biz ne düşünüyoruz? Türk ırkı var mı? Ya da başka ırklar var mı? Yasin Aktay’a neden bu kadar tepki oldu? Yarın da bu sorulara yanıt vereceğiz…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Aralık 2013